Ghrelin
80 theses under this subject heading
Defisit ve defisit olmayan şizofreni hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi
Şizofreni birbirinden farklı semptomların birlikte bulunduğu bir hastalıktır. Bu anlamda hastalığın heterojen bir özelliğinin olduğu bilinmektedir. Günümüz tedavi seçenekleri pozitif belirtilerin tedavisinde başarılı gözükmekle birlikte negatif belirtiler açısından aynı başarıdan bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Şiddetli negatif belirtiler ve bilişsel kaybın yaygın görüldüğü bir alt tip olarak tanımlanabilecek defisit sendrom (DS) etiyolojisinin aydınlatılması tedavi seçeneklerinin artması için yol gösterici olacaktır. Şizofreni etiyolojisini aydınlatmaya yönelik yapılan çalışmalar santral etkileri sahip olduğu bilinen birçok hormon ile ilişkisini incelemiştir ancak oreksin ve ghrelinin şizofrenideki rolünü araştıran kısıtılı sayıda çalışma vardır. Çalışmamızda defisit sendrom ve defisit olmayan şizofreni(ND) hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerini inceleyerek bu moleküllerin şizofreni ve DS ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya DS grubunda 23, ND grubunda 27 hasta ve 20 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Gruplar karıştırıcı faktörlerin dışlanması amacıyla yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumda ELISA yöntemi ile oreksin A, B ve ghrelin düzeyleri çalışılmıştır. DS ve ND hastalarda oreksin A değerlerinin SK grubuna göre daha düşük saptandığı görülmüştür. Oreksin B değerleri karşılaştırıldığında yalnızca DS hastalarda serum düzeyinin SK gruba göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür. Oreksin düzeylerinin hasta grupları arasında benzer olduğu saptanmıştır. Ghrelin düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Serum oreksin A, oreksin B ve ghrelin düzeyleri ile klinik parametrelerin korelasyon analizi sonucunda oreksin B ile BPRS ve SANS skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir korelasyon bulunurken, oreksin B ile CGI, arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler ghrelin ile şizofreni arasında anlamlı bir ilişki saptamamışken oreksin molekülünün şizofreni etiyolojisinde varolan potansiyel rolünü desteklemektedir. Çalışmamızda DS ile oreksin B düzeylerini ilişkili olarak saptanmış olup çalışmamız bu ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Oreksin, Ghrelin, Defisit Sendrom
Aç farelere skopolamin uygulanması ve yem verilmesi ile oluşan konvülsiyonlarda MK-801'in beyin dokusundaki oksidatif stres, inflamasyon ve ghrelin düzeylerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada deneysel olarak 48 saat aç bırakıldıktan sonra skopolamin (Skop) uygulanıp ardından yem verilen farelerde meydana gelen konvülsiyonlarda, MK-801'in, beyin dokusundaki oksidatif stres (OS), enflamasyon ve ghrelin (GHR) düzeylerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmamızda 36 adet, 25-30 gr ağırlığında Balb/C cinsi beyaz erişkin erkek fare kullanıldı. Fareler rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. 1.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. serum fizyolojik (SF) enjeksiyonu yapıldı. 2.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. Skop enjeksiyonu yapıldı. 3.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 4.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. SF enjeksiyonu ve hemen ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 5.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.17 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. 6.Grup : 48 saat süresince aç bırakılan hayvanlara i.p. 3 mg/kg Skop enjeksiyonu yapıldı ardından i.p. 0.51 mg/kg MK-801 enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplara enjeksiyondan 20 dakika sonra yem verildi. Beyin dokularında malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), prostaglandin E2 (PGE2), redükte glutatyon (GSH) ve protein karbonil (PCO) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GSH-Px), paraoksonaz (PON) ve aril esteraz (ARE) aktivitelerine bakıldı. Ayrıca hayvanlardan toplanan plazma ve doku örneklerinde GHR miktarları belirlendi. Çalışmada MK-801'in konvülsiyonları baskıladığı, beyin dokusundaki SOD ve CAT aktivitelerini arttırdığı, GSH-Px, PON ve ARE aktiviteleri ile MDA ve GSH düzeyini değiştirmediğini, NO, PGE2 ve PCO düzeyini azalttığı, doku ve serum GHR düzeyini arttırdığı görülmüştür.
Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması
Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.
Kuzularda pamuk tohumu küspesi yerine kenevir tohumu keki ilavesinin ghrelin ve büyüme hormonu üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, pamuk tohumu küspesi ve kenevir tohumu kekiyle besiye alınan kuzularda plazma ghrelin ve büyüme hormonu düzeylerini belirlemek ve besi performansıyla arasındaki ilişkileri ortaya koymaktır. Çalışmanın hayvan materyalini, ortalama 3 aylık yaşta sütten kesilmiş 20 baş Akkaraman tekiz erkek kuzu oluşturmuştur. Kuzular, her grupta 10 baş kuzu olacak şekilde kontrol ve muamele grubuna rastgele dağıtılmıştır. Kontrol grubu kuzular, protein kaynağı olarak pamuk tohumu küspesi (PTK) içeren rasyon ile muamele grubu kuzulara ise kenevir tohumu keki (KTK) içeren rasyon ile beslenmiştir. Yetmiş günlük besi denemesi başlamadan önce kuzulara iki hafta süreyle alıştırma programı uygulanmış ve bu dönemde ad- libitum besi yemi ve hayvan başına 200-250 gr yonca kuru otu verilmiştir. Alıştırma dönemi başlangıcında ve besinin 0, 30 ve 60. günlerinde kuzuların canlı ağırlıkları belirlenmiştir. Serum ghrelin ve büyüme hormonu konsantrasyonlarının belirlenmesi amacıyla aynı denetim günlerinde yemlemeden önce kuzuların vena jugularisinden kan örnekleri alınmış ve hormon düzeyleri ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Alıştırma dönemi başlangıcı, besi başı (0. gün), 30 ve 60. gün canlı ağırlıkları kontrol (PTK) ve muamele (KTK) gruplarında sırasıyla 25.76 kg ve 25.92 kg, 26.69 kg ve 26.67 kg, 35.13 kg ve 35.24 kg, 42.22 kg ve 41.63 kg olarak bulunmuştur. Alıştırma dönemi başlangıcı, besi başı (0. gün), 30 ve 60. günlerde ölçülen serum ghrelin hormon konsantrasyonları kontrol ve muamele grubu kuzularda sırasıyla 66.26 ng/ml ve 94.07 ng/ml, 56.66 ng/ml ve 77.19 ng/ml, 71.52 ng/ml ve 93.28 ng/ml (p<0.01), 67.96 ng/ml ve 54.59 ng/ml olarak tespit edilmiştir. Alıştırma dönemi başlangıcı, besi başı (0. gün), 30 ve 60. günlerde ölçülen serum büyüme hormonu konsantrasyonları ise kontrol ve muamele grubu kuzularda sırasıyla 1.92 ng/ml ve 3.06 ng/ml (p<0.05), 1.96 ng/ml ve 3.33 ng/ml (p<0.05), 2.86 ng/ml ve 3.98 ng/ml, 5.19 ng/ml ve 5.50 ng/ml olarak belirlenmiştir. Ghrelin ve büyüme hormon düzeylerinin canlı ağırlıklar ile arasında düşük korelasyonlar belirlenmiştir.
