Mahkeme kararları
56 theses under this subject heading
Uygulamada taksirle yaralama ve öldürme suçları: Trafik kazaları
5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu "Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar" başlığı altında ulusal ve uluslararası temel haklardan biri olan taksirle yaralama suçunu düzenleyerek, kişilerin vücut dokunulmazlığını yasal olarak korunma altına almıştır. TCK'nın 22. maddesi taksirin tanımı ve devam eden fıkralarında basit ve bilinçli taksir ayrıca, TCK 21/2'de olası kast kavramları düzenlenmiştir. Trafik kazalarının sebebi olan eylemlerin taksirin bir şekli olan bilinçli taksirle mi yoksa kastın bir şekli olan olası kastla mı işlendiği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Mülga 765 sayılı TCK'da trafik kazaları genel olarak kusur oranıyla açıklanmışken günümüz yargı kararlarında artık bu eylemlerin bazılarının taksirden daha ağır istisnai bir sorumluluk olan olası kast alanına sokulmaya başlanılmıştır. Bunun sebebi hiç şüphesiz sürücülerden kaynaklı ihmaller zincirinin fazlalığı sonucunda meydana gelen trafik kazalarının artması ve bunun sonucunda ölüm sayılarındaki artış yaşanması caydırıcılık için daha ağır yeni bir derece oluşturulmasına neden olmuştur. Bu nedenle kanun koyucu ceza artırımı ve trafik kazalarını taksirden kastın bir derecesi olan olası kasta dahil etmek yoluyla caydırıcılığı sağlamakla birlikte ayrıca kazaların azaltılması bakımından sürücüler için de tehdit algısı oluşturmaya çalışmıştır. Trafik kazalarından kaynaklı ölüm ve yaralama suçunda hukuka uygun bir cezaya hükmedilmesi için her iki kavramın net bir ayrımının yapılması önem arz etmektedir. Resmi istatistiklere göre trafik kazalarının yüksek oranı ve sonuçları karşısında hem devlet hem de toplum açısından tehlikeliliğini devam ettirmektedir. Tezin amacı, bu suçta caydırıcılığın yanında taksirli suç ile olası kast konusundaki kafa karışıklığını azaltmak, kanun maddesinin daha basit ve anlaşılabilir bir şekilde ifade edilmesini sağlamak için öğreti ve uygulamada eksik olarak ifade edilen hususları incelemek, tartışmak ve çözüm önerileri sunmaktır.
İcra mahkemesi kararlarına karşı kanun yolları
İcra mahkemesi kararlarına karşı kanun yollarına ilişkin kurallar genel kurallardan farklı özellikler barındırır. İcra mahkemesi kararlarından hangilerinin istinaf edilemeyeceği İcra ve İflâs Kanunu madde 363'te sayılmıştır. Maddede sayılan kararlar dışındaki icra mahkemesi kararlarına karşı kanun yollarına başvurulabilir. Ayrıca kanun yoluna başvurulurken en temelde hukuki yararın varlığı da aranır. Bunlara ek olarak parasal sınırlar da dikkate alınmalıdır. Çalışmanın ilk bölümünde icra mahkemesi kararlarının özellikleri incelendikten sonra icra mahkemesi kararlarına karşı gidilebilecek kanun yolları ve bunların özellikleri incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise icra suçlarının tarihsel gelişiminden kısaca bahsedildikten sonra icra ceza mahkemesinin yargılama usûlü açıklanmıştır. Ardından icra ceza mahkemesince verilebilecek kararlara yer verilmiş ve bu kararlara karşı gidilebilecek kanun yolları açıklanmıştır. Anahtar kelimeler: İcra mahkemesi, kanun yolları, istinaf, temyiz, itiraz, icra ve iflas hukuku, medeni usul hukuku
Hukuk mahkemesinde verilebilecek kararlar
İnsanlığın varoluşundan beri fikir ayrılıklarına düşülmesi kaçınılmaz bir gerçektir. Uyuşmazlık konusu her ne olursa olsun, bir kontrol mekanizması olmadan vatandaşları uyuşmazlıklarını kendi çözümlerine terk etmek toplumsal sıkıntılara neden olabilir. Bu nedenle devletin üç ana erkinden bir olan yargı ile toplumun vicdanını kanatmayacak şekilde yürürlükte bulunan kanun maddelerine uygun olarak adaletin sağlanmasını amaçlanmaktadır. Taraflar arasındaki özel hukuka dayalı uyuşmazlıkların çözümünde de hukuk mahkemelerinin yargılamasına ihtiyaç duyulmaktadır. Yargılama yapılırken belirli bir prosedüre uymak gerektiğinden bazı hallerde usule ilişkin kararlar verilebilirken bazı hallerde de bu usuli prosedürlere tam olarak uyularak uyuşmazlıklar hakkında esasa ilişkin kararlar verilir. Gerek usuli gerekse de esasa ilişkin kararlara erişebilmek, yargılamayı ilerletebilmek için birtakım ara kararlara da ihtiyaç duyulmaktadır. Yine uyuşmazlık konusunun yargılama süresince korunabilmesi için geçici hukuki koruma sağlanmasına ilişkin ihtiyaç da yadsınamaz. Tüm bu karar çeşitleri çalışmamızda bir bütün halinde ele alınmış, güncel kararlar ile yeni gelişmeler aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Karar, nihai karar, ara karar, geçici hukuki koruma kararı, delil tespiti.
