Foods
154 theses under this subject heading
Türkiye'de gıda enflasyonunu etkileyen faktörler
Ülkemizde son dönemlerde gıda fiyat hareketleri tartışılan önemli konulardan biridir. Çünkü gıda ürünleri insan ihtiyaç hiyerarşisinde ilk sırada olması ve TÜFE içinde en fazla ağırlığa sahip alt gruptur. Bundan dolayı artan gıda fiyatları hane halklarının gelir ve refah düzeyini etkilemektedir. Ek olarak gıda fiyatları enflasyonun nedeni olarak görülmesi sonucunda enflasyonla mücadelede önem arz etmektedir. Sonuç olarak hem sosyal hem de ekonomik problem olan gıda enflasyonunu etkileyen faktörlerin neler olduğunun belirlenmesi önemlidir. Bu noktadan hareketle, bu tez çalışmasında Türkiye ekonomisi bağlamında gıda enflasyonunu etkileyen faktörlerin neler olduğu araştırılmıştır. Çalışmada ürün ve dış piyasa dengesi olmak üzere iki model kullanılmıştır. Analiz çalışmasında zaman aralığı olarak 2010:1-2019-12 kullanılmıştır. Nedensellik ilişkisinin araştırılmasında ürün piyasa dengesi için Toda Yamamoto testi kullanılırken, dış piyasa modeli için Granger testi kullanılmıştır. Uygulanan nedensellik testleri sonucunda gıda enflasyonu ile döviz kuru arasında çift yönlü ilişki bulunmuştur. Motorin fiyatlarından gıda enflasyonu doğru istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır. Ek olarak gıda enflasyonundan gıda ithalatına doğru bir nedensellik ilişkisine rastlanmıştır. Kurulan modellerdeki eşbütünleşme ilişkisi Johansen ve ARDL Sınır testi yaklaşımlarıyla araştırılmıştır. Johansen eşbütünleşme testi sonucunda dış piyasa dengesi değişkenleri ile gıda enflasyonu arasında uzun dönemli bir denge ilişkisine ulaşılmıştır. Normalize edilmiş eş bütünleşme vektörü tahmin sonuçlarına göre uzun dönemde gıda ithalatı ve döviz kuru ile gıda enflasyonu arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, girdi maliyetlerinin azaltılması, tarımsal üretimin desteklenmesi ve gelişmesine yönelik çalışmalar, ithalat bağımlılığının azaltılması, kooperatifleşme ve aracıların azaltılması gibi politikalar geliştirilmelidir.
Geleneksel bilginin günümüz beslenme kültürüne etkileri: Ankara Güdül Tahtacıörencik köyü
İnsanın yaşadığı çevreye uyum sağlayabilmek ve temel ihtiyaçlarını giderebilmek için doğa ile etkileşime girerek ürettiği her şey ve üretme yolları, geleneksel bilgi belleğinin oluşmasını sağlamıştır. Geleneksel bilgi belleği, kuşaktan kuşağa aktarılırken insanın ve ihtiyaçlarının değişken doğası gereği değişmekte, yeni gözlemler ve deneyimler yoluyla da zenginleşmekte olan birikimsel, değişken bir bellektir. Geleneksel bilgi belleğinin halk mutfağı, halk ziraatı, halk botaniği gibi kendine has uzmanlık alanları bulunmaktadır. Bu çalışmada geleneksel bilgi belleği konusu, tarım ve gıda alanıyla sınırlandırılmıştır. Tarım ve gıda meselesi, pek çok konunun merkezinde yer almaktadır. Özellikle günümüzde çevrecilik hareketleri, Covid-19 gibi salgın hastalıklar ve gıda güvenliğinin sağlanmasında yaşanan sorunlar doğal, organik gibi kavramların ön plana çıkmasına neden olmuştur. Geleneksel üretim yöntemleri, atalık tohum arayışları geleneksel bilgi temelli pratiklerin sıklıkla gündeme gelmesini sağlamıştır. Geleneksel bilginin nesillerin ihtiyaçları ve şartları doğrultusunda nasıl güncellendiği noktasından hareketle bu belleğin tarım ve gıda alanında insanlık için hem yerel hem de evrensel düzeyde nasıl bir konumda olduğuna odaklanılmıştır. Geleneksel bilginin dönüşümünü insan, kültür ve çevre üçgeninde gözlemleyebilmek amacıyla Ankara ili Güdül ilçesine bağlı Tahtacıörencik köyünde bu çalışmanın alan araştırması kısmı gerçekleştirilmiştir. Araştırma alanı olarak Tahtacıörencik köyünün seçilmesinin başlıca nedenleri, burada tarımsal üretim faaliyetlerinin devam ediyor olması ve bu faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde yönlendirici olan Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifinin bulunmasıdır. Bu çalışma, toprağın insana verdikleri, veremedikleri, o eksikleri insanın nasıl tamamladığı, bunu tamamlarken ticarileştirmesi, dönüştürmesi, dijitalleştirmesi gibi noktaları ve bu noktaların etkilerini göstermeyi hedeflemektedir. Çalışmada tarım temelli sosyal ve ekonomik sürdürülebilir kalkınmada geleneksel bilginin insanı, çevreyi ve kültürü birlikte temeline alan bir model olarak hem yerel hem de evrensel düzlemdeki öneminin, uygulanabilirliğinin ve getirilerinin ortaya konulması sağlanmaya çalışılmıştır.
Fenilketonürili çocuklarda besin neofobisi, bozulmuş yeme davranışı ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma, düşük fenilalaninli diyet uygulayan 6 – 18 yaş arasındaki 111 gönüllü fenilketonürili (PKU) çocukta Besin Neofobisi Ölçeği'nin geçerlik ve güvenirliğinin yapılması ve besin neofobisi düzeylerinin, bozulmuş yeme davranışı ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Çeviri aşamaları ve pilot uygulamadan sonra elde edilen 9 maddelik nihai ölçeğin Cronbach alfa kat sayısı 0,657 bulunmuş olup ölçek güvenirliğini düşüren iki maddenin ölçekten çıkarılmasına karar verilmiştir. Yeni oluşan 7 maddelik ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,714 ve sınıf içi korelasyon katsayısı 0,857 bulunmuştur. Ölçeğin Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) değeri 0,701'dir ve örneklem büyüklüğü açıklayıcı faktör analizi için yeterlidir. Besin Neofobisi Ölçeği'nde yer alan maddeler "yeni besinlere güvenme" ve "yeni besinleri deneme" olarak 2 faktör altında toplandığı görülmüştür. Doğrulayıcı faktör analizi uyum indeksleri değerleri iyi uyum göstermiştir. Besin Neofobisi Ölçeği, PKU'lu çocuklarda kullanılabilir geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Ölçekten elde edilen yüksek puanlar daha düşük bir besin neofobisini gösterir. Çocukların demografik özellikleri, erken bebeklik döneminde anne sütü alma durumu ve süresi, tamamlayıcı beslenmeye geçiş yaşı, antropometrik ölçümleri, besin tüketim durumları ile tüketilen besini sevip sevmedikleri, Besin Neofobisi Ölçeği, 6 – 9 yaş grubu için Çocuklarda Yeme Davranış Anketi ve 10 – 18 yaş grubu için Yeme Alışkanlıkları Anketi verileri yüz yüze sorgulanarak elde edilmiştir. Çocukların ölçülen son kan fenilalanin düzeyleri rutin takip dosyasından kayıt edilmiştir. Çocukların besin neofobisi skorları ortalaması 24,31±10,43 bulunmuş olup, cinsiyetler arası anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Altı ay ve üzeri anne sütü alan PKU'lu çocukların Besin Neofobisi Ölçeği skorları, 6 aydan daha az anne sütü alan PKU'lu çocuklara göre daha düşüktür (p<0,05). Altı – 9 yaş grubu için Besin Neofobisi Ölçeği skoru azaldıkça, Gıda Heveslisi ve Gıdadan Keyif Alma skorları azalmış (p<0,05) ve Yemek Seçiciliği skoru artmıştır (p<0,01). On – 18 yaş grubu için Besin Neofobisi Ölçeği skoru azaldıkça Duygusal Yeme ve Dışsal Yeme skorları azalmıştır (p<0,01). Sorgulanan besinler arasında ayran, yumurta, kırmızı et, balık, nohut, ay çekirdeği, kuru kayısı, kuru erik ve içecek çikolata için, o besini daha önce tüketmiş ve tadını sevmiş olan PKU'lu çocukların Besin Neofobisi Ölçeği skorları, o besini daha önce hiç tüketmemiş veya tüketmiş ve tadını sevmemiş olan PKU'lu çocuklara göre daha yüksektir (p<0,05). PKU'lu çocuklarda besin neofobisi, karşılaşılan bir sorun olup yeme davranışlarını ve besin tercihlerini olumsuz etkilemektedir.
