Klasik arkeoloji
Bu konu başlığı altında 57 tez
Antik kaynaklar ve arkeolojik buluntular ışığında Mylasa
"Antik Kaynaklar ve Arkeolojik Buluntular Işığında Mylasa" adlı bu tez çalışmasında, günümüzde Muğla Milas ilçesi sınırları içerisinde kalan Mylasa kenti arkeolojik verileri tek bir başlık altında toplanmıştır. Öncelikle okuyucunun genel bir fikir sahibi olabilmesi için antik çağda Karia bölgesi, tarihi ve coğrafyası Mylasa'dan önce ele alınmış sonrasında antik çağda Mylasa tarihine ve coğrafyasına değinilmiştir. Antik yazarların Mylasa'dan bahsettiği bölümler üzerinde durulmuştur. Sonrasında Mylasa kenti, günümüzde hala görülebilen veya tahrip olmuş olsa da yayınlarda yer alan arkeolojik verileri ile anlatılmıştır. Bu veriler tapınaklar, surlar, nekropolisler, anıt mezarlar, su yapıları, tiyatro, gymnasium, hamam, Mylasa sikkeleri ve Mylasa çevresindeki diğer yapılar olarak kategorilere ayrılmış ve kategoriler içerisinde zamansal sıralama ile okuyucuya aktarılmıştır ve Mylasa kenti üzerinde bilinen arkeolojik veriler kent planı üzerinde verilmiştir. Olası kent yerleşimi üzerine öneriler sunulmuştur. Tezdeki temel amaç Mylasa kentinin kültür varlıklarını tek bir kaynak altında toplayıp, bu kültürel zenginliği genel olarak yorumlamak ve kentin önemini vurgulamaktır.
Kululu'daki Demir Çağı buluntuları
Demir Çağı kayıtlarda çok fazla bilinmeyen bir zaman aralığını kapsamaktadır. Mısır yazılı kaynaklarından öğrendiğimiz Yunanistan anakarası ile Trakya bölgesinden Anadolu'ya ve Yakın Doğuya gerçekleşen Deniz Kavimleri göçleri sonrasında, Tunç çağı sona ermiş ve Demir Çağı başlamıştır. Bu çağ ile birlikte Anadolu'da Geç Hitit Devletleri'nin varlığını görmekteyiz. Tabal Ülkesi ile alakalı verilere Hitit Hiyeroglif yazıları ile Asur kaynaklarından ulaşabilmekteyiz. Bunun yanında Tabal ülkesinde önemli bir yerleşim merkezi olduğunu düşündüğümüz "Kululu" da detaylı bir kazı çalışması yapılmamasına rağmen çağ için çok önemli buluntuları ile dikkatleri üzerine çekmektedir. Tarihi veriler ve Kululu' da ele geçen bu eserler bu yerleşim yerinin önemini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Demir çağı, Tabal, Kululu, Asur, Geç Hitit.
Yeni araştırmalar ışığında Hellenistik Dönem Kızılırmak Havzası boyalı seramikleri
Hellenistik Dönem'de Orta Anadolu coğrafyasında bölgeye özgü bazı boyalı seramik geleneklerinin olduğu tespit edilmiştir. Bu geleneklerden biri Kızılırmak Havzası yerleşimlerine özgü bir grup olarak tanınan seramiklerle ilişkili boyalı örneklerdir. Literatürde farklı isimlerle anılmış olmakla birlikte bugün çoğunlukla "Kızılırmak Havzası Boyalı Kapları/Seramikleri" olarak tanınan bu örnekler 1900'lü yılların başlarından itibaren araştırmacıların dikkatini çekmiş ve günümüze kadar irdelenen bir konu olmuştur. Erken dönemlerde yapılan çalışmalarda bu kaplar üzerinde bant bezemeler, geometrik bezemeler, sarmaşık, yaprak tomurcuk motifleri, kuş, boğa, panter, köpek, at gibi hayvan ve insan figürleri tespit edilmiştir. Farklı merkezlerden gelen sınırlı verilerle bu seramik geleneğinin üretim tarihi ise MÖ 3. yüzyılın ortalarından başlayarak yoğun olarak da MÖ 2. yüzyıl ile MS 1. yüzyılın başlarının olduğu söylenmekteydi. Geleneğin yayılım alanı olarak Kızılırmak kavisinin içi ve yakın dış bölümüyle kuzeyde Karadeniz'e kadar uzanan coğrafi sınırlar çizilmişti. Çizilen sınırlar içinde birbiri ile etkileşimde olan, fakat kendi kültür alanlarındaki killerle kendilerine has form ve bezemeler üreten üç üretim bölgesi tespit edilmişti. Ancak son yirmi yılda yapılan çalışmalar Kızılırmak Havzası Boyalı Kapları'nın üretim tarihlerinin ön görülenden daha erken başladığı, yayılım alanın ise daha geniş sınırları kapsadığı ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra bezeme repertuarında da bilinenlerin dışında motfilerin ve dördüncü bir üretim bölgesinin olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada Kızılırmak Havzası Boyalı Seramikleri'ne ilişkin yapılmış tüm çalışmalar bir arada ele alınarak seramik geleneğine dair zaman içinde biriken bilgi birikimi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmiştir.
Nysa ad Maeandrum Roma Villası seramik buluntuları ve değerlendirilmesi
2017- 2019 yılları arasında Nysa Roma Villası kazılarında ele geçen Roma Dönemi Kırmızı Astarlı seramikleri ile Roma Dönemi Kaba Seramikler bu çalışmanın konusunu oluşturur. Kent, Hellenistik Dönem'den Anadolu Selçukluları Dönemine kadar yerleşim görmüştür. Yapıda tespit edilen seramik buluntuları Hellenistik Dönemden başlayarak Bizans Dönemine kadar çeşitlilik göstermektedir. Ancak Hellenistik Dönem seramikleri hem oldukça az sayıdadır hem de kondisyonları kötü durumdadır. Bizans Dönemi'nin tipik sırlı kaplarına ait parçalar da oldukça az sayıdadır. Yapıda tespit edilen seramikler ağırlıklı olarak Roma İmparatorluk Dönemi'ne aittir. Nysa, Antik Dönemin ana yolları üzerinde yer alan konumunun doğal bir sonucu olarak Doğu Sigillata B, Doğu Sigillata C, Afrika Kırmızı Astarlı Seramiği ve Geç Roma C gibi kaplar kentte bilinen ithal kırmızı astarlı seramiklerdir. Bunun yanında, yapıda baskın olan bir grup seramik ise Batı Anadolu'da bilinen Aşağı Menderes Vadisi Üretimleri olan bölgesel kırmızı astarlı seramikleri olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmayla Roma Villası'nda tespit edilen Roma Dönemi seramiklerin ithal, bölgesel ve kaba seramiklerin hamur- astar özelliklerine göre ait oldukları gruplar belirlenerek buluntu yoğunlukları istatiksel olarak ortaya konmuştur. Tez kapsamında değerlendirmeye alınan seramikler yapıdaki dönüşümün siyasal ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle MS 4. yüzyılda başladığını ve MS 7. yüzyılın ortalarına kadar sürdüğünü göstermektedir. Yapıda bulunan seramik kullanımı çeşitli evreler geçirerek MS 12. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür.
