Anemia
143 theses under this subject heading
Eritrosit transfüzyonu alan hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve disiplinler arası kan transfüzyon pratiği farklılıklarının araştırılması
Çalışmamızda disiplinler arası kan transfüzyonu pratiği farklılıklarının ortaya konması, transfüzyon öncesi yaşam kalitesinin disiplinler arasındaki farklılığının gösterilmesi, transfüzyonun yorgunluk üzerine etkisinin her disiplin için ayrı ayrı ortaya konması ve eritrosit süspansiyonu transfüzyonu (EST)'nun etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2018-Mart 2019 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde EST alan 60 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Genel Bilgi Formu, Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form-36 (Short Form-36:SF-36), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (The Fatigue Severity Scale:FSS:YŞÖ), hasta dosyası ve araştırmacının kendi gözlemleriyle elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metodların (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma) yanında, t testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, One Way ANOVA ve korelasyon analizleri kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler yapılırken p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bütün hastalar ele alındığında eritrosit süspansiyonu transfüzyonu öncesi hemoglobin (hgb)değeri 7,98±1,25 g/dL olarak bulunmuş olsa da disiplinler arasında farklı idi. (p<0,05). Eritrosit transfüzyonu alacak olan hastaların tamamında transfüzyon öncesi yaşam kalitesi tüm alt boyutlarda düşük bulunmuştur. Eritrosit transfüzyonu alan hastaların transfüzyon öncesi ve sonrasında yorgunluklarını değerlendirdiğimizde; transfüzyon öncesi en fazla 6,31±0,80 puan ortalaması ile onkoloji hastalarının yorgun olduğu görülmüştür. Disiplinler arası transfüzyon pratiği farklılıklarına bakıldığında; transfüzyonların %90'ı periferik yoldan uygulanmıştır. Hastaların %35'inden kan transfüzyon onam formu alınmasına rağmen yalnızca %13,3'ü alına onamın farkındadır. Transfüzyon başladıktan sonra ilk 15 dk boyunca hastaların %48,3'ünde hayati bulgular takibi yapılmamıştır. Çalışmaya katılan hastaların %8,4'ünde kan transfüzyon reaksiyonu gelişmiştir. Transfüzyon formlarının %43,3'ü eksik doldurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Eritrosit Transfüzyonu, Anemi, Yaşam Kalitesi, Yorgunluk
Diamond-blackfan anemisi bulunan ve etiyolojisi çözülemeyen hastalarda nadir genetik sebeplerin araştırılması
Diamond-Blackfan Anemisi (DBA) erken başlangıçlı hipoplastik anemi ve konjenital malformasyonlarla karakterize bir kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromudur (KKİYS). Aynı zamanda bir ribozomopati olan DBA'da en sık (%25) etkilenen gen bir ribozomal proteini (RP) kodlayan RPS19'dur. Son yıllarda RP ilişkisiz nadir otozomal resesif DBA nedenleri (ADA2, HEATR3) tanımlansa da literatürdeki iyi incelenmiş DBA kohortlarında dahi etkilenmiş bireylerin ~%20'sinde genetik etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu tez çalışmasında, DBA'nın genetik etiyolojisini araştırmak için Türkiye genelinden DBA ön tanısı ile başvuran 30 etkilenmiş birey, öncelikle hastalıkla ilişkili olabilecek RPS19 veya ADA2 varyantları açısından değerlendirilmiş, ardından mikrodizin yöntemi ile kopya sayısı değişiklikleri irdelenmiş ve son olarak tüm ekzom dizileme (WES) analizi ile incelenmiştir. Bu inceleme sonucu 30 etkilenmiş bireyin 12'sinde (%40) DBA ilişkili RP genlerinde (RPS19, RPL5, RPS29, RPS26, RPS24, RPL35A) hastalıkla ilişkili değişiklikler saptanmış, 3 etkilenmiş bireyde (%10) ise bialelik ADA2 mutasyonları bulunmuştur. Tez kohortunda genetik etiyolojinin aydınlatılma oranı %70 olup etiyolojinin ortaya çıkarıldığı 3 bireyde (%10) tanı DBA-dışı bir KKİYS geninde (SLC25A38, TINF2, CDIN1), 3 bireyde ise (%10) başka sendromlara yol açan genlerde (ZNF699, SLC29A3, STXBP1, CRAT) saptanan varyantlarla ilişkilidir. DBA ilişkili varyant saptanan bireyler arasında bir etkilenmiş bireyde RPL5 genini içeren de novo duplikasyon keşfedilmesi sebebiyle DBA'da ilk defa bir RP geni duplikasyonu hastalıkla ilişkilendirilmiştir. Ayrıca, iki etkilenmiş birey bulunan bir ailede RPS29 geninde otozomal resesif kalıtım ile uyumlu olarak DBA fenotipi ile segrege olan nadir bir varyant bulunmuş, böylece RP ilişkili DBA'da otozomal resesif kalıtımın da mümkün olduğu ilk defa gösterilmiştir. Bunlara ek olarak, 1 etkilenmiş bireyde snoRNA'ların (small nucleolar RNA) taşınmasında görevli bir protein kodlayan bir gende heterozigot çerçeve kaymasına yol açan nadir bir de novo mutasyon saptanmış ve DBA için aday gen olarak belirlenmiştir. Ek olarak, Hacettepe DBA kohortunda genotip-fenotip korelasyonu incelenmiş, ilk defa patojenik ADA2 varyantına sahip bireyler ile klasik DBA'lı bireyler arasındaki fenotipik farklılıklar gösterilmiştir. Sonuç olarak, DBA'nın genetik etiyolojisini aydınlatma amacıyla yola çıkılan bu çalışmada DBA'ya neden olan genlerin yanı sıra yeni bir aday gen ve bilinen genlerde yeni genetik özellikler ortaya konulmuştur.
Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi polikliniklerine demir eksikliği anemisi tanısı alarak başvuran çocuklara ve ailelerine yönelik beslenme eğitiminin etkisinin araştırılması
Demir eksikliği anemisi uygun müdahaleler ile önlenebilir bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmada, Haziran 2022- Nisan 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bilim Dalı polikliniklerine başvuran demir eksikliği anemisi tanılı çocuklar ve ailelerine yönelik beslenme eğitimi müdahalesinin hastaların beslenme durumlarına etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Kliniğe başvuran 102 hasta (58 erkek; 44 kız) sıra numarasına göre iki gruba ayrılmış ve bir gruba rutin beslenme eğitimi, diğer gruba demir eksikliği anemisi ile ilgili özel beslenme eğitimi verilmiştir. Tanıda, birinci ayda ve üçüncü ayda alınan besin tüketim kayıtlarından elde edilen besin ögesi analizleri hem grup içi değişim bakımından hem de gruplar arası değişim bakımından karşılaştırılmıştır. Besin tüketim kayıtları özel hesaplama programı ile, istatistiksel analiz SPSS 22.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Normal dağılım gösteren veriler parametrik, normal dağılım göstermeyen veriler parametrik olmayan testlerle karşılaştırılmış; %95 güven aralığında p değeri <0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Birinci ay kontrole 78 hasta (39 rutin eğitim ve 39 özel eğitim) dahil edilmiştir. Tüm çocukların birinci ay sonunda enerji, protein, demir, B12 ve çinko alım miktarları başlangıca göre artmıştır (p<0,05). Başlangıçta demir ihtiyacının karşılanma yüzdesi ortalama %68,08 iken birinci ay sonu kontrolde rutin eğitim alan grubun demir ihtiyacının ortalama %88,33'ünü; özel eğitim alan grubun %83,71'ini karşıladığı görülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmada; tüketilen demir miktarı rutin eğitim grupta ortalama %28,83 artış gösterirken, özel eğitim alan grupta ortalama %54,06 olacak şekilde daha fazla artış göstermiştir (p=0,026). Protein alımları rutin eğitim grubunda %28,87 artarken özel eğitim grubunda %68,25 artmıştır ve protein alımlarındaki artış arasında anlamlı bir farklılık vardır (p=0,011). B12 vitamini alımlarındaki artış da özel eğitim alan grupta daha yüksektir (p=0,003). Üçüncü ay sonu kontrole 46 hasta (23 rutin eğitim ve 23 özel eğitim) dahil edilmiş olup sonuçlar 1. ay sonu kontrolü ile benzerdir. Bu sonuçlar beslenme eğitiminin demir eksikliği anemisi olan çocuklarda özellikle demir olmak üzere bazı makro ve mikro besin ögesi alımlarının artırılmasına katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Çocuklar ve aileleri için uygulanacak beslenme eğitimi öncelikle demir eksikliği anemisinin gelişimini engellemeye yönelik olmalı; yenidoğandan adolesan döneme kadar bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bireysel müdahalelere ek eğitimin yaygınlaştırılması, sürdürülmesi ve uygulanmasına yönelik kapsamlı devlet politikalarına ihtiyaç vardır.