Taekwondocuların vücut kompozisyonu, enerji mevcudiyeti ve besin tüketiminin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, elit erkek ve kadın taekwondo sporcularının vücut kompozisyonu, enerji dengesi, enerji mevcudiyeti ve makro besin ögesi alımlarının değerlendirilmesidir. Çalışmaya 18-35 yaş arası 32 taekwondo sporcusu (16 erkek, 16 kadın) alınmıştır. Katılımcıların dinlenik metabolik hızı indirekt kalorimetrik yöntemle, vücut kompozisyonu dual x-ray absorpsiyometrisi ile ölçülmüştür. Üç günlük besin tüketim kaydı ve fiziksel aktivite kayıtları alınarak günlük enerji alımı ve harcaması, enerji dengesi, enerji mevcudiyeti ve makro besin alımları belirlenmiştir. Verilerin analizinde incelenen değişkenler bakımından kadın ve erkeklerin karşılaştırılmasında Bağımsız Gruplarda t testi, her cinsiyet için iki farklı yöntemle hesaplanan enerji mevcudiyeti değerlerinin karşılaştırılmasında ise Bağımlı Gruplarda t testi kullanılmıştır. Erkek sporcularının toplam yağ oranı (%18,05 ± 6,38, kadınlardan (%29,45 ± 5,01) düşüktür (p<0.05). Yağsız vücut kütlesi erkeklerde (63,80 ± 8,56 kg) kadınlardan (41,98 ± 5,43 kg) yüksektir (p<0.05). Erkek ve kadınlarların enerji alımları sırasıyla 2320,6 ± 742,6 kkal/gün, 1600,2 ± 727,3 kkal/gün (p<0.05), enerji harcaması sırasıyla 3807,9 ± 642,0 kkal/gün 2794,8 ± 604,8 kkal/gün'dür (p<0.05). Erkek ve kadın sporcular benzer negatif enerji dengesine sahiptir (p>0.05). Hem geleneksel hem de gelişmiş yöntemlerle yapılan hesaplamalar kadın ve erkek taekwondocuların düşük enerji mevcudiyetine sahip olduğunu göstermiştir (geleneksel; erkek= 20,47 ± 12,71 kkal/kg YVA, kadın= 19,82 ± 18,11 kkal/kg YVA, p>0.05, gelişmiş; erkek= 9,84 ± 11,47 kkal/kg YVA, kadın= 7,41 ± 16,28 kkal/kg YVA, p>0.05). Erkek ve kadın sporcuların karbonhidrat (sırasıyla 3,55 ± 1,53 g/VA/gün, 2,75 ± 1,88 g/VA/gün) (p>0.05) ve protein (sırasıyla 1,19 ± 0,47 g/VA/gün, 1,19 ± 0,51 g/VA/gün) alımları benzerdir (p>0.05). Sonuç olarak; elit sporcular düşük enerji mevcudiyetine ve önerilenin altında enerji alımına sahiptirler. Bu nedenle vücut kompozisyonu, makro besin alımı, enerji dengesi ve enerji mevcudiyeti bireysel olarak takip edilmelidir.
Bazı parenteral nütrisyon solüsyonlarının makro besin ögesi ve alüminyum içeriğinin belirlenmesi
Parenteral nütrisyon (PN) solüsyonlarının alüminyum (Al) kontaminasyonu 30 yılı aşkın zamandır bilinmektedir. Al'nin özellikle damar yoluyla alımı dokularda birikime yol açmaktadır. Ayrıca sinir sistemi, kas ve iskelet sistemi, solunum sistemi, kardiovasküler sistem, hepatobiliyer sistem, endokrin sistem ve üreme sistemi gibi sistemlere etki edebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de kullanılan PN solüsyonlarının Al konsantrasyonlarının yanısıra makro besin ögesi ve enerji değerlerinin belirlenmesidir. Çalışmada 8 adet PN1, PN2, PN3, PN4, PN5, PN6, PN7 ve PN8 isimleriyle kodlanan üç odalı PN solüsyonu incelenmiştir. Alüminyum konsantrasyonu, yüksek performanslı sıvı kromatografisi (YPSK) yöntemi ile analiz edilmiştir. Solüsyonların protein miktarı Kjehldahl yöntemi, yağ miktarı Soxhelet yöntemi ve sulu ekstraksiyon yöntemi ile yapılmıştır. Ayrıca solüsyonlaın nem ve kül tayini yapılmıştır. Karbonhidrat kompozisyonu yüzde (%) olarak belirlenmiştir. Enerji değeri bomba kalorimetre ile ölçülmüştür. PN solüsyonlarındaki glukoz solüsyonlarının ortalama Al konsantrasyonu 16,36±8,31 µg/L, amino asit solüsyonlarının ortalama Al konsantrasyonu 4,96±3,73 µg/L, lipit solüsyonunun ortalama Al konsantrasyonu 9,09±11,23 µg/L bulunmuştur. PN5 glukoz solüsyonunun ve PN2 lipit solüsyonunun Al konsantrasyonu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından limit olarak kabul edilen 25 µg/L'nin üzerinde tespit edilmiştir. Makro besin ögeleri incelendiğinde solüsyonların etiket bilgisi ile analizle belirlenen miktarlar arasında protein miktarları için PN1-7 solüsyonlarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yokken (p>0,05) PN8 solüsyonunda anlamlı derecede fark belirlenmiştir (p<0,05). Yağ miktarı için Soxhelet yöntemine göre PN1-8 solüsyonlarında istatiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Yağ miktarı için sulu hekzan ekstraksiyonu yöntemine göre PN2 ve PN5-8 solüsyonlarında anlamlı fark varken PN1, PN3 ve PN4 solüsyonlarında anlamlı fark yoktur (p>0,05). Enerji değerleri PN1-8 solüsyonları için etiket bilgisiyle karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı bir fark belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, literatürde üç odalı kullanıma hazır PN solüsyonlarının Al konsantrasyonlarının YPSK ile incelendiği çalışmaya rastlanmamıştır. İncelenen solüsyonlardan ikisinde FDA'nın limit olarak kabul ettiği değerden daha yüksek miktarda Al konsantrasyonu belirlenmiştir. Ayrıca PN solüsyonlarının makro besin ögeleri incelendiğinde enerji değerinin etiket bilgisine göre %30,04, yağ miktarının %50,98, protein miktarının %5,23 daha düşük olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: parenteral nütrisyon, alüminyum, alüminyum konsantrasyonu, besin ögesi
Gıdalardan izole edilen enterobacteriaceae suşlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamazların moleküler yöntemle araştırılması