Çocuk hakları bağlamında çocuğun üstün yararı ilkesi
Çocuğun üstün yararı ilkesi denildiğinde onun velayet, evlat edinme, soy bağı kurulması gibi medeni hukuk konularındaki yeri akla gelmiştir ve ilke hep bu çerçevede incelenmiştir. Ancak ilke yalnızca bu konularla sınırlı olarak değil; çocuğu ilgilendiren her türlü iş, işlem ve eylem söz konusu olduğunda gözetilmek zorundadır. Dolayısıyla bu ilkenin, ortaya çıkışından başlanarak kavramsal çerçevesinin oluşturulması, birçok önemli düzenlemede nasıl yer aldığının bilinmesi ve kararları bağlayıcı olan yüksek mahkemelerin önüne gelen olaylarda ne şekilde uygulandığının çözümlenmesi elzemdir. Bu çalışma böyle bir ihtiyaca çözüm bulunabilmesi gayesiyle yapılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde çocuk kavramının ve çocuk haklarının tarihçesi, bunların çeşitli düzenlemelerdeki yeri, ardından çocuk haklarının tam anlamıyla yaşama geçirilmesinde büyük önemi haiz çocuğun üstün yararı ilkesinin kavramsal meseleleri ele alınmış ve ilkeye farklı açılardan yaklaşılarak ilke birçok yönüyle incelenmiştir. İkinci bölümde çocuğun üstün yararı ilkesinin ulusal ve uluslararası mevzuat bağlamındaki yeri mercek altına alınmıştır. Bu bölümde ilkeye yer veren birçok ulusal ve uluslararası düzenleme incelenmiş, sonrasında ilkeye çeşitli ülkelerin hukuk düzenleri çerçevesinde yaklaşılmış ve en sonunda ilkenin Türk hukukundaki yeri ve önemi saptanmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise genel olarak çocuk yargılamasında ilkenin önemi vurgulanmış, bunun yanında yargılama denildiğinde ilk akla gelen değer olan adil yargılanma hakkı, çocuğun üstün yararı ekseninde olmazsa olmazı niteliğindeki alt hakları ve ilkeleriyle ele alınmıştır. Ardından, çocuk yargılaması konusunda öğretide getirilen eleştiriler ve bu konudaki önerilere yer verilmiştir. Nihayet ilkenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarındaki uygulaması açıklanmıştır.
Yabancı nafaka ilâmlarının Türkiye'de tanınması ve tenfizi
Çalışmamızın konusunu `Yabancı Nafaka İlâmlarının Türkiye'de Tanınması ve Tenfizi' oluşturmaktadır. Çalışmanın temel amacı, uygulamasının yeni sayılabilecek bir nitelikte olduğu 5718 sayılı MÖHUK ve MÖHUK bakımından önceliği olan milletlerarası sözleşmeler karşısında nafaka ilâmlarının Türkiye'de tanınması ve tenfizine ilişkin ilkelerin ortaya konabilmesidir. Çalışmada karşılaştırmalı hukuk açıklamalarına girilmeyerek, kanunda ve milletlerarası sözleşmelerde yer alan tanıma ve tenfiz şartları ile usulü detaylı bir şekilde incelenmiştir.Çalışmada yabancı nafaka ilâmlarının tanınması ve tenfizine ilişkin MÖHUK ve milletlerarası sözleşme hükümlerinin uygulaması somutlaştırılmaya çalışılırken, Yargıtay kararlarından ve öğretide yer alan görüşlerden yararlanılmıştır.
Türk Anayasa Hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırları
Anayasalar, devletin temel kuruluş ve işleyişiyle kişilerin sahip olduğu temel hak ve hürriyetleri düzenleyen hukuk metinleridir. Bu niteliğiyle devletin bütün organlarının işleyişi anayasaya uygun olmalıdır.Hukuk devletinde ,kuvvetler ayrılığı ilkesiyle kamu gücünden kaynaklanan yetkiler bölünmüş ve dağıtılmıştır. Kuvvetler ayrılığı ile birlikte hukuk devletinde siyasi gücün sınırlandırılması ve dizginlenmesi sağlanmıştır. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında organik ve fonksiyonel ayrılık esasına dayanan kuvvetler ayrılığı ilkesi egemenliğin sınırlandırılması sonucunu da doğurmuştur. Bu sebeple devlet organları arasında genel nitelikte kural koyma yetkisine sahip olan yasama organının da tıpkı diğer devlet organları gibi anayasaya uygun hareket etmesi gerekir. Ancak yasama organı kimi nedenlerle anayasaya aykırı normlar koyabilmektedir. Bu tür normların anayasaya uygunluğunun denetimi anayasa yargısının asli vazifesini oluşturmaktadır.Anayasa yargısının sınırlarının belirlenmesi ise başlı başına önemli bir meseledir. Zira demokrasi ve hukuk devletinin arasında ki ince çizgi anayasa yargısından geçmektedir.Bu çalışmada, Türk anayasa hukukunda anayasaya uygunluk denetiminin sınırlarını incelenmiştir. Bu inceleme hem pozitif hukuka göre hem de anayasa yargısını doğuran fikri sürece göre şekillendirilmiştir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak anayasa yargısı ve Türk Anayasa Yargısına değinilmiştir. İkinci bölümde kuvvetler ayrılığı bağlamında anayasa yargısı incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Türk pozitif hukukuna göre anayasaya uygunluk denetimi incelenmiştir.
Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunu
Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasası'nda belirtilen yetkileri ve görevleri ile birlikte hukuk düzeninde ve bunun üzerinde temellenen toplumsal ve siyasal yaşam pratiğinde oldukça belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin anayasal düzende yer aldığı bu konumun öneminin ise kararlarının bağlayıcılığı ve dolayısıyla etkinliğinden kaynaklandığı söylenebilir. Gerçekten de Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasına göre "Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve gerçek ve tüzelkişileri bağlar" denilmektedir. Anayasa Mahkemesi kararları ise gerekçe ve hüküm fıkralarından oluşmaktadır. Peki, Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında yer alan "Anayasa Mahkemesi kararları" ifadesinden kararın hangi kısmının bağlayıcı olduğuna ulaşılmalıdır? Burada Anayasa Mahkemesi kararları gerekçe ve hüküm şeklinde bir bütün olarak mı bağlayıcıdır, yoksa kararların yalnızca hüküm fıkrası mı bağlayıcıdır? İşte bu çalışma Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorununu konu edinmektedir. Doktrinde kimi görüşler ve Anayasa Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin kararlarının gerekçe ve hüküm fıkraları ile birlikte bir bütün olarak bağlayıcı olduğunu belirtirken kimi görüşler ise Anayasa Mahkemesi kararlarının yalnızca hüküm fıkralarının bağlayıcı olduğunu savunmaktadır. Ancak Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunu önemlidir; zira soruna verilecek yanıt Mahkemenin işlevini ve dolayısıyla anayasal konumunu büyük oranda değiştirecektir. Kaldı ki bu şekilde hassaslaşan sorun tekil bir sorun da değildir; çünkü beraberinde pek çok soruna da sebep vermektedir. Şu halde Anayasa Mahkemesi karar gerekçelerinin bağlayıcılığı sorunun aşılması gerekmektedir. Bu doğrultuda çalışmada Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olmadığı savunulmuştur. Esasında soruna ilişkin hâlihazırdaki düzenlemeye bakıldığında demokratik bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna ulaşılmaması gerektiği söylenebilir. Bununla birlikte mevcut anayasal düzenlemeden Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna ulaşılmaması için Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında bir anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmiş ve bu anlamda bir çözüm önerisi geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Demokratik hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi, karar gerekçeleri, hüküm fıkrası, bağlayıcılık sorunu
Sağlık turizminde ticari iş niteliğindeki sözleşmelerden çıkan uyuşmazlıkların milli mahkemelerce çözümlenmesi
Dünyada son yüzyılda sağlık turizmi hizmetlerinin ekonomik ve sosyal amaçlarla ortaya çıkması ve gelişmesi yanında ticari hizmet sektörüne dair hukuksal açıdan düzenleyici ortak kanun ve kuralların henüz oluşturulmaması bu sektörün en büyük sorununu teşkil etmektedir. Sağlık turizm hizmetlerinde en büyük unsuru uluslararası hasta oluşturmaktadır. Sağlık turizm hizmetlerinde uluslararası hasta ile ilgili olarak ceza kanunu, eğer hizmet bir kamu kurumundan alınmışsa idare hukuku, bu hastaların aracı firmalar acenteler ve hizmet sağlayıcı sağlık kuruluşları arasındaki hukuksal ilişki bakımından ticaret hukuku, arasında ilişki kurulmaktadır. Bu bakımdan oldukça geniş hukuksal ilişki içerinde bir hizmet alanını teşkil etmektedir. Teknik donanım ve insan gücü açısından kompleks bir hizmeti içeren sağlık turizmi hizmetlerinin ülkeler arası yapılması dolayısıyla, taraflar arasında hukuksal ilişkiler yabancılık unsurunu taşımaktadır. Bu bakımdan hizmeti sağlayan ve tüketici arasında, birtakım uyuşmazlıkların çıkması da muhtemel bir durumdur. Nitekim bu uyuşmazlıkların çözümlenebileceği ortak milletlerarası bir mahkeme ve ortak yasalar mevcut değildir. Süreç ülkelerarası antlaşma, bu antlaşmalarla kurulan örgütlerin politikaları ve taraflar arası serbest bırakılan sözleşme de geniş tasarruf alanları ile yönetilmektedir. Çalışmamızda bir ticari işletme olan özel hastanelerdeki sağlık turizm hizmetlerine dair sözleşmelerde çıkan uyuşmazlıkların milli mahkemelerce çözümlenme süreci, bu konuda yabancı mahkemelerce verilen kararların tanınma ve tenfizi araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ticari işletme, Ticari uyuşmazlık, Acente, Uluslararası sözleşme, Tanıma ve Tenfiz, Sağlık turizmi
Adli ve önleme aramaları
Gerçeği açığa çıkarmayı amaçlayan Ceza Muhakemesinin amacına ulaşmak için başvurduğu en önemli koruma tedbirleri arama ve el koyma tedbirleridir. Bu tedbirlerin hukuki çerçevede uygulanabilmesi, kanunun gereği gibi yürütülerek hükmün infazı açısından oldukça önemlidir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası belgelerde de yer alan insanın özel hayatının gizliliği, konutun dokunulmazlığı, mülkiyet edinme gibi anayasal güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklere doğrudan müdahale eden arama ve el koyma tedbirleri, bu hakların istisnası oldukları gibi kanun dışı işlerle mücadele ve toplumun güvenliği için de kullanılması gereken bir yöntemdir. Bu sebepten dolayı özgürlük ve güvenlik dengesinin bozulmaması ve halkın adalete olan adalete olan inancının sarsılmaması için bu tedbirlerin kanun çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Çalışmamızın amacı CMK'nın amacını gerçekleştirmede en etkili yöntemlerden olan arama ve el koyma tedbirlerini açıklamak, bu tedbirlerin ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde gerçekleştirebilmenin yollarını göstermek, bu tedbirlerin uygulanmasındaki aksaklıkları belirlemek, teori ile pratiği karşılaştırmak ve kanuna aykırı arama ve el koyma durumlarının sonuçlarını açıklamaktır. Bu amaçla hazırladığımız çalışma dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde genel olarak arama tedbirinin tanımı, amacı, hukuki niteliği, şartları, icrası ve özel arama halleri alınmıştır. İkinci bölümde arama çeşidi olan Adli aramanın tanımı, hukuki niteliği, icrası, aramalarda bulunacak kişiler ve aramanın sona ermesi araştırılmıştır. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişimiyle çıkarılan KHK'larda adli aramalarda yapılan değişiklikler de verilmiştir. Üçüncü bölümde ise bir koruma tedbiri olarak önleme aramasının tanımı, amacı, hukuki niteliği, şartları, icrası üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde ise hukuka aykırı aramanın ne olduğu, cezai sorumluluğu ve aramalara adli ve önleme aramalarına ilişkin mahkeme kararları verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Arama, Önleme, Adli, Suç, Özel Hayat, Konut Dokunulmazlığı
Türk Hukukunda evlat edinme
Bu çalışmada, evlât edinme kurumu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre çeşitli yönleri ile incelenmiş ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nde yer alan hükümlere nazaran farklılık gösteren hükümler karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.Evlât edinme kurumu, Roma hukuku ile İslamiyet öncesi ve sonrası Türk hukukunda değişik aşamalar geçirmiştir. Evlât edinme kurumu, benzer kurumlar olan, beslemelikten, süt evlatlığından, gerçek soybağından ve koruyucu aileden çok farklıdır. Çünkü, evlât edinmeyle, evlât edinenle evlatlık ve onun alt soyu arasında hısımlık ilişkisi doğar. Ayrıca evlat edinme, mahkeme kararı ile kurulur.Türk Medeni Kanunu'nda evlat edinme, küçüklerin evlât edinilmesi ile erginlerin ve kısıtlıların evlât edinilmesi olarak iki şekilde düzenlenmiştir. Evlat edinmede kural, küçüklerin evlat edinilmesi; istisna ergin veya kısıtlıların evlat edinilmesidir. Evlât edinme yaşı, evli kişiler ile evli olmayan kişiler için farklı düzenlemiştir. Evli kişilerin evlât edinebilmeleri, eşlerin otuz yaşını doldurmuş olmalarına veya en az beş yıldan beri evli olmalarına bağlanmıştır. Buna karşılık evli olmayanların evlât edinmesi için otuz yaşını doldurmuş olmaları gerekir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununda da, 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsi'nde olduğu gibi, evlât edinecek kişi ile evlatlık arasındaki yaş farkı on sekiz olarak öngörülmüştür. Birlikte evlât edinme hakkı, kural olarak sadece evli olan eşler için kabul edilmiştir. Dolayısıyla, Kanunda sayılan istisnalar hariç, evli eşlerin tek başına evlât edinmeleri mümkün değildir.Evlât edinme ilişkisinin geçerli şekilde kurulabilmesi için kanun koyucunun öngördüğü aslî ve şeklî şartların yerine getirilmesi gerekir. Bu şartlara aykırı hareket edilmesi, evlât edinme ilişkisinin yokluğu veya kaldırılması sonucunu doğurur.Evlât edinme tek yönlü bir miras hakkı doğurur. Türk Medeni Kanununa göre, ana ve babaya ait olan haklar ve yükümlülükler, evlât edinme ile birlikte evlât edinene geçer. Bunun sonucu olarak evlât edinen, evlatlığın mallarını yönetme ve ondan yararlanma hakkını kazanır. Evlat edinme ile, evlatlık ile evlât edinen ve bunlardan biriyle diğerinin koca veya karısı arasında evlenme yasağı meydana gelir.