Kronik böbrek hastalarında anemi ve demir parametrelerinin yönetimi
Anemi, kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur. Morbidite, mortalite ve yaşam kalitesinin bozulması için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeplerden dolayı kronik böbrek hastalığında aneminin erken teşhis edilmesi, etyolojisine yönelik değerlendirmelerde bulunması ve tedavisi önemlidir. Bu tez çalışmasında 2014-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalına başvurusu olan Evre 3A ve daha ileri evre KBH ve anemisi olan 1321 hastanın demografik bilgileri, KBH etyolojileri, anemi şiddetleri, KBH evreleri, anemi etyolojisine yönelik tetkik edilme durumları, anemi tedavisi alma durumları, aneminin düzelme durumu ve sağkalım durumları değerlendirilmiştir. Anemisi olan hastaların etyolojik açıdan değerlendirilmesi için istenmesi gereken testlerden ferritin tetkik edilme oranı %76,4 iken B12, folik asit, transferrin satürasyonu tetkik edilme oranları %20'nin altında kalmıştır. Anemisi olan hastaların %59,4'ünün herhangi bir anemi tedavisi almadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hastaların takip süreleri arttıkça anemi tedavisinin daha iyi yapılarak hedef değerlere daha çok ulaşıldığı gösterilmiştir. Takip süresinde KBH ve anemisi olan hastaların %34,8'i ölmüştür. Anemisi düzelenlerde genel sağ kalım %79,8 iken anemisi düzelmeyenlerde %62,8 olup anemisi düzelen hastaların daha uzun sağ kalıma sahip oldukları görülmüştür (p=0,002). Sonuç olarak anemisi olan KBH hastalarını daha optimal şartlarda değerlendirmeyi ve klinik olarak endike olduğu en erken dönemde tedaviye başlanması gerektiğini önermekteyiz.
6 aylık bebeklere hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin hemoglobin değerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, 6 aylık bebeklere 3 ay boyunca hemşire tarafından yapılan ev ziyaretlerinin bebeklerin 9. ayda ölçülen hemoglobin değerine etkisini belirlemektir. Randomize olmayan kontrollü çalışma olarak yapılan bu çalışmanın örneklemini, 50 deney, 50 kontrol grubu olmak üzere toplam 100 6 aylık bebek oluşturmuştur. Deney grubunda olan bebeklere ayda bir 3 defa ev ziyareti yapılmıştır. Ev ziyaretlerinde araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu doldurulmuş ve 6-9 aylık evde izlem ve bakım formuna göre bebeklerin izlem ve bakımları yapılmıştır. Kontrol grubu bebeklerine ise aile sağlık merkezlerindeki rutin izlemler yapılmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics v.22.0 paket programında tanımlayıcı istatistik, independent samples t-testi, ki-kare testi ve fisher's exact testi uygulanmıştır. Tüm analizler için 0,05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma bulgularında; deney grubundaki bebeklerin hemoglobin ortalaması 12,01±1,115 iken, kontrol grubunda 11,47±1,034 olduğu saptanmıştır (p<0.05). Deney grubundaki bebeklerin %52,0'nın hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin üstünde olduğu, kontrol grubu bebeklerin %68,0'ının ise hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin altında olduğu görülmüştür (p<0.05). Gündüz emme sıklığı 7'den fazla olan deney grubu bebeklerin ilk izlemdeki oranı %98,0, son izleminde %71,4 olarak hesaplanırken, kontrol grubu bebeklerin oranı ise ilk izlemde %76,6 iken, son izlemde %40,4 olarak hesaplanmıştır (p<0.05). Üçüncü izlemde tüm besin gruplarından alan bebeklerin oranı sırasıyla deney grubunda % 98,0, kontrol grubunda % 78,0 olmuştur (p<0.05). Deney grubunda yer alan annelerin hepsinin bebeklerine demir desteğini düzenli kullandığını ifade ederken, kontrol grubunda bu oran %84,0' olarak belirtilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışma kapsamına alınana bebeklerde demir eksikliği anemisinin ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini, bebekleri demir eksikliği anemisinden koruma ve önlemede hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin etkili olduğunu göstermiştir.