Günümüzde hastane ve toplumsal kaynaklı olarak dirençli bakterilere artan şekilde rastlanmaktadır. Bu yeni tür biyolojik tehlike tüm Dünya'da insan sağlığını ciddi şekilde tehdit eder seviyelere gelmiştir. Bu nedenle WHO, FAO ve EFSA gibi otoriteler araştırmacıları bu konu üzerinde araştırma yapmaları için teşvik etmektedirler. Genişlemiş spektrumlu beta-laktamazlar (GSBL) plazmid-aracılı bla-genleri tarafından kodlanan, beta-laktam antibiyotikleri enzimatik inaktivasyon direnç mekanizması yoluyla etkisizleştiren ve infeksiyon tedavilerini başarısız kılan enzimlerdir. GSBL-kodlayan bla-genlerin farklı ve/veya türdeş bakteriler arasında aktarılabilir olmaları risk doğurmaktadır. Bakterilerde direnç gelişimi ve yayılmasında hastane ve toplumsal kaynaklı etmenler dışında gıdaların da potansiyel rolleri oldukları düşünülmektedir. Türkiye'de GSBL-kodlayan bla-genlerin varlıklarını tespite dönük hastane ve toplumsal kaynaklı araştırmalar yapılmış olmakla birlikte, gıda kaynaklı bulgular üzerinde ciddi şekilde durulmamıştır. Bu çalışmada hayvansal kaynaklı gıda maddelerinden izole edilen ve kütle spektrometresi ile tiplendirilen toplam 55 adet GSBL-üreten Enterobacteriaceae suşlarında blaTEM, blaSHV ve blaCTX-M genleri ile blaCTX-M altgruplarının karakterizasyonu amaçlanmıştır. GSBL-pozitif izolatlardan elde edilen DNA materyaller Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) ile amplifiye edilmiş ve amplikonları jel elektroforez tekniği ile görüntülenmiştir. Görüntülenen 1 adet blaTEM pozitif, 1 adet blaSHV pozitif ve 1 adet blaCTX-M pozitif amplikonlar saflaştırılmış, sekanslanmış ve BLAST Programı kullanılarak benzeşme doğrulamaları yapılmıştır. İstatistik analiz için SPSS 19 programı kullanılmıştır. GSBL-kodlayan bla genlerin gıda grupları bazında bulunma sıklıklarının niteliksel kıyaslaması Kruskal-Wallis H-testi ile yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar P<0,05 seviyesinde anlamlı kabul edilmiştir. Moleküler incelemeler bla-genlerin dağılımını %96,4 blaTEM, %65,5 blaCTX-M ve %34,5 blaSHV olarak vermiştir. İzolatların %81,8'inin birden fazla bla-geni taşıdıkları tespit edilmiştir. bla-genlerin kombinasyonları %57,8 blaTEM+blaCTX-M, %22,2 blaTEM+blaSHV, %17,8 blaTEM+blaSHV+blaCTX-M ve %2,2 blaTEM+blaCTX-M olarak tayin edilmiştir. CTX-M-pozitif amplikonlar ileri analize alınmış ve alt grupları %97,2 blaCTX-M-1 ve %2,8 blaCTX-M-8 olarak karakterize edilmiştir. Sekanslama ve BLAST analizi sonuçları üç adet GSBL-pozitif amplikonların taşıdıkları blaTEM, blaSHV ve blaCTX-M genleri doğrulamıştır. İstatistik değerlendirme GSBL-kodlayan bla-genler için hayvansal kaynaklı gıdaların türüne bakılmaksızın potansiyel kaynak olduklarını göstermiştir. Sonuç olarak, hayvansal kaynaklı gıdalardan izole edilen Enterobacteriaceae suşlarının GSBL-kodlayan bla-genleri taşıdıkları, çoklu direnç özellikleri gösterdikleri ve tüketicilerin bu genetik materyaller ile kolonize olma riski taşıdıkları tespit edilmiştir.
Şanlıurfa'da yetiştirilen bazı ağaç yapraklarının besin madde içeriği ve sindirilebilirliklerinin belirlenmesi
Bu çalışmada Şanlıurfa'da yetiştiriciliği yapılan dut (Morus sp.), akasya (Robinia pseudoacacia) ve çınar ağaçlarından (Platanus orientalis) 45 gün aralıklarla 4 kez alınan (15 Temmuz- 1 Aralık Dönemi arasında) yaprakların besin madde kompozisyonu ve in- vitro kuru madde sindirim değerleri belirlenmiştir. Çalışma sonunda, ağaç yapraklarının besin madde kompozisyonları bakımından ADF değerleri hariç diğer besin madde içerikleri üzerine ağaç türü x hasat zamanı interaksiyonlarının etkisi gözlenmiştir (P<0.01). ADF değerleri üzerine ağaç türü ve hasat zamanın etkisi önemli bulunmuştur (P<0.0001). Benzer şekilde de in vitro kuru madde sindirimi, kuru madde alımı ve nisbi yem değerleri üzerine ağaç türü x hasat zamanı interaksiyonları gözlenmiştir (P<0.01). Sindirilebilir kuru madde değerleri üzerine ağaç türü ve hasat zamanın etkisi önemli bulunmuştur (P<0.0001). Sonuç olarak, in vitro kuru madde sindirimi ve ham protein değerleri açısından dut ve akasya ağacı yapraklarının iyi kalitede kaba yem kaynağı olabileceği fakat çınar ağacı yapraklarının bu özellikler açısında yeterli olmadığı sonucuna varılmıştır.
Glisemik yükü düşük besinleri içeren diyetin insülin direncine erken dönem etkisi
Bu çalışma, insülin direnci üzerine glisemik yükü düşük besinleri içeren bir diyetin erken dönemde etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Fark Etmeden Diyet Beslenme ve Eğitim Danışmanlığı'na başvuran 20-45 yaş arası insülin direnci olan 14 yetişkin birey (7 erkek, 7 kadın) ile yapılmıştır. Bireylerin yaş ortalamaları kadınlarda 34,4±8,3 yıl; erkeklerde ise 40,1±3,8 yıldır. Bireylerle yapılan ilk görüşmede genel bilgileri, sağlık ve beslenme durumunu saptamak amacıyla anket yapılmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca açlık kan glikozu, açlık insülin ve HOMA-IR parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm bireylere 21 gün süresince 110-130 gr karbonhidrat, %20-%25 protein, %25-30 yağ ve glisemik yükü düşük besinleri içeren hipokalorik bir diyet uygulanmıştır. Çalışma sonucunda; toplam grupta diyet sonrası antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametrelerin hepsinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Kadınlarda bel/kalça oranı dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde ise VFA, bel/kalça oranı ve açlık kan glikozu dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde kas kütlesinde saptanan azalma kadınlara göre daha fazladır (p=0,002). VFA değeri ise kadınlarda erkeklere göre daha fazla azalmıştır (p=0,018). Erkek ve kadınlar ayrı ayrı incelendiğinde her iki grupta da bel çevresinde anlamlı azalma görülürken bel/kalça oranında azalmanın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Erkeklerde açlık kan glikozunda düşüş olmasına rağmen anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HOMA-IR'de azalma kadınlarda 3,01; erkeklerde ise 1,96 olarak saptanmıştır. Kadınlarda azalma daha yüksek olmasına rağmen cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır. BKİ ile yağ kütlesi (r=0,775; p=0,001), VFA (r=0,618; p=0,018) ve bel çevresi (r=0,868; p=0,005) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Diyet öncesi açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR değerleri arasında korelasyon gözlenmez iken diyet sonrası açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p≤0,05). Sonuç olarak; düşük kalori, düşük karbonhidrat ve düşük glisemik yük içeren diyetler insülin direncinin önlenmesi ve tedavisinde etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: glisemik indeks, glisemik yük, insülin direnci.