Anadoluda Prytaneionlar ve Hestia kültü
Hestia kültü ile sembolize edilen prytaneionlar antik dönem şehir planlamacılığında önemli bir rol üstlenen ve şehrin önde gelen kurumlarından biridir. Ancak günümüze ulaşan verilerin yetersizliği, diğer çalışmalara göre geride kalmasına ve hakkında çok az bilgiye sahip olmamıza neden olmuştur. Bu çalışmada yapı ve kültünün özellikle Anadolu kapsamında tüm yönleriyle ele alınması hedeflenmiştir. Yapının ortaya çıkışı ve gelişimi üzerine gerçekleştirilen incelemeler sonucunda köklerinin prehistorik dönemlere kadar uzandığı, dinamik ve zengin bir gelişim göstererek Roma İmparatorluk Dönemi sonlarına kadar sürdüğü anlaşılmıştır. Anadolu'da kanıtlanmış ve muhtemel prytaneion örnekleri incelendiğinde, yapı için ortak bazı özellikler tespit edilmiştir. Örneğin prytaneionlar agora ya da kutsal alan sınırları içerisinde konumlanan, bir avlu ve iki ana oda (Hestiatorion ve Hestia Salonu) ile karakterize edilen tipik bir 'ev mimarisinin' daha büyük boyutlu tasarlanmış hali olarak tanımlanabilir. Ayrıca yapı fonksiyonlarında görülen çeşitlilik, yapının dini ve siyasi kimliği ile bağlantılıdır ve yapıyı tanımlamada önemli bir role sahiptir. Ocağın kişiselleştirilmiş tanrıçası Hestia, hem özel aile evi hem de devletin evi olan prytaneionların koruyucusudur. Tanrıça hakkında bilinenler günümüz verilerine göre sınırlıdır. Evrensel nitelikte olan Hestia kültü, antik Anadolu, Yunanistan ve Roma'ya kadar dağılım göstermektedir.
Laodıkeıa'da artırılmış gerçeklik uygulamaları
Laodikeia Antik Kenti'nde 2003 yılından itibaren Pamukkale Üniversitesi'nden Prof. Dr. Celal ŞİMŞEK tarafından devam eden kazılar sonucunda birçok yapı ortaya çıkarılmış ve restorasyon çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, antik kentteki üç önemli yapının artırılmış gerçeklik teknolojisiyle arkeolojik veriler ışığında modellenerek deneyimlenmesi sağlanmıştır. Bu yapılar arasında Septimius Severus Nymphaeumu, Laodikeia Kilisesi ve Tapınak A bulunmaktadır. Septimius Severus Nymphaeumu, U planlı, havuzu ve üç katlı cephesiyle dikkat çeken, Suriye Caddesi üzerinde kentin merkezi konumunda yer alan bir çeşme yapısıdır. Çeşmeye ait mimari bloklar mobil lidar sensörleri kullanılarak 3D belgelenmiş, dijital ortamda birleştirilmiş ve anastylosis yöntemiyle olası yerlerine yerleştirilerek bir 3D modellemesi oluşturulmuştur. Laodikeia Kilisesi ise erken Hıristiyanlık dönemine ait önemli kiliselerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu yönüyle kent adından İncil'de söz edilmektedir. Üç katlı mimarisi ve dikkat çekici pencere sistemiyle öne çıkan kilisenin kazılar sonucunda elde edilen verileri ışığında dış cephesi, pencere sistemi, duvar örgüleri ve çatı kiremitleri 3D olarak modellenmiştir. Tapınak A, MS 2. yüzyılın ikinci yarısında tanrı ve imparatorluk kültü için inşa edilmiş, Suriye Caddesi üzerindeki en önemli yapılardan biridir. Bu çalışmada, tapınağın alınlık kısmı ve antik vinç modeli artırılmış gerçeklik için 3D modellenmiştir. Laodikeia'da çalışmamızda kapsama alınan bu yapılar arkeolojik veriler ışığında 3D olarak yeniden canlandırılmış ve ziyaretçilerin mobil cihazlarıyla deneyimleyebileceği artırılmış gerçeklik çözümleri geliştirilmiştir. Bu teknoloji, yapıların görkemini daha iyi anlamayı ve antik dönemi yeniden deneyimlemeyi mümkün kılarak ziyaretçilere benzersiz bir deneyim sunmayı hedeflemiştir.
Tripolis heykeltıraşlık eserleri (2012-2023)
2012-2023 yılları arasında Lydia Tripolis'inde gerçekleştirilen bilimsel kazı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılan ve tez konusunu oluşturan "Tripolis Heykeltıraşlık Eserleri" kentteki sosyal, siyasi ve dinî etkilerin sanata yansıması ile dönemsel gelişimini takip edebilmek üzere önemli bir arkeolojik materyal grubu oluşturmaktadır. Tripolis'te MS 1. yy. ile MS 2. yy. aralığında imar faaliyetlerinin arttığı ve bu artışa bağlı olarak yapılarda sergilenen heykellerin sergileme alanlarında yerini almak üzere paralel olarak geliştiği anlaşılmaktadır. Bu gelişimin yanı sıra MS 4. yy. ile MS 5. yy. aralığında heykeltıraşlık eserlerinde yeniden bir artış görülürken Geç Antik Dönem heykellerinden yazıtlarıyla birlikte tespit edilenler sayesinde salt sanat anlayışı irdelenmemiş, kentteki siyasi yapı ve inanç sisteminin sosyo-kültürel yapıya etkilerine dair sonuçlara da ulaşılmıştır. Tez çalışması kapsamında Geç Hellenistik-Erken Roma İmparatorluk Dönemi'nden başlayıp MS 5. yy.a kadar varlığı kanıtlanan heykeltıraşlık eserleri, kentte geniş heykel repertuvarının kesintisiz devam ettiğini kanıtlar niteliktedir. Ayrıca Tripolis territoriumundaki taş ocakları, kentte tespit edilen yarı işli heykeltıraşlık eserleri ve heykeltıraş imzası ile desteklenerek yerel atölyenin varlığı kanıtlanmıştır.