Bingöl Devlet Hastanesi'nde 2017 yılında tedavi olan geriatri hastalarında anemi durumunun değerlendirilmesi
Bingöl'de geriatrik hasta popülasyonunda anemi sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Aneminin sosyodemografik özelliklerden ve hastanede tedavi olma biçimi gibi faktörlerden nasıl etkilendiğininin belirlenmesi, anemi belirlenen kişilerde aneminin morfolojik, yaş gruplarına göre ve anemi ağırlık düzeyine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma Bingöl Devlet Hastanesi'ne başvuran geriatri hastalarında geriye dönük olarak yapıldı. Hastalar DSÖ kriterlerine göre erkeklerde hemoglobinin 13 gr/dl, kadınların ise 12gr/dl altında olması anemi kabul edilerek değerlendirildi. Yatan ve ayakta tedavi olan hastaların, kadın ve erkek hastaların anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalar morfolojik olarak sınıflandırıldı. Anemik hastalar ağır, orta ve hafif düzeyde anemi şeklinde gruplara ayrıldı. Ayrıca anemili geriatri hastaları 65-74 yaş, 75-84 yaş ve 85 yaş ve üzeri gruplara ayrılarak incelendi. Sonuçların değerlendirilmesinde Minitap paket istatistik programı ve excelden yararlanıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 11621 bireydi. Bunların 6292'si kadın, 5329'u erkekti. Yatarak tedavi görenler 2142 (%18.43), poliklinikte muayene olanlar 9479 (%81.57) kişiden oluşuyordu. Genel anemi sıklığı %24.71 bulundu. Anemi sıklığı kadınlarda %21.72, erkeklerde ise %28.25 olarak bulundu. Yatan hastalarda anemi sıklığı %46.51, ayakta tedavi gören hastalarda anemi sıklığı %19.79 olarak tespit edildi. En yüksek anemi sıklığı yatarak tedavi gören erkek hastalarda (%47.97) tespit edildi. Yatarak tedavi olan kadınlarda da %44.70 sıklıkta anemi bulundu. Ayakta muayene olan geriatrik erkeklerde %22.57 kadınlarda ise %17.62 anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalardan toplam 205 kişide (%7.15) ağır, 563 kişide (%19.62) orta, 2101 kişide (%73.23) hafif düzey anemi bulundu. Geriatrik anemili hastalarda genel morfolojik değerlendirmede 619 kişide (%21.59) mikrositer, 2129 kişide (%74.21) normositer, 121 kişide (%4.22) makrositer tipte anemi bulundu. Yaş arttıkça anemi oranında artma saptandı. Yaş gruplarında en fazla anemi oranı 85 yaş üstü erkek yatan hastalarda %67.35 olarak bulundu. Geriatrik hastalarda anemi erkek hastalarda daha fazla idi. Yatan hastalarda anemi ayakta tedavi gören hastalardan daha fazla idi. Geriatri hastalarında aneminin değerlendirmesi yapıldı. Bu çalışma yaşlılarda aneminin tespiti ve düzeltilmesine yönelik halk sağlığı programlarının yapılmasına katkı sağlayabilir. Geriatrik popülasyonda etyolojiye yönelik daha geniş anemi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Anemi, durum değerlendirmesi, geriatri hastaları
Fanconi anemi tanısı ile hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastaların uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Fanconi anemisi en sık görülen kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromudur. Hastalarda çeşitli doğumsal anormallikler, endokrin bozukluklar ve maligniteler görülebilir. Hastalardaki kemik iliği yetmezliğinin bilinen tek küratif tedavisi hematopoietik kök hücre naklidir. Hematopoietik kök hücre naklinin kısa ve uzun dönemde pek çok yan etkisi mevcuttur. Özellikle naklin uzun dönem etkileri hastaların hayat kalitesini düşürmekte, çeşitli morbiditelere ve hatta mortaliteye neden olabilmektedir. Çalışmamızda hastaların uzun dönem takiplerinde gelişen sorunları tespit etmeyi ve bu hastaların izleminde kullanılacak takip yöntemlerini belirlemeyi amaçladık. 1995-2019 yılları arasında nakil yapılmış ve nakil sonrası en az bir yıl geçmiş olan 36 Fanconi anemili hasta (K/E:12/24, tanı yaşı ortalaması 9,9 ± 0,6 yıl) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara HLA tam uyumlu kardeş (%72) veya HLA uyumlu kardeş dışı akrabadan (%28) nakil yapılmıştır. Hiçbir hastada greft kaybı olmamıştır. Hastaların takip süresi ortanca değeri 7,8 yıldır (1-25,4 yıl). 5 hastada akut graft-versus-host hastalığı, 3 hastada kronik graft-versus-host hastalığı gelişmiştir. Uzun dönem poliklinik takiplerinde hastalar, ilgili bölümler tarafından değerlendirilmiş, gerekli tanısal tetkikleri istenmiş ve bulgular kaydedilmiştir. Son kontrollerinde hastaların %58'inde boy kısalığı saptanmıştır. Hastaların %6'sı obez, %21'i fazla kilolu bulunmuştur. Değerlendirilebilen hastaların %23'ünde insülin rezistansı, %39'unda dislipidemi, %11'inde hipotiroidizm saptanmıştır. Bir hastada hipertansiyon geliştiği görülmüştür. Hastaların %35'inde gonadal disfonksiyon saptanmıştır. Nakil öncesi sık kan ürünü transfüzyonu alan 2 hastada karaciğerde orta derecede demir aşırı birikimi gelişmiştir. Solunum fonksiyon testlerinde hastaların %79'unda en az bir anormallik saptanmıştır. İşitme testi yapılan 9 hastanın 8'inde işitme kaybı tespit edilmiştir. Toplamda üç hastada nakil sonrası uzun dönemde ikincil malignite geliştiği gözlenmiştir. Gelişen maligniteler ağız kavitesi kaynaklı yassı hücreli kanser, özofagus yassı hücreli kanseri ve bazal hücreli kanserdir. Sonuç olarak, nakil sonrasında gelişen geç etkiler primer hastalık ve/veya nakil ilişkili olabilmektedir ve farklı organ ve sistemleri etkileyebilmektedir. Dolayısı ile morbiditenin önlenmesi ve yasam kalitesinin yükseltilmesi için hastaların bütüncül bir yaklaşım ile nakil sonrası uzun dönem takibinin yapılması çok önemlidir. Böylece gelişebilecek geç etkilerin erken tanı ve tedavisinin sağlanması mümkün olacaktır.
Klonal aplastik anemi hastalarında klinik tablo ve yönetimi
Aplastik anemi, kemik iliğinin anormal infiltrasyon veya fibrozisi olmadan; hiposelüler kemik iliğinin görüldüğü pansitopeni ile seyreden enfeksiyon, kanama gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Çalışmamızda aplastik anemi hastalarında hemoglobin, beyaz küre ve trombosit değerleri için eşik değerler belirlenerek hastalarda var olan sitopeni seviyeleri ile kanama ve enfeksiyon arasındaki paralelliğin ve aplastik anemi hastalarında hastalığın yönetiminin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2002-2019 tarihleri arasında takip edilen 87 aplastik anemi hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen aplastik anemi hastalarında tanı anında ortalama yaş 42(17-93) olup hastaların %49.4'ü erkek, %50,6'sı kadındır. Tüm hasta grubunda izlemde 48 hastada (%55.2) kanama epizodu, 68 hastada (%77.8) bakteriyel enfeksiyon, 31 hastada (%35.6) viral enfeksiyon, 35 hastada (%40.2) fungal enfeksiyon, 6 hastada (%6.9) pcp enfeksiyonu saptandı. Tüm hasta grubunda tanı anında 13 hastada (%52) kemik iliği displazisi, 6 hastada (%18.8) kemik iliği blast oranı >%5 olarak görüldü. Tüm hasta grubunda izlemde 80 hastaya (%92) trombosit transfüzyonu, 78 hastaya (%89.6) eritrosit transfüzyonu, 38 hastaya (%43.7) g-csf desteği verildi. Tüm hasta grubunda immunsupresif tedavi olarak siklosporin ve ATG kombine kullanımı ile, siklosporin veya ATG nin tek başına kullanılması arasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik kemik iliği transplantasyonunun, tek başına immunsupresif tedavi ile karşılaştırılmasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik Kemik İliği Transplan- tasyonu yapılan hastaların %96'sı sağ remisyonda olarak saptandı. Çalışmamızda 8 hastada (%9.2) eltrombopag tedavisi kullanılmış olup tanı anında ortalama yaş 46(19-61) idi. Eltrombopag tedavisi ile izlemde kanama (p>0.05), bakteriyel enfeksiyon (p=0.726), viral enfeksiyon (p>0.05 ), fungal enfeksiyon (p=0.056), pcp enfeksiyonu (p>0.05) ve mortalite (p>0.05) ile arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Sözcükler: Kanama, enfeksiyon, immunsupresif tedavi, allojenik kemik iliği transplantasyonu, eltrombopag, mortalite
