Malondialdehyde
137 theses under this subject heading
Astımlı çocuk hastalarda serum srage düzeyleri ve oksidatif stres ile ilişkisi
Astım; birçok enflamatuar hücre ve medyatörlerin önemli rol aldığı, solunum yollarının tam veya kısmi olarak geri dönüşümlü obstrüksiyonu ile karakterize bir havayolu hastalığıdır. Bu çalışmada, astım tanısı alan 5-15 yaş arası çocukların oksidatif stresin durumunu gösteren dolaşımdaki bir biyobelirteç olan sRAGE düzeylerinin değerlendirilmesi, ayrıca sağlıklı çocukların düzeyleri ile karşılaştırarak oksidatif stres parametrelerinden olan MDA, SOD ve CAT düzeyleri ve serum total IgE, CRP ve tam kan sayım düzeylerinin sRAGE belirteci ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Aynı zamanda astımda oksidatif stres varlığını ve sRAGE düzeyleri ile ilişkisini araştırmaktır. Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine müracaat eden 5-15 yaş arası astım tanısı almış 52 hasta alındı. Kontrol grubu ise 33 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Astım hastaları hastalık aktivitesine göre kendi içinde kontrol düzeyleri iyi (n=6), kısmi (n=31) ve kontrolsüz (n=15) olarak ayrıldı. Serum sRAGE, SOD, MDA, CAT, total IgE, CRP ve hemogram düzeyleri ve demografik bilgileri dosya taraması ile elde edildi. Astımlı çocuklarda serum sRAGE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,000). Lenfosit, nötrofil ve eozinofil düzeyleri ve total IgE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,000). CAT düzeyleri ise astımlı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Hastalık aktivitesi artmış ağır astımlı hastalarda MDA düzeyleri kısmi kontrollü hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,010). Astımlı hasta grubunda uygulanan korelasyon analizinde SOD ile BKS düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak astımlı hastalarda sRAGE düzeyleri oksidatif stres parametreleri ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SRAGE oksidatif stres etkilerine karşı koruyucu bir role sahiptir denilebilir. sRAGE'nin astım hastalığının tanı ve takibinde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Kurşun maruziyetinin ve şelasyon tedavisinin toksisiteyi etkileyen bazı parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Kurşun (Pb), ülkemiz ve dünya endüstrisinde yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Pb maruziyetinde kullanılan önemli şelasyon ajanlarından birisi sodyum kalsiyum EDTA'dır. Bu tez çalışmasında, Pb toksisitesini gösteren bazı parametreler ve esansiyel element düzeyleri üzerine uygulanan şelasyon tedavisinin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Pb maruziyeti olan 42 işçiden şelasyon tedavisi öncesinde ve sonrasında kan ve idrar numuneleri toplanmıştır. Esansiyel elementler, oksidatif stres parametreleri (malondialdehit (MDA), protein karbonil (CO), 8-hidroksi-deoksi-guanozin (8-OHdG)) düzeyleri, antioksidan enzimlerin (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx)) aktiviteleri, glutatyon (GSH) düzeyleri, ALAD enzimi aktivitesi ve polimorfizmi çalışılmıştır. Pb'ye bağlı indüklenmesi olası apoptozun şelasyon tedavisi ile değişimi de kaspaz-8 düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Pb'ye maruz kalan işçilerde uygulanan şelasyon tedavisinin kalsiyum, bakır, mangan ve selenyum düzeylerinde anlamlı azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, artan oksidatif stres parametrelerinin ve kaspaz-8 düzeylerinin şelasyon tedavisi sonrası genel olarak azaldığı, bununla birlikte antioksidan enzim aktivitelerinde artış, ALAD düzeylerinde de anlamlı bir yükselme olduğu belirlenmiştir. Çalışma grubunda, 36 işçide ALAD1-1, 5 işçide ALAD1-2, 1 işçide ALAD2-2 izozimi belirlenmiştir. Sonuç olarak, Pb maruziyetine bağlı olarak oluşan oksidatif hasar ve apoptozun geri çevrilmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğu bulunmuştur. Esansiyel element düzeylerindeki azalmaya karşı gıda takviyesi kullanılabileceği değerlendirilmiştir.
Anaplasmosisli keçilerde eritrosit membranı lipit ve protein oksidasyonu ile Na+/K+ATPaz aktivitesinin araştırılması
Bu çalışma, keçilerde anaplasmosisin eritrosit membranı malondialdehit (MDA), ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), Na+/K+ATPaz, hematolojik ve biyokimyasal parametreler üzerindeki etkisini değerlendirmek için yapıldı. Antikoagülantlı kan örneklerinde hematolojik parametreler kansayım cihazında ve serum örneklerinde biyokimyasal parametreler modüler oto analizör cihazında ticari kit kullanılarak ölçüldü. Eritrosit membranında MDA ve AOPP düzeyleri spektrofotometrik metotlar ile spektrofotometre cihazında, Na+ /K+ATPaz aktivitesi ise ticari kiti kullanılarak ELISA cihazında ölçüldü. Hematolojik analiz sonuçları, anaplasmosis ile enfekte keçilerde RBC, Hb, Hct, MCV, MCH ve MCHC değerlerinde belirgin bir azalma, WBC degerinde ise artış olduğu ortaya koydu. Biyokimyasal analiz sonuçları, anaplasmosis ile enfekte keçilerde, AST, ALT, GGT aktivitelerinin ve globulin, totalbilirubin, direkt bilirubin, trigliserit ve demir seviyelerinde belirgin bir artış olduğunu, total protein, albumin, total kolesterol ve TDBK seviyelerinde ise önemli bir azalma olduğunu ortaya koydu. Anaplasmosisli keçilerde eritrosit membranı MDA ve AOPP seviyelerinin önem gösterecek şekilde artarken, Na+/K+ATPaz aktivesinin azaldığı belirlendi. Elde edilen sonuçlar, hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde önemli değişiklikler olduğunu, aneminin ve oksidatif stresin ruminantlarda anaplasmosisin ortak bir komplikasyonu olduğunu, ayrıca MDA, AOPP düzeylerinin ve Na+/K+ATPaz aktivitesinin belirlenmesinin hastalığın prognozunun takip edilmesinde faydalı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Anaplasmosis, AOPP, keçi, MDA, Na+
Akut romatizmal ateşli hastalarda serum malondialdehit asit, superoksit dismutaz, katalaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktivitelerinin incelenmesi
