Collagen
Bu konu başlığı altında 55 tez
Investigating the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory laboratory parameters during the progression of type 2 diabetes mellitus
Objective: Prolidase enzyme is a cytosolic metalloproteinase that hydrolyzes the iminodipeptides with proline or hydroxyproline at the carboxy terminal end. It plays a crucial role in regulating the collagen turnover which is believed to be affected by the chronic inflammatory response, one of the main characteristics of type 2 diabetes mellitus. Therefore, this study aimed to investigate the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory parameters during the progression of T2DM. Method: A total of 168 subjects, 41 controls, 43 prediabetics, 41 type 2 diabetics without MVC and 43 type 2 diabetics with MVC were enrolled in this case-control study. Biochemical and inflammatory parameters were measured using photometric and electrochemiluminescence methods. SPEA was measured using the colorimetric method. Results: SPEA was statistically significantly increased in type 2 diabetics with and without MVC compared with prediabetes and controls (P <0.001 for all). SPEA was also positively associated with the severity of the disease (r= 0.494, P <0.001). NLR and NHR was found to be statistically significantly increased during the progression of MVC in patients with T2DM (P= 0.014; P= 0.002, respectively), and positively associated with the severity of the disease (r= 0.201, P= 0.009; r= 0.246, P= 0.001, respectively). No statistically significant correlation was observed between SPEA and the evaluated inflammatory parameters among groups. Conclusion: Our findings conclude that SPEA may have a significant role in the development of macrovascular complications of T2DM. In addition, NLR and NHR could be useful in predicting the macrovascular complications of T2DM. Keywords: Prolidase, collagen, inflammation, diabetes mellitus.
Kollojen, interlökin-1 ve Glikozaminoglikan`nın santral sinir sistemindeki neovaskülarizasyona etkileri
46 ÖZET İlk kez 1935 yılında plasentada tarif edilen neovaskülarizasyon yeni mikro damar oluşumunu anlatmada kullanılmaktadır. Hiperplastik, embiryonik, neoplastik dokuların büyümesi ve şekillenmesinde, yara iyileşmesinde önemli rol oynar. Aym zamanda diabetik retinopati, arterioskleroz gibi anjiojenik hastalıkların önemli bir belirleyicisidir. Neoplastik lezyonların histolojik derecelendirmesinde angiogenesis ve endotel proliferasyonu ihmal edilemeyecek bir kriter olarak kabul edilmektedir. Bir tümörün damarlaşma döneminden önce teşhis edilip, anjiogenesis önlendiği takdirde yok edilebileceği düşünülebilir. Ekstra kranial tümörlerle kıyaslandığında beyin tümörleri önemli bir anjiojenik faktör kaynağıdırlar. Bu nedenle SSS'nin primer veya metastatik tümörlerinde anjiogenesis oldukça fazladır. Normalde beyin vasküler yapılarındaki endotel hücrelerinde proliferasyon oldukça azdır. Bu nedenle beyinde vasküler değişiklikler kolaylıkla saptanır ve anjiogenesis için iyi bir model teşkil eder(,''23.2. Bu nedenle zedelenen ve rejenere olan dokuda enzim aktivitesinin değişmesi beklenir. Na-K, Mg ve Ca 'a bağlı ATP-az seviyeleri kontrol grubu ile kıyaslandığında 2., 3. ve 4. gruplarda sırasıyla tedrici bir azalma meydana gelmiştir. Bununla beraber SOD enzim sisteminde olduğu gibi heparin verilen gruplarda ise ATP-az seviyelerinde bir miktar artış olmuştur. ATP-az enzim sistemlerinin doku rejenerasyonu sürecindeki önemleri gözönüne alındığında aktivitelerindeki artışın rejenerasyonla paralellik gösterdiği, SOD sisteminin ise hücreleri sitotoksik ürünlere karşı koruduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan enzim sonuçlarına göre yorum yapıldığında, heparinin dokuda uzun süreli etki sağladığı, kollagen ve İL 'in ise regenerasyon sürecini hızlandırdığı ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak kollagen ve İL tek başlarına neovaskülarizasyonu stimule etmişlerdir. Bununla beraber birlikte kullanıldıklarında ise neovaskülarizasyon artışına sinerjik etki göstermişlerdir. Glikozaminoglikanların neovaskülarizasyona anlamlı bir etkisi olmamıştır. Doku örneklerimizi daha erken dönemde alsaydık enzim aktivitelerinin daha yüksek olması ve daha erken döneme uygun neovaskülarizasyon sürecini histopatolojik olarak değerlendirebilmemiz olasıydı. İL, kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyona, ATP-az ve SOD sistemlerine kesin olarak ne derece etkili olduğunu söylemek zordur. Ancak, yapılacak yeni çalışmalarla daha erken dönemlerde alınacak örneklerden sağlanacak parametrelerle, İL - kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyon sürecine etkileri hakkında daha kesin konuşmamız mümkün olacaktır.
Prolidaz enziminin psöriazisli hastalardaki aktivitesinin araştırılması
Amaç: Psöriazis, keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş parlak, sedef beyazı skuamlarla karakterize, kronik ve tekrarlayıcı özelliğe sahip, genetik ve immünolojik mekanizmaların etiyolojisinde rol oynadığı düşünülen bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada, kollajen proteininin metabolizmasını yansıtan prolidaz aktivitesinin psöriazis hastalığındaki olası rolünü gösterebilmeyi hedefledik. Bu amaçla, çalışmada psöriazis hastalarından ve sağlıklı kontrol grubundan kan alınarak serumlarındaki prolidaz aktivitesi ölçüldü. Ayrıca prolidaz aktivitesi ile tam kan parametreleri arasında ilişki olup olmadığı incelendi. Materyal ve Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine başvuran, klinik olarak kronik orta ve şiddetli plak tip psöriazis tanısı konulan 40 hasta ile herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, alkol, sigara ve ilaç kullanmayan sağlıklı 50 kişi kontrol grubu olarak alındı. Çalışma kapsamında katılımcıların serum plolidaz aktivitesi Chinard yöntemi ile, ve tam kan parametreleri flow sitometri yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Ölçüm sonunda elde edilen bulgulara göre psöriazis hastalarının serum prolidaz aktivitesinde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlendi (t=8,075; p<0,0001). Hasta ve kontrol grubundan alınan örneklerden yapılan tam kan ölçümleri ile prolidaz aktiviteleri arasında bir ilişki olup olmadığı incelendiğinde çok zayıf şiddette, pozitif yönde bir korelasyon bulundu. Bu ilişkinin lenfosit yüzde seviyesinin yüksekliği ile açıklanabileceği düşünüldü (r=0,105; p<0,0001). Sonuç: Hastaların prolidaz aktivitesi ile lenfosit oranı arasında anlamlı negatif bir ilişki olduğu saptandı. Bu bulgular prolidaz aktivitesi ile doku yıkımı arasında bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Yapılan çalışmalar bizim sonucumuzu destekler niteliktedir. Bu konuda yürütülecek yeni çalışmalar etiyopatogenizin aydınlatılması için büyük önem arz etmektedir.
