Electrocardiography
119 theses under this subject heading
Koroner kollateral dolaşımı olan hastalarda, kollateral dolaşımın derecesi ile atriyal elektromekanik gecikme ve p dalga dispersiyonu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Koroner kollateral dolaşım (KKD) büyük epikardiyal koroner arterlerde ciddi darlık gelişmesi halinde aktive olarak perfüzyonu sürdürmeye çalışan vasküler kanallardan oluşur. İyi gelişmiş KKD varlığı miyokardı iskemik hasardan koruyabilir ve koroner arter hastalığı prognozunu iyileştirebilir. Miyokardiyal iskeminin kardiyak instabiliteye yol açabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada, Rentrop sınıflaması ile derecelendirilen KKD derecesi ile atriyal fibrilasyonun öngördürücüleri olarak kabul edilen elektrokardiyografik olarak ölçülen maksimum ve minimum P dalga süreleri, P dalga dispersiyonu (PDD); ekokardiyografik olarak ölçülen inter ve intra-atriyal elektromekanik gecikme (AEMG) süreleri arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlandı. Metod: KKD ve sol sirkümfleks veya sağ koroner arterlerin birinde proksimal ?%95 darlık mevcut 70 hasta (35 iyi kollateral gelişimi olan, 35 kötü kollateral gelişimi olan); ayrıca koroner anjiyografi sonucu normal koronerler saptanan 35 birey çalışmaya dahil edildi. Kollateral derecelendirmesi Rentrop sınıflamasına göre yapıldı. Rentrop 0-1 kollateral gelişimi kötü kollateral, Rentrop 2-3 kollateral gelişimi iyi kollateral gelişimi olarak sınıflandırıldı. Tüm katılımcıların elektrokardiyografi ile maksimum ve minimum p dalga süreleri ve PDD, ekokardiyografi ile inter ve intra- AEMG süreleri değerlendirildi. Bulgular: Demografik ve temel ekokardiyografik özellikler bakımından üç grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Kötü kollateral gelişimi olan grupta maksimum ve minimum P dalga süreleri (p<0,001), PDD (p<0,001), inter-AEMG (p<0,01), sol intra-AEMG (p<0,05) ve sağ intra-AEMG (p<0,001) süreleri anlamlı olarak diğer gruplara kıyasla uzundu. Post-hoc analizde, iyi kollateral gelişimi olan grup kontrol grubu ile kıyaslandığında maksimum ve minimum P dalga süreleri, PDD, inter-AEMG) ve sol intra-AEMG süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İyi kollateral gelişimi, kronik koroner arter hastalarında atriyal fibrilasyon gelişimi açısından koruyucu olabilir. Kötü kollateral gelişimi olan hastalar muhtemel atriyal fibrilasyon gelişimi için değerlendirilmelidir.
Koroner arter hastalarında sevofluran ile anestezi indüksiyonunda oluşan qt intervali değişikliklerine magnezyumun etkisi
Giriş ve Amaç: Koroner arter bypas cerrahisi için anestezi; dolaşım fizyolojisi, farmakolojisi ve patofizyolojisi hakkında doğru ve yeterli bilgi ile birlikte, kardiyopulmoner bypass, miyokardın korunması ve cerrahi teknikler hakkında eksiksiz bir bilgi gerektirir. Koroner arter hastalığı olan olguların perioperatif dönemde aritmiye eğilimleri vardır. QT aralığının 440 ms uzun olması Uzun QT Sendromu olarak adlandırılır. İskemik kalp hastalığı olanlarda mortalitenin 2-5 kat artmasına neden olan oldukça mortal seyreden nadir görülen bir hastalıktır. Uzun QT Sendromu idiyopatik, iyatrojenik veya doğumsal (akkiz) olabilir. Çalışmamızda koroner arter hastalığında rutin olarak kullandığımız sevofluranla anestezi indüksiyonunda Mg+2?un potansiyel antiaritmik etkinliği (Elektrokardiyografi değişikliklerine; QT uzaması) ve hemodinamiye etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu?nun onayı alınarak Turgut Özal Tıp Merkezi hastanesinde elektif koroner arter bypas cerrahisi yapılması planlanan koroner arter hastalıklı 40-70 yaşlar arasında, ASAII-III, 89 olguda gerçekleştirildi. Olgular Sevofluran grubu (Grup S, n=41) ve Sevofluran-Mg+2 grubu (Grup SM, n=48) olarak ikiye ayrıldı. Grup S?de olgular 8 L/dk oksijen/medikal hava karışımı ile FiO2:0.3 olacak şekilde sevofluran ile havalandırılmaya başlandı. Grup SM?de end tidal sevofluran %2.5 olunca 50 mg/kg olacak ve 20 dk sürecek şekilde Mg+2 başlandı. Olgularda T1 (Giriş): hasta operasyon odasına alındıktan hemen sonra, T2: Sevoflurane-Mg+2 sülfat infüzyonu sonlandığında, T3: entübasyondan hemen önce, T4: entübasyonun 30. sn sonra, T5: entübasyonun 1. dakikası ve T6: entübasyonun 5. dakikası olarak 6 farklı zamanda kalp atım hızı, kan basınçı, satürasyon ve elektrokardiyografi değişiklikleri kaydedildi. Bulgular: Olgular yaş, kilo, boy ve cinsiyet yönünden benzerdi (Tablo;1). Grup içi değerlendirmede her iki grupta QTc intervali, bazal değere göre tüm dönemlerde anlamlı olarak arttı ancak gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark yoktu. Grup S?de QTc intervali T3 dönemine göre T5 ve T6? da Grup SM?de ise T4, T5 ve T6?da anlamlı olarak arttı yine gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta Tp-e intervali değerleri ise hem grup içi, hem de gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta ortalama arter basıncı; giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM?de daha fazla idi. Her iki grupta ortalama arter basıncı; T3 dönemine göre T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış Grup S?de daha fazla idi. Kalp atım hızı her iki grupta giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM için T3, T4 ve T5 döneminde daha fazla idi. T3 dönemine göre Grup S?de kalp atım hızı; T4 ve T5?de, Grup SM?de T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış T4 dönemi için Grup S? de daha fazla idi. Sonuç: Koroner arter hastalığı olan olguların sevofluranla yapılan anestezi indüksiyonunda bolus 50 mg/kg Mg+2 kullanımı sevoflurana bağlı QTc intervali uzamasına ve Tp-e intervaline etki etmedi. Her iki ilaç güvenle kullanılabilir. Ve Mg+2 entübasyona hemodinamik yanıtı daha fazla baskıladığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Sevofluran, Magnezyum, QT İntervali
Elektrokardiyografide QRS fragmantasyonu ve ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi olan hipertansif hastalarda FGF-23 düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ekokardiyografide sol ventrikül hipertirofisi (SVH) olan hipertansif hastalardan elektrokardiyografi (EKG)'de fragmante QRS (fQRS) olan ve olmayan olgular arasında fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23) düzeylerinin ve diğer klinik parametrelerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Eylül 2023-Kasım 2023 tarihleri arasında yapılan ekokardiyografisinde SVH saptanan 104 hipertansif hasta bu vaka kontrol çalışmasına alınmıştır. Olgular elektrokardiyografisinde fQRS saptanan 55 (%52,9) vaka ve saptanmayan 49 (%47,1) vaka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bulgular: Olguların %66,3'ü kadındı ve yaş ortalaması 58,39 ± 11,73 yıldı. Olguların FGF23 ortalaması 758,46 ± 205,41 pg/mL idi. EKG'de fQRS saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında, EKG'de fQRS saptananlarda FGF23 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek (672,46 ± 223,1'e karşı 835,07 ± 153,45, p<0,001), E/A oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (0,96 ± 0,08'e karşı 0,91 ± 0,12, p = 0,012). FGF23 düzeyi EKG'de fQRS varlığını ideal olarak >855,83 pg/mL kesim noktasında %60,0 sensitivite ve %77,6 spesifite ile (EAKA: 0,731 [%95 GA: 0,635 – 0,827], p<0,001), E/A oranı ise <0,95 kesim noktasında %41,8 sensitivite ve %80,9 spesifite ile (EAKA: 0,618 [%95GA: 0,510 – 0,727]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörebiliyordu. EKG'de fQRS saptanan ve saptanmayan olgu grupları arasında diğer parametreler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada EKG'de fQRS saptanan hipertansif SVH olgularında FGF23 düzeyinin daha yüksek olduğu saptandı. Dolaylı olarak saptanan bu sonuç doğrultusunda FGF23 artışının miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: QRS Fragmantasyonu, Sol Ventrikül Hipertrofisi, Hipertansiyon, Fibroblast Growth Factor-23
Epilepsi hastası çocuklarda antiepileptik ilaçların kalp hızı,QT mesafesi,TP-E intervali ve TP-E/QTC oranı üzerindeki etkisi
Bu çalışmanın amacı epilepsi hastası çocuklarda ventriküler aritmiye yatkınlığın belirteçleri kabul edilen elektrokardiyografide QTd (QT dispersiyonu) ve Tp-e (Tpeak-Tend) interval hesaplayarak antiepileptik ilaçların otonom sinir sistemi üzerine etkilerini; kalbin elektriksel aktivitesi ile kardiyak aritmi eğilimi açısından değerlendirmektir. Epilepsi tanısı ile takipli karbamazepin, valproik asit, levetirasetam kullanan 145 hasta ve 54 sağlıklı çocuk kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun elektrokardiyogramları (EKG) retrospektif olarak değerlendirilmiş, ilaçların kalp hızı, QT mesafesi, Tp-e intervali ve Tp-e/QTc oranı üzerindeki etkisi, ilaç gruplarının kontrol grubuna göre ve kendi aralarındaki olası farklılıkları istatistiksel olarak incelenmiştir. İlaç grupları ve kontrol grubu arasında QT mesafesi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur (p=0.031), Karbamazepin kullanan hastaların QT mesafesi (343,82±33,33), Valproik asit kullanan hastalara göre (321,81±37,27) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.020). Pediatrik epilepside gözlenen EKG değişiklikleri ve altta yatan kardiyak elektrofizyolojik değişikliklerle ilgili pek çok çalışma yürütülüyor olsa da bunların klinik anlamı halen tam olarak bilinememektedir. Çalışmamız bu belirteçlerin çocukluk çağında aritmiye eğilimin değerlendirilmesinde klinik kullanım açısından ayrıca da epilepsi tanılı çocuk hastaların izleminde kardiyovasküler sistem (KVS) komorbiditeleri ile ilgili farkındalık yaratması açısından önem teşkil edecektir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Karbamazepin, Valproik Asit, Levetirasetam, EKG, QT Mesafesi
Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.