Aizanoi tiyatro-stadion yapı kompleksi dijital arkeoloji çalışmaları
Dijital Arkeoloji, kendi yöntemlerine ve değişen derecelerde arkeolojinin doğasını şekillendiren, sürekli değişen teknolojik, metodolojik, yazılım, donanım, malzeme ve cihazlara dayanmaktadır. Bu teknolojiler her geçen gün hızla gelişmekte ve değişmektedir. Arkeolojinin dijitalleşmesine bağlı olarak klasik arkeolojinin desteklenmesi, saha çalışmalarında kolaylaştırıcı teknolojilerin uygulanması ve elde edilecek sonuçların gelecek nesillere aktarılmasında istifade şekilleri önemli derecede gelişme kaydetmiştir. Kültürel mirasın aslına zarar verilmeden korunması yanında, buluntunun aranması aşamasından, ulaşılan bilgilerin paylaşılmasına kadar olan süreçte, teknolojik gelişmelerden istifade edilmesinin kaçınılmaz olduğu tüm dünya tarafından kabul edilmektedir. Bu çalışmada dijital teknolojik gelişmelerin arkeolojide kullanım alanları ve şekilleri incelenmiştir. Arkeolojik alanda bilgisayar programları, dijital teçhizat ve cihazların doğru bilgiye kısa zamanda ulaşmada vazgeçilmez hale geldiği anlaşılmıştır. Arkeolojide dijital sistemlerin kullanılması, zamanın verimli kullanılmasını sağlaması yanında eserlere zarar vermeden çalışma imkânı, saha araştırmasına imkân vermeyen bölgelerde de araştırma yapılmasını ve elde edilen bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasında alternatifler sağlaması bakımından faydalı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Teknolojide meydana gelen gelişmelerin arkeoloji disiplininde kullanılması "dijital cihaz ve teçhizatı kullanabilen arkeologlara" ihtiyaç göstermektedir. Arkeolojide teknolojiden istifade edilmesinin sadece bir ihtiyaç değil aynı zamanda zorunluluk haline geldiği söylenebilir. Dijital teknolojinin arkeolojiye yeni bir bakış açısı kazandırdığı düşünülebilir. Sonuç olarak, her geçen gün gelişen bilişim sistemleri ve dijital yöntemlerin hayatın her alanında olduğu gibi akademik disiplinlere de girdiği gerçeği genel olarak kabul gördüğü, önemli olanın arkeolojinin bilimsel temellerine zarar vermeden dijital teknolojilerden en iyi şekilde yararlanmaya çalışmak olduğu söylenebilir. Bununla birlikte teknolojik gelişmelerin arkeologlar tarafından da takip edilerek kendi alanlarında nasıl kullanılabileceğinin sürekli olarak araştırılmasının önemli olduğu düşünülmektedir.
Karia'nın Arkaik ve Klasik Dönemlerinde ana tanrıça kültleri
Güney Batı Anadolu coğrafyasını kapsayan Karia Bölgesi'nin temel alındığı bu tezde, bölgenin Arkaik ve Klasik dönemlerine ait tanrıça kültleri incelenip tartışmaya açılmış ve konu, mitoslar, ritüeller, tapınaklar, açık hava tapınakları ve tanrıça imgeleri doğrultusunda değerlendirilmiştir. Özellikle Hellenistik Dönem'in siyasal ve ekonomik koşullarıyla birlikte, iç içe geçmeye başladığını gördüğümüz ana tanrıça kültlerinin birbirlerinden bağımsız bir şekilde izah edilebilmesi, dönemin kültürel yapısını anlayabilmemiz için büyük önem arz etmektedir. Çoğu kez bir kültür etkinliği içinde değerlendirilen kültler, sanıldığının aksine, antik dönem boyunca siyasal, sosyal ve ekonomik eylemlerin hep odağında yer almıştır. Dolayısıyla bir kültün anlaşılması, aynı zamanda hem toplumsal yapının, hem siyasal düzenin hem de ekonomik gücün anlaşılmasıyla eşdeğer bir rol üstlenmektedir. Ayrıca başlığa taşıdığımız konu, Karia özelindeki belli başlı tanrıça kültleri üzerinden Arkaik ve Klasik dönemlerin inanç algısını tartıştığı için, pek çok soruna değinmeyi de zaruri kılmaktadır. Bu sorunların başında, kültler söz konusu olduğunda bilim insanlarının yararlanacakları metotların karmaşık yapısı gelmektedir.
Erken Hristiyanlık Dönemi martyriumları ve İznik Gölü Bazilikal Kilisesi martyriumu
Nikaia kenti tarih boyunca birçok önemli olaya sahne olmuş, özellikle de Erken Hristiyanlık döneminde bünyesinde toplanan iki konsile ev sahipliği yapması ününü daha da arttırmıştır. Konsil döneminden ve Hristiyanlığın Büyük Konstantin tarafından serbest hale gelmesinden önce kentte ciddi bir Hristiyan nüfusun bulunduğu şehit edilen azizlerden anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak, İznik Gölü Su Altı Bazilikal Kilisesi'nde yer alan ve ilk başta diakonikon olarak adlandırılan pastophoria odasının Erken Hristiyanlık döneminde martyrium olarak inşa edilip kullanıldığı saptanmaya çalışılmıştır. Mekân, yerinde incelenen, mimarisi, taş sırası, duvar örgüsü, iç dekorasyonu, mezarları ve buluntularıyla batıda ve doğuda inşa edilmiş ilk bağımsız martyriumlarla karşılaştırılmıştır. Tarihsel süreçte bu martyriumlara eklenen kilise örnekleriyle, bazilikal ana yapı mimarisi kıyaslandığında özellikle Kilikia ve Suriye bölgelerinde yer alan doğu martyrium-kilise mimarisiyle benzerlik gösterdiği anlaşılmıştır. Ancak bu kadar kuzeyde bulunmasıyla da şaşırtıcı bulunan bazilikal kilisenin, ilk evresinin martyrium olduğu, mekânın mimarisinin yanında tarihlendirilmesi yapılmış buluntuları ve kentin antik çağ tarihçesiyle desteklenmiş; yapının Aziz Neophytos için inşa edildiği, martyr azizin kent dışında, göl kenarında şehit edilmesi ve gömüldüğü yere de bir kilise yapılmasıyla ilişkilendirilmiştir.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi bir grup pişmiş toprak figürini
İnsanın doğası gereği kendini farklı şekillerde de olsa ifade etme amacı her zaman olmuştur. Pişmiş toprak figürinleri ise bu ifadenin tasvir ağırlıklı kısmını oluşturmaktadır. Türkiye'nin kültürel açıdan en zengin bölgelerinden biri olan Güney Doğu Anadolu Bölgesinde yer alan Gaziantep Arkeoloji Müzesi, bulunduğu bölge ve diğer bölgelerden her yıl birçok eser toplamakta ve zengin olan eser koleksiyonunu her geçen gün arttırmaktadır. Çalışma kapsamında Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde Satın Alma, Müsadere, Bağış, Hibe ve Devir yollarıyla 1944-2005 yılları arasında müzeye kazandırılmış altmış yedi adet pişmiş toprak figürini değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya konu olan altmış yedi adet figürinin buluntu yerleri kesin olarak bilinmemekte olup belirli bir kontekste ait olmadıkları için teknik ve stilistik açısından benzer örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamındaki figürin örnekleri Tanrı/Tanrıça Figürinleri, Kült İşlevi Olan Figürinler, Kadın-Erkek Figürinleri, Binici Figürinleri Büst Şeklinde Olan Figürinler, Diğer Figürinler ve Pers Figürinleri olarak dokuz ana kategoride ele alınmıştır. Kapsama konu olan figürinlerin en erken örneği Orta Tunç (MÖ 2000) en geç örneği ise Roma Dönemine (MS 2. yy.) ait olup çoğunlukla kalıp yapımı olmak üzere çok çeşitli tipolojilere sahip figürinler geniş bir yelpazede değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamını oluşturan altmış yedi figürinden elde edilen veriler Antik merkez, özel koleksiyonların ve müzelerin daha önce yayınlanmış verileriyle karşılaştırılmış, figürinlerin dönem ve üslup eleştirisi yapılmış ve tarihsel önerilerde bulunulmuştur. Bu çalışmanın devam eden kazılarda bulunacak diğer figürin gruplarının teknik, üslup ve dönemsel kullanım amaçlarını belirlemesi açısından faydalı olacağına inanıyoruz.
