Demography
282 theses under this subject heading
Siirt ilinin demografik yapısının Türkiye ile karşılaştırılması ve bölgesel kalkınma açısından yorumlanması
Bir ülkenin, şehrin veya bölgenin sahip olduğu potansiyel seviyesini incelemek veya belirlemek istediğimiz zaman öyle uzun uzun kitap okuma, birçok karmaşık veri kullanarak araştırmaya yapma ve bunları analiz etme yerine daha basit bir şekilde şehrin veya bölgenin potansiyel seviyesini ölçme imkânımız bulunmaktadır. Bölgenin demografik verileri yani doğum, ölüm ve göç olaylarını inceleyerek bölgenin potansiyeli hakkında bir çıkarımda bulunulabilir. Çıkan sonuçlar bize bölgenin artı ve eksi yönlerini tespit etmede ve gelecek için daha sağlıklı planlar yapmada yardımcı olacaktır. Potansiyelini tespit açısından, sadece belirli bir bölgeyi değil farklı iki bölgeyi, şehri veya ülkeyi karşılaştırılmak için demografik verilerin kullanılması bile tek başına çok önemli ipuçları verecektir. Bu sayede, karşılaştırma yapılan bölgelerin birbirlerine karşı üstün ve zayıf özellikleri tespit edebilir; planlar ve çözümleri daha sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. Yapılan araştırmalar, ülkelerin gelişmişlik seviyeleri ile demografik yapıları arasında sıkı bir paralellik olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmada Siirt ili ve Türkiye'nin demografik yapısının karşılaştırılması yapılmış ve Siirt ilinin Türkiye ortalamasına göre güçlü ve zayıf yönleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda ortaya çıkan veriler ile bunlara ilişkin değerlendirmelerimiz, ilin eksik yanlarının görülmesi ve gelecek için planlama yapılmasında kamu kurum ve kuruluşlarına, STK'lara, belediyelere, üniversitelere vb. kurumlara önemli bir yardımcı kaynak olacaktır.
2209-2210-2211 No'lu Müslim Nüfus Defterlerine göre Havza'da demografik yapı
Osmanlı'nın uzun ömürlü, büyük bir imparatorluk olmasının en önemli nedeni uyguladığı siyasi, sosyal, ekonomik ve askerî politikalardır. Merkeziyetçi bir devlet olan Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren vergi yükümlüsü halkı ve hâlihazırda asker sayısını belirlemek için nüfusu "Memleket Tahriri" adıyla kayıt altına alarak timar sistemini uygulamıştır. 17. yüzyıla gelindiğinde iç isyanlar ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle timar sistemi uygulanamamış ve zamanla önemini yitirerek yerini iltizama bırakmıştır. Olağanüstü durumlarda toplanan Avarız vergisi sürekli toplanan vergi haline gelmiş ve avarız vergisi yükümlüsü halk kayıt altına alınarak nüfus sayımı bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu uygulama 18. yüzyıl boyunca da devam etmiştir. 19. yüzyıla gelindiğinde Yeniçeri Ocağı 1826'da II. Mahmud tarafından kaldırılarak yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulmuştur. Yeni kurulan bu orduya asker toplamak için 1828 ile 1829 yılları arasında ilk modern nüfus sayımı başlamış fakat aynı tarihlerde yaşanan Osmanlı-Rusya Savaşı nedeniyle kesintiye uğramıştır. Bu sayım 1830'da yeniden başlamış ve 1831 yılında tamamlanmıştır. Bu sayım, Osmanlı Devleti'nin ilk modern nüfus sayımı kabul edilmiştir. Yapılan nüfus sayımı kayıt altına alınmış ve böylece "Nüfus Defterleri" oluşmuştur. Bu defterler Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyılı için önemli sosyal, ekonomik ve askerî bilgiler sunmaktadır. Nüfus defterlerine kişilerin isimleri, meslekleri, yaşları, askerlik ve fiziki durumları kaydedilmiştir. Ayrıca sayım yapılan bölgenin idari yapısı ve yerleşim yerlerinin isimleri de kaydedilmiştir. Bu kayıtlar, tarih bilimcileri için önemli veriler olarak kabul edilmektedir. Havza Kazası ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Osmanlı arşivinde nüfus defterleri kataloğunda 14 defter bulunmaktadır. Tez çalışmamızda 2209 (H.1256/M.1840), 2210 (H.1259/M.1843) ve 2211 (H.1259/M.1843) numaralı nüfus defterlerinin transkripsiyonu yapılmıştır. Ayrıca bilgiler analiz edilerek; yaş, meslek, lakap, fiziki özellik vb. bilgilerle ilgili tablolar oluşturularak değerlendirmeler yapılmıştır. Sivas vilayetine bağlı Amasya sancağı içerisinde yer alan Havza Kazası'nın sosyal ve nüfus yapısı ile ilgili bilgiler verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Havza, Müslim, Askerlik, Nüfus Sayımı, Nüfus Defterleri.
Yenidoğanlarda aortik nabız dalga hızının maternal faktörler, demografik ve klinik özelliklerine göre değerlendirilmesi
Arter sertliğinin bir ölçüsü olarak, nabız dalga hızı (PWV) erişkinlerde koroner kalp hastalığı, inme ve kardiyovasküler mortalitenin güvenilir bir belirleyicisidir ve artmış PWV arterlerin daha sert olduğunu gösterir. Çocuklar arasında, obezite, diyabetes mellitus ve kalp nakli alıcılarında artmış PWV tanımlanmıştır. Veriler çelişkili olsa da bazı perinatal faktörler ileri yaşlarda arteriyel sertliği etkiler. Erken doğum öyküsü olan adolesanlarda brakiyal-radyal PWV'de bir artış bildirmiştir. Gebelik yaşına göre küçük doğan veya anneleri gebelik sırasında alkol almış olan çocuklarda da artan PWV bildirilmiştir. Yenidoğanlarda PWV hakkında az sayıda çalışma mevcuttur ve bu konu hala aydınlatılması gereken bir alandır. Çalışmamıza 15'i hipertansif anne bebeği, 26'sı diyabetik anne bebeği ve 26'sı kontrol grubu olmak üzere toplam 67 12-29 gün aralığındaki yenidoğan dahil edildi. Diyabetik anne bebeği grubundaki 5 bebeğin annesinde hem diyabet hem hipertansiyon tanısı mevcuttu. Çalışmamızda arteriyal sertlik belirteci olarak karotis-femoral nabız dalga hızı (cfPWV) kullanıldı ve ölçümler günün benzer saatlerinde aynı cihaz kullanılarak ekokardiyografi aracılığı ile yapıldı. Sonuç olarak çalışmamız dahilindeki bebeklerin cfPWV değeri 3,16 m/s ile 8,41 m/s arasında değişmekte olup cfPWV ortalaması 5,27±1,33 m/s olarak saptandı. Diyabetik anne bebeklerinin cfPWV değeri hem hipertansif anne bebeklerine hem de kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. Hipertansif anne bebekleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gestasyonel diyabetes mellitus tanılı annelerde diyet ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri ile insülin ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri arasında cfPWV değeri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çok değişkenli lineer regresyon analizi sonucuna göre, cfPWV değerini öngören etkenler anne yaşının artması ve annede diyabet olması olarak bulundu. Anne vücut kitle endeksi (BMI), gebelik sayısı, doğum şekli, doğum ağırlığı, anne hemoglobin miktarı, in vitro fertilizasyon (IVF) ile gebelik olma durumu cfPWV'yi etkilememektedir. Yenidoğanlarda arteriyal sertlik alanında az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda diyabetik anne bebeklerinde daha yüksek cfPWV değerleri saptanmış olup, bu durum erişkin çalışmaları verilerine dayanarak artmış kardiyovasküler morbidite ile ilişkilendirilebilse de mevcut bulguların ileri yaşlardaki etkileri konusunda uzun takip süreli daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Aksiyel spondiloartrit hastalarında sakroiliyak MR bulgularının demografık özellikler ve aktivite bulguları ile karşılaştırılması
