Electrocardiography
137 theses under this subject heading
Obstrüktif uyku apnesinin derin öğrenme kullanılarak tahmin edilmesi
Nefes alışverişinin en az on saniye boyunca durması olarak tanımlanan uyku apnesi, günümüzde sık karşılaşılan bir uyku hastalığı olarak bilinmektedir. Obstrüktif uyku apnesi (OUA), solunum yolunda tıkanmaya bağlı gerçekleşen en yaygın uyku hastalıklarından biridir. Bu sendromun geliştirilen modeller yardımıyla otomatik olarak tespit edilebilmesinin yanında ön görülebilmesi de ciddi seviyelerde sağlık problemlerini ve hayati tehlikeyle karşı karşıya kalma durumunu önlemek açısından önemlidir. Yüksek doğrulukla çalışan tahmin modellerinin geliştirilmesi ile OUA rahatsızlığı yaşayan kişilerin sendrom anı gelmeden uyarılması ve uykudan uyandırılması ile olası risklerin yaşanmadan önlenmesi mümkün olabilecektir. Bu tez çalışmasında, derin öğrenme yöntemlerinden biri olan Evrişimsel Sinir Ağları (Convolutional Neural Networks, CNN) ile OUA tanısı konmuş hastalara ait elektrokardiyografi sinyalleri kullanılarak apne tahmini yapan modeller sunulmuştur. Bu modellerden birincisi, önceden eğitilmiş mimariler ile yapılan sıfırdan eğitim çalışmasıdır. İkinci model, önceden eğitilmiş mimariler ile transfer öğrenme yöntemi kullanılarak yapılan çalışmadır. Üçüncü model, ilk iki modelde gözlemlenen bulgulara bağlı olarak önerilmiş yeni bir modeldir. Son modelde ise üçüncü modelde önerilen derin öğrenme mimarisinden elde edilen özniteliklerin, mimarinin kendi sınıflandırıcısı yerine Destek Vektör Makineleri, Rastgele Alt Uzay k-En yakın Komşuluk ve Rastgele Alt Uzay Diskriminant Analizi yöntemleri ile sınıflandırıldığı durumda gözlemlenen sonuçlar sunulmuştur. Çalışmanın sonucunda gözlemlenen yüksek doğruluktaki bulgular, önerilen modellerin OUA tahmininde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Ventriküler taşikardi ablasyonu yapılan hastalarda vital parametrelerin serebral oksijenasyon üzerindeki etkisinin incelenmesi
Ventriküler taşikardi, EKG'de geniş QRS kompleksleriyle birliktelik gösteren, ventrikül miyokardından kaynaklanan ve tedavi edilmezse senkop, ani kardiyak ölüm gibi sonuçları olan bir taşiaritmidir. Bu nedenle, özellikle anti-aritmik ilaç tedavisine rağmen VT atakları devam eden ve/veya çoklu şoklama hikayesi olan hastalarda VT ablasyon tedavisi endikedir. Özellikle VT sırasında uç organ perfüzyonunu sürdürmek için gerekli olan optimal OAB'nin bilinmemesi nedeniyle işlem sırasında NIRS monitörizasyonu klinik olarak önemlidir. Bizim de prospektif gözlemsel nitelikte tasarladığımız çalışmamızda; NIRS değerlerine ait sağ ve sol taraf ölçümlerinin, VT ablasyon sürecindeki ölçümlerle ve hastalara ait klinik özelliklerle korelasyonu incelenmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 30 Haziran-31 Aralık 2021 tarihleri arasında, genel anestezi altında VT ablasyon işlemi uygulanacak hastaların demografik verileri, intraoperatif vital değerleri, intraoperatif NIRS ve BIS değerleri kaydedilmiştir. Çalışmaya nabızlı VT nedeniyle ablasyon yapılan 37 hasta dahil edilmiştir; 37 hastanın her birinden ablasyon sırasında farklı değerler alınması nedeniyle her hastadan 2 ayrı veri seti elde edilmiş olup toplamda 74 VT süreci incelenmiştir. VT süreçlerinden elde edilen verilere göre, sağ ve sol NIRS ölçümlerindeki düşüşlerin (˃%10) VT sürecindeki OAB (sırasıyla p= 0,007 ve 0,006) ve ETCO2 (sırasıyla p= <0,001 ve <0,001) değerleri ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra, sağ ve sol NIRS düşüşlerinin PAB ˃ 30mmHg olan hastalarda, PAB ≤30mmHg olan hastalara göre anlamlı fark gösterdiği izlenmiştir (sırasıyla p=0,002 ve 0,004). Benzer bir ilişki yaş, EF ve cinsiyet ile, veya VT sürecindeki BIS ile saptanmamıştır. Ancak bazal sol NIRS, sağ NIRS ve OAB değerlerine bakıldığında, kadınların ortanca değerlerinin erkeklere göre daha düşük olduğu gösterilmiş olup, sonuç istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p=0,001, p=0,011). Çalışmamızda, hem nabızlı VT verileri hem de VF verileri hastaların bazal değerleri ile birlikte değerlendirmiş olup, ETCO2 ve NIRS değerlerinin pulsatil kan akımı olsun veya olmasın pozitif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Rutin NIRS kullanılmayan, genel anestezi altında ETCO2 monitörizasyonu yapılan vakalarda, ani ETCO2 ve OAB düşüşü söz konusu olduğunda bu parametrelerin NIRS ile korele olmaları nedeniyle serebral oksijenasyonun yetersiz olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. NIRS probunun hemodinamik değişikliklere yanıtının hızlı olması, OAB ve ETCO2 ile anlık korelasyon göstermesi nedeniyle; genel anestezi uygulanacak tüm vakaların yanı sıra, nabızsız VT/VF olgularında da aktif NIRS kullanımı kompresyon kalitesinin belirlenmesinde ve spontane dolaşımın geri dönüşünün (ROSC) takibinde etkili olabilir.
ST elevasyonu olmayan akut koroner sendrom hastalarında elektriksel risk skorunun hastane içi ve hastane sonrası mortaliteyi öngörmedeki etkinliği
Giriş ve Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), miyokardiyal dolaşımın kısmi azalması veya tamamen bozulması sonucunda gelişen klinik olayların tanımıdır. Elektriksel risk skoru (ERS); kalp hızı, sol ventrikül hipertrofisi (Sokolow-Lyon kriterleri), QRS transizyon zonu, frontal QRS-T açısı, düzeltilmiş QT intervali (QTc) ve T peak to T end (Tp-e) intervalinden oluşan yeni bir risk skorlama sistemidir. Daha önceki çalışmalarda ST segment elevasyonsuz miyokart enfarktüsü (NSTEMI) hastalarında bu parametreler, ayrı ayrı olarak çalışılmıştır. Ancak, NSTEMI hastalarında ERS'nin değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Bu çalışmadanın amacı, NSTEMI hastalarında ERS'nin hastane içi ve hastane sonrası komplikasyonları öngörmedeki yerini incelemektir. Yöntem ve gereç: Çalışmamıza Ocak 2020 - Kasım 2021 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakım ünitesinde yatırılarak tedavi edilmiş 427 ardışık NSTEMI hastası geriye dönük olarak planlanan çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik, ekokardiyografik ve laboratuvar verilerine hastane arşiv kayıtlarından ulaşıldı. Tüm hastaların elektrokardiyografileri (EKG) ayrıntılı olarak değerlendirildi. ERS parametreleri: Kalp >hı7z5ı , Sokolow-Lyon kriterlerine göre sol ventrikül hipertrofisi varlığı, QRS geçiş zonu ≥ V4, frontal QRS-T açısı >90o, QTc intervali erkekte >450ms, kadında >460 ms olması ve Tp-e intervali >89 ms. EKG'deki anormal bulgu sayısına göre tüm hastaların ERS'leri hesaplandı. Hastalar ERS < 3 ve ERS≥ 3 olarak 2 gruba ayrıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ERS'nin ≥ 3 ve < 3 olduğu hastalarda demografik özellikler açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak, ERS'nin <3 olduğu hastalar ile karşılaştırıldıklarında; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda glukoz (p = 0.001), üre (p = 0.006), kreatin (p = 0.008), lökosit (p = 0.011), maksimum troponin (p < 0.001) ile TIMI (p = 0.002) ve GRACE (p < 0.001) risk skorları anlamlı olarak daha yüksek iken, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) (p < 0.001) ise anlamlı olarak daha düşük idi. Anjiyografik bulgular açısından değerlendirildiğindeyse; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda 3-damar hastalığı sıklığının (p = 0.001) ve SYNTAX skorunun (p < 0.001) anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastane içi ve sonrası kötü olaylara bakıldığında, ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda inotrop ihtiyacının (p < 0.001), mekanik ventilasyon desteğinin (p < 0.001), ventriküler aritmi sıklığının (p < 0.001), akut böbrek yetmezliğinin (p < 0.001), hastane içi ölümün (p < 0.001) ve 6. ay ölümün (p = 0.002) anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi. Yapılan analizde; EKG'deki anormal bulgu sayısı arttıkça, bu kötü sonlanımların sıklığının da kademeli olarak arttığı tespit edildi. Korelasyon analizinde ERS ile maksimum CK-MB (r= 0.258; p < 0.001 ), maksimum troponin (r= 0.410; p < 0.001 ), TIMI (r = 0.171; p = 0.002 ), GRACE(r = 0.243; p < 0.001 ) ve SYNTAX skorları (r = 0.427; p < 0.001) arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanırken; ERS ile LVEF (r = -0.363; p < 0.001) arasında negatif yönde bir korelasyon tespit edildi. Yapılan ROC curve ERS'nin ≥ 2.5 olmasının %69.2 sensitivite ve %77.1 spesifite ile hastane içi ölümü öngördüğü tespit edildi (Eğri altında kalan alan: 0.798, 95% güven aralığı: 0.675-0.921, p < 0.001). Lojistik regresyon analizinde, ERS (Odds ratio [OR]: 1.790, 95% güven aralığı [GA]: 1.036- 3.095, p = 0.037), ventriküler aritmi (OR: 7.057, 95% CI: 1.755-28.378, p = 0.006) ve GRACE (OR: 1.030, 95% CI: 1.010-1.051, p = 0.004) risk skoru hastane içi ölümün bağımsız öngördürücüleri olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmada, başvuru sırasında ERS'nin ≥ 3 olduğu NSTEMI hastalarında hastane içi ve hastane sonrası kötü olay sıklığının anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu basit elektrokardiyografik risk belirteci, NSTEMI ile başvuran hastalarda daha yüksek kardiyak risk altındaki hastaları tanımlamaya ve erken müdahale gereksinimine ihtiyaç duyabilecek hastaları belirlemeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: Elektrokardiyografi, Elektriksel risk skoru, ST elevasyonu olmayan miyokard infaktüsü
Ventriküler prematür atımlarda nöropeptid Y'nin rolü
Amaç: Ventriküler ekstrasistol (VES) etyolojisinde tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada VES'lerin oluşumunda nöropeptit Y (NPY)'nin rölünün olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 saatlik ritim holter sonucunda VES olan 150 olgu çalışma grubu, olmayan 86 olguda kontrol grubu olarak alındı. Çalışma grubu da kendi içinde 15 binden fazla ve az VES'i olanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Tüm olguların detaylı anamnez alınıp, fizik muayeneleri, elektrokardiografileri (EKG) ve ekokardiyografileri yapıldı. Bütün vakalarda biyokimya parametreleri ve NPY düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. İstatistiksel analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Her iki grup arasında diyabetis mellitus (DM), diyastolik kan basıncı, vücut kitle indeksi (BMI), LDL, TG, WBC, kreatin, Na, K, CRP, PLT, albümin, TSH, IVS, PWD, standart QRS, ortlama QRS açısından istatistiksel bir fark yoktu (hepsi için p>0.05). Ancak yaş, cinsiyet, sigara, LVEF, nabız, HDL, HGB, üre, NPY, total kolesterol, LVED, SDNN, SDNNİNDEX, RMSD, PN50, LF, HF, VLF, LF/HF istatiksel açıdan anlamlı fark izlendi (hepsi için p <0.005). Çalışma grubunda 15 binden fazla VES gelişen olgu sayısı 48 iken (%32) ve 15 binden az VES gelişen olgu sayısı 102 (%68) bulundu. İkili korelasyon analizinde, serum NPY düzeyi ile VES sayısı (r=0.577 p=0.001), LF (r=0140, p =0.032), YAŞ (r=0.151, p=0.02), LVED (r=0.162, p= 0.013), LVES (r=0.290, p=0.001) arasında anlamlı pozitif korelasyon görüldü. Aynı şekilde NPY ile RMSSD (r=-0.162, p=0.012), SDNNİNDEX (r=-0.136, p=0.037) arasında da negatif kolerasyon görüldü. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde NPY (odds oranı [OO]: 1.204; %95 güven aralığı [GA]: 1.103-1.315; p=0.001) VES gelişiminin bağımsız öngördürücüleri olduğu gösterildi. VES sıklığı tahmin etmek için NPY' nin en iyi cut off değerini belirlemek için ROC eğri analizi kullanıldı. NPY ≥ 78,91 VES sıklığı %85,5 duyarlılık ve %82,4 özgüllükle öngördü (eğri altındaki alan: 0.948, %95 GA: 0.915-0.980, p =0.001). Sonuç: Çalışma serum NPY düzeyi ile VES gelişiminde rol oynadığı ve VES sıklığı ile de yakın ilişki gösterdiğini göstermekteydi. Anahtar Sözcükler: Ventriküler ekstra sistol, aritmi, nöropeptid Y, etyoloji
Çocuklarda vitamin D eksikliğinin arteriyel sistem ve kalbin ileti sistemi üzerine olan etkileri
D vitamini, kemik metabolizması ve nöromüsküler fonksiyonlar açısından önemli rolü olduğu bilinen steroid yapıda bir hormondur. D vitamininin immün işlevleri iyileştirerek, anti-inflamatuar etkinlik göstererek ve endotelyum aracılı vazodilatasyonu sağlayarak kalbin ileti sistemi ve arteriyel sertliğin azalması üzerinde de olumlu etkiler gösterdiği düşünülmektedir. D vitamini eksikliği dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; çocuklarda D vitamini eksikliğinin arteriyel sertlik ve kalbin ileti sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2017 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvurup herhangi bir kronik hastalık tespit edilmemiş 2-18 yaş arası 101 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar D vitamini düzeyine göre 3 gruba ayrıldı. D Vitamini 0-12 ng/ml arasında olanlar grup 1, D vitamini 12-20 ng/ml arasında olanlar grup 2 ve D vitamini 20 ng/ml ve üzerinde olanlar grup 3 (Kontrol grubu) şeklinde değerlendirildi. Hastaların poliklinik başvurularında vücut ağırlıklarına, boylarına, biyokimyasal parametrelerden 25 hidroksi vitamin D3, Ca, P, Alkalen fosfataz (ALP), PTH, glukoz, kreatinin, kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit değerlerine bakıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınç değerlerine, kalp hızlarına, elektrokardiyogramlarına bakıldı. Hastaların arteriyel ultrasonografik görüntülemeleri yapıldı ve CIM kalınlıklarına bakıldı. Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin kardiyovasküler ileti sistem üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla EKG parametreleri incelendi. D vitamini eksik grubun Pmax ve Pdis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTmax ve QT dis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). D vitamini eksik grubun QTcmax değeri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTcdis değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Gruplar arasında Tpe, Tpe / QT ve Tpe / QTc değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05 ). VIII Çalışmamızda D vitamini eksikliğinin Pmax, Pdis, QTmax, QTdis, QTcmax ve QTcdis sürelerinde anlamlı düzeyde uzama yaptığını saptadık. Çalışmamız ülkemizde pediatrik populasyonda D vitamini eksikliği ile arteriyel sertlik ilişkisini ortaya koymak açısından ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini düzeyi ile arteriyel sertlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmadık (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklarda D vitamini eksikliğinin kalbin ileti sitemi üzerinde olumsuz etki yaptığını ve bunun çocukluk yaşta daha çok subklinik etkilenme şeklinde olduğu sonucuna vardık. Arteriyel sertlik ilişkisinin ise yaşlanmayla birlikte daha somut bir şekilde ortaya çıkabilecek bir süreç olabileceğini düşündük. D vitamini eksikliği kardiyovasküler açıdan birçok olumsuz durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanı ve tedavisi açısından tüm hekimler uyanık olmalıdır.