Bu çalışma akut romatizmal ateşi (ARF) olan hastalarda oksidatif stresin (OS) rolünü, antioksidanların seviyesini ve hastalığın ilerlemesi ile ilişkisini araştırmayı içerir. Akut romatizmal ateş tanısı konan hastaların akut atak sırasında oksidatif stres parametresi olan malondialdehit aktivitesi ve antioksidan parametrelerden katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz düzeyleri incelendi. Ayrıca, akut romatizmal ateş tanısı konulmuş çocuk hastaların demografik özellikleri, ekokardiyografik bulguları ile klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi. Yöntem: Bu çalışma prospektif bir çalışmadır. Bu çalışmaya Ağustos 2016 ile Kasım 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniği ve Genel Çocuk Polikliniği'ne başvuran, 5-17 yaş arasında akut romatizmal ateş tanısı alan toplam 68 hasta dahil edildi. Hastalardan tanı anında kan örnekleri alınarak malondialdehit asit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktiviteleri çalışıldı. Kontrol grubu olarak, eş zamanlı Çocuk Kardiyoloji Polikliniği'ne başvuran, aynı yaş ve cinsiyetteki herhangi bir hastalığı olmayan çocuklar seçildi. Biyokimyasal parametreler serum örnekleriyle belirlendi. malondialdehit asit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon ve glutatyon peroksidaz aktiviteleri sprektrofotometrik olarak tayin edildi. Bulgular: Hasta grubu yaş ortalaması 12.2±3.2 iken kontrol grubunda ortalama yaş 11.8±3.5 olup gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p>0.05). 68 hastanın 48'inde (%70.6) kardit saptandı. Bu 48 hastanın 4'ünde (%5.9) eklem bulguları olmaksızın izole kardit mevcuttu. 44 (%64.7) hastada ise artrit ve kardit birlikteliği mevcuttu. Karditli hastaların 23'ü (%47.9) hafif kardit, 10'u (%33.3) orta kardit ve 9'u (%18.7) ağır kardit idi. Kardit saptanan toplam 48 olguda en sık mitral kapak tutulumu gözlendi. 45 (%93.8) hastada mitral yetersizlik saptandı. 2. sıklıkta olan aort kapak tutulumu 25 (%52.1) hastada gözlendi. 21 (%43.8) hastada mitral ve aort kapak tutulumu birlikteliği belirlendi. Grupların oksidan ve antioksidan değerlerine bakıldığında; MDA hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.001). GSHPx, CAT, SOD ve GSH ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p<0.05). Sadece artriti olan grup ile kardit + artrit birlikteliği olan grup arasında MDA, GSHPx, CAT, SOD ve GSH aktivitesi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Parametreler arasındaki korelasyona bakıldığında; CAT ile GSHPx arasında orta düzeyde (r=0.359, p=0.003), MDA ile GSH arasında düşük düzeyde ve pozitif yönde (r=+0.247, p=0.042), GSHPx ile ESH arasında düşük düzeyde (r=-0.276, p=0.022), GSHPx ile CK arasında orta düzeyde (r=-0.325, p=0.049), SOD ile ürik asit arasında orta düzeyde negatif yönde (r=-352, p=0.022) anlamlı korelasyon saptandı. MDA ile CRP, ASO ve ESH arasında ise anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda ROC eğrisi analiz sonuçlarına göre hasta ve kontrol grubunu ayırmada; eğri altında kalan alan MDA için 1.000 0.001 olarak bulundu. MDA için kesim (cut-off) değeri 4.7105 (duyarlılık %100, özgüllük %100) olarak saptandı. Çalışmamızda MDA'nın hasta ve kontrol gruplarını birbirinden ayırmadaki ayırıcı gücünün oldukça yüksek olduğu ve buna göre de hastaları kontrol grubundan ayırmada destekleyici "tanı testi" olarak kullanılabileceği belirtildi.. Sonuç: Akut romatizmal ateşte oksidatif stresin arttığını, antioksidanların da azaldığını belirledik. ARA'lı hastalarda oksidatif stres biyobelirteci olan MDA düzeyini anlamlı yüksek saptadık. Antioksidan olan GSHPx, SOD, CAT ve GSH düzeylerini ise anlamlı düşük saptadık. ARA'lı hastalarda prooksidan enzimlerinin artması, ARA patofizyolojisinin açıklamasında bir belirti olarak kabul edilebileceğini belirttik. Çalışmamızda ARA'nın değerlendirilmesinde MDA'nın biyobelirteç olarak mevcut diğer teşhis araçları ile birlikte, ARA hastalarını kontrol grubundan ayırmada destekleyici "Tanı Testi" olarak kullanılabileceğini gördük. Antioksidanların tedaviye eklenerek oksidatif stresi azaltabileceğini, bunun da akut romatizmal ateşli hastalarda faydalı olabileceğini belirttik. Bulgularımız aynı zamanda farklı evrelerdeki ARA hastalarında antioksidan tedavinin gerçek etkisini değerlendirmek için daha çok randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu görsterdi. ARA'lı hastalarda oksidatif stres ve antioksidanlarla ilgili daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut romatizmal ateş, oksidatif stres, antioksidan, malondialdehit, katalaz, superoksit dismutaz, redükte glutatyon, glutatyon peroksidaz, ekokardiyografi.
HIV ile enfekte bireylerde kırılganlığı öngörmede oksidatif stres belirteçlerinin rolü
İnsan immün yetmezlik virüsü (Human Immunodeficiency Virus: HIV) ile enfekte bireylerde etkili antiretroviral tedavi (ART) kullanımının yaygınlaşması ile birlikte viral baskılanma sağlanmaktadır. Viral baskılanmaya rağmen devam eden immün aktivasyon, oksidatif stres ve ilaç yan etkileri nedeniyle HIV ile yaşayan bireyler komorbid durumlar ile daha sık karşı karşıya kalmakta ve daha erken yaşlanmaktadır. Kırılganlık, çeşitli stresörlere karşı hassasiyetin arttığı ve düşmeler, uzun süreli bakım ihtiyacı ve mortalite dahil kötü klinik sonlanımlar açısından artmış riske neden olan bir geriatrik sendromdur. HIV ile yaşayan bireyler arasında, ölüme karşı daha savunmasız olanları tanımlamak ve hastalığın ve tedavinin sağlık durumu üzerindeki etkilerini ölçmek için de, kırılganlık araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda 40 yaş üstü HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlık durumu ve bununla ilişkili olabilecek sarkopeni durumu, kardiyovasküler hastalık riski ve nörokognitif bozukluk gibi HIV ile enfekte hastalarda sıklığı artan komorbiditeler ve mortalite riski arasındaki ilişki incelenmiştir. Hastalarda kırılganlık, sarkopeni, artmış mortalite riski, nörokognitif bozukluk ve artmış kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede oksidatif hasar belirteçlerinin kullanılabileceği hipotezi kurulmuştur. Bu amaçla hastalarda malondialdehit (MDA) ve total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri incelenmiştir. Çalışmaya 71 hasta dahil edilmiş olup 3 hasta kırılgan, 32 hasta ise pre-kırılgan olarak bulunmuştur. MDA düzeyi kırılgan olmayan hastalarda anlamlı olarak daha düşük saptanırken (p<0,001) azalmış kas gücü, düşük mini mental durum testi (MMT) skoru ve yüksek VACS (Veterans Aging Cohort Study) skoru MDA düzeyi ve kırılganlıkla ilişkili bulunmuştur (MDA ile sırasıyla azalmış kas gücü, VACS, MMT arasındaki ilişkinin p-değerleri: 0,029, 0,031, 0,004). TAK düzeyi ile kırılganlık arasında bir ilişki gösterilememiştir. İnflamatuar belirteçlerden C-Reaktif Protein (CRP) ve D-Dimer düzeyleri de araştırılmış; ancak bu belirteçler ile oksidatif sistem belirteçleri ve kırılganlık arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmanın sonucunda MDA'nın, HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlığı öngörmede kullanılabileceği bulunmuş olup, daha geniş hasta popülasyonunda oksidatif stresle ilişkili ek belirteçlerin kullanılabileceği ileri çalışmaların yapılmasının yararlı olabileceği kanaatine varılmıştır.