Raynaud fenomeni pozitif olan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun tırnak kıvrımı dermoskopik bulgularının toplanması ve bu bulguların eşlik edebilecek olan kollajen doku hastalıklarının erken tanıdaki öneminin dermatologlarca farkındalığının arttırılması
Raynaud fenomeni (RF), el ve ayak parmakların vazokonstriksiyon ile karakterize ataklarla seyreden bir bozukluktur. Hastaların çoğunda ataklar soğuğa maruz kalma veya emosyonel stresle başlamaktadır. RF, altta yatan sebep bulunamadığında primer form ile, altta yatan başka bir hastalık nedeniyle görüldüğünde ise sekonder form olarak adlandırılmaktadır. Altta yatan nedenini belirlemek için ; ayrıntılı anamnez, fiziki muayene, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri kullanılır. Primer ve sekonder RF ayrımında videocapilleroskopi veya tırnak kıvrım dermoskopi yöntemleri tercih edilebilir. Çalışmadaki amacımız; RF pozitif hastalarda tırnak kıvrım dermoskopisini sağlıklı kontrol grubuna göre farklarını değerlenmek ve elde edilen veriler ile primer ve sekonder RF ayrımında ve eşlik edebilecek bağ dokusu hastalıklarında dermatologların farkındalığını arttırmaktı. Akut ve kronik enfeksiyon, insulin bağımlı diyabet ve 5 yılın üzerinde Diabetes Mellitus tanısı ile takipli olan hastalar ve 18 yaş altı kişiler hariç RF olan Dermatoloji ve Romatoloji polikliniğine başvuran 42 hasta ve aynı populasyonda RF negatif olan 33 kontrol grubu hastası şeçilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda çalışmaya dahil olan kişilerden, sözel ve yazılı onam alınarak dermoskopik ve klinik fotoğraf ve hasta bilgi kayıtları yapılmış, kaydedilmiş olan bilgiler değerlendirilmeye alınmıştır. Hastaların dermoskopik çekim öncesinde 20 dk oda ısısında beklemeleri istenmiş, sonrasında ise her bir el parmak tırnak kıvrımının dermoskopik ve klinik fotoğrafları kayıt edilmiştir. Elde edilen 75 hastadan oluşan 750 fotoğraf tırnak kıvrım dermoskopisine aşina 2 çift göz tarafından modifiye Maricq evreleme kriterleri baz alınarak 4 kategoriye ayrılmıştır. Hastaların evrelemeleri yapılırken, en ileri evre olan tırnak kıvrımı, eğer evreler eşit ise tırnak kıvrım kapillerin en iyi değerlendirildiği, dominant olmayan elin 4-5 parmakları olduğu için dermoskopik evrelemede 4 veya 5. parmaklar tercih edilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS v.20.0 kullanılarak yapıldı. Çalışmamızda 42 hasta ve 33 kontrolden oluşan 75 kişinin el parmak tırnak kıvrımlarının dermoskopik görüntüleri alınarak 750 fotograf incelendi. Yaş ortalaması hasta grubunda 47,24 ± 14,14 yıl, kontrol grubunda 39,18 ± 13,09 yıldı.Hasta grubunda 27 (64,3) kişide altta yatan bir hastalık mevcuttu, bu grup sekonder RF olarak sınıflandırıldı. Eşlik eden hastalığı olan %64,3 ( n=27 ) hastada; sıklık sırasına göre skleroderma (scl) (n= 18, 66,7%), romatoid artrit (ra) (n=5, %18,5), sistemik lupus eritematozus (sle) (n=2, % 7,4), Behçet hastalığı (n=1, % 3,7), tanımlanmamış bağ dokusu hastalığı (bdh)(n= 1, %3,7) bulunmaktadır. Tırnak kıvrımı dermoskopik evrelemeye göre %31 (n=13) evre 2, %28,6 (n=12) evre 3, %28,6 (n=12) evre 1, %11,9 (n=5) evre 4 idi. Kontrol grubunda ise deneklerin büyük çoğunluğu evre 1 ( n=27, %81,8), evre 4 (n=5, %15,2),evre 3 (n=1, %3) ve evre 2 (n=0) bulundu. Araştırmaya katılan 69 dermatologdan kendilerine gösterilen 50 tırnak fotagrafını evrelemesi istendi. MCBÜ Dermatoloji Ana Bilim Dalından iki dermatoloji doktorundan oluşan bir kurul bu 50 fotoğrafı evreledi. En fazla doğru yanıt verilen 3. evre iken en az doğru yanıtlanan 1. evredir. 69 dermatoloğun her biri için kurulun verdiği evrelendirme gözlemciler arası güvenirlik analizi ile kıyaslandı. 69 dermatolog içinde en düşük Cohen kappa -0,091 en yükseği 0,944 olarak saptandı. Gözlemciler arası güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %69,56 (n=48) kişidir. Gözlemci içi güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %75,36 (n= 52) kişidir. Sonuç olarak Raynaud fenomeni tanısında tırnak kıvrım dermoskopisi kullanımının yaygınlaşması eşlik edebilecek hastalıkların erken tanısında kullanılabilecek bir araçtır.
Kronik karaciğer hastalığında fibrogenezis sürecinin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler (TGF-B1, FSP1-S100A4, ?-düz kas aktini, kollagen tip 1 ve E-kaderin) eşliğinde değerlendirilmesi
AMAÇ: Karaciğerde herhangi bir toksik ya da iltihabi hasara karşı gelişen fibroziste en fazla rol oynayan anahtar hücre HSH'lerdir. Bu süreçte fibrojenik bir sitokin olan TGF-ß'nın fonksiyonu, HSH'ler aracılığı ile Kollagen tip I salgılatarak ESM'in yeniden yapılanmasını sağlamaktır. Son yıllarda fibrozis konusunda yapılan çalışmalarda sadece HSH'lerin değil EMT gösteren hücrelerin de ekstrasellüler matriks proteinlerini salgıladığı düşünülmektedir. Çalışmamızda aktive HSH'lerin ve tüm bunlara yol açan TGF-ß'nın değişen fibrozis evreleriyle ilişkisini ve epiteliyal mezenkimal dönüşüm gösteren hücrelerin varlığını göstermek amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde karaciğer biopsi materyallerinde kronik viral hepatit tanısı almış farklı fibrozis skorlarına sahip 70 olgu ve 20 adet kontrol olgusu seçilerek tümüne immunohistokimyasal belirleyicilerden TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini, Kollagen Tip I ve E-kaderin uygulanmıştır.BULGULAR ve SONUÇLAR: Artan fibrozis derecesi ve inflamasyonla TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonları artmıştır. Bu bulgu fibrogenezis sürecinde bu moleküllerin rol oynadığını düşündürmektedir. Özellikle HCV'ye bağlı kronik hepatit olgularında HBV'ye göre TGF-ß1, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. FSP1/S100A4 fibroblastlar dışında diğer yangı hücrelerini de boyadığından spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Dual immunohistokimyasal boyama yöntemiyle karaciğerde EMT gösterdiği düşünülen hepatositler saptanmıştır.