Antik Yunan ve Roma'da ceza yöntemleri; İşkence teknikleri ve işkence aletleri
Antik Dönemlerden günümüze kadar gelen süreç içerisinde toplumlar değişip, gelişmişler ve bir arada yaşamanın getirdiği bir takım sorumlulukları yerine getirmek ve düzeni sağlamak için ceza ve işkenceye başvurmuşlardır. İşkencenin tam olarak ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte toplum içinde hızla kullanılıp, yayıldığı görülmektedir. Antik Yunan dönemine baktığımızda polislerin kurulup, hızla büyümesinin ardından toplumsal düzende de hızlı değişim görülmüş ve aristokrat kesimin oluşmasıyla hiyerarşik yapının belirgin şekilde görülmesi sorununu beraberinde getirmiştir. Toplumsal sınıf ayrımı belirginleşmiş ve kölelik kurum haline getirilmiştir. Köleler herhangi bir hakka sahip olmamakla birlikte köleyi mal olarak görüp, alıp, satmışlar, istedikleri gibi işkence yapmışlardır. Varlığını uzunca yıllar sürdüren Antik Roma'da ise sınırların çok fazla genişlemesiyle toplumu kontrol etmek zorlaşmış ve cezalar ağırlaştırılıp,farklı işkencelerin uygulandığı da bilinmektedir. Toplumun işkenceden hoşlanıp, eğlence gibi görmesi beraberinde gladyatör oyunlarını getirmiş ve kanlı gösterilere sahne olmuştur. Her iki toplumda gelişip, büyüdükçe insanlar arasındaki hiyerarşik fark daha da belirgin olmaya başlamıştır. Bu durum beraberinde işkencenin varlığını ve kime nasıl uygulanması gerektiği sorununu ortaya çıkarmıştır. O dönemlerde hangi suçun karşılığı hangi ceza ve işkenceydi net olarak belirlenmemiş olmakla beraber, kişinin statüsüne bakılarak cezanın ve işkencenin ağırlığına karar verilirdi.Ceza adı altında işkence yaparak, işkenceyi normalleştirmeye çalışmışlar ve basite indirgemişlerdir. Bu işkenceler yapılırken alet kullanılmadan yapılan yöntemler ve alet kullanılarak yapılan teknikler görülmektedir. Bazen acının derecesini artırmak için birkaç işkenceyi birlikte kullandıkları da görülmektedir. Zehir kullanımı, yüksekten atma, su işkenceleri gibi işkenceler alet kullanılmadan yapılan işkencelere örnek teşkil ederken, çarmıh, kırbaç, işkence tezgahı ve işkence çarkı gibi aletlerde işkence tekniklerine örnek verilebilir. Anahtar Sözcükler:Antik Yunan,Antik Roma,Ceza,İşkence,Köle
Aydın Müzesi örnekleri ışığında Karia bölgesi Terrakotta figürinleri
Bu çalışmada, 1959 – 2004 yılları arasında Aydın Arkeoloji Müzesi'ne hibe, satın alma, müsadere, istirdat ve kazı çalışmaları yoluyla getirilen toplam yetmiş dört terrakotta figürin değerlendirilmeye alınmıştır. Söz konusu figürinlerin, on sekiz tanesi Karia Bölgesi kentlerinden ve yirmi sekiz tanesi ise Güney Ionia Bölgesi kentlerinden gelmektedir. Çalışma kapsamında, Karia Bölgesi kentleri içerisinde Hyllarima, Tralleis ve Halikarnassos, Ionia Bölgesi kentleri içerisinde ise Miletos, Didyma, Priene ve Myus antik kentleri yer almaktadır. Çalışma kapsamında incelenen figürinler, toplamda 8 ana tipoloji ve 31 alt tipolojiye ayrılmaktadır. Karia Bölgesi'nden gelen figürinlerin süvari, hydriaphoros, rahip, ephebos, sadaklı ephebos, Aphrodite rahibesi, Aphrodite ve grotesk tiplerine ait oldukları tespit edilmiştir. Güney Ionia Bölgesi'nden gelen figürinlerin ise Apollon, Ariadne – Tykhe, poloslu kadın/tanrıça, sporcu/atlet, giyimli kadın, kız çocuk, hayvan, aktör, protom ve hydriaphoros tiplerine ait oldukları tespit edilmiştir. Çalışma kapsamında ele alınan figürinlerin değerlendirilmesi sonucunda İÖ 6. yüzyıldan - İS 2. yüzyıla kadar olan bir zaman dilimini kapsadığı tespit edilmiştir. Söz konusu figürinler içerisinde en erken buluntu grubunu Geç Arkaik Dönem'e tarihlenen süvari, yüksek poloslu kadın/tanrıça başı, adak amacıyla yapılan ayak ve kouros figürini oluşturmaktadır. Klasik Dönem'e tarihlenen figürinler içerisinde hydriaphoros, rahip, giyimli kadın/tanrıça, at figürini, kourotrophos, protom ve atlet figürinleri yer almaktadır. Hellenistik Dönem'de ise oturan Aphrodite, Ariadne – Tykhe, Apollon, aktör, Pan, Eros, giyimli kadınlar, kadın başları, epheb figürinleri ve çocuk figürinleri yer almaktadır. Roma İmparatorluk Dönemi'ne ait figürinler içerisinde Aphrodite, Artemis, kadın başı, ephebos, süvari, gladyatör, grotesk ve kartal figürinleri yer almaktadır. Çalışma kapsamında incelenen figürinlerin genel olarak kırmızımsı sarı kil rengine sahip oldukları tespit edilmiştir. Buluntu yerleri belli olmayan 28 figürinin ise kil özellikleri ve stillistik değerlendirmeleri sonucunda, bu figürinlerin Karia ve Ionia kentlerine özgü figürinler oldukları saptanmıştır.