G protein ile birleştirilmiş östrojen reseptör agonist g1'in oleik asit kaynaklı akut akciğer hasarı üzerinde olası etki
Günümüzde akut akciğer hasarının(ALI-Acute Lung Injury) etkin tedavisi hala sınırlıdır. ALI ve ARDS(Acute Respiratory Distress Syndrome)'deki yüksek mortalite ve morbidite düzeyleri nedeniyle öncelikle akut akciğer hasarından korunmak önemlidir. Bu nedenle ALI/ARDS'nin önlenmesi daha fazla önem kazanmaktadır. ARDS'nin önlenebileceği risk grubundaki hastaların belirlenerek ARDS oluşmadan etkin tedavi ile hem ARDS'nin mortalite ve morbiditesinin hem de yüksek tedavi maliyetinin azaltılması öncelik haline gelmiştir. ALI/ARDS patofizyolojisi incelendiğinde bir dizi inflamatuar yanıtın sonucunda geliştiği görülmüştür. G1(G proteini kenetli östrojen reseptör agonisti)'in inflamasyonu cinsiyetten bağımsız şeklide baskıladığı çalışmalarla gösterilmesi üzerine bu çalışmada G1 in ALI/ARDS önlenmesine etkisini incelenmiştir. Çalışmada 46 Wistar Albino rat (23 dişi-23 erkek) kullanılarak 5 grup oluşturulmuştur. DMSO(Dimetilsülfoksit) kontrol grubu hariç gruplar 5 dişi+5 erkek olmak üzere toplamda 10 sıçandan oluşmaktadır. DMSO kontrol grubunda ise 3 dişi+ 3 erkek toplamda 6 sıçan kullanılmıştır. Tedavi ve antagonist gruba intraperitoneal olarak G1 ve G1+G15(G1 'in antagonisti) verildikten 30 dakika sonra kuyruk veninden oleik asit verilerekALI/ARDS oluşup oluşmadığı incelenmiştir. Ratlardan histopatolojik inceleme için akciğer doku örneklemesi ve kandan malondialdehit(MDA), myeloperoksidaz(MPO) ve İnterlökin-6(IL-6) düzeyleri bakılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde G1 verilen gruplarda histopatolojik olarak oleik asitin ARDS oluşturma etkisi azalmış olup sadece oleik asit verilen grupla arasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Biyokimyasal olarak da G1 verilen grupta MDA düzeyi oleik asit ile ARDS oluşturulan gruba göre anlamlı ölçüde düşük çıkmış olup IL6 ve MPO' da anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda G1'in oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarını önlediğini saptamış olduk. Anahtar Sözcükler: ALI/ARDS, G1, Oleik Asit
Kültüre edilmiş C6 glioma hücrelerinde epigallokateşin gallat ve resveratrolün biyokimyasal etkilerinin incelenmesi
Çalışmamızda, antioksidan özellikleri bilinen Epigallokateşin Gallat ve Resveratrol'ün sıçan C6 glioma hücre soyunda ayrı ayrı ve birlikte kullanılarak biyokimyasal etkileri araştırıldı.Epigallokateşin gallat 50, 100 ?g, resveratrol 25, 50 ?g dozlarda ve bunların kombinasyonları 24, 48, 72 saatlik sürelerle kültür ortamında hücrelere uygulandı. Bu uygulamaların sonunda total siyalik asit, lipid bağlı siyalik asit, protein karbonil ve malondialdehit düzeyleri tayin edildi ve sonuçlar Mann-Whitney U testine göre değerlendirildi.Elde edilen değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; kateşin + resveratrol grubunun 100+50 ?g'lık dozunun 72. saatteki total siyalik asit düzeyinin, kontrol grubununa göre düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Kateşin 50 ?g grubunun 24. saat lipid bağlı siyalik asit düzeyi, resveratrol 25 ?g grubunun 24. saat, yine kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) bulundular. Resveratrol grubunun 50 ?g'lık dozlarının 72. saatlik protein karbonil tayini düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) olduğu saptandı. Total siyalik asit, lipit bağlı siyalik asit ve protein karbonil parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı olan doz ve zamanlar, oksidatif strese karşı olumlu cevap alındığını gösterir. Lipid oksidasyonu göstergesi olan malondialdehit düzeyinde anlamlı bir düşüş bulunamadı bu da maddelerimizin uyguladığımız doz ve zaman dilimlerinde oksidatif strese karşı olumlu etkisi olmadığı şeklinde yorumlandı.Sonuç olarak her biyokimyasal parametrenin en uygun doz ve zamanda C6 glioma hücrelerini etkilediğini ve bu konsantrasyonlarda kullanılabilirliği uygun olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamıza farklı biyokimyasal parametreler ve hücresel yöntemler eklenerek devam edilecektir.Anahtar Kelimeler: Epigallokateşin gallat, Resveratrol, C6 glioma, Total siyalik asit, Lipit bağlı siyalik asit, Protein karbonil, Malondialdehit, Antioksidan.
Parkinson hastalarında MDA, TOS, TAS, İMA belirteçlerinin tespiti ve oksidatif stres durumu
Parkinson hastalığı (PH), en yaygın görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. PH'nın epidemiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu düşünülmesine rağmen hastalığın kesin tedavisi ne yazıkki bulunamamıştır. Bu çalışmanın amacı PH'nda malondialdehit (MDA), iskemik modifiye albümin (İMA), total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) belirteçlerinin değişimi ve oksidatif stresin PH etkisini incelemektir. Çalışmamızda, yaşları 45-90 arasında değişen 21'i kadın 9'u erkek 30 kişi Parkinson hasta grubunu. 12'si kadın 7'si erkek 19 kişi yeni tanı Parkinson grubunu ve 12'si kadın 13'ü erkek 25 kişi kontrol grubumuzu oluşturdu. Çalışmamıza 30'u Parkinson hastası, 19'i yeni tanı Parkinson hastası 25'i kontrol grubunda olmak üzere toplam 74 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. PH olan hastalar Balıkesir Üniverstesi Nöroloji bölümüne başvuran hastalar arasından seçilmiş olup. Bu çalışma hastane etik kurulu tarafından onaylandı ve yazılı bilgilendirilmiş onam alındı. Alınan kan örneklerinden serumları ayrıldı. Daha sonra İMA ve MDA SunRed marka kitlerle Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELISA) yöntemiyle analizleri gerçekleştirildi. TAS ve TOS ölçümleri için Rel Assay Diagnostics (Türkiye) firması tarafından üretilmiş ticari kitler kullanılmış ve ölçümler firmanın tavsiye ettiği yönteme göre yapılmıştır.MDA düzeyleri Parkinson ve yeni tanı Parkinson grupları arasında anlamlı derecede farklı bulunmuştur (p:0,014). Yeni tanı alan Parkinson hastalarında MDA değerlerinin, eski tanılı tedavi sürecindeki Parkinson hastalarına göre yüksek olması oksidan ve antoksidan dengesinin oksidan lehine bozulmalar nedeniyle ortaya çıktığının göstergesi olabileceğini göstermektedir. Buna karşın, PH'da TAS, TOS ve İMA parametrelerinin rolünün anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İMA, MDA, Parkinson, TAS, TOS