Spondiloartritler (SpA) grup olarak sakroileit, spondilit, entezit, alt ekstremitelerde daha belirgin olan artrit, daktilit, üveit ve Human Lökosit Antijen-B27 (HLA-B27) pozitifliği gibi çeşitli ortak özellikler gösteren heterojen bir hastalık grubudur. Çalışmamızda progresif seyredebilen spondiloartrit hastalığına erken tanı koymak ve hastalığı modifiye edici tedavi ile uzun süreli fonksiyon kaybını ve geç dönem komplikasyonları önleyebilmede manyetik rezonans görüntüleme (MR) bulgularının diğer aktivite parametrelerinden ne kadar güvenilir ve klinik öneme sahip olduğu hakkında bilgi vermeyi amaçladık. Çalışmamıza SpA (n=3485) tanısı ile takip edilen hastaların verileri değerlendirildi. Hastaların tedavi başlandıktan önce ve ya tedavi sırasında çekilmiş olan Sakroiliak MR (SI MR) (n= 546) verileri dahil edildi. bDMARD başlandıktan önceki çekilen SI MR (n=327) bulguları ile hastaların demografik özellikleri karşılaştırıldı. Veri tabanından hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), hasta grubunun memleket, aile öyküsü, sigara kullanımı, ek hastalıkları, tanı yılı, tedavileri, laboratuvar değerleri (HLA-B27, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-reaktif protein (CRP), klinik bulguları (periferik eklem tutulumu, üveit, psöriazis), hastalık aktivite skorları (VAS, BASDAİ, BASFI) değerlendirildi ve kaydedildi. Buna ek olarak hastaların lomber MR, kalça MR, torakal MR ve servikal MR, el-ayak bileği MR, sternoklavikular MR verileri dahil edildi ve bulgular karşılaştırıldı. Çalışmanın sonucunda SI MR aktif lezyonlarından osteitin(%51,4) kronik lezyonlardan erozyonun (%38,8) daha sık saptandığı görüldü. Lezyonlardan sklerozun kadınlarda ankilozun erkeklerde daha sık rastlandığı, osteit ve erozyonda cinsiyet arasında anlamlı fark bulunmadığı görüldü. Omurga lezyonlarından entezit ve kapsülitin HLA B27 pozitifliği ile ilişkili olduğu görüldü. Genel spinal MR bulgularının değerlendirilmesinde Lomber MR'da en sık rastlanan aktif enflamatuar lezyonlardan faset eklem inflamasyonu(%14,3), toraks MR bulgularından köşe leszyonları(%10,5) daha sık rastlandı. Aktif enflamatuar lezyon ve dejeneratif lezyonların karşılaştırılmasında lomber, torakal, servikal MR'da dejeneratif lezyon tutulumun daha fazla olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, Sakroiliyak MR, Aktif enflamatuar lezyon, Osteit
Ankilozan spondilit hastalarında, ciddi spinal tutulum ile ilişkili klinik, demografik özellikler ve HLA allellerinin incelenmesi
Bu çalışmada amaçlarımız; Türk toplumunda ankilozan spondilit (AS) hastalarında HLA alellerinin sıklıklarının karşılaştırılması, AS hastalarında hastalık şiddetiyle ve ciddi spinal tutulumla ilişkili olabilecek allellerin saptanmasıdır. Çalışmaya Aralık 2022- Haziran 2023 tarihleri arasında polikliniğimize başvurmuş semptom süresi 10 yılın üzerinde olan toplam 100 AS hastası dahil edildi. Hastaların son 2 yıl içinde çekilen servikal, lumbar ve sakroiliak/pelvis vertebral grafileri incelendi. HLA tiplendirmesinde sekans spesifik oligonükleotid polimeraz zincir reaksiyonu (SSO-PCR) düşük çözünürlük yöntemi kullanıldı. Kontrol grubunu oluşturmak üzere Onkoloji Hastanesi Doku Tipleme laboratuvarına 2010-2015 yılları arasında donör olarak başvurmuş sağlıklı 100 kişinin HLA tiplendirme test sonuçları kullanıldı. Veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 100 hastanın 62'si erkek, 38'i kadındı. HLA-B*27 yapılan epidemiyoloji çalışmalarına benzer şekilde AS hastalarında %72, sağlıklı kontrollerde ise %8 pozitif saptandı. HLA-A*02, HLA-A*02 homozigot, HLA-B*27, HLA-C*02 AS hastalarında sıklıkları artan allellerdi (her biri için p düzeltilmiş:<0,001). HLA-B*35 (p düzeltilmiş:0,006) ve HLA-C*04 (p düzeltilmiş:0,003) ise sağlıklı kontrollerde sık görülen, hastalıktan koruyucu olan allelerdi. Tek değişkenli analizde HLA-A*02 homozigot olanlarda sindezmofit (p:0,040), HLA-B*27 pozitif olanlarda bilateral evre 4 sakroiliit sıklığı artmıştı (p:0,033). HLA-DRB1*04 negatif hastalarda bambu gelişme sıklığı artmıştı (p:0,019). Çok değişkenli karar ağacı modelinde sindezmofit, kalça tutulumu, yüksek mSASSS skoru ile HLA-A*02 homozigot olması, erkek cinsiyet arasında ilişki saptandı. HLA-B*27 pozitif olanlarda erken tanı yaşı (p:0,001), uzun hastalık süresi (p:0,009), aile öyküsü (p:0,003), bilateral evre 4 sakroiliit (p:0,033) ve daha yüksek mSASSS skorları (sırasıyla p:0,044, p:0,042) olduğu görüldü. Sonuç olarak bu çalışmada hastalık gelişimi ve radyografik şiddet ile ilişkisi olan HLA allelleri saptandı.
Determining the main components of mobile commerce related to customers' demographical properties
The commerce changed in time according to the technological advances. Now we reached mobile age, and we can do every kind of things with our pocket size computer like mobile devices. The variety of products and sellers creates huge and complex shopping environment for the consumers. In such market pushed to the sellers understand their consumer's wants closely and guide them to suitable products and services. Mobile commerce is a new and effective channel for reaching to the consumers and create new connections by their mobile devices. The advantages of electronic commerce moved on a new stage by mobile commerce. This new stage has way to go about trade and communication laws, infrastructure, security, consumer habits and attitudes. This research aims at the relationship between customers' demographical properties and mobile commerce main components. In the section of the result and suggestions, the survey results and the demographical properties and mobile commerce relationship are evaluated.
Özel eğitime gereksinim duyan çocukların annelerinin evlilik uyumunun incelenmesi
Bu araştırma, özel gereksinimli çocukların annelerinin evlilik uyumlarının, çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmesi amacı ile hazırlanmıştır. Araştırma, özel gereksinimli çocuğa sahip olan 108 anne (n=108) ile yapılmıştır. Araştırmada Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ-DAS) ve Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Demografik bilgi formu, araştırmacı tarafından hazırlanmıştır ve 9 soru içermektedir. Çalışmada, Çift Uyum Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formundan elde edilen veriler SPSS paket programı ile analiz edilmiştir. Yapılan varyans analizi ile özel gereksinimli çocuk annelerinin yaşının, eğitim durumunun, evlenme biçiminin, evlilik süresinin, sahip olduğu çocuk sayısının, çalışma durumunun, mesleğinin, özel gereksinimli çocuğunun tanısının ve gelir düzeyinin evlilik uyumuna etkisi incelenmiş ve araştırma sonucunda yalnızca annelerin çalışma durumu ile evlilik uyumları arasında anlamlılık bulgulanmıştır. Yapılan Scheffe Çoklu Karşılaştırma Testi ile anlamlılık bulgulanan çalışma grubunun, emekliler grubu olduğu görülmüştür.