Aigai'daki Dorik mimari elemanlar
Aigai'daki Dorik mimari elemanların incelendiği tez çalışmasında kentte bulunan mimari elemanların yapılar göz önüne alınarak tarihlendirilmesi ve belgelenmesi amaçlanmıştır. Özellikle Hellenistik Dönem'le birlikte kentte yoğun olarak görülen Pergamon Krallığı etkisi ile inşa edilen ya da yeniden onarılan yapıların, Pergamon mimari tarzına benzer şekilde inşa edildiği görülmektedir. Dönemin mutlak gücü olan Pergamon Krallığı, sadece Aigai'da değil birçok kentte de mimari tarzını benimsetmiştir. MÖ 2. yüzyılın ortasından sonra yeniden inşa gören kentin mimari elemanlarında dönemin yaygın uygulamaları görülmektedir. Özellikle Athena Tapınağı'na bakıldığında MÖ 7. yüzyıldan itibaren kullanım gördüğünü arkeolojik buluntular sayesinde bilinmektedir. Kent için önemli bir yapı olarak karşımıza çıkmasına rağmen tahribat edilmesi nedeniyle birçok mimari parçanın alandan taşındığını bilinmektedir. Kentte bulunan yapıların nerdeyse hepsi Dor düzeninde inşa edilmiştir. İon düzeni ise kentte stoa dışında pek tercih edilmemiştir. Kazısı bitmiş olan Bouleuterion dışında kalan diğer yapıların arkeolojik kazısı yapıldıkça yeni bulgularla birlikte tarihlendirmesinin değişebileceği mümkündür.
Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesinde yer alan Bizans dönemi sikkeleri
Bağımsız devlet olma vasfının temel unsurlarından birisi tarih boyunca para basma hakkıdır. Eski çağlarda ticaretin yapılması için devletlerin başlıca hedeflerinden birisi beklide en önemlisi madenlere sahip olmak ve para basamak olmuştur. Bu tezin amacı Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesi'nde bulunan Bizans dönemine ait sikkeleri tanıtmaktır. Bu amaçla Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesi'nde yapılan araştırmada çalışmaya yön verecek olan 2500 Bizans Sikkesi incelenmiştir.İncelenen sikkelerin Altın, Gümüş ve Bronz metallerden oluşan sikkeler kronolojik olarak tarihi belirlenmiştir. Sikkelerin hemen hemen tamamına yakını satın alma yoluyla müzeye kazandırılmıştır. Satın alma dışında müzeye kazandırılan sikkeler arasında hediye ve zoralım ( istirdat ) yönetimiyle alınan sikkeler oluşturur. Sikkeler üzerinde yapılan incelemede sikkelerin büyük bir kısmının silik olduğundan okunamadığı gözlemlenmiştir. Bazı sikkelerin ise oldukça korozyonlu olmasından dolayı sikke ikonografisi belirlenememiştir. Müzedeki sikkeler Genel olarak V. yüzyıl ile VII. yüzyıl arasında kesintisiz olarak devam etmektedir. Kahramanmaraş müzesinde yer alan Bizans sikkelerinin önemli bir kısmını ise "Anonim Follisler" oluşturmaktadır. Yüz yıl gibi bir dönemi (970–1072) kapsayan bu follisler Müzede A2, B, C, D, G,I ve İ Grubu ile adlandırılmıştır. Ayrıca katalog içerisindeki 1494 sikkenin Envanter numarası belirtilmiş, Müzeye geliş şekli ve tarihi belirlenerek ağırlık ve çapları belirlenmiştir. Bu uygulama ile sikkelerin daha iyi tahlil edilmesi amaçlanmıştır.
Pisidia antiokheia Bizans Dönemi nekropolleri
Pisidia Antiokheiası Helenistik dönemde kurulmuş, Roma ve Bizans Döneminde varlığını sürdürmüş önemli bir antik kenttir. Kent, özellikle Hıristiyanlık inancının yayılması ile beraber var olduğu zaman içerisinde büyük öneme sahip olmuş ve Hıristiyanlık inancıyla birlikte bölgenin metropoliti haline gelmiştir. Kentin özellikle Roma Dönemi iyi bilinmekle birlikte Hellenistik ve Bizans dönemine ait bilgilerin nispeten daha az olduğu söylenebilir. Bunun en önemli nedenlerinden biri kente gelen araştırmacıların kentte yaptıkları çalışmalarda daha çok mimari yapılarla ilgilenmiş olmalarıdır. Bu çalışmada, erken dönem araştırmacılarının birbirinden bağımsız olarak yaptıkları çalışmalardaki nekropol alanlarına ait veriler bir araya getirilmiş ve Helenistik Dönemden Bizans Dönemine kadar olan gömü geleneğindeki farklılıklar ele alınmıştır. Gömü geleneğindeki bu değişim mezar yazıtlarından da anlaşıldığı üzere Hıristiyanlık inancının etkisiyle açıklanabilir. Antiokheia nekropol alanları, 4 farklı yönde dağılım göstermekte ve günümüz Yalvaç yerleşim sınırları içerisinde kalmaktadır. Çalışmada ağırlıklı olarak nekropollerin dağılım gösterdiği alanların topoğrafyası, mezar tipolojisi ve mezarların ait olduğu dönem incelenmiştir. Çalışmada ayrıca, nekropol alanlarının dağılım gösterdiği 4 farklı noktadan biri olan Görgü Bayram Mahallesi'nde yapılan kazı çalışmalarına ait veriler sunulmuş ve belirlenen 8 farklı mezar mimarisine ait detaylar araştırılmıştır. Bu kapsamda belirlenen mezar tipleri tanımlanmış ve değerlendirmeye alınmıştır. Özelikle Görgü Bayram Mahallesi'nde yer alan mezarlık alanının Geç Bizans Dönemi'ne ait olduğu sonucuna varılmıştır. Kentin sit alanı dışında kalan ve kaçak kazılarla tahrip edilen diğer üç nekropol alanı da değerlendirmeye alınmış ve bu üç alan da mezar tipolojisi, dönem ve buluntu ilişkisi açısından incelenmiştir.