Bolu ağır ceza ve asliye ceza mahkemeleri'nde karara bağlanan 65 yaş ve üzeri bireylerin mağduru veya faili bulunduğu suçların analizi
Amaç:Tıbbi gelişmeler ve hızla artan teknoloji, yaşam süresini olumlu yönde etkilemektedir. Uzayan yaşam süresi yaşlı nüfusun artmasına neden olmaktadır. Yaşlı sayısının artmasına bağlı olarak yaşlı mağdurların ve faillerin sayısının artması da beklenmektedir. Çalışmada, Bolu Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemeleri'nde karara bağlanan, 65 yaş ve üzeri bireylerin mağduru veya faili bulunduğu suçlar analiz edilerek; yaşlı sanık ve mağdurların profillerinin, karıştıkları suçların niteliklerinin incelenmesi, bu suretle yeni vakaların ve mağduriyetlerin önlenmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 01/01/2010- 31/12/2016 tarihleri arasında Bolu Ağır Ceza Mahkemesi ve Bolu Asliye Ceza Mahkemeleri'nde karara bağlanan dosyalar retrospektif olarak incelenmiş, 65 yaş ve üzeri kişilerin mağduru veya faili bulunduğu dava dosyaları çalışmaya dahil edilmiştir. Mağdurların ve faillerin sosyo-demografik özellikleri, genel profilleri, işlemiş ya da maruz kalmış oldukları suçların niteliği, haklarında düzenlenen adli raporlar ve laboratuar tetkik sonuçları, yargılama sonucunda verilen kararlar incelenmiş, yaşlı nüfusun suça maruziyeti veya suç işlemesi konusundaki risk faktörleri ortaya konmuştur. Bulgular: Çalışmaya 2010-2016 yılları arasında dava süreci tamamlanarak karara bağlanmış 65 yaş ve üzeri 401 sanık ve 323 mağdur olmak üzere toplam 724 olgu alınmıştır. Sanıkların ortalama yaşı 77,43±5,95 (min:67, max:95) bulundu. Sanıkların 346'sının (%86,3) erkek, 55'inin (%13,7) kadın cinsiyette olduğu belirlendi. Mağdurların ortalama yaşı 72,4±5,87 (min:65, max;90) bulundu. Mağdurların 219'unun (%67,8) erkek, 104'ünün (%32,2) kadın cinsiyette olduğu tespit edildi. Sanıkların en sık köy tüzel kişiliğine ait veya köylünün ortak yararlanmasındaki taşınmazlara tecavüz suçunu işlediği (n:112, %27,9), ikinci sırada yaralama (n:79, %19,7) suçunun yer aldığı, mağdurların en sık yaralama suçuna maruz kaldıkları (n:76, %23,5), bunu hırsızlık (n:38, %11,8) suçunun takip ettiği görüldü. 65 yaş ve üstü 401 sanıktan sadece üç (%0,7) olguya ceza ehliyeti muayenesi yapıldığı, 323 mağdurdan da sadece bir (%0,3) olguya ruhsal muayene uygulandığı tespit edildi. Sonuç:65 yaş ve üstü bireylerde bilişsel bozukluğun görülme oranı oldukça yüksektir. Bu yaş grubundaki sanıklarda daha fazla ceza ehliyeti muayenesi yapılarak bilişsel aktivitesi bozulmuş yaşlıların ceza almasının engellenebileceği, mağduriyetlerinin giderilebileceği düşüncesindeyiz. Dahası, yaşlı bireyler diğer yaş gruplarına göre hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle 65 yaş ve üstü mağdurların tümünün ruhsal muayenelerinin ve sonrasında takiplerinin düzenli yaptırılmasının sağlanması halinde bu mağdurların sosyal yaşama daha kolay adapte olabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak yeni çalışmalar ile hızla artan yaşlı nüfusun korunmasına ve faili olduğu suçların engellemesine yardımcı olunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler:Suç; Yaşlı sorunları; 65 yaş üstü sanıklar; 65 yaş üstü mağdurlar; Suçla mücadele.
