Demografi
244 theses under this subject heading
Ortaokul öğrencilerinin finansal okuryazarlık düzeyleri ve bu düzeyleri etkileyen demografik faktörler (Muğla örneği)
Bu çalışmada, Sosyal Bilgiler dersi programında yer alan becerilerden Finansal Okuryazarlık kavramının Üretim, Tüketim ve Dağıtım öğrenme alanına dayalı olarak ortaokul öğrencilerinin finansal okuryazarlık düzeyleri araştırılmıştır. Araştırma ulaşılabilirliği ve zamandan tasarruf amacıyla Muğla ili dâhilindeki ortaokullarda yürütülmüştür. Çalışmanın tamamında spesifik olarak araştırma deseni olarak tarama modeli kullanılmıştır. Ölçeği geliştirebilmek için ilgili konu ile ilgili yurtiçi ve yurtdışı litaratür taraması yapılmıştır. Elde edilen argümanlar, ortaokul Sosyal bilgiler programı ve Milli Eğitim Sosyal Bilgiler ders kitaplarından yararlanarak 57 maddelik madde havuzu oluşturulmuştur. Madde havuzundaki maddelerin kapsam geçerliliğini sağlamak amacıyla Davis Tekniği ile Muğla Sıtkı Koçman üniversitesindeki konun uzmanı 6 akademisyenden uzman görüşü alınmıştır. Alınan görüşler neticesinde geriye kalan 52 maddelik ölçekle toplanan veriler SPSS 22 programı ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda Finansal okuryazarlık ölçeğinin demografik özelliklere ve ölçeğin alt boyutlarına dayalı olarak farklılaşmalar tespit edilmiştir. Literatürde bazı çalışmalara ulaşılan sonuçlar benzerlik gösterirken bazılarından tamamen farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Analizler sonucunda öğrencilerin %54,00 yüksek düzeyde finansal okuryazarlığa sahip olduğu saptanmıştır. %7,05 düşük seviyede, % 37,90 orta seviyede olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Diğer değişkenlere göre anne okuryazarlığının etki konusunda ön planda olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak bu ölçek ile ortaokul öğrencilerin Sosyal Bilgiler dersi dâhilinde kazanması hedeflenen çıktılara ne düzeyle ulaşıldığını ölçebilme açısında katkı sağlamıştır.
15-17 yaş çocuklar ve 18 yaş üstü yetişkinlerin semantik ve eylem akıcılık becerilerinin incelenmesi
Semantik ve eylem akıcılığını barındıran sözel akıcılık ölçümleri nöropsikologlar ve dil ve konuşma terapistleri tarafından nöropsikolojik değerlendirmede sıkça kullanılmaktadır. Her iki akıcılık türü, bir kategori (isim ya da eylem) üzerinden belirli sözel ipuçlarının sunulması sonrasında kişinin kısıtlı bir zaman diliminde ürettiği sözcükler aracılığıyla ölçülmektedir. Bu çalışmada semantik akıcılık ölçümü için "Kahvaltılıklar, Tanınmış Kişiler, Yemekler, İçecekler, Ev Eşyaları" kategorileri ve eylem akıcılığı için "İnsanlar ne yapar?" bağlamında 1.5 dakika boyunca üretilen eylemler değerlendirilmiştir. Ayrıca, demografik (eğitim, yaş ve cinsiyet) ve süre (ilk, orta ve son 30 saniye) değişkenlerinin ölçümler üzerindeki etkisi incelenmiştir. Elde edilen veriler betimsel ve karşılaştırmalı istatistiksel yöntem kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmada Türkçe konuşan ve yaşları 15-81 arasında değişen 150 katılımcı yer almıştır. Katılımcılar beş yaş (15-17, 18-29, 30-44, 45-59, 60 ve üstü) ve dört eğitim (Lise öğrencileri, 1-8 yıl, 9-11 yıl, 12 yıl ve üstü) grubuna ayrılmıştır. Ölçümler sonucu elde edilen ortalamaların yaş grupları arasında en yüksek 15-17, en düşük ise 60 yaş ve üstü gruptan elde edildiği gözlenmiştir. Eğitim değişkeninde, 1-8 yıl eğitim grubundaki katılımcılardan en düşük, 12 yıl ve üstü grubundan ise en yüksek ortalama sözcük sayılarının elde edildiği görülmüştür. Cinsiyet değişkeninde, kadın katılımcıların "Kahvaltılıklar ve Yemekler" kategorilerinde anlamlı olarak daha fazla ortalama sözcük ürettiği saptanmıştır. Süre dilimlerinde ise, ilk süre diliminde üretilen ortalama sözcük sayıları diğer dilimde üretilenlerden daha yüksek olmakla beraber, sonraki süre dilimlerinde bu değerlerin anlamlı olarak azaldığı tespit edilmiştir. Son olarak, kategoriler arasındaki üretim farklılıkları incelenmiş ve her bir kategoride üretilen sözcüklerin toplam ve ilk beş sıradaki üretim sıklığı hesaplanmıştır.
Bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınlarındaki damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin ilişkisinin demografik ve klinik özellikler çerçevesinde incelenmesi
Çalışmanın amacı, bipolar bozukluğu olan hastaların yakınlarının hissettikleri damgalanma düzeyi ile hastayı damgalama düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bunun yanı sıra, hasta yakınlarının damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin hangi demografik ve klinik özelliklere göre değişim gösterdiğini tespit etmektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınları oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında 18-65 yaş aralığından 124 hasta yakınına ulaşılmıştır. Katılımcılara sırasıyla hastalar için oluşturulan demografik bilgi formu ve klinik özellikler formu, hasta yakınları için oluşturulan demografik bilgi formu, Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular, hasta yakınlarının kendini damgalanmış hissettiği ölçüde hastayı damgaladığı yönündedir. Hasta yakınlarının Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği'nden ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği'nden aldıkları puanlar arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hasta yakınlarının cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastaya yakınlığı, hastaya bakım verme süresi, daha önce bakım verme deneyimi olup olmadığı damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Hastaların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı, atak sayısı, atakların şiddet düzeyi ve tedavi şekli hasta yakınlarının damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Çalışma sonucunda bipolar bozukluğu olan hastaların ve onların yakınlarının damgalanma düzeylerini etkileyen demografik ve klinik özelliklerin neler olduğu görülmüştür. Psikiyatrik hastalıklara yönelik damgalama ile mücadele programlarının, bipolar bozukluk nezdinde yapılan bu çalışmanın bulguları ışığında yeniden yapılandırılması ve etkin müdahale stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla yatarak tedavi görmüş olan hastaların incelenmesi: On yıllık retrospektif değerlendirme
Deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE), çocukluk çağında sık görülür. Çoğu ayaktan izlenir, ancak invaziv tipleri hastaneye yatış gerektirir. Bu tez çalışmasında on yıllık sürede (2009-2018) deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısıyla Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'ne (ÇHEK) yatırılan 355 olgunun demografik, klinik, laboratuvar, risk faktörleri ile birlikte prognostik verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. On yıllık sürede DYDE tanısıyla yatan olgular, tüm Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları (ÇSH) kliniğine yatan olguların %0,9'unu, tüm ÇEHK'ne yatan olguların %8'ini oluşturdu. DYDE'ları içinde selülit %31 (n=111), preseptal selülit %24,2 (n=86), servikal lenf nodu absesi %10 (n=34), subkutan abse %10 (n=36), impetigo %8 (n=29) oranında saptandı. Olguların medyan yaşı 6 yıl, %60,3'ü (n=214) erkek idi. Başvuru öncesi semptom süresi medyan 5 gündü. Olguların %26'sının (n=93) kronik hastalığı vardı. Başvuru öncesi olguların %52'si (n=182) antibiyotik kullanmıştı. Olguların %16'sında (n=57) yatışında kan veya yara/abse kültüründe etken üredi. En sık saptanan mikroorganizmalar S.aureus (%46, MRSA (%7), MSSA (%37)), streptokok spp. (%16), koagülaz negatif stafilokoklar (%14)'dı. Altı olguda yoğun bakım yatışı vardı. Olguların tümüne ampirik parenteral antibiyotik başlandı, %16 olguya (n=56) ek olarak drenaj ve/veya cerrahi tedavi uygulandı. Hastanede toplam yatış süresi medyan 6 gündü. Kronik hastalığı, yoğun bakım yatışı (YBÜ) ve önceden antibiyotik kullanan olguların yatış süreleri (sırasıyla medyan 7, 8, 7 gün) cerrahi/drenaj uygulanan olgulardan (11 gün) anlamlı olarak daha kısaydı (p<0,05). Herbir olgunun ortalama toplam yatış maliyeti 780,41 TL (1075,23±1146,05, 46,2-11531,59), ortalama günlük maliyeti 135 TL (600,52±1339,27, 14,03-3913,94) bulundu. Dolar cinsinden (10 yıllık ortalama $ kuru, 1$= 2,45 TL) ortalama toplam yatış maliyeti 255,77 $ (418,69± 564,31, 53,48- 7252,57), ortalama günlük maliyeti 43,36 $ (58,33± 142,91, 5,17- 2574,96) bulundu. Hiçbir olgu kaybedilmedi. Sonuç olarak; ÇSH'a yatan tüm hastaların yaklaşık %1'ini, ÇEHK'ne yatan tüm hastaların %8'ini DYDE olguları oluşturdu. En sık MSSA (%39) üredi ve ortalama yatış süresi 6 gündü. Olguların ortalama toplam yatış maliyeti 780 TL, ortalama günlük maliyeti 135 TL bulundu. Bu verilerle ÇSH klinik pratiğinde DYDE sık görülen bir hastalık olup; bu durumun dikkate alınması ve eğitim programında yer alması uygun olacaktır. Ayrıca hastaların ayaktan optimal tedavileri hastane yatışını azaltabilir. Sonuç olarak; DYDE sık görülmekte olup ayaktan ilk gören hekimin antibiyotik tedavisi hastaneye yatışı azaltabilir.
Demografik faktörlerin tüketici davranışları üzerine etkisi: Amasya ili örneği
Günümüz dünyasında alışveriş fikri hızla yayılmaktadır. İnsanların çoğu ihtiyaçlarını karşılamak, yeni ürünler keşfetmek ve sosyalleşmek gibi birçok sebeple alışverişe yönelmekte ve tüketim tercihlerinde bulunmaktadırlar. Tüketim tercihlerinde istek ve ihtiyaçlarını karşılayacak ürüne sahip olmak için ise belli bir satın alma sürecinden geçmektedirler. Çalışmada tüketim, tüketici, tüketici tercihlerini etkileyen faktörler, tüketimin tarihsel gelişimi ve tüketicilerin satın alma davranışlarını açıklayan modellere yer verilmiştir. Tüketicileri rasyonellikten alıkoyan tuzaklardan bahsedilerek tartışılmıştır. Bu kapsamda yapılan bu çalışmanın amacı demografik değişkenlerin tüketici tercihlerine etkisini incelemektir. Çalışmanın sonucunda Amasya'daki 510 tüketici üzerinde yapılan anket sonuçlarına göre tüketicilerin demografik özellikleri, genel alışveriş alışkanlıkları ile satın alma tarzları arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tüketici, Tüketici Davranışları, Demografik Özellikler
Kütahya merkez demografisine etki eden çevresel ve biyolojik faktörler
Populasyon, ekosistemin canlı öğelerinin tanımlanmasında kullanılan birimlerin en önemlisidir. Populasyonu oluşturan bireylerin sayısal durumu ile genetik ve ekolojik özellikleri, populasyonun yapısal özelliğini oluşturur. Bir populasyonun yapısında etkili olan başlıca özellikler populasyonu oluşturan bireylerin dağılış şekli, yoğunluğu, yaş dağılımı, seks oranı, populasyon büyüklüğü, genetik çeşitliliği ve bolluk değişimleridir. Kütahya İli Merkez İlçesi demografisine etki eden çevresel ve biyolojik faktörlerin incelenmesi sonucu 2003-2007 yılları arasında nüfus, bağımlı nüfus, eğitim, doğum, ölüm, göç, hava kirliliği, su kirliliği verilerine göre, son yıllarda kent nüfusu artarken, kırsal nüfus azalmaktadır. Ekonomik yönden gençler daha bağımsız hale gelmektedir. Birinci basamak sağlık kuruluşlarından yararlanma oranı artmaktadır. Sonuç olarak veriler çevresel ve biyolojik faktörlerin demografi üzerine etkileri olduğunu göstermektedir.
Gaziantep'te yaşayan suriyeli göçmen kolorektal kanser hastalarının klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması
Giriş ve amaç: Çalışmamızın amacı Gaziantep'te yaşayan Suriyeli göçmen kolorektal kanser hastalarında hastalığın klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması, aynı zamanda bu hastalarda tedaviye yanıt ve sağkalımın incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, 2013-2021 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Onkoloji Hastanesi ve Dr.Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kolorektal kanser tanısı ve tedavisi alan Suriyeli göçmen 193 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin tanımlayıcı istatistikleri sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma ile kategorik değişkenler için frekans ve yüzde analizi ile verilmiştir. Yaşam analizlerinde Kaplan-Meier yöntemi kullanılmıştır. Buna ek olarak yaşam sürelerinin karşılaştırılmasında ise Log-rank testi kullanılmıştır. Analizler SPSS 22.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. p<0.05 anlamlılık seviyesi seçilmiştir. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 50 idi. E/K oranı 1.7 idi. Hastaların %56.9'unda ek hastalık mevcuttu. Hastaların başvuru anında en sık prezentasyon şekli anemi ve rektal kanama birlikteliği (%54.4) idi. En sık lokalizasyon rektum ve sigmoid kolon idi (sırasıyla, %43.5 ve %35.7). Tüm hastalarda patolojik alt tip adenokarsinomdu. Tanı anında hastaların %55.4'ü operabl idi. Hastaların ortanca genel sağkalım süresi 41 ay idi. Hastaların 2 yıllık genel sağkalım olasılığı %61.8 olarak saptandı. Hastalarda ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 26 ay idi. Sonuç: Çalışmamızda kolorektal kanserli Suriyeli göçmenlerde tanı anındaki yaş ortalaması literatüre göre daha düşük saptandı. Bu, belki kötü beslenme, stres ve olumsuz çevre koşulları ile açıklanabilir. Hastaların çoğunun geç dönemde, genellikle ileri evrede hastaneye başvurduğu ve bu nedenle metastatik vakaların fazla olduğu ve tedavi yanıtının kötü olduğu görüldü.