Bufo viridis metamorfozu sırasında kuyruktaki apoptoziste hücre-ekstrasellüler matriks etkileşimlerinin rolünün belirlenmesi
Anur metamorfozu en ilgi çekici biyolojik olaylardan biridir. Tek hormon etkisiyle başlatılan ve sürdürülen metamorfoz oldukça kısa zamanda gerçekleşir. Metamorfoz sürecinde larvalar sucul ve herbivor bir yaşamdan karasal ve karnivor bir yaşama uyum için gerekli dramatik değişimler geçirirler. Ergin yaşam için gerekli yeni organların oluşması başlıca hücre çoğalması ve farklılaşmasını içerir. Larval hayata ait, ergin yaşamda ihtiyaç duyulmayan organların ortadan kaldırılması ise apoptozis aracılığıyla gerçekleşir. Kısalan kuyruktaki hücre ölümünün mekanizması için iki model önesürülmüştür. Bunlardan ilki olan intihar modeli hücrelerin hormona yanıt olarak dahili yolaktan ölüme yönlendiklerini öne sürer, diğeri, katil modeli ise hücrelerin diğer hücrelertarafından veya ekstrasellüler matriksle olan bağlantılarını kaybetmeleri sonucunda öldürüldüklerini öne sürer. Bu çalışmada Bufo viridis larvalarında kendiliğinden ve tiroidhormonu ile indüklenen metamorfoz sırasında kuyruktaki hücre ? ekstrasellüler matriks etkileşimlerinin apoptozisle ilişkisi TUNEL, immunohistokimya ve immunoblotting yöntemleriyle belirlenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla hücre ? ekstrasellüler matriks etkileşimlerinde önemli rolü olan integrin beta 1 alt ünitesi; integrin beta 1'in ekstrasellüler ligandlarından biri olan tip IV kollajen ve her ikisinin de yıkımında rol alanmatriks metalloproteinaz 1 moleküllerine spesifik antikorlar seçilmiştir. Ayrıca apoptozisi belirleme yöntemlerinden TUNEL ve aktif kaspaz 3 immunohistokimyası karşılaştırılmıştır. Özellikle kas dokusundaki matriks metalloproteinaz 1 miktarınınmetamorfoz klimaksının erken evrelerinde büyük oranda arttığı ve kollajen yıkımının bu evrede gerçekleştiği gözlenmiştir. Apoptotik hücrelerde integrin beta 1 işaretlenmesininarttığı belirlenmiştir. Apoptozisin erken evrelerindeki hücreleri belirlemede kaspaz 3 immunohistokimyasının, ilerleyen evrelerindeki hücreleri belirlemede ise TUNELyönteminin daha uygun olduğu gözlenmiştir. Kas hücrelerinin ölümünün metamorfoz klimaksının erken evrelerinde başladığı ve kuyruk gerilemesi süresince devam ettiği gözlenmiştir. Bulgularımız kas dokusundaki hücre ölümünün hücre ekstrasellüler matriks bağlanmalarının kopması sonucunda gerçekleştiğini düşündürmüştür. Epitel dokusunda hücrelerin tek tek ölüme yönlendikleri görülmüştür. Sürecin tam olarak aydınlatılması için integrin/fokal adezyon kinaz sinyal yolağında yer alan moleküllerin immunohistokimya ve immunoblotting yöntemleriyle incelenmesi veya floresan boyalarla işaretenerek in vivo incelenmesi yararlı olabilir.
Diyabet ve normal, genç ve yaşlı gebelerde serviks kollajenleri ve damar yapısı
Diabetes mellitus, hiperglisemi ile özelleşmiş heterojen bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetin gebelik üzerine, gebeliğin de diyabet üzerine olumsuz etkileri vardır. Yaşlanma ise hücrelerden organlara kadar tüm yapılarda fonksiyonların giderek azaldığı karmaşık bir süreçtir. Yaşlanma ile ortaya çıkan değişiklikler diyabetin gelişmesini ve sonucunu etkilemektedir. Çalışmamızda, gebelik sırasında kollajen liflerinde yeniden yapılanma ve vasküler düzeyde değişiklikler gösterdiği bilinen serviks dokusunda; gebeliğe ek diyabet ve yaşlanmanın da olası etkilerinin belirlenmesi amacıyla; kollajen Tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Çalışmamızda genç gruplar için 2 aylık, yaşlı gruplar için ise 8 aylık olmak üzere 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 denek olacak şekilde toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabetli gruplardaki deneklere, intraperitoneal olarak, tek doz 50 mg/kg STZ uygulandı. Uygulamayı takiben 2 aylık izlemeden sonra diyabetli ve kontrol gruplarından, gebe bırakılacak olan deneklerde gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde, tüm gruplara ait serviks dokuları çıkarıldı. İmmünohistokimyasal ve istatistiksel sonuçlar değerlendirildi. Sonuç olarak çalışmamızda gebeliğin ilerleyen orta evrelerinde, serviks kollajenlerinin tüm belirteçlerle artması, gebeliğin sürekliliğini sağlamak için gerekli olduklarını düşündürdü. Doğuma yakın bu belirteçlerin azalabileceği kanısına varıldı. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kollajen ifadelenmesinin artması yaşlılıkla dokunun gerilemesinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Diyabetik gruplarda tüm kollajenlerin ifadelenmesindeki artışın ise düşük olasılığını azaltmaya yönelik olduğu kanısına varıldı. Alfa aktin ifadelenmesinin gebe ve diyabetik gruplarda stromada azalması, apoptozisin bir göstergesi olarak kabul edilirken, damar duvarında düz kaslarda artması ise artan damarlanmaya koşut gerçekleştiği sonucunu düşündürdü.
Kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı'nda survey üzerine etkili parametreler
Çalışmamızda interstisyel akciğer hastalığı (İAH) gelişmiş Kollajen doku hastalıkları (KDH)'de surveyi öngörmede rol oynayabilecek parametreleri saptamak, tanı anında hastalığın nasıl progresyon göstereceğini öngörebilmek amaçlanmıştır. Ocak 2010 – Ocak 2015 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji AD'de radyolojik olarak KDH-İAH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların semptomları, demografik özellikleri, klinik, radyolojik ve laboratuar bulguları kaydedildi. Takip sürecinde exitus olan hastalar ile halen yaşayan hastaların verileri karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkili parametreler araştırıldı. Çalışmaya alınan 75 hastanın 55'i kadın, 20'si erkekti. KDH alt tipine göre gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı anlamlı farklılık gösterdi. En sık saptanan KDH alt tipinin Romatiod artrid (RA) ilişkili İAH olduğu görüldü. KDH alt tipi ile SFT parametreleri arasında istatistiksel bir fark olmadığı saptandı. En sık saptanan radyolojik bulgunun traksiyon bronşektazisi olduğu görüldü. Otuziki (%42.7) hastada fibrozis oranının >%10 olduğu saptandı. Fibrozis oranı >%10 olanlarda, FEV1/FVC hariç tüm parametrelerin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Bir yıllık takip sürelerinin sonunda 4 hasta ex oldu. Ex olan hastaların daha yaşlı oldukları, tümünün kadın ve komorbiditesi olan hastalar olduğu görüldü. FEV1, FVC, FEV1/FVC, 6DYT mesafesinin bu hastalarda anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. DLCO (Karbon Monoksit Diffüzyon Kapasitesi) değeri de her ne kadar ex olan hastalarda belirgin düşük olsa da istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmadı. Ex olan hastaların tümünde fibrozis oranının >%10 olduğu görüldü. Kadın cinsiyet, ileri yaş, komorbidite varlığı, düşük bazal solunum fonksiyon parametreleri, >%10 fibrozis oranı olan KDH-İAH hastalarının hastalık progresyonu ve mortalite açısından daha sıkı takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kollajen doku hastalıkları, interstisyel akciğer hastalıkları, survey