Turp (Raphanus sativus L.) muhafaza kalitesi ve raf ömrüne kaplama materyali ve kalsiyum uygulamasının etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada, Kadirli turpu çeşidine ait örnekler hasat edildikten sonra kontrol, %2'lik kalsiyum klorür, %1 nişasta + %2 gliserin kaplama ve %2'lik kalsiyum klorür –%1 nişasta+%2 gliserin kaplama uygulamaları olmak üzere dört farklı uygulama yapıldıktan sonra turp örnekleri 5 kg'lık MAP ambalajları içerisinde %90 nisbi nem koşullarında 4 °C sıcaklıkta 56 gün boyunca depolanmıştır. Uygulama yapılan turp örneklerinde uygulamaların etkilerini belirlemek amacı ile 7 gün aralıklarla fiziksel (ağırlık kaybı, tekstür, renk (L, a, b, hue, Chroma)), kimyasal (SÇKM, pH, toplam fenol, DPPH, malondialdehit, organik asitler, şekerler, uçucu aroma bileşenleri), mikrobiyolojik ve fizyolojik (koflaşma) bozulma miktarı belirlenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde kalsiyum klorür uygulamasının ağırlık kaybı (%), tekstür (N), koflaşma (%) ve MDA (μmol/L) içeriği üzerinde anlamlı etkileri olduğu belirlenmiştir. Kalsiyum klorür uygulaması ile nişasta+gliserin kaplama uygulamalarının fenolik madde ve antioksidan aktivite üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmadığı belirlenmiştir. Yapılan mikrobiyolojik analiz sonuçlarına göre kalsiyum klorür uygulamasının toplam aerobik bakteri gelişimi üzerinde sınırlı da olsa etkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kalsiyum klorür, MDA, tekstür, Kadirli turpu
Düzenli spor yapan öğrenci gruplarında egzersizin total antioksidan kapasite ve serum lipit profili üzerine etkisi
Sağlıklı yaşam için düzenli egzersizin önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Egzersizin, kardiyovasküler zindelik, sağlıklı vücut ağırlığı ve kas kitlesinin devamlılığı, karın bölgesi yağlanmasının azaltılması, insülin duyarlılığının düzeltilmesi, kan lipit profilinin dengelenmesi gibi sağlık üzerinde olumlu birçok faydası gözlemlenmiştir.Egzersiz sırasında, ortaya çıkan ROS'un vücutta yol açtığı kısa süreli oksidatif stresin kalıcı bir hasara neden olmadığına hatta vücut antioksidan savunma sistemini kuvvetlendirdiğine inanılmaktadır. Bu düşünce düzenli egzersiz yapan bireylerin kanlarında antioksidan enzimlerin arttığının gözlemlenmesi ile de desteklenmektedir. Oksidatif stresde ki patolojik artışın kanser, kardiyovasküler hastalıklar, diabetes mellitus gibi pek çok hastalığa sebep olduğu da bilinmektedir.Çalışmamızın amacı, egzersizin insan sağlığı, oksidatif stres ve antioksidan kapasite üzerine etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla; düzenli spor yapan beden eğitimi öğrencileri ile benzer özelliklere sahip fakat spor yapmayan ve sedanter bir yaşam tarzına sahip olan tıp fakültesi öğrencilerinin kan parametrelerini karşılaştırmayı planladık.Kız öğrenciler ve erkek öğrenciler fiziksel aktivite oranlarına göre gruplandırıldılar. Kız öğrenciler kendi aralarında; erkek öğrenciler de kendi aralarında değerlendirmeye tabi tutuldu. Öğrencilerin açlık kan örnekleri alınarak elde edilen serum örnekleri aliquatlarına ayrıldı ve analiz gününe kadar -20?C ta muhafaza edildi.Serum örneklerine rutin biyokimyasal analizlere ilaveten, oksidatif stres belirteci olarak TBARS testi; non-protein antioksidan kapasite ölçümü için FRAP; bireysel antioksidan etkileri yönünden A, C, E vitaminleri; serum lipit profili değerlendirilmesi için total lipit, Total-K, HDL-K, LDL-K, trigliserit testleri; anemi göstergesi olarak serum demir, demir bağlama kapasite testleri; serum proteinleri profili için Albümin, ferritin, transferrin, seruloplazmin, testleri yapılmıştır.Tıp fakültesi öğrencileri lipit profili kolesterol, HDL-K, LDL-K ve total lipit testleri grup ortalamaları; Beden eğitimi öğrencilerine kıyasla istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ancak LDL-K / HDL-K oranları yönünden beden eğitimi öğrencileri lehine düşüş bulunmuştur. Bu durum egzersizin lipit profili üzerine iyileştirici etkisi olarak yorumlanmıştır.Serum proteinleri ve proteinlerden etkilenen Ca, demir, TBARS analiz sonuçları tıp fakültesi öğrencilerinde beden eğitimi öğrencilerine kıyasla hem erkeklerde hem de kızlarda istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bu yüksekliğin önemli oranda serum proteinlerine bağlı olarak gerçekleştiği görülmüştür. Bu nedenle egzersizin kan Ca düzeyine olumsuz etkisi olmadığı, demir düzeylerine ise kısmen etkili olduğu yorumu yapılmıştır. TBARS yönünden egzersize bağlı olarak hafif bir oksidatif stres arştı her zaman mümkün olacağı düşüncesiyle gruplar arası fark normal kabul edilmiştir.Sonuç olarak düzenli aerobik egzersizin serum lipit profili üzerine iyileştirici etkide bulunarak kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı söylenebilir. Ayrıca serum demir düzeylerindeki azalmanın egzersizden kaynaklanan aşırı ROS üretimini dengelediği ancak demir düzeylerinin aşırı azalması durumunda kontrollü olarak demir takviyesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Atrazin ve asetoklor herbisitlerinin Zea mays L. (mısır) ve Pisum sativum L. (bezelye) bitkilerinde biyokimyasal ve fizyolojik parametrele üzerine etkileri
Bu araştırmada, Zea mays L. cv. ?Martha F1? ve Pisum sativum L. cv. ?Utrillo? bitkilerine çimlenme öncesi ve çimlenme sonrası gelişim safhalarında atrazin ve asetoklor herbisitleri uygulandı. Çimlenme sonrası aşamada bu herbisitlerin fotosentetik pigment sistemi, toplam şeker içeriği, yaş-kuru ağırlık parameterleri, oransal su içeriği ve bazı antioksidan enzim aktiviteleri üzerindeki etkileri (1., 5., 10. ve 15. günlerde) araştırıldı.Z. mays'a kontrol grubuna karşı, 21?222 mM konsantrasyon aralığında atrazin ve 0,76?8,1 mM aralığında asetoklor uygulandı. Ayrıca P. sativum, kontrol grubuna karşı atrazin ve asetoklorun 42?448 mM konsantrasyonlarına maruz bırakıldı.Atrazin uygulanan Z. mays ve P. sativum'da günlere bağlı olarak klorofil a, klorofil b, toplam klorofil ve toplam şeker seviyelerinin kontrol grubuna oranla azaldığı, karotenoid seviyesinin ise önemli ölçüde artış gösterdiği bulundu. Ayrıca bu gruplarda peroksidaz aktivitesi ve malondialdehit (MDA) içeriği 10. günden itibaren azalış gösterirken, askorbat peroksidaz aktivitesi ise 15. günde azaldı Aynı zamanda oransal su içeriği ve yaş-kuru ağırlıkta azalış kaydedildi.Asetoklor uygulanan Z. mays ve P. sativum'da günlere bağlı olarak klorofil a, klorofil b, toplam klorofil ve toplam şeker miktarları kontrol grubuna kıyasla daha düşük düzeyde bulundu Bununla birlikte, karotenoid miktarları aynı gruplarda önemli ölçüde artış gösterdi. Peroksidaz aktivitesi her iki bitkide de 15. günde azaldı. MDA içeriği ve askorbat peroksidaz aktivitesi Z. mays'da 10. günde, P. sativum'da ise 15. günde azalış gösterdi. Aynı zamanda oransal su içeriği ve yaş-kuru ağırlıkta azalışa neden olduğu saptandı.Salisilik asitin herbisit ile birlikte uygulanması Z. mays ve P. sativum'da 24. ve 48. saatlerde bitkide endojen salisilik asit miktarını artırdı. Ayrıca eksojen salisilik asit uygulamasının ise sistemik kazanılmış direnci artırdığı belirlendi.Ayrıca herbisitlerin kalıntı miktarları 1. ve 15. günde değerlendirildiğinde bitkilerde yüksek oranda kalıntıya sebep oldukları gözlendi.ANAHTAR KELİMELER : Zea mays, Pisum sativum, atrazin, asetoklor, klorofil,karotenoid, total karbohidrat, malondialdehit (MDA),peroksidaz, askorbat peroksidaz, salisilik asit