Farklı yaş gruplarındaki çocuklarda aerobik egzersizin kardiopulmoner sistem üzerine etkilerinin incelenmesi
ÖZET Farklı Yaş Gruplarındaki Çocuklarda Aerobik Egzersizin Kardiopulmoner Sistem Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı ; farklı yaş gruplarındaki çocuklarda aerobik egzersizin kardiopulmoner sistemde yarattığı değişiklikleri tespit ederek, hangi yaş grubunda aerobik egzersizin daha yararlı olduğunu saptamaktadır. Bu çalışma için planlanan yöntemi uygulamaya geçirmek için amaca uygun 5 farklı yaş grubu oluşturuldu. Denekler çalışma ve kontrol grubuna ayrıklı. 1. Grup (15- 17yü), EL Grup (13-14yıl), ffl.Grup ( ll-12yıl), IV.Grup (9-10yd), V.Grup (7- 8yıl). 8 hafta boyunca haftanın aynı gün ve saatinde birer saatten oluşmak üzere haftada 3 gün aerobik egzersize tabi tutuldu. Her iki grupta başlangıçta ve çalışma sonundan bir hafta sonra tüm deneklere elektrokardiografi (EKG), spirometre, kan basıncı, kalp hızı, PWC170 testi ve yağ ölçümleri yapıldı. Çalışma öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldı. Egzersiz yaptırılan tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde boy artışı tespit edildi. Spor yapanlar ve yapmayanlarda diastolik kan basıncı yönünden bir değişiklik tespit edilmedi I. Grup* ta sistolik kan basıncında, spor yapanlarda spor yapmayanlara göre anlamlı bir düşme tespit edildi. Kalp hızlan yönünden; Grup I ve Grup V de spor yapan grupta spor yapmayana göre anlamh bir düşme tespit edildi. Grup I ve Grup V* de V6 derivasyonda R dalga boyunda spor yapanlarda, yapmayanlara göre istatistik! anlamh bir artma tespit edildi. Grup IP de R/S VI derivasyonunda spor yapanlarda, yapmayanlara göre istatistiki olarak anlamh bir azalma tespit edildi. Çalışma sonunda tüm gruplarda spor yapanlarda, spor yapmayanlara göre VC, FVC yönünden anlamh bir artış tespit edildi. PWC 170 testinde, tüm yaş gruplarında spor yapanlarda, yapmayanlara göre istatistiki olarak anlamh fark tespit edildi. Anahtar Sözcükler Aerobik Egzersiz, Elektrokardiografi, Solunum Fonksiyon Testleri xi
Acil servise supraventriküler taşikardi ile başvuran hastalarda medikal kardiyoversiyon sonrası EKG analizleri
Giriş ve Amaç: Supraventriküler taşikardi (SVT) her yıl dünya genelinde 100.000 kişiden 35'inde görülen bir ritim bozukluğudur. SVT'yi ortaya çıkaran mekanizmalar çok faktörlüdür. Atrioventriküler Nodal Reentran Taşikardi (AVNRT) en sık görülen SVT çeşididir. SVT 160 atım/dk veya daha fazla ventriküler hız ve düzenli dar kompleks ritim ile karakterizedir SVT'yi sonlandırmak için karotis sinüs masajı ve vagatonik manevralar ilk tercih tedavi yöntemleridir. Bu yöntemlere cevap vermeyen hastalarda medikal kardiyoversiyon seçeneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Hemodinamisi unstabil olanlarda ise ilk tercih tedavi yöntemi elektriksel kardiyoversiyondur. Bu çalışmada amacımız SVT hastalarında medikal kardiyoversiyon sonrası EKG'leri değerlendirmek ve sinüs pause süresine etki eden faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 31/03/2021-31/03/2022 tarihleri arasında retrospektif olarak yapıldı. SVT ile acil servise gelen 89 hastanın verileri incelendi. Başvuru sonrası EKG'sinde SVT saptanan, hemodinamik olarak stabil, vagal manevralara yanıtı olmayan, Glaskow Koma Skalası (GKS)=15, 18 yaş üstü, gebe olmayan, adenozin, diltizem veya beta bloker'e alerjisi olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışma süresince SVT saptanan hastalara adenozin, kalsiyum kanal blokerleri ve beta bloker medikal tedavi seçenekleri uygulandı. Çalışma için hastaların demografik bilgilerini, şikayetlerini ve şikayet sürelerini, özgeçmişlerini, kullandığı ilaçları, tedavi öncesi ve sonrası tansiyon ölçümlerini, tedavi uygulama sırasındaki semptomları, kardiyoversiyon sonrası ritmin defibrilatörden alınan çıktısındaki küçük kare sayısı, nüks olup olmadığını kayıt altına alan bir form oluşturuldu. Bu hastaların tedavisinde, adenozin hızlı puşe devamında 10 cc salinle yıkama, diğer ilaçlar 2-5 dakika aralığında yavaş puşe şeklinde kılavuza uygun olarak uygulanmıştır. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlendi. İstatistiksel analiz, IBM SPSS for Windows v.22 (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis Anabilim Dalı'na supraventriküler taşikardi, çarpıntı, nabız anormallikleri ve taşikardi ön tanıları konulan 140 hastayla başlandı. Bu hastalardan 25'inin EKG'sinde atrial fibrilasyon, 20'sinde sinüs taşikardisi, 4'ünde atrial flutter, 2'sinde multifokal atrial taşikardi, 89'unda SVT saptandı ve çalışmaya bu 89 hasta ile devam edilip diğerleri çalışma dışında bırakıldı. Demografik özellikleri incelendiğinde 89 hastanın 44'ü (%49.4) kadın, 45'i (%50.6) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 51 (44.5- 64.5)'dir. Çalışmaya alınan hastaların yaşı ve pause süresi karşılaştırıldığında yaş arttıkça pause süresinde uzama ile zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı (p=0.012). Hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) ortalamaları 28.75(25.90-31.73) saptandı. VKİ ile pause süresi arasında zayıf negatif korelasyon eğilimi saptandı (p=0.053). Çalışmaya alınan hastaların başvuru öncesi şikayet süresi ile pause süresi karşılaştırıldığında zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Acil servise SVT ile başvuran hastalarda medikal tedavi sonrası yaptığımız EKG analizlerinde cinsiyetin, komorbiditelerin, önceki SVT atak sayısının, kullanılan ilaçların, hemoglobin düzeylerinin, adenozin dozunun EKG üzerine anlamlı bir etki oluşturmadığını saptadık. Ancak, yaş arttıkça pause süresinin uzayacağını, yaşlı hastalarda adenozin dozunun azaltılabileceğini değerlendirmekteyiz. Ek olarak VKİ'si yüksek hastalarda pause süresini kısalabileceğini saptadık. Başvuru anında şikayet süresi uzun olan hastaların da pause süresinin diğer hastalara göre daha uzun olduğunu gördük. Anahtar Kelimeler: Supraventriküler taşikardi, EKG, Pause süresi, Adenozin
ST yükselmeli miyokart enfarktüsünde sorumlu lezyon lokalizasyonunu belirlemede elektrokardiyografinin yeri
Amaç: Akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsünde oklüzyon yeri miyokardiyal nekroz alanı ve prognoz ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle enfarktüsle ilişkili lezyon yerini saptamaya yönelik olarak ST segment yüksekliği veya resiprokal ST çökmelerinin kullanıldığı birçok çalışma yapılmıştır. Ancak çalışmalardaki lezyon yerini öngörme başarıları büyük değişkenlik göstermektedir. Çalışmamızda ST yükselmeli miyokart enfarktüsü ile başvuran hastalarda, yeni bir parametre olarak bilgisayar yardımı ile hesaplanan ST yükselme alanının enfarktüsle ilişkili sorumlu lezyonun tam lokalizasyonunu tahmin etmedeki yeri araştırıldı.Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya göğüs ağrısının ilk altı saati içinde başvuran toplam 251 hasta [147 akut anteriyor miyokart enfarktüsü (125 erkek, 22 kadın ve yaş ortalaması 55,3±10,3) ve 104 akut inferiyor miyokart enfarktüsü (89 erkek, 15 kadın ve yaş ortalaması 54,6±10,1) ] alındı. Tüm hastaların öyküleri alınarak fizik muayeneleri yapıldı. Koroner anjiyografik ve transtorasik ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Akut anteriyor miyokart enfarktüslü hastalar anjiyografik lezyon lokalizasyonuna göre sol inen arter birinci septal dal öncesi `Proksimal LAD' sonrası ise `Distal LAD' olarak iki gruba ayrıldı. Akut inferiyor miyokart enfarktüslü hastalar ise sorumlu koroner artere göre RCA (sağ koroner arter) ve Cx (sirkümfleks arter) olarak, sorumlu lezyonun sağ koroner arter sağ ventrikül dalı öncesi ve sonrasında olmasına göre sırasıyla `Proksimal RCA' ve `Distal RCA' olarak gruplandırıldı. Reperfüzyon tedavisi öncesi en fazla ST değişimi gösteren EKG'ler tarayıcı vasıtasıyla bilgisayar ortamına aktarıldı. Trace V 1.5 programı yardımı ile ST yükselme alanları manuel olarak hesaplandı. Anjiyografik lezyon lokalizasyonu ile ST yükselmesi ve ST yükselme alanının sorumlu lezyon öngörme başarıları SPSS 15.0 ve MedCalc programı kullanılarak karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda akut anteriyor miyokart enfarktüsünde sol inen arter proksimal lezyonunu V1 ST yükselme alanının V1 ST yükselmesinden daha iyi öngördüğü saptandı (p=0,016). Yapılan ROC analizinde V1 ST yükselme alanı için kesim değeri 15 mm² alındığında % 50 duyarlılık ve % 87,4 özgüllük ile sol inen arter proksimal lezyonunu öngördüğü bulundu. Rentrop 0-1 kollateral dolaşım veya TIMI 0-1 akımın saptanan alt grupta ST yüksekliğine göre ST alanının lezyon yerini öngörmede başarısının daha da anlamlı olduğu görüldü (p=0,001). Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu Proksimal LAD grubunda daha düşük bulundu (p=0,025). Çalışmamızda aile öyküsünün akut anteriyor miyokart enfarktüsü geçiren hastalarda sol inen arter proksimal lezyonunun bağımsız bir belirleyicisi olduğu saptandı (p<0,001).Akut inferiyor miyokart enfarktüsünde sorumlu koroner arter ve sağ koroner arter proksimal lezyon ayrımı açısından ST yükseklik ve alan arasında anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak, yeni bir yöntem olarak V1 ST yükselme alanının akut anteriyor miyokart enfarktüsünde sol inen arter proksimal lezyonu tahmin etmede başvurulacak güvenilir bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Ancak bu yöntemim kullanılabilmesi için elektrokardiyografi cihazında ST yükselme alanını otomatik hesaplayabilen yazılım programlarına ihtiyaç vardır.
Akut pestisit zehirlenmelerinde zehirlenmenin şiddeti, elektrokardiyografik değişiklikler ve eritrosit kolinesteraz düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki
Akut Pestisit Zehirlenmelerinde Zehirlenmenin Şiddeti, Elektrokardiyografik Değişiklikler ve Eritrosit Kolinesteraz Düzeyi ile Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Organofosfat zehirlenmelerinin kardiyak etkileri ile ilgili bilgiler sınırlı yayın ve vaka raporlarına dayanmaktadır. Biz, çalışmamızda organofosfat zehirlenmelerinde eritrosit kolinesteraz ile kardiyak toksisite arasında bir ilişki olup olmadığını ve bu ilişkinin mortalite üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmaya iki yıl boyunca organik fosfat zehirlenmesi ile acil servise gelen 39 hasta alındı. Yaşı, cinsiyeti, hastanede kalış süresi, solunum desteği ihtiyacı, kardiyak bulguları kaydedildi ve hastaların başvuru anında alınan eritrosit kolinesteraz düzeyi ile klinik ve elektrokardiyografik ölçütler arasında istatistiksel bir bağlantı olup olmadığı değerlendirildi.Bulgular: Hastaların ortalama eritrosit kolinesteraz düzeyleri 15,37±6,97 (4,44-38,14)U/grHb idi. Kardiyak bulgulardan en sık hipertansiyon (%17,9), elektrokardiyografik bulgulardan sıklıkla sinüs taşikardisi (% 48,7), uzamış QT mesafesi (% 20,5), sağ dal bloğu (% 20,5) görüldü. Eritrosit kolinesteraz düzeyi ile elektrokardiyografik bulgular değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Mortalite yüzdesi % 12,8 idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ve elektrokardiyografik bulguları karşılaştırıldığında aralarında bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sinüs taşikardisi, uzamış QT mesafesi, sağ dal bloğu sık görülen elektorkardiyografik bulgular idi. Hastaların eritrosit kolinesteraz düzeyleri ile elektrokardiyografik bulguları değerlendirildiğinde aralarında anlamlı bir bağlantı bulunmadı. Ölen hastaların serum kolinesteraz düzeyi yaşayan hastalara göre daha düşüktü. Eritrosit kolinesteraz ve elektrokardiyografik bulgularda ölen hastalarla yaşayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak organofosfat zehirlenmelerinde kardiyak etkilenme sık görülmektedir ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografik bulgular, eritrosit kolinesteraz, mortalite, organofosfat zehirlenmesi, serum kolinesteraz
Antikolinerjik zehirlenmelerde alınan ilacın hastanın klinik durumu ve elektrokardiyografik bulgularına etkisi
Antikolinerjik Zehirlenmelerde Alınan İlacın Hastanın Klinik Durumu veElektrokardiyografik Bulgularına EtkisiAmaç: Acil servislere zehirlenme nedeniyle başvuruların çoğunluğu ilaçlara bağlıolmakta ve bunlar içerisinde trisiklik antidepresan ilaçlar başta olmak üzereantikolinerjik etkili ilaçlar önemli bir yer tutmaktadır. Antikolinerjik ilaçzehirlenmelerinin, kalp ileti sistemini ve merkezi sinir sistemini (şuur durum değişikliği,nöbet) etkilemesi nedeniyle acil tanı ve tedavinin etkinliği, zararlanmayı en aza indirir.Çalışmamızda antikolinerjik zehirlenmeye neden olan ilacın çeşidi ve düzeyi ile klinikve elektrokardiyografik bulgularının karşılaştırılmasını ve bunun tanı ve tedavidekietkinliğini belirlemeyi hedefledik.Metod: İleriye dönük olarak planlanan çalışmamızda 02/06/2010-01/06/2011tarihleri arasında antikolinerjik ilaçlar alması şikayeti ile acil servise başvuran 31'ikadın (% 70,5) 13'ü erkek (% 29,5) olan yaşları 17 ile 78 arasında değişen(29,09±12,96) toplam 44 hasta değerlendirildi. Hastaların; demografik verileri, klinik veEKG bulguları ile toksikoloji laboratuarı verileri kaydedilerek analizleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 22'sinin (% 50) kan örneğinde ilaç tespit edilmezken, 10tanesinde (% 23) amitriptilin, 12 (% 27) tanesinde ise antikolinerjik etkili diğer ilaçlartespit edildi. İlacı alımı takiben acil servise başvuru süreleri ortalama 3,3 saatti.Hastaların % 90,4'ü başka bir sağlık kuruluşundan sevkli geldi. Hastalarda başta sinüstaşikardisi olmak üzere çeşitli kardiyak patolojiler gözlemlenirken, gruplar arasında birfarklılık saptanmadı. Amitriptilin alan grubun Glaskow Koma Skalası değeri anlamlıölçüde düşük bulundu. (p<0,005) Kanında amitriptilin tespit edilen hastaların ilaçdüzeyleri ile klinik ve EKG bulgularının bağımsız olduğu görüldü. Ancak her üç grubunkendi içinde kalp hızları ve QT mesafeleri değerlendirildiğinde tedavi sonrası anlamlıbir düşme olduğu görüldü. Takip ve tedavileri acil serviste yapılan hastaların tamamıiyileşerek taburcu edildi.Sonuç: Trisiklik antidepresan zehirlenmelerinin kalp ritmi üzerine etkisi vardır.Ancak çalışmamızda ilaç grupları karşılaştırıldığında, hemodinamik bulgularıetkileyecek ciddi kardiyak etkilenim görülmezken; amitriptilin alan grubun şuur durumdeğişikliği istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilendiği belirlendi.Anahtar Sözcükler: Amitriptilin, Antikolinerjik zehirlenme, Glaskow KomaSkalası, Kalp etkilenimi
Acil serviste atipik göğüs ağrısı tanısı almış hastalarda miyokard perfüzyon sintigrafisi ve eforlu EKG testinin etkinliği
Acil Serviste Atipik Göğüs Ağrısı Tanısı Almış Hastalarda Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi ve Eforlu EKG'nin EtkinliğiGöğüs ağrılı hastalar acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturur. Göğüs ağrılı hastaların acil serviste değerlendirilmesinde günümüzde yüksek duyarlılıkta ve özgüllükte belirteçler bulunmasına rağmen akut myokard infarktüslü hastaların %2-5'i acil servislerden uygunsuz biçimde taburcu edilmektedir.Çalışmamızda, acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda, hayati tehlike oluşturabilecek durumları dışlandıktan sonra atipik göğüs ağrısı tanısı ile taburcu edilen hastaları inceledik. Atipik göğüs ağrısı tanısı ile taburcu edilen hastaların takibinde, atlanmış, olası koroner arter hastalığı vakalarını belirlemede, miyokard perfüzyon sintigrafisinin ve eforlu elektrokardiyografinin etkinliğini göstermeyi amaçladık.İleriye dönük olarak planlanan bu çalışmada, fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Büyük Acil Servisinden 18 yaş üzerinde atipik göğüs ağrısı ile taburcu edilen 50 hasta değerlendirildi.