Duhok ilindeki futbol kulüplerindeki oyuncuların sağlık davranışı ve bunun demografik değişiklerle ilişkisi
Bu çalışmada, Duhok İlindeki Futbol Kulüplerindeki Oyuncuların Sağlık Davranışı ve Bunun Demografik Değişiklerle İlişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 35 (%18,1) 17-20 yaş, 55 (%28,4) 21-24 yaş, 64 (%33,1) 25-28 yaş, 39 (%20,2) 29 ve üstü yaş 193 gönüllü katılmıştır. Çalışmaya 83 (%43,1) bekar, 110 (%56,9) evliler oluşturmaktadır. Eğitim Durumlarına ait bulgular 22 (%11,3) ortaokul, 42 (%21,7) ilkokul, 104 (%53,8) lise, 23 (%11,9) lisans, 2 (%1,3) lisansüstü eğitim aldıklarını anlaşılmaktadır. Medeni duruma göre Sağlıklı Davranışına bakıldığında; bekar olanların Sağlıklı Davranışına ilişkin elde edilen puan (134,8) evli olanların ise (133,9) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Yaşa göre Sağlık Davranışına bakıldığında; 17-20 yaş (132,6±21,6), 21-24 yaş (133,4±22,6), 25-28 yaş (137,3±15,8), 29 yaş ve üstü (132,1±16,8) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Eğitim durumuna göre Sağlık Davranışına bakıldığında; Ortaokul (133,3±21,3), İlkokul (136,0±20,1), Lise (135,0±18,0), Lisans (128,0±20,9), Lisansüstü (145,5±19,0) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak katılımcıların sağlık davranışları orta düzeyde bulunmuştur. Sağlık davranışları geliştirmek için, eğitim programları yapılmalı, Futbolcuların sağlık davranışları alt boyutlarında eksiklikleri belirlenmeli, yapılan eğitimlerin ise, faydalı geri dönütler verip vermediğinin bilimsel çalışmalarla belirlenmeli ve gerekli iyileştirmeler yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: futbol, sağlık davranış, demografik
Kliniğimizde mitral balon valvüloplasti işlemi yapılan romatizmal mitral darlığı hastalarının demografik, klinik ve ekokardiyografik özellikleri
Mitral darlığı en sık görülen romatizmal kalp kapak hastalığıdır. Etiyolojisinde çeşitli nedenler olmakla birlikte, en sık neden romatizmal ateştir. Romatizmal kalp hastalığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık problemidir. Inoue ve arkadaşlarının 1984 yılında perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işlemini tanımlamaları ile bu yöntem mitral darlığı olan birçok hastada cerrahi tedavinin yerini almıştır. Günümüzde uygun kapak morfolojisine sahip, semptomlu mitral darlığı olan hastaların çoğuna PMBV işlemi uygulanmaktadır. Bu işlemin kısa ve uzun dönemde etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, kliniğimizde yapılan perkütan mitral balon valvüloplasti olgularımızın erken dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek amacıyla yapıldı. Ekokardiyografik olarak ciddi mitral darlığı, semtomatik orta mitral darlığı olan ve wilkins skoru ≤ 12 olan 52 hasta (36 kadın, 16 erkek, ortalama yaş 48±13) çalışmaya dahil edildi. Valvüloplasti ile mitral kapak alanı 1.18±0.19' cm²'den 2.27±0.48 cm²'ye (p =0.001) yükseldi. Ortalama mitral gradiyent 12.82±3.5'den 5.97±2.04'e (p =0.001) düştü. Diğer hemodinamik parametrelerde de anlamlı düşüşler sağlandı. Tüm hastalarda işlem başarımız %87, eko skoru ≤ 8 olan hastalarda %90, eko skoru > 8 olan grupta ise %80 hastamızda PMBV başarılı bir şekilde uygulandı. Eko skoru ≤ 8 olan grupta 3 hastada, eko skoru > 8 olan grupta da 4 hastamızda olmak üzere toplam 7 hastamızda işlem başarısız oldu. PMBV uyguladığımız 2 gebe hastamızda işlem başarılı oldu. Başarısız olgularda işlem öncesi MVA anlamlı olarak düşüktü. Eko skoru yüksek olan grupta PMBV başarısı düşük olmakla beraber istatiksel anlamlılık taşımamaktadır (p=0.02). Başarısız olan olgularımızın nedenleri, hastalardan ikisinde kapak geçilememesi birisinde de septostomi yapılamaması nedeniyle PMBV uygulanamadı. İki olgumuzda kapak açılması az oldu (< 1.5cm²). Sonuç olarak semptomatik mitral darlığında PMBV, eko skoru ≤ 8 olanlarda olduğu gibi ve eko skoru 9-12 olan hastalarda da başarılı uygulanabilmekte ve hemodinamik ve semptomatik düzelmeler sağlanabilmektedir.
Yumuşak doku sarkomu tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi; tek merkez deneyimi
Giriş: Yumuşak doku sarkomları (YDS) son derece nadir görülmektedir. Çalışmamızda YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinikopatolojik ve demografik verilerinin incelenmesi ve evrelere göre sağkalımlarının geriye dönük olarak incelenmesi amaçlandı. Materyal: Çalışmaya 2010-2019 yılları arasında onkoloji kliniğinde YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastalar alındı. Çalışmaya 18 yaş üzerinde, YDS dışında malignitesi olmayan ve verilerine eksiksiz ulaşılabilen tüm hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 32 (%52,5) kadın 29 (%47,5) erkek olmak üzere toplam 61 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 61 yıl (22-81) idi. Hastaların 43 (%70,5) ü non-metastatik evrede iken, 18 (%29,5) hasta tanı anında metastatik evrede idi. 36 (%59) extremite dışı yerleşimli, 25 (%41) hasta ekstremite yerleşimli idi. 58 (%95,1) hastaya primer tümörüne cerrahi uygulanmıştı. Metastatik evrede olan hastalarda en sık metastaz lokalizasyonu Akciğer olup 8 (%13.1) hastada vardı. Non- metastatik olan 18 (%41,9) hastada nüks gelişmişti. En sık nüks lokalizasyonu olarak lokal nüks 11(%57,9) hastada gelişmişti. Histolojik alt tip olarak en sık Leiomiyosarkom 15 (%24,6) hastada gözlenmişti. Non metastatik olan 5 (%11,6) hastaya neoadjuvan tedavi, 19 (%44,2) hastaya adjuvan kemoterapi, 11 (%30,6) hastaya adjuvan radyoterapi verilmişti. Metastatik olan ve nüks gelişen hastalardan 25 (%69,4) üne ilk seri kemoterapi verilmişti. Non metastatik olan hastalarda evreler arasında (evre I,II ve III) hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından istatistiksel olarak fark yoktu(p= 0.508, p=0.331 sırasıyla). Metastatik hastalarda genel sağkalım 21 ay saptanırken, non-metastatik olan hastalarda genel sağkalım süresine ulaşılamamıştı (p<0.001) Tartışma ve sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki YDS incelenmiş olup, hastaların 1/3 metastatik evrede başvurduğu, yarısından fazlasının ekstremite dışı olduğu, histolojik olarak en sık leiomyosarkom görüldüğü gözlendi. Ayrıca metastatik olanların en sık akciğer metastazı ile başvurduğu, Non-metastatik olanlarda ise en sık lokal nüks ile nüks ettiği gözlendi.