Febril konvülsiyonda oksidan ve antioksidanların rolü
Amaç: Febril konvülsiyon (FK) çocukluk çağının en sık gözlenen, yaşa bağımlı, tekrarlayabilen, ateşle ortaya çıkan konvülziyon şeklidir. Etyopatogenezi ve nöbeti tetikleyici nedenler tam olarak bilinmemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda antioksidan sistemde değişikliklerin, oksidatif hasarın ve bunun sonucu olarak artan oksidan maddelerin nörolojik hastalıkların patogenezinde rol oynayabileceği saptanmıştır. Çalışmamızda FK'lu olgularda BOS ve serumda antioksidan glutatyon (GSH), oksidan olan malonildialdehid (MDA) ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin menenjit ve sadece ateşi olan olgular ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ateşli dönemde konvülsiyon geçirme yakınmasıyla başvuran hastalardan febril konvülsiyon tanısını alanlar birinci grubu, lomber ponksiyon (LP) sonucu menenjit tanısı alanlar ikinci grubu oluşturdu. Kliniğe ateş yakınması ile gelen ve ateş kaynağı bulunmadığından tanısal amaçlı LP yapılan ve hücre yanıtı saptanmayan hastalar üçüncü grubu oluşturdu. Her grup için cinsiyet ayrımı yapılmadan benzer yaş aralığında 20'şer hasta alındı.Febril konvülziyonu, konvülziyon yapabilecek diğer metabolik bozuklukları ayırt edebilmek için kan şekeri, kan üre azotu, kalsiyum, sodyum, magnezyum düzeyleri çalışıldı ve anormallik saptanan çocuklar çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan tüm olgularda serum ve BOS GSH, NO, MDA düzeylari çalışıldı.Bulgular: Serum ve BOS antioksidan GSH düzeyleri FK ve menenjit olgularında ateş olgularına göre daha düşük saptanırken (p=0,001), oksidan MDA ve NO düzeyleri FK ve menenjit olgularında ateş olgularına göre daha yüksek saptanmıştır (p=0,001). Her üç grupta da serum ve BOS GSH, NO, MDA düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Ayrıca basit ve komplike febril konvülziyon olguları arasında serum ve BOS GSH, NO ve MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Nöbet öncesi ateş süresi ile anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05).Sonuç: Çalışmamızda FK ve menejit olgularında BOS ve serumda oksidanlardan MDA ve NO düzeylerinin yüksek, antioksidan GSH düzeyinin düşük olması FK ve menenjit olgularında oksidatif hasarlanmanın belirgin, antioksidan defans mekanizmalarının yetersiz olduğunu göstermiştir. Bu nedenle FK olgularında proflaksi tedavisinin başlanma endikasyonları tekrar gözden geçirilmeli ve antioksidan tedavinin profilakside kullanımı değerlendirilmelidir.
Obezite tedavisi oksidatif stresi düzeltmede ne kadar etkili? İlaçlar arasında fark var mı?
Giriş ve Amaç: Obezite; neden olduğu pek çok komplikasyon nedeniyle hem yaşam süresini kısaltır hem de kalitesini azaltır. Mortaliteyi artıran en önemli komplikasyonlar kardiyovasküler sistem ile ilgili olanlardır. Son zamanlarda lipid peroksidasyonu sonucu oluşan oksidatif stres kardiyo-vasküler bir risk olarak kabul edilmektedir.Çalışmamızda kilo kaybı ile lipid profili, insülin direnci, peroksidasyon ürünü malondialdehit(MDA-oksidan) ve aterosklerozda koruyucu rol üstlendiği bildirilen Paraoksonaz-1(PON1-antioksidan) düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı ve böylece oksidatif stresdeki değişimi belirlemeyi amaçladık.Materyal ve Metot:2005 yılı Ağustos ayı ile 2008 Şubat ayı arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine obezite nedeniyle başvuran hastalar çalışma için ön değerlendirmeye alındı. Çalışmaya toplam 103 hasta (14'ü erkek, 89'u kadın) alındı. Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri anormal olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar uygun diyetle beraber 2 gruba ayrıldı. Orlistat 3x120 mgr ve sibutramin 1x15 mgr verildi. 3. ay kontrolleri değerlendirildi.Bulgular: Orlistat ve sibutramin ilaç tedavisi alan hastaların başlangıç ve 3. ay kontrollerindeki kilo, BKİ, bel, kalça değerlerinde anlamlı değişiklikler tespit edildi. İlave olarak sistolik- diastolik basınç, lipid düzeyleri, insülin direnci üzerindeki anlamlı düzelmeler tespit edildi. Oksidan (MDA) düzeyinde azalma ve Antioksidan(PON) düzeylerinde artış her iki ilaç ta da benzer ve anlamlı idi.Sonuç: Antiobezite tedavisi ile sağlanan kilo kaybı; kullanılan ilaçlardan bağımsız olarak peroksidasyon ürünü MDA(oksidan) azaltıp ve paraoksonaz-1(antioksidan) düzeylerini artırarak oksidatif stresi azaltmaktadır.
Selenyum'un iskemi-reperfüzyon hasarına uğratılmış kas-deri flepleri üzerindeki etkileri
TENEKECI, GÖKTEKIN.: İskemi-reperfüzyon hasarında selenyumun kasderiflepleri üzerindeki etkisi: Turgut Özal Tıp Merkezi, İnönü Üniversitesi, Plastik,Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Malatya, 2011.Bu çalışmanın amacı, iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kas-deri fleplerindeantioksidan bir ajan olan selenyumun etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kas-derifleplerinden rektus-abdominis kas deri flebi seçilerek bu flebin serbest aktarımını ifadeeden bir deney modeli uygulanmıştır. Çalışmamızda 24 adet rat iki eşit gruba ayrılmış vegrup 1 (n=12) sadece iskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı, grup 2'ye (n=12) de iskemiuygulanmadan 2 saat önce 0.625 mg/kg selenyum intraperitoneal olarak verildi, ardındaniskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı ve postop 10 gün boyunca da aynı dozdan selenyumtedavisine devam edilmiştir. Her iki gruptaki ratların yarısı 24. saatin sonunda sakrifiyeedildi. Biyokimyasal olarak, 24 saat sonra her iki grupta malonildialdehid, nitrik oksid veglutatyon seviyeleri degerlendirildi, patolojik inceleme olarak 24 saat sonunda nötrofilinfiltrasyonunun şiddeti ve 10. gün sonunda neovaskularizasyon yoğunluğu patolojik olarakdeğerlendirildi. Ayrıca her iki grupta 10. gün sonunda canlı alan oranları hesaplandı.Malonildialdehid seviyeleri grup 1'de, grup 2'ye nazaran istatistiki olarak anlamlı derecededaha yüksek (p<0,05) olarak bulunurken, nitrik oksid ve glutatyon seviyeleri arasında heriki grup arasında istatistiki olarak herhangibir anlamlı fark saptanmamıştır. Nötrofilinfiltrasyonu grup 1'de, grup 2'ye nazaran patologlar tarafından daha şiddetli olarakdeğerlendirilirken, neovaskularizasyon grup 2'de, grup 1'e nazaran daha yoğun olarakdeğerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan canlı alan hesaplaması sonuçlarına göre grup 2'de grup1'e nazaran canlı alan oranının istatistiki olarak daha yüksek (p>0,05) olduğu saptandı. Buçalışma iskemi reperfüzyon hasarına karşı selenyum tedavisinin kas-deri fleplerinde etkinve koruyucu olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kas-deri flebi, selenyum, malonildialdehid, nitrik oksid,glutatyon, iskemi-reperfüzyon hasarı.