Türkiye'de memurlar hakkında ceza yargılaması ve mahkeme kararlarının disiplin hukukuna etkisi
Hukuka aykırı bir şekilde kamu görevlilerince yapılan bazı eylemler, bazen idari, bazen cezai, bazen de idari olmakla birlikte aynı zamanda cezai yaptırımları da gerektirmektedir. Cezai ve idari soruşturmalarda çoğu kez birbirine benzer ilkelerden faydalanılıyor olunsa da bunların arasında bazı farklılıklar da bulunmaktadır. Memur disiplin hukukunun genel anlamdaki çerçevesi yasal düzenlemeler ile belirlenmiş durumdadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da memur disiplin hukukunun temelini oluşturmaktadır. Bunun yanında yönetmelikler ile de memur disiplin hukukunun usul ve esasları düzenlenmiş bulunmaktadır. Mevzuat ve genellikle de yargı kararlarıyla ortaya çıkmış olan temel ilkelere uyulması da zorunluluk halini almıştır. Bozulmuş olan kurum düzeninin tekrar tesis edilebilmesi için yapılmakta olan disiplin soruşturmalarının yanında, verilecek cezaların da bu temel ilkelere göre verilmesi hukuk devletinin en önemli gereklerinden birisidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında eğitim hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Eğitim Hakkı başlıklı bu çalışmanın amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında eğitim hakkının nasıl yorumlandığı, söz konusu kararlar alınırken hangi değer ve ilkelerin temel alındığı ve söz konusu bu kararların eğitim alanındaki mevcut sorunlara çözüm getirip getirmediğinin tespit edilmesidir. Bununla birlikte belirlenen sorunlu alanlara çözüm önerileri getirilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda, öncelikli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin konuya yönelik kararları araştırılmış, bu kararlardan çıkarılan temel ilke ve esaslar, eğitim hakkının farklı yönlerine ilişkin durumlar çeşitli başlıklar altında açıklanmaya çalışılmıştır. Buna ek olarak, söz konusu temel ilke ve esasların eğitim alanında özel konulara ne denli yansıdığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Konunun detaylandırılabilmesi açısından gerek görüldükçe Mahkeme'nin yaklaşımına ilişkin doktrindeki görüşlere ve eleştirilere atıfta bulunulmuş, bu görüşler çerçevesinde açıklamalar yapılmış, sonuç bölümünde ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin eğitim hakkına ilişkin kararları neticesinde ortaya çıkan sorunların tespiti yapılarak sorunların etkin çözümünün sağlanması adına çözüm önerilerinde bulunulmuştur
Türk Anayasa Mahkemesi kararlarının Türk Maddi Ceza Hukuku ilkeleri bakımından değerlendirilmesi
Bir devletin cezalandırma yetkisinin bir görünümü olan ve o devletin Yasama Organı tarafından vücuda getirilen Ceza Kanunları, uygulama aşamasında Yargı Organları tarafından şekillenirler.Bu şekillenme sırasında Anayasa Mahkemesi, Yasama Organı'nın vücuda getirdiği bu ceza yasalarına ilişkin hükümlerin Anayasa'ya uygun olup olmadığı hususunda, nihai yorumlanma ve şekillendirilme merciidir.Bu tespit dahilinde, iki bölümden oluşan ? Türk Anayasa Mahkemesi Kararlarının Ceza Hukukuna Etkisi? başlığı altında, Anayasa Mahkemesi'nin Ceza Kanunlarını yorumlama süreci incelenecektir.İlk başlık, Türk Anayasa Mahkemesi'nin tarihsel gelişim süreci, Anayasa Mahkemesi'nin görevleri, çalışma ve yargılama usulü ile Anayasal denetim yollarını konu etmektedir.İkinci başlıkta, Maddi Ceza Hukuku İlkeleri olarak bilinen ? Kusursuz Suç ve Ceza Olmaz?, ?Hukuk Devleti? ve ? Hümanizm? ilkeleri, alt başlıklarıyla incelenecek ve Anayasa Mahkemesinin kurulduğu yıldan bugüne değin, maddi ceza hukuku ilkelerini konu ettiği kararları değerlendirilecektir.
İş mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu
5235 sayılı Kanun ile düzenlenen bölge adliye mahkemeleri yargılama sistemimize girerek 20.07.2016 tarihinde faaliyete başlamışlardır. Böylelikle İlk derece mahkemeleri ve temyiz arasındaki ikinci basamakta yer alan istinaf kanun yolu yeniden hukuk sistemimize girmiştir. Diğer mahkemelerde olduğu gibi iş mahkemesinin nihaî kararlarına karşı da istinaf kanun yoluna başvurulabileceği hem 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nda hem de 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nda düzenlenmiştir. Bu çalışmada iş mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu ele alınacaktır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun istinaf kanun yolu hükümleri, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun istinaf kanun yoluna ilişkin hükümleri birlikte değerlendirilecektir.
Türk Anayasa Mahkemesi`nin norm denetimi sonucunda verdiği kararların hukuksal yaptırımı ve etkisi
ÖZET Çalışmamızın konusunu "Türk Anayasa Mahkemesinin Norm Denetimi Sonucunda Verdiği Kararların Hukuksal Yaptırımı Ve Etkisi" oluşturmaktadır. Bu kapsamda, Türk Anayasa Mahkemesinin norm denetimi sonucunda vermiş olduğu karar türleri ayrıntılı olarak irdelenmiş, verilen bu kararların hukuksal yaptırım ve etki gücü, özellikle, bireyler, yasama, yürütme ve yargı organları ile olan ilişkileri bakımından değerlendirilmiştir. Kanunların Anayasaya uygunluğunun yargısal denetimini benimsemiş olan Türkiye, Avusturya, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde, bu fonksiyonu icra edecek, sadece bu konuda uzmanlaşmış, genel yargı organları dışında, özel yüksek mahkemeler kurulmuştur. Kendi yargı sistemlerinde bir Anayasa yargısı organı öngörmüş olan bu ülkelerde, Anayasa Mahkemelerinin norm denetimi sonucunda verecekleri kararlar önemli hukuksal etki ve yaptırımlar doğurur. Ülkemizde 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesi de benzeri bir fonksiyon ifa ederek; 1982 Anayasanın 11. maddesinde düzenlenen çok önemli bir ilkeyi, " Anayasanın Bağlayıcılığı Ve Üstünlüğü " ilkesini, hayata geçirmeye çalışmaktadır. Türk Anayasa Mahkemesinin norm denetimi sonucunda verebileceği kararlar ve bu kararların hukuksal yaptırım ve etki gücü tezimizin temelini oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesinin özellikle iptal kararlarının, hukuksal açıdan doğurduğu sonuçlar yenilik doğurucu niteliktedir. Organların ve kişilerin uygulamaları, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarına göre değişebilmektedir. İptal kararlarının geriye yürümemesi, yürürlüğe girişinin bir yıl süre ile ertelenebilmesi, gerekçesi yazılmadan yürürlüğe girememesi ve bu zaman zarfında doğan haksız kazanımlar, Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen, yasama organının çıkarmış olduğu özdeş yasama tasarrufları, tümden, iptal kararlarının etki ve yaptırım gücünü zayıflatabilmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı dışında verdiği diğer karar türleri de, Anayasa yargısında önemli Anayasal etkiler doğurabilmektedir.