Van ili ve çevresindeki malign tümörlerin demografik özelliklerine göre dağılımının belirlenmesi
Bölgemizde (Van ili ve çevresi) yüksek oranda üst gastrointestinal sistem tümörlerinin olduğu söylenilmek ile birlikte bu konu ile ilgil yeterli verinin olmadığı görülmüştür. Bizim çalışmamızın amacı da bu eksikliğin giderilmesi ve bölgemizde tüm kanser türlerinin ne sıklıkta görüldüğü, demografik özelliklere göre Van Gölü havzasının hangi populasyonunda nasıl bir değişkenlik gösterdiği, yaşadığı yere göre, cinsiyete göre, yaşa göre dağılım ve sıklığının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif kesitsel tipteki bu çalışmaya Ocak 2010-Ekim 2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniveristesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvurmuş ve patolojik olarak kanser tanısı almış olan tüm yetişkin (18 yaş ve üzerinde) hastalar dahil edilmiştir. Araştırmada dışlanma kriterleri ise 18 yaş altında olma, kesin patolojik malignite tanısı olmama ve patolojik malignite tanısını bakşa bir dış merkezde almış olmadır. Bulgular: 4967 olgunun 2376'sı (%47.8)'i kadındı. Tüm olgular için median yaş 58 (18-111) idi. Kadınların median yaşı 55 (18-111) iken erkeklerin median yaşı 60 (18-97) idi. Tüm popülasyonda en sık görülen malignite 917 (%18.5) olgu ile mide kanseri iken onu sırasıyla meme (%10,2), özofagus (%8,8), kolorektum (%7,8), baş-boyun (%7,3) izlemiştir. Erkekler arasında en sık görülen malignite 575 (%22,2) olgu ile mide kanseri iken, onu sırasıyla baş-boyun (%9,7), akciğer (%8,7), kolorektum (%8), lösemi (%7,3) izlemiştir. Kadınlarda en sık görülen malignite 497 (%20.9) olgu ile meme kanseri iken onu sırasıyla mide (%14,4), özofagus (%11,5), tiroid (%7,8), kolorektum (%7,6) izlemiştir. Sonuç: Çalışmamızda Van Gölü Havzasında mide ve özofagus kanserlerinin Türkiye verilerinden farklı olaral ilk sıralarda ve yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir. Her ne kadar mide kanseri etyolojileri bilinse de bölgemizde görülen yüksek oranın gerçek nedeni henüz bulunamamıştır. İleri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bölgede sık görülmeleri nedeniyle mide ve özofagus kanserlerinin erken teshiş için tarama programları geliştirlmelidir.
1844-1845 yılı temettuat defterlerine göre Alaşehir kazası'nın sosyo-ekonomik ve demografik yapısı
?1844-1845 Yılı Temettûat Defterlerine Göre Alaşehir Kazasının Sosyo-Ekonomik ve Demografik Yapısı ? başlıklı çalışmamız, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Maliye-i Varidat Muhasebe Bölümünde (ML. VRD. TMT) yer alan, 1844-1845 yılında yapılan temettûat tahrirleri esnasında hazırlanan 1403, 1409, 1412, 1414, 1418, 1423, 1425, 1427, 1430, 1431, 1432, 1434, 1435, 1438, 1441, 1446, 1455, 1459, 1460, 1462, 1465 numaralı Alaşehir kazası temettûat defterlerine dayanmaktadır.Söz konusu tahrirler, Tanzimat Döneminde yapılan mali düzenlemeler içinde önemli bir yere sahiptir. Tahrirlerin amacı, vergilerin daha düzenli ve adil bir şekilde toplanmasıdır. Bu amaçla halkın servet ve gelirine göre vergi talep edilmesi kararlaştırılmıştır. Halkın mali gücüne göre vergi tespit edilebilmesi amacıyla, Anadolu ve Balkanlar'daki şehir, kasaba ve köylerde yaşayan halkın emlak, arazi, hayvan sayımları yapılmış ve bunların gelirleri tespit edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin genelinde yapılan bu sayımlar, Osmanlı toplumunun sosyo-ekonomik ve demografik yapısı hakkında bilgiler vermektedir.Çalışmamızda, Alaşehir kazasının 1844-1845 yılı sosyo-ekonomik ve demografik yapısını temettûat defterleri ışığında inceleyerek, değerlendirmeler yapmaya çalıştık. Bu sayede 1844-1845 yılında kazanın nüfusu, arazileri, hayvan cinsleri ve sayıları, yörede kullanılan aile-şahıs adları ve lakapları, halkın meslekleri ve bu mesleklerden elde edilen bir yıllık kazançlar, kazada yetiştirilen ürünler, devlete ödenen vergiler tespit edilmiş olup, elde edilen sayısal veriler tablolar halinde gösterilmiştir.Çalışmamızda Alaşehir kazasının merkezinde yer alan mahalleler incelenmiştir. Yapılan bu incelemelerle Alaşehir'in sahip olduğu sosyo-ekonomik, kültürel, demografik özellikleri ortaya koymaya, Tanzimat Fermanın ilanı ile başlayan ekonomik ve mali alandaki düzenlemeleri, Alaşehir ölçeğinde izlemeye çalıştık.Anahtar kelimeler: Alaşehir, Temettûat, Tarım, Hayvancılık, Vergi, Meslekler, Mahalle, Hane, Nüfus.
Fiziksel aktivite tabanlı zihin molalarının erişiye etkisi
Araştırmanın amacı, ortaokulda akademik derslerde kullanılan fiziksel aktivite tabanlı zihin molalarının erişiye etkisinin olup olmadığını incelemektir. Bu çalışmada tek grup ön-test-son-test modeli uygulanmıştır. Araştırma grubu 5., 6., 7. ve 8. sınıflardan 65 kız ve 64 erkek toplamda 129 ortaokul öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmada, öğrencilerin demografik bilgilerinden oluşan Demografik Bilgi Formu(DBF) ve akademik düzeyi ölçmek için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan Kazanım Kavrama Testleri kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans, yüzde, bağımsız gruplarda t-testi, tek yönlü varyans analizi(ANOVA) ve post-hoc testleri(Tamhane's T2) kullanılmıştır. Analiz sonucundan elde edilen bulgulara göre, fiziksel aktivite tabanlı zihin molaları Matematik ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgileri derslerinde sınıflar düzeyinde etkili olmuştur. Türkçe, Fen Bilimleri ve İngilizce derslerinde anlamlı bir etkiye rastlanmamıştır. Sonuç olarak, araştırmada kullanılan fiziksel aktivite tabanlı zihin molalarının Türkçe, Fen Bilimleri ve İngilizce derslerinde erişi puanlarını düşürmediği, Matematik ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde ise erişi puanlarını arttırdığı söylenebilir.