Çalışma süresince, %46 (n=24)'ü kadın, %52 (n=26)'sı erkek ve ortalama yaşları 43±11,85 olan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara göğüs ağrısının tipi sorulduğunda %30'u batma, %50'si baskı, %20'si yanma şeklinde olduğunu tariflediler. Atipik göğüs ağrısına eşlik eden en sık klinik semptom (% 56) terleme idi. En sık özgeçmiş bulgusu (%48) sigara içiciliği idi. Hastalarda, izlem süresince elektrokardiyografi değişikliği, biyokimyasal belirteçlerde değişiklik saptanmadı. Hastaların eforlu elektrokardiyografi testi, %88'i (n=44) negatif bulunurken, %4'ünde (n=2) pozitif, %4'ünde (n=2) şüpheli pozitif olarak raporlandı. Bu hastalara 1-14 gün arası yapılan miyokard perfüzyon sintigrafisi tetkikinde 50 hastanın, %90 (n=45) tanesinin myokard perfüzyon sintigrafisi normal iken, %4 (n=2) hastanın patolojik, %6 (n=3) hastanında sonucu efor kapasite azlığı nedeniyle suboptimal tetkik olarak raporlandı. miyokard perfüzyon sintigrafi görüntüsü patolojik olan %4 (n=2) hastaya koroner anjiografi yapıldı. Bu hastalardan bir tanesi yeni koroner hastalığı tanısı alırken, diğer hastada, koroner anjiografi tetkiki doğal olarak değerlendirildi.Sonuç olarak, Göğüs ağrılı hastalarda yapılacak olan eforlu elektrokardiyografi testi ve miyokard perfüzyon sintigrafi tetkiki, özellikle 65 yaş üzeri, sigara içen, hipertansiyon gibi risk faktörü olan hastalarda erken dönemde eforlu elektrokardiyografi ve miyokard perfüzyon sintigrafisi tetkiki yapılması riski azaltmada faydalı olacağı, gözden kaçabilecek istenmeyen kardiyak olayları belirlemede etkili olacağı kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Atipik Göğüs Ağrısı, Egzersiz Stres Testi, Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi, Acil Servis
Acil serviste hiperpotasemi ön tanısı belirlenen hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi
Acil Serviste Hiperpotasemi Ön Tanısı Belirlenen Hastaların Etyolojik Açıdan Değerlendirilmesi Amaç: Potasyum denge bozukluğu hayatı tehdit eden önemli bir sorundur. Bu çalışmanın amacı; acil servise başvurduktan sonra potasyum yüksekliği teşhisi konan hastaların, hiperpotasemi nedenlerini, tedavi yaklaşımlarını ve elektrokardiyografi (EKG) ile potasyum yüksekliği arasındaki ilişkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 1 Haziran 2012- 1 Haziran 2014 tarihleri arasında, çalıştığım mesai saatlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Servisi'ne başvuran, 18 yaşın üzerinde olan, 100 hasta incelenmiştir. Serum örneği yüksek potasyum içeren ve elektrokardiyografileri okunabilen hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu hastaların potasyum değerleri, acil serviste kaldıkları süre boyunca takip edilip kaydedilmiştir. Potasyum yüksekliğine neden olabilecek faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya, laboratuvar analizlerine göre hiperpotasemisi olan toplam 100 hasta alındı. Hastaların % 49'u kadın, % 51'i erkek, yaş ortalaması 65 yıl, potasyum ortalaması 6 mEq/L tespit edildi. Etyolojileri incelendiğinde ilk sırada kronik böbrek hastalığı (KBH), ikinci sırada akut böbrek yetmezliği (ABY) üçüncü sırada Anjiotensing Converting Enzim İnhibitörü (ACEİ), spironolakton kullanımı olarak saptandı. Hastaların etyolojilerine göre elektrokardiyografileri incelendiğinde V4-V5-V6 da sivri T bulgusu (T dalgası R dalgasının 2/3 ünden büyük), EKG'de hiperpotaseminin bulgusu olarak alındı. Yalancı hiperpotasemisi olan hastalarda EKG bulgusu gözlenmemiştir. KBH'sı olan hastaların % 38,2'sinde, ABY'si olan hastaların % 35,3'ünde, spironolakton kullananların % 8,8'inde ve ACEİ kullananların % 8,8'inde EKG bulgusu saptanmıştır. Sonuç: Acil servise başvuran böbrek hastalığı düşünülen ve hiperpotasemiye neden olabilecek ilaç kullanan hastalarda hiperpotasemi öncelikli olarak düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: Hiperpotasemi, etyoloji, elektrokardiyografi, ACEİ, spirinolakton
Koroner yavaş akımı olan hastalarda kalp hızı değişkenliği, elektrokardiyografik değişiklikler ile serum galectin 3 düzeyi ilişkisi
Amaç:Koroner yavaş akımda (KYA) inflamasyon, endotel disfonksiyonu ve koroner mikrovasküler disfonksiyon en çok sorumlu tutulan patofizyolojik mekanizmalar olarak bilinir ve iskemi ilişkili klinik tablolara neden olabilmektedir. Ayrıca KYA'da altta yatan mekanizmadan bağımsız, iskemi ve ventrikül heterojenitesi ile ilişkili olabilecek bazı elektrokardiyografik ve laboratuvar parametrelerinde değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu çalışmada KYA'da iskemi ilişkili muhtemel fibrozisi göstermek için serum Galectin-3 (Gal-3) düzeyi ile elektrokardiyografik değişiklikler ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya koroner anjiyografi (KAG) yapılıp KYA saptanan 45 ve kontrol grubu olarak da normal koroner arter (NKA) saptanan 40 hasta alındı. Tüm hastalardan 12 saat açlık sonrası rutin biyokimyasal tetkikler, tam kan sayımı ve Gal-3 düzeyi için kan örneği alındı ayrıca elektrokardiyografik parametreler değerlendirildi ve kalp hızı değişkenliği analizi için 24 saatlik Holter elektrokardiyografi kayıtları alındı. Bulgular: KYA erkek cinsiyette (%67,4p=0,007) ve vücut kitle indeksi (VKİ) fazla olanlarda daha sık tespit edildi (NKA grubunda ortalama VKİ 29,6 kg/m2, KYA grubunda ise 31,8 kg/m2 olarak ölçüldü, p=0,02). Sigara ve ilaç kullanımı açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Elektrokardiyografik parametrelerden PR mesafesi KYA grubunda anlamlı olarak daha uzun tespit edilmekle (p=0,038) birlikte diğer parametrelerde (QT mesafesi, QTd (düzeltilmiş QT) mesafesi, QTd dispersiyonu, Tp-e (Tpeak to end), Tp-e/QT oranı, Tp-e/QTd oranı, ST segment depresyonu, fragmente QRS (f-QRS), J dalgası vb) her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Benzer şekilde kalp hızı değişkenliği parametreleri (Ortalama Kalp hızı, Ortalama RR (ms), SDNN (ms), RMSSD (ms), SDNN indeks (ms), SDANN indeks (ms), PNN50 (%), VLF(ms2), LF(ms2), HF (ms2), LF/HF oranı vb) ve serum Gal-3 düzeyi açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar literatürde KYA ile ilgili elektrokardiyografi ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinde gözlenen bulgular ile uyumlu değildi.Daha önce KYA'da çalışılmamış bir kardiyak fibrozis belirteci olan serum Gal-3 düzeyinin de bu çalışmada KYA ile ilişkisi gösterilememiştir. Ancak daha geniş hasta grubunda çalışıldığında ve koroner dolaşımı daha objektif olarak değerlendirebilen ek yöntemler (intravasküler ultrason (IVUS) ve optik koherens tomografi (OCT) vb)kullanıldığında bu sonuçların değişebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografi,Galectin 3, Kalp Hızı Değişkenliği, Koroner Yavaş Akım
Çocuk atletlerde egzersiz öncesi ve sonrası kardiyak biyomarkerlar, EKG değişiklikleri ve EKO bulgularının değerlendirmesi
Amaç: Çalışmamızda genç sporcularda egzersizle ilişkili kardiyak yapısal ve elektriksel değişikliklerin araştırılması ve egzersiz sonrasında kalple ilgili biyokimyasal belirteçlerde yükselme olup olmadığının belirlenmesi ve belirteçler ile yapısal ve elektriksel değişikliklerin ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda beş kürekçi, beş kanocu ve 22 futbolcu olmak üzere toplam 32 erkek çocuk sporcu prospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınma kriterleri sporcuların 18 yaş altında olmaları ve en az 2 yıldır haftada en az 10 saat spor egzersizi yapmaları olarak belirlendi. Tüm sporcuların yaş ortalaması 15,3±0,9 yıl, futbolcuların 14,8 ±0,2 yıl, kanocuların 16,5±1,1 yıl, kürekçilerin ise 16,5±0,6 yıl idi. Tüm sporculara 75 dakika süren dinamik egzersiz antrenmanı uygulandı. Sporculara istirahat halinde EKO değerlendirilmesi yapıldı, egzersiz öncesi ve sonrası EKG çekildi. Egzersize başlamadan ve başladıktan sonra 1. saat ve 4. saatte CK-MB, TroponinT, Pro-BNP serum düzeyleri için kan örnekleri aynı antrenman sırasında ve eş zamanlı olarak alındı. Kürekçiler 12 km ve kanocular 7,8 km zorlu kürek çekme egzersizi sonrası, futbolcular koşu antrenmanı sonrasında değerlendirildi. Bulgular: Ekokardiyografik incelemede; kürekçilerde diyastol sonu interventriküler septum diyastol sonu kalınlığı (İVSd), sol ventrikül diyastol sonu çap (SVDç), arka duvar diyastol sonu çap (ADd), sol ventrikül sistol sonu çap (SVSç) ölçümleri, sol ventrikül kitle (SVK) ve sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) değerleri diğer gruplara göre daha yüksek bulundu. Kürekçilerden bir kişide konsantrik ventrikül hipertrofisi izlendi. Kanoculardan bir kişide konsantrik ventrikül hipertrofisi, bir kişide ise eksantrik ventrikül hipertrofisi izlendi. Egzersiz sonrası EKG'de tüm kürekçilerde, kanocularda ve altı futbolcuda olmak üzere 16 kişide T sivriliği görüldü. Çalışmamızdaki tüm gruplarda egzersiz sonrasında 4.saat troponin düzeyinde artış saptandı. Kürekçilerde troponin düzey ortalamaları en yüksek bulundu. Çalışmamızda egzersiz sonrası çekilen EKG'de T sivriliği bulgusu ile yaş, troponin serum düzeyi ve SVK artışı ile ilişki bulundu. Sonuç: Çocuk sporcuların taranmasında öykü ve fizik muayenenin yanında 12 derivasyonlu EKG çekilmelidir. EKG'nin anormal olması durumunda kardiyak görüntüleme yapılmalıdır. Bu durumda EKG değerlendirilmesi, hastanın öyküsü, soygeçmişi, yaşı, spor türü ve EKO bulguları ile birlikte yapılmalıdır. Çalışmamızda sporcuların yarısında egzersiz sonrası T sivriliği bulgusu saptadık. Bu durumun egzersiz ile atlet kalbinde görülen erken repolarizasyona bağlı gelişebileceğini ve fizyolojik bir durum olabileceğini düşündük. Seattle kriterleri ve 2010 Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) klavuzunda atlet kalbinde beklenen normal EKG bulguları arasında T sivriliği yer almamaktadır. Çalışmamızda olgu sayısının az olması nedeni ile daha geniş serilerde bu bulgunun incelenmesi ve kılavuzlar yenilenirken göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. TroponinT'nin serum düzeyi, kalp kası hasarının gösterilmesinde kullanılan özgül, duyarlı, hızlı sonuç veren bir belirteçtir. Serum troponin düzeyi, egzersize bağlı yükselebilir. Klinikte troponin yüksekliği olan bir çocuk ile karşılaşıldığında öyküde egzersizin sorgulanması gerekir. Anahtar Sözcükler: Çocuk Sporcular, T Dalga Sivriliği, Troponin T, Ekokardiyografi
Çocukluk çağı demir eksikliği anemisi tanısı ile tedavi edilen hastaların elektrokardiografik değişikliklerinin değerlendirilmesi
Anemi, hemoglobin, hematokrit veya eritrosit düzeylerinin yaş ve cinse göre belirlenen normal değerlerinin altında olmasıdır. Hemoglobin tarafından dokulara oksijen taşınmasının yetersiz olduğu, pediatri kliniğinde sık karşılaşılan bir durumdur. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, gelişmekte olan ülkelerde 5 yas altı çocuklarda anemi sıklığı %39 olarak bildirilirken 5 -14 yaş arası çocuklarda %48'dir. Anemi tanısı konulan hastaların yarısı demir eksikliği anemisi olarak bildirilmiştir. Demir eksikliği anemisinin klinik spektrumu çok geniştir. En önemli non-hematolojik komplikasyonu ise kardiyovasküler sistem üzerinedir. Demir eksikliği anemisinin kalpte oluşturduğu elektrokardiografik değişikliklerin araştırılması amacıyla; DEA tanısı alan ve tedavi edilen hastaların QT, QTc, Tpe intervali, Tpe/QTc ve QT dispersiyon parametreleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirilmiştir.
Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda EDACS-ADP skorlamasının özgüllük ve duyarlılığının retrospektif olarak analizi
Arka plan-hedef: Acil servislere tüm dünyada en sık başvuru nedenlerinden birisi göğüs ağrısıdır. AKS tanısı öykü, elektrokardiyografi (EKG) ve kardiyak belirteçlerin pozitif olması ile konulur. Ancak negatif olması AKS tanısını dışlatmaz. AKS'li hastaların %2-5'i her yıl acil servisten uygunsuz şekilde taburcu edilmektedir. Bu durum acil servislerde uzun takip ve tetkik süreçlerine dolayısıyla hem zaman hem de maddi kayba yol açmaktadır. Bu nedenle çok sayıda AKS risk skorlaması geliştirilmiştir. Düşük risk grubu hastaların kısa sürede belirlenmesi ile daha hızlı taburculuk sağlanır, bu da acil servisteki yoğunluğun ve maddi kayıpların azaltılması ile sonuçlanır. EDACS, klinik verilerden elde edilen acil tıp temelli göğüs ağrısı skorudur ve erken taburculuk için güvenli bulunan hastaları belirlemek için geliştirilmiştir. Biz çalışmamızda EDACS-ADP'nin MİKO riskini saptamada etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Bu çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalında gerçekleştirilmiştir. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamıza 1 Eylül 2022 – 1 Kasım 2022 tarihleri arasında acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar dahil edilmiştir. Veriler ilgili literatür doğrultusunda araştırmacı tarafından hazırlanan forma işlenmiştir. Çalışma verileri hastanenin veri tabanından geriye dönük olarak toplanmıştır. Bulgular: Hastaların %58,2'si (n=345) erkek saptanmıştır. Ortanca yaş 39,0(18,0-98,0) yıl bulunmuştur. Hastaların %30,9'unda (n=183) kronik hastalığın var olduğu görülmüştür. Sigara öyküsünün hastaların %23,1'inde (n=137) var olduğu tespit edilmiştir. Hastaların %10,5'inde 30 günlük takipleri esnasında majör kardiyak olay geliştiği saptanmıştır. Hastaların %9,3'ünün (n=55) EDACS-ADP risk skorlamasına göre yüksek riskli olduğu tespit edilmiştir. MİKO için EDACS-ADP skorunun duyarlılığı %59,7, özgüllüğü %96,6, pozitif prediktif değeri %67,3, negatif prediktif değeri %95,4 saptanmıştır. MİKO gelişen hastaların özellikleri değerlendirildiğinde yaş, kronik hastalık varlığı ve sigara kullanımı ile MİKO gelişimi arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. MİKO gelişenlerde gelişmeyenlere göre literatür ile uyumlu bir şekilde troponin pozitifliği ve anormal EKG bulguları anlamlı bir şekilde yüksek oranda saptandı. Çalışmamız sonuçlarına göre EDACS ve EDACS-ADP risk skorlamalarının duyarlılıkları düşük, özgüllükleri yüksek, pozitif prediktif değerleri düşük, negatif prediktif değerleri yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda MİKO gelişme oranı hospitalize edilenlerde %34,9, taburcu edilenlerde %5,0 bulunmuş ve hospitalize edilenlerde anlamlı bir şekilde yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmanın örneklemindeki yaş ortalamasının düşük olmasının EDACS-ADP'nin düşük risk olarak saptadığı grubu genişlettiği ve duyarlılığı düşürdüğü, özgüllüğü yükselttiği görüşündeyiz. EDACS-ADP'nin düşük risk grubundaki duyarlılığının ve negatif prediktif değerinin yüksek olduğunu ve klinik kullanımının uygun olduğunu bildiren bir çok çalışmasına olmasına rağmen biz çalışmamızda aynı derecede etkinlik saptamadık. Uluslararası yapılan yapılan çalışmalarla olan farklılıkların ülkeler arası acil servis triyaj yöntemi ve revaskülarizasyon prosedür farklılıklarından kaynaklanabileceğini düşünmekteyiz. Farklı triyaj yöntemleri dahil edilen hasta gruplarını sınırlamış, revaskülarizasyon yöntemleri ise MİKO oranlarında değişiklik yaratmış olabilir. Anahtar kelimeler: akut koroner sendrom, göğüs ağrısı, EDACS-ADP
Kırşehir ilinde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan vakaların retrospektif analizi