Gaziantep ilinde meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının retrospektif olarak klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması
Patojenik BRCA1/BRCA2 gen mutasyonu taşıyan bir kadının hayatı boyunca meme ve/veya over kanserine yakalanma ihtimali yüksek olasılıklıdır. Meme kanseri ve/veya over kanseri olgularında BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının türleri klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmada Gaziantep ilinde iki merkezli meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen analizi kriterlerini karşılayan 104 olgunun dosyaları seçilmiştir. Hastaların; yaş, cinsiyet, komorbidite, BRCA1/BRCA2 mutasyonu, saptanan mutasyonun lokasyonu, değişen proteinin ismi, cDNA change kısmı, tanı tarihi, menopoz durumu, ailede kanser öyküsü, histopatolojik alt tipi, immunhistokimya alt tipleri, hormon reseptör pozitif hastada östrojen reseptör progesteron reseptör düzeyi, Kİ67 indexi, tanı anında evresi, profilaktik mastektomi, profilaktik ooforektomi, exitus tarihi, genetik test sonuçları değerlendirilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu tespit edilen hastaların gen lokasyonlarına bakıldığında en sık genetik mutasyonların ekzon 11'de; n=35 (%31.82) meydana geldiği, ikinci sıklıkla ise ekzon 10'da; n=25 (%22.73) meydana geldiği tespit edilmiştir. Hasta olan veya olmayan genetik mutasyon saptanan hastalarda en fazla tespit edilen protein değişimi c.3318C>G n=6 (%5.8) iken; ikinci sıklıkla görülen protein değişimi c.9317G>A n=4 (%3.8) olarak tespit edilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 genetik mutasyon tespit edilen hastaların tanı anında menopoz durumu açısından postmenopozal grupta yükseklik açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.024*).Kanser tespit edilen 84 BRCA1 ve BRCA2 mutant hastaları histolojik grade açısından değerlendirdiğimizde yüksek grade açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.040*). Yine kanser tespit edilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu olan 84 hasta tümör bölgesine göre (bilateral, sağ, sol) sol lokalizasyonu daha fazla saptanmıştır (p=0.001*). Meme kanseri olan hastaların genel sağkalım süresi 153 ay, over kanseri olan hastanın genel sağkalım süresi 43 ay bulunmuştur. Mutasyon pozitif olguların hormon reseptörleriyle ilişkileri, yaşı, evresi, aldığı tedavileri, geçirdiği operasyonlar ve yakınlarındaki pozitiflik yakalandığı zaman mutasyon saptanan kişilerin ileriki yaşlarında hastalığa yakalanma insidansları, profilaktik tedaviler (mastaktomi,ooferektomi gibi), morbidite ve mortaliteyi azaltma, takip süreçleri açısından bizlere yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: BRCA1 geni, BRCA2 geni, meme kanseri, over kanseri
Çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yeme sorunları ve iştahsızlık çocukluk çağında sık görülen durumlardır. Ancak çocukların az bir kısmında yeme bozukluğu saptanır. Yeme bozukluğu saptanan çocukların erken tanınması ve tedavilerinin düzenlenmesi önemlidir. Bu çalışmada çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğine Ocak 2013 ve Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran, çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı almış 18 yaş altı yüz çocuğun demografik özellikleri, klinik özellikleri, tanıları dosya taraması yöntemi ile önceden hazırlanmış araştırma formuna işlendi. Çocukluk çağı yeme bozuklukları uygun kriterler ışığında sınıflandırıldı. Yeme bozukluklarının yukarda tanımlanan özelliklerinin hem grupların kendi içinde hem de gruplar arasında tanımlayıcı istatistikleri yapıldı. Bulgular: Olgular, 64 (%64) duyusal besin reddi, 4 (%4) infantile anoreksi, 4 (%4) posttravmatik yeme bozukluğu, 17 (%17) komorbid durum ve 11 (%11) kompleks yeme bozukluğu şeklindeydi. Olguların boy z skorları -0,81±1,75 ve kilo z skorları ise -0,92±1,55 şeklinde ve yaş ortalaması 36,57±32,21 ay (Min:3 maks:184 median:27) olarak bulundu. Sonuç: Elde edilen veriler ışığında yeme bozukluklarının genel özellikleri tartışıldı. Bu çalışma yeme bozuklukları klinisyen, diyetisyen, psikolog/psikiyatrist, fizyoterapist ve/veya konuşma terapistinin de içinde bulunduğu bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve yönetilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: duyusal besin reddi, infantil anoreksi, oral motor disfonksyon, posttravmatik yeme bozukluğu, yeme bozukluğu,
Baş ağrısıyla gelen çocuklarda demografik özellikler ve PEDMIDAS, MIDAS ölçeklerinin kullanımı
Çocukluk çağı baş ağrıları pediatri polikliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Görülme sıklığının fazlalığı, hayat kalitesini etkilemesi, ekonomik yükünün fazla olması nedeniyle baş ağrısının doktor tarafından tanınarak sınıflandırılması ve tedavisine yönelik girişimlerde bulunulması önem arz etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bu durumu fark ederek "Dünyada baş ağrısı yükünü azaltmaya yönelik küresel kampanya" başlatmıştır. Baş ağrısının çocukların sosyal ve okul yaşamında meydana getireceği olumsuz etkileri göz önüne alınarak, doğru tanıya ulaşabilmek için ayrıntılı öykü alınmalı, ayırıcı tanı yapılmalı ve uygun tedavi belirlenmelidir. Erişkinlerde baş ağrısı sınıflaması, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği (IHS) tarafından 2005 yılında yayınlanan tanı ölçütleri doğrultusunda yapılmıştır. Çocuk hastalar için uygun olmayan bu kriterler daha sonraki yıllarda çocuk ve ergenlere de uygun hale getirilmiştir. Baş ağrıları, günlük aktiviteyi etkileyerek hastaların iş veya okul performansını bozmasının yanında yaşam kalitelerinde, aile içi ve sosyal aktivitelerinde azalmaya neden olabilmektedir. Bu durum DSÖ tarafından disabilite olarak değerlendirilmiştir. Tedavinin planlanması ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesi amacıyla yaşam kalitesi ve baş ağrısına bağlı disabilite durumunu ölçmek için çeşitli ölçekler geliştirilmiştir. Erişkin migren hastalarında disabiliteyi ölçmek amacıyla geliştirilen ve yaygın olarak kullanılmakta olan ölçeklerden biri Migraine Disability Assesment Scale (MIDAS)'dır. MIDAS ölçeği çocuklara uyarlanarak PedMIDAS ölçeği hazırlanmıştır. Retrospektif ve prospektif olarak planladığımız çalışmamızda; baş ağrısı şikâyeti ile gelen çocukların demografik özelliklerini, baş ağrısı sıklığını ve IHS kriterlerine göre tipini belirlemeyi, MIDAS ve PedMIDAS ölçeklerini kullanarak, tedaviyi planlanmayı ve tedaviye verilen yanıtı değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi genel pediatri, çocuk acil ve çocuk nöroloji polikliniklerine baş ağrısı şikâyeti ile başvuran 6-18 yaş arası 680 çocuk alındı. Hastaların demografik bulguları ve baş ağrısının özellikleri not edildi. Prospektif çalışmaya Aralık 2017 tarihinde başlandı. Bu hastalara ayrıca MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı. Şubat 2018 tarihinde kontrole çağrılan hastalara PedMIDAS ölçeği tekrar uygulanarak tedaviye yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların %54,9'u kız, 45,1'i erkekti. Baş ağrısı şikâyeti ile en sık başvurulan bölüm çocuk nöroloji polikliniğiydi. Tüm tanılar içerisinde en sık görülen baş ağrısı tipi gerilim tipi baş ağrısıydı. Prospektif çalışmadaki hastaların %29,8'i ağrıyı ayda 2 veya 3 kez hissetmekte, hastaların %40'nın ağrısı 1-4 saat sürmekteydi. Baskılayıcı sıkıştırıcı karakterde ağrı en sık görülen ağrı çeşidi olarak görüldü. En sık lokalizasyon ise frontal bölgedeydi. Stresin ağrıyı en sık tetikleyen faktör olduğu görüldü. Hastaların %50'sinin uyku ve dinlenme ile rahatlama sağladığı gözlemlendi. %44,3'ü primer baş ağrısı tanısı alarak %25,2'si gerilim tipi baş ağrısı, %18,6'sı migren olarak sınıflandırıldı. Hastaların %41,6'sı ise sekonder baş ağrısı tanısı aldı. Başvuran hastalara MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı, ölçek sonucunda evreler arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Migren tanısı alan hastalara tedavi sonrasında uygulanan PedMIDAS ölçeği neticesinde tedaviye yanıt gözlendi. Bu sonuçlar baş ağrısı olan çocuk ve ergenlerde PedMIDAS ölçeğinin kullanılabileceği gösterilmiştir. Çocuk hekimliğinde koruyucu hekimliğin ne kadar önemli olduğu bilinmektedir, bunun ışığında ailenin ve çocuğun endişeleri azaltılmanın dışında ağrı ile baş etme yolları da anlatılmalıdır.