Büyüme çağındaki sıçanlarda oral kaprilik asit uygulamasının açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeyleri ile anksiyete üzerine etkisi
Kaprilik asit 8 karbon içeren orta zincirli bir yağ asididir. Kaprilik asit, açlık hormonu olarak bilinen ghrelinin aktif formu olan açil ghreline dönüşümü için gereklidir. Açil ghrelin besin alımının kontrolü ile ilişkili işlevlerine ek olarak, büyüme hormonu salgısını artırır. Diyet yoluyla alınan kaprilik asidin ghrelinin aktif formunu artırarak bu mekanizma üzerinden büyümeyi desteklemesi olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı, uzun dönem oral kaprilik asit uygulanan sıçanlarda serum açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyi, büyüme parametreleri ve anksiyete düzeylerini incelemektir. Bu amaçla 3 haftalık 30 adet Wistar albino erkek sıçan; kontrol, düşük düzey kaprilik asit ve orta düzey kaprilik asit olmak üzere 3 gruba ayrılmış; 30 gün boyunca oral gavaj ile kaprilik asit uygulaması yapılmıştır. Uygulama boyunca sıçanların büyüme parametreleri ve yem tüketimleri takip edilmiş; sonrasında açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca hayvanların anksiyete düzeyleri yükseltilmiş artı labirent ve aydınlık/karanlık kutu testleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda, büyüme çağındaki sıçanlara uyguladığımız dozlardaki kaprilik asidin büyüme hormonunda azalmaya yol açtığı; açil ghrelin, IGF-1 ve insülin düzeylerinde ise değişikliğe yol açmadığı görülmüştür. Ayrıca gruplar arasında büyüme, iştah ya da anksiyete düzeyleri açısından bir fark bulunamamıştır. Tez çalışmamız, kaprilik asidin büyüme çağındaki sıçanlarda büyüme, besin tüketimi ile açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeylerini beraberce inceleyen ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Kaprilik asit ve ghrelin hormonu arasındaki etkileşim ve bu etkileşimin büyüme ile ilişkili hormon düzeyleri, büyüme parametreleri, iştah ve anksiyete üzerine etkisini aydınlatacak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Santral puberte prekoks tanısı ile izlenen kız çocuklarında serum obestatin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi
Son yıllarda puberte başlangıç yaşının özellikle kız çocuklarında erkene kaydığı görülmektedir. Her ne kadar obezite bu duruma yol açan faktörlerden biri olarak görülse de puberte prekoks ile obezite arasındaki ilişki net olarak ortaya konamamıştır. Vücuttaki enerji depoları hakkında bilgi veren ve gonadal işlevler üzerine düzenleyici etkileri olan ghrelin ve obestatin hormonlarının bu ilişkide rol oynayıp oynamadığı ise bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı santral puberte prekoks tanısıyla izlenen kız çocuklarında serum obestatin ve ghrelin düzeylerini belirleyerek puberte prekoks ile obezite arasındaki ilişkiye ışık tutmaktır. Bu amaçla S.B.Ü. Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji bölümünde santral puberte prekoks tanısıyla izlenen 5-10 yaşları arasındaki 34 kız çocuğu çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak ise aynı yaş grubunda henüz puberteye girmemiş 34 sağlıklı kız çocuğu seçildi. Deneklerin takvim yaşı, şikayet süresi, aile öyküsü, tanı anındaki antropometrik ölçümleri (boy, kilo), puberte (Tanner) evresi, kemik yaşı, hormon düzeyleri (FSH, LH, E2) ile ilişkili verileri dosya kayıtlarından geriye dönük olarak temin edildi. Hasta ve kontrol gruplarında serum obestatin ve ghrelin düzeyleri ELISA ile ölçüldü, daha sonra ghrelin/obestatin oranları hesaplandı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ortalamaları bakımından fark yoktu (P>0,05). Hasta grubunda beden kütle indeksinin yüksek olduğu, ancak aradaki farkın anlamlı olmadığı saptandı (P>0,05). Hasta grubunda serum obestatin düzeyi kontrol grubuna kıyasla yüksek bulundu (P=0,003). Serum ghrelin düzeyinin yine hasta grubunda daha yüksek olduğu, ancak aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (P>0,05). Serum ghrelin/obestatin oranına bakıldığında da hasta grubunda kontrol grubuna göre düşük olduğu belirlendi (P=0,023). Çalışmamızın sonuçları yüksek obestatin düzeyi ve düşük ghrelin/obestatin oranının santral puberte prekoks ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar ghrelin ve obestatin düzeyleri ile aralarındaki dengenin puberte sırasında görülen gıda alımı ve enerji depoları ile ilişkili sinyallere katkıda bulunarak puberte prekoks fizyopatolojisinde rol oynayabileceğini göstermektedir.
Sleeve gastrektomi yapılan obez kadınlarda serum ghrelin düzeyinin ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma, sleeve gastrektomi yapılan obez kadınların serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygusal durumunun değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Lokman Hekim Akay Hastanesi ve Memorial Ankara Hastanesinde sleeve gasterektomi ameliyatı geçiren, yaşları 20-50 yıl arasında değişen toplam 30 gönüllü kadın birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylerin ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, miktarlı besin tüketim sıklığı, üç faktörlü yeme ölçeği (TFEQ-Tr21) ile yeme davranışları, Beck depresyon ölçeği ile depresyon düzeyleri ve ELISA yöntemi ile toplam serum ghrelin düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireylerin ameliyat sonrasında 3.ayda ortalama beden kütle indeksi (BKİ) anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (preop: 40,16±5,01 kg/m2, postop: 32,47±5,04 kg/m2) (p<0,001). Bireylerin ortalama çikolata ve çikolatalı ürün, pasta ve bisküvi ile şeker ve şekerli ürün tüketimlerinin ameliyattan sonra anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0,001). Cips, hamburger ve pizza, patates kızartması tüketim miktarlarının ameliyat sonrasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak düştüğü saptanmıştır (p<0,001). Serum ghrelin düzeyleri postoperatif dönemde düşmüştür (preop:1125,85±1010,74 pg/mL, postop:51,33±118,54 pg/mL) (p<0,001). Ameliyat sonrasında serum ghrelin düzeyi ile bilişsel kısıtlama (p=0,230), duygusal yeme (p=0,391), kontrolsüz yeme davranışı (p=0,803) ve depresyon düzeyi (p=0,856) arasında anlamlı ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Kontrolsüz yeme davranışı ve BKİ (r=0,466 p=0,009) arasında da pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Serum ghrelin düzeyi ile diyetle ortalama enerji, karbonhidrat, protein ve yağ alımı arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin kontrolsüz yeme davranışları ile günlük ortalama enerji alımı (r=0,441, p=0,015) ve duygusal yeme davranışı ile karbonhidrat alımı (r=0,436 p=0,016) arasında orta düzeyde korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada sleeve gastektomi sonrası azalan serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygu durumları arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak sleeve gastrektomi sonrası hastalarda sağlıklı yeme davranışı eğiliminin arttığı gözlenmiştir. Uzun dönemde tekrar ağırlık kazanımını önlemek için multidisipliner yaklaşımda sağlıklı beslenme önerilerine uyulmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sleeve gastrektomi, serum ghrelin, obezite, yeme davranışı, duygu durum