Transkateter kapatma yapılan atriyal septal defekt tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada ASD tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi ile kapatma öncesi ve sonrasında klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, prognoz ve sağkalıma etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda Şubat 2016 - Haziran 2020 tarihleri arasında izlenen ve transkateter kapatma yapılan ASD tanılı hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. ASD olgularının sonuçları kontrol grubu ile ve ASD olgularında kapatma işlemi öncesi ve sonrasında kardiyak parametreler karşılaştırılmıştır. Bulgular: ASD tanısı ile tedavi edilen olguların %42,5'i, kontrol grubunun %52,5'i erkekti. ASD olgularının yaş ortalaması 8,8 ± 4.5, kontrol grubunun 9,6 ± 3,9'du. ASD olguları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ASD olgularının sistolik kan basıncı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,025). ASD olguları ile kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, kalp tepe atımı ve diyastolik kan basıncı değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ASD olgularının kalsiyum düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). ASD olguları ile kontrol grubu arasında diğer laboratuvar değerler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma öncesi Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa, Pdis, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma sonrası Pmax, Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmax, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). ASD olgularında transkateter kapatma öncesi EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, transkateter kapatma sonrası Pmax, Pdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmin süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ASD olgularında transkateter kapatma öncesine kıyasla kapatma sonrası grupta Pmax ve Pdis süreleri kısalırken, QTmin süresinin uzadığı saptandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise ASD kapatma öncesi grupta Pmin ve QTc min süreleri daha kısa; Pdis, QTdis ve QTc dis süreleri ise daha uzun saptandı. ASD olgularında transkateter kapatma tedavisinin atriyal ve ventriküler aritmiler üzerine etkinliğini gösteren daha fazla sayıda hasta ile prospektif 24 saatlik EKG ve/veya daha uzun EKG kayıtlarını da içeren elektrofizyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Acil servis monitörlü gözleme başvuran ve yoğun bakıma yatışı yapılan hastaların elektrokardiyogramdaki frontal QRS-T açısı ile hastane içi mortalite arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Acil servis monitörlü gözlemden yoğun bakıma yatış sonrası hastaların takipleri çok önemlidir. Hastaların takipleri sırasında gelişen mortalite oranı ve prediktörleri ve tahmin değerleri yoğun bakım yatışlarında önem arz eder. Frontal QRS-T açısı kardiyak mortalite ve potansiyeli açısından çalışmalarda geniş yer bulmuş parametredir. Bu çalışmanın amacı acil servis monitörlü gözlemden yoğun bakımlara yatışı yapılan hastalarda başvuru elektrokardiyogramdaki frontal QRS-T açısı ile mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Eylül 2022- 1 Kasım 2022 tarihleri arasında Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Fakültesi Acil servis monitörlü gözleme herhangi bir ön tanıyla başvurup yoğun bakıma yatışı yapılan hastalar retrospektif olarak dahil edilmiştir. Çalışmamızdan 18 yaş altı, travma geçirmiş hasta grubu, kalp pili takılan hastalar, sol dal bloğu olan hastalar, atrial fibrilasyonu olan hastalar dışlandıktan sonra geriye kalan 188 hasta çalışmamıza dahil edildi. Son analizde 36 ölü hasta ve 152 yaşayan hasta olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında frontal QRS-T açısı değerlendirildi. Çalışmamızın verileri SPSS 22.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular: Ölen grup sağ kalan grubu göre istatistiksel olarak daha yaşlıydı diğer parametreler arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0.06). Ölen grupta sağ kalan grubu göre frontal QRS-T açısı istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0.001). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde ise frontal QRS-T [OR= 1.066(1.019-1.223), p <0,001], CRP [OR=1.005(1.002-1.098), p<0,001] bağımsız mortalite prediktörü olarak saptandı. ROC analizinde frontal QRS-T açısı için kesim noktası olarak 74.5 değeri belirlendi. 74.5 'den büyük bir QRS süresi; yoğun bakım yatışı yapılan acil servis başvuru hastalarında Sensitivite: %79 ve Spesifite %75 ile mortalitenin öngörüldüğü analiz edildi [AUC: 0,820, p<0,001]. Sonuç: Acil servis monitörlü gözlem hastalarında ölçülen frontal QRS-T, hastane içi mortaliteyi tahmin edebilen ve yoğun bakım takibinde kritik hastaların belirlenmesine yardımcı olabilen, ucuz, hızlı ve kolay elde edilebilen yeni bir EKG parametresidir.
Ventriküler ekstrasistol (VES) ablasyonu yapılan hastaların laboratuvar, klinik, ekokardiyografik ve elektrokardiyografik özellikleri ile uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
VES, toplumda %1-75 arası değişen sıklıkta görülen bir aritmidir. QRS süresi >120 milisaniye (msn), QRS kompleksi sonrası zıt yönlü T dalgası olan, öncesinde P dalgası olmayan atımlardır. VES'ler kalpte atriyumlar dışında kalan ventriküler dokulardan kaynaklanır. Patofizyolojide idiyopatikse tetiklenmiş aktivite, altta yatan bir hastalık varsa reentry veya artmış otomatisite sorumludur. Tanı; klinik, Elektrokardiyografi (EKG) ve/veya Holter ile konulabilir. Ek olarak etiyolojiyi belirlemek için Ekokardiyografi (EKO) ve gerekirse sintigrafi, bilgisayarlı tomografi veya kardiyak manyetik rezonans görüntüleme kullanılabilir. Tedavide medikal tedavi ve kateter ablasyon seçenekleri vardır. İlaç olarak beta blokör, kalsiyum kanal blokörleri ve anti aritmikler kullanılabilir. Çalışmamızda amaç; Çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan hastaları klinik, EKO ve EKG özellikleri ile uzun dönem takip sonuçları açısından retrospektif olarak incelenmek, VES kaynağını tahmin eden 7 algoritma ve bunlara ait parametreleri ablasyon öncesi alınan 12 derivasyonlu EKG'ler üzerinden karşılaştırmak ve yeni bir algoritma oluşturmaktır. Çalışmaya 1 Ocak 2010-1 Haziran 2020 tarihleri arasında çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan 129 hasta alındı. Hastaların 13(%10,1) tanesi Sağ Dal Bloğu (RBBB), 116(%89,1) tanesi Sol Dal Bloğu (LBBB) görünümünde idi. Hastaların 54(%41,6) tanesi Sağ Ventrikül Çıkış Yolu, 75(%58,4) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Sağ dal bloğu görünümünde olan 13 hastanın 12 (%98,1) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Uzun dönem takip bilgisine ulaşılan 122 hastanın olaysız sağ kalım süresi 57,29 ay (%95 CI;49.08-65.50) olarak bulundu. İncelenen 7 algoritma içinde en yüksek duyarlılık (%90,48) ve negatif tahmin değeri (%85,37) Kombine Transizyon Zonu (TZ) algoritmasında, en yüksek özgüllük (%98,11) ve pozitif tahmin değeri (%94,74) R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasında izlendi. TZ indeks algoritmasının, R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasının yanlış negatif sonuç verdiği 44 hastanın 43(%97,7)'ünü doğru tahmin etmesi üzerine bu iki algoritma birleştirildi. Yeni algoritmanın duyarlılığı %98, özgüllüğü %30, pozitif tahmin değeri %63 negatif tahmin değeri %94 olarak hesaplandı. Algoritma bileşenleri ile lojistik regresyon analizi yöntemi kullanarak Y=8,436 – 2,036 x (VES TZ skor)- 0,06 x (VES V2 derivasyonu R dalga süresi) + 4,661 x (VES V3 derivasyonu R dalga amplitüdü)- 1,958 x (VES V2 derivasyonu S dalga amplitüdü) algoritması oluşturuldu. Retrospektif olarak yapılan karşılaştırmada yeni algoritmanın Y>0.5 için LVOT'yi tahmin etmedeki duyarlılığı %84,4, özgüllüğü %/82,7 pozitif tahmin değeri %85,7, negatif tahmin değeri %81,1 olarak hesaplandı. Anahtar kelimeler: Ventriküler Ekstrasistol, İdiyopatik Premature Ventriküler Kompleks, Kateter Ablasyon, EKG Algoritması
Acil serviste intravenöz ondansetron tedavisi başlanmış hastalarda ondansetron tedavisinin EKG ile saptanacak QT süresine etkisi
Ondansetron bulantı kusma tedavisinde sık kullanılan bir ilaçtır. QT uzamasına neden olduğu bilinen bu ilacın güvenirliliği ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmanın amacı ondansetron ile ilişkili QT uzama miktarını saptamaktı. Çalışmaya 435 hasta dahil edildi. Hastalardan ilaç öncesi ve İV ilaç sonrası 5., 15., ve 30. dk.larda EKG kaydı alındı. 51 hastaya (%12) 4 mg, 384 hastaya (%88) 8 mg ondansetron tek dozda uygulandı. QT uzamasının 5. dk.da pik yaptığı, 15. ve 30. dk.larda sabit kaldığı tespit edildi. Beşinci dk.da %67,3 hastada QT süresinde uzama görülmekle birlikte, QT süresi uzun olan hasta hastaların oranı %10,6 arttı. QTc sürelerindeki artış 5. dk.da 7,9±18,1 msn, 15. dk.da 6,7±16,5 msn ve 30. dk.da 6,5±19,1 msn bulundu. Hiçbir hastada kardiyak ileti problemi gözlenmedi. Tüm zamanlarda QT süresi uzun olan hastaların yaş ortalaması daha yüksek saptandı. Kadınlarda bazal QT süresinin ve QT süresindeki uzamanın daha fazla olduğu görüldü. Eşlik eden hastalığı olanlarda ve QT süresini uzatan ilaç kullananlarda bazal QTc süresinin daha uzun ve QT süresi uzayan hasta oranının da daha fazla olduğu tespit edildi. QT süresindeki uzamanın ondansetron dozu ile ilişkisiz olduğu saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada ondansetron uygulamasına bağlı QT uzamasının, Uluslararası Uyum Konferansı önerilerine göre 'önemli' değerin altında olduğu görüldü. Ayrıca hiçbir hastada kardiyak ileti bozukluğu saptanmadı. Bilinen kardiyak aritmi riski taşımayan acil popülasyonunda tek seferde 4 mg ve 8 mg ondansetron İV uygulamasının QT uzama riski açısından güvenli olduğu söylenebilir.