Essays on the components of demographic change in Turkey: An application of decomposition methods
This dissertation aims to examine the components of demographic change in Turkey using decomposition methods. Trends in mortality, fertility, and population growth are separated into their components for exploring the effect of age and socioeconomic factors to the demographic change over time. This study consists of two main chapters in essay type on the decomposition of mortality measures and decomposition of fertility and population growth measures. In the first essay, long-term mortality trends are decomposed using direct and indirect mortality estimates based on demographic surveys and censuses. In addition, data sets of Turkish Demographic and Health Surveys conducted in 1993 and 2013 are used to examine the impact of social factors on mortality changes after 1990. The analysis has shown that the long-term mortality improvement was due to reductions in mortality rather than age structure. The greatest contribution to this decrease was the improvement in infant mortality rates. After 1990s, mortality levels have converged in all sub-population groups, although there was a significant disparity in age patterns of mortality. Fertility and population growth measures are analyzed in the second essay. Fertility decompositions are conducted by using data sets of Turkish Demographic and Health Surveys conducted in 1993, 2003 and 2013; while indirect estimates from secondary data sources are used to decompose crude rate of natural increase. Decomposition analysis has shown that the effect of increasing age at marriage and fertility postponement was evident in the study period. In addition, fertility variation between population groups persisted, and educational level was the most significant socioeconomic factor contributing to fertility change. Although Turkey's demographic transition is nearly completed, divergences in demographic conditions persist across sub-population groups. Some of the socioeconomic factors contributing to this divergence are discussed in this study. However, it should be taken into account that cultural and ideational factors also contribute to demographic divergence. Considering the results of this study in terms of the course of demographic change in Turkey, it can be predicted that, the completion of demographic transition in all population groups is anticipated to produce further declines in fertility, which, along with decreasing mortality, will lead to population aging.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fkültesi erişkin hastanesi acil tıp Ana Bilim Dalı erişkin acil servisinde 24 saatten uzun kalan hastaların demografik özellikleri ve hastaneye yatış süresini etkileyen faktörlerin incelenmesi
O Acil servisler (AS) sağlık sisteminin önemli bir bileşenidir. AS'lere başvuran hasta sayısı, talep ve beklentileri her geçen yıl artmaktadır. AS'de uzun süre yatış bekleyen hastalar, AS kapasitesinin azalmasına, kala-balıklaşmaya ve daha birçok olumsuz etkisiyle dünya çapında bir sorundur. 1 Temmuz 2018 – 1 Temmuz 2019 tarihleri arasında Hacettepe Erişkin AS'de 500 hastanın AS'de kalış süresi 24 saatten uzundu. Bu hastaların yaş ortancası 69'du. En fazla T3 triyaj kodu verilmişti. En sık HT (%43,8), Malignite (%42) ve DM (%28) olmak üzere %97,4'ünün komorbid hastalıkları vardı. Mor-talite demans (%19,6), KAH (17,5), ve malignitesi (%14,3) olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. En sık iç hastalıkları (%91,6), enfeksiyon hasta-lıkları (%74,6), ve kardiyoloji (%34,4) bölümlerinden konsültasyon istendi. Konsültasyon sayısı arttıkça doğru orantılı olarak kalış sürelerinin de anlamlı uzadığı saptandı.Bunlardan 251'inin tedavisi AS'de tamamlanarak taburcu edildi. 55'i vefat etti. 11'i başka merkeze sevk edildi. 8'i kendi isteğiyle ayrıldı. Kalan 175 hastanın 116'sı servislere, 59 tanesi de YBÜ'lere yatırıldı. Hastaların AS'de ortanca kalış süresi 66,3 saat olarak saptandı. Serviste (n=210) ya da YBÜ'de yer olmaması (n= 220) AS'de kalış süresini en fazla uzatan sebeplerdi. Servis, YBÜ ve palyatif merkez yatak kapasitelerinin arttırılması, evde bakım hizmetlerinin geliştirilmesi ve günlük tedavi merkezlerinin aktifleştirilmesi AS'de kalış sürelerini kısaltabilir.
Exploring the relation between women's empowerment and reproductive independence of Syrian refugees in Turkey
The empowerment of women is a crucial issue for the world and has been one of the major focuses within the development debates for a long time. There are various theoretical approaches and methods to assess women's empowerment and mostly its relation to other dynamics. The main focus of this study, reproductive independence, is linked to many demographic events. Women's empowerment and reproductive independence are both substantial issues considering that they both enable women the tempo and the quantum of their fertility including childlessness by choice. However, there are rather few studies on the empowerment of refugees and their reproductive independence in this context. This study explores the relation between women's empowerment and the reproductive independence of Syrian refugee women in Turkey. 2018 TDHS Syrian migrant sample data is used as the data source. Principal Component Analysis (PCA) is conducted to construct a women's empowerment index with three dimensions using 10 items. Reproductive independence is conceptualized with three components: sexual relations, healthcare decisions and the need for family planning. Descriptive tables are used as well as binary and multinomial logistic regression models to understand the extent of variance explained by women's empowerment on reproductive independence. Results show that women's empowerment is significant on sexual relations, healthcare decisions and the overall reproductive independence. In further analysis, two out of three dimensions of women's empowerment were significant in logistic regression models in explaining the overall reproductive independence.
Ailesel akdeniz ateşi ve aksiyel spondiloartrit birlikteliği olan hastaların demografik, klinik ve radyolojik özelliklerinin tek başına ailesel akdeniz ateşi ve tek başına aksiyel spondiloartrit olan hastalarla karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) ile Aksiyel Spondiloartrit (SpA) birlikteliği olan hastaların demografik, klinik ve radyolojik özelliklerinin ortaya konulması ve bu özelliklerin tek başına AAA ile tek başına Aksiyel SpA olan hastalarla karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya kliniğimize 01.01.2014 ile 31.07.2019 arası başvuran AAA-Aksiyel SpA birlikteliği olan 136 hasta; tek başına Aksiyel SpA tanısı olan 102 hasta ve tek başına AAA tanısı olan 136 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda önceden belirlenmiş klinik ve laboratuvar veriler kaydedilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirildi. Analizler sonucunda AAA-Aksiyel SpA hastalarında medyan servikal mSASSS 0 (0- 7), lomber mSASSS 3 (0-7), 33 (%27) hastada sindesmofit ve 5 (%4,1) hastada total ankiloz saptandı. Hastaların 26'sında (%19,1) orta-ileri derece kalça tutulumu ve 12'sinde (%8,8) kalça protezi vardı. M694V pozitif AAA-Aksiyel SpA hastalarında M694V negatif olanlara göre AAA ve Aksiyel SpA semptom başlangıç ve tanı yaşları daha erkendi (p<0,05). AAA-Aksiyel SpA hastalarında AAA grubuna kıyasla ateş daha sık, plevrit daha az, AAA tanı yaşı daha geç, semptom ve tanı sonrası hastalık süresi daha uzundu (p<0,05). Her iki grupta da en sık M694V mutasyonu görüldü ve AAA-Aksiyel SpA hastalarında M694V allel ve homozigot M694V mutasyon sıklığı daha fazlaydı. Ancak fark istatiksel anlamlı değildi. AAA-Aksiyel SpA hastalarında tek başına Aksiyel SpA olan hastalara göre aksiyel hastalık semptom başlangıç ve tanı yaşı daha erken, hastalık süresi daha uzundu (p<0,05). Radyografik olarak ileri evre sakroiliit, lomber sindesmofit, orta-ileri derece kalça tutulumu, kalça protez ve amiloidoz sıklığı AAA-Aksiyel SpA grubunda daha fazlaydı (p<0,05). AAA'nın SpA için tetikleyici bir faktör, sakroiliitin AAA'nın bir özelliği olup olmadığı veya iki hastalığın birlikteliği halen tartışmalıdır. Anahtar kelimeler: Spondiloartrit, aksiyel spondiloartrit, ailesel akdeniz ateşi