Kilolu kadınlarda farklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada amaç, kilolu bayanlarda benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile yapılacak aralıklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmayı, metabolik hız üzerinde etkili olan hormon düzeyleri normal seviyede olan, 18-55 yaş aralığında, vücut kütle indeksi ≥25 kg/m2 olan toplam 30 kişi tamamlamıştır. Gönüllüler, gece açlığı diyet grubu (GADG) ve diyet grubu (DG) olarak rastgele ikiye ayrılmıştır. İki grubun da diyet listeleri aynı kalori kısıtlaması (%20) ile oluşturulmuş, DG'a 3 ana 3 ara öğünden oluşan standart sık öğünlü diyet ile GADG'a gündüz sık öğünlü beslenme ve en az 12 saatlik gece açlığı diyet programları 4 hafta boyunca uygulanmıştır. Katılımcılara kan analizleri ile genel sağlık, kan yağları, anemi, menopoz süreci parametreleri diyet öncesi; vücut kompozisyonu (biyoelektrik empedans yöntemi), istirahat metabolik hızı (gaz analizörü), fiziksel aktivite düzeyi (anket) ve kan analizi ile metabolik hız ve yağ metabolizması belirteçleri diyet öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Diyet programları ile iki grupta vücut kompozisyonunda benzer anlamlı iyileşme görülmüş (p<0.05) iken, istirahatte metabolik hız (kcal), yağ-karbonhidrat oksidasyonu (gr/dk) ve solunum değişim oranında (VCO2/VO2) anlamlı fark (p>0.05) görülmedi. GADG'nda glikoz ve insülin düzeylerinin ve DG'nda insülin düzeyleri ile insülin direnci indeksinin diyet ile anlamlı azaldığı bulundu (p<0.05). GADG'nda leptin düzeyinde anlamlı azalma, ghrelin düzeyinde anlamlı artış bulunmuş iken, DG'nda sadece ghrelin düzeyinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile aralıklı diyetin bir aylık uygulaması sonunda vücut kompozisyonu ile insülin, leptin ve ghrelin hormonları üzerinde benzer iyileşmeler elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: obezite; yağ dokusu; gece açlığı ile aralıklı diyet; sık öğünlü beslenme
Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda leptin ghrelin gen polimorfizmleri ve serum düzeylerinin incelenmesi
Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) erken çocukluktan itibaren karşılıklı sosyal iletişim ve sosyal etkileşim alanlarındaki yetersizlikler ile birlikte kısıtlı ve tekrarlayıcı davranış örüntüleri, ilgiler ya da etkinlikler ile kendini gösteren nörogelişimsel bir bozukluktur. OSB'nin etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte mevcut çalışmalar doğrultusunda büyük oranda poligenik kalıtımla ilişkili olduğuna ve çevresel faktörlerin genetik faktörler ile etkileşime geçerek riski arttırdığına inanılmaktadır. Çalışmamızda OSB tanısı olan çocuklarda Leptin Ghrelin gen polimorfizmleri ve serum düzeyleri ile OSB arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza, OSB tanısı saptanmış 2-7 yaş arası 40 çocuk olgu grubu olarak, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı 40 çocuk kontrol grubu olarak dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm çocukların ebeveynlerine sosyodemografik veri formu verildi. OSB grubundaki olguların OSB semptom şiddeti Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği ve Otizm Davranış Kontrol Listesi ile değerlendirildi. Çalışmaya katılan tüm katılımcılardan 8 saatlik açlık sonrası sabah 08.30-10.00 saatleri arasında Leptin Ghrelin serum düzeyleri ve gen polimorfizmlerinin incelenmesi için 4 ml venöz kan alındı. Çalışmamız sonucunda; Leptin serum düzeylerinde gruplar arası anlamlı fark tespit edilmedi, OSB grubunda Ghrelin serum düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu ve Ghrelin serum düzeylerinin OSB üzerinde bağımsız bir risk faktörü olduğu belirlendi. Ghrelin serum düzeyinin OSB'nin tanısal belirteci olarak cutt-off değerinin belirlenebilmesi amacıyla yapılan ROC Curve analizi sonucunda serum Ghrelin düzeyi cutt-off değeri %60 sensitivite, % 60 spesifite ile 914.9 pg/ml olarak belirlendi. Leptin ve Ghrelin serum düzeyleri ile OSB belirtilerinin şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Leptin ve Ghrelin gen polimorfizmlerine yönelik yapılan incelemelerde gen polmiorfizmleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi, Ghrelin geni allel frekansları açısından gruplar arası anlamlı fark tespit edildi. Anahtar kelimeler: Otizm Spektrum Bozukluğu, Leptin, Ghrelin, gen polimorfizmleri.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda leptin ve ghrelin serum düzeylerinin uyku alışkanlıkları ile ilişkisinin incelenmesi
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında sık görülen nörogelişimsel bir bozukluk olup, komorbid bir durum olarak uyku sorunlarına sık rastlanmaktadır. Bununla birlikte birtakım hormonların nörogelişimsel bozukluklar ve uyku ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yapacağımız bu çalışmada DEHB'li çocuklarda uyku alışkanlıklarının leptin-ghrelin serum düzeyleri ile ilişkisini incelemek amaçlanmaktadır. Çalışmaya DEHB tanısı alan ve ek psikiyatrik hastalığı olmayan 6-12 yaş aralığında 45 olgu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, herhangi bir kronik fiziksel ya da psikiyatrik hastalığı olmayan, sağlıklı 45 kontrol alındı. Tüm katılımcılar için ebeveynlerine Sosyodemografik Veri Formu, Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi verildi. Tüm katılımcılardan 8 saatlik açlık sonrası sabah 08.30-10.00 saatleri arasında alınan kan numunelerinden, leptin ve ghrelin serum düzeyleri ölçüldü. Çalışmanın sonuçlarında DEHB grubunda uyku sorunu varlığı istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. DEHB ve kontrol grubu karşılaştırıldığında DEHB grubunda akşamcı kronotipin daha sık olduğu bulundu. DEHB grubunda kontrol grubuna kıyasla leptin serum düzeyleri daha yüksek, ghrelin serum düzeyleri ise daha düşüktü. Bunun yanında uyku sorunu olan DEHB tanılı olgularda uyku sorunu olmayanlarla kıyaslandığında leptin ghrelin serum düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Leptin ile uykuya dalmanın gecikmesi ve uykuda solunum bozulması alt ölçek puanlarında pozitif yönde korelasyon bulunurken ghrelin serum düzeyleri ile uyku sorunları alt tipleri ile korelasyon saptanmadı. Bununla birlikte uyku sorunu varlığının ve ghrelin serum düzeyinin DEHB üzerinde bağımsız bir risk faktörü olduğu saptandı. DEHB varlığının ise uyku sorunu üzerine bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu. Yapılan ROC curve analizinde ghrelin serum düzeylerinin DEHB için tanısal bir belirteç olarak kullanılabileceği saptandı. Anahtar kelimeler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, kronotip, uyku sorunu, leptin, ghrelin