Ektopik odak ablasyonu yapılan hastalarda anestezi derinliğinin işlem süresi ve başarısı üzerine etkisinin incelenmesi
Elektrofizyolojik çalışma; aritmilerin tanısının konulması, risk derecelendirilmesi ile tanı ve tedavisi için etkin ve güvenilir bir işlemdir. Elektrofizyoloji laboratuvarlarında ablasyon yapılacak hastalarda hastanın tedaviye uyumunu, konforunu sağlayacak ve hemodinamik olarak stabilitesini sağlayacak bir anestezi yöntemi seçmek tedavinin başarısı açısından oldukça önemlidir. Önceki yıllarda ablasyon yapılacak hastalar derin sedasyon altında tedavi edilmiş olsa da son yıllarda hastanın konforu ve işlemin stabilitesi açısından daha güvenilir bir yöntem olan genel anestezi yöntemi tercih edilmektedir. Ancak anestezik ajanların kullanımı aritmilerin indüklenebilirliğini azaltıp, işlem sırasında hemodinamik destek ihtiyacını arttırabilmektedir. Biz de gözlemsel prospektif nitelikte tasarladığımız çalışmamızda perioperatif anestezi kayıtlarını inceleyerek farklı BİS değerlerinin haritalama süresi ve işlem başarısı üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2020 – Nisan 2021 tarihleri arasında genel anestezi altında ektopik odak ablasyonu yapılan hastalar BIS değerlerine göre gruplandırılarak haritalama süresi, işlem süresi, işlem sonu EKG ritmi, işlem sürecinde vazopressör veya proaritmojenik ajan ihtiyacı ve işlem sonrası üçüncü ayında EKG ritmi kontrol edilerek anestezi derinliğinin işlem başarısı üzerindeki etkisine bakıldı. Anestezi derinliği arttıkça haritalama süresi ve işlem süresinin uzadığı ve iki grup arasında anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,001). Anestezi derinliği ile proaritmojenik ve vazopressör ajan ihtiyacı arasında ise anlamlı bir ilişki bulunamadı. Anestezi derinliği arttıkça işlem sonrası üçüncü ay kontrollerinde çekilen EKG'de aritmi görülme sıklığında artış görüldü (p=0,006) ancak işlem sonrası üçüncü ay kontrolünde görülen ablasyon ihtiyacı ile şok/kardiyoversiyon ihtiyacı açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Hastalar yapılan ablasyon işlemine göre alt gruplara ayrılıp anestezi derinliğine göre karşılaştırıldıklarında ise; VT ve AF ablasyon yapılan hastalar anestezi derinliğine göre iki gruba ayrılıp incelendiğinde BİS değeri 51-60 arasında olan 2. grubun ortalama haritalama ve toplam işlem süresinin daha kısa olduğu ve üçüncü ay v kontrolünde aritmi görülme ihtimalinin daha düşük olduğu gözlenirken, AT ablasyon yapılan hastalarda anestezi derinliğinin bakılan parametreler açısından fark yaratmadığı gözlenmiştir. Genel anestezi altında ektopik odak ablasyonu uygulanan hastalarda; anestezi derinliğinin işlem başarısı üzerindeki negatif etkisi olduğu gösterilmiştir. Son derece özellikli olan bu uygulamaların her aşamasında anestezist ve elektrofizyoloğun ekip olarak çalışması ve haritalama sürecinin uzaması veya odağın bulunamaması ihtimali göz önünde bulundurularak, bu ihtimalin işlem öncesinde hastayla görüşülmesi ve gerekirse kontrollü şekilde ve monitörizasyon altında anestezi derinliğinin azaltılmasının işlem başarısı ve buna bağlı şekilde hasta konforunu ve memnuniyetini arttıracağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ektopik odak, ablasyon, BİS monitörizasyonu, anestezi derinliği, işlem başarısı
Tam düzeltme operasyonu yapılmış olan fallot tetralojili olgularda aritmi komplikasyonunun preoperatif ve postoperatif EKG parametreleri ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada, opere Fallot tetralojili olgularda EKG bulgularının ve bu bulguların komplikasyonlarla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2006 – Aralık 2014 arasında tam düzeltme operasyonu yapılan Fallot tetralojili 0-18 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların arşiv dosyalarında kayıtlı veriler retrospektif olarak incelendi. Operasyon raporu, postoperatif ekokardiyografi raporu, kataterizasyon bilgileri, önceki palyatif operasyon bilgileri, preoperatif ve postoperatif elektrokardiyografi ve Holter elektrokardiyogram sonuçları gibi çalışmaya yön verecek bilgileri eksik olanlar çalışma dışı bırakıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonra 38 olgu çalışmaya alındı. Olgular telefon numaraları ile arandı ve çağırıldı. Bilgilendirilmiş Olgu Onam Formu eşliğinde ailelerine bilgi verildi. Onam alındıktan sonra demografik ve klinik verileri kaydedildi, EKO verileri, EKG parametreleri kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programıyla analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olguların ortanca yaşı 9'du (aralık: 4-21) ve 15'i kız, 23'ü erkekti. Tam düzeltme operasyonu öncesinde 16 olguda palyatif modifiye Blalock-Taussing (MBT) şant uygulanmıştı. Düzeltme operasyonunda RVOT genişletilmesi 13 olguda greft, 3 olguda perikardiyal yama, 22 olguda transanuler yamayla yapılmıştı. 3 olguda EKO'da pulmoner gradient <15 mmHg, 28 olguda 15-29 mmHg (hafif), 6 olguda 30-49 mmHg (orta) ve 1 olguda 50 mmHg (ağır) olarak ölçülmüştü. >50 mmHg gradientli hasta saptanmadı. Ayrıca 12 olguda orta, 1 olguda ağır pulmoner yetmezlik (PY) saptandı. Orta-ağır PY saptanan 13 olgunun 5'inde aynı zamanda PS gradientinin ≥30 mmHg olduğu gözlendi. Operasyon tipleri ile PS ya da PY gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Tüm olgularda postoperatif dönemde QRS süresinde artış saptandı. QRS süreleri preoperatif dönemde %15,8 olguda >120 msn iken, operasyon sonrası 1. yılda 28,9%, 2. yılda 39,5%, 3. yılda ise 55,3% oranında saptandı. Özellikle postoperatif 3. yılda PY derecesi ile QRS süresi artışı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). QRS süresindeki değişimin operasyon tipi ve PS derecesi ile korelasyonu saptanmadı (p>0,05). PR sürelerinin hastaların tümünde izlemde arttığı gözlenirken operasyon tipi, PS ve PY ile aralarında korelasyon saptanmadı (p>0,05). P dispersiyonu normal sınırlarda (<40 msn) bulundu ancak postoperatif dönemde gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. QRS aksının preoperatif ve postoperatif karşılaştırılmasında PY orta-ağır olan olgularda postoperatif dönemde sol aksa kaydığı, PS ≥30 mmHg olan olgularda ise sağ aksın sebat ettiği görüldü. QTc süresi tüm olgularda artarken diğer bulgularla ve aritmi gelişimi ile korelasyonu saptanmadı. Postoperatif dönemde QTd düzenli bir azalma ya da artış göstermedi; operasyon tipleri ve diğer bulgularla korelasyonu saptanmadı. Postoperatif 3.yılda 31 olguda (%81,57) RBBB, 6 olguda (%15,7) inkomplet sağ dal bloğu ve 1 olguda (%2,6) 1. derece AV blok saptandı. Holter elektrokardiyografide 1 olguda VEV (normal ritmin %5'inden az) ve 1 olguda aralıklı ektopik ritm görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif PS ve PY gelişim oranları ve QRS artışıyla korelasyonları diğer çalışmalarla benzer şekilde bulunmuştur. QRS süresi >180 msn olan hasta saptanmadı. Ayrıca aritmi gelişimi ve QT dispersiyonunun yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük çıkmasının, hasta sayısının ve izlem süresinin diğer çalışmalara görece yetersiz olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Postoperatif komplikasyon ve EKG bulgularının; daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği çalışmalarla değerlendirilmesi gerekliliği aklımızda bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Fallot tetralojisi, tam düzeltme, QRS uzaması, erken dönem izlem, operasyon komplikasyonları, aritmi, EKG
GA-NN approach for ECG feature selection in rule-based arrhythmia classification
This paper presents rule extraction and feature selection system to detect abnormality in ECG signals.Genetic Algorithm-Neural Network (GA-NN) Approach is used to distinguish between the presence and absence ofcardiac arrhythmia and perform feature selection. Following this process, rule sets are extracted in order to guide the diagnosis of cardiac arrhythmia. The rule sets are extracted based on selected features because rule extraction without feature selection may result in rules to be more complex than human may realize. C4.5, RIPPER, PART and HotSpot methods are used to perform rule extraction. The ECG dataset used in this study is obtained from UCI Arrhythmia Database. In this dataset, all the anomalies are grouped into one abnormal class and the rest is grouped into one normal class. As a comparison, k-Nearest Neighbor (k-NN), Support Vector Machines (SVM), Naive Bayes and Bayesian Networks have been tested on the arrhythmia dataset. For dimensionality reduction purpose, recursive feature extractor (RFE-SVM), correlation based feature selection (CFS), principal component analysis (PCA) and factor analysis (FA) have been applied. According to test results, GA-NN outperforms other techniques.