Çocukluk çağı lenfadenopati olgularının klinik laboratuvar ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sık karşılaştığımız bir hastane başvuru nedeni olan lenfadenopati olgularını inceleyerek, olguların demografik, klinik, laboratuvar özelliklerini retrospektif olarak inceleyerek, lenfadenopatinin ayırıcı tanısında, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, benign/malign ayırımındakı yerini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine bir yıl içinde 01.01.2019-31.12.2019 tarihleri arasında başvuran ve lenfadenopati ön tanısı girilmiş, tetkik ve tedavi yapılmış 1ay-18yaş aralığında 404 olgu dahil edildi. Olguların elektronik dosya kayıtlarından hastaların yaşları, cinsiyetleri, öykü özellikleri, fizik muayene, tam kan sayımları, nötrofil/lenfosit oranları (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), CRP, ESR, bakteriyal ve viral tanı için yapılan tetkikleri, görüntüleme sonuçları ve yapıldıysa biyopsi sonuçları kaydedildi. Verilerin analizinde IBM SPSS 23.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımı (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) kullanıldı. İki grup arasında fark olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız örneklem t testinden, iki kategorik değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde ki-kare analizinden yararlanıldı. Bulgular: Lenfadenopati ön tanısı ile tetkik edilen 404 olgunun dosyası incelendi. Bir olguda brankiyal kleft kisti saptandı. Lenfadenopati tanısı alan 403 olgunun 256'sının (%63,5) erkek, 147'sinin (%36,5) kız olduğu görüldü. Yaşları 3 ay ile 17,5 yaş arasında değişiyordu, ortalaması 6,08±3,964 yıldı. Olguların 397'si(%98,5) benign, 6'sı(%1,5) malign, benign olguların kendi arasındaki sınıflandırmasında; 240 (%59,5) olgu enfeksiyöz LAP, 157'si (%39) enfeksiyon dışı LAP idi. Enfeksiyöz LAP grubu kendi içinde değerlendirildiğinde 240 olgunun 205'i(%50,9) spesifik etiyolojisi ayırt edilemeyen gruptaydı, 32(%7,9) olguda viral, 3(%0,7) olguda bakteriyel etiyoloji saptanabildi. Olguların 304'ü (%75,4) akut, 99'u (%24,6) kronikti. Benign grupta 299'u (%75,3) akut, 98'i (%24,7) kronik; malign grupta ise 5'i (%83,3) akut, 1'i (%16,7) kronik lenfadenopati olgusu idi. Bölgesel LAP olgularında en sık %69 oranla servikal bölge, yaygın LAP olgularında ise en sık %55,7 oranla servikal ve submandibuler bölge birlikteliği olduğu saptandı. 26 olguda EBV, 7 olguda CMV, 3 olguda kabakulak virüsü, 2 olguda AGBHS, 1 olguda parvovirus, 1 olguda mikoplazma, 1 olguda B.hensalae saptandı. 4 olguda TDT yapılsa da yalnız 1 olgu pozitifti. 208 olguda yapılan ultrason görüntülemede 194 olgu (%93,3) yağlı hilusları seçilen, 14 olgu (%6,7) yağlı hilusları seçilmeyen olarak değerlendirilmişti. 14 olgunun 5'i(%35,7) malign, 9'u(%64,3) benign LAP grubunda idi. Enfeksiyöz LAP olgularında ESR yüksekliği, nötrofili, trombositoz, NLO oranında yükseklik, enfeksiyon dışı LAP olgularına göre görülmesi istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MPV değerinin demografik, klinik ve laboratuvar bulguları ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. MPV'nin akut/kronik, bölgesel /yaygın, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, malign/benign LAP ayırıcı tanısında kullanılabileceğine dair istatistiksel anlamlı veri ortaya konulamadı. NLO yüksek olan LAP olgularında CRP ve ESR değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. NLO, enfeksiyöz LAP grubunda anlamlı şekilde yüksekti, antibiyotik kullanma ve 1 haftadan uzun süre antiyotik kullanma oranı NLO yüksek olan grupta istatistiksel anlamlı şekilde yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda lenfadenopati olgularının erkek cinsiyette daha fazla olduğu gösterildi. Olgularımızda akut LAP, bening nedenli LAP, servikal ve submandibuler bölgesel LAP daha fazlaydı. Enfeksiyoz ve enfeksiyon dışı LAP ayırıcı tanısında ESR, trombositoz, nötrofili ve NLO'nun faydalı biyobelirteçler olduğu görüldü. Yüksek NLO değeri ile lökositoz, CRP yüksekliği, ESR yüksekliği, antibiyotik kullanma oranı ve süresi arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. NLO, LAP ayırıcı tanısında enfeksiyöz ve enfeksiyon dışı grubu ayırmada bir belirteç olabilir. Malign/benign LAP ayırıcı tanısı için malign LAP olgularının da sayısının fazla olduğu daha geniş kapsamlı çalışmaların faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. MPV değerinin akut/kronik, bölgesel/yaygın, enfeksiyoz/enfeksiyon dışı, benign/malign LAP gruplarında farklı olmadığı, klinik ve laboratuvar bulgularla istatistiksel anlamlı ilişkisi olmadığı gösterildi. Anahtar Sözcükler: lenfadenopati, lenfadenit, LAP, benign LAP, malign LAP
Ankara metropol kent alanında kent içi nüfus hareketliliği
Başkent olduktan sonra yoğun nüfus artışının yaşandığı Ankara, nüfusun artışı sebebiyle kent içerisinde geçmişten beri çeşitli nüfus hareketliliğine sahne olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun en yoğun ve karmaşık bir şeklinde gözlemlendiği alanlar ise nüfusun ve gelişmişliğin Ankara ili içerisinde en fazla yoğunlaştı alanlar olan metropol kent alanlarıdır. Ankara ili içerisindeki metropol kent alanlarını Ankara'nın merkez bölgeleri şeklinde tabir edilen Altındağ, Mamak, Çankaya, Sincan, Pursaklar, Etimesgut, Yenimahalle ve Keçiören ilçeleri olarak sıralamak yerinde olacaktır. Bu ilçeler arasındaki ve metropol olmayan ilçelerle metropol ilçeler arasındaki il içi göçler Ankara'da kent içi yoğun nüfus değişimlerini beraberinde getirmektedir. Bu çalışmanın amacı Kentsel Coğrafya için ayrı bir öneme sahip olan kentlerdeki nüfus hareketliliğine bağlı olarak ortaya çıkan kent içi kümelenme ve seyrelme durumunu Ankara ili metropol ilçeleri üzerinde değerlendirmek ve harekete katılan kişilerin demografik yapılarını da belirleyerek ilçelerdeki nüfusun çeşitli yönleri hakkında çıkarımlarda bulunmaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için Türkiye İstatistik Kurumu'ndan 06/10/2020 tarihinde Ankara il içi göç sayıları (alan ilçe ve veren ilçe şeklinde) ve hareketliliğe katılan kişilerin rakamsal olarak eğitim durumları, cinsiyetleri ve yaş aralıkları bilgisi elde edilmiştir. Elde edilen veriler Microsoft Excel, İstatistiksel Veri Analizi yöntemleri ve CBS kullanılarak, tablo, grafik ve harita şeklinde işlenmiştir. İşlenen bu veriler üzerinden ise Ankara ili metropol ilçeleri hakkında çeşitli çıkarımlarda bulunulmuştur.