Tip 2 diyabetli bireylerde diyetle demir alımı ve serum demir depoları ile glisemik kontrol arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, tip 2 diyabetli bireylerde diyetle demir alımı ve serum demir depoları ile glisemik kontrol arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bandırma Devlet Hastanesi Dahiliye polikliniğine başvuran Tip 2 Diyabet tanısı almış, yaşları 19-64 yıl arasında değişen 84 kadın ve 80 erkek olmak üzere toplam 164 gönüllü bireyin genel sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları ve diyetle demir alımları değerlendirilmiştir. Bireyler serum ferritin düzeyine göre değerlendirilirken; ferritin düzeyi <15,63 µg/L ise kuartil (Q1), 15,63-32,28 µg/L ise Q2, 32,28-69,53 µg/L ise Q3, >69,53 ise Q4 olarak 4 gruba ayrılmış ve HbA1c <%7 olan bireyler iyi glisemik kontrol, HbA1c ≥%7 olan bireyler kötü glisemik kontrol olarak değerlendirilmiştir. Bireylerin beden kütle indeksi (BKİ) ve bel çevresi serum ferritin kuartillerine göre anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Bireylerin serum demir düzeyi Q1'de (55,18±32,97 µg/dL) diğer kuartillere göre (Q2: 79,17±35,79 µg/dL, Q3: 79,17±35,79 µg/dL, Q4: 89,15±23,83 µg/dL) anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin serum HbA1C ortalama değerleri en yüksek Q4'te (%8,46±1,87) bulunmuştur. Bireylerin serum ferritin düzeyleri ve HbA1c düzeyleri arasında çok düşük düzeyde pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (r:0,166 p:0,033). Hem demir alımı ile serum ferritin (r:0,278 p:0,000) ve transferrin doygunluğu (TSAT) arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde bir ilişki saptanmıştır (r:0,228 p:0,000). Hem demir alımı ile transferrin arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p:0,054). Toplam diyet demir alımı glisemik kontrolü iyi olanlarda 22,04±10,52 mg iken, glisemik kontrolü kötü olanlarda 18,82±9,92 mg dır (p<0,05). Bireylerin serum ferritin düzeyi ile diyetle enerji, karbonhidrat, protein ve yağ yüzdesi, posa alımları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca bireylerin diyetle enerji, protein, karbonhidrat ve yağ alımları HbA1c düzeyleri farklı olan gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmada zayıf glisemik kontrol ile artmış ferritin düzeyleri arasında ilişki bulunmuştur. Ancak diyetle hem demir alımları ile glisemik kontrol arasında doğrudan bir ilişki bulunmamıştır. Tip 2 diyabetli bireylerde diyetle demir alım miktarları ve serum demiri ile ilişkili parametrelerin izlenmesinin glisemik kontrolün sağlanması açısından yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip2 Diyabet, Demir, serum ferritin, Hem demir, glisemik kontrol
Hemolitik anemi tanısında çeşitli retikülosit indekslerinin duyarlılıklarının kıyaslanması
Periferik kanda retikülosit oranı anemiye kemik iliğinin verdiği yanıtı gösterir. Retikülositler olgun eritrosit olmadan önce 2 gün kemik iliğinde, 1 gün periferik kanda kalmaktadırlar. Ciddi anemilerde retikülositlerin periferik kanda kalma süresi uzamıştır. Retikülosit sayısının kemik iliği üretim ölçütü olarak kullanılabilmesi için dolaşımdaki olgunlaşma süresi için bir düzeltme yapılması gerekmektedir. Bunun için düzeltilmiş retikülosit oranı ve retikülosit üretim indeksi hesaplanmaktadır. Hemolitik anemilerde retikülositoz karakteristik bir bulgudur. Çalışmamızda hemolitik anemili hastalarda retikülosit parametrelerinin duyarlılıklarının karşılaştırılması ve tanı konulmasında en çok yardımcı olabilecek parametrenin bulunması hedeflenmiştir. Çalışma retrospektiftir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş 70 hemolitik anemi hastası dahil edildi. Yaş ve cinsiyet uyumlu 50 bireylik kontrol grubu oluşturuldu. Araştırmacı tarafından retikülosit yüzdesi üzerinden mutlak retikülosit, hematokrite bağlı düzeltilmiş retikülosit oranı, hemoglobine bağlı düzeltilmiş retikülosit oranı ve retikülosit üretim indeksi hesaplandı. Hasta ve kontrol grubunda retikülosit parametreleri karşılaştırıldı. Hasta ve kontrol grubunda yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Hasta grubunda retikülosit parametreleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu. Eşik değerlere göre retikülosit parametreleri karşılaştırıldı. Hematokrit ve hemoglobine göre düzeltilmiş retikülosit oranının eşik değer %2 alındığında %98,5 sensitivite, %12 1- spesifisite ile en iyi parametre olduğu görüldü. Literatürde tanımlanmış diğer retikülosit indekslerinin (retikülosit üretim indeksi ve mutlak retikülosit sayısı), tanımlanmış eşik değerleriyle iyi tanısal performans göstermedikleri belirlendi. ROC analizi ile hastalarımızda her bir parametre için sensitivitenin %100, spesifisitenin en yüksek olduğu değer ayrıca belirlendi. v Sonuç olarak hemoglobin veya hematokrite göre düzeltilmiş retikülosit oranı dışındaki retikülosit indekslerinin literatürde tanımlanan ve genel kabul gören eşik değerleri hemolitik anemi tanısında güvenilir değildir. Anahtar kelimeler: retikülosit, hemolitik anemi, düzeltilmiş retikülosit oranı
Demir eksikliği anemisi tanısı alan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Anemi dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Aneminin toplumda en sık görülme nedeni hipoproliferatif anemi olup bunun da en sık nedeni demir eksikliği anemisidir. DSÖ yaşam kalitesini "Bireylerin kendi yaşamlarını, içinde bulundukları kültür ve değer sistemleri şartlarında, hedefleri, beklentileri, standartları ve ilgileri ile bağlantılı olarak algılama şekli" olarak tanımlar. Anemi nedeniyle oluşan doku hipoksisinin sebep olduğu yorgunluk, halsizlik, nefes darlığı kontrol altına alınmadığında bireyin günlük yaşam aktivitelerini ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu araştırmada demir eksikliği anemisi olan hastalarda replasman tedavisi öncesi ve sonrası WHOQOL-BREF yaşam kalitesi ölçeğinin sonuçlarını karşılaştırıp hastalarda demir eksikliği anemisi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek istedik. Çalışmaya 2018 Eylül -2019 Nisan ayları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Genel Dâhiliye, Hematoloji, Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 134 demir eksikliği anemisi olan hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 95' i kontrole geldi. Kontrole gelen hastaların tedavi öncesi ve sonrası kan parametreleri istenip, demir eksikliği anemisi semptomları sorgulanarak, WHOQOL-BREF yaşam kalitesi ölçeği doldurtuldu. Ardından tedavi öncesi ve sonrası bulgular karşılaştırıldı. Hastaların demir replasman tedavisi sonrası eritrosit, Hb, MCV, lökosit, ferritin değeri arttı, trombosit değeri azaldı. Demir eksikliği anemisi semptomlarından çabuk yorulma, nefes darlığı, solukluk, çarpıntı, el-ayaklarında uyuşma şikâyetleri azalmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturdu. Halsizlik şikâyeti de azalmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadı. Hastaların yaşam kalitesi ölçeğinde fiziksel alan, genel algılanan yaşam kalitesi, algılanan sağlık durumu puanları tedavi sonrası artmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturdu. Psikolojik alanda, sosyal alanda, çevre-TR alanında puanları artmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadı. Anahtar Kelimeler: demir eksikliği anemisi, yaşam kalitesi, koruyucu hekimlik
Umbilikal kord klempleme zamanının bebek anemisi üzerine etkisi
Bebeklik ve çocukluk döneminde demir eksikliği anemisi Türkiye'de ve dünyada sık olarak görülen bir sağlık sorunudur. Bu çalışma, umbilikal kord klempleme zamanının bebek anemisi üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla Aralık 2017-Aralık 2018 arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde yürütülmüştür. Araştırma randomize kontrollü, deneysel ve prospektif bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini çalışmanın yapıldığı tarihlerde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde doğum yapmak için başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 65 gebe ve yenidoğanları (müdahale=32, kontrol=33) oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak Umbilikal Kord Klempleme Zamanının Bebek Anemisine Etkisi Tanıtıcı Bilgi Formu kullanılmıştır. Müdahale grubundaki gebelerde doğumun üçüncü evresinde umbilikal kord klempleme için 60 saniye beklenmiş, kontrol grubunda yer alan gebelerde umbilikal kord ilk 15 saniye içinde klemplenmiştir. Araştırmanın ilk aşamasının verileri için doğumdan 48 saat sonra yenidoğanın hematokrit ve bilirübin ölçüm değerleri ve hiperbilirübinemi nedeniyle fototerapi ihtiyacı değerlendirilmiştir. Araştırmanın ikinci aşamasında doğum sonu dördüncü ayda aile hekimliğinde yapılan anemi taramasına ilişkin veriler incelenmiştir. Araştırmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics 25.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Normal dağılıma sahip veriler için istatistiksel değerlendirmelerde parametrik testler kullanılmıştır. Çalışmanın istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak belirlenmiştir. Araştırmanın ilk bölümünde, umbilikal kordu geç klemplenen yenidoğanların hematokrit ve bilirubin düzeylerinin umbilikal kordu erken klemplenen yenidoğanlara oranla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.041). Doğum sonu dönemde hiperbilirübinemi nedeniyle fototerapi ihtiyacı açısından müdahale ve kontrol grubundaki yenidoğanlar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.948). Doğum sonu dördüncü ayda yapılan anemi taramasında müdahale grubundaki bebeklerin hematokrit ve hemoglobin düzeyi ortalamalarının kontrol grubundaki bebeklerin ortalamalarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (sırasıyla p=0.050, p=0.006). Anemi tanısı alma durumu açısından müdahale ve kontrol grubunda yer alan bebekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.629). Bu çalışma ile umbilikal kord klempleme zamanının bebeğin hematolojik parametrelerine olumlu bir etki sağladığı sonucuna varılmıştır. Doğumun üçüncü evresinde umbilikal kordun en az bir dakika sonra klemplenmesinin bebeklerde yaşamın ilk yılında görülebilecek demir eksikliği anemisinin önlenmesi için kullanılması önerilmektedir.
Demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerde ölçüm belirsizliği
Amaç: Ölçüm belirsizliği, ölçülen büyüklüğe atfedilebilecek değerlerin dağılımını karakterize eden, ölçüm sonucu ile ilişkili bir parametredir. Ölçüm belirsizliği, test sonucunun gerçek değeri ne ölçüde temsil ettiğini gösterir. Ölçüm belirsizliğinin değerlendirilmesi klinik laboratuvarların kalitesinin arttırılmasına ve spesifik sonuçların yorumlanmasına katkı sağlar. Ölçüm belirsizliği, bir kan testi sonucunun kalitesinin kantitatif bir göstergesi olup, laboratuvar akreditasyonu için temel bir gerekliliktir. Uluslararası Standardizasyon Örgütü laboratuvarların ölçümünü yaptığı her test için ölçüm belirsizliğini hesaplamalarını ve klinisyenin isteği doğrultusunda raporlamak üzere hazır bulundurmalarını önerir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı'nda çalışılan ve demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerin ölçüm belirsizliklerinin hesaplanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ölçüm belirsizliği hesaplaması için eritrosit, hemoglobin, hematokrit, MCV, MCH, MCHC, lökosit, trombosit, serum demiri, ansature demir bağlama kapasitesi, serum transferrin ve ferritin testlerinin Mayıs 2018 - Nisan 2019 tarihleri arasındaki iç ve dış kalite kontrol verileri kullanıldı. Nordtest kılavuzu örnek alınarak elde edilen ölçüm belirsizliği sonuçları uluslararası kabul görmüş izin verilebilir toplam hata limitleriyle (Westgard ve CLIA'88) karşılaştırıldı. Bulgular: Genişletilmiş ölçüm belirsizliği değerleri Sysmex XN-2000 cihazının sol ve sağ modülleri ile XN-3100 cihazının sol ve sağ modüllerinde sırasıyla eritrosit için %3.84, %2.17, %4.58, %1.61, hemoglobin için %2.61, % 2.31, %3.65, %1.75, hematokrit için %4.78, %5.89; %6.85, %7.02, MCV için %7.47, %6.00, %6.14, %7.48, MCH için %2.95, %1.91, %1.92, %1.93, MCHC için %5.80, %9.66, %5.27, %5.96, lökosit için %4.03, %3.86, %8.17, %6.02, trombosit için %12.72, %14.02, %10.98, %11.37; demir için %9.71, ansatüre demir bağlama kapasitesi için %10.51, transferrin için %6.89 ve ferritin için %25 olarak hesaplandı. Genişletilmiş ölçüm belirsizliği sonuçları incelendiğinde hemoglobin, lökosit ve demir testlerine ait genişletilmiş ölçüm belirsizliği değerlerinin hem Westgard hem de CLIA'nın belirlediği izin verilebilir toplam hata limitlerinin içinde olduğu saptandı. Sonuç: Her laboratuvar analitik performansını takip etmek için ölçümünü yaptığı testlerin belirsizlik değerlerini hesaplamalı ve düzenli aralıklarla kontrol etmelidir. Ülkemizde en sık görülen anemi nedenlerinden biri olan demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerin ölçüm belirsizliğinin hesaplanması ve bu değerlerin test sonuçları ile birlikte raporlanması klinik karar verme noktasında hekimin gücünü ve laboratuvar sonuçlarına duyduğu güveni arttıracak, hastalara verilen sağlık hizmetine önemli katkı sağlayacaktır.