Erken repolarizasyon bulunan kişilerde ani ölüm ve aritmi belirteci testlerin değerlendirilmesi ve KCNJ8-S422l gen mutasyonu ilişkisi
ÖZETGiriş: Erken repolarizasyon (ER), EKG'de J noktasının izoelektrik hatta göre ardışık 2derivasyonda en az 1 mm (0.1mV) yükselmesi olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla yapısalkalp hastalığı bulunmayan kişilerde görülen Erken Repolarizasyon Sendromu (ERS),günümüzde Brugada Sendromu (BS) ile olan benzerlikleri nedeniyle `J Dalga Sendromları'başlığı altında incelenmeye başlanmıştır. Yayınlanan çok merkezli çalışmalar sonucunda ERSile ani kardiyak ölüm (AKÖ) arasındaki ilişkinin ortaya konmasıyla beraber hayatı tehdit ediciventriküler aritmilere neden olabileceği bilinmektedir.Amaç: ERS tanısı alan kişilerde aritmi belirteçleri olan testler ile riskli hasta grubunubelirleyebilmek ve son yıllarda literatürde AKÖ gerçekleşmiş ERS tanısı alan kişilerdebildirilen KCNJ8 geni S422L mutasyonunun varlığını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kardiyak açıdan semptomatik ya da asemptomatik 50 erkenrepolarizasyon tanısı almış bireyler ile 50 normal EKG özelliğine sahip kontrol grubuçalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı (KAH) bulunmayan ve ekokardiyografi sonucunormal olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması hastagrubunda 33.1±9.7, kontrol grubunda 45.8±9.9 idi. Holter monitörizasyonu ile aritmi varlığı,kalp hızı değişkenliği ve geç potansiyellerin varlığına ER bulunan grupta bakıldı. Her ikigrupta `allel spesifik PCR yöntemi' ile KCNJ8 geni S422L mutasyonu genotiplendirildi.Bulgular: Çalışmamızda ER bulunan kişilerde `ER EKG paterni' tiplendirmesinde%54'ünde tip l, %42'sinde tip 2, %4'ünde ise tip 3 ER EKG paterni izlendi. Kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında düzeltilmiş QT mesafesi (QTc)'nin, ER grubunda daha kısa olduğugörüldü. Fakat sonuç istatiksel anlamlılığa ulaşmadı (ER bulunanlarda ortalama QTc;371±28.7 msn, kontrol grubunda ise 381±31.4 msn, p =0.08). ERS grubunda bakılan ritmholter kayıtlarında hiçbir hastada couplet, triplet prematür ventriküler kompleks (PVC) ya dasüreksiz VT atağı izlenmedi.Kalp hızı değişkenliği (KHD) zaman alanlı metodlar kullanılarak bakıldığında hastaların%26'sında azalmış olarak izlendi.Hastaların sinyal ortalamalı EKG (SOEKG) ile %14'ünde geç potansiyeller (LP) izlendi.Yakın zamanda yapılmış çalışmalardaki rakamlarına benzer sonuçlar elde edildi.Nörolojik değerlendirmeleri normal bulunan sadece 2 hastada açıklanamayan senkop öyküsübulunmaktaydı ve senkop ile ERS ilişkisi değerlendirildiğinde ise istatistiksel anlamlılığaulaşmadı (p=0.15).Her iki grupta bakılan KCNJ8-S422L mutasyonu ise hasta grubunda değil kontrol grubundanbir hastada bulundu. Böylece KCNJ8-S422L mutasyonu ile ERS ilişkisi istatiksel olarakanlamsız bulundu. Fakat belirtmek gerekir ki çalışmamıza dahil ettiğimiz ERS hastalarınınhiçbirisinde ve ailelerinde AKÖ öyküsü bulunmamakta idi ve yalnızca 50 ER bulunan kişiçalışmaya dahil edilmişti.Sonuç: Primer aritmojenik sendromlar ve kanolopatiler başlığı altında incelediğimiz veönceleri tamamen benign bir EKG bulgusu olarak değerlendirilen ERS, son zamanlarda BS ileolan benzerliği ve AKÖ ilişkisinin ortaya konması nedeniyle ilgi çekmektedir. Biz de buhastalarda aritmi belirteci testler ile riskli hastaları belirleyebilmek amacıyla bu çalışmayıplanladık ve KCNJ8-S422L mutasyonu varlığı ile ERS arasındaki ilişkiyi inceledik.AKÖ geçiren ERS hastalarında sekonder korumada tek tedavinin implante edilebilenkardiyoverter defibrilatör (ICD) olduğu bilinmektedir. Asıl problem özellikle de gençlerdeyaklaşık %5 gibi yaygın gözlenen bu EKG paternininin primer koruma açısından hangihastalarda ölümcül aritmilere neden olabileceğinin belirlenmesidir. Klinikte literatürdebildirilen kriterlere uygun riskli hastaların belirlenmesi gereklidir. ER paterni bulunankişilerde açıklanamayan senkopun varlığı veya ailede açıklanamayan AKÖ öyküsününbulunması, inferior/inferolateral (tip2) veya tüm derivasyonlarında (tip3) >0,2 mv J noktasıelevasyonu bulunması ve EKG'de ST segment elevasyonunun yatay/inen tarzda olması, ERpaterni ile birlikte kısa QT'nin varlığı, son olarak da couplet PVC'lerin görülmesi birer riskişareti olarak değerlendirilmelidir.Yüksek risk işareti bulunan her hastada primer tedavinin gerekliliği konusunda ve buhastaların nasıl takip edileceği ile ilgili sorular ise ilerleyen yıllarda genetik çalışmaların daışığı altında yapılan çalışmalar ile yanıt bulacaktır.
Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi
2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.
Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü
Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.