Kırşehir İlinde Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi Amaç: Biz bu çalışmada Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Son 5(Beş) Yılda Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi'ni yaptık. Hastaların sosyodemografik özellikleri, kan parametreleri, EKG bulguları, başvuru şikayetleri, özgeçmişleri, hiperbarik tedavi durumlarını inceledik. Kan COHB düzeyinin kan parametreleri ve EKG üzerine etkisini araştırdık. Ayrıca hastaların başvuru saatlerinin, zehirlenmelerin yıllara göre dağılımının istatiksel analizini yaptık. Karbonmonoksit zehirlenmesinin hastaların kan tablosu ve EKG'leri üzerine etkisini, tanı koymada COHB düzeyi dışında farklı kan parametrelerinin kullanılıp kullanılamayacağını bulmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışma 2018-2023 yılları arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde acil serviste karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan ve ilçelerden CO zehirlenmesi tanısıyla sevk edilen hastalar üzerinde yapılmış olup, retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya verilerine eksiksiz ulaşılan 317 hasta dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran ve ilçe hastanelerinden sevk edilen, CO zehirlenmesi tanısı almış 317 hastaya ait veriler dahil edilmiştir. En küçük hasta 1, en büyük hasta 89 yaşındadır. Hastaların yaş ortalaması 33.85∓23.16 yıldır. Zehirlenme tanısı alan hastaların en çok 09-12 saatleri arasında başvurduğu (64 kişi), başvuruların en çok kış aylarında olduğu ve en sık başvuru şikayetinin baş ağrısı olduğu(n:140- %25.8) saptanmıştır. Tanı konulan hastaların 259(%75.95)'unun özgeçmişinde hastalık yoktur. 58(%24.05) hastanın ise özgeçmişinde en az 1 tane kronik hastalık saptanmıştır. Hastaların 159'u(%50.3) ayaktan tedavi edilip taburcu olmuştur. 69(21.8%) hastaya servis yatışı yapılmış, 41(12.93%) hasta yoğun bakıma yatırılmış, 47(%14.8) hasta ise çocuk servisine yatırılmıştır. 317 hastadan 4'ü(%1.3) ex olmuştur. 43(%13.6) hasta hiperbarik oksijen tedavisi almış, 274(%86.4) hasta ise normobarik O2 tedavisi almıştır. Hiperbarik oksijen tedavisi alan vakaların %90.7'si hastaneye yatmış, %9.3'ü ise HBOT sonrası taburcu olmuştur. Acil servise başvuran zehirlenme vakalarında COHB düzeyi ile Troponin arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.963**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.989**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK-MB arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.965**, p=0.000) Hiperbarik tedavi alan vakaların COHB düzeyleri almayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Hiperbarik tedavi alan vakalar ile almayan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.000). Ex olan vakaların COHB düzeyleri sağ kalanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Ex olan vakalar ile sağ kalan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.002). COHb düzeyinin EKG üzerine anlamlı etkileri olmuştur. COHb düzeyi; Normal sinüs ritminde 9.20(7.20~12.20), Sinüs taşikardisinde18.10(12.40~25.20), St depresyonunda 25.10(13.82~37.92) ve T negatifliğinde 15.80(10.70~21.22) bulunmuştur(p:0.000). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre COHb düzeyi kardiyak markerları ve EKG bulgularını etkilemektedir. Zehirlenmenin şiddeti arttıkça laboratuvar parametrelerinde bozulma artmaktadır. Karbonmonoksit zehirlenmesinin altın standart tanı testi COHb düzeyinin ölçülmesidir. Kardiyak markerlar ve kan gazından bakılan laktat düzeyi CO zehirlenmesi vakalarının klinik ciddiyetini gösterebilir. CO zehirlenmesinde kullanılabilecek alternatif kan parametreleri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Karbonmonoksit zehirlenmesi, CO, COHb, NBOT, HBOT, CO zehirlenmesi EKG bulguları, COHb düzeyinin klinik bulgular üzerine etkisi,CO'nun Kardiyak Markerların üzerine etkisi
Acil servise başvuran tekli veya çoklu zehirlenmelerde etken düzeyi ve laboratuvar verilerinin etkinliği
ÖZET Acil Servise Başvuran Tekli veya Çoklu Zehirlenmelerde Etken Düzeyi ve Laboratuvar Verilerinin Etkinliği Amaç: Acil servislerde zehirlenmeler sık başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran zehirlenme olgularının demografik, etiyolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymak, ilaçların çeşitlerinin ve düzeylerinin, klinik ve EKG bulgularıyla karşılaştırılması tedavi yaklaşımları açısından zehirlenme verilerine katkıda bulunabilmektir. Bu veriler ışığında zehirlenme olgularının tanı ve tedavisinde öncelikleri belirlemeyi amaçlamıştır. Bölgesel toksikoloji merkezi gibi çalışan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran zehirlenme olguları, tanı ve tedavide primer mezkez olarak uzun yıllar hizmet verecektir. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak 01/Ocak/2016 - 31/Aralık/2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma süresince Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine toplamda 172102 hasta başvurdu. Bu hastaların 1021 tanesi zehirlenme hastası idi. Zehirlenme tanısıyla başvuran hastalardan Fakülte Etik Kurulunun onayladığı onam formunu okuyup onaylayan 18-67 yaş arası 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik ve ilaç bilgileri, klinik ve vital bulgular, zehirlenme bulguları, EKG ve toksikolji laboratuarı verileri, başvuru tarihi, izlem süresi bilgi formunda kayıt edildi(Ek-1) ve çalışma verileri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 207 zehirlenme hastası dahil edildi. Bu hastaların 84'ü erkek 123'ü kadın idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 32,1±10,6 bulundu. Hastaların (n:45; %21,7)'si yanlışlıkla ilaç almıştır; (n:162; %73,3)'ü özkıyım amacıyla ilaç kullanmıştır. Hastaların Adli Tıp toksikoloji laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde (n:138; %66,7)'sinde laboratuvar sonucu pozitif geldi. En sık zehirlenme etkenleri sırasıyla antidepresan ilaçlar, parasetamol, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve etil-metil alkol olarak bulundu. Hastaların EKG bulguları incelendi (n:104; %50,2)'sinde QTc uzun, (n: 13; %6,3)'ünde QRS uzun, (n:3; %1,4)'ünde PR mesafesi uzun bulundu. AVR derivasyonunda R yüksekliği olan (n:22; %10,6) hasta saptandı. Etken maddeler ve EKG bulguları irdelendiğinde QT uzunluğu, QRS genişlemesi ve AVR derivasyonunda R değişikliği olan hastaların antidepresan ilaç içenler, etil-metil alkol zehirlenmesi olanlar ve uyuşturucu madde ile zehirlenen hastalarda görüldüğü belirlendi. Sonuç: En çok kullanılan ilaçlar ilk sırada antidepresan ilaçlar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve parasetamol yer almaktadır. Bu ilaçların reçetesiz ulaşılabiliyor olması, bu ilaçlar ile olan zehirlenme olgularının sık ve daha fazla olmasının nedeni olabilir. Reçetesiz satılan ilaçların kontrol altına alınarak, özellikle intihar eğilimi olan kişilerin sosyal güvenlik çemberi içine alınarak, zehirlenme olgularını azaltabilir. Hastaların EKG bulguları değerlendirilerek hangi etken ile zehirlendiği hakkında fikir verebilir ve olguların takip ve tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Zehirlenmeler, Toksikasyonlar, EKG bulguları
Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastaların elektrokardiyografi bulgularının tanı ve tedavideki etkinliği
Amaç: Senkop, beyin kan akımının geçici olarak bozulması sonucu kısa sürede gelişen, kendiliğinden iyileşen, ani bilinç ve postural tonusun kaybıdır. Senkop acil serviste sık karşılaşılan tıbbi bir problem olup, oldukça basit nedenlerden hayatı tehdit edebilecek ciddi aritmilere kadar geniş bir yelpazede yer alan birçok hastalık senkop oluşmasına neden olabilir. Bu çalışmada Acil servise senkop yakınması ile başvuran yetişkin hastalarda, EKG bulguları ile senkop arasındaki ilişkiyi belirlemeyi, senkopun risk faktörlerini tespit ederek acil tanı ve tedavideki etkinliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Aralık 2017- Mart 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine senkop yakınmasıyla başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların 25 mm/sn hızında 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi ve hastalar monitörize edildi. Çekilen EKG'lerde kalp hızı, PR, QRS, QT aralıkları hesaplandı. EKG'lerde ritm analizi, dal bloğu varlığı, AV-Tam blok varlığı, iskemi bulguları, WPW Sendromu, Brugada Sendromu, ARVD varlığına bakıldı. Çalışmaya aldığımız hastalarda senkop/nöbet ayrımı yapıldı. Nöbet geçirdiği saptanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların senkop tipleri belirlendi. Ayrıca hastalara ait yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıklar, ek yakınmalar, senkop süreleri, vital bulguları, senkop tipleri, EKG ve laboratuar verileri, acilde kalış süreleri, acilde konulan tanıları, taburculuk ve hastaneye yatış durumları bilgi formuna kayıt edildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 72 (% 48,0)'si erkek, 78 (% 52,0)'i kadın olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Çalışmamızda hastaların EKG sonuçlarına bakıldığında; Aritmisi olan hasta sayısı 18 (% 22,0), dal bloğu olan hasta sayısı 20 (% 13,3), AV-Tam blok olan hasta sayısı 5 (% 3,3), iskemi bulguları olan hasta saysı 5 (% 3,3), Brugada Sendromu olan hasta sayısı 2 (% 1,3), ARVD'si olan hasta sayısı 1 (% 0,7) olarak saptandı. Altmış beş yaş ve üzeri olan hastalar ile EKG'lerinde PR, QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Benzer şekilde senkop tipi kardiyak senkop olan hastalar ile EKG'lerinde QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. EKG'lerinde QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu, AV-Tam blok ve iskemi bulguları bulunanlar ile hastaneye yatış yapılanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastalarda öykü ve iyi bir fizik muayene ile birlikte 12 derivasyonlu EKG çekilmesi erken tanı ve hızlı tedavi için son derece anlamlıdır. 