Yabancı mahkeme kararlarının tenfizinde mütekabiliyet esası
ÖZET Mütekabiliyet esası temel olarak uluslararası hukuk kaynaklı bir kavram olmakla beraber, esasın gerek uluslararası hukuk, gerekse uluslararası Özel hukuk kapsamında birçok uygulaması bulunmaktadır. Uluslararası özel hukuk alanında yeralan yabancı mahkeme kararlarının tenfizi konusunda mütekabiliyet esasının, gerek birçok yabancı hukukta, gerekse Türk hukukunda tenfiz için şart olarak arandığı görülmektedir. Esasın bu konuda şart olarak değerlendirilmesi, birçok yabancı mahkeme kararının tenfızinin sadece mütekabiliyet koşulunun gerçekleşmemesinden dolayı reddedilmesi sonucunu doğurabilmekte; bu anlamda şartın bu konuda uygulanmasının gerekip gerekmediği hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Yabancı ülkelerin bu konudaki düzenlemelerine bakıldığında, ABD' de kanunlarda temel olarak mütekabiliyet şartı aranmamakta olsa da, bazı az sayıda eyaletin bu şartı kanunlarına eklemiş bulundukları; İngiltere'de "içtihat hukuku" kapsamında şart aranmazken, belli kanunlar çerçevesinde şartın arandığı, Fransa'da bu şartın aranmamasına rağmen; Almanya'da malvarlığına ilişkin kararların tenfizinde şartın arandığı görülmektedir. Tenfiz konusunda hükümler içeren uluslararası anlaşmalar olan Brüksel Sözleşmesi, Lugano Sözleşmesi, Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınmasına ve Tenfizine İlişkin Sözleşme ile Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınmasına ve Tenfizine İlişkin Sözleşme'de ise açık olarak tenfiz için bu şart aranmamaktadır. Türk hukukunda MÖHUK m. 38/a kapsamında tenfiz için şartın arandığı görülmekte olup; maddede, akdi, kanuni ve fiili olmak üzere Üç tür mütekabiliyetten sözedilmektedir. Yabancı kararların tenfizi yönünden mütekabiliyet esasının aranması birçok ülke ile ilişkilerde tenfizi engelleyici bir Özellik taşıyabilmektedir.Bu kapsamda, ABD ile akdi ve kanuni mütekabiliyetin bulunmadığı, İngiltere ile anlaşmamız bulunan konularda akdi mütekabiliyetin bulunduğu, Almanya ile anlaşma bulunan konularda akdi, ayrıca kanuni ve fiili mütekabiliyetin bulunduğu; Fransa ile anlaşma olan konularda akdi mütekabiliyetin bulunduğu düşünülebilir. Tenfizde mütekabiliyetin gerçekleştiğini ispat kapsamında MÖHUK m. 2 çerçevesinde, hakimin yabancı hukuku re'sen uygulama yükümlülüğüne sahip bulunduğu; gerekirse bu konuda tarafların yardımını talep edebileceği görülmektedir. HUMK m. 76'da belirtilen yabancı hukuka dayanan tarafın ilgili kanun hükmünü ispatla yükümlü olduğu hükmüyle birlikte değerlendirildiğinde de, hakimin yardım talep edebileceği tarafın yabancı hukuka dayanan taraf olduğu ortaya çıkmaktadır.
Vergilemede hukuki güvenlik ilkesinin yargı kararları çerçevesinde analizi
Hukuki güvenlik ilkesi; kanunların, düzenleyici işlemlerin veya yargıya intikal eden somut olaylara ilişkin yargı kararlarının mükellefler ve devlet açısından güvenlik sağlaması anlamına gelmektedir. Hukuki güvenlik ilkesinin üç adet unsuru bulunmaktadır. İlgili unsurlar; belirlilik, geriye yürümezlik ve kıyas yasağıdır. Anayasada ilkenin veya unsurlarının düzenlenmemesine karşın yargı kararlarında ilkeye ve unsurlarına sıkça yer verilmesi bunun yanında ilkenin somutlaştırılması gerekçesiyle, çalışmada vergilemede hukuki güvenlik ilkesine ilişkin, Anayasa Mahkemesi, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu ve Vergi Dava Daireleri Kurulu, Danıştay Üçüncü, Dördüncü, Yedinci ve Dokuzuncu dairelerinin kararlarının hukuki analizi yapılmıştır. Hukuki analizi desteklemek amacıyla, ilgili yargı kararlarının içerik analizi de yapılmıştır. Bunun yanında, konuyla ilişkili olarak Anayasa Mahkemesi Raportörleri ve Danıştay Tetkik Hakimleriyle mülakat çalışması yapılmıştır. Mülakat çalışmasına ilişkin veriler de içerik analizine tabi tutulmuştur. Literatürde vergilemede hukuki güvenlik ilkesine veya unsurlarına ilişkin teorik inceleme ve hukuki analize ilişkin çalışmalar bulunmakla birlikte, bunlarla birlikte içerik analizinin ve mülakat çalışmasının yapıldığı çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın literatüre katkısını; teorik inceleme yanında hukuki analiz, içerik analizi ve mülakat çalışmasının birlikte yapılarak ilkeye ilişkin önemli hususların ve sorunların tespit edilerek çözüm önerileri getirilmesi oluşturmaktadır.