VDDve DDD pacemaker implante edilen hastaların uzun dönem sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının ekokardiyografik ve elektrokardiyografik parametrelerinin karşılaştırılması
Amaç: VDD pacemaker sistemi, atriyoventriküler blok varlığında atriyal sensing yapıp ventrikülü uyararak atriyoventriküler senkron çalışmayı sağlayan, tek lead ve bataryadan ibaret pacemaker sistemidir. DDD pacemaker sistemi ise AV bloklu hastalardaki bu görevi çift elektrod yardımıyla yapmaktadır. Lead teknolojisinde (daha ince leadler, istenen yere fiksasyon, atriyuma direkt temas eden ikinci lead) ve batarya yazılımlarında gelişmelerle birlikte, uzun dönemde atriyal pacing ihtiyacının doğabileceği düşüncesiyle günümüzde DDD pacemaker sistemleri daha çok tercih edilmektedir. Çalışmamızda daha önce VDD pacemaker implante edilen hastaların kayıtlarından hastaların sol ventrikül fonksiyonlarının zamanla değişimini ve klinik seyrini değerlendirerek, DDD pacemaker takılan hastalarla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1985-2014 yılları arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim dalı poliklinik ya da acil servislerine başvuran ve çeşitli nedenlerle pacemaker implantasyonu yapılmış 2025 hastadan VDD ve DDD mod pacemaker uygulanan 1238 hasta alındı. Bu hastaların pacemaker öncesi ve uzun süreli takiplerindeki sol ventrikül sistolik fonksiyonları, komplikasyonları, takip süreleri, pacemaker implantasyon öncesi ve sonrası ritimleri, pacemaker bağımlılıkları, pacemaker ile ilgili olabilecek potansiyel sorun ve ek girişimler, kapak sorunları, koroner arter hastalığı ve revaskülarizasyon uygulanıp uygulanmadığı gibi demografik ve klinik gidişle ilgili faktörler değerlendirildi. Bulgular: VDD ve DDD pacemaker implante edilen hastalar arasında yaş, hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetersizliği ve koroner arter hastalığı açısından her ki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Ekokardiyorafik veriler karşılşatırıldığında, bazal EF, end-diastolik çap, end-sistolik çap ve ortalama sistolik pulmoner arter basıncı her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında LA çapları DDD hastalarına göre biraz daha küçüktü (p=0.05). Hafif – orta ve ciddi olarak sınıflanan mitral yetersizliği oranları arasında her iki grup arasında istatistiksel olarak fark varken, aort yetersizliği oranları her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), LV end sistolik çapı (p<0.001), LA boyutu (p<0.0001) ve sistolik PAB değerlerinde (p<0.008) anlamlı artış saptandı. Kontrol ve bazalde ölçülen LV end diastolik çapında ise anlamlı farklılık yoktu. Yine DDD hastalarında da, takip süresince ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma, LV end diastolik çap, LV end sistolik çapı, LA boyutu ve sistolik PAB değerlerinde anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.0001). Sadece AV tam blok nedeniyle PM implantasyonu yapılan hastalar alınarak yapılan istatistiklerde yine her PM grubunda kontrollerindeki EF'lerde anlamlı azalma tespit edildi (p<0.0001). DDD pacemaker implante edilmiş olan hastalar RVA ve RVNA lokalizasyonlu ventriküler pacing gruplarına ayrılarak karşılaştırıldığında, RVA grubunda olanların ejeksiyon fraksiyonu RVNA grubuna göre daha yüksekti (p<0.05), RVA grubunda pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), RVNA grubunda, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p=0.022) mevcuttu. Takip sürelerinin sonunda ulaşılabilen hastaların son kontroldeki ritmleri değerlendirildiğinde, en fazla sinüs ritminin görüldüğü grup, VDD pacemaker takılan hastalardı. Hastalarımızın uzun süreli takiplerindeki, tamponad, enfeksiyon ve pnömotoraks gibi komplikasyonlara bakıldığında her iki grup arasında fark yoktu (p>0.05). VDD PM implante edilen 7 hastaya (%1.5) takiplerinde DDD PM upgrade yapıldı. Pacemaker implantasyonu sonrası ekokardiyografi ile ölçülen EF'nin % 40 ve % 45'in altı olması ile değerlendirilen sol ventrikül sistolik disfonksiyonu oranları açısından VDD ve DDD pacemaker hastaları açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Hem VDD hem de DDD pacemaker takılan tüm hasta gruplarında zamanla sol ventrikül EF'de azalma ve LV çaplarında artış olmaktadır. Komplikasyon ve klinik seyir açısından VDD ve DDD modlar arasında farklılık görülmemiştir. Ancak tüm hasta grubuna bakıldığında DDD mod seçiminin avantajı olmadığı gibi, AF açısından ve batarya ömrünün kısa olması gibi dezavantajlar taşıdığı görülmektedir. AV blok olan hastalarda VDD veya DDD mod seçiminde en önemli kriter olan sinüs düğümü fonksiyonuna ek olarak hasta bazında bireysel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: VDD pace maker, DDD pacemaker, sol ventrikül sistolik fonksiyonları
Kinolon kullanımı ve QT aralığı uzaması: Risk değerlendirmesi ve klinik eczacının olası rolü
Mikrobiyal hastalıkların tedavisinde uzun zamandır kullanılan kinolonların neden oldukları çeşitli advers etkiler bilinmektedir. Bunlardan birisi de QT aralığı uzamasıdır. QT aralığı uzaması sonucunda ölümcül bir aritmi olan torsades de pointes gelişebilmektedir. QT aralığı uzaması kinolon gibi çeşitli ilaçlardan kaynaklanabileceği gibi QT aralığı uzamasına yol açabilecek başka faktörler de bulunmaktadır. Bu nedenle ilaç kaynaklı QT aralığı uzamasını değerlendirirken bu risk faktörlerinin de göz önünde bulundurulması giderek önem kazanmaktadır. Bu kapsamda çeşitli risk skor sistemleri ve algoritmalar geliştirilmektedir. Çalışmamızda Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde kinolon tedavisi planlanan hastalarda QT aralığı uzamasına bağlı riskleri en aza indirmek için bir klinik eczacılık doktora öğrencisi tarafından Tisdale Risk Skoru kullanılarak bir algoritma geliştirilmiştir. Bu algoritma kapsamında, hasta bazında elektrolit ve elektrokardiyogram (EKG) takip planları oluşturulmuştur. Çalışmaya 32 hasta dahil edilebilmiştir. Hastaların 13'ü kadın, 19'u erkektir. Hastaların 1'i yüksek risk, 14'ü orta risk ve 17'si yüksek risk sınıfındadır. Toplam 11 hastada günlük EKG takibi yapılmıştır. Hastaların aldıkları kinolon tedavileri incelendiğinde hastaların en çok levofloksasin tedavisi aldığı görülmüştür. Takip EKG'lerindeki QTc değerleri ile risk puanları arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür (p<0,05). Risk puanları ile potasyum değerleri arasında da negatif korelasyon olduğu görülmüştür (p<0,05). Bu çalışma sonucunda, kinolon tedavisi sırasında görülebilecek QT aralığı uzaması riski ile ilgili bir farkındalık oluşturulmuştur. Ayrıca eczacının önerdiği çeşitli müdahalelerle hasta sonuçlarının iyileştirilmesine katkı sağlanmıştır. Bunlar, klinik eczacının ilaçtan kaynaklanan QT aralığı uzamasını öngörme ve yönetme sürecinde aktif rol alabileceğine işaret etmektedir.
Biyomedikal işaretlerin zaman-frekans yöntemleri ile analizi ve sınıflandırılması
Yapılan çalışmada az sayıda elektrokardiyogram (EKG) sinyali kullanarak kardiyak aritmilerinin yüksek başarımla sınıflandırılması problemi ele alınmıştır. Bu probleme makul bir çözüm bulmak için, zaman frekans analiz yöntemleri ile Ortak Matris Yaklaşımına (OMY) dayalı sınıflandırıcı modelin birleştirilerek kullanılması önerilmiştir. EKG verilerinin zaman-frekans (Z-F) gösterimlerinin oluşturulmasında Fourier Ayrıştırma Yöntemi (FAY) ile Kısa Zamanlı Fourier Dönüşümü (KZFD) yöntemleri kullanılmıştır. Sınıflandırmada kullanılan öznitelik matrisleri; EKG sinyallerinin zaman bölgesi, frekans bölgesi ve Z-F bölgesi gösterimlerinden oluşturulan veri matrislerine iki-boyutlu temel bileşen analizi uygulanarak elde edilmiştir. Veri matrisleri, iki farklı Z-F gösterim biçimi ile ayrı ayrı oluşturulduğundan dolayı EKG aritmi sınıflandırması amacıyla önerilen yöntemler FAY-OMY ve KZFD-OMY şeklinde iki farklı başlık altında sunulmuştur. Bu yöntemlerin etkinliği, halka açık üç farklı veri tabanı olan MIT-BIH, Chapman ve PTB-XL veri tabanlarından sağlanan EKG işaretleri üzerinde gerçekleştirilen sınıflandırma deneyleriyle gösterilmiştir. MIT-BIH veri tabanı kullanılarak yapılan değerlendirmelerde, hasta-içi ve hastalar-arası sınıflandırma senaryoları altında dört aritmi türüne ilişkin EKG sinyallerinin sınıflandırılmasında FAY-OMY ile sırasıyla %99,87 ve %99,84 genel doğruluk oranlarına ulaşılırken; KZFD-OMY ile bu oranlar sırasıyla %99,97 oranı elde edilmiştir. Her iki yöntem ile V ve S tip aritmilerin teşhisinde beş performans ölçütünde neredeyse %99'u aşan oranlara ulaşılarak güncel çalışmaların çoğundan daha iyi başarım sağlanmıştır. Gürültülü EKG sinyallerinin mevcudiyeti durumunda her iki yöntemin sınıflandırma başarımı test etmek için Chapman veri tabanında alınan gürültülü ve gürültüsüz EKG sinyalleri üzerinde deneyler gerçekleştirilmiştir. Dört aritmi sınıfına ilişkin gürültülü ve gürültüsüz EKG kayıtları ile eğitilen ve test edilen FAY-OMY yöntemi sırasıyla %99,58 ve %99,05 genel sınıflandırma doğruluğuna ulaşılırken; bu oranlar KZFD-OMY ile %99,92 ve %99,90 olarak elde edilmiştir. PTB-XL veri tabanıyla beş farklı aritmi türünde ise FAY-OMY ve KZFD-OMY yöntemleri aritmi sınıflandırmasında sırasıyla %98,49 ve %99,97 genel doğruluk oranlarına ulaşmıştır. Elde edilen sonuçlar, önerilen yöntemlerin veri tabanından bağımsız olarak az sayıda eğitim kümesi ile yüksek sınıflandırma başarımı sağladığını göstermiştir.