Panik bozukluk tanısı alan hastalarda total antioksidan kapasite, paraoksanaz, arilesteraz, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda yapılan çalışmalar, oksidatif stresin ve antioksidan sistemlerin, PB patogenezinde rol oynadığına dair kanıtları giderek artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk olarak PB'si olan hastalar ile sağlıklı kontrolleri, daha sonra PB agorafobili ve agorafobisiz alt tiplerini son olarakta kontrol, agorafobili ve agorafobisiz olarak ayırdığımız üç grubu antioksidatif parametrelerden TAC, PON, ARE ile bir oksidan olan MDA düzeyleri yönünden karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre PB tanısı almış 53 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 kontrol grubu ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak, sosyodemografik veri formu, PAÖ total, HAM-D ve HAM-A kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grubundan, geceden en az 12 saatlik açlık sonrası sabah 08.00-09.00 saatleri arası 8-10 cc kan jelli biyokimya tüpüne alınmıştır. Kan örnekleri 4000 rpm'de 10 dakika santrifuj edilerek plazmaları ayrılmıştır. Ayrılan serumlar kuru steril tüplere aktarılmış ve çalışma gününe kadar -80 C0'de saklanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Çalışmamızda, PB hasta grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise daha yüksekti. Aynı parametreler, agorafobili ve agorafobisiz PB alt gruplarında karşılaştırıldığında, agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Agorafobili ve agorafobisiz PB alt grupları ayrı ayrı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, agorafobili grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşükken, MDA düzeyi daha yüksekti. Ancak agorafobisiz grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. MDA düzeyleri ise kontrol grubundan farklı değildi. Agorafobili, agorafobisiz ve kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında ise agorafobili grupta TAC, PON, ARE antioksidanları kontrol ve agorafobisiz gruptan anlamlı düzeyde düşük, MDA oksidanı ise yüksekti. Aynı parametreler agorafobisiz grupta kontrol grubundan farklı değildi.Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, PB hastalarında oksidatif stres belirteci olan MDA düzeyi yüksek iken, antioksidanlardan PON, ARE ve TAC düzeyleri düşüktü. Agorafobili grupta kontrol grubuna göre MDA'nın daha yüksek, PON, ARE ve TAC'ın daha düşük olması ancak agorafobisiz PB alt grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük, MDA düzeyi daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı olmaması, parametrelerdeki değişikliği agorafobili grubun yarattığını göstermektedir. Bu bulgular, PB'ye agorafobinin eklenmesi, atak sayısının artması, yüksek HAM-A skorları gibi hastalık şiddetinin arttığını gösteren değişkenlerin, PB'deki artmış oksidatif stresi ve hasarlı antioksidatif mekanizmaları daha da artırdığını düşündürür.Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, oksidatif stres, oksidatif/antioksidatif parametreler.
Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1
Kronik alkol ve sigara kullanımına maruz bırakılan erkek ratların böbrek dokularının histopatolojik ve malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), ksantin oksidaz (XO), ksantin dehidrogenaz (XDH), miyeloperoksidaz (MPO), glutatyon (GSH) yönünden ince...
ÖZET Doktora Tezi KRONİK ALKOL VE SİGARA KULLANIMINA MARUZ BIRAKILAN ERKEK RATLARIN BÖBREK DOKULARININ HİSTOPATOLOJÎK VE MALONDİALDEHİT (MDA), NİTRİK OKSİT (NO), KSANTİN OKSİDAZ (XO), KSANTİN DEHİDROGENAZ (XDH), MİYELOPEROKSİDAZ (MPO), GLUTATYON (GSH) YÖNÜNDEN İNCELENMESİ Yılmaz ÇİĞREMİŞ İnönü Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyoloji Anabilim Dalı 89 + viii sayfa 2003 I. Danışman: Prof. Dr. Eşref YÜKSEL II. Danışman: Doç. Dr. Yusuf TÜRKÖZ Bu tezde kronik sigara içimi ve alkol alımının, erkek Wistar rat böbrek dokularına etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. 6 ay boyunca bu maddelere maruz bırakılan hayvanlar, çalışma süresince her birinde 7 rat bulunan 4 gruba; kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarına ayrıldılar. Alkol grubu hayvanlar inek sütü, vitamin A (5000 İÜ) ve sükrozdan oluşan bir dieti %7,2'lik alkolle birlikte ağız yoluyla alırlarken, sigara grubundaki hayvanlar bir plastik kafes (0,75x1x0,85 m, 0,64 m3) içinde çalışma süresince sigara dumanına maruz bırakıldılar. 4 grupta bulunan hayvanlar son uygulama sonrası sakrifıye edildiler ve böbrek dokularının GSH, MDA, NO, MPO ve XO seviyeleri analiz edildi. Gram yaş doku basma GSH seviyesi, kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol grupları için sırasıyla; 1,579+0,06 umol, 0,910±,0,06 umol, 1,141+0,06 umol ve 0,818+0,04 umol olarak belirlendi. Uygulama yapılan grupların değeri kontrol grubundaki hayvanların değerinden anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Gram yaş doku basma MDA seviyesi kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol grupları için sırasıyla; 40,14±3,4 nmol, 71,4±2,8 nmol, 64±3,6 nmol ve 76,5+4,3 nmoPdü. Kontrole göre, diğer grupların MDA seviyeleri anlamlı şekilde artmıştı (P<0,05). Total nitrit seviyeleri kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarında sırasıyla; gram yaş doku basma 347,73+8,1 nmol, 261,09+4,8 nmol, 329,76+5,6 nmol ve 254,15+3,8 nmol olarak tespit edildi. Kontrole göre alkol ve sigara+alkol gruplarının total nitrit seviyeleri anlamlı olarak azalmıştı (P<0,05). Kontrol ve sigara grubunun total nitrit seviyeleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. MPO aktivitesi kontrol, alkol, sigara ve sigara+alkol gruplarında sırasıyla; 13,5+0,6 U/gr, 16,16+1,1 U/gr, 14,71±1,1 U/gr ve 23,75±0,9 U/gr protein olarak bulundu. Kontrolle karşılaştırıldığında alkol, sigara+alkol gruplarında MPO aktivitesinin anlamlı olarak arttığı (p<0,05) görülürken, sigara grubundaki hayvanlarda fark tespit edilmedi. XO aktivitesi sırasıyla; kontrol, alkol, sigara ve sigara + alkol gruplarında 2,77±0,3 U/gr, 5,19+0,3 U/gr, 3,22+0,1 U/gr ve 7,59±0,9 U/gr protein idi. Kontrole göre alkol ve sigara+alkol gruplarının XO aktiviteleri anlamlı bir artış gösterirken (P<0,05), sigara grubunda anlamlı bir fark belirlenemedi. Bütün grupların histopatolojik verileri incelendiğinde, alkol ve sigara+alkol gruplarına göre sigara grubunun böbrek tübüllerinde daha az bir dejenerasyon gözlendi. Özellikle alkol grubunda, glomerulusta vakuolleşme ve tübüllerde bozulma mevcuttu. Sigara+alkol grubunda ise, alkol ve sigara grubuna göre tübüllerin aşırı derecede bozulduğu ve glomerulus bazal membranında erime meydana geldiği görüldü. Sonuç olarak, kronik sigara içimi ve alkol kullanımının böbrek dokusunda oksidatif patlamaya yol açabileceği ve bunun sonucunda ise serbest radikal kaynaklı doku hasarlanmaları görülebileceği kanaatine varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Sigara İçimi, Alkol, Rat, Böbrek, GSH, MDA, MPO, NO, XO, Histopatoloji