18-45 yaş arası yetişkin bireylerin besin seçimi, sağlıklı beslenme davranışı ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma Gaziantep ilinde bulunan özel bir diyet ve fizyoterapi merkezine başvuran 18-45 yaş arası bireylerde sağlıklı beslenme davranışları ve yaşamdaki beslenme alışkanlıklarının temelini oluşturan besin seçimlerinin beslenme durumu üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma yaş aralığı 18-45 olan %57,8'i kadın toplam 109 birey ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara, genel bilgilerine ait bilgi formu, Besin Seçim Testi (BST), ORTO-15 Ölçeği ve üç günlük besin tüketim kaydı formu uygulanmıştır. Kadınlar 30,28 ∓ 8,14 yıl, erkekler ise 27,93∓ 6,09 yıl yaş ortalamasına sahiptir. Katılımcıların beden kütle indeksi (BKİ) incelendiğinde %45,7'si kiloludur. Besin Seçimi Testinden alınan puanlara bakıldığında, toplamda en yüksek puanın duyusal çekicilik, en düşük puanın etik kaygı olduğu tespit edildi. ORTO-15 puanlarına bakıldığında katılımcıların %72,5'inde sağlıklı beslenme takıntısı olmadığı bulundu. Cinsiyete göre BST karşılaştırılması yapıldığında kadınların uygunluk puanı daha yüksek olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda ana öğün yapma durumuyla BST arasında ilişki bulunmuyorken, ara öğün yapanların yapmayanlara göre fiyat ve aşinalık alt boyutları arasında anlamlı ilişki vardı (p>0,05). Besin tüketim kayıtları ile BST arasındaki ilişki incelendiğinde, karbonhidrat yüzdesi ile sağlık ve ağırlık kontrolü alt boyutu ile negatif yönlü ilişki saptandı. D vitamini ile duygu durum, uygunluk, fiyat durumlarının ilişkisine bakıldığında pozitif sonuç görüldü (p<0,05). Katılımcıların sağlıklı beslenme takıntısına sahip olma durumu ile besin seçimleri arasındaki ilişki incelendiğinde, sağlıklı beslenme takıntısı olmayanların uygunluk puanının sağlıklı beslenme takıntısı olanların puanından daha yüksek olduğu tespit edildi. Besin tüketim kayıt sonuçlarıyla, ORTO-15 arasındaki ilişkiye bakıldığında anlamlı sonuca ulaşılmadı (p>0,05). ORTO-15 Ölçeği ile eğitim durumu karşılaştırıldığında, eğitim durumu ilkokul olan katılımcıların lise olanlara göre ölçekten aldıkları puanların daha düşük olduğu bulundu. Çalışmanın sonucuna göre sağlıklı beslenme takıntısı durumu ile besin tüketimleri arasında anlamlı farklılık bulunmadığı ve sağlıklı beslenme takıntısına sahip olmayanların uygunluk alt boyut puanının yüksek olduğu belirlendi. Sağlıklı beslenme takıntısı, besin seçimi ve beslenme durumu ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç olabileceği sonucuna varıldı.
14-18 yaş arası adölesanların besin tüketimleri, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite durumlarının obezite ile ilişkilerinin değerlendirilmesi
Araştırma Balıkesir ili, Bandırma ilçesindeki 14-18 yaş arası adölesanların beslenme alışkanlıklarını, fiziksel aktivite düzeylerini belirleyerek obeziteye etkisini değerlendirmek için yürütülmüştür. Araştırmaya 86'sı kız, 70'i erkek olmak üzere 156 adölesan katılmıştır. Katılımcılara 11 soruluk genel bilgiler, 3 soruluk sağlık durumu, 4 soruluk fiziksel aktivite, 20 soruluk beslenme alışkanlıkları ve 24 saatlik besin tüketim kaydı bölümlerinden oluşan anket formu yüz yüze yöntemiyle uygulanmıştır. Antropometrik ölçümleri yapılmış, fiziksel aktivite düzeyleri ve beslenme alışkanlıkları saptanmıştır. Toplanan veriler istatistiksel olarak NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 programında analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda, Beden Kitle İndeksleri (BKİ)'ne göre adolesanların %25'i (n=39) referans aralığın altında, %65,4'ü (n=102) normal, %9,6'sı (n=15) ise normal değerin üzerindedir. Katılımcıların çoğunda karbonhidrat alımı gereksinimin altındayken, fast food ürünlerinin yoğun tüketimi nedeniyle yağ alımı üst sınır olan %30'un üzerindedir. 24 saatlik besin tüketim kayıtlarına göre C vitamini, E vitamini, folik asit ve kalsiyumun her iki cinsiyet grubu için de referans değerin altında olduğu gözlenmiştir. Demir alımı erkeklerde yeterli düzeyde iken, kızlarda 10,61 mg ortalama ile gereksinimin altındadır. Düzenli fiziksel aktivite yapma oranı %52,6 (n=82) olarak bulunmuştur. Yapılan aktiviteler incelendiğinde; en çok yürüyüş, koşu, gibi aerobik egzersizlerin yapıldığı gözlenmiştir. Çalışmanın örneklemi düşük olması ve yöresel özellikler nedeniyle incelenen adölesan grubu obezite riski taşımamaktadır. Bu konuda, daha büyük örneklemi olan kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.
Kafein içeren besinler ve beslenme üzerine etkileri
İnsanoğlunun kafeinle olan etkileşimi milattan önce paleolitik dönemde kahve ve çeşitli kafein içeren besinlerin keşfiyle başlamış günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde kafein, uyarıcı bir madde ve gerektiğinde tedavi edici olarak çeşitli içecek, yiyecek ve ilaç bileşiminde bulunmakta ve dünya genelinde kullanılmaktadır. Bu araştırma İstanbul'da bulunan özel bir diyet polikliniğine zayıflamak amacıyla başvurmuş 100 danışan üzerinde bireylerin kafein hakkında bilgi düzeylerini ölçme ve kafein içeren ürünler konusunda tercihlerini saptamak üzere planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma kapsamında, katılımcıların kafein içeren ürünleri kullanım sıklıkları, yaygın olarak tükettikleri gıdaların içerisindeki kafein miktarına bakma alışkanlıkları, sağlıklı beslenme davranışları değerlendirilmiş ve demografik özelliklerin bu değişkenlerden etkilenip etkilenmediğini belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Bireylerden alınan veriler SPSS 23.0 programı ile değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde frekans dağılımı, Mann Whitney U ve Kruskall Wallis testlerinden yararlanılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %95'i kadın, %5'si erkektir. Sonuç olarak bireyler kafein içeren ürünleri fonksiyonel amaçla değil, tamamen zevk amaçlı kullandıkları belirlenmiştir. Kafein içeren ürünlerin tüketimindeki bilinçsizlik araştırmadan elde edilen önemli verilerdendir. Anahtar kelimeler: Kafein içeren ürünler, diyet polikliniği, anket verileri, bilinçsizlik.
Gıdalara karıştırılan katkı maddelerin hükmü
Gıdalara karıştırılan katkı maddelerinin hükmünü ele aldığımız bu araştırmamızda, toplumlar arası sınırların manasını kaybettiği günümüzde sanayileşme ve materyalist hayat anlayışının Müslümanları helâl beslenme ve sağlıklı nesiller yetiştirme konusunda karşı karşıya bıraktığı temel problemlerden biri olan içeriği ve hükmü bilinmeyen katkı maddelerini ana hatları ile değerlendirip bu konuda farkındalık oluşturmaya çalıştık. Bu bağlamda konuyu, biri temel gıda maddeleri ve ahkâmı diğeri gıda katkı maddeleri ile istihlâk ve istihale çerçevesi olmak üzere iki ana bölümde değerlendirdik. Konuları ele alırken başta temel tüketim ürünleri olan gıdalara karıştırılan katkı maddelerinin birçok yönden mahzurlu olduğu ve kullanılmalarının dünya ve ahirete müteallik çok ciddi riskler barındırdığını ifade etmeye çalıştık.