Primer osteoporoz ve osteopenili hastalarda kemik mineral yoğunluğu ile ghrelin hormonu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, primer osteoporoz ve osteopenili kadın hastalarda DXA yöntemi kullanılarak elde edilen kemik mineral yoğunluğu değerleri ile ghrelin hormon düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve ghrelin hormon düzeylerinin osteoporoz ve osteopeni etyolojisine olası katkısını değerlendirmekti.Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran 20 primer osteoporoz (yaş ortalaması 50.45±8.75 yıl) ve 20 osteopeni (yaş ortalaması 50.85±11.21 yıl) tanısı olan yaş ortalaması 50.65±9.93 yıl olarak hesaplanan toplam 40 kadın hasta çalışma grubu, ve yaş ortalaması 48.40±9.81 yıl olan 20 sağlıklı kadın, kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Çalışma grubu ayrıca primer osteoporoz alt grubu ve osteopeni alt grubu olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların DXA yöntemi kullanarak kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. ELISA yöntemiyle N-oktanoilli Açil Ghrelin düzeyleri çalışıldı. Hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi.Bulgular: N-oktanoilli Açil Ghrelin ortalama düzeyi çalışma grubunda 28.11±31.09 (Primer osteoproz grubunda 25.66±35.47 pg/ml, osteopeni grubunda 30.56±26.71 pg/ml) ve kontrol grubunda 38.63±39.07 pg/ml olarak tesbit edildi. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi primer osteoporoz grubunda, osteopeni ve kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi açısından primer osteoporoz grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Primer osteoporoz ve osteopeni hastalarında, kemik mineral yoğunluğunu ghrelin hormon düzeylerinin etkilediği bulundu. Tüm olgular ele alındığında, Lomber vertebra total KMY, lomber vertebra total T skoru, lomber vertebra total Z skoru ile ghrelin hormon düzeyi arasında anlamlı ilişki saptandı.Sonuç: Çalışmamız osteoporozlu hastalarda ghrelin düzeyinin azaldığını, ve bu azalmış ghrelin düzeyinin osteopeni ve osteoporoz gelişimine katkıda bulunabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Primer Osteoporoz, Osteopeni, Kemik Mineral Yoğunluğu, Ghrelin
Konversiyon bozukluğu hastalarında serum adiponektin,galanin,leptin ve ghrelin düzeyleri
a. Giriş ve amaç: Bu çalışmada çeşitli psikiyatrik bozuklukların etyopatogenezinde rolü olduğu ileri sürülen nöropeptitlerin konversioyon bozukluğu (KB) etyopatogenezindeki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. b. Yöntem: Çalışma, Ekim 2010- Eylül 2011 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi psikiyatri polikliniğinde konversiyon bozukluğu tanısı alan hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya 15-65 yaş arası 45 hasta ve hasta grubu ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri açısından eşleştirilmiş 31 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Olası karıştırıcı faktörleri dışlamak için DSM-IV?e göre başka bir eksen I ve eksen II tanısı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. c. Bulgular: Bu çalışmada KB olan hasta grubunda adiponektin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. KB olan hasta grubu ve kontrol grubu arasında ghrelin düzeyleri açısından istatistiki olarak fark bulunmadı. Hasta grubunda leptin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Hasta grubunda galanin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu.d. Tartışma: Stres dayanıklılığına (resilience) katkıda bulunan psikobiyolojik faktörlere bu çalışmayla yenileri de eklenmiş olabilir. Galanin ve ghrelin düşüklüğü KB hastalarının incinebilirliğinin (vulnerability) yüksek olduğunu destekliyor olabilir. Adiponektin ve leptin yüksekliğinin ise stres dayanıklılığını artırmak amaçlı geliştiğini düşündürmektedir. Adiponektin ve leptin yüksekliği kompansatuvar mekanizmanın çalıştığını ya da negatif geribildirim mekanizmasında bir sorun olduğunu gösteriyor olabilir. Anahtar kelimeler: Konversiyon, adiponektin, galanin, leptin, ghrelin, dayanıklılıkincinebilirlik.
Kardiyo tenis egzersizlerinin sedanter kadınların lipit metabolizmasına etkisi
Farklı egzersiz uygulamalarının vücut bileşenleri, serum lipitleri, leptin ve ghrelin hormonlarına etkileri de farklıdır. Yapılan bu çalışmada ise; farklı bir ergzersiz türü olan kardiyo tenis egzersizlerinin orta yaş sedanter kadınların lipit metabolizmasına etkilerini incelemek amaçlandı. Bu doğrultuda; kardiyo tenis egzersizlerine bağlı olarak; orta yaş sedanter kadınların vücut bileşenleri, total kolestrol, triglesirid, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, leptin ve ghrelin hormon düzeylerindeki değişimler incelendi. Araştırmanın örneklem grubunu yaş ortalamaları 44.40±3.89 yıl ve boy ortalamaları 162.4±4.63 cm olan 30 sedanter kadın oluşturdu. Egzersizlerin şiddeti, kalp atım hızı rezervinin (HRR) %40-70 olarak karvonen metoduyla belirlendi. Egzersizlerin yoğunlukları Polar M 400 GPRS nabız monitörleriyle takip edildi. Egzersizler 10 dakika ısınma, 40 dakika kardiyo tenis egzersizleri ve 10 dakika soğuma şeklinde 10 hafta boyunca haftada 3 gün yaptırıldı. Egzersiz gurubu deneklerin program öncesi, program ortası (5.hafta) ve sonrasında (10.hafta) TANİTA BC-418 USA marka biyoelektrik empedans analizatörü ile vücut bileşenlerinin analizleri yapıldı ve lipit metabolizmasını belirlemek için kan örnekleri alındı. Tüm ölçümler ve kan örnekleri sabah saatlerinde 8- 10 saatlik açlık sonrası alındı. Çalışmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve tabloların oluşturulması amacıyla SPSS (Statistical Package for Social Sciences) istatiksel paket programı kullanıldı. Verilerin normallilik testi shapiro-wilks testiyle belirlendikten sonra normal dağılım gösteren veriler için tekrarlanan ölçümlerde varyans analizi uygulandı. Normal dağılım göstermeyen veriler içinse Friedman testiyle veriler analiz edildi. Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda; çalışmaya katılan sedanter kadınların HDL kolestrol'ünde 10 hafta sonra istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu belirlendi (p<0,05). Total kolestrol, triglesirid, LDL-kolesterol parametrelerinde ise azalmalar olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Ayrıca sedanter kadınların 10 haftalık egzersiz sonrası kan leptin ve ghrelin hormon düzeylerinde de istatistikî olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0.05). Sedanter kadınların vücut bileşenlerindeki değişimler incelendiğinde egzersiz sonrası vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi, vücut yağ ağırlığı, kalça ve bel çevresi ve istirahat nabız hızında, istatistiksel olarak düşüş olduğu belirlendi (p<0,01). Vücut kas ağırlığında, vücut su ağırlığında, bel/kalça oranında ve bazal metabolik hızda ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı (p>0.05). Sonuç olarak; düzenli yapılan kardiyo tenis egzersizlerinin sedanter kadınların vücut bileşenleri üzerine olumlu etkisini olduğu, ancak lipid metabolizması parametrelerinden sadece HDL-kolesterol'ü artırdığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Egzersiz, Kadın, Lipit Metabolizması, Leptin, Ghrelin
The role of ghrelin in overweight and obesity
In the current study, the main goal was to search in the change of the metabolic functions in overweight and obese people by taking ghrelin, glucose, triglycerides, cholesterol, HDL, LDL, and VLDL with the activities of ALT, AST, and ALP as parameters in the study. Forty people were inserted to each of the three groups of the study (control, overweight, and obese) with matched age and different body mass index according to their category. The obtained results showed a significant reduction of ghrelin in obese and overweight compared to control. Moreover, the ghrelin level was significantly lower in obese compared to overweight. Glucose level was increased in obese compared to control and overweight. The levels of triglycerides and VLDL were increased significantly in obese and overweight compared to control. Moreover, the levels of the last two parameters were significantly higher in obese compared to overweight. The cholesterol and LDL levels were significantly higher in obese and overweight compared to control. Nevertheless, HDL level was decreased in obese and overweight compared to control. The activities of ALT, AST, and ALP were increased significantly in obese compared to control and overweight. Clearly, obesity induce significant change on the metabolic functions in people.