Pisidia Antiokheia'sı Aedilicus Tepesi Kilisesi
Pisidia Antiokheia'sı Hellenistik Dönemde kurulmuş; Roma ve Bizans Dönemlerinde varlığını sürdüren, Galatya, Frigya ve Pisidia Bölgeleri'nin ortasında kalmış bir kenttir. Hellenistik ve Roma Dönemlerinde askeri bir koloni statüsünde olan kent, MS 3. yy'da Hıristiyanlığın Anadolu'da ivme kazanması ile birlikte Pisidia Bölgesinin metropolü ve dini merkezi haline gelmiştir. St. Paul'un kente gelmesiyle filizlenen Hıristiyanlık, 6. yy 'da doruk noktasına ulaşmış, Aedilicus Tepesi Kilisesinin yıkılmasına denk kentte varlığını sürdürmüştür. Tez çalışmasının birinci bölümünde Pisidia Antiokheia'sının tarihsel süreç içerisindeki gelişimi, ikinci bölümde kentte bilinen diğer kiliselerin mimari özellikleri, üçüncü bölümde Aedilicus Tepesi Kilisesi'nde yapılan kazı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılan mimari kalıntılar ve kilisenin evreleri ve bölümleri ile birlikte kapalı Yunan haç planın ortaya çıkışı, gelişimi ve Aedilicus Tepesi Kilisesi'nin planı dikkate alınarak kilisenin Orta Bizans Dönemindeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Dördüncü bölümde kilise içinde ve çevresinde gerçekleşen kazı çalışmalarında ele geçen seramik, mermer, metal, cam ve kemik gibi arkeolojik buluntular tanımlanarak analoji yöntemiyle tarihlendirilmeleri yapılmıştır. Aedilicus Tepesi Kilisesi, Arap akınları ile başlayan yıkım süreci sonrasında, kent içerisinde tahrip edilen yapılardan devşirilen mimari parçalarla inşa edilmiştir. Kilise, dıştan dışa apsisi ile birlikte, 40,5 m uzunluğu, 24,5 m genişliği ile kapalı Yunan haç planlı kiliselerin en büyüklerinden birisidir. Batısında dikdörtgen narteks ve nef ayrımlarındaki serbest ayaklar; doğusunda içten yuvarlak, dıştan üç köşeli apsisleri ile karakteristik Orta Bizans Dönemi kapalı Yunan haç plan özelliklerini tam olarak yansıtırken, tipolojik olarak ise dört destekli kiliseler arasında sayılır. Kentin, Arap akınlarından sonra ekonomik olarak çöktüğü, askeri yönden zayıfladığı, halkın büyük çoğunluğunun tarımla uğraşan çiftçilerden oluştuğu arkeolojik kalıntılarla belgelenmiştir. Kent halkının zayıflayan ekonomiye rağmen, anıtsal boyutta bir kilise inşa etmeleri dışarıdan destek aldıklarını ve inançlarını kaybetmediklerini göstermektedir. Kilisenin etrafında yapılan kazılarda, özellikle yapının kuzey ve güneyinde ortaya çıkarılan mekanlar, kilisenin sadece ibadethane olarak değil, burada görev yapan din adamları ve görevlilerin günlük ihtiyaçlarına yönelik bir kompleks olduğunu göstermektedir. Kilise duvarlarında ve çevresinde, tapınak malzemesi olduğu düşünülen lento, söve, postament ve arşitrav parçaları tespit edilmiştir. Kentin kuzeyine hâkim olan tepenin konumu ve arkeolojik materyallerin varlığı MS 2-4. yy'a ait, hangi tanrıya adandığı henüz tespit edilemeyen bir tapınağa işaret etmektedir. Serbest ayakların arasında zeminden başlayarak 3 m derinliğe ulaşan duvar hatları ve bu duvarlara paralel uzanan kilise dış duvarlarının diğer duvarlara göre geniş olması, 6. yy özelliklerini gösteren bazilikal planda bir kiliseyi işaret etmektedir. Günümüze ulaşan mevcut planı ile kapalı Yunan haçı olarak nitelendirilen plana sahip olan kilise, 10-12. yy aralığında aktif olarak kullanılmış, geçirdiği yangınla yoğun tahribata uğrayarak yıkılmıştır. Fakat tahribat yangından önce başlamış, zemin kaplamaları ve duvarların bir kısmı önceden sökülmüştür. Roma İmparatorluk Dönemi'ne ait bir tapınağın üzerine kurulmuş olduğu öngörülen kilisenin bu dönemdeki işlevi yapılacak olan yeni kazılar sonucunda anlaşılacaktır. Anahtar Kelimeler: Pisidia Antiokheia, Aedilicus Tepesi Kilisesi, Kapalı Yunan Haç Plan
Malatya Müzesi`nde yer alan bir grup Urartu tunç iğne ve bilezikleri
M.Ö. 9?6. yüzyıllarda merkezi Doğu Anadolu bölgesi olmak üzere geniş bir coğrafyaya egemen olan Urartu Krallığı, elinde bulundurduğu maden kaynakları ve bunları işleme yöntemleriyle zaman içerisinde çevresindeki güçlü krallıklarla yarışır hale gelmiştir. Krallığın elinde bulunan demir, bakır, altın, gümüş gibi madenlerin yanında özellikle tunç alaşımını kullanmış olmaları diğer madenlerden daha fazla doğal koşullara dayanıklı olmasından kaynaklanmaktadır. Süs eşyalarında da bu alaşımın yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir.Tezin ana konusunu oluşturan ve Malatya Müzesine satın alma yoluyla gelmiş bir grup Urartu tunç iğne ve bilezikleri üzerinde benzer örneklerinden faydalanılarak paralelleri yapılmıştır. Urartu kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak düşünülen süs eşyaları Urartu sınırları dışında da çok sık rastlanılmış olması belirli bir ticaret hacminin varlığının ve oldukça fazla bir talebin olduğunu da göstermektedir.20 adet tunç iğne, 17 adet tunç bilezik baş kesimlerinde yer alan bezemelere göre çeşitli gruplara ayrılmıştır. Gerek satın alma yoluyla müzelere gelmiş gerekse kazılarla ortaya çıkarılan eserler ile benzer yönleri karşılaştırılmıştır.Araştırmalar sonucunda Malatya Müzesi'nde yer alan bu iğne ve bileziklerin Urartu takı sanatının özelliklerini kısmen de olsa göstermektedir. Bu da Urartu kültürünün çeşitliliği konusunda bilgi edinmemize yardımcı olmaktadır