İnmeli hastalarda demografik bulgular ile hastalık özelliklerinin fonksiyonel durum, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyi ile ilişkisi
İnmeli Hastalarda Demografik Bulgular ile Hastalık Özelliklerinin Fonksiyonel Durum, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Özürlülük Düzeyi ile İlişkisiAmaç: Bu çalışmada inmeli olguların demografik özelliklerinin, inme etyolojisi, inme süresi ve etkilenen hemisferin hastaların fonksiyonel durumları, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite ve özürlülük düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 126 inmeli hastanın demografik özellikleri, inme risk faktörleri kaydedildi. Hastalar etyolojilerine, etkilenen hemisfere, yaşa, cinsiyete ve başvuru sürelerine göre gruplara ayrıldı. Ambulasyonları, mobilite düzeyleri, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya katılan inmeli hastaların % 48'inin kadın, % 52'sinin erkek olduğu ve % 77'sinin iskemik, % 23'ünün hemorajik kaynaklı inme olduğu belirlendi. İskemik ve hemorajik inmeli olgularda her iki grupta da en sık karşılaşılan risk faktörü hipertansiyon olarak saptandı. Hastaların fonksiyonel durum ve disabilite düzeyleri karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skala skorları ile Rivermead Mobilite ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru ile arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Brunnstrom evreleri ile hastaların ambulasyonları, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulundu.Sonuç: Hastalarda ambulasyon, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri açısından yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skalası ile Rivermead Mobilite İndeksi ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif, Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında çok güçlü negatif ilişki olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: İnme, risk faktörleri, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite, disabilite
Yogun bakımda takip edilen romatolojik hastaların demografik ve klinik bulguları ile bu bulguların sağkalımla ilişkileri
ÖZETAmac: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ünitesinde izlenen romatolojik hastaların yatışındaki klinik ve laboratuar özelliklerinin belirlenmesi ve bu parametrelerin mortalite ilişkisinin ortaya konması amacı ile yapılmıştır.Gerec ve yöntemler: Çalışmamıza 2003-2012 tarihleri arasında Dahiliye Yoğun Bakımda yatan romatolojik hastalar alındı. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar değerleri retrospektif olarak kaydedildi. İstatistiksel frekansları hesaplandı daha sonra bu verilerin mortalite üzerine etkisi araştırıldı.Bulgular: Bu çalışmaya ortanca yaşı 38 olan 69'u bayan 31'i erkek toplam 100 hasta alındı. Hastaların tanıları 42'si (%42) Sistemik lupus eritromatozis (SLE), 26'sı (%26) Romatoit artrit (RA), 9'u (%9) Wegener granulomatozis (WG), 6'sı (%6) Behçet hastalığı (BH), 5'i (%5) Skleroderma'idi (SCL). Hastaların yoğun bakım ihtiyacı 55 hastanın (%55) pulmoner problemler ve şok nedeniyle sonra sırasıyla nörolojik problemler 27 (%27) ve diger nedenlerden 18 (%18) oldu. Hastaların ortanca Akut Fizyolojik ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi (APACHE II )değeri 21'idi(5-45). Hastaların 63'ü öldü (%63).Yapılan tek degişkenli analizde yatış nedeni pulmoner problem ve şok olanlar ( p=0.002), yaş (p=0.040), yoğun bakıma yatışında enfeksiyon (p=0. 005), akciğer enfeksiyonu (p=0.017), sepsis ( p=0. 01) ve şok (p=0.001) olanlar ile trombosit sayısı (p=0.032) , c-reaktif protein (CRP) (p=0.012), prokalsitonin (PCT) (p=0.008) ve APACHE II (p=0.001) mortalite ile ilişkili bulunuldu. Multivariant analizde sadece APACHE II değeri istatistiksel olarak mortalite üzerine anlamlı bulundu(p=0.009).Sistemik lupuslu eritromatozisli 42 hastasının %63'ü öldü. Tek degişkenli istatiksel analizde yaş (p=0.002), sepsis (p=0.028), APACHE II (p=0.006), PCT (p=0.046) , mortalite üzerine anlamlı bulundu. Romatoit artrit hastalarının %73'ü öldü, yapılan tek değişkenli istatistikte sadece CRP (p=0.028) mortalite üzerine anlamlı bulundu.Sonuc: Yoğun bakımda takip edilen romatolojik hastalar yüksek ölüm oranına sahiptir. Yoğun bakımdaki romatoloji hastalarının mortalitesi açısından en önemli risk faktörü APACHE II'dir.
Gelişmekte olan ülkelerde demografik geçiş ve yoksulluk ilişkisi
Nüfus ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki, çok eski zamanlardan bu yana önemli bir tartışma ve inceleme konusu olmuştur. Malthus?un, nüfus artışının ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği yönündeki teorisini ortaya atmasıyla, nüfus ve ekonomi ilişkisi üzerine tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme ilişkisini ele alan görüşlerin bir kısmı nüfus değişmelerinin ekonomi üzerinde negatif etki yarattığını öne sürerken, bazıları bu etkinin pozitif olduğunu, bir diğer kısmı ise nüfus değişmelerinin ekonomi üzerinde etkisi olmadığını (nötr) savunmaktadırlar. Ancak, bu yaklaşımların ortak noktası, nüfusun sadece büyüklüğünde meydana gelen değişmelere odaklanmış olmalarıdır. Son yıllarda ise, nüfusun yaş yapısındaki değişmelere odaklanan çalışmalar ön plana çıkmıştır Bu çalışmalara göre, nüfusun yaş yapısında meydana gelen değişmelerin, ülkelerin demografik, sosyal ve ekonomik yapıları üzerinde önemli etkileri olduğu gözlemlenmektedir. Nüfusun yaş yapısında meydana gelen değişimler, yüksek doğum ve ölüm oranlarından düşük doğum ve ölüm oranlarına doğru gidişi ifade eden ve demografik geçiş olarak adlandırılan süreç esnasında meydana gelmektedir. Demografik geçiş süreci esnasında, toplam nüfus içinde, çocuk ve yaşlılardan oluşan bağımlı nüfusun payının azalması ve çalışan nüfusun payının artması, ülkeler için, gerekli eğitim ve istihdam olanaklarının yaratılması koşuluyla, bir ekonomik büyüme fırsatı yaratmaktadır. Bu fırsat, özelikle, yoksulluğun hala yoğun olarak görüldüğü gelişmekte olan ülkeler için büyük önem arz etmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin birçoğu, demografik geçiş sürecini henüz tamamlamamış bulunmakta ve nüfusları yaşlanmadan önce, çalışma çağındaki nüfusun payının artmasını ekonomik büyümeye dönüştürebilme ve doğru politikalarla içinde bulundukları yoksulluğu azaltabilme şansına sahip bulunmaktadırlar. Bu tez çalışmasında, nüfus ve ekonomi arasındaki ilişki, nüfusun yaş yapısındaki değişmelerin ekonomik büyüme ve yoksulluk üzerindeki etkileri temel alınarak incelenmiştir. Nüfusun yaş yapısındaki değişmeler sonucunda, gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye?de, bu değişimlerin, gerekli politika ve düzenlemelerin gerçekleştirilmesi halinde, ekonomik büyümeyi hızlandırıcı ve yoksulluğu azaltıcı sonuçlar yaratacağının ortaya konulması amaçlanmıştır.. Anahtar Kelimeler: Demografik Geçiş, Bağımlı Nüfus, Ekonomik Büyüme ve Yoksulluk.