Osteo-mimetik kültür ortamı tasarımı ile kemik iliği mezankimal kök hücrelerinin osteojenik farklılaşma kapasitesinin artırılması
Travma, kırıklar, bulaşıcı hastalıklar veya tümörler, iyileşmesi zor olan kemik kusurlarına neden olabilir. Çeşitli kemik hasarlarının tedavisi için doku mühendisliği çalışmalarında yüksek gözeneklilik oranına sahip, biyouyumlu yapay kemik iskelelerinin kullanımı tercih edilen bir yöntemdir. Üç boyutlu (3B) yapay kemik doku iskeleleri, hücrelerin osteojenik farklılaşması ve dokulaşması için uygun bir destek ortamı sağlayarak doğal kemik yapısının taklit edilmesine olanak tanımaktadır. %1 kollajen, %1 hiyalüronik asit ve %0,1 kondroitin sülfat polimer kompozitlerinin biyomimetik yaklaşımla yapay vücut sıvısı (SBF) çözeltisi içerisinde hidroksiapatit minerali ile kaplanması sonucunda kolajen/hiyalüronik asit/kondroitin sülfat-hidroksiapatit (KOL/HYA/KS-HA) polimer-seramik kompozit yapı iskelelerinin geliştirilmesi ve mezenkimal kök hücreler (MKH) kullanılarak kemik dokusu oluşturma yeteneklerinin belirlenmesi amaçlandı. Yapı iskeleleri kemik morfogenetik proteini (BMP) ile takviye edilmiş Dulbecco'nun Modifiye Edilmiş Eagle Ortamı (DMEM-LG) ile osteojenik indüksiyon altında kemik dokusu oluşturma kabiliyetinin belirlenmesi için sıçan kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücreler ile etkinleştirildi. Kemik oluşumunu değerlendirmek için haftalık aralıklarla kültürden örnekler alındı. Biyouyumluluk, MTT kit analizi ile test edildi. ALP analizi ile alkalin fosfataz aktivitesi değerlendirildi. Ayrıca kemik dokulaşması immünohistokimya, histoloji ve taramalı elektron mikroskobu (SEM) analizleri ile takip edildi. SEM analizinde boş yapı iskelelerinin yüzey morfolojisi ve MKH ile kültür sonrası mineralize ekstraselüler matris (ECM) yapısı net bir şekilde görüldü. MTT analizi sonuçlarına göre mitokondriyal aktivite 7. günden itibaren kısmen artmış ve 28. günde en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Alizarin kırmızısı ile boyama, Kol/HYA/KS-HA iskelelerinde MKH kültürleri sırasında kalsiyum birikiminin arttığını kanıtladı. Alsian ve Safranin-O boyaması, kemik benzeri dokunun ECM'sinde sırasıyla proteoglikanları ve kollajen liflerini gösterdi. İmmünhistokimya boyama, kültür sonunda kemik benzeri doku oluşumunun meydana geldiğini ve MKH ile başlatılan dokulaşma sürecinin doğal osteogeneze uygun olarak ilerlediğini gösterdi.
Diyabetik, normal, genç ve yaşlı gebelerde ovaryum kollajenleri ve damar yapısı
Diyabet kan glukoz düzeyinin aşırı yükselmesi ile sonuçlanan metabolik bir bozukluktur. Gebelik ve diyabet birbirini olumsuz etkileyen olgulardır. Yaşlanma, hücre, doku, organ ve sistemleri etkileyen bir bozulma sürecidir.Çalışmamızda oluşturulan deney modellerinde, gebelik, diyabet ve yaşlılıkta çeşitli değişimlere uğradığı bilinen ovaryuma ait kollajen içeriği ve damar yapılarında her üç olgunun birlikte oluşturacağı etkilerle, gelişebilecek histolojik değişimlerin ve hasarın, kollajen tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immunohistokimyasal olarak karşılaştırmalı incelenmesini amaçlandı.Çalışmamızda 24 adet 2 aylık (genç), 24 adet 8 aylık (yaşlı) olmak üzere, toplam 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Her grupta 6' şar adet sıçan olacak şekilde toplam 8 grup oluşturuldu. Diyabet grubundaki sıçanlara tek doz 50 mg/kg STZ' nin intraperitonal enjeksiyonu ile deneysel diyabet oluşturuldu. Uygulamayı izleyen 2 aylık izleme sürecinden sonra diyabetli olduğu belirlenen deneklerde, gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde tüm gruplara ait ovaryumlar çıkartıldı. İmmünohistokimyasal sonuçlar ışık mikroskobu düzeyinde değerlendirildi.Çalışmamızda diyabetli ve gebe gruplarda tip III ve tip VI kollajende belirgin bir azalma saptandı. Sözü edilen belirteçlerin yaşlı ve diyabet oluşturulmuş ovaryum dokularında ise ifadelenmelerinin en az olduğunu görüldü. Buna karşıt olarak diyabet, gebe ve yaşlı gruplara ait damar yapılarında tip IV kollajen ve alfa aktin ifadelenmesinde artış gözlemlendi.
Diyabetik, gebe, genç ve yaşlı gebelerde uterus kollajenleri ve damar yapısı
Diyabet kan glukoz düzeyinin aşırı yükselmesi ile sonuçlanan metabolik bir bozukluktur. Gebelik ve diyabet birbirini olumsuz etkileyen olgulardır. Hücre, doku, organ ve sistemleri etkileyen bir bozulma süreci olan yaşlanma,biyokimyasal ve yapısal düzeyde birçok değişikliği içerir. Yaşın ilerlemesi ile birlikte seyreden diyabet olgularında ise birçok organ ve sistemde dejenerasyonlar ortaya çıkmaktadır.Çalışmamızda oluşturulan deney modellerinde, gebelik, diyabet ve yaşlılıkta çeşitli değişimlere uğradığı bilinen uterusaait kollajen içeriği ve damar yapılarında her üç olgunun birlikte oluşturacağıetkilerle, gelişebilecek histolojik değişimlerin ve hasarın,kollajen tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal olarak karşılaştırmalı incelenmesiamaçlandı.Çalışmamızda 24 adet 2 aylık (genç), 24 adet 8 aylık (yaşlı) olmak üzere, toplam 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Her grupta 6? şar adet sıçan olacak şekilde toplam 8 grup oluşturuldu.Diyabet grubundaki sıçanlara tek doz 50 mg/kg STZ? nin intraperitonal enjeksiyonu ile deneysel diyabet oluşturuldu. Uygulamayı izleyen 2 aylık izleme sürecinden sonra diyabetli olduğu belirlenen deneklerde, gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde tüm gruplara ait uteruslarçıkartıldı.İmmünohistokimyasal sonuçlar ışık mikroskobu düzeyindedeğerlendirildi. 101Çalışmamızda diyabetli gruplardatüm kollajen tiplerinde belirgin bir azalma gözlemlendi.Benzer şekilde gebe gruplarda da tüm kollajen tiplerinde azalma izlendi.Sözü edilen belirteçlerin yaşlı ve diyabet oluşturulmuş uterusdokularında ise ifadelenmelerinin en az olduğunugörüldü. Buna karşıt olarak alfa aktin immünreaktivitesi diyabet, gebe, hem diyabet hem gebe gruplarında kontrol grubuna karşıt giderek arttığı ilgiyi çekiyordu.Sonuç olarak;sözü edilen immünohistokimyasal bulgular doğrultusunda, uterus dokusunun diyabet ve yaşlılıktan olumsuz yönde etkilendiği ve bu konuda yapılacak ince yapı düzeyindeki çalışmaların kliniğe ışık tutacağı düşüncesindeyiz
Kollajen ile uyarılan deneysel artrit modelinde sorafenibin olası etkinliği