Geç Hellenistik - Roma Dönemi Patara takıları
ÖZET Yüksek maddi değerlerinin yanı sıra zevkli ve özenli işçilikleri ile takı türü altın malzemeler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de definecilerin ilk hedefi olmuşlardır. Bu durum takıların bilimsel kazılarla ele geçme olasılıklarını en aza indirmiştir. 1993,1995 ve 1997 kazı sezonlarında Patara'da açığa çıkartılmış takıların bilimsel olarak değerlendirilmesi amacıyla bu çalışmaya başlanmıştır. Çalışmada incelenen örnekler yer altı oda mezarlarının malzemesidir. Toplam 45 mezardan 8'i soyulmadan günümüze kadar ulaşmıştır. Mezarlardan üç kazı sezonunda toplam 68 adet takı türü malzeme ele geçmiştir. Bu çalışmada takılar genel olarak ana gruplara ayrılmış daha sonra form özelliklerine göre kendi içinde kümelere bölünerek bir tipoloji oluşturulmuştur. Takıların büyük çoğunluğu genel tipolojiye uymaktadır. Ancak buna rağmen belirli bir kümeye sokulamayan, aynı zamanda literatürde de örnekleri bulunmayan tekil malzemeler de çalışma içerisinde yer almaktadır. Bunun sonucunda takı formlarında yalnızca katı dizaynların uygulanmadığı, ustaya ve kullanıcıya bağlı olan değişikliklerin de yapılabildiği anlaşılmaktadır. Çalışmada bu tür uygulamalar K9 ve K10 gibi örneklerle gösterilebilir. Stilistik incelemeler sonucunda Patara takılan İ.Ö. l.yy ağırlıkta olmak üzere Geç Hellenistik'ten Roma Dönemi'nin içlerine kadar yayılmaktadır. En erken örnekler İ.Ö. 2.yy sonundandır. Standart Roma takı formunda yapılan ve yer altı oda mezarlarından ele geçen yüzük ve küpeler İ.S. l-2.yy arasına tarihlenmektedir. Tarihleme sonucunda aynı mezar içerisinde ele geçen takılar arasında 40-50 yıl zaman farkı olduğu görülmektedir. Bu durumun yalnızca takılar ile sınırlanmaması, terrakotta ve unguentarium tarihlemeleri içinde söz konusu olması mezarların sürekli kullanımı ile açıklanmaktadır. Değerli madenlerin zor elde edilmesi ve ustalık gerektiren gösterişli takı formlarının rağbet görmesi atölyelerin sayısının Roma Dönemi'ne kadar sınırlı kalmasına neden olmuştur. Roma Dönem'inde ise gösterişten uzak sade formların üretilmesi ve ekonomik zenginliğin artması yerel atölyelerin oluşmasını sağlamıştır. Buna bağlı olarak Geç Hellenistik Dönem' e tarihlenen Patara takılarının merkez atölyelerde üretilmiş olduğu düşünülmektedir. Stil, tipoloji ve ikonografi incelemeleri sonucunda Patara malzemelerinin Alexandria, Kıbrıs, Fenike ve Antiocheia örnekleri ile benzerlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Akdeniz üretimi olan takı örneklerinin varlığı, kentin özellikle Hellenistik Dönem'de doğal limanı sayesinde ticaret merkezi olması ile açıklanmaktadır. Patara takılan çok çeşitli ikonografiye sahiptirler. Gemme örneklerinde Y4, Y5 ve Y7'de görüldüğü gibi Yunan ve Roma mitolojisinden bilinen komposizyonlar izlenmiştir. Bunun yam sıra Mısır tanrıçası İsis'in betimlendiği Y10 ve Attis tipli Eros figürlü K8 ise,VI Mısır kültü ile ilişkili örneklerdir. Böylece Patara terakottalannda görülen Mısır kültürü etkisi, takılar için de geçerlidir. İncelemeler sonucunda tek olarak ele geçen küpe örneklerinin günlük kullanımdan daha çok mezar armağanı olarak bırakıldıkları anlaşılmıştır. P«t»tı**.'?.».>!<.''" Ml'H.liKJ
Eski Yunan ve Roma kapları ve işlevleri
Bu tez Eski Yunan ve Roma Döneminde kullanılan kapların formları ve kullanış amaçları üzerine hazırlanmış bir çalışmadır. Pişmiş toprak, taş, cam, ahşap ve çeşitli metallerden yapılmış olan bu kaplar yeme-içme kültüründen, temizlik anlayışına kadar günlük hayatın çeşitli aşamalarında, dini ayinlerde ve ölü gömme geleneklerinde sıklıkla kullanılmıştır. Bu kaplar katı veya sıvı nesneler için tasarlanmıştır ve kullanım amaçlarına göre büyük ya da küçük boyutlu, yayvan ya da dar, derin veya sığ formlarda üretilmiştir. Bu çalışmada kaplar öncelikle kullanım amaçlarına göre gruplanmış; Pişirme Kapları, Soğutma Kapları, Mutfak Kapları, Mutfak Gereçleri, Depolama ve Taşıma Kapları, Karıştırma Kapları, Sıvı Servis Kapları, Sıvı Sofra Kapları, Katı Sofra Kapları, Sofra Gereçleri, Atık-Temizlik Kapları, Kişisel Bakım Kapları, Ritüel-Kült Kapları gibi alt başlıklar altında incelenmiştir. Bu başlıklar altında ele alınan her bir kap, kendi içinde değerlendirilmiştir. Öncelikle kabın ismi ve isim kökeni ile bilinen erken örnekleri açıklanmış, daha sonra form tanımı yapılıp, form özellikleri üzerinde durulmuş, zamanla görülen belirgin form değişiklikleri kısaca açıklanmıştır. Son olarak ise, kabın kullanımına yönelik bilgiler açıklanmış, Antik kaynaklar ve modern araştırmalar ışığında işlevleri üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Bu çalışma kapların ölçüleri ve hacimleri gibi kullanım ayrıntılarına dair sayısal bilgilerle zenginleştirilmiştir. Konunun daha net anlaşılması için çalışma sonunda kapların işlevleri ve hacimleri üzerine tablolar sunulmuştur. Kapların formu daha iyi algılansın diye kaplara ait resimler ve çizimler konmuştur.
Antik dünyada Thargelia Festivali
Bu çalışmada antik dünyada kutlanan Thargelia Festivalinin kökeni, karakteri ve ritüellerine ilişkin öğeler incelenmiştir.