Yetişkinlerde gıda tüketim alışkanlıklarının demografik özelliklere göre karşılaştırılması
Gıda tüketim alışkanlıkları, insan davranışının en karmaşık yönlerinden biridir. Birden çok güdü ile belirlenmekte, birden çok uyaran tarafından yönlendirilmekte ve kontrol edilmektedir. Kişideki bazı özellikler demografik yapısını belirler. İnsanları ve toplulukları birbirinden ayıran, aynı zamanda da birbirine bağlayan bu özelliklerin bazıları cinsiyet, yaş, ırk, din, sosyal sınıf, coğrafya ve aile yapısı olarak tanımlanmaktadır. Yetişkinlerde gıda tüketim alışkanlıklarının demografik özelliklere göre karşılaştırılması konulu çalışmada yetişkinlerin gıda tüketim alışkınlıklarının demografik özelliklerine göre farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymak, elde edilen sonuçlardan hareketle özellikle gıda tüketim alışkanlığı konusunda eksik ve hataları olan yetişkinlere önerilerde bulunmaktır. Sağlıklı yetişkinler sağlıklı yaşlılık döneminin yaşanması ve bu sayede sağlıklı toplumlar yaratılması anlamına gelmektedir. Özellikle günümüzde beslenme kaynaklı yaşanan problemlerin kaynağını yetişkinlerin oluşturduğu düşünülmektedir. Nitekim çocukların doğru beslenme alışkanlığı kazanmasında yetişkin ebeveynler önemli rol oynarken yaşlılık döneminin sağlıklı olarak geçirilmesinde de yetişkinlik döneminde edinilen beslenme alışkanlıkları olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla yaş, cinsiyet, gelir, öğrenim durumu, yaşanılan yer gibi değişkenlerin yetişkinlerin gıda tüketimi üzerine olan olumlu ve/veya olumsuz etkilerinin aslında tüm toplumun sağlıklı beslenme davranışlarını etkileyen önemli bir problem olduğu düşünülmektedir. Çalışmada nicel araştırma yöntemlerinden anket tekniği kullanılmıştır. Anket formunun hazırlanmasında Özmetin (2006) ve Çetin (2007) tarafından yapılmış olan çalışmalarda yer alan ölçeklerden yararlanılmıştır. Bu ölçekler sayesinde yetişkinlerin beslenme alışkanlık ve davranışları ölçülmüştür. Çalışma evreninin Türkiye'de yaşayan 20-59 yaş arası yetişkinler oluşturmaktadır. Çalışmada örneklem belirleme yoluna gidilmiş ve çalışma kapsamına 405 kişi kolayda örnekleme yöntemiyle alınmıştır. Çalışma, beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde beslenme alışkanlıkları, gıda tüketimi ve gıda tüketim alışkanlığını etkileyen faktörler ele alınmıştır. İkinci bölümde yetişkinlerde gıda tüketimi, beslenme davranışları, yetişkinlerde öğün tüketimi ile ilgili kavramsal bir çerçeve oluşturulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde araştırmanın problemi, araştırmanın amacı ve kapsamı, araştırmanın önemi, araştırmanın evren ve örneklemi, veri toplama yöntemi, pilot çalışma, literatür taraması, hipotezler, varsayımlar ve çalışmanın sınırlılıklarına, dördüncü bölümde toplanan veriler sonucu elde edilen bulgulara değinilmiştir. Son bölümde ise araştırma sonuçlarına yer verilmiştir.
The impact of food import on Somali economic growth
This study investigates the relationship between food import and economic growth in Somalia over the period 2010Q1-2021Q1. The research employs data from the World Bank, which covers key macroeconomic indicators and food import statistics. The analysis is conducted using SPSS version 24, employing appropriate statistical techniques to assess the significance of the relationship. The study reveals a positive and significant impact of food import on Somali economic growth. By examining the time series data, this research identifies the crucial role played by food import in driving economic growth in Somalia. The findings emphasize the importance of assessing the impact of external factors, such as food import, on a nation's economic development. The study contributes to the existing literature by providing empirical evidence on the relationship between food import and economic growth in Somalia. The positive significance of food import implies that strategic policies aimed at enhancing the efficiency and sustainability of food imports can have a substantial impact on the country's economic growth trajectory. These results have significant policy implications for Somalia, as they highlight the need for effective strategies and measures to enhance the food import sector. Policymakers and stakeholders can utilize these findings to develop and implement policies that foster a conducive environment for food import, ensuring a sustainable and positive impact on economic growth. Overall, this research underscores the importance of analysing the impact of food import on economic growth in the specific context of Somalia. It provides insights into the potential benefits of prioritizing and strengthening the food import sector as a catalyst for economic development, thereby informing policymakers, researchers, and other stakeholders in their decision-making processes.
Doğal antioksidan içeren propolis ve yaban mersini ekstrelerinin heterosiklik aromatik amin oluşumu üzerine etkileri
Protein içeriği yüksek et, tavuk, balık gibi besinlerin yüksek sıcaklıkta pişirilmesi ile oluşan Heterosiklik Aromatik Aminler (HAA'lar), karsinojenik, genotoksik ve mutajenik bileşiklerdir. HAA'ların sağlık üzerine olumsuz etkileri nedeniyle, besinlerde oluşumunun sınırlandırılması ve diyetle alımının azaltılması önerilmektedir. Bu çalışma, antioksidan içeriği yüksek propolis ve yaban mersini ekstrelerinin HAA oluşuma etkisini incelemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmada, sığır ve tavuk etleri farklı konsantrasyonlarda (%0, 0,25, 0,5 ve 1) propolis ve yaban mersini ekstresi ile marine edilerek tavada pişirme yöntemiyle 150 ve 200ºC'de her iki yüzeyi 5 dakika olacak şekilde toplam 10 dakika pişirilmiştir. Örneklerin proksimet (nem, kül, protein ve yağ içeriği), kreatin ve kreatinin içeriği ile pH değerleri ve lipit oksidasyonu analiz edilmiştir. Örneklerin HAA düzeyleri (IQx, IQ, MeIQx, MeIQ, 4,8-DiMeIQx, 7,8-DiMeIQx, Norharman, Harman, Trp-P-2, PhIP, AαC ve MeAαC) tayin edilmiştir. Örneklerde, IQx 36,85 ng/g, IQ 1,84 ng/g, MeIQx 3,39 ng/g, MeIQ 10,93 ng/g, 7,8-DiMeIQx 3,04 ng/g, 4,8-DiMeIQx 0,82 ng/g, Harman 33,57 ng/g, Trp-P-2 3,62 ng/g, PhIP 1,61 ng/g ve AαC 5,28 ng/g düzeylerine kadar tespit edilmiştir. Örneklerin hiçbirinde Norharman ve MeAαC saptanmamıştır. Sığır ve tavuk etlerinin toplam HAA düzeyleri sırasıyla nd - 38,27 ng/g ve 0,11 - 47,26 ng/g seviyeleri arasında tespit edilmiştir. %0,25, %0,5 ve %1 konsantrasyonlarında propolis ekstresi eklenmesi toplam HAA düzeylerini sığır etinde sırasıyla %20 - 23,18, %15,36 - 56,35 ve %34,36 - 58,04 oranlarında; tavuk etinde sırasıyla %64,87 - 80,94, %61,91 - 85,07 ve %60,55 - 79,73 oranlarında azaltmıştır. Yaban mersini esktresinin %0,25, %0,5 ve %1 konsantrasyonlarında eklenmesinin toplam HAA düzeylerini sığır etinde sırasıyla %88,90 - 97,78, %90,67 - 100 ve %93,74 - 97,31 oranlarında; tavuk etinde sırasıyla %92,95 - 94,57, %87,28 - 88,41 ve %51,94 - 95,64 oranlarında azalttığı tespit edilmiştir. Bu çalışma, doğal antioksidan içeren propolis ve yaban mersini ekstrelerinin 150 ve 200ºC'de pişirilen sığır ve tavuk etlerinde HAA oluşumunu azaltıcı etkileri olduğunu göstermiştir. Sığır ve tavuk etlerinin pişirme öncesi antioksidan içeriği yüksek bileşenlerle marine edilmesi HAA düzeylerinin azaltılmasında etkili bir yöntem olarak kullanılabilir.