Romatoid artrit (RA), başlıca sinovyal doku, kıkırdak ve subkondral kemiği hedef alan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Sorafenib hepatosellüler, renal hücreli ve tiroid kanserlerinde kullanılan bir multikinaz inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı, deneysel artrit modelinde sorafenibin potansiyel terapötik etkilerini ortaya koymaktır. Çalışmaya 43 adet, 8-10 haftalık, Wistar albino cinsi dişi rat alındı. Ratlar randomize şekilde 5 gruba ayrıldı. Grup I kontrol grubu (n=10), Grup II artrit grubu (n=7), Grup III etanersept (5 mg/kg) grubu (n=8), Grup IV yüksek (30 mg/kg) doz sorafenib grubu (n=9) ve Grup V düşük (10 mg/kg) doz sorafenib grubu (n=9) olarak belirlendi. Grup II, III, IV, V ratlara artrit oluşturmak için intradermal olarak inkomplet Freund adjuvanı ile kombine edilen tavuk tip II kollajeni (1. ve 7. günler) uygulandı. Sorafenib, grup IV ve V'deki ratlara artritin gözlendiği günden (çalışmanın 14. günü) başlayarak çalışma sonuna kadar grup V'e 10 mg/kg, grup IV'e 30 mg/kg dozunda nazogastrik sonda ile her gün uygulandı. Grup III'deki ratlara ise haftalık 5 mg/kg dozunda etanersept subkutan yolla uygulandı. Tüm ratlar 33. gün sakrifiye edilerek kan örnekleri alındı ve histopatolojik analizler için arka bacakları diz altından ampute edildi. Doku homojenatından ise VEGF, VEGFR2 (VEGF Reseptör 2) ve β-aktin (kontrol) Western Blot yöntemi ile değerlendirildi. Pençelerdeki perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu belirlendi. Grup III, IV ve V'in 33. gün artrit skorları, kendi gruplarının 13. gün skorları ve Grup II'nin 33. gün artrit skoru ile karşılaştırıldığında düşüktü. Grup III, IV ve V'te doku VEGF ve VEGFR2 düzeyleri, Grup II ile karşılaştırıldığında düşüktü. Grup III, IV ve V ratlardan alınan eklem doku örneklerinin histopatolojik skorlamasında, perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu skorlarında, Grup II ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma vardı. Bu çalışma, kollajen ile uyarılan artrit modelinde, Sorafenibin kıkırdak-kemik destrüksiyonunu önlediğini gösteren ilk çalışmadır. Bu sonuçlar, RA tedavisinde sorafenibin etkili olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, sorafenib.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda serum ve tükürük decorin düzeylerinin araştırılması
Kronik böbrek yetmezliği, insidansı gün geçtikçe artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu güne kadar çok sayıda pepdit/proteinlerin böbrek yetmezliğinin etiyopatogenezinde rol aldığı öne sürülmektedir. Ancak yaptığımız literatür taramasinda, protein yapılı bir molekül olan decorin isimli molekülün ileri dönem böbrek yetmezliği etyopatogenezinde rolü olup olmadığının araştırılmadığını gördük. Bu nedenle bu çalışmada temel amacımız ileri dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda serum ve tükürük decorin düzeyleri araştırılarak, bu hastalığın etyopatogenezinde rol alıp almadığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Literatürde decorin düzeyi ile ilgili olarak çalışmamıza benzer makale bulunmamaktadır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı'na başvuran GFR ye göre evre 3, 4, 5 KBY'si olan 30'ar hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 30 kişi dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerden kan ve tükürük örneği alındı. Mevcut numunelerden decorin dzüeyi çalışıldı. Gruplar arası karşılaştırma yapıldı. Decorin düzeyleri kan ve tükürükte karşılaştırıldı. Serum dekorin düzeyleri evre 5 hastalarda evre 3, 4 grubu hastalara ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlendi (p<0.05) tükürük dekorin düzeylerinin kontrol grubuna göre evre 3, evre 4 ve evre 5 hastalarda azaldığı görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0.05) KBY'li hastalarda decorin düzeyleri ile patofizyoloji arasında ilişki olduğu düşünüldü Anahtar Sözcükler: Kronik böbrek yetmezliği, decorin
Burdur ilinde satışa sunulan sucukların kalite parametrelerinin belirlenmesi
Bu araştırmada Burdur ilinde farklı kasap ve marketlerce satışa sunulan fermente sucukların üretimlerinde hile yapılıp yapılmadığının ve yapısal kusurlarının tespitini sağlama kapsamında bazı fiziko-kimyasal özellikleri ile tekstürel özellikleri incelemeye alınmıştır. Bu amaçla Burdur ili piyasasında satışa sunulan 30 adet fermente sucuğun pH, yağ, protein, toplam kül, tuz, rutubet, su aktivitesi, hidroksiprolin analizleri ile tekstür profil analizleri gerçekleştirilmiştir. Numunelerin hidroksiprolin miktarı tespitinde HPLC yöntemi kullanılmıştır. Fermente sucukların pH değerleri 4,82-5,93; yağ değerleri %12,50-38,50; protein değerleri %12,24-22,49; toplam kül değerleri %2,37-4,58; tuz değerleri %1,97-4,05; rutubet değerleri %20,22-50,36; su aktivitesi değerleri 0,80-0,97; hidroksiprolin miktarları 2,01-14,85 g/kg değerleri arasında bulunmuştur. Elde edilen analiz bulguları Pearson korelasyon testi uygulanarak incelendiğinde, tekstürel analizlerden elastikiyet ile sertliğin nem ve su aktivitesi değerlerinden, yapışkanlığın ise nem, pH ve su aktivitesi değerlerinden önemli ölçüde etkilendiği belirlenmiştir. Çalışmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde numunelerin %63,33'lük bölümünde hidroksiprolin miktarlarının sınır değerlerin üzerinde olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Ticari olarak satılan kolajenlerde olası ağır metal ve antibiyotik kalıntısı varlığının araştırılması
Ticari olarak satılan ambalajlanmış kolajenlerde ağır metal ve/veya antibiyotik kalıntısı olma riski bulunmaktadır. Çünkü kolajenler genel olarak çiftlik hayvanlarından ve deniz canlılarından elde edilmektedir. Günümüzde çevre kirliliğinde kritik aşamalara gelinmiştir. Piyasada satışa sunulan kolajen ürünlerinde "ağır metal içermez" veya "antibiyotik içermez" gibi bilgi notları bulunmamaktadır. Çalışmamızda bu yüzden bir destek ve besin maddesi olarak kolajenlerin fizyolojik güvenli sınırlarda olup olmadığının belirlenmesi amaçlı olarak satışta bulunan çiftlik ve deniz hayvanlarından elde edilen kolajenlerden laboratuvar koşullarında gerekli incelemeler yapılması amaçlanmıştır. Bu amaçla internet üzerinde satılan en popüler 25 sığır ve balık kolajenden 10'ar tanesi rastgele olarak seçilerek Burdur il merkezinde bulunan bir eczaneden satın alınmıştır. Satın alınan ürünler analizleri yapılana kadar -5oC'de saklanmıştır. Daha sonra bu ürünlerdeki çinko, kurşun, kadmiyum, cıva ve arsenik seviyeleri indüktif olarak eşleşmiş plazma optik emisyon spektrometresi (ICPOES) kullanılarak analiz edilmiştir. Örneklerdeki streptomisin, sülfonamid, tetrasiklin ve kloramfenikol seviyeleri ise yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) yöntemi ile tayin edilmiştir. Bütün analizler Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Bilimsel ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğüne ait laboratuvarda yapılmıştır. Numunelerin hiçbirisinde kurşun, cıva ve arsenik kalıntısına rastlanmamıştır. Balık ve çiftlik hayvanlarından (CF) elde edilen kolajen örneklerindeki ortalama kadmiyum seviyesi gruplar arasında önemsiz bulunmuştur (P=0,2548). Balık kolajen numunelerindeki en düşük kadmiyum seviyesi 0,152 mg/kg, en yüksek kadmiyum seviyesi ise 0,288 mg/kg olarak tespit edilmiştir(ortalama 0,2495±0,0393). CF kaynaklı kolajen örneklerinde tespit edilen kadmiyum seviyeleri 0,183 mg/kg ile 2,78 mg/kg arasında değişmiştir (ortalama 0,2311±0,0301).İstatistiki olarak balık ve CF kolajenlerindeki ortalama çinko miktarı önemsiz bulunmuştur (P=0,2644).Balık kolajenlerindeki çinko seviyesi en düşük 1,368 mg/kg, en yüksek 2673 mg/kg olarak gözlenmiştir (553,89 ±498,53) olarak bulunmuştur. CF kolajenlerinde ise en düşük ve en yüksek çinko seviyelerinin sırasıyla 1,750 mg/kg ile 1528 mg/kg olarak (155,92 ±148,49) bulunmuştur. Elde edilen sonuçlara göre değerlendirilmesi yapılan hiçbir kolajen numunesinde streptomisin, sülfonamid ve tetrasiklin kalıntısına rastlanmamıştır. Kloramfenikol sadece iki balık kolajen numunesinde gözlenirken, bu değerler normal ölçüm alt sınırının altında kalmıştır. Elde edilen değerler, ülkemizde satılan ticari kolajenlerde ağır metal ve antibiyotik kalıntısı riskinin düşük olduğunu göstermektedir.