Tükenme egzersizi yaptırılan ratlara uygulanan kurkumin takviyesinin antioksidan parametreler ve laktat düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma; Tükenme Egzersizi Yaptırılan Ratlara Uygulanan Kurkumin Takviyesinin Antioksidan Parametreler ve Laktat Düzeylerine Etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma 36 adet Wistar Albino cinsi erişkin erkek rat üzerinde kobay araştırma merkezinde gerçekleştirildi. Deney hayvanları eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: DMSO verilen grup. Grup 3: Kurkumin Kontrol grubu. Grup 4: Yüzme kontrol grubu. Grup 5: Kurkumin (CUR) verilen ve yüzme egzersizi yaptırılan grup. Grup 6: DMSO verilen ve yüzme egzersizi yaptırılan grup. Tükenme egzersizi, ısıya dayanıklı cam yüzme havuzunda gerçekleştirildi. Yüzme egzersizleri bir defalık akut egzersiz şeklinde yapıldı. Dört hafta süren uygulamaların bitimini takiben alınan kan örneklerinde GSH, SOD, CAT, MDA ve laktat düzeyleri tayin edildi. Araştırma gruplarının serum MDA düzeyleri karşılaştırıldığında, Grup 4 ve 6 en yüksek düzeye sahiptir ve diğer gruplarla aralarında anlamlı bir farklılık vardır, Grup 5'in de aynı şekilde diğer tüm gruplar ile arasında anlamlı bir farklılık vardır. SOD, CAT, GSH düzeyleri incelendiğinde Grup 5 en yüksek düzeye sahiptir ve diğer tüm gruplarla arasında farklılık vardır Grup 6 ve 4'ün SOD ve GSH değerleri ile diğer gruplar ile aralarında anlamlı bir farklılık vardır. SOD değerlerinin Grup 1 ile Grup 3'ün diğer gruplar ile arasında (Grup 4,5,6) anlamlı bir vardır. GSH düzeylerinde Grup 3'ün 2, 4, 5, 6 ile aralarında anlamlı bir farklılık vardır. Kan Laktat düzeyleri incelendiğinde en yüksek değerlerin Grup 4 ve 6'da olduğu, diğer gruplar ile aralarında (Grup 1,2,3,5) anlamlı farklılığın olduğu, Grup 1, 2, ve 3'ün diğer gruplar ile aralarında (Grup 4,5,6) anlamlı farklılığın olduğu, Grup 5'in diğer tüm gruplar ile (Grup 1,2,3,4,6) aralarında anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (P<0.05). Çalışmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, Kurkumin uygulamasının tükenme egzersizi sonucu oluşan MDA düzeylerine karşı antioksidan aktiviteyi artırarak serbest radikal oluşumunu önlediğini ve laktat düzeylerinde baskılanmaya yol açarak yorgunluğu geciktirdiğini göstermektedir. Bu bilgiler ışığında 50 mg/kg/gün dozunda kurkumin (CUR) uygulamasının sporcu sağlığı ve performansı yönünden faydalı olabileceği, yapılabilecek daha ileri insan çalışma sonuçlarına göre özellikle sporcu diyetlerine fizyolojik dozda kurkumin ilavesi yapılabileceği kanaatine varılmıştır.
Tekerlekli sandalye ve koşan basketbol oyuncularında akut egzersizin oksidatif stres, irisin ve kas hasarına etkisinin incelenmesi
Basketbol yüksek yoğunluklu fiziksel aktiviteleri gerektiren bir spor olup bu aktiviteler çoğu zaman oksidatif stres ve buna bağlı olarak kas hasarlarını oluşumunu sebep olmaktadır. Tekerlekli sandalye basketbolu oyunun yapısı ve aktivitenin niceliği bakımından koşu basketboluna kıyasla fizyolojik olarak bazı farklılıklar oluşturmaktadır. Bu nedenle, bu çalışma, tekerlekli sandalye kullanan ve koşan basketbolcularda akut egzersizin oksidatif stres, irisin ve kas hasarı parametreleri üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçlamıştır. Katılımcıların ortalama yaşları dokuz tekerlekli sandalyeli ve dokuz koşan erkek basketbol oyuncusu için sırasıyla 28,77 ± 4,9 ve 22,44 ± 2,50 yıldı. Sporculara 24 saatlik beslenme kayıtlarının ardından hücum ve savunma hareketleri, top sürme ve serbest atışlardan oluşan 90 dakikalık yüksek yoğunluklu (%70-80) beceriye dayalı akut antrenman uygulandı. Kreatin Kinaz (CK), A Vitamini (karotenoid), C Vitamini (askorbik asit), E Vitamini (α-tokoferol), malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve irisin seviyeleri. Kan örnekleri Eliza, HPLC ve Auto-analyzer testleri kullanılarak analiz edildi. Normal dağılan veriler, eşleştirilmiş (grup içi) ve bağımsız (gruplar arası) t testleri kullanılarak analiz edildi. Buna karşılık, normal şekilde dağılmayan veriler Wilcoxon (grup içi) ve Mann-Whitney U testleri (gruplar arası) kullanılarak analiz edildi. Koşu yapan basketbolcularda antrenman sonrası CK, MDA ve SOD düzeylerinde anlamlı artış görüldü (p<0.05). Karşılaştırmada tekerlekli sandalye basketbolcularının CK, E Vitamini, İrisin, MDA ve SOD düzeyleri koşan basketbolculara göre anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Ayrıca bu çalışmada MDA ile irisin (r=0,448), MDA ile SOD (r=0,803) ve SOD ile irisin (r=0,366) arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Bu çalışmadan elde edilen verilere göre, koşu basketbolunun tekerlekli sandalye basketboluna göre daha fazla kas aktivitesi ve enerji harcaması içerdiği, bunun sonucunda da daha yüksek lipit peroksidasyonu, hücresel hasar ve oksidatif strese neden olduğu sonucuna varılabilir.
Tolüen maruziyetinin oksidatif stres etkisi üzerine resveratrol'ün koruyucu özelliğinin araştırılması
Bu çalışmada endüstride ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan, uçucu bir bileşik olan tolüen kullanılmıştır. Tolüen maruziyetinden sonra vücudun birçok organ ve dokularında ciddi hasarlar oluşabilir. Tolüen metabolizması vücutta oksidatif strese neden olur. Bu da reaktif oksijen türlerinin (ROS) oluşmasına sebep olur. Antioksidanlar oluşan ROS'a karşı savunmada yer alır. Vücudumuzun ürettiği antioksidanlara ilave olarak besinlerle aldığımız antioksidanlar da vardır. Çalışmamızda tolüenin oluşturduğu oksidatif stres üzerine besinlerle aldığımız resveratrolün koruyucu etkisi araştırılmıştır. Resveratrol; antioksidan, anti-enflamatuar, yaşlanma karşıtı, antikanser, kardiyoprotektif ve nöroprotektif dâhil olmak üzere birçok biyolojik etkiye sahiptir. Resveratrol üzüm, yer fıstığı, dut gibi 72 farklı bitki türünde doğal olarak bulunan bir polifenoldür. Bu çalışmada, sıçanlarda toluen maruziyetinin neden olduğu oksidatif stres, lipid peroksidasyon ürünlerinden malondialdehit (MDA) ve antioksidanlardan biri olan glutatyon (GSH) üzerindeki değişiklikler araştırılmıştır. Bu amaçla, 250-350 gram ağırlığında 36 adet wistar-albino erkek sıçan, kontrol grubu ve deney grubu olarak ayrıldı. Kontrol gruplarına serum fizyolojik ve etanol (%10), deney gruplarına ise tolüen ve tolüen+resveratrol (5mg/kg, 10mg/kg, 20mg/kg) verildi. Deney gruplarına 900mg/kg dozunda tolüen ve resveratrol 6 gün boyunca introperitonal enjeksiyonu yapıldı. Altıncı günün sonunda hayvanlar disekte edilerek kan ve akciğer dokuları toplandı. Toplanan akciğer dokusunda ve kanda MDA ve GSH seviyeleri incelendi. Toplanan örneklerde tolüen enjeksiyonundan sonra büyük ölçüde GSH aktivitesi gözlendi. Tolüen ile muamele edilen grupla tolüen ve resveratrolün farklı dozlarıyla muamele edilen gruplar arasında anlamlı bir azalma görüldü. Aynı gruplar arasında akciğer dokusundaki MDA seviyesinde kontrol gruplarıyla tolüen grubu arasında önemli ölçüde artış görülürken kanda anlamlı bir değişiklik görülmedi.