Herediter trombofili zemininde gelişen tromboz vakalarının klinik değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı hastanemizde herediter zeminde gelişen venöz tromboz ve tromboemboli tanıları ile takip edilen hastalarda olası risk faktörlerinin tanımlanması, vücuttaki tutulum bölgelerine göre mortalite oranlarının incelenmesi, elde edilen laboratuvar bulgularının güncel literatür bilgileri gözetilerek tartışılmasıdır. Elde edilen sonuçların, kliniğimizde herediter risk faktörü taşıyan hastaların tespitinde ve venöz tromboembolizm vakalarının önlenmesi, tanı ve tedavisinin planlanmasında katkısı olacağı düşünüldü. Çalışmamız, herediter trombofili zemininde gelişen tromboz vakalarının klinik değerlendirilmesini amaçlayan tanımlayıcı, tek merkezli, müdahalesiz, retrospektif kohort çalışmasıdır. Çalışmamıza Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 2015-2020 yılları arasında başvuran akut venöz tromboz veya emboli tanısı konulmuş, radyolojik yöntemlerle kanıtlanmış olan ve trombofili testlerinden herhangi birinde pozitiflik saptanan hastalar dahil edildi. Trombofili testleri olarak protein C, protein S ve antitrombin eksikliği, APC(aktive protein C) direnci, faktör V leiden, protrombin G20210A, MTHFR(C677T), MTHFR (A1298C), PAI mutasyonları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, komorbid hastalıkları, sekonder tromboz risk faktörleri tüm hastalarda değerlendirildi. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 50±17 yıl olarak bulundu ve hastaların %57.3'ünün kadın olduğu saptandı. Eşlik eden en sık komorbiditelerin %27.5 ile hipertansiyon, %19.4 ile koroner arter hastalığı, %15.4 ile serebrovasküler olay ve % 15.1 ile diyabetes mellitus olduğu görüldü. Sekonder risk faktörlerinden ise en sık eşlik edenlerin % 38.8 ile sigara, %34.8 ile obezite, %26.6 ile immobilite ve %26.1 ile enfeksiyonlar olduğu tesbit edildi. En sık tromboz lokalizasyonları olarak %51.5 ile alt ekstremite derin ven trombozları ve %40.3 ile pulmoner tromboemboli olduğu saptandı. v Hastaların laboratuvar verileri incelendiğinde; protein C aktivitesi düşüklüğü oranı % 33, protein S aktivitesi düşüklüğü oranı %49, antitrombin aktivitesi düşüklüğü oranı %19 olarak bulundu. Genetik tetkikler incelendiğinde kohortta en çok saptanan mutasyonun 224 vakada saptanan PAI mutasyonu olduğu görüldü. PAI gen mutasyonu saptanan hastaların 80'inin (%35.7) homozigot, 144'ünün (%64.3) heterozigot olduğu izlendi. Faktör V leiden mutasyonu saptanan 102 hasta olduğu, hastaların 22'sinin (%21.6) homozigot, 80'inin (%78.4) heterozigot mutasyon taşıdığı saptandı. Sonuç olarak, çalışmamızda hastanemizdeki venöz tromboz ve tromboemboli tanısı ile takip edilen hastalarda olası herediter ve sekonder risk faktörleri tanımlandı. En sık görülen komorbiditeler ve sekonder risk faktörleri belirlendi. Sigara obezite ve enfeksiyonların venöz tromboemboli gelişiminde önemli risk faktörleri olduğu saptandı. Bu verilerin ışığında, hastaneye yatırılan her hasta için venöz tromboemboli riskinin göz önünde bulundurulması gerektiği, tekrarlayan ve atipik yerleşimli tromboembolilerde herediter etkenlerin akılda tutulması gerektiği, hastaların risk faktörlerinin incelenmesinin tedavi planlaması ve koruyucu önlemler açısından faydalı olacağı düşünüldü.
Gender difference in internal educational migration: Distance analysis between hometown and university for students applied for residing in the dormitories of general directorate of credit and hostels
There are few studies on migration for educational purposes, both in Turkey and around the world. However, as a result of globalization and shortening of distances, the movement of migration for educational purposes increased and continues increasing. This situation reveals the necessity of working on this subject. In this thesis, we analyzed the information about the profile of students who change their place of residence for university education. First, as a background, an information about the development of universities in Turkey has been given, and accommodation problems arising from this development have been mentioned. Also information about General Directorate of Credit and Hostels (KYK), the largest public institution that provides housing opportunities for university students in Turkey, has been given. As the major concept of this thesis, the aspect of gender and distance of educational migration has been examined based on the information of students who applied to be accommodated in KYK hostels in 2017-2018 academic year. In addition to multiple linear regression analysis, the relationship between gender and distance has been examined with descriptive statistics. Besides demographic, social and economic characteristics of students, their scores in university entrance exam have also been examined according to the gender and the distance. The average distance between the hometown and the university of students have been calculated as 443,89 km for female students and 512,81 km for male students. According to the analysis conducted by the ordinary least squares method(OLS), male students study in universities which are located at longer distances from their hometown than female students. Moreover, when descriptive statistics are considered, in all social-demographic groups male students move longer distance than females.
Demografik özelliklerin tüketici karar verme tarzları ve sürdürülebilir tüketim davranışına etkisi: İzmir ili örneği
Endüstri Devriminden sonra yaşanan gelişmeler sonucunda bireyler tüketime odaklı bir şekilde yaşamaya başlamıştır. Tüketime odaklı olarak yaşam standartları değişen tüketicinin, tatmin etmek istediği ihtiyaçları da değişmiştir. Zorunlu ihtiyaçlarının yanı sıra tüketiciler toplum içinde var olmak, eğlenmek, mutlu olmak gibi çok çeşitli nedenlerden dolayı tüketme eylemini gerçekleştirmek istemiştir. Fakat tüketicinin bu eylemlerinin, dünya üzerinde yaşayan diğer canlıların hayatını tehlikeye attığı görülmüştür. Tüketicinin demografik özelliklerine bağlı olarak karar verme tarzlarının zamanla değişim göstermesi sürdürülebilir tüketim davranışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden demografik özelliklerin tüketici karar verme tarzları ile sürdürülebilir tüketim davranışı üzerindeki etkisinin ele alınması gerektiği düşünülmüştür. Bu bağlamda demografik özelliklerin tüketici karar verme tarzları ile sürdürülebilir tüketim davranışı üzerinde nasıl bir etkisinin olduğunu tespit etmek araştırmanın amacını oluşturmuştur. Bu amaç doğrultusunda, araştırmanın evreni İzmir‟de nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu 6 ilçe olarak belirlenmiştir. Bu evrenden kota örnekleme yöntemine göre 598 kişi araştırma anketine katılmıştır. Araştırma verilerinin analizi SPSS 22 ve AMOS 21 programlarında gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, demografik özelliklerin hem tüketici karar verme tarzları hem de sürdürülebilir tüketim davranışında oldukça önemli olduğu görülmüştür. Aynı zamanda tüketici karar verme tarzları ile sürdürülebilir tüketim davranışı arasında hem pozitif hem de negatif bir ilişkinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Demografik Özellikler, Tüketici Karar Verme Tarzları, Sürdürülebilir Tüketim Davranışı.