Leptin ile insülin hormonu arasındaki gelişmelerde bir işaret olarak tip 1 ve 2 diyabet mellitus arasındaki ilişki
Bu tez çalışmasında, tip 1 diyabetli (T1DM) kadınlarda ve tip 2 diyabetli (T2DM) kadınlarda leptin ve insülin arasındaki ilişki araştırılmıştır. Her diyabet hastalığından elli kadın çalışmaya alındı ve iki grup sağlıklı kadınla kontrol edildi; her grup, yaşla eşleşen ilgili hasta grubunu kontrol etti. Leptin, karşılık gelen kontrole kıyasla T1DM'li kadınların ve T2DM'li kadınların serumunda önemli ölçüde artmıştır. Ek olarak, insülin T1DM'li kadınlarda azalmış, ancak T2DM'li kadınlarda artmıştır. Her iki hasta grubunda da glukoz ve glikolize hemoglobin seviyeleri yükselmiştir. Ghrelin, T1DM'li kadınlarda ve T2DM'li kadınlarda azalırken, T2DM hastalığı olan kadınlarda lipid profili değişmiştir. Leptinin, T1DM'li kadınlarda insülin ile ilişkili olmadığı, ancak T2DM hastalığı olan kadınlarda insülin ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, leptin ve ghrelin, T1DM ve T2DM hastalıklarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır.
Study of the ghrelin hormone and biochemicai parameters in the blood of patients with renal failure
Fluid, electrolyte, and acid balance in extracellular fluids are all affected when kidneys fail to remove the final metabolites. At the very least, he or she will be unable to do any of their daily tasks for at least three months. Patients with renal failure were studied to see whether any biomarkers were present in their blood. it was possible to measure and compare the ghrelin hormone ratio in patients with renal failure to that in healthy controls in order to determine whether there was any association or change in the hormone's ratio in patients with renal failure. An array of biochemical markers was in order to determine a person's health. These included urea levels, creatinine concentrations, uric acid levels, albumin levels, total protein levels, alkaline phosphatase concentrations, triglycerides concentrations, cholesterol levels, as well as HDL, LDL, and VLDL levels (VLDL).
Radyasyona bağlı salınan sitokinler ile grelin hormonu ve klinik radyoterapiye bağlı normal organ radyotoksisitesi arasındaki ilişkiler
ÖZETAmaç: Çalışmamızın amacı eş zamanlı kemoterapi ve radyoterapi gören mide,safra ve pankreas kanserli 30 hastanın, radyoterapiye başlamadan önceki kan grelin, IL-1, IL-6, IL-8 değerlerinin radyoterapinin son haftasında ve radyoterapinin bitimindensonraki üçüncü aydaki ölçümleri ile kıyaslamaktır. Bu ölçümlerle grad 1-2-3 toksisitearasındaki ilişkiyi belirlemeye çalışmaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi RadyasyonOnkolojisi Anabilimdalı Polikliniğine Mart 2011 ile Mayıs 2012 tarihleri arasındabaşvuran mide kanseri, pankreas kanseri ve safra kesesi kanseri tanısı almış eş zamanlıkemoradyoterapi gören hastalar alındı. Tüm hastaların kendi onayları ve etik kurulonayı alınarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların plazma Grelin ve serum TNF-alfa,IL-1, IL-6, IL-8 değerine bakmak için radyoterapiye başlamadan önce, radyoterapininson haftasında ve radyoterapi bittikten üç ay sonra, 5cc'den az olmamak kaydıylakanları alındı. Santrifüj edildikten sonra -700c'de donduruldu. Hastaların kontrol kanlarıda alınarak tamamlandıktan sonra ELIZA yöntemi ile çalışıldı. Tüm hastaların karaciğerve böbrek fonksiyonlarına bakmak amacıyla radyoterapiye başlamadan önce,radyoterapinin her haftasında ve radyoterapi bitiminde üç ay sonra kan AST, ALT,LDH ve kreatinin değerlerine bakıldı.Bulgular: Çalışmaya 15 kadın, 15 erkek hasta dahil edilmiştir. Histopatolojikolarak, 25 (% 86.7) adenokarsinom, 5 (% 13.3) skuamöz hücreli karsinomdu. E1-b (%16.7), E-2a (%30), E-3 (% 53.3) olgu bulunmaktaydı. Radyoterapinin son haftasındaGrelin değeri, Radyoterapiye başlamadan önceki değeri ile kıyaslandığında düşmüşolduğu, tedavi bitiminden üç ay sonra ise yeniden yükseldiği görülmüştür. Grelindeğerlerinin zaman içindeki değişimi anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Preinflamatuarsitokinlerin TNF-alfa, IL-1, IL6, IL-8'in ise radyoterapinin son haftasında yükseldiği,radyoterapi bittikten üç ay sonra ise düştüğü görülmüştür (p<0,001, p<0,001, p<0,001,p<0,001). Hastalar kendi arasında mide kanseri, safra kesesi ve pankreas kanseri olmaküzere ikiye ayrıldığında da kan Grelin, TNF-alfa, IL-1, IL-6, IL-8 değerlerinin zamaniçinde değişimi anlamlı bulunmuştur (Grelin mide grunda p<0,001, diğer gruptap=0,002, TNFalfa mide grubunda p=0,078, diğer grupta p=0,001, IL-1 mide grubundap=0,001, diğer grupta p=0,022, IL-6 mide grubunda p<0,001, diğer grupta p=0,058, IL-8 mide grubunda p=0,006, diğer grupta p=0,069) olarak bulunmuştur. Transaminaz vekreatinin değerlerinin radyoterapi öncesi ölçümleri ile radyoterapinin her haftası veradyoterapiden sonraki üç ay sonraki değeri karşılaştırıldığında anlamlı bir farkgörülmemiştir. Radyoterapinin son haftasında Grad-1-2-3 toksisite görülen gruplararasında Grelin ve sitokin değerlerine bakıldığında Radyoterapinin son haftasındatoksisiteye bağlı olarak grelinin azaldığı, sitokinlerin ise arttığı gözlenmiştir. Grad-2-3toksisite gözlenen gruptaki Grelin düşmesinin Grad-1 toksisite görülen gruptakineoranla daha fazla olduğu saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada Radyoterapiye bağlı farklanan Grelin ve sitokin değerlerininarasındaki değişimi, hastaların Radyoterapi sırasındaki toksisiteleri ileilişkilendirilmiştir. Tedavinin son haftasında iştahları azalmış, mide bulantıları artmışolup kilo verme hızları yükselmiştir. Buna parelel olarak Grelin seviyeleri Radyoterapigördüğü zaman süresince azalmıştır. Aynı oranda toksisitenin artmasına parelel olaraksitokinlerde de artış saptanmıştır. Radyoterapi sonrasında ise hastalar kendilerini yavaşyavaş toparlamış olup iştahları artmıştır. Bunun parelelinde kilo almaya başlamışlardır.Dolayısı ile hastaların tedavi sonrasındaki ölçülen Grelin değerleri yükselmiş. Sitokindeğerleri ise azalmıştır.Anahtar sözcük: Grelin, sitokinler, kanser, kemoradyoterapi.