Üriner sistem taş hastalığı olan çocukların retrospektif değerlendı̇rı̇lmesi
Amaç: Ülkemiz üriner sistem taş hastalığı (ürolitiyazis) açısından endemik ülkeler arasında yer almaktadır. Bu çalış mada, kliniğ imizde ürolitiyazis nedeniyle takip edilen hastaların demografik ve klinik verilerinin belirlenmesi, taş hastalığ ının etyolojisi, tanı ve tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi amaçlanmış tır. Materyal ve Metod: Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çocuk Nefroloji ve Genel Çocuk polikliniğine 2010-2015 yılları arasında başvuran ve ürolitiyazis tanısıyla izlenen 167 çocuğun yaş, cinsiyet, başvuru şikayeti, anne sütü alımı, D vitamini kullanımı, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, akrabalık, ailede taş hikayesi olup olmadığı, fizik muayene ve labaratuar bulguları (üre, kreatinin (krea), ürik asit, magnezyum (Mg), kalsiyum (Ca), fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, D vitamin düzeyi, tam idrar tetkiki, kan gazları, anlık idrarda Ca/krea, ürik asit/krea, Mg/krea, okzalat, sitrat, sistin düzeyleri, eğer elde edilmişse taşın biyokimyasal analizi gibi tarama tetkikleri), radyolojik yöntemlerden rutin ultrasonografinin yanı sıra, varsa direk üriner sistem grafisi, intravenöz piyelografi, voiding sistoüretrografi, statik ve dinamik böbrek sintigrafileri gibi görüntüleme sonuçları ve almış oldukları tedavi retrospektif olarak incelendi Bulgular: Çalış maya alınan 167 hastanın (92 erkek, 75 kız) yaş ortalaması 30.30±42,60 ay olup %41,9'unun (n:70) ailesinde ürolitiyazis öyküsü vardı. Semptomatik hastalarda en sık başvuru nedenleri sırasıyla: Huzursuzluk (%34,4), karın ağ rısı (%15,6), ultrasonografide böbrekte taş saptanması (%9,1) ve makroskopik hematüri (%7,1) idi. Çalış ma grubunda hastaların %58,1'inde taş oluş umuna yol açan metabolik veya yapısal bir ya da birden fazla hazırlayıcı faktör olduğu görüldü. Taş analizi olguların %13,7'sine yapılmıştı ve bu hastaların %65'inde kalsiyum okzalat taşı vardı. Metabolik bozukluklar içinde en sık görülenler: Hipositratüri (%55,1), hipomagnezüri (%47,9) ve hiperkalsüri (%12,6) idi. Tüm olgularda diyet, sıvı alımının arttırılması ve tuz kısıtlaması önerilmiş olup, olguların %19.2'sine taş a yönelik cerrahi tedavi, %54,4'üne ise altta yatan metabolik soruna yönelik ilaç tedavisi verilmişti. Sonuç: Ürolitiyazis, çocukluk yaş grubunu da içine alan önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Çocuklarda özellikle metabolik değerlendirme ve altta yatan anatomik sorunların saptanması ile taşların tekrarı, dolayısıyla böbrek zedelenmesinin en aza indirgenmesi mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Hipositratüri, Üriner sistem taş hastalığı, Ürolitiyazis
Acil servise şok ön tanısıyla başvuran hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi
Acil Servise Şok Ön Tanısıyla Başvuran Hastaların Etiyolojik Açıdan Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesi acil tıp kliniğine başvuran şok hastalarının demografik özelliklerini, etiyolojisini, mortalite oranlarını ve prognozlarını incelemektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Adana Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Kliniğine 1 Haziran 2012 ve 31 Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran şok bulguları olan 18 yaş üstü hastalar alındı. Hastaların demografik verileri, şok nedenleri, altta yatan hastalıkları, acil serviste ve yatırıldıkları kliniklerdeki prognozları ile ilgili veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Şok nedeni tespit edilemeyen ya da sıvı ve vazopressör tedavisine cevap vermeyen hastalarda kortizol düzeyi çalışılarak surrenal yetmezlik araştırıldı. Bulgular SPSS 15.0 programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmanın yapıldığı dönemde acil servise başvurduğunda şok bulguları olan toplam 70 hasta incelendi. Etiyolojik nedenler arasında ilk sırada septik şok (% 25,8), ikinci olarak hipovolemik şok (% 21,5) saptandı. Septik şok nedenleri arasında en fazla (% 51,3) akciğer enfeksiyonu mevcuttu. Tüm hastaların altta yatan hastalıkları incelendiğinde en sık % 38,5 oranında malignensi olduğu görüldü. Mortalite üzerine sepsis ya da malignensinin istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi saptanmadı (p>0,05). Surrenal yetmezliğe bağlı şok oranı kortizol düzeyi çalışılan hastalarda % 59,0 ve tüm şok hastalarında % 18,6 olarak bulundu. Sonuç: Şok acil servislerde sık karşılaşılan bir klinik bulgu olup şok nedeni bulunamayan ya da tedaviye cevap vermeyen hastalarda surrenal yetmezlik düşünülmeli ve kortizol düzeyi çalışılamadığı durumlarda kortikosteroid tedavisi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Şok, surrenal, etiyoloji
Yetişkin bireylerde hipertansiyon ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının incelenmesi
Bu araştırma yetişkin bireylerde hipertansiyon ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını incelemek amacı ile kesitsel- analitik tipte yapılan bir çalışmadır. Sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeğinin; demografik özellikler ve tanımlayıcı değişkenler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gösterip göstermedikleri araştırılmıştır. Araştırma 01 Eylül 2013 – 01 Şubat 2014 tarihleri arasında Kahramanmaraş ilinde merkez TSM'ye bağlı Mado Aile Sağlığı Merkezine bağlı bölgede yapılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak "Anket Formu'' ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği'' kullanılmıştır. Analizlerin yapılmasında SPSS 23,0 paket programından yararlanılmıştır. Ölçeğin güvenilirlik analizlerine bakılmıştır. Çalışmada, elde edilen veriler; aritmetik ortalama, frekans dağılımı ve yüzdeleri, kruskal wallis h testi, mann whitney U testi ve korelasyon analizi yardımıyla analiz edilip yorumlanmıştır. Araştırmaya katılanların kan basıncı ölçümleri sonucunda 140 ve/veya 90 ve/veya görülme durumu kadınlarda %32.4 erkeklerde ise %31.0 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılanların boy değişkenleri incelendiğinde; katılımcıların boy ortalamasının 169.44±9.58, kilo ortalamasının 76.50±12.64, BKI 26.69±4.39 olduğu tespit edilmiştir. Ankete cevap veren katılımcıların egzersiz puanı ortalaması 10.78±3.58; beslenme puanı ortalaması 16.38±3.34; sağlık sorumluluğu puanı ortalaması 23.68±6.42; kişilerarası destek puanı ortalaması 19.08±4.09; kendini gerçekleştirme puanı ortalaması 34.76±7.14; stres yönetimi puanı ortalaması ise 17.20±4.18, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeği toplam puan ortalaması 121.86±24.35'dir. Araştırmaya katılanların kendini gerçekleştirme, beslenme ve kişilerarası destek alt boyutlarının yüksek olduğu tespit edilmiş olup, en düşük egzersiz yapma alt boyutu olduğu saptanmıştır. Ayrıca tansiyon düşürücü ilaç kullanma durumuna, hipertansiyona bağlı sağlık sorunu gelişme durumuna göre tüm alt boyutlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Kan basıncı ölçümlerinde sonuçları düşük çıkanların yüksek çıkanlara göre kendini gerçekleştirme, egzersiz, kişilerarası destek, stres yönetimi ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları düzeyinin daha yüksek çıktığı tespit edilmiştir (p<0.05). Kan basıncı değişkeni ile sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeği alt boyutları arasında anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğu tespit edilmiştir ( p<0.05). Yaş değişkeni ile beslenme alt boyutu hariç tüm alt boyutlar arasında negatif yönlü bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. ( p<0.05). Hipertansiyon tedavisinde ilacın yanı sıra yaşam biçimi şeklide önemlidir. Toplumun sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını kazanmasında, geliştirilmesinde ve uygulanmasında hemşirelere önemli roller düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, hemşire
Serebral palsi tanılı çocuk hastaların demografik ve klinik karakteristikleri ve kemik-mineral metabolizmaları
Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde izlenen serebral palsili hastaların klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi, bu hastalarda kemik mineral metabolizması bozukluklarının saptanması ve bu sorunlara farkındalığın yaratılması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde Ocak 2014 - Ocak 2015 tarihleri arasında, serebral palsi tanılarıyla izlenen, takipleri düzenli yapılan 2-18 yaş arası toplam 102 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen olguların demografik bilgileri, etyolojileri, klinik ve laboratuvar bulguları, eşlik eden problemleri kaydedildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaş değeri 96.83 ± 53.54 ay (24-207 ay) olup, erkek/kız oranı 1.2 idi. Annelerin %51'i ilköğretim mezunu ve %18.6 okur yazar değildi. Olguların %23.5'i miad doğumdu ve %50'nin doğum ağırlığı 2500 gr.'ın üzerindeydi. En sık (%38.2) kuadriplejik tipte olgu saptandı ve etyolojide en sık natal faktörler (%56.9) rol alıyordu. Ayrıntılı etyolojik değerlendirmede; asfiksi (%49) ve DDA (%28.4) en sık faktörler olarak belirlendi. En sık beyin MRG anormalliği PVL (%25) olarak saptandı. Mental retardasyon %88.2, konuşma problemleri %72.5, malnütrisyon %67.6, görme problemleri %28.4, epilepsi %46.4 oranla en sık eşlik eden problemlerdi. AEİ alan hastalardan %60.7'si tek, %37.5'i iki veya daha fazla AEİ kullanmaktaydı. Epilepsi görülen hastalarda, yenidoğan döneminde nöbet geçirme, spastik tetraparetik tip SP olma, anormal MRG bulguları ve hastada MR olması epilepsi gelişiminde risk faktörü olarak saptandı (p=<0.05). Hastaların Kalsiyum - D vitamini kullanmaları ile osteokalsin, sistatin C ve 25(OH)D3 düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Düzenli fizik tedavi alan hastaların osteokalsin, IGF1, IGFBP3 ve PTH düzeylerinin diğer hastalara göre anlamlı olarak daha iyi olduğu görüldü (p<0.05). Serum D vitamin seviyeleri birden fazla antiepileptik ilaç kullananlarda, tek ilaç kullanan hastalara gore anlamlı olarak düşük saptandı. D vitamin düzeyleri ile güneş ışığı maruziyeti, arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p> 0.05). Sonuç: serebral palsili çocuklarda kemik metabolizması bozuklukları olabilir. Bu çocukların kronik izleminde yaşam kalitesinin düzeltilebilmesi için, bu bozuklukların erken fark edilmesi ve tedavi edilmesi önemlidir. Özellikle güneş ışığından doğru yararlanma ve düzenli dinamik fizyoterapinin kemik sağlığı üzerinde daha etkili olduğu görülmüştür. SP'li olgularımızda en önemli risk faktörünün perinatal asfiksi olduğunu saptadık. Bu nedenle özellikle zor doğum ve perinatal asfiksi öyküsü olan bebeklerin nöromotor gelişimlerinin düzenli olarak takip edilmesi tanı ve tedavideki gecikmeleri engelleyebilir. Anahtar kelimeler: Serebral palsi, asfiksi, kemik mineral bozukluğu
The prevalances and patient characteristics of primary immunodeficiency diseases
Objective: In this study, we aimed to record demographic features and laboratory resulth of patients with primary immunodeficiency who are followed by Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy. Material and Method: In this study, 192 children with primary immunodeficiency who admitted to Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy since june 2014 were evaluated retrospectively. The study protocol was approved by the Medical Ethics Committee of the Çukurova University Medicine Faculty and used ESID (The European Society for Immunodeficiencies) and IUIS (The International Union of Immunological Societies) criteria. We recorded patients'demographic features like age, gender, the age of symptoms, the age at diagnosis, clinical features, family history and laboratory results. At the same time we recorded consanguinity, is there another person who has primary immunodeficiency desease in family, is there dead person with primary immunodeficiency desease in family, clinical manifestations. Laboratory analyses included complete blood count, peripheral blood smear, measurement of serum immunoglobulins, lymphocyte proliferation test, absolute lymphocyte count, absolute neutrophil count, radiologic abnormality, treatment, prognosis. CT or HRCT scaned to the patient who recurrent respiratory system infection. Analyses included delayed cutaneous hypersensitivity, spesific IgE and skin prick test results. Results: The average age at diagnosis was 56.6 months and differed between 1 and 192 months. 114 (%59,4) of the patients were boys and 78 (%40,6) were girls. 42 (%21,9) of the patients from rural, 150 (%78,1) ) of the patients from urban. %33.3 of patients (n:64) had the most common immunodeficiency due to antibody deficiency. The ratios of the other immunodeficiencies were severe combined immunodeficiency % 16,1 (n:31), other welldefined immunodeficiency syndromes %30,7 (n:59), regulation defects of immun system %1 (n:2), defects of phagocytic system %15,1 (n:29), defects in innate immunity %3,6(n:7). %22,9 of patients (n:44) had the most common subgroup of immunodeficiency due to ataxia telangiectasia. Parental consanguinity ratio of our patients was %9,8 (n:19). The most common parental consanguinity severe congenital neutropenia, Ig A deficiency at least. The most common clinical manifestation recurrent respiratory system infection in %38,5, The most common symptoms gait disturbance in %21. Conclusion: Promoting the awareness of PID among the medical professionals and the general public is required if premature death and serious morbidity occurs due to late diagnosis of the wider spectrum of PID are to be avoided. Key words: Primary immunodeficiency, Laboratory, Demographic Features.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'nde atriyoventriküler tam blok tanısı konulan hastalarda atriyoventriküler tam blok nedenleri
Amaç: Atriyoventrilüler tam blok sinüs uyarılarının ventriküle iletilememesinden kaynaklanan önemli bir ritm bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı; acil serviste atriyoventriküler tam blok tanısı konulan hastalarda demografik verileri araştırmak ve nedenleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Şubat 2013-1 Eylül 2015 tarihleri arasında Dr. Ali Boz'un çalıştığı mesai saatlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve atriyoventriküler tam blok tanısı konulan, 18 yaş üstü 30 hasta dahil edildi. Bu hastaların anamnezleri alınıp fizik muayeneleri yapıldı. Rutin biyokimya, hemogram, tiroid fonksiyon testleri bakılarak EKG çekildi. Hastaların 24'üne ekokardiyografik inceleme, 10'una koroner anjiyografi yapıldı. Bulgular: hastaların %60'ı (n=18) erkek olup %40'ı (n=12) kadındır. Yaş ortalaması 65,46±15,98'dir. 11 hastada (%36,7) başvuruda senkop mevcuttur. Etyolojileri incelendiğinde ilk sırada kronik iskemik kalp hastalığı (%33,3; n=10) sonrasında akut iskemik kalp hastalığı (%23,3; n=7) ve ikili-üçlü antiaritmik ilaç kullanımı (%23,3; n=7) gelmektedir. Hiperkalemi %20 (n=6) hastada bulunmuştur. Hastaların %3,3'ünde (n=1) hiperpotasemiye hiponatremi, %3,3'ünde (n=1) aort stenozu, %3,3'ünde (n=1) ikili antiaritmik ilaç kullanımı eşlik etmektedir. Tüm hastaların %6,7'sinde (n=2) akut iskemik kalp hastalığı hiperpotasemiye eşlik etmektedir. Hastaların %6,7'sinde (n=2) ilaç intoksikasyonu, %6,7'sinde (n=2) pacemaker disfonksiyonu, %3,3'ünde (n=1) myokardit saptanmıştır. Sonuç: Atriyoventriküler tam bloklu hastalarda neden araştırılırken sık görülen akut ve kronik iskemik kalp hastalğı yanı sıra diğer nedenleri ortaya çıkarmaya yönelik ayrıntılı anamnez alınıp fizik muayene yapılmalıdır. Geri dönüşümlü nedenler olmaları sebebiyle; ilaç kullanım öyküsü sorgulanmalı ve elektrolit değerlerine dikkat edilmelidir. Etyolojide zehirlenme olabileceğine dikkat edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, atriyoventriküler tam blok, etyoloji.