Osteogenezis imperfektalı olgularda intramedüller osteosentez sonuçlarımız
Osteogenezis İmperfekta, uzun kemik deformiteleri ve kırıklarının görüldüğü genetik nedenli osteoporozun en sık sebebi olan bir bağ dokusu hastalığıdır. Temel kusur tip I kollajenin niteliksel ve niceliksel eksikliğidir. Ortopedik olarak hedef, deformite ve kırıkların tedavisi ve önlenmesidir. Şiş-kebap osteotomisi olarak bilinen ve esas olarak "çoklu osteotomiler, düzeltme ve çivi ile tespit" ilkesine dayanan temel cerrahi teknik uygulanır. Bu çalışmada, 2006–2011 tarihleri arasında cerrahi tedavi edilen 12 Osteogenezis İmperfektalı hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş ortalaması 7 yaş (6 ay-16 yaş) idi. Femur ve tibia kemikleri olmak üzere toplam 29 alt ekstremite kemiğine cerrahi tedavi uygulandı. Femura çift, tibiaya tek K-teli kullanıldı. Ortalama takip süresi 3,18 yıldı. Revizyon oranı femur cerrahisi için % 42, tibia cerrahisi için % 62, tüm cerrahilerde % 48 idi. Komplikasyon oranı femurda % 39, tibiada ise % 46 idi. Toplam komplikasyon oranı % 41 idi. Sonuç olarak; bu yöntemin kolay uygulanabilir ve ulaşılabilirliği yanında ucuz olması itibariyle Osteogenezis İmperfekta cerrahi tedavisinde etkili ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Osteogenezis İmperfekta, şiş kebap osteotomisi, kırık, deformite
Özofagus koraziv madde yanıklarının tedavisinde özofagus duvarı içine uygulanan kortikosteroitlerin tedaviye etkisi(Deneysel çalışma)
ÖZET Koroziv özefagus yanıkları (KÖY), genellikle oral yoldan, sülfürik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75–90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit (NaClO) gibi kuvvetli alkali maddelerin alınması ile oluşur. Yanığın ileri düzeyde olduğu hastalarda striktür oranının %50'nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tedavide ilk yapılması gereken yanığa sebep olan maddenin ne tür bir madde olduğunun araştırılmasıdır. Bu sırada hastanın hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Koroziv özefagus yanıklarının tedavisinde temel taşı oluşturan antibiyotik ve steroid kullanımı deneysel hayvan çalışmaları sonucu bulunmuştur. Biz bu çalışmamızda rat özefagusalkali yanık modelinde kullanılan kortikosteroid ilaçları özefagus duvarı içine uygulayarak tedavideki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada vücut ağırlıkları 235–300 gr arasında değişen strapless dawley türü 26 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği Koroziv özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra birinci gurupta 2 rat diğer gruplarda 8'er rat olacak şekilde toplam 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1cm'lik özefagus segmentinin lümeni 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. GrupII ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik (ampisilin) verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (deksametazon), grup IV ratlara ise paranteral antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (prednizolon) tedavisi verildi. Bütün ratlar 21. günde dekapitone edilerek abdominal özefagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı. Çıkarılan özefagusun submukoza tabakasındaki kollojen artışı, muskularis mukoza tabakasında oluşan hasar ve tunika muskularis tabakasında oluşan hasar histopatolojik olarak belirlendi. Araştırma sonucunda Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza tabakası ve tunika muskularis tabakası hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Sonuç olarak özefagus duvarı içine uygulanan steroid maddelerin her ikiside kollojen sentezini azaltabilir, striktür oluşumunu ve inflamasyonu azaltabilir. İki steroid madde karşılaştırıldığında ise prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabililir. Darlık oluşumunu azaltıcı etkisi özefagus duvarı içine uygulanan deksametazona benzerlik gösterir, bu iki steroid arasında anlamlı fark yoktur. Anahtar kelimeler: Koroziv özefagus yanığı, alkali madde, kollojen, prednizolon, deksametazon.
Özofagus alkali yanıklarında antienflamatuar ajanların etkisi (Deneysel çalışma)
Korozif özofagus yanıkları (KÖY), sülfirik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75?90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit gibi kuvvetli alkaliler alınması ile oluşur. Ciddi yanığı olan hastalarda striktür oranın %50`nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Özofagus korozif yanıklarının tedavisi konusunda ilk ve en önemli adım etken maddenin belirlenmesidir. Hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Günümüzde tedavinin temelini oluşturan antibiyotik ve steroid tedavisinin kökeni deneysel hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Yaptığımız bu deneysel çalışmada rat özofagus alkali yanık modelinde antienflamatuar ajanların etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada vücut ağırlıkları 220?250 gr arasında değişen Wistar Albino türü 28 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği korozif özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra her grupta 7 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1 cm.'lik özofagus segmenti lümen içi 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. Grup II ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik ve deksametazon, grup IV ratlara ise prednizolon ve antibiyotik tedavisi verildi. Ratların tümü 21. günde sakrifiye edilerek abdominal özofagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı.Submukoza kollojen artışı, muskularis mukoza hasarı ve tunika muskularis hasarı histopatolojik olarak belirlendi. Yapılan inceleme ile Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza ve tunika muskularis hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.Sonuç olarak prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabilir ancak darlık oluşumunu azaltıcı etkisi deksametazona göre belirgin değildir.Anahtar kelimeler: Korozif özofagus yanığı, kollojen, prednizolon, deksametazon.