Arseniğin insan ve bazı canlılarda oksidatif enzimler üzerine etkileri
Bu çalısmada, kronik olarak arsenik konteminasyonuna ugramıs içme suyu kullanan insanlarda, oksidan ? antioksidan sistem üzerindeki degisiklikler arastırıldı. Kontrol grubu ve kronik olarak arsenik maruziyetine kalan kisilerin olusturdugu grup olmak üzere iki grup üzerinde çalısmalar yapıldı. Bu çalısmada iki gruptan kjan numuneleri alınarak, bu numunelerin plazmalarında lipit peroksidasyon düzeyi belirteci olan malondialdeiht (MDA) seviyesi, antioksidan enzimlerden katalaz (CAT) ve süperoksit dismütaz (SOD) enzim aktivitelerinin düzeyi arastırıldı. Kronik olarak arsenige maruz kaslmıs insanlarda, kontrol grubuna göre MDA düzeyinin istatiksel olarak anlamsız (p>0,05) olarak arttıgı, CAT ve SOD aktivitelerinin istatiksel olarak anlamlı (p<0,001) olarak azaldıgı tespit edildi. Sonuç olarak, arsenik maruziyetinin insanlarda, lipit peroksidasyonunu arttırarak ve antioksidan enzimlerin aktivitelerini inhibe ederek oksidatif stres olusturdugu kararına varıldı. Anahtar Kelimeler : Arsenik, Katalaz (CAT), Süperoksit Dismutaz (SOD), Malondialdehit (MDA), Lipit peroksidasyonu, Oksidatif Stres.
Investigation of nuclear factor erythroid 2-related factor 2 levels in the sera of children with chronic kidney disease
Free radicals and oxidants are involved in physiological signaling pathways, but an imbalance between pro-oxidant and antioxidant systems leads to oxidative stress and is responsible for the pathogenesis of many diseases such as diabetes mellitus, cancer, rheumatoid arthritis, infectious diseases, chronic kidney disease (CKD) and atherosclerosis. CKD and end-stage kidney disease (ESKD) are among the important causes of mortality and morbidity in childhood. Early diagnosis and treatment of the disease may prevent most CKD patients from progressing to ESKD. For this purpose, 63 patients were included in the study. Of the patients, 26 had peritoneal dialysis (PD), 12 in hemodialysis (HD), and 25 in compensated chronic kidney disease. Twenty healthy individuals were included in the study as the control group. Nuclear factor erythroid 2-related factor 2 (Nrf2), Kelch-like ECH-related protein 1- (Keap1-), glycogen synthase kinase 3 beta (GSK-3ß), peroxynitrite (ONOO-), and malondialdehyde (MDA) levels were measured in the sera of patients and control groups. Among the measured parameters, Nrf2, ONOO-, MDA levels were found to be statistically significantly higher when compared to the control group, but no difference was found in Keap1 and GSK-3ß levels. The results obtained in this study show that the oxidant status is increased in the patient groups and it would be beneficial to add antioxidant substances in addition to the applied treatment.
Nazal polip dokusunda Nrf-2/Keap1 yolağının araştırılması
Amaç: Nazal Polipler; sebebi tam bilinmeyen multifaktöriyel, mukozal inflamasyon zemininde nazal kaviteye doğru büyüyen benign mukozal lezyonlardır. Bu çalışmada oksidatif stres ile nazal polip arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla Nrf2, Keap1, GSK-3ß, peroksinitrit ve malondialdehitin biyokimyasal belirteçler olarak kullanılıp kullanılamayacağını görmek ve nihayetinde nazal polip etyopatogenezi hakkında bilgimizi artıracak yeni farmakoterapötik yaklaşımların geliştirilmesi için literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalında Şubat-Eylül 2022 tarihleri arasında çalışma koşularını sağlayan 12-65 yaş arası nazal polip nedeniyle ameliyat edilen 49 ve kontrol grubu olarak septoplasti ameliyatı olan 45, toplam 94 hasta çalışmaya dahil edildi. Vaka grubunda nazal polip ve kontrol grubunda alt konkadan alınan dokular biyokimya laboratuarında homojenize edilerek ELISA yöntemiyle çalışılarak; Nrf-2, Keap1, GSK-3ß, malondialdehit ve peroksinitrit düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda hipotezimizle uyumlu olarak istatistiksel olarak anlamlı çıkmasada Nrf2 düzeyi polip grubunda daha düşük, Keap1 ise daha yüksek saptandı. GSK-3β ise kronik rinosinüzit çalışmalarında artan seviyelerde görülmesine rağmen literatür bilgileri ile uyumsuz olarak, polip hastalarında istatistiksel olarak düşük saptandı. Bu sonuç GSK-3β ağının karmaşıklığından veya Keap1'in tek başına Nrf2 inhibisyonu için yeterliliğinden kaynaklanabilir. Oksidatif stresin göstergesi olan peroksinitrit ve malondialdehit düzeyleri ise literatür verileri ile uyumlu olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç: Verilerimiz Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA ve peroksinitritin nazal polip etyolojisinde rol alabileceği yönünde bazı kanıtlar oluşturmaktadır. Sonuç olarak, oksidatif stresin düzenlenmesinde merkezi bir rolü olan Nrf2 ve Nrf2 modülatürleri olan Keap1 ve GSK-3ß'nın, peroksinitrit ve malondialdehit ile birlikte NP patofizyolojisinde rol oynadığını düşünmekteyiz. Gelecekte yapılacak çalışmaların daha büyük ve iyi eşleşen bir popülasyonda tekrarlanması, fizyopatolojisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve potansiyel tedaviler için yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Gsk-3ß, Keap 1, Malondialdehit, Nazal Polip, NRF2 Peroksinitri, Oksidatif
KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde NRF2/KEAP1 yolağının rolü
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hava akım kısıtlanması ve artmış kronik inflamatuar yanıt ile karakterize yaygın bir akciğer hastalığıdır. Başta sigara olmak üzere, genetik ve çevresel birçok risk faktörü hastalık patogenezinde rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde Nrf2/Keap1 yolağının rolünün araştırılması, altta yatan patofizyolojinin daha net anlaşılması ve sigara ilişkili KOAH' ta yeni destekleyici belirteçlerin (Nrf2, Keap1, Gsk-3β, Malondialdehit, Peroksinitrit) kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesidir. Çalışmamıza kliniğimize başvuran 31 KOAH hastası, 31 sigara içicisi olup KOAH tanısı almamış olan kişiler ve 34 sigara içmeyen gönüllüler dahil edildi. KOAH hastalarının rutin kan tetkikleri yapıldı. KOAH hastaları ve sigara içen kişilere solunum fonksiyon testi yapıldı. Her üç grubun periferik venöz kan örneklerinde Nrf2, Keap-1, Gsk-3β, Peroksinitrit ve Malondialdehit çalışıldı. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. Çalışmaya katılan KOAH hastaları, sigara içen kişiler ve sigara içmeyen gönüllüler arasında yapılan karşılaştırmada; Nrf2 düzeyi sigara içen kontrol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde düşük saptandı. Keap1 düzeyi KOAH grubunda her iki kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü. GSK-3β düzeyi KOAH grubunda daha yüksek düzeydeydi fakat bu fark istatistik olarak anlamlı değildi. KOAH hastaları aldıkları tedaviler yönünden değerlendirildiğinde LABA kullanan hastalarda ise peroksinitrit düşük saptandı (p=0,012). Peroksinitrit düzeyleri KOAH grubunda anlamlı düzeyde yüksekti. Verilerimiz Nrf2, Keap1, Gsk-3β, MDA düzeyleri ile KOAH ve sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki olmadığını göstermektedir. KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinin açıklanmasında daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.