Nutrisyonel anemisi olan kız adolesanlarda anormal uterin kanama ve von willebrand hastalığı sıklığının araştırılması
Anemi, tüm dünyada sağlık sisteminin önde gelen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Adolesan dönemde hızlı büyüme ile birlikte artmış metabolizma hızı, uygun olmayan beslenme alışkanlıkları ve anormal uterin kanama öyküsü anemi sıklığını arttırmıştır. Çalışmamızda adolesan kızlarda demir eksikliğine ve B12 eksikliğine bağlı aneminin sıklığını, nedenlerini ve Von Willebrand Hastalığı'nın bu dönemde gelişen anemi etiyolojisindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 01.02.2020 ve 01.02.2023 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Hematoloji Polikliniği'ne ayaktan başvuran ve anemi tanısı ile izlenen 317 adolesan kız hasta dahil edildi. Hasta verileri geriye dönük dosya taraması yapılarak elde edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru semptomları, fizik muayene bulguları, laboratuvar parametreleri ve almış oldukları tedaviler ayrıntılı şekilde incelendi. Aneminin sebebine yönelik olarak gönderilen hemogram, ferritin, vitamin B12, folik asit, hemoglobin elektroforezi, koagülasyon parametreleri, Von Willebrand faktör, ristosetin kofaktör ve Faktör VIII sonuçları kayıt altına alındı. Çalışmamızda hastaların yaşları 10-18 arasında değişmekte olup ortalama yaşı (14,5±2,1) yıldır. Hastaların %41,6'sında (n=132) sadece demir eksikliği, %21,1'inde (n=67) sadece vitamin B12 eksikliği, %35,9'unda (n=114) kombine nutrisyonel anemi, %1,2'sinde (n=4) ise sadece folik asit eksikliği olduğu saptandı. Anormal uterin kanama öyküsü, hastaların %23,6'sında (n=75) tespit edildi. Jinekolojik muayenesi yapılan 61 hastanın %78,6'sında (n=48) herhangi patoloji saptanmadı. Von Willebrand faktör, ristosetin, Faktör VIII düzeyi ve klinik bulgular ışığında hastaların %21,3'üne (n=16) Von Willebrand hastalığı tip 1 tanısı konduğu tespit edildi. Sonuç olarak; adolesan yaş grubunda nutrisyonel anemi sıklıkla görülse de özellikle anormal uterin kanaması olan hastaların risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Bu hastalarda altta yatan kanama bozukluğunun erken dönemde saptanması için tarama programlarının ve prevelans çalışmalarının arttırılması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Adolesan kız, anemi, anormal uterin kanama, Von Willebrand hastalığı
Total eklem artroplastisi geçiren hastalarda akut böbrek hasarı risk faktörlerinin araştırılması
Total Eklem Artroplastisi Geçiren Hastalarda Akut Böbrek Hasarı Risk Faktörlerinin Araştırılması" Amaç: Bu çalışmanın primer amacı, total eklem artroplastisi geçiren hastalarda postoperatif akut böbrek hasarı ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Bu hasta grubunun çoğunlukla ileri yaş ve komorbid hastalardan oluştuğu göz önünde bulundurulduğunda hastalarda postoperatif komplikasyonlar gelişmeden, ön görülebilir risk faktörleriyle riskli hastaları belirlemek ve bu hastaların preoperatif optimizasyonlarını yapabilmek için yol çizebilmek çalışmanın sekonder amacıdır. Gereç Yöntem: 2015-2020 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda opere edilerek eklem artroplastisi geçirmiş hastalar dahil edildi. Çalışma kapsamında hastaların cinsiyet, yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi değerleri, sigara kullanımı, American Society of Anesthesiologist (ASA) skoru, Charlson-Comorbidity Index skoru (CCI), geçirdiği operasyon türü, cerrahi süre, introperatif hipotansiyon varlığı, anestezi yöntemi, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği varlığı, preoperatif anemi varlığı, preoperatif ürik asit ve albümin düzeyi, perioperatif dönemde nefrotoksik ajan kullanımı, bazal kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) değerleri, perioperatif dönemde trombosit süspansiyonu, eritrosit süspansiyonu, taze donmuş plazma transfüzyonu miktarları, postoperatif 24. saat - 48. saat - taburculuktaki kreatinin, GFR değerleri ve Kidney Disesae Improving Global Outcomes (KDIGO) skorları, hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 1781 hasta ile başlanmış, 113 hasta kronik böbrek yetmezliği hastası olması nedeniyle, 108 hasta akut böbrek yetmezliğinde olması nedeniyle, 648 hasta verilerine ulaşılamadığı için çalışma dışı bırakılmış ve çalışmaya 912 hasta dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda 134 hastada (%14,6) ise akut böbrek hasarı (AKI) gelişimi tespit edildi. AKI'ye etki eden risk faktörlerine bakıldı, ileri yaş, ASA, CCI, diyabet ve hipertansiyon varlığı, nonsteroidal anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ), vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı anlamlı risk faktörleri olarak bulundu (p<0,05). Demografik verilerde yaş, CCI, ASA ve operasyon türü için AKI olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı fark bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,002). Komorbidite ve ilaçlar bakımından farklara bakıldı, diyabet, hipertansiyon varlığı, vankomisin, kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı için iki grup arası anlamlı fark bulundu (sırasıyla p=0,003, p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p=0,014). Değişkenler bakımından farklara bakıldı, preoperatif albümin düzeyi, bazal GFR, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ve yatış süresi için iki grup arası anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda ileri yaş, ASA ve CCI skorunun yüksekliği, diyabet ve hipertansiyon varlığı, NSAİİ, vankomisin ve kontrast madde kullanımı ve preoperatif anemi varlığı tek değişkenli lojistik regresyon analizi ile bağımsız risk faktörleri olarak ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: postoperatif AKI, artroplasti, komorbidite, anemi
Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım
Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.
Gebelikte anemi sıklığı ve aneminin travay sürecine etkisi
Amaç: Bu araştırma gebelerde anemi sıklığını ve aneminin travay sürecine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma analitik-kesitsel olarak Şubat 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılmıştır. Çalışmanın evrenini bu hastaneye doğum yapmak için yatışı yapılan gebeler, örneklemini ise 317 gebe oluşturmuştur (n=317). Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan Gebe Tanıtım Formu ve Travayda Gebe ve Yenidoğan İzlem Formu ile toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalaması 24,47±4,72 olup, %34,7'si ortaokul mezunudur. Gebelerin gebelik haftası ortalaması 38,41±1,58 ve gebelik sayısı ortalamaları 1,26±0,52'dir. Gebelerin %90,9'unun sağlık kontrollerini yaptırdığı, %76'sının gebelikleri sürecinde demir hapı kullandıkları, demir hapı kullananların %56,2'sinin hapları düzenli kullandıkları saptanmıştır. Travay süreci boyunca gebelerin %30,3'üne indüksiyon, %26,6'sına kristaller manevrası, %84,4'üne epizyotomi uygulandığı saptanmıştır. Gebelerin aktif fazdan tam açıklığa kadar geçen süre ortalaması 328,31±72,60, tam açıklıktan doğuma kadar geçen süre ortalaması 76,96±31,19 dakika olup, gebelerin %95'inin vajinal doğum yaptıkları saptanmıştır. Gebelerin %34,7'sinin anemisinin olduğu, gebelerin hemoglobin değerlerinin ortalaması 11,30 g/dl olduğu tespit edilmiştir. Gebelerin anemik olmaları travay sürecinde; indüksiyon, kristaller manevrası uygulamalarını, mekonyumlu amniyon görülme oranlarını, gebelerde latent fazda yorgunluk düzeyini, yenidoğanlarda oksijen uygulamasını artırdığı, tam açıklıktan doğuma kadar geçen süreyi uzattığı ve plasenta ağırlığını etkilediği bulunmuştur (p<0,05). Gebelerin yaşları, eğitim durumları, aile tipleri, sosyal güvence varlığı, kendilerinin ve eşlerinin çalışma durumları, gelir düzeyi algıları, gebelik haftaları, sağlık kontrollerinin yapıldığı yer ve sağlık kontrollerini düzenli yaptırma, demir hapı kullanma ve hapı düzenli kullanma durumları anemi sıklıklarını etkileyen faktörler olarak bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda gebelerin yaklaşık üçte birinin anemisi olduğu saptanmış olup gebelikte aneminin doğumda indüksiyon ve kristaller manevrası gibi uygulamaları ve yenidoğana oksijen uygulanmasını artırdığı, plasenta ağırlığını azalttığı, travay sürecinde yorgunluğun artmasına neden olduğu ve yenidoğan sağlığını olumsuz etkileyebileceği bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Anemi, Demir Eksiliği Anemisi, Ebelik Bakımı, Gebe, Travay Süreci, Yenidoğan
Orak hücre anemili hastalarda osteoporoz ile ilişkili yeni biyokimyasal markerlerin tanıdaki yeri
Otozomal resesif geçiş gösteren Orak Hücre Anemisi (OHA), β-globin zincirini kodlayan gendeki tek nokta mutasyonundan kaynaklanmaktadır. Hemoglobinin yük dengesinin değişmesine neden olan bu mutasyon, yetersiz oksijen bulunan ortamlarda HbS'in polimerize olmasına sebep olur. Sonuç olarak, alyuvarların bikonkav disk şekli değişir ve hücreler orak şeklini alır. Doku ve organların oksijensiz kalıp beslenememesine ve kemik yoğunluğunun düşmesine bağlı olarak kemik deformiteleri ve takibinde bir kemik hastalığı olan Osteoporoz gelişebilir. Bu çalışmada, OHA hastalarında Kemik Döngüsü Belirteçleri (KDB) serum düzeyleri ölçülerek orak hücre anemisi ile osteoporoz ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 33 orak hücreli birey (HbSS (30) / HbSβ (3)) hasta grubu ve 34 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve bu bireylerden alınan kan örnekleri, 3500 rpm'de 10 dk. santrifüj edildikten sonra serumları ayrılıp biyokimyasal analizler için -80°C'de saklandı. Serum örneklerinde kemik döngüsü yapım belirteçleri; PINP, PICP, BALP ve Osteokalsin (OT) ile kemik döngüsü yıkım belirteçleri; CTX, Hidroksiprolin (Hyp) ve Pridinolin (PYD) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. Ayrıca, 25(OH)D düzeyleri spektrofotometrik olarak Immunoassay (EIA) ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Deney sonucunda, PINP (p=0,345), PICP (p=0,071) ve BALP (p=0,607) düzeylerinde orak hücreli anemi çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, OT düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,016). Ek olarak, hasta grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CTX (p=0,763), Hyp (p=0,546) ve Piridinolin (p=0,890) serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Son olarak, 25(OH)D orak hücre çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düşük bulundu (p=0,01). Çalışma sonucu kemik yapım belirteci olan osteokalsine göre değerlendirildiğinde orak hücre anemili hastalarda osteoblastik aktivitenin ve dolayısıyla kemik döngüsünün arttığı söylenebilir. Orak hücre hasta grubunun artan osteokalsin düzeyi ve düşük 25(OH)D sonucu, osteoporoz patolojisini destekler nitelikte olup tanı için yeterli değildir. Sonuç olarak, orak hücre anemisinin kemik metabolizmalarına olan etkisini anlamak için KDB serum düzeylerinin, kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile desteklenerek değerlendirilmesi ve orak hücre hastalarının örneklem büyüklüğü arttırılarak daha fazla araştırılması gerekmektedir.