Bursa ilinde 6-18 yaş arası yarışmalı spor yapan lisanslı sporcularda elektrokardiyografik bulguların değerlendirilmesi
AMAÇ: Spora katılım öncesi değerlendirme (SKÖD) spor ilişkili morbidite ve mortalitenin önlenmesinde en önemli araçlardan biridir. Bu çalışmada; SKÖD'de anamnez ve fizik muayene ile birlikte EKG'nin, semptomu olmayan kalp ve ritim hastalıklarının saptanmasında etkisinin ve öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya alınacak sporcu sayısının belirlenmesi amacıyla Bursa Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'ne başvurularak aktif lisanslı sporcu sayısının 14,266 olduğu saptandı. Güç analizi yapılarak çalışmaya en az 261 sporcunun dahil edilmesi planlandı. COVİD-19 pandemisi nedeniyle aktif sporcu sayısının azalması sonucu 245 sporcu çalışmaya dahil edilebildi. Sporculardan SKÖD açısından anamnez alındı, fizik muayene yapıldı ve EKG'leri çekildi. EKG verileri 2017'de uluslararası konsensüs tarafından belirlenen kriterler baz alınarak değerlendirildi. BULGULAR: Sporcuların %87,8'ine (n=215) SKÖD yapıldığı, %12,2'sinin (n=30) ise SKÖD ve EKG çekimi yapılmadan lisans aldığı saptandı. SKÖD yapılan hastaların %39,5'ine (n=85) EKG çekimi yapılırken %60,5'ine (n=130) EKG çekimi yapılmadığı öğrenildi. Sonuç olarak çalışmaya alınan tüm sporcuların %34,7'sine (n=85) SKÖD ve EKG ile değerlendirme yapıldığı tespit edildi. Sporcu EKG'lerinin %97,1'i (n=238) normal, %1,2'si (n=3) borderline ve %1,6'sı (n=4) patolojik olarak değerlendirildi. SKÖD yapılan ve EKG çekilen sporcuların, SKÖD yapılan fakat EKG çekilmeyen ve SKÖD yapılmayan sporcularla yapılan karşılaştırmalı analizinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. SONUÇ: Rutin kullanımı tartışmalı olmasına rağmen, SKÖD'de EKG çekilmesi semptomatik olmayan kalp ve ritim hastalıklarının saptanmasında önemli, kolay uygulanabilir ve etkili bir tetkiktir. Bu çalışma sonucunda SKÖD'de EKG'nin rutin tarama programına dahil edilmesi önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Spora katılım öncesi değerlendirme, elektrokardiyografi (EKG), genç sporcularda kalp ve ritim hastalıkları, genç sporcularda ani kardiyak ölüm
Koroner kollateral dolaşımı olan hastalarda, kollateral dolaşımın derecesi ile atriyal elektromekanik gecikme ve p dalga dispersiyonu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Koroner kollateral dolaşım (KKD) büyük epikardiyal koroner arterlerde ciddi darlık gelişmesi halinde aktive olarak perfüzyonu sürdürmeye çalışan vasküler kanallardan oluşur. İyi gelişmiş KKD varlığı miyokardı iskemik hasardan koruyabilir ve koroner arter hastalığı prognozunu iyileştirebilir. Miyokardiyal iskeminin kardiyak instabiliteye yol açabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada, Rentrop sınıflaması ile derecelendirilen KKD derecesi ile atriyal fibrilasyonun öngördürücüleri olarak kabul edilen elektrokardiyografik olarak ölçülen maksimum ve minimum P dalga süreleri, P dalga dispersiyonu (PDD); ekokardiyografik olarak ölçülen inter ve intra-atriyal elektromekanik gecikme (AEMG) süreleri arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlandı. Metod: KKD ve sol sirkümfleks veya sağ koroner arterlerin birinde proksimal ?%95 darlık mevcut 70 hasta (35 iyi kollateral gelişimi olan, 35 kötü kollateral gelişimi olan); ayrıca koroner anjiyografi sonucu normal koronerler saptanan 35 birey çalışmaya dahil edildi. Kollateral derecelendirmesi Rentrop sınıflamasına göre yapıldı. Rentrop 0-1 kollateral gelişimi kötü kollateral, Rentrop 2-3 kollateral gelişimi iyi kollateral gelişimi olarak sınıflandırıldı. Tüm katılımcıların elektrokardiyografi ile maksimum ve minimum p dalga süreleri ve PDD, ekokardiyografi ile inter ve intra- AEMG süreleri değerlendirildi. Bulgular: Demografik ve temel ekokardiyografik özellikler bakımından üç grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Kötü kollateral gelişimi olan grupta maksimum ve minimum P dalga süreleri (p<0,001), PDD (p<0,001), inter-AEMG (p<0,01), sol intra-AEMG (p<0,05) ve sağ intra-AEMG (p<0,001) süreleri anlamlı olarak diğer gruplara kıyasla uzundu. Post-hoc analizde, iyi kollateral gelişimi olan grup kontrol grubu ile kıyaslandığında maksimum ve minimum P dalga süreleri, PDD, inter-AEMG) ve sol intra-AEMG süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İyi kollateral gelişimi, kronik koroner arter hastalarında atriyal fibrilasyon gelişimi açısından koruyucu olabilir. Kötü kollateral gelişimi olan hastalar muhtemel atriyal fibrilasyon gelişimi için değerlendirilmelidir.
Koroner arter hastalarında sevofluran ile anestezi indüksiyonunda oluşan qt intervali değişikliklerine magnezyumun etkisi
Giriş ve Amaç: Koroner arter bypas cerrahisi için anestezi; dolaşım fizyolojisi, farmakolojisi ve patofizyolojisi hakkında doğru ve yeterli bilgi ile birlikte, kardiyopulmoner bypass, miyokardın korunması ve cerrahi teknikler hakkında eksiksiz bir bilgi gerektirir. Koroner arter hastalığı olan olguların perioperatif dönemde aritmiye eğilimleri vardır. QT aralığının 440 ms uzun olması Uzun QT Sendromu olarak adlandırılır. İskemik kalp hastalığı olanlarda mortalitenin 2-5 kat artmasına neden olan oldukça mortal seyreden nadir görülen bir hastalıktır. Uzun QT Sendromu idiyopatik, iyatrojenik veya doğumsal (akkiz) olabilir. Çalışmamızda koroner arter hastalığında rutin olarak kullandığımız sevofluranla anestezi indüksiyonunda Mg+2?un potansiyel antiaritmik etkinliği (Elektrokardiyografi değişikliklerine; QT uzaması) ve hemodinamiye etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu?nun onayı alınarak Turgut Özal Tıp Merkezi hastanesinde elektif koroner arter bypas cerrahisi yapılması planlanan koroner arter hastalıklı 40-70 yaşlar arasında, ASAII-III, 89 olguda gerçekleştirildi. Olgular Sevofluran grubu (Grup S, n=41) ve Sevofluran-Mg+2 grubu (Grup SM, n=48) olarak ikiye ayrıldı. Grup S?de olgular 8 L/dk oksijen/medikal hava karışımı ile FiO2:0.3 olacak şekilde sevofluran ile havalandırılmaya başlandı. Grup SM?de end tidal sevofluran %2.5 olunca 50 mg/kg olacak ve 20 dk sürecek şekilde Mg+2 başlandı. Olgularda T1 (Giriş): hasta operasyon odasına alındıktan hemen sonra, T2: Sevoflurane-Mg+2 sülfat infüzyonu sonlandığında, T3: entübasyondan hemen önce, T4: entübasyonun 30. sn sonra, T5: entübasyonun 1. dakikası ve T6: entübasyonun 5. dakikası olarak 6 farklı zamanda kalp atım hızı, kan basınçı, satürasyon ve elektrokardiyografi değişiklikleri kaydedildi. Bulgular: Olgular yaş, kilo, boy ve cinsiyet yönünden benzerdi (Tablo;1). Grup içi değerlendirmede her iki grupta QTc intervali, bazal değere göre tüm dönemlerde anlamlı olarak arttı ancak gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark yoktu. Grup S?de QTc intervali T3 dönemine göre T5 ve T6? da Grup SM?de ise T4, T5 ve T6?da anlamlı olarak arttı yine gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta Tp-e intervali değerleri ise hem grup içi, hem de gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta ortalama arter basıncı; giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM?de daha fazla idi. Her iki grupta ortalama arter basıncı; T3 dönemine göre T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış Grup S?de daha fazla idi. Kalp atım hızı her iki grupta giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM için T3, T4 ve T5 döneminde daha fazla idi. T3 dönemine göre Grup S?de kalp atım hızı; T4 ve T5?de, Grup SM?de T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış T4 dönemi için Grup S? de daha fazla idi. Sonuç: Koroner arter hastalığı olan olguların sevofluranla yapılan anestezi indüksiyonunda bolus 50 mg/kg Mg+2 kullanımı sevoflurana bağlı QTc intervali uzamasına ve Tp-e intervaline etki etmedi. Her iki ilaç güvenle kullanılabilir. Ve Mg+2 entübasyona hemodinamik yanıtı daha fazla baskıladığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Sevofluran, Magnezyum, QT İntervali