Çiğ olarak tüketilen bazı salata malzemelerinin mikrobiyolojik yönden incelenmesi
Toplu beslenme sistemlerinde tüketime sunulan salatalarda kullanılan bazı sebzeler hastalık yapıcı mikroorganizmaları barındırabileceği için çiğ olarak tüketildiklerinde sağlık açısından risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada, bir üniversite kafeteryasında servis edilen salatalarda sıklıkla kullanılan ve çiğ olarak tüketilen bazı malzemelerinin (marul, kıvırcık, havuç ve maydanoz) satın alma aşamasından servise kadar olan tüm aşamalarda Lumitester (Hijyen Monitörü) ile toplam canlı sayımı ile E.coli ve S.aureus bakteri sayımları yapılarak kontaminasyon durumunun saptanması amaçlanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre "satın alma" aşamasında marul, kıvırcık ve havucun maydanoza göre mikrobiyolojik yükünün fazla olduğu gözlenmiştir. "Depolama" aşamasında mikrobiyolojik yükün arttığı "hazırlık öncesi"nde ise en yüksek seviyeye ulaştığı, fakat "servis aşaması"nda azalma olduğu saptanmıştır. Havuçta ise toplam canlı sayısının aşamalar boyunca artma eğiliminde olduğu ve "servis aşamasında" bu değerin 105 kob/g'ın üzerine olduğu gözlenmiştir. Temas eden yüzey, ekipman ve personel eli için toplam canlı bakteri sayısı incelendiğinde "hazırlık aşamasında" en yüksek kontaminasyon kaynağının personel eli, sebze soyma ve doğrama bıçağı ile doğrama tahtası olduğu saptanmıştır. "Servis aşamasında" ise Compact Dry EC ve Compact Dry XSA hazır besiyerleri kullanılarak çiğ salata sebzelerinde E.coli ve S.aureus varlığı incelendiğinde ise tüm örneklerde toplam koliform bakteri ürediği, S.aureus'un ise çalışılan örneklerin yaklaşık %50 sinde ürediği gözlenmiştir. Bu sonuçlara göre yetersiz personel hijyeni, alet ve ekipmanların temizliği ve yetersiz sanitasyonunun çapraz bulaşma ile kontaminasyona neden olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: çiğ sebze, mikroorganizma, kontaminasyon, hijyen
Çocukluk çağı besin alerjilerinin klinik fenotiplendirmesi
Besin alerjisi immün aracılı mekanizmalarla ortaya çıkan ters besin reaksiyonları olarak tanımlanır. Bu immün mekanizmalar IgE aracılı, hücre aracılı (non-IgE) ve hem IgE aracılı hem de hücre aracılı (mikst) olabilir. Hayatı tehdit edici reaksiyonlarla sonuçlanabilen önemli bir halk sağlığı problemidir ve sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'nde besin alerjisi tanısı ile takip edilen hastaların demografik özellikleri, klinik prezentasyon şekilleri, eşlik eden atopi durumu, aile öyküsü ve tanıya yönelik yapılan testlerin analiz edilerek çocukluk çağında besin alerjilerinin klinik fenotiplendirmesinin yapılması ve tekli besin alerjileri ile çoklu besin alerjilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Temmuz 2017 ve Temmuz 2019 tarihleri arasında polikliniğimizde değerlendirilen; daha önce besin alerjisi tanısı ile takip edilmiş, şu anda besin alerjisi tanısı ile takibine devam edilen ve yeni besin alerjisi tanısı almış olan 537 hasta retrospektif ve prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 422'si (%78.6) IgE aracılı besin alerjisi, 57'si (%10.6) non-IgE aracılı besin alerjisi, 58'i ise (%10.8) non-IgE ve IgE aracılı besin alerjisi tanısına sahip idi. IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda en sık sorumlu alerjen yumurta akı (%81.5), en sık görülen semptom egzama (%82); non-IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda en sık sorumlu alerjen inek sütü (%94.7), en sık görülen semptom kanlı gaita (%82.5); non-IgE ve IgE aracılı besin alerjisi tanılı hastalarda ise en sık sorumlu alerjen inek sütü (%96.6), en sık görülen semptom kanlı gaita (%84.5) idi. IgE aracılı yumurta akını içeren çoklu besin alerjisi ile takip edilen hastalarda ürtiker, anjiyoödem, dispne ve hışıltı şikayetlerinin tek yumurta akı alerjisi olanlara göre daha fazla olduğu (sırasıyla p=0.004, p<0.001, p=0.035, p=0.025), anafilaksinin daha sık olarak görüldüğü (p=0.004), eozinofil yüzde değeri ve total serum IgE değerinin daha yüksek olduğu (p=0.017, p<0.001) gösterildi. IgE aracılı inek sütünü içeren çoklu besin alerjisi ile takip edilen hastalarda ise semptomların tek inek sütü alerjisi olanlara göre daha erken yaşta ortaya çıktığı (p=0.025), atopik dermatitin daha sık eşlik ettiği (p<0.001), ev tozu duyarlılığının daha fazla olduğu (p=0.019), mutlak eozinofil sayısı, eozinofil yüzde değeri ve total serum IgE değerinin daha yüksek olduğu (sırasıyla p=0.029, p=0.018, p<0.001) gösterildi. Bu ve benzer çalışmaların ışığında besin alerjilerini doğru tanımlayabilmek hastaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin doğru yönetilmesini sağlayarak mortalite ve morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır.
Obezite tedavisinde kullanılan tokluk hissi sağlayan bitkisel kaynaklar
Obezite Tedavisinde Kullanılan Tokluk Hissi Sağlayan Bitkisel Kaynaklar Değişen yaşam tarzları, hareketsizlik ile birlikte sedanter yaşam, beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve medya etkisi gibi faktörler beraberinde birçok sağlık sorunu getirmektedir. Obezite, halk arasında şişmanlık olarak bilinen vücutta fazla miktarda yağ depolanması sebebiyle ortaya çıkan ve tedavi edilmesi gereken ciddi bir sağlık sorunudur. Son zamanlarda dünya genelinde yapılan araştırmalar sonucu obezitenin prevelansının artmakta olduğu bilinmektedir. Bireylerin, dengeli ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarını küçük yaşta kazanmaları, obezite ve obeziteye bağlı sağlık sorunlarını en aza indirilmesi üzerine dünya genelinde odaklanılmakta ve çalışmalar yapılmaktadır. Obezite, enerji alımı ve harcaması bakımından enerji dengesi bozukluğundan kaynaklanmaktadır. İştahı bastıran, kilo kaybına neden olan veya besin emilimini inhibe eden ilaçlar da dahil olmak üzere obeziteyi kontrol etmek için birçok farklı yaklaşım bulunmaktadır. İlaçla tedavinin yararları yanında çeşitli yan etkileri mevcuttur. Bu nedenle, obezitenin tedavisinde faydalı olabilecek doğal bileşikler alternatif olarak araştırılmaktadır. Bu sebeple bitkilerin obezite tedavisini destekleyici etki mekanizmaları üzerinde durulmaktadır. Geçtiğimiz on yıl boyunca, bitkisel ilaçlarla yapılan zayıflama tedavisi çalışmalarında her geçen gün yeni gelişmeler kaydedilmektedir. Bitkisel ilaçların klinik araştırmaları obezite tedavisinde etkili olduğunu göstermiş ve bitkisel ilaçların potansiyel mekanizmalarını ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar sürmektedir. Bu tez kapsamında etki mekanizmaları açısından obezite tedavisinde yararlanılan lif içeriği yüksek iştahı etkileyen; Amorphallius Konjac, Plantago Ovata, Hoodia Gordonii, Garcinia Cambogia, Gymnema Sylvestre ve Gelidium Amansi uygulamalarını incelenmiş ve obezite tedavisinde uzun vadeli kilo kaybı üzerindeki etkilerini değerlendirilerek tedavide kullanılan ilaçlar ile karşılaştırılmıştır. Obezite tedavisinde kullanılan ilaçların yararları olmasına rağmen yan etkileri bitkisel desteklere kıyasla daha fazladır. Bu sebeple bitkilere yönelim gün geçtikçe artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Beslenme; diyet; obezite; Amorphallius Konjac; Plantago Ovata; Hoodia Gordonii; Garcinia Cambogia; Gymnema Sylvestre; Gelidium Amansi.