Kollajen ile uyarılan deneysel artrit modelinde pemetreksed tedavisi
Romatoid artrit (RA), başlıca sinovyal doku, kıkırdak ve subkondral kemiği hedef alan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Pemetreksed (PMTX), metotreksat gibi bir antifolat ilaçtır. Bu çalışmanın amacı, kollajen ile uyarılan artrit (CIA) modelinde çok hedefli bir antifolat olan PMTX'in etkinliğinin araştırılmasıdır.Çalışmaya 40 adet, 8-10 haftalık, Wistar albino cinsi dişi rat alındı. Ratlar 4 gruba randomize edildi (her grupta n = 10). Grup I kontrol grubu, Grup II artrit grubu, Grup III düşük doz PMTX grubu ve Grup IV yüksek doz PMTX grubu olarak belirlendi. Grup II, III ve IV ratlara, artrit oluşturmak için intradermal olarak inkomplet Freund adjuvanı ile kombine edilen tavuk tip II kollajeni uygulandı. Artrit gelişiminden sonra, artrit gelişiminin 2. günü ve 8. günü, Grup III'teki ratlara 0.2 mg/kg, Grup IV'teki ratlara 1mg/kg dozlarında intraperitoneal PMTX uygulandı.Tüm ratlar 29. gün sakrifiye edilerek gövde kan örnekleri alındı ve histopatolojik analizler için arka bacakları diz altından ampute edildi. Serum tümör nekroz faktör-? (TNF- ?), interlokin (IL)-17, malondialdehid (MDA) düzeyleri ve süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) aktiviteleri, pençelerdeki perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu belirlendi.Grup I ratlar ile karşılaştırıldığında, Grup II ratlarda serum TNF-?, IL-17, MDA düzeylerinde artış ve SOD, CAT, GPx aktivitelerinde azalma vardı. Histopatolojik değerlendirmelerde, Grup II rat eklemlerinde yaygın perisinovyal inflamasyon ve belirgin kıkırdak-kemik destrüksiyonu vardı. PMTX tedavisi serum TNF-?, IL-17, MDA düzeylerini azalttı ve SOD, CAT, GPx aktivitelerini artırdı; perisinovyal inflamasyonu baskıladı ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu gelişimini önledi.Bu çalışma, CIA modelinde, PMTX'in kıkırdak-kemik destrüksiyonunu önlediğini gösteren ilk çalışmadır. Bu sonuçlar, PMTX'in RA tedavisinde yeni bir hastalık modifiye edici antiromatizmal ilaç (DMARD) olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, kollajen ile uyarılan artrit, pemetreksed
Kollajen ile uyarılan deneysel artrit modelinde lapatinib tedavisi
Bu çalışma, kollajen ile uyarılan artrit modelinde, epidermal büyüme faktör reseptörü ile ilişkili tirozin kinaz inhibitörü olan lapatinibin etkinliğini araştırmayı hedeflemiştir.30 adet Wistar albino dişi rat, üç gruba randomize edildi (her grupta n=10). Grup-I kontrol grubu, Grup-II artrit grubu ve Grup-III lapatinib grubu olarak belirlendi. Artrit oluşturmak için, Grup-II ve III ratlara, intradermal inkomplet Freund adjuvanı ile kombine edilen tavuk tip II kollajeni uygulandı. Artrit oluştuktan bir gün sonra, 14. gün, Grup-III ratlara, oral gavaj ile 30 mg/kg/gün dozda lapatinib tedavisi başlandı ve ratların sakrifiye edildiği 29. güne kadar tedaviye devam edildi. Analizler için, ratların gövde kanları ve arka pençeleri alındı. Serum tümör nekroz faktör (TNF)-?, interlökin (IL)-17, malondialdehid (MDA) düzeyleri ve süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) aktiviteleri, eklem dokusunda nuclear factor erythroid 2-related factor 2 (Nrf2) ve hem oksijenaz-1 (HO-1) ekspresyonları, pençelerde perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu değerlendirildi.Grup-I ile karşılaştırıldığında, Grup-II'de TNF-?, IL-17 ve MDA düzeylerinde artış, SOD, CAT, GPx aktivitelerinde ve Nrf2, HO-1 ekspresyonlarında azalma vardı. Histopatolojik değerlendirmelerde, Grup-II rat eklemlerinde yaygın perisinovyal inflamasyon ve belirgin kıkırdak-kemik destrüksiyonu vardı. Lapatinib tedavisi ile TNF-?, IL-17, MDA düzeylerinde azalma, SOD, CAT, GPx aktivitelerinde ve Nrf2, HO-1 ekspresyonlarında artış, perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonunda azalma belirlendi.Bu çalışma, CIA modelinde lapatinibin inflamatuar yolakları ve oksidatif stresi baskıladığını, sinovyal hiperplaziyi önlediğini gösteren ilk çalışmadır. Lapatinib, RA tedavisi için etkin bir seçenek olabilir.
Diabetik ve diabetik olmayan lomber disk hernili olgularda kollajen tip ıx düzeylerinin karşılaştırılması
Günümüzde disk dejenerasyonu patogenezinde rol alan anabolik ve katabolik faktörler modern teknolojik incelemeler sayesinde tanımlanmaktadır. Bu çalışma Tip II diabetin lomber disk yapısındaki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özelliklerinin karşılaştırılması üzerine yapılan bir ilk çalışmadır. Diabet süresi uzadıkça disk dokusunun beslenmesi ve fonksiyonel devamlılığının sağlanması zordur. Mikro ve makroanjiyopatik komplikasyonlar sonucunda disk ve diğer dokuların beslenmesi bozulur. Biriken toksik oksijen radikalleri ve laktat, kondrosit ve fibroblast benzeri hücrelerin rejenerasyon kabiliyetlerinin bozulmasına yol açar. Diabetik diskteki glikasyon son ürünlerinin kollajenlere enzimatik olmayan yollarla bağlanmaları sonucunda, mekanik özellikler bozulmuştur. Ayrıca büyük çoğunluğu obez olan bu hastalardaki lomber kompresif yüklerin fazlalığı dejeneratif diğer bir durumdur.Çalışmaya 30 diabetik ve diabetik olmayan toplam 60 hastanın diskektomi materyali dâhil edildi. Bu materyaller patoloji laboratuvarımızda parafin bloklar haline getirildi. Kesitler 4 ? m kalınlığında alındı. Rabbit polyclonal anti-human kollajen Tip IX immünhistokimyasal boya ile Ventana cihazında boyandı. Preparatların kollajen Tip IX boyanma şiddeti, boyanma oranı, immünreaktivite boyanma toplam skorları tespit edildi. Disk dejenerasyonuyla ilişkili diabetik diskektomi materyallerindeki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özellikleri diabetik olmayan gruptan daha düşüktü (p=0,001*<0,01).Diabetik hastaların HbA1c düzeyleri, diabet süresi, yaş ve operasyon seviyeleri ile boyanma toplam skoru arasındaki istatistiksel korelasyonlar incelendi. Diabet süresi ile boyanma toplam skorundaki düşük sonucun regresyon testi anlamlıydı (ß=?0,016, t=?2,610, p=0,015*<0,05; F=3,688, p=0,017*<0,05; R2=0,270). Bu düşük sonuç HbA1c düzeyiylede ilişkiliydi.Sonuç olarak, diabet diskin direncine önemli katkısı olan Tip IX kollajen miktarını değiştirerek disk hernisi oluşumunu kolaylaştırıcı bir faktördür. Diabetik hastaların Tip IX kollajen miktarı diabetik olmayan gruptan daha düşüktü. Sonuçlarımız başka çalışmalarla da desteklenmelidir.Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Disk dejenerasyonu, Diabetes Mellitus, İmmünhistokimya, Kollajen Tip IX.