65 yaş ve üzeri anormal EKG bulgusu (aritmi, QRS genişliği, QT uzunluğu, dal bloğu, AV-Tam blok) varlığında ve ek hastalığı olanlarda senkop görülme sıklığı artmakta olup anormal EKG bulguları ile senkop tekrarlaması arasında ilişki olmadığı belirlendi. Senkop süresi 5 sn altında olması durumunda VT olasılığının arttığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, Senkop, Elektrokardiyografi bulguları
Farelerde sodyum kanal blokajına bağlı oluşan elektrokardiyografik değişikliklerin spektral güç yoğunluğu analizi
Amaç: Sınıf-I grubu antiaritmik ilaçların elektrokardiyografik (EKG) etkisini bilinmektedir. Bilinen bu etkileri ileri sayısal bilgisayar analizleri uygulayarak araştırmak amacı ile bir fare deney hayvanı modeli oluşturarak da desteklene bilir mi? Bu çalışma da bu soruya cevap aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Anestezi altında in-vivo hayvan deneylerini içeren bu tez çalışmasında 25-30 g ağırlığında 4-6- aylık 32 adet erkek BALB/C fareler kullanılmıştır. Nembutal (Na-pentobarbital) 75 mg/kg dozunda intraperitoneal (i.p) enjeksiyonla tüm deneylerde uygulanmıştır. Kontrol grubu SF veya kinidin (50 mg/kg) veya Lidokain (30 mg/kg) veya Flekainid (20 mg/kg) içeren dört grup oluşturulmuştur. İki kanallı EKG kayıtları acıyı en az seviyede tutabilmek için çok ince metal iğne elektrotlar kullanılarak yapılmıştır. Buna paralel olarak vücut sıcaklığı ve solunum sayısı gibi hayati parametrelerde kaydedilmiştir. Elde edilen EKG kayıtları bilgisayar programları kullanılarak dalgaların spektral güç yoğunluğu analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kullanılan kinidin PR intervali, QRS kompleksi ve QJ intervali sürelerini uzatmıştır.yapılan PSD analizinde de yüksek frekans bandında (120-300 Hz) güç değerlerinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir. Lidokainin EKG parametreleri üzerine etkileri incelendiğinde PR intervalini etkilememiş, QRS kompleksi süresini uzatırken QJ mesafesinde kısalmaya sebep olmuştur. PSD analizinde yüksek frekans bandında (120-300 Hz) güç değerlerinde bir düşüş olmuştur. Flekainidin etkilerine baktığımızda EKG'de PR intervali, QRS kompleksi ve QJ intervalini önemli ölçüde etkilemiş olduğunu gördük. PSD analizinde de yüksek frekans bandında (120-300 Hz) düşen güç değerleri olarak karşımıza çıktı. Sonuçlar: Çalışmamızda anestezi altındaki farelerde Kinidin, Lidokain ve Flekainid'in çeşitli EKG parametrelerinin üzerinde etkilerini yapılan ölçümler sonucunda gösterdik. Ayrıca yapılan PSD analizleri sonucunda bu ilaçların hepsininin yüksek frekans bandı olrak tanımladığımız 120-300 Hz aralığında güç değerlerinde anlamlı düşüşler yaptığını gördük. İlaçların hepsinin QRS kompleksini etkilemesinden de yola çıkarak ve QRS kompleksinin EKG'de yüksek frekanslı bir bileşen olduğunu bilmemiz doğrultusunda bu güç değerlerinin düşüşünü QRS kompleksindeki değişiklerle açıklayabiliriz.
Anestezi altındaki farelerde, anestezik maddelerin elektrokardiyografi üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında, farklı anestezik maddelerin elektrokardiyogram ve kalp atım hızı değişkenliği üzerine etkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada deney hayvanı olarak 10-12 haftalık, ortalama 26,2±2,1g ağırlığında 21 adet BALB/c türü fare kullanıldı ve üç grup oluşturuldu;1:Na-Pentobarbital (75 mg/kg, n=7), 2:Na-Pentobarbital/Fentanil (75 mg/kg+ 0,04 mg/kg, n=7), 3:Ketamin / Ksilazin (100 mg/kg+8 mg/kg, n=7). Bulgular: Deney sonuçlarımızda, Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital-Fentanil grupları arasında sECG parametreleri açısından yalnızca PR intervalinde çok az bir artış görülmüştür diğer parametrelerde literatürle uyumlu olarak bir farklılık tespit etmemiştir. Ketamin+Ksilazin grubunda kalp atım hızının dramatik olarak düştüğü gözlemlenmiştir, Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital+Fentanil kombinasyonuna göre VLF ve HF'yi azalttığı, LF ve LF/HF'yi arttırdığı bulunmuştur. Ketamin/Ksilazin kombinasyonunun Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital+Fentanil kombinasyonuna göre HRV parametrelerini daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Sonuçlar: Yapılan çalışmada Ketamin/Ksilazin kombinasyonunun elektrokardiyografi ve kalp hızı değişkenliği üzerine olumsuz etkilerinin olduğu saptanmıştır. Sempatik parasempatik balansı etkileyip etkileyemediğine tam olarak karar verilemediyse de, RR intervalini azaltmış ve HRV' deki bütün bant değerlerini çok net bir şekilde değiştirmiştir. Ayrıca J ve Jc EKG parametrelerini de arttırdığı için kalpte iskemi yapma ihtimali olacağı da düşünülerek tavsiye edilebilecek bir anestezi metodu olmadığı kanaatindeyiz. Çalışmamızda Na- Pentobarbital'e ilave edilen Fentanil'in güvenli bir şekilde kullanılabileceğini gördük. Böylece kullanılan anestezik madde miktarını azaltarak daha güvenli analjezi seviyesi yüksek bir uygulama yapılabileceğini tavsiye edebiliriz. Anahtar kelimeler: Anestezi, Elektrokardiyografi, HRV, Fare
Farelerde β-adrenerjik stimülasyon ile oluşturulan miyokardial hasarın elektrokardiyografik ve inflamatuar parametreler ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışma şu sorularla ilgilidir: Bir β-adrenerjik uyaran olan "isoproterenol" fare miyokardında enflamatuar/iskemik histopatolojik değişimler oluştururken elektrokardiyografik değişimler de oluşturacak mıdır? Ayrıca, Isoproterenol ile oluşturulmuş miyokart iskemisi H3 reseptör agonisti "Imetit" ile önlenebilir mi? Gereç ve Yöntem: Balb-c fareleri ile dört grup oluşturulmuştur: Saline (SF), Isoproterenol (ISO), Imetit (IMT) ve IMT+ISO kombinasyonu. Ön-koşullanma 7 gün sürmüştür, IMT ve IMT+ISO gruplarında her gün oral 10 mg/kg Imetit ile ön tedavi uygulanmıştır. İskemi oluşturmak için ISO ve IMT+ISO gruplarında son iki gün deri altına 85 mg/kg ISO enjeksiyonu yapılmıştır. Ön-koşullanma sonunda anestezi altında iki kanallı EKG (DI ve "Z") kaydı yapılmıştır. Histolojik değerlendirme için kalpler çıkarılmıştır: Kesitler Hematoxylen-Eosin (H&E) ile boyanmıştır ve enflamasyon parametreleri IL-1β, TNF-α ve MCP-1 seviyelerini değerlendirmek için ilgili immunohistokimyasal antikorlar kullanılmıştır. Bulgular: Z derivasyonunda, J dalgası alanının ISO ile oluşturulan miyokart iskemisi için yeni bir EKG belirteci olduğunu bulduk. İskemiye bağlı hem QJ intervali hem de QRS süresi arttı. H&E değerlendirmesi EKG bulgularını destekledi, IL-1β ve TNF-α sitokinleri iskemik miyokartta değişmezken, MCP-1 arttı. Bu değişimler, imetit ile ön tedavi uygulanmış hayvanlarda görülmedi, MCP-1 hariç. Imetit tek başına (IMT) hem PQ intervali hem de QRS süresini arttırdı. Sonuçlar: Z derivasyonundaki J-dalgası alanı farelerde ISO ile oluşturulan miyokart iskemisindeki histolojik bulgular ile hassas bir şekilde ilişkili görülmektedir. H3 reseptör agonisti Imetit'in neden olduğu PQ intervali ve QRS süresindeki artışlara dayanarak, H3 reseptörlerinin miyokart hücre membranlarında bulunabileceği düşünülmektedir.