Tiroid fonksiyon bozukluğu olan gebe hastaların demografik özelliklerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları maternal ve fetal olumsuzluklara sebep olabileceği için bunların gebelik sırasında doğru tanı, takip ve tedavisi özel önem gerektirmektedir. Gebelikte tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde öncelikli olarak TSH beraberinde FT4 kullanılmaktadır. Hipotiroidizm, hipertiroidizm ve tiroid otoimmünitesi, sırasıyla %2-%3, %0,1-%0,4 ve %17 oranlarında görülmektedir. Tiroid nodüllerinin prevalansı %3 ile %21 arasında değişmektedir. Yaş ve gebelik sayısı arttıkca nodül sayısında artış olduğu görülmektedir. Aynı zamanda TSH yüksekliği ile nodül sayısında artış olduğu tespit edilmiştir. ANTİ-TPO pozitif olan hipotiroidisi olan gebe kadınlarda prematüre doğum riskinin artırdığı görülmektedir. Biz de çalışmamızda gebe kadınlarda tiroid hastalıkları sıklığını, nodül sıklığını, otoimmuniteyi, otoimmunite ile prematüre doğum arasında ilişkisini araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız: 11 kasım 2017 ve 3 mayıs 2017 tarihleri arasında 100 gebe hasta ile yapılan prospektif bir çalışmadır. 18 yaş üstü, önceden tiroid hastalığı olmayan, polikliniğimizde yeni tanı alan 100 gebe hasta değerlendirildi. Tiroid antikorları ve tiroid fonksiyon testleri değerlendirildi. Çalışma hastalarına tiroid ultrasonografi yapılarak özellikler kaydedildi. Tüm sonuçlar çalışma verilerine kaydedilerek SPPS versiyon 22.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada gebe hastaların yaş ortalaması (29+/-5.97) saptandı.100 gebe hastanın %56'si 1. trimester, %17'si 2. trimester, %27'si 3.trimesterde olan hastalar idi. Hastaların otoantikor düzeylerinden ANTİ-TPO %16'sı pozitif, ANTİ-TG %5'i pozitif saptandı. Hastaların 24'ünde (%24) nodül izlendi. Hipertiroidisi olan hastaların 1'inde(%8.3) TRAb pozitif görüldü. Hastalarda yaşla nodül sıklığı arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı fark bulunamadı(p> 0.05). TSH yüksekliği ve yaş ile nodül arasında ilişki değerlendirildi, anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların 1 'i (%1) Graves, 81'i (%81) subklinik hipotiroidi, 7 'si (%7) klinik hipotiroidi, 11 'i (%11) gestasyonel tirotoksikoz idi. Doğum yapan 45 gebe hastanın verilerine ulaşılarak prematüre doğum sıklığı 7 hastada (%15.6 ) saptandı. ANTİTPO pozitif ile prematüre doğum arasında ilişki değerlendirildi ve anlamlı fark saptan madı(p>0.05). xi Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelerde tiroid hastalıkları ile nodül sıklığı, otoimmunite ve prematüre doğum arasında ilişki değerlendirilmiş olup, istatiksel anlamlı sonuç bulunamamıştır. Ancak hasta sayısının kısıtlı olması nedeniyle daha geniş kapsamlı çalışma serilerine ihtiyaç olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: gebelik, tiroid hastalıkları, nodül, prematüre doğum, otoimmunite
Acil servise nöbetle başvuran hastaların demografik verilerinin, laboratuvar ve tedavi süreçlerinin değerlendirilerek, acil servisteki izlem süresince ikinci nöbet sıklığının prospektif olarak araştırılması
AMAÇ: Acil servise epileptik nöbet ile başvuran hastaların demografik özelliklerinin tanımlanması, hastaların nöbet özelliğinin belirlenmesi (epileptik, akut semptomatik, uzak semptomatik), laboratuvar ve görüntüleme sonuçları değerlendirilip bu parametrelerin hastane takibinde rekürren nöbet geçirme oranları ile ilişkisi araştırılarak bu ilişkinin hastaların acil servis yönetimine katkısı olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Prospektif analitik araştırma olarak tasarlanan çalışmaya EÜTF Hastanesi Acil Servisine Mart 2014 - Şubat 2016 tarihleri arasında epileptik nöbet geçirme sebebiyle başvuran on sekiz yaş üstü hastalar alınmıştır. İlgili tarihler arasında acil servise nöbetle başvuran hastalardan travma sonrası ilk kez nöbet geçirenler ve acil servis takibinde arrest olanlar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Söz konusu dışlama kriterlerine sahip olmayan hastalardan gönüllü olur formunu onaylayan 450 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu 450 olgu arasında nöbet şikâyeti ile acil servise mükerrer başvurusu olan hastalar da mevcuttur. Mükerrer başvurusu olan olguların çalışmaya alındıktan sonraki otuz günlük süredeki ikinci başvuruları çalışmaya dâhil edilmemiş; ancak iki başvuru arasındaki süre otuz günden fazla ise olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Veri kaydı için standart bir olgu rapor formu oluşturulmuştur. İstatistiksel değerlendirme için veriler SPSS 20.0 programına girilerek veri tabanı oluşturulmuş ve gerekli analizler yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda 439 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş ortalaması 46±20 yaş (18-94) olarak saptandı. Hastaların nöbet başlama yaşlarına göre dağılımı incelendiğinde %28,4 (n=125) ile en kalabalık grup 1-20 yaş arası olduğu, bu grubu %13,7 ile (n=60) 31-40 yaş aralığındaki hastaların oluşturduğu saptandı. Cinsiyete göre nöbet başlama yaşına bakıldığında erkeklerde ortanca nöbet başlama yaşı 37,5± 23,8 (1-94); kadınlarda ise 39,0 ± 25,1 (1-93) olarak saptandı. Hastaların %35,1'sinde (n=154) hayatında ilk kez epileptik nöbet geçirme şikâyeti olduğu saptandı. Hastaların %48.5'inin (n=213) nöbet özelliğine göre epileptik nöbet, %51.5'inin (n:266) semptomatik nöbet olduğu saptandı. Semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastaların %20.8'i (n=47) akut semptomatik, %79,2'si (n=179) uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirildi. Hastaların nöbet özelliklerinin yaşa göre dağılımı incelendiğinde 18-35 yaş grubunun ağırlıklı olarak epileptik nöbet geçirdiği, yaş arttıkça semptomatik nöbet sıklığının da arttığı saptandı. Akut semptomatik nöbet hastalarının yaş ortancası 34,0±15,8 olup, etiyolojik sebebe göre kendi içinde sınıflandırıldığında; en sık sebep olarak %24,5'inde (n=11) akut serebral iskemi saptandı. Uzak semptomatik nöbet hastaları yaş ortancaları 59,0±19,8 olup (18-94), etiyolojisine göre sınıflandırıldığında nöbeti tetikleyen en sık sebep %49,7'inde (n=90) intrakraniyal yer kaplayan kitle, metastaz veya kafa içi basınç artışı yapan durum (ödem, hidrosefali gibi), ikinci sırada %37,0' ında (n=67) kronik iskemik/ hemorajik stroke olduğu saptandı. Çalışmaya alınan hastaların %31,9'u (n=140) acil servis takibi boyunca en az bir kez nöbet geçirdi. Hastaların takipte ilk nöbet geçirme saatinin dağılım aralığına bakıldığında ortanca değeri 2,0 (1- 40) çeyrekler arası aralık 1,0- 4,0 olarak saptandı. Gözlemde nöbet geçiren hastaların %39,3'ü (n=55) status epilepticus olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların ortanca acil serviste kalış saatleri 17,28±18,8 (1- 152) olarak saptandı. Acil servis gözleminde nöbet geçirme ile hastaların yaş aralıkları arasındaki ilişki incelendiğinde hastaların yaşı arttıkça hastane izleminde nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,016). Acil servis takibinde nöbet geçiren hastaların nöbet başlama yaşının >80 olduğu grubun takipte nöbet geçirme oranının en yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,016). Ambulansla acil servise gelen hastaların hem acil servis takibinde hem de taburculuk sonrası bir ay içinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu; yine bu hastalarda SE görülme oranlarının da daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Bazal nöbet basit parsiyel olan hastaların acil servis takibinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,047). Semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre acil servis gözleminde daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptanırken (p=0,025); akut/ uzak semptomatiklerin arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p=0,230). Daha önce status epileptikus geçiren