Tohum üzerindeki egemenliğin neoliberal dönüşümü ve karşı hareket
Bu tez çalışması, tohum ve bitki genetik kaynakları üzerindeki egemenliğin neoliberal dönüşüm süreci ile bu dönüşüme karşı gelişen koruyucu karşı hareketler arasındaki ilişkiyi konu almaktadır. Tezin amacı, tohum ve bitki genetik kaynakları üzerindeki çifte hareket arasında nasıl bir ilişki olduğunu bütüncül ve ilişkisel bir analiz ile ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak, Karl Polanyi'nin çifte hareket kavramı, tarım ve gıdanın politik ekonomisi ve egemenliğin neoliberal dönüşümü alt başlıklarından oluşan bir kavramsal çerçeve oluşturulmuştur. İkinci bölümde, ilk bölümdeki genel kavramsal çerçeve tohum ve bitki genetik kaynakları özelinde ele alınarak tohum üzerindeki metalaşma ve egemenliğin neoliberal dönüşümü ile bu dönüşümün etkileri incelenmiştir. Üçüncü bölümde bu etkilere karşı ortaya çıkan uluslararası ve ulusal boyuttaki karşı hareket, farklı pratik ve söylemleriyle uluslararası örgütleri, devletlerin yasal düzenlemelerini, sivil toplumca geliştirilen inisiyatifleri kapsayacak şekilde örneklendirilmiştir. Bu tez çalışması, tohum ve bitki genetik kaynakları üzerindeki çifte hareket arasındaki ilişkinin ilk bölümde açıklanan neoliberal gıda rejimi üzerine üç ana yaklaşımdan biri olan Harriet Friedmann'ın kompleks yaklaşımını doğruladığı sonucuna ulaşmıştır. Bu yaklaşıma göre, söz konusu çifte hareket içerisindeki karşılıklı ilişki, çok aktörlü ve çok düzeyli kompleks bir yapı içerisinde şekillenmektedir ve bu yapı içerisindeki aktörler birbirleri ile sürekli bir etkileşim içerisinde değişip gelişmektedirler.
Çiğ süt satışında kullanılan kısa gıda tedarik zinciri türlerinin sürdürülebilirlik bağlamında değerlendirilmesine yönelik bir araştırma
Gıda sistemleri, besin kaynaklarının üretiminden dağıtımına kadar farklı süreçleri içeren ve nüfus artışı, iklim değişikliği, çevresel sorunlar ve artan rekabet gibi baskılar altında sürdürülebilirliği sağlamak için alternatif çözümler arayan sistemlerdir. Kaynakların daha verimli kullanımını sağlamak için uygulanan büyük ölçekli üretim modellerinin yanı sıra, toplumların yaşam şekillerindeki değişimler, endüstriyel ve küresel gıda tedarik zincirlerinin gıda sistemlerindeki payını artırmıştır. Ancak bu zincirlerin yaygınlaşması, avantajların yanı sıra farklı riskleri de beraberinde getirmektedir. Yakın zamandaki pandemi süreci, toplumların gıda güvencesi endişeleri nedeniyle kısa gıda tedarik zincirlerinin (KGTZ) yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. Bu çalışmanın amacı, KGTZ'nin çevresel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla sürdürülebilirliğini değerlendirmektir. Çalışmada, öncelikle kısa gıda tedarik zincirleri kavramı, içinde bulunduğu gıda sistemleri ve bu zincirlerin tüketiciler, üreticiler ve toplumlar üzerindeki etkileri ile sürdürülebilirlik kavramı hakkında geniş bir literatür incelemesi yapılmıştır. Çalışmanın devamında, Konya ilinde çiğ süt satan kısa gıda tedarik zincirlerinin üreticileri ile söz konusu zincirlerin sürdürülebilirlik bağlamında etkisinin ilgili katılımcıların görüşleri doğrultusunda değerlendirildiği nitel bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada sistematik ve karşılaştırılabilir bilgi sağlamak amacıyla yarı yapılandırılmış mülakat yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem doğrultusunda, belirlenen göstergeleri elde etmek için sorular belirlenmiş ve mülakat yapılan kişiye bu sorular yöneltilmiştir. Görüşmelerden elde edilen veriler değerlendirildiğinde, incelenen kısa gıda tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliğe her zaman olumlu etki yapmadığını, en fazla olumlu etkinin sosyal sürdürülebilirlik boyutunda olduğunu göstermiştir.
Online market ve yemek siparişi verilen aplikasyonların (telefon uygulamalarının) 18-50 yaş arası bireylerin besin tüketimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma Online market ve yemek siparişi verilen aplikasyonların (telefon uygulamalarının) 18-50 yaş bireylerin besin tüketimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi konusunu ele almaktadır. Teknolojinin online yemek siparişi platformlarının popülerliği, yemek tercihlerinde ve beslenme alışkanlıklarında önemli değişimlere yol açmaktadır. Araştırma, katılımcıların demografik özelliklerine, yemek tercihlerine, online yemek siparişi alışkanlıklarına ve besin tüketim düzenlerine odaklanmıştır. Özellikle çalışma saatlerinin yemek hazırlama sürecini nasıl etkilediği, yemek seçiminde uygulamalardaki kampanyalar bu tür uygulamaların bireylerin beslenme kalitesi üzerindeki etkileri incelenmiştir. Teknolojinin günlük hayatımıza derinlemesine entegrasyonu, yemek hazırlama, satın alma ve tüketme şekillerinde önemli değişiklikler yaratmaktadır. Çalışma, bu değişikliklerin bireylerin beslenme kalitesi üzerindeki olası etkilerini analiz etmektedir. İncelenen faktörler arasında, uygulama içi reklamların ve promosyonların besin tercihlerini nasıl etkilediği, teknoloji kullanımının bireylerin sağlıklı beslenme alışkanlıklarına nasıl yansıdığı ve online platformların yemek seçiminde nasıl bir rol oynadığı yer almaktadır. Araştırma sonuçları, online yemek siparişi ve market uygulamalarının bireylerin olumlu ve olumsuz yönde beslenme alışkanlıklarını etkileyebileceğini ortaya koymaktadır. Bazı kullanıcılar, daha geniş ürün yelpazesi ve kolay erişim sayesinde daha sağlıklı seçeneklere yönelirken, diğerleri ise indirimler ve reklamlar yoluyla daha yüksek kalorili ve işlenmiş gıdalara yönelebilmektedir. Sonuçlar, yemek sipariş uygulamalarının ve online market alışverişinin bireylerin beslenme alışkanlıkları üzerinde çeşitli etkiler sunmuştur. Çalışma, online yemek siparişi ve market alışverişi yapmanın, bireylerin daha fazla işlenmiş gıda ve yüksek enerjili yiyeceklere yönelmesine yol açabileceği sonucuna ulaşmıştır. Aynı zamanda, bu uygulamaların kullanımının, bazı bireylerde daha bilinçli ve sağlıklı yemek seçimlerine de imkan tanıyabileceği bulunmuştur. Çalışma, diyetisyenlerin toplumun beslenme alışkanlıklarını ve genel sağlığını iyileştirmek adına teknolojinin nasıl etkin bir şekilde kullanılabileceğine dair önemli içerikler sunmaktadır.