İdiopatik santral erken ergenlik, prematur telarş ve prematur adrenarş tanılı kızlarda nöropeptid Y ve ghrelin düzeyleri ile gonad hormonları ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Erken ergenlik kız ve erkeklerde normal popülasyona göre 2 SD veya daha erken dönemde pubertal semptomların görülmesi durumudur. Kızlar için sınır yaş 8; erkekler için sınır yaş 9 olarak belirlenmiştir. Tanı alan olgular düzenli aralıkla izlendiğinde kimi olguların tüm semptomları göstermediği ve erken ergenlik kriterleri tam karşılamadığının görülmesi üzerine izole klinikler tanımlanmıştır. İzole meme gelişimi Prematur Telarş olarak; izole pubik ve/veya aksiller kıllanma Prematur Adrenarş olarak tanımlanmıştır. Belirgin ya da izole erken ergenlik vakaları santral ya da periferik kaynaklı etiyolojiye sahip olabilmekte ve bu kliniğe sahip olguların genetik sendromlar, gonadal tümörler gibi ciddi tanıların ekarte edilmesi ve dikkatli izlemi gerekmektedir. Bu çalışmamızda oreksijenik faktörler olan Nöropeptid-Y ve Ghrelin hormonunun erken pubertal süreçte serum düzeylerinde değişiklik olup olmayacağı ve klinik izlemde kullanılabilirlik açısından değerlendirilmesi; bunun yanı sıra pubertal bozukluğu olan olgular arasında farka sahip olması durumunda klinik takip ve tedavi kararında yol gösterici olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ/YÖNTEM: Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 2-8 yaş arası erken ergenlik semptomları gösteren kız olgular ile aynı yaş dilimine sahip, bilinen kronik hastalık, malnutrisyon tanısı olmayan aynı sayıda kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Erken meme gelişimi ile kliniğe başvuran olgularda LHRH testi ile prematur telarş ve erken ergenlik tanılarının ayrımı yapılmıştır. Prematur adrenarş tanısı düşünülen olgularda da ilk başvurularında Konjenital Adrenal Hiperplazi'nin ekarte edilmesi için 17-OH progesteron düzeylerine bakılmıştır. Erken pubertal semptomlar gösteren olgular ile kontrol grubu Nöropeptid-Y, Ghrelin düzeyleri açısından birlikte ve ikili gruplar halinde karşılaştırılmıştır. Ayrıca pubertal bozukluğu olan olgular kendi aralarında antropometrik ölçümler, serum Ghrelin seviyeleri, serum NPY seviyeleri düzeyleri ve kemik yaşı açısından karşılaştırılmıştır. Tüm istatistiksel analizler SPSS 15.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Kriterleri karşılayan 120 olgu ele alınmıştır. İzlem sürecinde 3 hastanın şehir dışına taşınması ve izlemde prematur telarş olarak izlenen 3 hastanın ek semptomlar ile erken ergenlik olarak tanılarının değişmesi nedeniyle tüm hasta grubu tanı dağılımı; 30 erken ergenlik, 25 prematur telarş ve 29 prematur adrenarş olarak sonuçlanmıştır. Kontrol grubu yaş açısından anlamlı istatistiksel fark oluşturmaması için 44 ay ve altı olan olguların çıkarılması ile 24 kişi olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda 2-8 yaş arası kız olgularda ortalama Ghrelin, NPY serum düzeyleri açısından tanılar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Antropometrik ölçümler açısından hasta grubu kendi arasında kıyaslandığında vücut ağırlığı persentili,vücut ağırlığı SDS ve BMI SDS değişkenlerinde anlamlı olarak en yüksek ölçümler Prematur Adrenarş tanısında gösterilmiştir. Antropometrik ölçümler ile NPY ve Ghrelin serum düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aksi durum yalnızca Prematur Telarş olgularında vücut ağırlığı SDS ile Ghrelin arasında pozitif korelasyon gösterilmesi ile mevcuttur. Pubertal bozukluğa sahip olguların her tanı grubu kontrol grubu ile ayrı ayrı ele alındığında NPY,Ghrelin açısından anlamlı fark saptanmamıştır. LH ve FSH açısından değerlendirildiğinde en yüksek değerler Erken Ergenlik'te gösterilmiş olup; NPY veya Ghrelin serum düzeyleri ile aralarında pozitif ya da negatif korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda kontrol grubu ve çalışma grubu arasında Ghrelin ve NPY düzeyleri açısından anlamlı fark olmadığı; pubertal bozukluk tanısı olanlar içinde ise yalnızca prematur telarş olgularında santral erken ergenlik olguları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek ghrelin seviyelerine sahip oldukları gösterilmiştir. Ghrelin ile vücut ağırlığı persentili arasında sadece prematur telarş tanısında pozitif korelasyon gösterilmiştir. NPY ile antropometrik ölçümler arasında anlamlı korelasyon her üç tanı için de saptanmamıştır. Ghrelin ilişkili sonuçlar değerlendirildiğinde pubertal süreçteki etkinlik ve pubertal basamakları ve serum düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmakla birlikte prematur telarş ve idiopatik erken ergenlik tanıları ayırımı için yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Obezite, tip 2 diyabet ve alzheimer hastalığında (Tip 3 diyabet) serum asprosin, leptin, ghrelin, amilin ve çinko düzeyleri ile nörometabolik durum değerlendirilmesi
Amaç: Obezite ve tip 2 diyabet (T2DM), Alzheimer hastalığı (AD) gelişimi ile ilişkilidir, ancak insülin direncinin ortak moleküler mekanizması şu anda bilinmemektedir. Çalışmamızda fazla kilolu/obez prediyabetik, T2DM ve AD hastalarında asprosin, leptin ve ghrelin düzeylerinin incelemesi, bu belirteçlerin enerji homeostazındaki rolü ve ortak yönlerinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Amerikan Diyabet Derneği (ADA) sınıflamasına göre obez/fazla kilolu (Ob/Ow) gönüllüler, AD hastaları ve 40 yaş üstü sağlıklı gönüllü grupları çalışmamıza dahil edildi. Grup1:Ob/Ow normal glukoz toleransı(n=26), Grup2:Ob/Ow izole bozulmuş açlık glukozu(n=26), Grup3:Ob/Ow bozulmuş açlık glukozu+bozulmuş glukoz toleransı(n=26), Grup4:Ob/Ow T2DM(n=26), Grup5:AD(n=26), Grup6:Kontrol (n=28). Biyokimyasal analizler venöz kan örneklerinden gerçekleştirilmiştir. Gruplar arası kıyaslamalar SPSS'de One-way Anova (post-hoc Tukey) ve Kruskal-Wallis (Mann-Whitney U), tabakalı analizlerle ve korelasyon analizleri Pearson-Spearman testleriyle yapılmıştır. Bulgular: Asprosin