hastaların acil serviste nöbet geçirme oranının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,039). Tanılı epilepsisi olan hastaların kullandığı ilaç sayısı arttıkça acil serviste nöbet geçirme oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,004). İlk nöbetler ayrı olarak değerlendirildiğinde semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre takipte nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,013). Yine ilk nöbet hastalarının geliş GKS ile takipte nöbet geçirme oranlarının ters orantılı olduğu (p=0,001); fokal nörolojik defisiti olan hastaların da takipte daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,031). İlk nöbet hastalarınde BBT'de patolojik bulgu saptanan hastaların, patolojinin ne olduğundan bağımsız olarak, takipte daha yüksek oranda nöbet geçirdiği saptandı (p=0,012). Tüm gruplar ele alındığında semptomatik nöbet hastalarının acil servis takibinde birinci basamak tedavi ile nöbet kontrolünün sağlanabilme oranının daha düşük olduğu saptandı (p=0,025). Hastaların geliş GKS ile takipte SE gözlenme sıklığının ters orantılı olduğu saptandı (p<0,001). Bilinen epilepsisi ve kanser öyküsü olan hastaların hastaneden ayrıldıktan sonraki bir ay içinde daha sık nöbet geçirdikleri saptandı (p<0,001; p=0.047). Uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastalarda birinci ay takibinde nöbet görülme oranının akut semptomatiklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,040). Başvuru öncesi son yirmidört saatte nöbet geçiren hastaların çıkış sonrası birinci ayda nöbet geçirme oranının son bir yılda nöbet geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Hastane izleminde nöbet gözlenen hastaların birinci ay takibinde nöbet geçirme oranının da geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,044). TARTIŞMA: Acil servis başvurularında yaş ilerledikçe semptomatik nöbet oranının arttığı görülmüştür. Semptomatik nöbetlerin 45 yaş ve üzerindeki grupta belirgin olarak artmış olduğu saptanmıştır. sepmtomatik nöbet hastalarında 18-45 yaş aralığında ön planda intoksikasyonlar, intrakraniyal kitle ve posttravmatik nöbetler görülürken yaş ilerledikçe posttstroke nöbetler ve intrakraniyal kitlelerin görülme oranı artmaktadır. İleri yaş grubunda, ilk kez nöbet geçirme şikayetiyle başvuran hastalarda nöbete yol açabilecek sekonder nedenler akla gelmelidir. Nörolojik defisit saptanması ve düşük başvuru Glasgow koma skalası skoru, hipoksi ve hipertermi saptanması acil servisi gözleminde nöbet geçirme riskini arttırdığı bulunmuştur. Hemogram değerlerinin ve biyokimyasal parametrelerin takipte tekrar nöbet geçirme riskini belirlemede herhangi bir katkısı bulunmamıştır; ancak nöbetin etiyolojisinin aydınlatabilmek için bu değerlerin çalışılması önerilmektedir. BBT, EEG ve diğer tetkiklerin (amonyak, kan ilaç düzeyi, laktat, MRG, LP) sonuçlarının takipte nöbet geçirme riskini belirlemede katkısı bulunamamıştır. Ancak hastayı takip eden klinisyenin bu tetkiklerden herhangi birinin yapılması için endikasyon belirlediği hastaların takipte nöbet geçirme riski ve SE görülme oranları yüksek saptanmıştır. İleri tetkik gerekliliği düşünülen hastaların yatırılarak izlenmesi önerilmektedir. İlk nöbet hastaları ayrı olarak değerlendirildiğinde nöbet rekürrensi açısından tüm popülasyon ile aynı risk faktörleri saptanmıştır. Hastane sonrası takipte bazal nöbet sıklığı fazla olan hastalar, poststroke nöbetler ve intrakraniyal kitlesi olan hastalarda nöbet rekürrens riski yüksek saptanmıştır.
Lüks kozmetik ürünlerin tüketimini etkileyen post-demografik değişimlerin analizi
Günümüzde, Lüks Kozmetik sektöründe, lüks kozmetik ürünlerinin satışlarında artan bir ivme görülmektedir. Bu durum da, bu sektörlerde faaliyet gösteren markalar arasında yoğun bir rekabete neden olmaktadır. Yoğun rekabet ortamı, markaların kendi dinamiklerini, hedef pazar seçim stratejilerini tekrar gözden geçirmesine ve bu stratejilerinde değişikliğe gitmesine neden olmaktadır. Lüks kozmetik sektöründe faaliyet gösteren markalar gerek pazar paylarını arttırmak, gerekse faaliyetlerinin sürdürebilirliği için yeni trendlerden yararlanmaktadır. Bu bağlamda günümüzde ortaya çıkan ve yeni bir kavram olan "Post-demografik değişim", hedef pazar seçiminde kullanılan bu yeni trendlerin başında gelmektedir. "Post-Demografik değişim" kavramının hem yeni bir trend olması, hem de literatürde daha önce bu konu ile ilgili, özellikle ülkemizde yapılmış bir çalışmanın ya da araştırmanın olmamasından dolayı, bu yeni çalışma alanı tez konusu olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda gerçekleştirilen tez çalışmamızın birinci bölümünde pazar bölümlendirme kavramı, hedef pazar seçimi ve hedef pazar seçimi kriterleri ele alınmıştır. İkinci bölümünde "post-demografik değişim" kavramının yeni bir trend olarak ortaya çıkışı ve stratejileri ele alınarak lüks kozmetik sektöründe yaşanan post-demografik değişimlere yer verilmiştir. Üçüncü ve son bölümünde ise, lüks kozmetik pazarında faaliyet gösteren X markasının cilt bakım ürünlerinin tüketimini etkileyen post-demografik değişimlerin uygulamalı bir analizi yapılmıştır. Üç farklı ülkenin havalimanlarında, farklı demografik özellikleri olan, X markasının cilt bakım ürünlerini kullanan tüketicilere yönelik gerçekleştirilen bu çalışmanın sonucunda, X markasının cilt bakım ürünlerinin tüketiminin post-demografik değişimlerden olumlu yönde etkilendiği ortaya çıkmıştır. Başlangıç niteliğinde sayılan bu çalışma, bu konu ile ilgili ülkemizde yapılmış bir çalışmanın olmamasından dolayı, bundan sonraki yapılacak olan çalışmalar için de yol gösterici bir nitelikte olacaktır.
Aksiyel spondiloartropati ve non-radyografik aksiyel spondiloartropati hastalarının klinik, demografik özellikleri ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Aksiyel spondiloartropati, ön planda omurga ve sakroiliak eklem tutulumu ile seyreden kronik inflamatuar bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı; ankilozan spondilit (AS) ve nonradyografik aksiyel spondiloartrit (nr-akSpA) tanılı hastaların klinik özellikleri, demografik verileri, hastalık aktiviteleri ve yaşam kalitesini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza 18 yaş ve üzeri, AS tanılı 58 hasta ve nr-akSpA tanılı 58 hasta olmak üzere toplam 116 birey dahil edildi. Hastaların demografik verileri, sabah tutukluğu süresi ve HLA (Human lökosit antijeni)-B27 durumu, entezit, daktilit, periferik artrit, üveit öyküsü, psöriazis varlığı, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) tanısı ile ilgili veriler kaydedildi. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAİ), hastaların fonsiyonel kapasitelerini değerlendirmek için Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek için ise Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Anketi (ASQoL) yapıldı. İki hasta grubu arasında demografik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Nr-akSpA grubunun VAS (Vizüel Anolog Skala), BASDAİ, BASFİ ve ASQoL skorlarının AS grubuna göre daha yüksek düzeyde olduğu saptandı (p=0,001, p<0,001, p=0,009, p=0,013; sırasıyla). HLA-B27 pozitifliğinin iki grupta benzer olduğu görüldü (p=0,94). Entezit AS grubunda daha fazla görülürken; üveit, daktilit, psöriazis, periferik artrit, İBH öyküsü açısından iki grubun benzer olduğu görüldü (p=0,024, p=0,087, p=0,309, p=0,342, p=0,837, p= 0,729; sırasıyla). Sonuç olarak AS ve nr-akSpA tanılı hastaların demografik özelliklerinin benzer olduğu, hastalık aktivitesi ve yaşam kalitesinin nr-akSpA tanılı hastalarda daha yüksek olduğu görüldü. Bu durum nr-akSpA'nın, AS'nin erken evresi olması tartışmasını getirmesi ile birlikte, bu hastaların ciddi bir hastalık yüküne sahip olabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: ankilozan spondilit, hastalık aktivitesi, spondiloartropati, yaşam kalitesi