Elektrokardiyografide QRS fragmantasyonu ve ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi olan hipertansif hastalarda FGF-23 düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ekokardiyografide sol ventrikül hipertirofisi (SVH) olan hipertansif hastalardan elektrokardiyografi (EKG)'de fragmante QRS (fQRS) olan ve olmayan olgular arasında fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23) düzeylerinin ve diğer klinik parametrelerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Eylül 2023-Kasım 2023 tarihleri arasında yapılan ekokardiyografisinde SVH saptanan 104 hipertansif hasta bu vaka kontrol çalışmasına alınmıştır. Olgular elektrokardiyografisinde fQRS saptanan 55 (%52,9) vaka ve saptanmayan 49 (%47,1) vaka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bulgular: Olguların %66,3'ü kadındı ve yaş ortalaması 58,39 ± 11,73 yıldı. Olguların FGF23 ortalaması 758,46 ± 205,41 pg/mL idi. EKG'de fQRS saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında, EKG'de fQRS saptananlarda FGF23 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek (672,46 ± 223,1'e karşı 835,07 ± 153,45, p<0,001), E/A oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (0,96 ± 0,08'e karşı 0,91 ± 0,12, p = 0,012). FGF23 düzeyi EKG'de fQRS varlığını ideal olarak >855,83 pg/mL kesim noktasında %60,0 sensitivite ve %77,6 spesifite ile (EAKA: 0,731 [%95 GA: 0,635 – 0,827], p<0,001), E/A oranı ise <0,95 kesim noktasında %41,8 sensitivite ve %80,9 spesifite ile (EAKA: 0,618 [%95GA: 0,510 – 0,727]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörebiliyordu. EKG'de fQRS saptanan ve saptanmayan olgu grupları arasında diğer parametreler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada EKG'de fQRS saptanan hipertansif SVH olgularında FGF23 düzeyinin daha yüksek olduğu saptandı. Dolaylı olarak saptanan bu sonuç doğrultusunda FGF23 artışının miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: QRS Fragmantasyonu, Sol Ventrikül Hipertrofisi, Hipertansiyon, Fibroblast Growth Factor-23
Neonatal ishalli buzağılarda kan gazı analizi ve elektrokardiyografik parametrelerin araştırılması
Buzağılarda ishal neonatal dönemde ortaya çıkan hastalıklar içinde hem ekonomik kayıplara hem de yavru kayıplarına neden olan multifaktöriyel bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan ishalli buzağılarda hiperkalemi, asidemi ve disnatremi gibi metabolik ve elektrolit dengesizliklerin, EKG anormalliklerinin varlığı ile ilişkisini değerlendirmektir. Bu çalışmanın materyalini, Elazığ yöresinde ve Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi'ne getirilen 0-21 günlüğe kadar olan yaşta 30 adet ishalli buzağı ve Elazığ yöresinde bulunan işletmelerdeki sağlıklı 10 adet buzağı olmak üzere 40 adet buzağı oluşturmuştur. Çalışma materyali olan 30 adet ishalli buzağılar ise pH seviyelerine göre G1 (7.30>pH), G2 (7.100.05) fark bulunmamaktadır. Kalp frekansı; G2'de G1 ve K'ya göre istatistiksel azalma (P<0.05) belirlenmiştir. G3'te ise G1 ve K'ya göre istatistiksel olmayan azalma (P>0.05) bulunmuştur. Solunum frekansı; G2 ve G3'de G1 ve K'ya göre istatistiksel azalma (P<0.05) saptanmıştır. EKG bulgularında G1 ile diğer gruplar arasında P (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Q (mV) dalgasının amplitüdünde gruplar arası istatistiki olarak fark (P>0.05) bulunmamıştır. K ile diğer gruplar arasında R (mV) ve S (mV) dalgalarının amplitüdünde istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. K ile G3 arasında T (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanırken, K ile G1 ve G2 arasında T (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel olmayan artış (P>0.05) bulunmuştur. P (sn) dalgasının süresinde gruplar arası istatistiki olarak fark olmadığı (P>0.05) ortaya konulmuştur. G2 ve G3'te K ve G1'e göre PQ (sn) dalgasının süresinde istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmuştur. QRS (sn) dalgasının süresinde K'ya göre diğer gruplarda istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. ST (sn) dalgasının süresinde gruplar arasında istatistiki olarak fark (P>0.05) bulunmamıştır. QT (sn) dalgasının K'ya göre diğer gruplarda istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. T (sn) dalgasının süresinde K'ya göre G2 ve G3'te istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmuştur. Tablo 9 istatistiksel olarak incelendiğinde pCO2, pO2, Cl-, Na+ ;Tüm gruplar arasında istatistiki olarak fark saptanmamıştır(P>0.05). Hematolojik ve kan gazı muayenelerinde K'ya göre G3'te Fibrinojen düzeyinde istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmakla birlikte, K'ya göre G1 ve G2'de ise istatistiki olmayan artış (P>0.05) saptanmıştır. pH açısından bakıldığında K'ya göre G2 ve G3'de istatistiksel olarak azalış (P<0.05) G1'de ise istatistiksel olmayan (P>0.05) azalış saptanmıştır. K'ya göre G3'te K+ ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanırken, G1 ve G2'de ise istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmuştur. K, G1 ve G2'ye göre G3'te Ca+2 ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. K ve G1'e göre G2 ve G3'te HCO-3 ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. K'ya göre G2 ve G3'te Anion Gap (K+) ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmış bununla birlikte, K'ya göre G1'de ve G2'ye göre G3'te istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmuştur. K ve G1'e göre G3'te tCO2 ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Bununla birlikte, K'ya göre G1 ve G2'de istatistiksel olmayan (P>0.05) azalışlar saptanmıştır. K ve G1'e göre G2 ve G3'te Base(B) ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Bununla birlikte, G2'ye göre G3'te Base(B) ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) saptanmıştır. Na+ ile Cl- , temparatür, kalp frekansı ile pozitif, K+ , T(mv), T(sn), R(mv), S(mv), P(sn), PQ(sn), QT(sn) ile arasında ise negatif korrelasyon bulunduğu saptanmıştır. K+ ile Anion Gap K+ , T(mv), T(sn),R(mv), S(mv), PQ(sn) ile arasında pozitif, Cl- ,Base(B), temparatür, respirasyon, HCO-3, tCO2 ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu saptanmıştır. Ca+2 ile Anion Gap K+ arasında pozitif, HCO-3,Base(B), tCO2 Q(mv), temparatür ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu saptanmıştır. Cl- ile temparatür ve respirasyon pozitif, R(mv), S(mv),T(mv), PQ(sn), T(sn) ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, hiperkaleminin yenidoğan ishalli buzağılarda klinik olarak anlamlı ve potansiyel olarak kardiyotoksik bir elektrolit dengesizliği olduğu kabul edilebilir. Bununla birlikte, artan potasyum konsantrasyonları, çalışma materyalimizde gözlemlenen EKG anormalliklerini kısmen açıklamıştır. Özellikle venöz kan pH'ının önemli ölçüde belirli EKG anormalliklerinin varlığıyla ilişkili olduğu, örneğin sabit ve pik şeklinde görünen T dalgası ve bu anormalliklerin asidik fakat hiperkalemik olmayan buzağılarda da görüldüğü bulguları, asideminin buzağılarda ishalde kardiyak iletim anormalliklerine zemin hazırlayan katkıda bulunan bir faktör olabileceği de dikkate alınmalıdır.
ECG arrythmia classification using Deep Neural Network
For assessing heart electrical signals, the ECG is the most attractive and low-cost diagnostic technique used in healthcare institutions. Arrhythmia is a medical term for aberrant cardiac impulses. Cardiac arrhythmia is hazardous and, in most cases, fatal. Arrhythmias come in a variety of forms, and an ECG test detect it. Electrocardiogram analysis has received great scientific value in the medical field for the classification of different heart arrhythmias. Patients benefit from automated systems that may be tailored to test for arrhythmia categorization, and doctors benefit from them as well. Medical professionals' diagnostic errors are one of the primary causes of death. Humans can now automate patient prognosis and disease deduction from report analysis thanks to technological advancements. Data mining and artificial intelligence approaches are extremely valuable in the creation of expert systems for disease identification. CNN and LSTM are a very helpful algorithm used for various disease identification systems so we will use CNN and LSTM for the detection of ECG signal. Our proposed CNN model achieving the maximum accuracy consists of 13 layers and the LSTM model consists of just five layers but with 512 filters through which will be trained on data than we tested it in different samples. Every ECG signal is preprocessed to eliminate the baseline before being segmented using a straightforward approach. The suggested approach obtained improved precision for ECG classification in simulation experiments using the MIT-BIH benchmark database. When it results are compared to previously state-of-the-art approaches, our model give better results. Keywords: Machine Learning (ML), Deep Learning, Convolutional Neural Networks (CNN), Long-Short Term Memory (LSTM) Deep Neural Networks, ECG Signals, Computer-Aided Diagnosis Systems.