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların deri hidroksiprolin seviyesine etkisi
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların kobay derisinde hidroksiprolin miktarını nasıl etkilediğini araştırmak için yapılan bu çalışmada, toplam 63 adet kobay, 50 Hz'lik magnetik alanların, 10 G, 20 G ve 30 G şiddetlerinde ve günde 4 saat ve 8 saat olmak üzere 5 gün boyunca uygulandığı toplam 6 grup ve bir de kontrol grubu olarak çalışılmıştır.Magnetik alan uygulaması sonunda, magnetik alan uygulanan kobayların ve kontrol kobaylarının deri hidrokiprolin miktarı Woessner'in Modifiye yöntemi ile saptanmıştır. Magnetik alanlar dizaynı ve kurulması tamamen Biyoelektromagnetik Araştırma Laboratuvarımızda gerçekleştirilen 3 adet Helmholtz Bobin Sisteminden elde edilmiştir.Her bir sistemin ayrı ayrı sıcaklık ve homojenlik ölçümleri yapılarak magnetik alan uygulama şartlarının standardizasyonu sağlanmıştır. Kobayın dışarıdan uygulanan magnetik alanın kobay derisinde indüklediği elektrik alan ve akım yoğunlukları hesaplanmıştır.Ayrı elektrik alan veya akım yoğunluğunu insanda oluşturacak B alanların büyüklüğünün belirlenmesi için, iki farklı modelleme (küresel ve elipsoid kobay modellemesi) yaklaşımı uygulanarak, insan : kobay oranını veren ölçülendirme faktörü (SF) saptanmıştır. Ölçülendirme faktörü ile deney şartlarımızda kobaylara uygulanan magnetik alanların insanlardaki eşdeğeri hesaplanmıştır. Deri yapısının heterojen olmasının, hidroksiprolin miktarına yansımasını minimum düzeye indirmek amacıyla, deri örneği alınması işlemi standardize edilmiş ve her kobayın çift deri örneği çalışılarak, kobayların çift örnekleri arasında istatistiksel fark bulunmayışı sonucunda, tüm çalışmanın istatistik değerlendirmesi tamamlanmıştır. 10 G şiddetindeki magnetik alanların 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat uygulandığı kobayların deri hidroksiprolin miktarının kontrollere göre azaldığı saptanmıştır.-150- 20 G şiddetindeki magnetik alanın, her iki uygulama süresinde (4 saat ve 8 saat) de deri hidroksiprolin miktarını artırıcı yönde etki ettiği, ancak 4 saat uygulama sûresinde gözlenen artısın 8 saat uygulama süresindeki artıştan fazla olduğu belirlenmiştir. 30 G şiddetinde ve 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat süreli uygulanan magnetik alanın, her iki uygulama süresinde de deri hidroksiprolin miktarını kontrollere göre artırdığı, ancak bu alan şiddetinde 8 saat uygulamada gözlenen artışın 4 saat uygulamada gözlenen artıştan fazla olduğu saptanmıştır. Araştırma, magnetik alan uygulama süresi yönünden değerlendirildiğinde, deri hidroksiprolin miktarında gözlenen değişim alan şiddetine bağlı bulunmuştur. 4 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetinde uygulanan magnetik alan deri hidroksiprolin miktarım azaltırken, 20 G alan şiddetinde daha fazla olmak üzere, 20 G ve 30 G şiddetlerinin deri hidroksiprolin miktarını artırdığı belirlenmiştir. 8 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetindeki magnetik alanın deri hidroksiprolin miktarını azalttığı, 20 G ve 30 G şiddetlerinin ise artırdığı belirlenmiş, ancak bu uygulama süresinde 30 G etkisi daha fazla bulunmuştur.
Düşük şiddetli sabit akımların yara kollagen sentezine etkisi
Düşük şiddette sabit doğru akımın ( LIDC ) yara dokusunda kollagen sentezini ; değişik akım şiddeti ve değişik uygulama sürelerinde, yara oluşumundan sonra 3. günde ve 3. günden önce nasıl etkilediğini araştırmak için yapılan bu çalışmada kollagen sentezi yara dokusunda hidroksiprolin miktar tayini ile takip edilmiştir. Doku hidroksiprolin miktar tayini için Woessner ' in modifiye metodu uygulanmıştır. 34 adet tavşan, 200 jıA ve 400 \ıA şiddetlerindeki akımın 8 saat /gün peryodu ile uygulandığı ve akım etkisinin 48 saat ve 72 saat ' lik uygulama sürelerinde araştırıldığı 4 grupta incelenmiştir. Tavşanların gluteal bölgesinde, sağda ve solda olmak üzere iki taraflı oluşturulan dairesel deri yaralarının yalnızca birisine akım uygulanmış diğer yaralara plasebo elektrot uygulanarak kontrol yarası olarak çalışılmıştır. Akım ve kontrol yaralarından, yara oluşumundan sonra 48. ve 72. saatlerde alınan dokuların hidroksiprolin miktarları belirlenmiştir. 200 mA ve 400 \ı/K şiddetindeki akımların etkisinin 48. saatte incelendiği gruplarda ; yara dokusu hidroksiprolin miktarında azalma gözlenirken, 72. saatte incelenen gruplarda akımın yara dokusu hidroksiprolin miktarını artırdığı gözlenmiş ve bu etkinin akım şiddetine bağlı olmadığı görülmüştür.
Elektrik alanının doku hidroksiprolin düzeyine etkisi
Elektrik alanın farklı şiddet ve farklı doğrultularının karaciğer kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Kollagen sentezi karaciğer dokusunda hidroksiprolin miktarının saptanması ile takip edildi. Doku hidroksiprolin miktarının saptanmasında Stegemann-Stalder'ın yöntemi kullanıldı. 300 V ve 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alan 40 adet kobaya (Guinea Pig) 3 gün boyunca 9 saat/gün süreyle üzerine bakır plakalar monte edilmiş olan tahta kafeslerde uygulandı. 20 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Elektrik alanın uygulandığı 3. günün sonunda kobayların karaciğerleri çıkartılarak, dokuların hidroksiprolin miktarları belirlendi. 300 V ile oluşturulan hem dikey hem de yatay elektrik alanın karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda Önemli ölçüde artırdığı saptandı. 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alanların ise hidroksiprolin miktarında azalmaya neden olduğu ve bu azalışın da istatistiksel anlamda önemli olduğu saptandı. Her iki elektrik alan şiddeti için de dikey elektrik alanın yataydan daha etküi olduğu tespit edildi.