düzeylerinin yaştan ve vücut kitle indeksinden (VKİ) bağımsız olarak Alzheimer (p<0,001) ve T2DM (p=0,01) grubunda, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. Asprosin düzeylerinin yaş, 2.saat glukoz, HbA1c ve kreatinin düzeyleriyle pozitif ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı olarak; leptin düzeyleri ilk 4 grupta yüksek, ghrelin düzeyleri ise grup 1'de düşük olarak saptanmıştır. Leptin kadın cinsiyet, VKİ, lipid profili, ALT, glukoz, insülin, C-peptid, Homa-IR, ve CRP düzeyleriyle pozitif korele bulunmuş, bel-kalça oranı ile ise korelasyon tespit edilememiştir. ADA sınıflamasında grup1'den grup4'e ilerledikçe leptin/ghrelin oranının azaldığı saptanmıştır. Sonuçlar: Asprosin insülin direncinden ziyade glukoz sekresyonu ile ilişkili olup ve leptin/ghrelin oranındaki azalma ise enerji-glukoz homeostazını bozarak; obezitede T2DM'deki patofizyolojide etkili olabilir. Asprosin düzeylerinin Alzheimer hastalığında yaştan ve VKİ'den bağımsız olarak kontrol grubuna göre yüksek olduğu, literatürde bilgimiz dahilinde ilk kez tespit edilmiştir. T2DM ve obezite ile ortak yönlerinden dolayı, Alzheimer hastalığını tip 3 Diyabet olarak tanımlamanın uygun olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Obezite, Alzheimer hastalığı, Tip 2 Diyabetes Mellitüs
Peripartum dönemde rasyona ilave edilen yağlı tohumların keçi ve oğlaklarda performans ve plazma adipokin konsantrasyonuna etkisi
Mevcut çalışmada peripartum dönemde rasyona ilave edilen yağlı tohumların (omega-6 yağ asiti olan linoleik asitce zengin aspir, omega-3 yağ asiti olan linolenik asitce zengin keten tohumu ve omega-9 olan oleik asit ve omega-6 olan linoleik asitce zengin susam) keçi ve oğlaklarda performans ve plazma adipokin konsantrasyonuna etkisi araştırılmıştır. Prepartum -4. haftada 42 baş Alman Alaca x Kıl melezi keçi dört gruba ayrılmış (Kontrol, Aspir, Keten, Susam) ve bazal rasyona ilave olarak 100 g yağlı tohumla (aspir / keten / susam) beslenmiştir. Aynı gruplar oğlaklamadan postpartum 6. haftaya kadar ise bazal rasyona ilaveten hayvan başına 200 g yağlı tohum almıştır. Haftalık olarak bireysel kan ve süt numuneleri toplanmıştır. Prepartum dönemde yağlı tohumların adiponektin, ghrelin, leptin konsantrasyonları üzerine etkisi saptanmamıştır (herbir değişken için P>0.05). Postpartum dönemde ise adiponektin konsantrasyonu etkilenmemiş, aspir ve keten ilaveleri ghrelin (P=0.03) ve leptin (P=0.03) konsantrasyonlarını artırmıştır. Prepartum ve postpartum dönemde yağlı tohum ilavesi canlı ağırlık değişimini etkilememiştir (P˃0.05). Ancak, prepartum ve postpartum dönemde susam ilavesi kuru madde tüketimini azaltmıştır (P˂0.01). Kolostrum IgG (g/L) düzeyi omega-3 kaynağı olan keten ilavesiyle yükselmiştir (P=0.05). Süt verimi, düzeltilmiş süt verimleri, süt kuru madde ve süt yağ düzeyleri yağlı tohumlardan etkilenmemiştir (P˃0.05). Yağlı tohum verilen gruplarda protein, kazein, laktoz (P˂0.01) ve üre konsantrasyonlarının (P=0.08) kontrol grubuna göre yüksek olduğu ve en yüksek düzeylerin susam grubunda bulunduğu tespit edilmiştir. Kontrol, aspir, keten ve susam gruplarından doğan oğlakların canlı ağırlık değişimi ve canlı ağırlık arasında istatistiksel fark saptanmamıştır (P˃0.05). Mevcut çalışma ile yağlı tohumların hayvanların enerji durumundaki değişiklikler yoluyla plazma leptin ve ghrelin konsantrasyonunu değiştirebileceği ortaya konulmuştur.
Stres bozukluğunun beslenme bozukluğuna ve serum leptin, ghrelin, adiponektin düzeylerine etkisi
Günümüzde çok sayıda stres etkeni ile sıkça karşılaşılmaktadır. Stres etkenleri, kişinin beslenme alışkanlıklarını etkilemektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişim, beslenme bozuklukları denilen durumlara zemin hazırlamaktadır. Çalışmamızda stres bozukluğunun yeme bozukluğuna ve adipositokin düzeylerine nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçladık. Hastanemizde çalışan, öğrenim gören ve polikliniklere başvuran 18- 30 yaş arası hergangi bir hastalığı bulunmayan 313 kadına yeme bozukluğu ve stres bozukluğunun tespiti için daha önceden tarafımızca geçerlilik çalışması yapılmış SCOFF ve PSS testleri uygulandı. 313 kişilik çalışma grubundan 120 kişiye rutin laboratuar tetkikleri ve adipositokin düzeyleri çalışıldı. Tetkik edilen 120 kişiden yeme bozukluğu olmayan ve VKİ 18.5 ile 25 arasında olan 40 kişi kontrol grubu, 80 kişi vaka grubu olarak alındı. Bu vaka grupları VKİ'ne göre 18,5 altı 25 üstü ve aradaki normal değerler olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Elde edilen 4 grup stres bozukluğu olup olmamasına göre de ayrı ayrı gruplandırıldı. 313 kadında yeme bozukluğu sıklığı %46,6 ; stres bozukluğu sıklığı % 34,5 idi. Stres bozukluğu olanlarda (%54,1) olmayanlara (%45.9) göre daha yüksek oranda yeme bozukluğu saptandı. Oluşturulan 4 grupta rutin laboratuar tetkikleri çalışıldı, grupların homojen olduğu izlendi. Bu gruplarda adipositokin düzeyleri çalışıldı. Yeme bozukluğu olan ve VKİ 18.5'in altında olan grupta leptin diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük; ghrelin ve adiponektin diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur. Aynı VKİ'ne sahip yeme bozukluğu olan ve olmayan grupta anlamlı farklılık saptanmamıştır. 4 grupta stres açısından kıyaslandığında VKİ 18.5'in altında olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda leptinin düştüğü, ghrelin ve adiponektinin arttığı; VKİ 25'in üzerinde olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda ise leptinin arttığı ghrelin ve adiponektinin azaldığı saptanmıştır. (p<0,05) Son olarak yeme bozukluğu olanlarda olmayanlara göre adipositokinlerin hepsinde anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda 18-30 yaş arasında kadınlarda yeme bozukluğu ile leptin, ghrelin, adiponektin arasında doğrudan ilişki bulunmuştur. Bununla beraber stresin hem yeme bozukluğuna katkıda bulunduğu, hem de adipositokin değerlerini etkilediği saptanmıştır.