ST yükselmeli akut koroner sendromda elektrokardiografi ile suçlu damarın tespiti ve minoca sıklığının belirlenmesi
Amaç: Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsünde tıkanıklığın yeri miyokardiyal nekroz alanı ve prognoz ile yakından ilişkilidir. Çalışmamızdaki temel amaç, akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü ile başvuran hastalarda 12 derivasyonlu elektrokardiyografinin suçlu arteri öngörme potansiyelini değerlendirmek ve böylece suçlu damara girişimde diyagnostik yerine guiding katateriyle işleme başlanılarak zaman kazanmaktır. Aynı zamanda bu hasta grubu içerisinde koroner arterlerinde ciddi darlık saptanmayan (MİNOCA) hastaların sıklığını ve tahminedici faktörlerini saptamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız retrospektif olarak tasarlandı. 1 yıl boyunca hastanemize akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü tanısıyla kabul edilen hastaların dosyalarından verileri tarandı ve 2 tanı grubu göz önünde bulundurularak analiz edildi: akut ST yükselmeli anteriyor miyokart infarktüsü (n = 47), akut ST yükselmeli inferiyor miyokart infarktüsü (n = 82). Hastaların elektrokardiyografileri ve koroner anjiyografi bulguları analiz edilerek bu gruplar arasında karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Çalışmamızdaki inferiyor miyokart infarktüslü hastaların % 72'sinde sağ koroner arterde,% 25,6'sında sol sirkumfleks arterde, anteriyor miyokart infarktüslü hastalarınsa % 35,6'sınde birinci septal dal öncesinde (proksimalde), % 64,4'ünde birinci septal dal sonrasında (distalde) infarkttan sorumlu (suçlu) lezyon bulundu. Hastaların %3,7'sinde ST yüksekliği olmasına rağmen tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı (MİNOCA) saptandı. Elektrokardiyografi kriterlerinden, aVL'de > 2 mm ST çökmesi olması sağ koroner arter tıkanıklığı tanısında, aVL'de R/S > 1 olmasıysa sol sirkumfleks arter tıkanıklığında, V1'de > 2,5 mm ST yükselmesi ve aVR'de ST yükselmesi sol ön inen arter proksimal tıkanıklığında, D2, D3, aVF'de ST çökmesi ise distal tıkanıklıklığında daha duyarlı bulundu. Sonuç: Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü hastalarının başvuru elektrokardiyografisi, suçlu lezyon hakkında önemli bilgiler sağlayabilir ve klinik karar verme sürecini hızlandırarak reperfüzyon tedavisini yönlendirebilir. Anahtar kelimeler: ST Yükselmesi, Miyokart İnfarktüsü, MINOCA, Elektrokardiyografi
Monoterapi ve politerapi antiepileptik ilaç kullanan epilepsi hastalarında kardiyak etkilenmenin QTC dispersiyonu ile değerlendirilmesi
Epilepsi hastalığı çocukluk çağında bilinen en sık nörolojik hastalık grubunu oluşturur. Epilepsi nöbetleri santral otonomik alanları etkileyerek iktal, interiktal ve postiktal dönemlerde kardiyovasküler ve diğer otonomik yanıtlara neden olabilir. Bunun sonucunda epileptik hastalarda otonom fonksiyon bozukluğu ve bu durumun kalp üzerindeki olumsuz etkileri hayatı tehdit edici tablolara ve hatta kardiyak aritmilere ve kardiyak ani ölümlere sebep olabilir. (2) Epilepsiden kaynaklanan ölümlerin %12-17 sinden ani kardiyak ölüm sorumlu tutulmaktadır. (3) Epilepsi hastalarında ani kardiyak ölüm (SUDEP) diğer popülasyonlara göre daha sık görülmekte ve epilepsi içindeki ölümlerin %17 sinden sorumlu tutulmaktadır. SUDEP aynı zamanda epilepsi ile ilişkili ölümlerin başında gelmektedir. (33) Bu denli yüksek mortaliteye neden olması nedeni ile epilepsi hastalarında SUDEP son yıllarda dikkat çekici olmaktadır. Kalp hızı değişkenliğinin azalması, kardiyak repolirazasyon değişiklikleri kardiyak mortalite ve ani kardiyak ölüm ile ilişkili bulunmuştur. (97) Elektrokardiyografide (EKG) kardiyak repolarizasyon anormaliikleri QT intervalinde uzama veya kısalma ya da QT dispersiyonunda değişiklik olarak değerlendirilmektedir. Artmış QT dispersiyonunun ciddi disritmi ve ani kardiyak ölüm riskini önceden belirlemede yararlı olabileceği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalarda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında QT intervali kısa bulunmuştur. Buna karşın yapılan diğer çalışmalarda ise QT intervalinde anlamlı bir değişiklik saptanmazken sağlıklı kontrol grubuna göre daha sık anormal EKG bulgusu saptanmıştır. Antiepileptik ilaç kullanımının da QTC dispersiyonu ve QT intervali üzerinde etili olduğu öne sürülmüştür. Ancak monoterapi antiepileptik ilaç kullanan epilepsi hastaları sağlıklı gruplarla karşılaştırılmış olup birden fazla antiepileptik ilaç kullanımı ile EKG değişikliği arasındaki bilgiler kısıtlıdır. Biz de çalışmamızda epilepsi hastalarının EKG kayıtlarını inceleyerek QTC dispersiyonları hesapladık. İlaç alan hastaların almayanlara göre ve yine ilaç alan hastaların kendi içinde ilaç tedavilerine göre QTC dispersiyonlarını karşılaştırdık. Hastanemiz çocuk nöroloji polikliniğine 1 yıl süreyle başvuran başvuran 96 epilepsi hastası ve EKG kayıtları incelendi. Cinsiyeti, doğum haftası, doğum tipi, yenidoğan yoğun bakım servisinde yatma öyküsü ile QTC dispersiyonu arasında ilişki gözlenmedi. Ebeveynleri arasında akrabalık öyküsü olan epilepsi tanılı çocuklarda QTC dispersiyonu istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde uzun bulundu. Bu durum epilepsi hastalarında ailesel geçişli uzun QT sendromlara dikkat edilmesi açısından dikkat çekiciydi. Antiepileptik ilaç kullanan hastalar ile kullanmayan hastalar karşılaştırıldığında QTC dispersiyonu anlamlı fark göstermedi. Ancak antiepileptik ilaç kullanımı 2 yıldan uzun süreli olduğunda QTC dispersiyonunda istatistiksel açıdan QTC dispersiyonunun uzun olduğu sonucuna varıldı. İlaç grupları tek tek incelendiğinde QTC dispersiyonlarında fark gözlenmedi. Yeni nesil antiepileptik ilaç olan lakozomid tedavisi alan epilepsi tanılı çocuklarda diğer tedavilere göre QTC dispersiyonunun daha kısa olması dikkat çekiciydi. Monoterapi ve politerapi alan hastalar birbirleri ile karşılaştırıldığında QTC dispersiyonları istatistiksel açıdan anlamlı fark görülmedi. Sonuç olarak epilepsi hastalarında ani kardiyak ölümü öngörmede QTC dispersiyonu basit, ulaşılabilir ve etkili bir yöntemdir. Kontrollere gelen epilepsi tanılı çocuklarda rutin kardiyolojik muayenelerinin yapılması ve EKG görülmesi önerilmektedir. Antiepileptik ilaç kullanan hastalarda kullandığı ilaç fark etmeksizin kardiyoloji muayenelerine daha dikkat edilmesi gerektiği ilaç kullanım süresi uzadıkça kardiyak otonomide oluşabilecek patolojiler göz ardı edilmemelidir.