Orak hücreli anemi hastalarında hidroksiüre kullanımının total antioksidan kapasite (TAK), total oksidatif stres (TOS) ve antioksidan eser elementler ile ilişkisi
Giriş: Orak hücreli anemi (OHA) otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oksidatif stresin OHA patogenezinde önemli yeri olduğu gösterilmiştir. Hidroksiüre (HU) kullanımı ile birlikte eser element takviyelerinin OHA tedavisine katkıları araştırılmaya devam edilmektedir. Amaç: Orak hücreli anemide HU kullanımı ve demir (Fe), bakır (Cu), çinko (Zn), selenyum (Se) eser elementlerinin oksidatif stres parametreleri olan TAK ve TOS ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya katılan bireyler; HU düzenli kullanan OHA'lı hastalar (Grup 1), HU kullanmayan veya düzensiz kullanan OHA'lı hastalar (Grup 2) ve sağlıklı kontrol grubu (Grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hemogram, biyokim-yasal analizler, TAK (Total Antioksidan Kapasite), TOS (Total Oksidatif Stres), Fe, Cu, Zn ve Se düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler OHA hasta grupları ve sağlıklı gönüllüler için kıyaslandı. Bulgular: Serum Fe düzeyleri; Grup 1'de 107,54 25,22 μg/dl, Grup 2'de 148,65 49,35 μg/dl, Grup 3'te 80,63 21,80 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Cu düzeyleri; Grup 1'de 106,71 1 6,80 μg/dl, Grup 2'de 97,53 21,95 μg/dl, Grup 3'te 103,49 25,36 μg/dl idi. Gruplar arasında Cu düzeyleri açı-sından istatiksel fark saptanmadı (p=0,208). Zn düzeyleri; Grup 1'de 80,51 12,32 μg/dl, Grup 2'de 74,53 12,33 μg/dl, Grup 3'te 91,66 12,93 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). Se düzeyleri; Grup 1'de 81,31 12,15 μg/dl, Grup 2'de 59,76 15,18 μg/dl, Grup 3'te 102,26 23,50 μg/dl olup, istatiksel açıdan birbirinden farklı idi (p=0,001). TAK düzeyleri; Grup 1'de 3,05 0,69 mmol/L, Grup ix 2'de 3,22 1,06 mmol/L, Grup 3'te 2,15 0,48 mmol/L olup, istatiksel açıdan birbi-rinden farklı idi (p=0,001). TOS düzeyleri; Grup 1'de 13,26 5,55 μmol/L, Grup 2'de 14,40 4,76 μmol/L, Grup 3'te 14,98 6,44 μmol/L idi. Gruplar arasında TOS düzeyleri açısından istatiksel fark saptanmadı (p=0,416). Sonuç: Düzenli HU kullanan OHA grubu ile Düzensiz HU kullanan veya HU kullanmayan OHA grubu arasında TAK ve TOS düzeyleri benzer olarak saptanmıştır. TAK düzeyleri sağlıklı kontrol grubunda OHA hasta gruplarına göre daha düşük sap-tanmıştır. TOS düzeyleri, OHA hasta grupları ve sağlıklı kontrol grubunda benzer ola-rak saptanmıştır. Eser element düzeylerinin OHA ile ve OHA'da düzenli HU kullanımı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Bu konu ile ilgili daha ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Orak hücreli anemi, TAK, TOS, hidroksiüre, eser element
Orak hücre anemisi hastalarında gen polimorfizmleri ile hastalığın komplikasyonları arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Orak hücreli anemi ilerleyici organ hasarına neden olan, otozomal resesif kalıtılan bir hemoglobinopatidir. Orak hücreli anemi hastalarında genlerin rolünün saptanması, hastalığın takip ve tedavisinde önemli derecede katkı sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, orak hücre anemili hastalarda gen polimorfizmleri ile hastalığın komplikasyonları arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza HbSS genotipine sahip 89 OHA hastası ve 100 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 189 hasta dahil edildi. eNOS rs2070744, VEGF rs2010963, ANXA2 rs1033028 gen polimorfizmlerine ait genotipleme için tüm hasta ve kontrol grubundan EDTA'lı tüplere periferik kan örneği alınıp; bu örneklerden genomik DNA izole edildi. Elde edilen genomik DNA'lardan primerler kullanılarak real-time PCR yapıldı. PCR verileriyle genotipleme yapıldı. Tüm sonuçlar uygun istatistik yöntemleri ile değerlendirildi. Hastaların komplikasyonlarla ilgili bilgileri dosyalarından yararlanılarak elde edildi. Bulgular: eNOS rs2070744 polimorfizmi için hasta grubunun % 44,9'ü mutant, % 38,2'si heterozigot, % 16,9'u wild tip genotipe; kontrol grubunun % 43'ü mutant, % 41'i heterozigot, % 16'sı wild tip genotipe sahipti. İki grup arasında eNOS rs2070744 polimorfizmi genotip sıklıkları açısından istatiksel olarak farklılık saptanmadı (p=0,926). VEGF rs2010963 polimorfizmi için hasta grubunun % 42,7'si heterozigot, % 32,6'sı mutant, % 24,7'si wild tip genotipe; kontrol grubunun % 51'i heterozigot, % 35'i mutant, % 14'ü wild tip genotipe sahipti. İki grup arasında VEGF rs2010963 polimorfizmi genotip sıklıkları açısından istatiksel olarak farklılık saptanmadı (p=0,164). ANXA2 rs1033028 polimorfizmi için hasta grubunun % 49'4'ü heterozigot, % 29,2'si mutant, % 21,3'ü wild tip genotipe; kontrol grubunun % 45'i mutant, % 41'i heterozigot, % 14'ü wild tip genotipe sahipti. ANXA2 rs1033028 polimorfizminin genotip sıklıkları iki grup arasında farklı olmasına rağmen, bu farklılık istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,07). eNOS rs2070744, VEGF rs2010963, ANXA2 rs1033028 polimorfizmleri ile orak hücre anemisi komplikasyonları arasında istatiksel olarak ilişki saptanmadı. Sonuç: Orak hücreli anemide komplikasyonların gelişimiyle gen polimorfizmleri arasında ilişki saptanmamıştır. Orak hücreli anemide eNOS, VEGF ve ANXA2 gen polimorfizmlerinin komplikasyon gelişiminde rolünün anlaşılması için daha geniş araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Orak hücreli anemi, gen, polimorfizm, eNOS, VEGF, ANXA2