İstanbul Kısmet-i Askeriyye Mahkemesi 114 numaralı Şer'iyye sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
İstanbul Kısmet-i Askeriyye Mahkemesi'ne ait 98 varak hacmindeki 114 numaralı şer'iyye sicili H.1159-1163 (M.1746-1750) yılları arasında görülmüş, 405 adet davayı ihtiva eden bir ilȃm sicilidir. İki bölümden oluşan bu tez çalışmasında şer'iyye sicilinin transkripsiyonunu içeren bölümden başka, Osmanlı Miras Hukuku'nun ve sicildeki davalarının ele alındığı ayrı bir bölümde yer almaktadır. Bu çalışmada, Osmanlı Devleti'nin klasik dönemden yenileşme dönemine geçiş sürecine denk gelen bir zaman aralığında, Osmanlı miras hukuku uygulamalarının mahkeme kayıtları ışığında gün yüzüne çıkartılması hedeflenmiştir. Tereke dökümünü (tereke defteri) ve dolayısıyla mirasçıların hisse hesaplamalarını içermeyen bu sicilde, tereke tespiti, mirasçıların muvȃza'alı konularının dava yoluyla çözümü, vefat edenin alacak ve borçları, kölelerin mirastaki durumları, vasiyyetin miras taksimindeki etkisi, varissiz ölenlerin terekelerininin beytülmâl ile ilşkisi gibi ferȃizle (miras hukuku) ilgili pek çok dava kaydı bulunmaktadır. Davalarda hüküm kurmada etkin olan beyyine (delil), ikrȃr (kabul), inkȃr (red), tahlif (yeminleşme), deyn temessükü (borç senedi), hüccet senedi, mürur-ı zaman (zaman aşımı) gibi hukuk usûl ve kavramlarının miras davalarındaki önem ve etkisi ortaya çıkartılmıştır.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması
Çalışmamızın konusunu oluşturan hükmün açıklanmasının geri bırakılması, mahkumiyet hükmünün belli koşullarla ve belli sürelerle sanık bakımından hiçbir hukuki sonuç doğurmamasını sağlayan bir kurumdur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulmuş olmalı ve suç uzlaşmaya tabi suçlardan ise uzlaşma gerçekleşmemiş olmalıdır. Bundan başka sanık hakkında hükmedilen sonuç cezanın iki yılın altında hapis yahut adli para cezası olması, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme ya da tazmin suretiyle giderilmiş olması, sanığın duruşmadaki hal ve hareketleriyle mahkemede tekrar suç işlemeyeceği yönünde kanaat uyandırmış olması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına sanığın rıza göstermiş olması gerekir.Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde sanık hakkında denetim süresine ve mahkeme takdir ettiyse denetimli serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetim süresinin kasıtlı bir suç işlenmeden ve hükmedilmişse denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun geçirilmesi halinde kamu davasının düşürülmesine aksi durumda ise hükmün açıklanmasına karar verilir.Tartışmalı noktalarına ve uygulamada oluşan tereddütlere rağmen, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sanığa bir şans daha verilmesini sağlayan cezanın özel önleme amacını gerçekleştirmeye elverişli ve mağdurun zararının giderilmesi yönüyle onarıcı adalet anlayışını yansıtan faydalı bir kurumdur.Anahtar kelimeler: Onarıcı adalet, denetim süresi, denetimli serbestlik, mağdurun zararının giderilmesi.
İcra mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu
İcra mahkemeleri, tek hâkimli özel mahkemeler olup icra mahkemesine ilişkin hükümler İcra ve İflas Kanunu'nda yer almaktadır. İcra mahkemelerinin kararlarına karşı doğrudan başvurulabilecek kanun yolu istinaf kanun yoludur. Ancak bu mahkemelerin kararlarının tamamına karşı istinaf yoluna başvurmak mümkün değildir. İstinafa ilişkin düzenlemelerden önceki sistemde bu mahkemelerin bazı kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulabiliyordu. Aleyhine temyiz yoluna başvurulabilmesi mümkün kararlar İcra ve İflâs Kanunu'nda sınırlı olarak sayılmıştı. Yeni düzenlemede ise istinaf kanun yoluna başvurulabilmesi kural, istinaf yoluna başvurulamaması istisna olarak kabul edilmiştir. Bu hususun yanı sıra, istinaf aşamasında uygulanacak birçok özel hükme de İcra ve İflâs Kanunu'nda yer verilmiştir. İcra mahkemelerinin kararlarına karşı istinaf kanun yoluna başvurulurken ve bu mahkemelerin kararlarına karşı istinaf incelemesi yapılırken, İcra ve İflas Kanunu'nda yer alan özel hükümleri dikkate almak gerekmektedir. Özel hüküm bulunmayan hâllerde ise niteliğine uygun düştüğü ölçüde Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanacaktır. Üç ana bölümden oluşan çalışmamızda, icra mahkemesinin verdiği kararlara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması ve bu başvurunun incelenmesi hususlarında, İcra ve İflas Kanunu'ndaki özel hükümler, öğretideki görüşler ve içtihatlar ışığında ele alınmıştır.
Yargı organları kararları ışığında vergi suçları uygulamalarında karşılaşılan sorunların analizi
Vergi hukukunun bir alt dalı olan vergi ceza hukukunun konusunu, vergi kabahatleri ile vergi suçları oluşturmaktadır. Vergi kabahati, mükellef ve vergi sorumlularının vergi kanunlarında belirtilen usul ve şekle ilişkin hükümlerine yaptırım gerektirecek şekilde kısmen ya da tamamen aykırı davranılması olarak tanımlanmaktadır. Vergi suçu ise vergi kanunlarında belirtilen ödevlere, vergi mükellefleri ile vergi sorumlularının cezayı gerektirecek şekilde aykırı hareket etmeleridir. Her ne kadar hem vergi kabahatleri hem vergi suçları, devlet hazinesine karşı işlenen hukuka aykırı fiiller olarak nitelendirilse de aralarında belirgin farklılıklar bulunmaktadır. Söz konusu bu çalışmada öncelikle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda belirtilen vergi kabahatleri ile vergi suçları, suçun unsurları olan kanuni unsur, maddi unsur, manevi unsur ve hukuka uygunluk unsuru bakımından açıklanmıştır. Ardından, VUK'un 359. maddesinde düzenlenen ve vergi suçları arasında en çok işlenme oranına sahip olmakla birlikte ayrıca en ağır yaptırıma tabi tutulan vergi kaçakçılığı suçu, detaylıca incelenmiş ve bu suçun uygulamasında ortaya çıkan sorunlara tezin üçüncü bölümünde yer verilmiştir. Bu sorunlar değerlendirilirken bilimsel görüşlerden ve Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından faydalanılmıştır. Tezin sonuç bölümünde ise, söz konusu uygulamada ortaya çıkan sorunların ortadan kaldırılabilmesi adına çeşitli çözüm yollarına kapsamlı şekilde yer verilmiştir.