Besin intoleransı saptanan kilolu ve obez kişilere uygulanan eliminasyon diyetinin vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametrelere etkisinin belirlenmesi
Besin intoleransı (Bİ), besinlere karşı immünolojik olmayan reaksiyonlar olup, gerçek besin allerjileriyle karıştırılır. Günlük beslenmede tüketilen her türlü besine intolerans, zamanla gelişebilir. Besin intoleransı görülme oranı, gıda allerjilerinden daha yaygındır. Yapılan çalışmalar, besin antijenlerine karşı oluşan gamma G immunoglobulin'in (IgG) obezite gelişiminde rol aldığı olasılığını yükseltmiştir. Besinlere karşı oluşan reaksiyonlarda, tedavide eliminasyon diyetinin önemi büyüktür.Bu çalışmada besin intoleransı saptanan kilolu ve obez kişilere uygulanan eliminasyon diyeti ile birlikte kişiye özel zayıflatıcı diyetin, vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametrelere etkisi araştırılmıştır. Çalışma grubu, Şubat 2010-Mart 2011 yılları arasında Yorktest Türkiye Laboratuarı özel ofiste takip ve tedavi edilen, besin intoleransı tanısı alan, BKİ > 26kg/m2 olan 20 hastadan oluşmuştur. Bu hastaların antropometrik ölçümleri ?Tanita BC-418 MA Body Composition Analyzer? ile yapılmıştır. Kişilerin el parmak uçlarından Lancet ile alınan kan örneklerinde, enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) yöntemi ile, besinlere karşı reaksiyonları olup olmadığı belirlenmiştir. Yorktest Türkiye Laboratuvarı özel ofisin protokolünde yer alan biyokimyasal parametreler, eliminasyon diyeti + kişiye özel zayıflatıcı diyet uygulamasından önce ve sonra, iki kez olmak üzere özel bir laboratuarda analiz edilmiştir. Çalışmaya katılanların besin tüketim sıklıklarının belirlenmesinde, çalışmanın başlangıcında ve eliminasyon diyeti + kişiye özel zayıflatıcı diyet uygulaması sonunda, iki kez olmak üzere, Türkiye -PURE çalışması için özel olarak geliştirilen ?Erişkin semi-kantitatif besin sıklığı anketi? kullanılmıştır.Katılımcıların besin intoleransı testi sonuçlarına göre, en yüksek duyarlılığın maya, yumurta beyazı ve sarısı, kızılcık, inek sütü, tavuk eti, mercimek ve maydanoza karşı oluştuğu belirlenmiştir. Katılımcılara, uygulanan eliminasyon diyeti + kişiye özel zayıflatıcı diyet öncesi ve sonrası antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametrelerde istatistiki yönden anlamlı düzelmelerin olduğu belirlenmiştir.Sonuç olarak; kilolu ve obez kişilere, eliminasyon diyeti + kişiye özel zayıflatıcı diyetlerin birlikte uygulanması ile oluşan vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametrelerdeki olumlu değişiklikler nedeniyle; bu diyetin obezitenin tıbbi beslenme tedavisinde, uygulanabilecek bir tedavi seçeneği olabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Besin intoleransı, obezite, IgG, eliminasyon diyeti, maya
Hanelerde gıda atığı oluşumunu etkileyen faktörlerin ve azaltmaya yönelik girişimin etkisinin belirlenmesi: İzmir ili örneği
Gıda atıkları, sürdürülebilir bir gıda sistemine yönelik en büyük tehditlerden biri olup gıda tedarik zincirinin her aşamasında oluşabilmektedir ve gıda güvencesi, çevre ve ekonomi açısından önemli etkileri bulunmaktadır. Bu çalışma, hanehalkının gıda atıklarına yönelik davranışını etkileyen faktörlerin derinlemesine analizini yapmak ve analiz sonuçlarına uygun olarak yapılan girişimin etkisini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmada çok aşamalı karma yöntem kullanılmıştır. Çalışmanın ilk aşamasında hanelerin genel bilgileri ve gıda atıklarıyla ilgili verilerini elde etmek için yüz yüze bir anket uygulanmıştır. Anket ile veri toplama işlemi tamamlandıktan sonra yapılan analizlerin ardından gıda atığı davranışını etkilediği belirlenen sosyodemografik değişkenlere uygun haneler seçilmiş, bu hanelerden gönüllü olanlarla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerin ardından haneler atık günlüğü & fotoğraflama aşamasına dahil edilmiştir. Görüşme verilerinin analizlerinden sonra sonuçlardan yola çıkılarak hanelere yapılacak bilgilendirmeler için kitapçıklar hazırlanmıştır. İlk bir haftalık atık günlüğü & fotoğraflama işleminin ardından bilgilendirmeler yapılmış ve bunu takiben tekrar bir haftalık atık günlüğü & fotoğraflama süreçleri gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik özelliklerinden olan yaş, cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu, medeni durum, gelir düzeyi ve hanede yaşayan kadın sayısına göre katılımcıların gıda atığı davranış puanı (GAD) farklılık göstermiştir. En yüksek GAD puanlarının 19-29 yaş aralığında, erkek bireylerde, lisans ve lisansüstü eğitim düzeyinde, çalışanlarda, bekar bireylerde, 6500-7499 TL gelir düzeyinde ve hanesinde bir kadın yaşayanlarda olduğu belirlenmiştir. Alışveriş sıklığında ve artıkların kullanımında artış olduğunda gıda atığı davranışında azalma olduğu, alışverişe giderken harcanan süre arttığında gıda atığı davranışının arttığı bulunmuştur. Kişisel tutum, çevresel tutum, algılanan davranışsal kontrol, suçluluk duygusu ve geri dönüşüm faktörleri atık oluşturmamaya yönelik niyet üzerinde pozitif yönlü ve gıda güvenliği tutumu ise negatif yönlü etkiye sahiptir (p<0,05). Katılımcılar tarafından anket aşamasında gıdaların çöpe atılma nedenleri arasında en çok belirtilen gıdanın küflü, bozulmuş vb. olması ve çok uzun süre buzdolabında kalmış olması iken bilgilendirme öncesi ve sonrası oluşan gıda atıklarının başlıca oluşum nedenleri porsiyonun büyüklüğü ve gıdada küflenme, çürüme, böceklenme vb. olması olmuştur. Taze sebzeler, taze meyveler, pişmiş yemek artıkları ve ekmek en çok israf edilen gıdalar olarak belirlenmiştir. Görüşmeler sırasında hanelerin başlıca değindiği noktalar alışveriş sırasında indirimlerden etkilenmeleri, ihtiyaçtan fazla gıda satın alabilmeleri, meyve ve sebze atıklarının fazla olması ve son kullanma tarihi kontrolü konusunda dikkatli olmaları olmuştur. Ayrıca haneler ekonomik fayda sağlamak amacıyla ve empati yapma durumundan dolayı atık azaltma konusunda motive olduklarını ve atıkları azaltmak için insanların bilinçlendirilmesinin ve küçük yaşta eğitim verilmesinin gerekli olduğunu ifade etmişlerdir. Hanelere gıda atığına yönelik yapılan bilgilendirme sonucunda oluşan gıda atıklarının sıklığında %26,5'lik, miktarında ise %40,7'lik azalma olduğu görülmüştür. Bu çalışmanın verileri hanelerdeki gıda atığı davranışının çok yönlü incelenmesi gereken bir konu olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Çalışmadan elde edilen kapsamlı bilgiler doğrultusunda bölgesel ve ulusal çapta müdahaleler ile ülkemizdeki hanelerde oluşan gıda atıklarını azaltmaya yönelik etkin bir çözüm sağlanabileceği düşünülmektedir.
Food export and virtual water trade of Türkiye in the context of climate change
Although Turkiye is already experiencing water scarcity, the water resources are decreasing even more due to the impact of climate change. To meet the growing demand, there is a need for more effective water management by making use of the WF and virtual water trade concepts. When we look at the virtual water trade of Turkiye, besides the crops with low WF, the water-thirsty crops are also being exported because their economic return is high. With the export of agricultural products, Türkiye also exports water virtually. When the virtual water exports of the selected crops examined, it can be perceived that the exported virtual water is equivalent to the domestic water needs of Istanbul for almost 7 years. To use water resources more efficiently, attention should be given to the concept of WF in exported agricultural products. The WF of the production of apricots in Malatya, which has an important place in exports and economic value, has been examined as a case study. According to the calculations, while the global green WF is 694 (m3/ton), Malatya's long-term average green WF is 311 (m3/ton). Besides, the blue WF is 502 (m3/ton) globally and 3283 (m3/ton) in Malatya. It has been seen that the blue WF of apricot production in Malatya is very high when compared to the global WF. The fact that apricot production is highly dependent on irrigation water has a negative impact on the water resources in the region. For this reason, more efficient irrigation methods should be used to reduce irrigation water in production and the blue WF should be minimized for the sustainability of water resources.