Kronik böbrek hastalığı ile ilişkili anemide lncrna(lincrna-EPS) ekspresyon düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada kronik böbrek hastalığı (KBH) ile ilişkili renal anemisi mevcut olan hastalarda uzun kodlanmayan RNA ailesinden biri olan lincRNA eritroid prosurvivalı'nın (lincRNA-EPS) ekspresyon düzeyleri bakılmasını ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmayı hedefledik. Ayrıca lincRNA-EPS'nin ekspresyon düzeylerinin anemi parametreleri (hemoglobin, MCV, ferritin, vitamin B12, folik asit gibi) ve eritropoetin (EPO) dozları ile ilişkili olup olmadığınının araştırılmasını amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza hasta sayısı 40, kontrol grubu sayısı ise 19 olmak üzere toplamda 59 kişi dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri kaydedildi. Laboratuvar analizleri için kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinden tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreler çalışıldı. LncRNA ekspresyon seviyelerinin analizleri RT-qPCR ile çalışıldı. Evre 3-5 KBH tanısı alan hastalar ve sağlıklı grup şeklinde gruplandırıldı. Veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: LincRNA-EPS ekspresyonu medyan ve kartil değerleri sırasıyla, sağlıklı kontrol grubunda medyan değer: 0,000041; 1. Kartil (Q1): 0,000017, 2. Kartil (Q2): 0,000041, 3. Kartil (Q3): 0,00038, hasta grubunda ise medyan değer: 0,5255; 1. Kartil (Q1): 0,0072, 2. Kartil (Q2): 0,5255, 3. Kartil (Q3): 0,00038 olarak saptandı. Bu veriler değerlendirildiğinde, KBH'ı olan grupta lincRNA-EPS ekspresyon değerleri daha yüksek saptandı (p <0,001). Ayrıca hastaların EPO düzeyleri ile lincRNA-EPS ekspresyon düzeyleri arasında negatif korelasyon bulundu (r=-0,654, p=0,011). Sonuç: Çalışmamız lincRNA-EPS ekspresyon düzeylerinin KBH hastalarında değerlendirildiği literatürdeki ilk çalışmadır. Renal anemisi olan KBH hastalarında, artan lincRNA-EPS ekspresyon düzeyi ve EPO kullanımı ile lincRNA-EPS ekspresyon düzeyinin ters korelasyonu göz önüne alındığında; eritropoezi kolaylaştırmak amacı ile lincRNA-EPS ekspresyon düzeyinin artarak proapoptotik bir gen olan Pycard'ı baskılaması, olası bir mekanizma gibi durmaktadır. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, renal anemi, eritropoetin, uzun kodlanmayan RNA
Orak hücre anemili hastalara bakım veren bireylerin depresyon, iyi oluş, psikolojik dayanıklılık ve yaşam kalitesi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Orak Hücre Anemi (OHA)'lı hastalara bakım veren bireylerin depresyon, iyi oluş, psikolojik dayanıklılık ve yaşam kalitesi düzeylerini ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemi Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde orak hücre anemi tanısı ile takip edilen 120 hastanın bakım veren bireylerinden oluşmaktadır. Hastaların ve bakım verenlerin demografik verileri kaydedildi. Çalışmada veri toplama aracı olarak, "Sosyodemografik Bilgi Formu", "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)"," Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİOÖ)", "Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ)" ve "SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanıldı. Bulgular: Bakım verenlerin orta düzeyde depresyona sahip olduğu (ortanca puan 19) bulundu. Bakım verenlerde psikolojik dayanıklılığının orta düzeyde olduğu (ortanca puan 34) bulundu. Bakım verenlerin yaşam kalitesinde belirgin bir azalma olduğu bulundu. Bakım verenlerin depresyon düzeyleri arttığında psikolojik iyi olma görüşlerinin (p<0,001) ve psikolojik dayanıklılığın (p<0,001) azaldığı, fiziksel sağlıkta (p<0,001) ve emosyonel sorunlara bağlı günlük aktivitelerde (p<0,001) bozulma olduğu bulundu. Bakım verenlerin yaşam kalitesi arttıkça psikolojik iyi oluş düzeylerinin arttığı bulundu (p<0,001). Bakım verenlerin psikolojik iyi oluş düzeyi arttıkça fiziksel etkinlikleri daha kolay yapabildiği (p<0,001), enerjinin ve canlılığın arttığı (p<0,001), ruhsal sağlık durumunun iyileştiği (p<0,001), sağlığının mükemmel olduğuna inandığı (p<0,001) bulundu. Sonuç: OHA'lı hastalara bakım veren bireylerin depresyon düzeylerinin orta düzeyde olduğu görülmektedir. Bakım verenlerin bakım verme sürecinde hayatlarında yaşadığı olumsuz yöndeki değişimleri bakım yükünü artırmakta ve yaşam kalitesini azaltmaktadır. Depresyonun ve yaşam kalitesinin psikolojik iyi oluş düzeyini etkilediği görülmektedir. Anahtar kelimeler: Orak hücre anemisi, bakım veren, depresyon, yaşam kalitesi, psikolojik iyi oluş, psikolojik dayanıklılık
Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi
Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi
Kalp yetmezliği olan hastalarda demir eksikliğinin santral aortik stiffness ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Kalp yetmezliği dünyada sık görülen ve mortalitesi en ölümcül malignitelerle benzerlik gösteren bir klinik sendromdur. Mortalite üzerine etkili medikal ve cihaz tedavileri ile mortalite oranlarında önemli iyileşmeler sağlanmasının yanında semptomları hafifleten tedaviler de giderek önemini artırmaktadır. Bu tedavilerin en önemlilerinden biri demir eksikliğinin tedavisidir. İntravenöz demir preparatları ile semptomlarda iyileşme, fonksiyonel kapasitede artış, yürüme mesafesinde artış, hastaneye yatış oranlarında azalma gibi önemli klinik sonlanımlar çalışmalarla kanıtlanmıştır. Biz çalışmamızda intravenöz demir tedavisinin klinik sonlanımları iyileştiren olası mekanizması olarak aortik stiffness üzerine olan etkilerini inceledik. Çalışmaya demir eksikliği olmayan 29, demir eksikliği olan 57 hasta dâhil edildi. Demir eksikliği olan hasta grubunda intravenöz demir tedavisi kararı bağımsız klinisyenler tarafından verildi. SphygmoCor cihazı ile hastaların bazal ve 3. ay aortik stiffness parametreleri ölçüldü. Çalışmamızda demir eksikliği olmayan hastalara kıyasla demir eksikliği olan hastalarda PWV'nin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi (6,79±2,03'e karşı 7,54±1,93, p=0,049). Demir eksikliği olup demir tedavisi verilen ve demir eksikliği olup demir tedavisi verilmeyen grupların bazal ve 3. ay PWV değişimleri arasında ise demir tedavisi verilen grup lehine anlamlı fark izlendi (7,56±2,12 / 6,92±1,42'ye karşı 7,60±2,19 / 8,11±1,85, p=0,009). Anahtar Kelimeler: Aortik stiffness, Nabız dalga hızı, Demir eksikliği, Kalp yetmezliği