Möhuk çerçevesinde tanınmış yabancı mahkeme kararlarının kesin hüküm etkisi
Türk mahkemelerinde tanınmasına karar verilen yabancı mahkeme kararı, kesin hüküm etkisini haiz olur (MÖHUK m.58). Bu çalışmada, MÖHUK m. 50 ilâ m.59 hükümleri ile belirlenen kapsam dahilinde, tanınmış yabancı mahkeme kararının kesin hüküm etkisi; sonuçları, kapsamı ve başlangıç ânı yönünden tetkik edilmiştir. Bu bağlamda, Türk mahkemelerinde tanınmış yabancı mahkeme kararının kesin hüküm etkisi menfi ve müspet yönleriyle ele alınmış; ayrıca tanınmış yabancı mahkeme kararının kesin hüküm etkisinin kapsamına uygulanacak hukuk meselesi üzerinde durulmuştur. MÖHUK m.59 gereğince, Türk mahkemelerinde tanınmış yabancı mahkeme kararının kesin hüküm etkisi, verildiği ülkede kesinleştiği ândan itibaren kabul edilir. Bu çalışmada, ağırlıklı olarak, MÖHUK m.59 hükmünün anlamı ve Yargıtay nezdindeki uygulama alanı incelenmiştir. Bu çerçevede, MÖHUK m. 59 hükmünün, Türk mahkemelerinde yabancı mahkemeden verilen boşanma kararına istinaden ileri sürülen alacak taleplerine ilişkin zamanaşımı süresinin başlangıcına uygulanabilirliği sorunu ele alınmıştır. Yargıtay'ın içtihatları incelendiğinde, kimi dönemlerde çeşitli hukuk daireleri arasında farklı uygulama benimsendiği, kimi dönemlerde ise aynı hukuk dairesi tarafından farklı yönde kararlar verildiği görülmektedir. Bu çalışmada önemli bir yer tutan bahse konu meseleye, zamanaşımı hükümlerinin amacı ve işlevi nazara alınarak, mevcut hukuki çerçeve içerisinde bir çözüm önerisi getirilmeye çalışılmıştır.
İngiltere'de idarenin taraf olduğu davalarda verilen yargısal emir içeren mahkeme kararlarının tabi olduğu usul ve esaslar
İngiltere'de idarenin yargı tarafından denetimi yargısal denetim adı verilen özel bir dava usulüyle yapılmaktadır. Yakın geçmişte İngiltere'nin idari yargılama alanında tecrübe etmiş olduğu reformlar İngiltere'yi idari rejimin benimsendiği hukuk sistemlerine oldukça yaklaştırmıştır. Günümüzde İngiltere'de idari uyuşmazlıkları çözümlemekle görevli bir ihtisas mahkemesi bulunmaktadır ve bu yargısal denetim davalarında özel hukuktan usul ve esas bakımından farklı hukuk kurallarını uygulamaktadır. Yargısal denetim başvurusu davacılar için son çaredir. Dava açmadan önce davacıların, uyuşmazlığı çözümlemekte etkili alternatif başvuru yollarını tüketmeleri gerekmektedir. Yargısal denetim başvurusu öncesinde tüketilmesi gerekli başvuru yolları da esas itibariyle idari başvuru ve tribunal başvurusu yoludur. İngiliz yargılama sisteminde tribunaller devlet ve birey arasında çıkan uyuşmazlıkların büyük kısmını çözmeleri bakımından önem arz ederler. Yakın geçmişte mevzuatta yapılan değişikliklerle tribunallerin yapısı yeniden kurgulanmış ve mahkeme benzeri hal almışlardır. Yargısal denetim incelemesi yapılabilmesi için öncelikle mahkemeden izin alınması gerekmektedir. İzin incelemesinde mahkeme, davanın konusunun yargısal denetim incelemesine uygunluğunu, dava ehliyeti, süre ve etkili başvuru yollarının tüketilmiş olup olmadığı incelenmektedir. Bu itibarla yargısal denetim izin incelemesi idari yargılama hukukumuzda dilekçeler üzerine yapılan ilk incelemeye benzerlik göstermektedir. İngiltere'de farklı olan bir husus izin incelemesi aşamasında şekli hususların yanında davacının iddialarının kuvvetinin de değerlendirmeye alınması ve kuvvetli görülmeyen iddiaların esas aşamasında savunulmasına izin verilmemesidir. iv Esas incelemesi aşamasında dava konusu idari işlemin hukuka uygunluk denetimi yapılır. Ancak haklılığını ispat etmiş davacı lehine talep ettiği karara hükmedilmesi kural olsa da İngiltere'de Yüksek Mahkeme (High Court), işlemin hukuka aykırı olduğunu kabul etmekle beraber davacının talep ettiği kararı vermeyi reddedebilir. Bu kapsamda mahkeme davacının tutumu, başvurunun geç yapılmış olmasını, talep edilen kararın idareye ve üçüncü kişilere etkisini değerlendirmektedir. Eğer mahkeme uyuşmazlığın çözümüne uygun olduğuna kanaat getiriyorsa davacı lehine iptal, yasaklama, zorlama, injunction veya tespit kararlarına hükmedebilir. Adı geçen karar türlerinin tümü yargısal emir içermemektedir. Yasaklama, zorlama ve injunction kararları; iptal ve tespit kararlarından farklı olarak idareye olumlu veya olumsuz bir davranış yükümlülüğü yükleyebilir. Yasaklama kararı, tesis edilmesi durumunda hukuka aykırı olacak bir işlemin yapılmasını yasaklama; zorlama kararı, idareyi kamusal görevlerin yerine getirilmesine veya takdir yetkisini hukuka uygun olarak kullanmaya zorlama amacına hizmet eder. Injunction kararı ise özel hukuk kökenli bir karar türüdür ve kamu hukuku alanına sonradan dahil olmuştur. Hem zorlayıcı hem de yasaklayıcı form alabilir ve zorlama ve yasaklama kararlarıyla aynı amaca hizmet eder. Injunction kararının adı geçen kararlardan en önemli farkı ara karar olarak talep edilebilmesidir.