Büyük İskender'in Gandhara ve Pencap seferi ve hellenizasyon
MÖ 356 yılında doğmuş olan İskender'in, 13 yaşından 16 yaşına kadar ünlü filozof Aristoteles'ten eğitim aldığı bilinmektedir. Gençliğinde kralın Doğu'nun zenginliğinden özellikle Hindistan'ın zenginliğinden etkilendiği söylenebilir. Tarih boyunca Hindistan'ın sahip olduğu varlığın (doğal/yer altı ve yer üstü zenginliği) bolluğun her zaman başka ulusların saldırısını teşvik etmiş olduğu görünmektedir. Bunlara Aryanlar, Persler, Gazneli Sultan Mahmut'un saldırıları ve İngiliz sömürgeciliği örnek gösterilebilir. Büyük İskender, Pers hâkimiyetinden özellikle de Batı Anadolu'daki egemenlikleri ve yönetimleri hakkında bilgi sahibidir. İskender, babası bir suikasta uğradığında henüz 20 yaşındayken tahta geçmiştir. Makedonya tahtına geçer geçmez hemen babasından kendisine miras düşünceyle Doğu seferi için hazırlıklara başlamıştır. Amacı, Perslerden intikam almak, Doğu'nun mal varlığını ele geçirerek kendi memleketini zenginleştirmekti. Büyük İskender, MÖ 334 yılında Doğu seferine başlamış ve 11-12 yıl içinde imparatorluğunun sınırlarını Makedonya'dan Hindistan'a kadar genişletmeyi başarmıştır. Bütün Dünya'yı ele geçirmeyi planlarken, ordudaki huzursuzluk nedeniyle Hindistan'ın Hyphasis (Beas) Nehri kıyısından geri dönmek zorunda kalmıştır. Hindistan'dan dönüşü, Babil'deyken MÖ 323 yılının 10 Haziranı'nda muhtemelen zehirlenmenin neden olduğu yüksek ateşten Babil'de (bugünkü Irak) ölmüştür. Başka bir görüşe göre de suikasta uğramış olduğu ileri sürülmektedir. Ölümünün ardından generalleri İmparatorluğu bir bütün olarak yaşatmak yerine parçalara bölerek, kendi hâkimiyetlerindeki satraplıklara ayırarak, yönetmeyi yeğlemişler ve böylelikle Diadokhos'lar dönemi başlamıştır. Diadokhos'larla başlayıp ardıllarıyla Hellenistik Krallıklara evrilen bu süreç Hellenistik krallıklar, birbiri ardına Romalılar tarafından ele geçirilene (MÖ 30 yılına) kadar, hüküm sürmüştür. Ancak, Hindistan Roma egemenliğine hiç girmemiştir. İskender'in ölümünden kısa bir süre sonra, bölgedeki Hellenistik Satraplığın yıkılmasıyla Hindistan'ın ilk bağımsız ve egemen İmparatorluğu olan, Chandragupta Maurya tarafından, Maurya İmparatorluğu kurulmuştur. Büyük İskender'in Doğu Seferi'nin sonucunda Doğu ve Batı kültürlerinin karşılıklı olarak birbirini etkilemesi neticesinde yeni bir kültür olan "Helenizm" ortaya çıkmıştır. Bu tez çalışmasında antik kaynaklar, arkeolojik, nümizmatik ve epigrafik veriler göz önünde bulundurularak Büyük İskender'in Gandhara ve Pencap Seferi ve Helenizasyon süreci mercek altına alınmıştır. Bunu yaparken bu zamana değin İskender'in Gandhara ve Pencap seferi konusunda yayımlanmış modern kaynaklar ışığında bu dönem içerisinde yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel gelişmeler birlikte değerlendirilmiştir.
Türkiye'de klasik arkeoloji ve biyoarkeoloji arasındaki multidisipliner iş birliğinin incelenmesi: Teorik ve metodolojik bir tartışma
This is a descriptive study that examines the level of collaboration and integration between classical archaeology and bioarchaeology in Türkiye. The subject is investigated from a theoretical and methodological perspective, employing a mixed-methods explanatory sequential design. This is a combination of quantitative and qualitative methods in three parts. In the first part, bibliometric data on bioarchaeological research in the context of classical archaeology are collected through content analysis of six Turkish archaeological journals. Secondly, a survey is conducted among classical archaeology academics affiliated to Turkish universities. The aim of the questionnaire is to determine the practices within the field of archaeology, the backgrounds of the scholars and their attitudes towards bioarchaeology. The final part is the qualitative part, which consists of in-depth semi-structured interviews with some of the respondents. The interviews facilitate a more comprehensive understanding of the practices and degree of multidisciplinary collaboration between the two fields. The data obtained through the three methods is voluminous and is subjected to a rigorous and thorough evaluation in relation to one another. Furthermore, the results are discussed in the context of the published literature on the practice of classical archaeology, including the critiques regarding this issue. In conclusion, the results of this study indicate that the level of cooperation between the two fields remains low. Nevertheless, there is evidence of a positive shift over time, with the integration of bioarchaeology into classical archaeological contexts and practices.
Roma dönemi'nde zafer'in mimarideki yansıması: Zafer sütunları
Roma uygarlığı İtalya coğrafyasında ortaya çıkmış ve bu coğrafya Paleolitik dönemden günümüze kadar pek çok yerleşim ve kültüre tanıklık etmiştir. Roma'nın Krallık Dönemi'nden itibaren sahip olduğu zafer geleneği Cumhuriyet Dönemi'nde Roma'nın siyasi ve dini yaşamına derinlemesine yerleşmiş ve üst makamların yanı sıra hem liderlerin hem de vatandaşların yaşamlarını ve kariyerlerini şekillendirmiştir. Zafer anıtları kent merkezindeki zafer rotasına biçim vererek zaferler için mimari açıdan tanımlanmış bir yol ve yeni formlar kazandırmış, halk üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmuş ve zaferleri hafızalarda canlandırmıştır. Cumhuriyet Dönemi'nde siyasi rekabette önemli rol oynamış olan zafer geleneğinin mimarideki yansıması olan zafer sütunları bu dönemde artış göstermiş, diğer halklar ile kurduğu ilişkiler ve sahip olduğu gelenekler ile karakterize olmuştur. Kaide, sütun gövdesi, başlık ve heykelden oluşan sütunlar, forum ve meydanlarda konumlandırılmış ve halk ile temas içinde olmuştur. İmparatorluk Dönemi'nde ise zaferin imparatorun ayrıcalığı haline gelmesiyle sütunlar, imparatorların forum ve meydanlarında konumlandırılmıştır. Ayrıca bu dönemde Romalıların mimari ve heykeltraşlık becerilerini geliştirmesiyle yeni tasarım ve formlar gelişmiştir. Roma anıt sütunları MÖ 338'de Maenia Sütunu ile başlamakta ve MS 608'de Phocas Sütunu ile sona ermekte olup, bu dönem içerisinde bilinen sütunların sayısı çok fazla olmayıp, her aşamada da yeni bir tasarımdan geçmiş, hiçbir dönem ve kente eşit olarak dağılmamıştır.