Acil servise başvuran zehirlenme olgularının değerlendirilmesi
Acil Servise Başvuran Zehirlenme Olgularının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada; acil servise başvuran ve zehirlenme tanısı alan hastaların demografik analizini yapmayı, toksik madde veya ilaçları ve mortalite oranlarını çıkartmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniğine 1 Ocak 2013 -1 Eylül 2015 tarihleri arasında başvuran ve zehirlenme tanısı alan 1008 hasta alındı. Hastalar retrospektif olarak acil kayıt formları ve yatış dosyalarının incelenmesi ile değerlendirildi. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, acil servise başvuru tarihleri, tıbbı özgeçmişleri, ne ile nasıl zehirlendikleri, başvuru anındaki bilinç düzeyleri, acil serviste hastaların sonlanımı, mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: 1008 hastanın %56,3'ü kadındı. Zehirlenme en sık 24-40 yaş grubunda görüldü (%44,9). Hastalar en sık yaz aylarında başvurmuşlardı (%28). Zehirlenmeler en sık çoklu ilaç alımıyla olup en sık neden suisiddi (%69,7). Zehirlenmeler en sık oral yolla olmuştu (%78,4). Hastaların %87,8'i acil serviste tedavileri yapılıp gözlendikten sonra taburcu edildi. Sonuç: Zehirlenme vakalarının azalması için halkın ve ailelerin bilgilendirilmesi, reçetesiz ilaç satışının engellenmesi, tarımsal kimyasalların dikkatli kullanılması ve temizlik malzemelerinin, böcek ilaçlarının güvenli kutularda saklanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Acil servis, ilaç, zehirlenme.
Primer ailesel hiperlipidemi tanılı çocuk ve adölesanlarda demografik, klinik özellikler ve bunların mutasyon analizi sonuçlarıyla ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada primer ailesel hiperlipidemi tanılı hastaların demografik, klinik özellikleri ve aldıkları tedaviler yönünden araştırılması, genetik mutasyonlarının incelenmesi ve genotip-fenotip ilişkisi kurulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniveritesi Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Polikliniğinde primer ailesel hiperlipidemi tanısıyla takibe alınan ve bu çalışmanın yapıldığı Nisan 2014-Ekim 2015 tarihleri arasında poliklinik takibine gelen, çocuk ve adölesan 80 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, klinik bulguları ve laboratuar verileri ve aldıkları tedaviler incelendi. Ayrıca hastalıktan sorumlu LDLR, LDLRAP1, Apo B, PCSK9, ABCG5, ABCG8, LPL, Apo C-II, Apo A-V, RP1, LIP1 genleri için mutasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Toplam 80 hastanın 42'si (% 52,5) kız, 38'i (% 47,5) erkekti. 30 hipertrigliseridemili hastada en sık olarak LPL geninde olmak üzere RP1, Apo C-II ve Apo A-V genlerinde mutasyon saptandı. 50 hiperkolesterolemili hastada ise en sık LDLR, ikinci sıklıkta ise LDLRAP1 geninde olmak üzere iki farklı gende mutasyon saptandı. Bu çalışmayla LPL geninde 5 yeni mutasyon, Apo A-V'te 1 ve LDLR geninde 4 yeni mutasyon tanımlandı. Familyal hipertrigliseridemili hastalarda en sık olarak LPL geninde c.557G>A ve c.953A>G mutasyonları birleşik heterozigot olarak bulundu. Familyal hiperkolesterolemili hasta grubumuzda literatürle benzer şekilde en sık mutasyon saptanan gen LDLR olarak bulunmuştur. En sık saptadığımız mutasyon ise LDLRAP1 geninde tanımlanan c.406C>T olarak gözlendi. Sonuç: Primer ailesel hiperlipidemiler plazma lipit düzeylerindeki farklılıklara göre değişik klinik tablolara yol açan genetik geçişli metabolik bozukluklardır. Familyal hipertrigliseridemili hastalar rastlantısal olarak lipemik serum saptanması, karın ağrısı, hepatosplenomegali gibi bulgularla daha erken dönemde tanı almaktadırlar. Familyal hiperkolesterolemi tanısının kardiyovasküler etkilenimi azaltmak, sağ kalımı arttırmak için erken çocukluk döneminde konulması önemlidir. Farklı genetik mutasyonlar hastalığın klinik tablosuna değişen derecelerde etkide bulunabilir. Bu çalışma, ülkemizde primer ailesel hiperlipidemili çocuk ve adölesanlarda şu ana kadar yapılan en geniş kapsamlı ve en fazla genin incelendiği araştırmadır. Anahtar Kelimeler: Familyal hiperlipidemi, LDLR, LDLRAP1, LPL
Özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenlere bağlı olarak mesleki doyum ve anksiyete düzeylerinin karşılaştırılması
Çalışmanın amacı, özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerin mesleki doyum ve anksiyete düzeylerini öncelikle kendi aralarındaki ilişkisini, ikinci aşamada da okul türüne göre değişimini incelemek ve karşılaştırma yapmaktır. Bu araştırmaya Şanlıurfa Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı 5 özel 5 devlet okulu olmak üzere toplam 10 okuldan 100 branş öğretmeni katıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri, Mesleki Doyum Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Araştırmada bağımsız değişkenler özel ve devlet okulunda çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenleri (yaş, cinsiyet, iş tecrübesi, medeni durum), bağımlı değişkenler ise mesleki doyum ve anksiyete düzeyleridir. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde Bağımsız İki Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Tek Yönlü Varyans Analizi testinde anlamlı farklılık görüldüğünde farkın hangi iki değişken arasında olduğunu belirlemek amacıyla LSD Post Hoc testi uygulanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki için Pearson Korelasyonu kullanılmıştır. Analizlerde güven aralığı %95 (anlamlılık düzeyi 0,05 p<0,05) olarak belirlenmiştir.Yapılan istatiksel analizlerin sonucunda mesleki doyum ile anksiyete arasında anlamlı bir ilişki saptanmış, özel ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerin anksiyete düzeyleri incelendiğinde anlamlı farklar ortaya çıkmıştır. Bulguların diğer değişkenlere göre detaylı analizi tablolarla yorumlanmıştır.