İdiyopatik parkinson hastalarında subjektif uyku kalitesi ve serum ghrelin seviyeleriyle olan ilişkisi
İdiopatik Parkinson hastalığı (İPH), substantia nigra pars compacta'daki dopaminerjik nöronların dejenerasyonu ile karakterize kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. Uylu problemleri parkinson hastalarını etkileyen önemli non-motor semptomlardandır. Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) uyku kalitesini değerlendirmek için kullanılan ölçeklerden biridir . Ghrelin, büyüme hormunu sekretuar resöptörünün endojen bir ligandı olan popüler ismiyle "açlık hormonu" olarak bilinen bir peptittir. Uygun yöntemle ve uygun zamanda ölçüldüğünde ghrelinin erken evre Parkinson hastalarında bir biyobelirteç olabilceği literatürde bildirilmiştir. Bu amaçla , çalışmamızda İdiopatik Parkinson Hastalarında subjektif uyku kalitesinin ve bunun serum ghrelin ile olan ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır . Parkinson ve Hareket Hastalıkları polikliniğimizce takipli 63 Parkinson hastası ve sosyodemografik olarak benzer dağılıma sahip 59 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalarımızın %61,9 erkek , %38,1 i kadın olup yaş ortalaması 64,7 ydi. Hastalarımız Modifiye Hoehn ve Yahr Skalası (H&Y) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile değerlendirildi . Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PUKI ölçeği tesbit edildi , ELISA yöntemi kullanılarak serum açlık ghrelin seviyelerine bakıldı. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun PUKİ değerleri arasında anlamlı bir farklılık görüldü ( p = <0,001 ) ve Parkinson hastalarında PUKI değerleri daha yüksek saptandı , bunun yanında hastaların PUKI değerleri ile BPHDÖ Nonmotor puanları arasında anlamlı ve orta derecede korele ( r 0,517) bir ilişki tesbit edildi . Serum açlık ghrelin seviyeleri ile BPHDÖ motor ,BPHDÖ non motor , H&Y ve PUKI değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Daha fazla Parkinson hastasında açlık ghrelinin yanında postprandiyel değişik saatlerde ölçülen Ghrelinin seviyelerine bakılan ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler : İdiopatik Parkinson Hastalığı , H&Y, BPHDÖ, Açlık Serum Ghrelin Düzeyi , Pitsburg Uyku Kalite İndeksi
Examination of serum ghrelin, IL-1β, IL-6 levels in migraine
Migraine, is defined as repetitive pain localized to one half of the head, throbbing, accompanied by nausea and vomiting, sensitivity to light and sound, affects more than 10 percent of people worldwide. The etiopathogenesis of migraine, which is a public health problem, has not been clarified yet. In this research, it was aimed to evaluate the effects of IL-1β and IL-6, which have a role in neurogenic inflammation, and Ghrelin levels, which have vasodilator effects and anti-inflammatory effects, on migraine disease.In the research, 44 patients diagnosed with migraine by Düzce University Application and Research Center Neurology Polyclinic and 44 people without migraine were included in the research as the control group. A patient information form was used in data collection, and blood samples were taken from the volunteers and Ghrelin, IL-1β, IL-6 measurements were made with the Elisa method. Data were evaluated using SPSS 24.0 statistical program. Descriptive statistics were evaluated by percentage, number, mean and median. The differences between the groups in terms of categorical variables were analyzed with the chi-square test. In the comparison of two independent groups in terms of numerical variables, Student's T-test was used when parametric test assumptions were met and Mann Whitney-U analysis was used for measurements where parametric test assumptions were not met. Confidence interval for p significance in statistics was accepted as p≤0.05. In the research, there was no statistically significant difference between migraine and control groups in terms of sociodemographic and medical characteristics. The median level of Ghrelin in the migraine group was 487.37±157.52 and the median level of control group was 264.48±124.08, the difference was statistically significant (p<0.001). There was no significant difference between IL-1β and IL-6 levels in migraine and control groups (p=0.673, p=0.336). There was no correlation between Ghrelin and IL1-β, IL-6 in the migraine group and control group (r<0.137, r<0.205 p=0.375 , p=0.181 in migraine, r<0.073, r<0.115, p=0.636 p=0,457 in control group, respectively). Ghrelin, is known to be released from the trigeminal ganglia together with CGRP, was high in the migraine patient group suggests that Ghrelin may have a role in the pathophysiology of migraine. Keywords: Ghrelin, IL-1β, IL-6, Migraine.
Uzun, orta ve kısa zincirli yağ asitlerinin nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin düzeyleri üzerine etkilerinin araştırılması
Nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin ile ilgili yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur fakat uzun, orta ve kısa zincirli yağ asitlerinin kandaki nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin serum/doku konsantrasyonuna etkilerine dair veriler azdır. Bu çalışma Bütürik asit, kaprilik asit ve oleik asidin kombine kullanımının nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin salgılanması üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmada 49 adet erkek wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol grubu, bütirik asit grubu, kaprilik asit grubu, oleik asit grubu, bütirik asit+kaprilik asit grubu, bütirik asit+oleik asit grubu ve kaprilik asit+oleik asit grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı. 21 gün süresince oral olarak yağ asidi uygulandı. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan serum örneklerinden nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin düzeyleri ELİSA yöntemi ile belirlendi. Gruplar nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin seviyesi bakımından karşılaştırıldığında bütirik asit grubunun nesfatin-1, omentin, adropin, leptin ve ghrelin seviyesi değerlerinin diğer gruplardan daha yüksek olduğu görüldü. Gruplar daha ayrıntılı incelendiğinde Kontrol grubunun deney sonrası ortalama ağırlık değerlerinin deney öncesi ortalama ağırlık değerlerinden istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,0002). Diğer gruplarda ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak bütirik asit kullanımının serum protein düzeylerinde artışa yol açabileceği fakat kilo kaybında anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür.