Hasta takibi
71 theses under this subject heading
Lohusaların aldıkları postpartum izlemleri ve izlemlerin yaşam kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmada lohusaların aldıkları postpartum izlemlerinin belirlenmesi ve izlemlerin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olan bu çalışma, Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında lohusalık döneminde olan ve takipleri 4 ASM'de yapılan 18-49 yaş arası kadınlara sosyodemografik verileri ve postpartum izlemlerini sorgulayan anket ve 'Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği' gözlem altı anket uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma süresince kriterlere uyan toplam 142 kişiye anket uygulandı. Anket ve Ölçeği tam doldurmayanlar ve soru içeriği ile uyumsuz yanıtlayanlar dahil edilmeyerek geriye kalan 118 anket değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyinde p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 118 lohusanın yaş ortalaması 29,04±5,55 (min:19-max:43) idi. Tüm katılımcıların DSYKÖ skor ortalaması 19,70±3,90 idi. Sosyodemografik ve obstetrik verilerden sadece gelir durumu ve doğum yerinin DSYKÖ ile arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada; diğer sosyodemografik (yaş, eğitim durumu, çocuk sayısı, meslek) ve obstetrik verilerde (gebelik sayısı, doğum sayısı, son doğum şekli, son doğumda gidilen kontrol sayısı, postpartum izlem sayısını bilme) ile DSYKÖ puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Postpartum izlemlerle DSYKÖ arasındaki ilişki de incelenmiştir. Birinci izlemdeki genel durum değerlendirme -15 dakikada bir vital takibi ve 15 dakikada bir rahim muayenesi, ikinci izlemdeki saatte bir kanama muayenesi-rahim kontrolü ve Hb ölçümü, dördüncü izlemdeki genel vücut muayenesi, beşinci izlemdeki yakınmaların sorgulanması ve genel vücut muayenesi, altıncı izlemdeki kontrasepsiyon hakkında bilgilendirme ile yapılan izlemlerde DSYKÖ skoru arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer izlem basamakları ile DSYKÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan lohusaların yaşam kalitesi DSYKÖ'ne göre orta-yüksek düzeyde saptanmıştır. Lohusaların geç postpartum dönemdeki izlemlere daha az katıldıkları görülmüştür. Düşük olan izlemlerin tümüne katılım oranını yükseltmek ve izlemlerde nitelik artışı sağlayarak izlemlerin yaşam kalitesine etkisini artırmak için sağlık çalışanlarının izlemlerle ilgili bilgi ve yeterliliğinin arttırılması gerekmektedir. Bunun da mezuniyet öncesinde müfredatta postpartum izlemin daha fazla yer almasıyla ve mezuniyet sonrasında ise izlemlerle ilgili eğitim verilmesiyle sağlanabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Postpartum, Yaşam Kalitesi, Lohusa
Süt alerjisi olan çocuklarda bazofil aktivasyon testinin klinik tanı ve takibindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada, bazofil aktivasyon testinin (BAT) süt alerjisi bulunan çocukların tanı, tedavi ve izlemindeki yeri ve rutinde kullanılan diğer tanı testleri ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji polikliniğine 01.02.2023-31.03.2023 tarihleri arasında başvuran, süt alerjisi tanısı alan, 0-18 yaş 26 hasta çalışmaya dahil edilmiş, araştırmaya katılmayı kabul eden ailelerin çocuklarından anamnez ve fizik muayene bulguları not edilmiştir. Hastaların hepsine deri prick testi yapılmış, sonrasında hemogram, total IgE düzeyi, süt spesifik IgE düzeyleri, B12 vitamini, D vitamini ve ferritin düzeyi ölçülmüştür. Deri prick testinde süt alerjisi olan veya spesifik IgE düzeyi pozitif saptanan hastalara bazofil aktivasyon (BAT) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların % 57,7'sinin ≤ 2 yaş, % 61,5'inin erkek olduğu, % 53,8'inde aile öyküsü bulunduğu belirlendi. Hastaların % 69,2'sinde deri-mukoza, % 23,0'ünde solunum sistemi, % 15,4'ünde ise abdominopelvik semptomların bulunduğu tespit edildi Kek provokasyon testi ile Peynirli poğaça provokasyon testinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda Kazein Spesifik IgE ve Süt Spesifik IgE değerlerinin, reaksiyon gelişmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek seviyelerde olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.004, p=0.019, p=0.002 ve p=0.019). Çoklu alerji gelişen hastalar ile kek, peynirli poğaça, yoğurt çorbası, yoğurt ve süt provokasyon testlerinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda BAT Kazein ve BAT süt değerlerinin daha yüksek düzeylerde olduğu saptandı. Hastalarda BAT Kazein ve BAT Süt değerleri ile Kazein SP IgE, Süt SP IgE ve anaflaksi skoru değerleri arasında pozitif yönde, orta kuvvette ve anlamlı, DPT süt ortalama, DPT kazein ortalama, DPT kazein histamin ve DPT süt histamin değerleri arasında ise pozitif yönde, kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi. Sonuç: BAT'lar konvansiyonel testleri tamamlayarak alerjik hastalar için daha iyi ayrım yapılmasına katkı sunabilir.
Gebelik sürecinde tıbbi aydınlatma
Bu tezin amaçları, öncelikle gebelerin gebelik ve gebeliğin tıbbi takibi süreçleri hakkında ne ölçüde bilgilendirildiğini saptamak; ikinci olarak onların bilgilendirilme beklentisinin ve gebeliği izleyen sağlık profesyonellerinin bilgi verme eğiliminin derecelerini belirlemek; üçüncü olarak da çağdaş tıbbın ve tıp etiğinin bir gereği olan bilgilendirme görevi çerçevesinde bir durum değerlendirmesi yaparak önerilerde bulunmaktır.Araştırma, Mersin il merkezinde yaşayan, ilk gebeliğinin 36. haftasında ya da üstünde olan, Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde, Mersin Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi'nde, Mersin il merkezindeki sağlık ocaklarında ve Mersin Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezi'nde, Mersin'deki özel sağlık merkezlerinde takip edilen, araştırmaya katılmayı kabul eden 102 gönüllü gebe üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılarla yüz yüze görüşme yapılmış ve kendilerine 63 sorudan oluşan veri toplama formu uygulanmıştır.Literatürle büyük ölçüde uyumlu olduğu görülen bulgular genel olarak değerlendirildiğinde, sağlık profesyonellerinin kendi işlerinin aksamadan yürümesine katkı sağlayacak bilgileri aktarma konusunda titiz davrandıkları, sadece gebelerin bilgi birikimine katkı sağlayacak aktarımlar konusunda ise aynı titizliği göstermedikleri görülmektedir. Bu çerçevede özellikle ilaç kullanımı, aşılar, incelemelerin zamanında yapılması ve gebenin öz bakımı üzerinde durulmaktadır. Prenatal testler konusunda açıkça görüldüğü üzere, uygulamanın zamanında yapılmasını sağlamaya yönelik bilgi aktarımı söz konusu olmakla birlikte, testin gerekçesi ve sonuçları hakkında bilgilendirme aynı ölçüde yapılmamaktadır. Gebelerin çağdaş tıp etiği çerçevesinde, öngörülen düzeyde bilgilendirilmediğini söylemek mümkündür.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlam Çocuk Polikliniğinde izlenen çocukların okul çağında büyümelerinin değerlendirilmesi
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlam Çocuk Polikliniğinde Ġzlenen Çocukların Okul Çağında Büyümelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Hastanemiz Sağlam Çocuk Polikliniğinde izlenen çocukların okul çağına geldiklerinde büyüme parametrelerini değerlendirmek, anne sütü ve beslenme süreleri ile iliĢkisini belirlemek ve düzenli takibe etki eden faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Sağlam Çocuk Poliklininiğine Ocak 2003-Aralık 2008 tarihleri arasında baĢvurup düzenli takibe gelen çocukların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Beslenme öyküleri, sadece anne sütü ile beslenme süreleri, büyüme parametreleri incelenerek koĢullara uygun çocuklar tespit edildi ve okul çağında olan çocuklar kontrole çağrıldı. Bu çocukların beslenme öyküleri alınarak fizik muayeneleri yapılıp, ağırlık ve boy ölçümleri kaydedildi. Vücut kitle indeksi hesaplanarak beslenme öyküleri ve anne sütü alma süreleri ile büyümeyi etkileyebilecek diğer faktörler arasında bir iliĢki olup olmadığı araĢtırıldı. Bulgular: Çocukların 59 tanesi kız (% 53,6), 51 tanesi erkekti (% 46,4). ÇalıĢmaya katılan çocukların yaĢ ortalaması 7,47 ± 1,914 idi. ÇalıĢmaya alınan çocukların ortalama anne sütü alma süresi 14,04 ± 6, 94 ay, ek besin baĢlama zamanı ortalaması 4,80 ± 1,77 ay olarak görüldü. Ġlk 6 ay sadece anne sütü alma oranı % 65 olarak bulundu. Düzensiz takipli çocuk sayısı 26 (% 23,6), düzenli takibe gelen çocuk sayısı 84 (% 76,4) olarak bulundu. Erkek çocukların ilk 1 yaĢta polikliniğe baĢvurma sayısı ortalaması 8,49 ± 2,19, kız çocukların ilk 1 yaĢta polikliniğe baĢvurma sayısı ortalama 9,05 ± 1,88 olarak bulundu. Büyümeyi ve düzenli takibi etkileyen temel faktörleri tespit etmek amacıyla yapılan çalıĢma neticesinde doğum ağırlığı, doğum boyu, doğum Ģekli, anne-baba eğitim düzeyi, sosyal güvence, kardeĢ sayısı, ailede önemli kronik hastalık öyküsünün olması gibi etmenlerin büyüme ve düzenli takip ile iliĢkisi anlamlı bulunmamıĢtır. 24. aydan önce demir profilaksisini kesen çocukların 10 tanesinin (% 13) son kontrol VKĠ‟ inin 5 persentilin altında olduğu görüldü. Düzensiz kontrole gelen çocukların 21 tanesinin (% 80,8) D vitamini desteğini 12. aydan önce kestiği, 5 çocuğun (% 19,2) 12.ayda D vitamini desteğini kestiği, düzenli kontrole gelen çocukların 58‟i (% 69) 12. aydan önce D vitamini desteğini kestiği, 10 çocuğun (% 11,9) 12.ayda D vitamini desteğini kestiği, 16 çocuğun (% 19) 12. aydan sonra D vitamini desteğini kestiği görüldü. Düzenli takibe gelen çocukların D vitamini desteğini yeterli sürede alma oranının yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çocuk sağlığının korunabilmesi ve geliĢtirilmesi çocuk sağlığı izlemleriyle gerçekleĢtirilir. Çocuğun büyüme ve geliĢmesinin düzenli bir Ģekilde izlenmesi ve desteklenmesi, çocuğun ailesi ile birlikte bir bütün olarak değerlendirilmesi ve aile ile iĢbirliği içinde olmayla sağlanır. Düzenli takibin anne sütü alma süresi, ek beslenmeye baĢlama zamanı, D vitamini desteği ve demir profilaksisi alma süresi gibi büyümeyi etkileyici ve yardımcı faktörleri önerilen sürelere eriĢtirebilme hedefi açısından büyük rol oynadığı aĢikardır. Sağlıklı nesiller yetiĢtirebilmek için toplumun geleceğinin göstergesi olan çocukların sağlıklı büyümesi, geliĢmesi, korunması ve eğitilmesi gerekir. Anahtar kelimeler: Büyümenin değerlendirilmesi, anne sütü ile beslenme, düzenli takip.
12-18 yaş arası yıkıcı davranış sorunları olan ergenlerde genel ve klinik özellikler ve izlem bulguları
Amaç: Yıkıcı Davranış Bozuklukları (YDB), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB), Davranım Bozukluğu (DB) gibi sıklıkla birlikte görülür ve çocuk psikiyatri kliniklerine sık başvuru sebeplerindendir. Bu olguların baş etme stratejilerinde ve emosyonel regülasyonunda yetersizlik olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada YDB'li ergenlerin özellikleri ve tedavi etkinliği incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 12-18 yaşlarında YDB'li 82 olgu alınmıştır. Tedavi öncesi-sonrasında Conners ana-baba/öğretmen değerlendirme ölçeği (CADÖ) (CÖDÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duyguların Düzenlenmesinde Güçlük Ölçeği (DDGÖ) ve Stroop Test uygulanmıştır. Bulgular: Olguların % 28'i sigara kullanıyordu ve bu olgular arasında DEHB-B alt tipi, ek KOKGB/DB tanıları, alkol-madde deneme anlamlı yüksekti. Kendine zarar verme girişimi % 58,5 olguda saptanırken; kız cinsiyet, KOKGB tanısı sık; DDGÖ ve GGA puanları daha yüksekti. Olguların % 81,7 DEHB-B, % 18,3 DEHB-DE tanısı alırken; % 19,3'ünde KOKGB, % 14,6'sında DB saptandı. Komorbid YDB'de, sigara kullanımı, sınıf tekrarı, akran geçimsizliği, akademik sorunlar yüksekti. KOKGB tanısı ile, boşanma/parçalanma öyküsü, kendine zarar verme; DB tanısı ile ders başarısızlığı, belirtilerin erken başlaması, aile işlevselliğinde bozukluk, sigara kullanımı ve alkol-madde deneme ilişkiliydi. Olguların % 96,3'ü stimülan, % 17,1 AP kullandı. KOKGB/DB grubunda kombinasyon tedavisi daha fazlaydı. Tedavi sonrasında CADÖ, CÖDÖ, ADÖ, GGA, DDGÖ total skorda ve Stroop puanlarında anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tedavi almamış YDB olguları, sigara kullanımı, alkol-madde deneme, sınıf tekrarı, kendine zarar verme gibi yaşantılar için risk altındadır. Emosyon disregülasyon, sigara kullanımı, kendine zarar verme, ev içi şiddet gibi olumsuz prognostik özellikleri olan olgularda daha belirgindir. Stimülan ve AP tedaviler çekirdek belirtilerin yanında; aile-işlevselliğinde ve emosyon regülasyonda anlamlı iyileşme sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: DEHB, Davranım bozukluğu, İzlem, Karşıt olma/karşı gelme, Yıkıcı davranış bozuklukları
Toplum ruh sağlığı merkezine kayıtlanan hastaların merkeze devam etmeme ya da düzensiz devam etme nedenlerine yönelik hasta yakınları ve sağlık profesyonellerinin görüşleri
Araştırma, toplum ruh sağlığı merkezine (TRSM) kayıtlanan hastaların merkeze devam etmeme ya da düzensiz devam etme nedenlerine yönelik hasta yakınları ve sağlık profesyonellerinin görüşlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma niteliksel olgubilim (fenomenolojik) çalışmasıdır. Çalışma grubunu, Denizli Devlet Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezine devam etmeyen ya da düzensiz devam eden hastaların yakınları ve merkezde çalışan sağlık profesyonelleri oluşturmuştur. Çalışma grubu, maksimum çeşitlilik örneklemesine göre belirlenmiştir. Çalışmada veri toplama aracı olarak kişisel bilgi formu ile yarı yapılandırılmış görüşme yöntemi kullanılmıştır. Verilerin analizinde ve modellerin oluşturulmasında MAXQDA 2018 paket programından yararlanılmıştır. Veriler betimsel analiz ile ortak/benzer temalara göre düzenlenmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre, hasta yakınlarına göre, merkez (TRSM) ile ilgili sorunlar ve hastalık belirtilerinin etkileri en çok vurgulanan nedenler olarak sıralanmıştır. Yine sağlık profesyonellerine göre hastaların merkeze düzensiz gelme ve gelmeme nedenleri olarak merkez-sağlık profesyoneline bağlı sorunlar ve hastalığın düzeyi/şiddeti ve tedaviye uyum olarak belirtilmiştir. Hastaların demografik özelliklerine bakıldığında, hasta bakımından sorumlu olan kişilerin çoğunlukla eş olduğu ve ayrıca psikiyatri kliniğine hiç yatmayanların daha fazla sayıda olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, merkezdeki programların niteliği ve merkezdeki faaliyetlerin halka tanıtımına ilişkin sorunların, merkeze düzensiz gelme ve gelmemeye yol açabileceği ortaya çıkmıştır. TRSM'de farklı tanılı ve belirtili hastaların olması, hasta bireyin umutsuzluk, karamsarlık gibi duygular yaşamasına ve beraberinde merkeze gelmek istememesine yol açabildiği ortaya çıkmıştır. Ayrıca bilgi eksikliği, damgalama, hastalık belirtileri ve aile desteğinin yetersizliği merkeze devam etmeme nedenleri olarak tanımlanmıştır. Bunların yanı sıra, sağlık profesyonelleri ev ziyaretleri sırasında güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğunu ve TRSM ile ilgili eğitim gereksinimlerine ihtiyaç hissettiklerini ifade etmişlerdir. Araştırma sonuçları ve literatür temelinde, TRSM'ye kayıtlanan hasta sayısını ve devamlılığı artırmak için merkezdeki etkinliklerin niteliğinin geliştirilmesine, hizmet kalitesini artırmaya yönelik sağlık çalışanlarını da kapsayan eğitim programların yapılmasına ve hasta yakınları ile iş birliğinin artırılmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Böbrek transplantasyonu sonrası yaşam kalitesinin belirlenmesi
Bu araştırma, böbrek transplantasyonu sonrası yaşam kalitesinin incelenmesi amacı ile tanımlayıcı bir araştırma olarak uygulanmıştır. Araştırmanın evrenini Ocak 2015-Nisan 2015 tarihleri arasında Kahramanmaraş Sütçüimam Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Transplantasyon Polikliniğine böbrek nakli sonrası kontrol amaçlı başvuran 46 hasta araştırmaya katılmayı kabul etmiştir. Veriler; Hasta Bilgi Formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde Sayı, Yüzde Oranları, Bağımlı Gruplarda t Testi, Mann Whitney U, Kruskall Wallis analiz testleri kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların sosyodemografik özellikleri ve tıbbi-böbrek nakli özellikleri ile yaşam kalitesi alanları arasındaki ilişki incelenmiştir. BKİ, cinsiyet, çocuk sahibi olma, eğitim durumu, doku reddi, diyalize girme durumu ile yaşam kalitesi alanları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmaya katılan yarısından fazlasının hastaneye geliş takvimine, diyet kısıtlamasına uyduğu, yaşam bulgularını takip ettiği, enfeksiyondan korunma yollarını bildiği, hastalığı için gerekli laboratuar bulgularını takip ettiği, bulgularının ne anlama geldiğini bildiği, önerilen egzersiz programına uyduğu ve kendisine başlanan her ilacı doktoruna danıştığı, doktorunun sakınmasını istediği durumlara uyduğu saptanmıştır. Hastaların sosyodemografik ve böbrek nakli özelliklerine göre ilaç uyumsuzlukları incelendiğinde erkekler, 41-75 yaş hastalar, evliler, nakil sonrası süreçle ilgili eğitim alanlar, canlıdan nakil, doku reddi, 3-5 sayıda ilaç kullananlar ve nakil sonrası >4yıl geçenlerde ilaç uyumsuzluğunun olduğu saptanmıştır. Sosyo-demografik özellikleri, tıbbi ve böbrek nakli özellikleriyle düşük puan alınan yaşam kalitesi alt boyutlarının değerlendirilmesi, sosyal destek ve rehabilitasyonun sağlanması, çalışmanın fazla kişiyle çok merkezli yapılması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Hemşire, SF-36, hasta uyumu, ilaç uyumsuzlukları
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi pediatrik kök hücre nakil merkezi'nde izlenen nakil hastalarının retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç: Hematopoetik Kök Hücre Nakli (HKHN), son yıllarda giderek artan endikasyonlarla özellikle malign ve hematolojik hastalıklarda uygulanılan, sağlıklı hematolojik ve immünolojik yapılanma sağlanılabilen ancak ölüme varabilen ciddi komplikasyonlarla da sonuçlanabilen bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada hematopoeitik kök hücre nakil hastalarının demografik verilerini, verici özelliklerini, nakil öncesi hazırlık rejimlerini, engraftman süresini ve nakil sonrası gelişen komplikasyonları, tedavileri ve sağkalımı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'de 27 Ocak 1993 ile 24 Mayıs 2019 yılları arasında HKHN yapılan 242 hasta dahil edildi. Hastalara ait veriler hasta dosyalarından ve bilgisayar bilgi sistemin geriye dönük olarak toplandı. Bulgular: Hastaların % 62.4 (151 kişi) ü erkek, % 37.6 (91 kişi) sı kızdı. Hastaların % 81.4'ü Türk vatandaşı iken % 18.6 sı yabancı uyrukluydu. Hastaların yaş ortanca değeri 93 ay (7ay-225ay), 7 yaş 7 aylık idi. Hastaların 103'üne (% 42.6) malign hastalık, 117'sine (%48.3) hematolojik hastalık, 19'una (%7.8) immünolojik hastalık ve 3'üne (%1.2) metabolik hastalık tanısıyla nakil yapıldı. Malign hastalık grubundaki 103 hastanın 22'si (%21) ALL, 18'i (17.4) AML, 14'ü (%13.5) HL, 10'u (%9.7) MDS, 8'i (%7.7) NHL, 5'i (%4.8) HLH, 2'si (%1.9) KML, 1'i (%0.9) JMML ve 18'i (%17.4) nöroblastom, 2'si (%1.9) ewing sarkom, 2'si (%1.9) rabdomyosarkom, 1'i (%0.9) epandimom olmak üzere 23 hastanın (%22.3) solid tümör tanısı mevcuttu. Hematolojik hastalık grubundaki 117 hastanın 72'si (%61.5) talasemi, 30'u (%25.6) Fankoni aplastik anemi, 8'i (%6.8) aplastik anemi, 5'i (%4.2) orak hücreli anemi, 1'i (%0.8) konjenital diseritropoetik anemi, 1'i (%0.8) diamond-blackfan anemi tanısı mevcuttu. Hastaların 199'una (%82.2) allojenik, 43'üne (%17.8) otolog nakil uygulandı. Allojenik nakillerin 168'ine (%83.7) akraba, 31'ine (%16.3) akraba dışı vericilerden nakil yapıldı. Hastaların 126'sına (%82.9) 10/10, 24'üne (%15.8) 9/10, 2'sine 8/10 HLA uyumlu nakil yapıldı. Kök hücre kaynağı olarak 150 hastada (%62.2) kemik iliği, 90 hastada (%37.3) periferik kök hücre, 1 hastada (%0.4) kord kanı, 2 hastada kemik iliği ile birlikte kord kanı kullanıldı. Hazırlama rejiminde 175 hastaya (%81) myeloablatif, 41 hastaya (%18.9) non myeloablatif protokol uygulandı. HKHN yapılan hastaların 201'inde (%93.1) myeloid engraftman sağlanırken 15'inde (%6.9) sağlanamadı. Enfgraftman gelişme zamanı ortalama 13 (6-44) gündü. 22 hastada (%11.6) engraftman kaybı gelişti. Nakil sonrası 149 hastada (%61.6) sadece erken, 2 hastada (%0.8) sadece geç ve 56 hastada (%23.1) hem erken hem de geç komplikasyonlar görüldü. Nakil yapılan hastaların 200'üne (%97.5) bakteriyel enfeksiyon kiniği ile antibiyoterapi uygulandı ve 76'sında (%37) kan kültüründe üreme saptandı. Nakil sonrasında hastaların 109'unda (%53.1) viral enfeksiyon izlendi. Mantar enfeksiyonları 37 hastada (%18) görülürken, 2'sinin (%5.4) kan kültüründe üreme saptandı. Erken GVHH saptanan 55 (% 26.4) hastanın; GVHH görülme zamanı ortalaması 54 (3-207) gündür. Geç akut GVHH 14 hastada (%6.7), kronik GVHH 4 hastada (%1.9) görüldü. GVHH'nin 41'inde (%75.9) cilt tutulumu, 34'ünde barsak tutulumu (%62.9), 10'unda (%18.5) karaciğer tutulumu görüldü. GVHH'nin 15'i (%27.8) grade I, 17'si (%31.5) grade II, 17'si (%31.5) grade III ve 5'i (%9.3) grade IV olarak sınıflandırıldı. GVHH mortalitesi %61.1 olarak bulundu (n=33) (p=0.004). Nakil sonrası 30 hastaya hemorajik sistit tanısı (%14.3), 9 hastaya (%4.3) sinüzoidal obsrüksiyon sendromu tanısı koyuldu. Geç dönem komplikasyonlar 58 hastada (%28) izlendi. Engraftman sağlanamayan 17 hastaya (%7) ikinci nakil, 1 hastaya ise üçüncü nakil (%0.4) uygulandı. Hastaların % 1.2 sinde ikincil kanser; % 30 unda nüks gelişirken, % 39.3 ü de nakil sonrası ex oldu. Hastaların kök hücre infüzyonu sonrası son görülme tarihlerine göre takip süreleri hesaplanarak sağkalım analizleri yapıldı. Hastaların nakilden sonra bir yıllık tahmini sağkalımı % 64.9, üç yıllık sağkalım % 52.8 ve 5 yıllık sağkalım % 49.7 olarak hesaplandı. Sonuç: HKHN sonrası morbidite ve mortalite oranı yüksek olmasına rağmen, genellikle pek çok hastalıkta son iyileştirici seçenektir. Nakil ünitemizdeki HKHN süreci protokollerinin geriye dönük incelemesi; prognostik belirteçleri tanımlama, gelecekte takip önlemleri için rehberlik sağlama ve kısa ve uzun vadeli komplikasyonları iyileştirmek için bireysel kök hücre nakli stratejilerini oluşturma açısından faydalı olabilir. Özel uzun vadeli takip programına sahip, riske göre uyarlanmış bir tedavinin oluşturulması, HKHN hastalarında uzun süreli yaşam kalitesini ve genel sağkalımı artırmak için sekonder morbiditeyi önleyerek HKHN başarısını daha da artırabilir.
Çocuk yoğun bakımda takip edilen post-operatif çocuk cerrahi hastalarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmaya çocuk cerrahi tarafından opere edilip post-operatif takipleri çocuk yoğun bakımda yapılan hastalar dahil edildi. Post-operatif dönemde takip edilen parametrelerin yoğun bakım ve hastane yatış sürelerine, mortaliteye etkileri değerlendirildi. Post-operatif takiplerin nasıl yapılması gerektiği ve hangi hastaların yoğun bakımda takip edilmesi gerektiği sorularına cevap arandı. Gereç ve Yöntem: Eylül 2018 - Ocak 2020 tarihleri arasında opere edilip post-operatif takipleri için Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılan 143 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Bulgular: Hastalarda cerrahi gerektiren başlıca sorun respiratuar (%48.3) olup, ikinci sıklıkta gastrointestinal (%25.2) nedenlerle cerrahi yapılmıştı. Hastalara en sık yapılan cerrahi işlem bronkoskopi (%42) idi. En az bir komorbit durumu olan hastalar ile komorbiditesi olmayan hastaların yoğun bakım yatış süreleri istatistiksel olarak farklı değildi (p=0.056). Ancak iki grup arasında hastane yatış süresi açısından anlamlı fark bulundu (p=0.006). Komorbit durumu olanlarla olmayanların mekanik ventilatöre bağlanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.797). İntra-operatif kan ürünü alan hastaların hem yoğun bakım yatış süresi, hem hastane yatış süresi almayanlara göre anlamlı olarak uzun bulundu (p<0.001). Ayrıca yatış anındaki PRISM-3 skoru ortalamaları da almayanlara göre yüksek bulundu (p=0.005). Hastaların %7.7'si mekanik ventilatöre bağlandı. Bu hastaların bağlanmayanlara göre hastane yatış süresi anlamlı olarak uzun bulundu (p=0.04). Ancak yoğun bakım yatış süreleri arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.06). İnvaziv mekanik ventilatöre bağlı olanlarla olmayanların birinci gün en yüksek laktat değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.660). İnotrop ihtiyacı olan 3 hasta oldu (%2.1). Bu hastaların diğer hastalara göre yoğun bakım yatış süresi anlamlı olarak uzundu (p=0.004). Hastane yatış süresinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.062). Hastaların %4.9'unda intra-abdominal hipertansiyon gelişti. Bu hastaların diğer hastalara göre hem yoğun bakım yatış süresi (p<0.001), hem hastane yatış süresi anlamlı olarak uzun bulundu (p=0.040). Hastaların %4.9'unda sepsis gelişti. Sepsisi olan hastaların olmayanlara göre hem yoğun bakım yatış süresi (p<0.001) hem de hastane yatış süresi (p<0.001) istatistiksel olarak anlamlı olarak uzun bulundu. Sepsis gelişen hastalarda, gelişmeyen hastalara göre intra-abdominal hipertansiyon oranı istatistiksel olarak anlamlı olarak fazlaydı (p=0.003). Post-operatif dönemde inotrop verilen 3 hastanın tamamına; intra-operatif dönemde kan ürünü transfüzyonu yapılmıştı. Çalışmamızdaki hastaların 7'sine (%4.9) acil operasyon, 136'sına (%95.1) planlı operasyon yapılmıştı. Acil operasyona alınan hastaların hem ortalama yoğun bakım yatış süresi (p=0.000) hem hastane yatış süresi (p=0.007) planlı işlem yapılanlara göre anlamlı olarak uzun bulundu. Sepsis varlığının yoğun bakım yatış süresini ortalama 4.46 gün, inotrop ihtiyacı olmasının 3.61 gün, intra-abdominal hipertansiyon gelişmesinin 3.33 gün, komorbidite varlığının ise 0.86 gün uzattığı bulunmuştur. Sepsis varlığının hastane yatış süresini ortalama 28.04 gün, solunum desteği ihtiyacının 21.78 gün, büyüme geriliği varlığının ise 14.42 gün uzattığı bulunmuştur. Malnütrisyonu olanlarda hipotermi gelişme riski anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.001). Yüz kırk üç hastanın post-operatif izlemi sırasında sadece 1 hasta exitus oldu (%0.7). Bu hasta aynı zamanda ikinci kez opere edilen tek hasta ve renal replasman tedavisi uygulanan tek hastaydı. Sonuç: Yoğun bakımda yatış süresini uzatan en önemli faktörler sepsis gelişmesi, inotrop ihtiyacı, intra-abdominal hipertansiyon gelişmesi ve komorbidite varlığıdır. Hastane yatış süresini uzatan en önemli faktörler sepsis gelişmesi, solunum desteği ihtiyacı ve büyüme gelişme geriliği varlığıdır. Bu yüzden peroperatif dönemde asepsi kurallarına dikkat edilmesi, şokun erken tanınması, önüne geçilmesi, gerekli hastalarda intra-abdominal basınç monitörizasyonu yapılması oldukça önemlidir. Post-operatif komplikasyon gelişme risklerini en aza indirmek için non-invaziv ve gerekirse invaziv monitörizasyonları yakın takip edilmeli, komplikasyon gelişme riski fazla olan hastalar takip amacıyla çocuk yoğun bakımda izlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Post-operatif takip, yatış süresi, komplikasyon, çocuk yoğun bakım
Romatoid artrit hastalarının takibinde hastalık aktivitesi değerlendirilmesinde serum beta 2 mikroglobulin düzeylerinin önemi
Amaç: Romatoid Artrit ilerleyici eklem hasarı ve yeti kaybına sebep olan multifaktöriyel, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Romatoid Artrit hastalarında hastalık aktivitesi ile serum Beta 2 Mikroglobülin seviyeleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ağustos 2019 ve Nisan 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Anabilim Dalına başvuran 119 RA hastası dahil edilmiştir. RA grubu 3 alt gruptan oluşmaktadır: DMARD tedavisine yeni başlanan, Biyolojik ajan tedavisine yeni başlanan ve aldığı mevcut tedavi ile remisyonda izlenen hastalar. Hastaların hastalık aktiviteleri değerlendirildi. Laboratuvar parametrelerine ve Beta 2 Mikroglobulin düzeyine bakıldı. Hastalardan sağlık değerlendirme anketi doldurmaları istendi. Bulgular: Beta 2 Mikroglobulin düzeyleri aktif gruplarda, remisyon grubundan belirgin olarak yüksekti. RA hastalık aktivasyon değerlendirmesinde diğer parametreler ile ilişkisi tüm gruplarda anlamlı bulundu (p<0,05). Hastalığın şiddetini tahmin etme konusunda belirlenen cut off değerine göre %66,67 sensitif, %75,61 spesifik olduğu görüldü. Bu etkinlik istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p>0,001). Sonuç: Serum Beta 2 Mikroglobulin seviyeleri RA hastalarında hastalık aktivitesini göstermekte kullanılabilir bir parametredir. Beta 2 Mikroglobulin diğer değişkenler göre CRP ile en güçlü korelasyonda olduğu gözlendi. Hastalık aktivitesini öngörmede kullanılabilir bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: Beta 2 Mikroglobulin, Romatoid Artrit, Hastalık Aktivitesi
Dijital çağda allerjik rinit tanılı hasta takibi
Aim: In this study, it was aimed to evaluate scores by comparing the QoL functions in patients who received AIT before and after using of the mobile application. Also it was aimed to evaluate the application Material and Method: SFAR and RQLQ scales were applied. Application was explained to the patients and they were asked to use it regularly. The VAS of the application were recorded and compared with SFAR and RQLQ. 6 months later, RQLQ was renewed and the differences of scores were compared. The satisfaction of the patients with the using of MASK-air was determined with the evaluation questionnaire. Results: The mean duration of immunotherapy application of the patients was calculated as 21.8 months ± 15.28. SFAR mean total symptom score was 13.3 ± 1.5. All RQLQ scores were found to be associated with SFAR scores, except for restricted activities (p <0.05). All VAS scores except VAS dyspnea were found to be significantly correlated with SFAR. RQLQ scores were found to be the highest in AIT patients at 1 year and less. The increase in quality of life and symptom reduction were found to be significantly higher in those treated at 1 year or less. A significant decrease was observed in the restricted activity scores and non-nasal non-ocular symptom scores of those who used MASK-air every day compared to others (p = 0.05, p = 0.02). Conclusion: MASK-air can be used by physicians in the process of determining the AR management. It's correlated with reliable and valid scales.
COVİD-19 pandemisi sürecinde astım takibinde teletıp hizmetlerinin etkinliği
Giriş: Teletıp, birbirinden uzak mekanlar arasında bilgi ve iletişim günümüz teknolojisini kullanarak tanı, tedavi değerlendirme, önleyici hekimlik amaçlarına yönelik birey ve toplumun sağlığını geliştirme amacı taşıyan sağlık hizmet çeşididir. 2019'un sonlarında ortaya çıkan nCOV-19 adlı virüse bağlı COVİD-19 pandemi sürecinde sosyal kısıtlamalara gidilmiştir. Özellikle kronik hastalığı olanlar bu süreçte hastanelere gidememiş ve takipleri problem haline gelmiştir. Astım hastalarının takibinde uzaktan iletişim ve bilgi teknolojileri aracılığıyla teletıp yöntemleri kullanılmasının etkinliği hakkında çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir. Amaç: Takipli hastalarımızın hastane başvurularını azaltarak COVİD-19 maruziyet riskinin yüksek olduğu hastanelere başvurularının azaltılması hedeflenmiştir. Uzaktan iletişim kanallarının kullanılması ile hasta hekim işbirliğinin artması, hastaların hastane başvurusu olmadan da hastalık kontrollerinin etkin bir şekilde sağlanabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 18-65 yaş arası tarafımızca astım tanısı solunum fonksiyon testleri ile kesinleştirilmiş tarafımızca takipli 328 adet hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların prospektif klinik değerlendirmesi ve ölçeklerin değerlendirilmesi tek hekim tarafından teletıp uygulamaları ile en az 3 kez yapılmıştır. Çalışmamızda kontrol grubu olarak çalışmamıza katılan tarafımızca takipli astımlı hastalarımızın pandemi döneminden önce hastane kayıtlarından ulaşılacak olan 1 yıl içerisindeki rutin kontrollerindeki yakınma, bulgu, kullanılan astım ilaçları, özgeçmiş, soygeçmiş ve AKT sonuçları kullanılmıştır. Dosya taraması 31/06/2020 ile 01/02/2020 tarihleri arasını kapsamaktadır. Bulgular: Katılımcıların mevcut verileri teletıp ile takip öncesi yüz yüze olmuş olan verileri ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak belirgin farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Takiplerde AKT puanlarında hafif azalma görülse de istatiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (p>0.05). Katılımcıların takiplerdeki AKT sonuçlarının hastalık şiddetine göre karşılaştırılması sonucu ağır persistan astımlılarda istatiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda ek hastalık varlığının takiplerdeki AKT sonuçlarına olan etkisi incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir (p<0.05). Tartışma ve Sonuç: Astım takiplerinin teletıp yöntemleri ile yapılması sonucu alınan verilerin istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermemesi teletıp yöntemlerinin yüz yüze görüşmelere alternatif olabileceğini düşündürmektedir. AKT puanlarının zamanla azalma eğiliminde olduğu görülmektedir. Bu durum takiplerin tamamen teletıp ile sürdürülmemesi gerektiğini öngördürmesi açısından önemlidir. Özellikle ağır persistan astımlıların teletıp yöntemleri ile takibi planlandığında tek başına semptom takibi ve hasta beyanına bağlı anketler yeterli olmamaktadır. Hastalarımızın kormorbiditeleri astım kontrolünü sekteye uğratmaktadır. Her görüşmede komorbiditelerin de değerlendirilmesi, tedavilerin düzenlenmesi, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ya da gerekirse ek hastalık ilişkili uzmanlık dallarından tele-konsültasyon ile multidisipliner yaklaşım önerilmektedir. Sonuç olarak astım yakın takip gerektiren bir hastalık olması nedeniyle hastalık kontrolünde teletıpın önemli bir yere sahip olacağı öngörülmektedir. Teletıp ile hastalık takibi, seçilmiş hasta grubunda geleneksel yüz yüze takiplere iyi bir alternatif olacağı öngörülmektedir. Çalışmamız da bu durumu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Astım, Teletıp, Astım kontrolü
Beslenme danışma merkezine başvuran obez bireylerin 3 yıllık izlem sonuçlarının ve yeme farkındalığı davranışlarının araştırılması
Bu çalışmanın amacı, Adıyaman'da bulunan bir Beslenme Danışma Merkezine başvurmuş olan obez bireylerin ağırlık kayıpları ile ilgili 3 yıllık izlem sonuçlarının, etkili etmenlerin ve yeme farkındalığı davranışlarının araştırılmasıdır. Araştırma, obez bireylerden diyet uygulaması sonucu %10 oranında ağırlık kaybeden ve araştırmaya katılmaya gönüllü, %62,7'si kadın ve %37,3'ü erkek olmak üzere 102 yetişkin birey arasında yapılmıştır. Katılımcılar 3 yıl sonra Beslenme Danışmanlığı merkezine yeniden davet edilip aynı uzman tarafından ve aynı ekipmanlar kullanılarak antropometrik ölçümleri alınmış; Framson ve arkadaşları tarafından geliştirilen Mindful Eating Questionnare (MEQ)'un Türkçeye uyarlanmış versiyonu olan yeme farkındalığı ölçeği-30 (YFÖ-30) kullanılarak yeme farkındalıkları ölçülmüştür. Katılımcıların yaş ortalaması 38.97±9.44 yıl olup diyet öncesi BKİ ortalaması 34,87±5,97 kg/m², diyet sonrası 28,70±6,58 kg/m², 3 yıl sonraki BKİ ortalaması 30,99±6,52 kg/m² olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların %33,3'ü 3 yıl içerisinde kaybettikleri ağırlığın %19,7'sini daha kaybetmiş, %62,8'si kaybettiği ağırlığın %60,3'ünü geri kazanmış, %3,9'u ise diyet sonrası ağırlığını korumuştur. Ağırlığı azalan bireylerin yaş ortalamaları daha küçük (p<0.05), eğitim seviyeleri daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Tüm katılımcıların yeme farkındalığı genel skor ortalaması 3.31±0.47, ağırlığı azalanların 3.37±0.50, ağırlığı değişmeyenlerin 3.76±0.34, ağırlığı artanların ise 3.26±0.44 olarak saptanmıştır. Katılımcıların yeme farkındalığı genel skoru ile ağırlık yönetimi arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Ağırlığı azalanların yeme disiplini skoru ağırlığı artanlardan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ağırlık kaybeden obez bireylerin kaybettikleri ağırlığı uzun süre geri kazanmamaları için yeterli ve dengeli beslenmeyi ve egzersizi yaşam tarzı olarak benimsemeleri ve yeme farkındalığı konusunda bilinçlendirilmeleri ve izlenmeleri önemlidir.
Hipertansiyon tanılı hastaların tedavi takiplerinde sağlık kuruluşu tercihleri ve tercihlerini etkileyen faktörler
Amaç: Çalışmamızda, hipertansiyon hastalarının hangi sağlık kuruluşuna başvurduklarının belirlenmesi ve bu tercihlerindeki nedenlerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kardiyoloji ve Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 286 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.11.2021 – 01.01.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %60,1'i kadın, %39,9'u erkek olup yaş ortalamaları 61,53±12,05' dir (min:22, maks:89). Katılımcıların %52,4'ünün 10 yılı aşkındır hipertansiyon hastalığı bulunmaktadır. Katılımcıların aile hekimine güven oranı %82,9 olup, 60 yaş ve üzerinde, lise öncesi eğitim düzeyinde aile hekimine güven anlamlı oranda daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan katılımcılar takiplerinde tercihini aile sağlığı merkezi olarak kullanmaktadır. Lise öncesi eğitim düzeyine sahip katılımcılar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı oranda daha çok başvurmakta ve üniversite hastanesine anlamlı oranda daha az başvurmaktadır. Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan ve 60 yaş üzeri hastalar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı olarak daha çok sayıda başvuru yapmaktadır (p<0,05). Sonuç: Çalışma grubumuzun büyük çoğunluğu aile hekimine güvenmekte ve aile hekiminin tedavilerini etkin bulmaktadır. İkinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında özellikle üniversite hastanelerinde hipertansiyonla ilgili ekokardiyografi, tansiyon holter ölçümü, ileri görüntüleme tetkiklerinin olması, gerektiğinde yatarak tedavi imkanının bulunması hastaların tedavi takiplerinde 51 bu sağlık kuruluşunu tercih etmelerinde etkili olmaktadır. Bu seçeneklerin birinci basamakta olmayışı, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının tercih edilme nedeninin hekim odaklı değil, kaynakların olmayışı ile ilgili olduğunu göstermektedir. Özetle bilgi, beceri ve nitelikleri geliştirilmiş olan birinci basamak hekimleriyle, toplumun aile hekimine güveninin sağlanmasıyla ve aile sağlığı merkezlerinin geliştirilmiş fiziki ve tıbbi şartları ile birinci basamak sağlık hizmetlerinde hipertansiyon takibi uygun olarak yapılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Aile Hekimine Güven, Sağlık Merkezi Tercihi
Antrenörlerin egzersiz danışmanlığı alan bireylere yönelik kullandıkları mobil destekli bilgi takip sisteminin geliştirilmesi
Bu çalışma, antrenörlerin egzersiz danışmanlığı alan bireylere yönelik yapmış oldukları antrenman programlarının, kayıtlarının düzenli bir şekilde tutulduğu, antrenörlerin not defteri şeklinde ifade edebileceğimiz bir mobil uygulama geliştirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma evrenini Türkiye'deki antrenörler örneklemini, Adana ilinde farklı spor salonlarında çalışan 40 antrenör kadın 14 (%35) yaş x̄=28,21± 5,83 yıl ve erkek 26 (%65) yaş x̄=29,11±6,08 yıl oluşturmaktadır. Uygulama geliştirme sürecinde Android Studio 4.0.1 programı kullanılmıştır. Android işletim sistemi kullanıcılarına yönelik olarak tasarlanmıştır. Bu çalışmada tasarım ve geliştirme araştırma yöntemi kullanılmıştır. Tasarım modeli olan ADDIE Modeli'nin Analiz, Tasarım, Geliştirme, Uygulama ve Değerlendirme basamakları baz alınarak geliştirilmiştir. Uygulamayı kullanan antrenörlere 'Mobil Uygulama Kullanılabilirlik Ölçeği', 'Mobil Uygulama Kullanma İsteklilik Ölçeği', 'Mobil Uygulama Kullanma Sadakati Ölçeği' uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıp dağılmadıklarını tespit etmek için Shapiro-Wilk testi uygulanmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken katılımcıların demografik özelliklerinde betimsel istatistikler kullanılmış yüzde, frekans ve ortalama değerleri alınmıştır. Antrenörlere uygulanan Mobil Uygulama Kullanılabilirlik, Mobil Uygulama Kullanma İsteklilik ve Mobil Uygulama Kullanma Sadakat ölçeklerine ait değişkenlerin değerlendirilmesinde Cronbach Alfa, Mann Whitney-U testi, Kruskal Wallis testi, Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Sonuçlar p<0.05 ve altındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların; Mobil Uygulama Kullanılabilirlik (x̄=5,87±,81), Mobil Uygulama Kullanma İsteklilik (x̄=5,28±,85), Mobil Uygulama Sadakat (x̄=6,13± ,98) düzeyleri üzerine toplanan veriler incelendiğinde yüksek ortalamaya sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak antrenörlerin not defteri şeklinde tabir edebileceğimiz mobil uygulama için çalışmaya katılan antrenörler; Geliştirilen mobil uygulamanın 'kullanılabilirliğinin' olumlu yönde, mobil uygulamayı kullanmaya istekliliklerinin pozitif yönde olduğu ve mobil uygulamayı kullanmaya devam etme eğilimi gösterdikleri sonucuna varılmıştır.
Birinci basamakta sunulması planlanan yaşlı sağlığı izlem modeli ile ilgili olarak hizmeti alanların ve sunanların görüş, beklenti ve önerileri
Amacı: Bu çalışmanın amacı birinci basamakta Sağlık Bakanlığı tarafından sunulması planlanan yaşlı sağlığı izlem modeli ile ilgili olarak hizmeti alacak olan yaşlılar ile yaşlılara bakım verenlerin ve hizmeti sunacak olan sağlık profesyonellerinin bu izlem modeli hakkında görüş, beklenti ve önerilerini ortaya koymak ve bu izlem modeli için artalan bilgisi oluşturarak Sağlık Bakanlığı'nın izlem planlamasına yardımcı olmaktır. Gereç yöntem: Bu çalışmada niteliksel araştırma yöntemlerinden 65 yaş üstü kişilerle odak grup görüşmesi, bakım veren ve sağlık profesyonelleri ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme yöntemi kullanılmıştır. Sağlık profesyonellerinden 22 kişi, bakım verenlerden 6 kişi ve yaşlılardan 34 kişi ile görüşülmüştür. Toplanan veriler içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiştir. Bulgular: Analizler sonucunda yaşlılık, yaşlılık sorunları, sağlık hizmeti ve yaşlıların risk grubu kapsamı içine alınması başlıkları altından 4 ana tema elde edilmiştir. Yaşlılık temasında, katılımcıların yaşlılık algısı, yaşlılığı etkileyen başlıca etmenler ve sağlıklı yaşlanma konularından bahsedilmiştir. Yaşlılık sorunları temasında sosyal destek ve sosyal sermaye, yaşlıların medikososyal sorunları ve hizmette yaşanabilecek sorunlardan bahsedilmiştir. Sağlık hizmeti temasında ise mevcut sağlık hizmetlerinin özellikleri, yaşlılar için nasıl bir sağlık hizmet modeli olması gerektiği ve bakım verenlerin özelliklerinden bahsedilmiştir. Son olarak yaşlıların risk grubu izlemi içine alınmasında tüm katılımcılar bu konudaki fikirlerini ortaya koymuştur. Sonuç: Yaşlılar, sağlık profesyonelleri ve bakım verenler tarafından bir risk grubu olarak tanımlanmışlar ve yaşlıların risk grubu olarak izlenmeleri konusunda bir konsensüs vardır. Sağlık profesyonelleri hizmetin birinci basamakta ASM ağırlıklı olarak yapılması, aile hekimleri hizmetin mutlaka hekim tarafından verilmesi, hekim dışı sağlık profesyonelleri ise bu hizmetin bir ekip tarafından verilmesi gerektiğini söylediler. Son olarak yaşlıların risk grubu olarak tanımlanmasından önce hekimler, yaşlı sağlığı konusunda müfredatta eğitimin yer alması gerektiği vurgulanmıştır. Anahtar kelimeler: Yaşlılar, Sağlık profesyonelleri, bakım verenler, niteliksel çalışma, izlem modeli
2008 yılında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran olguların retrospektif değerlendirmesi
Amaç:Çalışmamızda, gerek üçüncü basamak sağlık hizmeti sunan gerekse tıp ve uzmanlık eğitimi veren Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran hastaların medikal ve demografik verilerinin incelenmesi, olguların nitelik ve nicelik yönünden analiz edilmesi ve bu çerçevede saptanan sorunların ve çözüm önerilerinin tartışılması planlanmıştır.Gereç-Yöntem:2008 yılında polikliniğe toplam 18.643 başvuru yapıldığı saptanmıştır. Ancak tanı ve tedavi amacıyla yapılan 15.811 başvuru dışındaki başvurulara (ameliyat öncesi tetkik, sağlık kurulu raporu istemi, diğer disiplinlerden istenen konsültasyonlar, iş başvurusu için gereken işitme testlerini yaptırmak ve adli rapor düzenlenmesi) ait yeterli veri bulunmadığı için bu olgular çalışmadaki hesaplamaların dışında tutulmuştur. Araştırmanın evrenini 01.01.2008 - 31.12.2008 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine sadece ayaktan tanı ve tedavi amacıyla başvuran 15.811 olguya ait verilerin yer aldığı toplam 6930 poliklinik muayene kartının oluşturmasına karar verilmiştir. Çalışma evrenimizi oluşturan 15.811 başvuruya ait toplam 6930 poliklinik muayene kartından 6780 tanesi 2008 yılında, 150 tanesi ise bir önceki yılda düzenlenmiştir.2008 yılında tanı ve tedavi amaçlı başvuru sayısının 15.811 gibi yüksek bir sayı olması ve başvuran kişilere ait ?sıralı bir başvuru listesi?nin bulunmayışı nedeniyle sistematik rastgele örnek seçim yöntemi kullanılarak örnek grubu oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu şekilde 6930 poliklinik muayene kartından oluşan çalışma evreninden 1155 olgunun kartları seçilerek örnek grubu oluşturulmuştur.Bulgular:Değerlendirilen olguların %45,4'ü erkek, %54,6'sı kadın idi. Olgularımız yaş dağılımına göre incelendiğinde 18 yaş altı grup % 27,7, 19-50 yaş grubu %46,7, 51-64 yaş grubu %17,4 ve 65 yaş ve üstü grubu ise %8,2 oranında saptanmıştır. Olguların polikliniğimize en sık Ocak (%11,3), Şubat (%11,2) ve Mayıs (%11,4) aylarında başvurduğu belirlenmiştir. Olguların %94,0'ı KBB polikliniğine doğrudan başvurmuştur. Kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine yapılan başvurular organ veya bölge ayrımı yapılmaksızın değerlendirildiğinde en sık yakınmanın %25,1 ile işitme azlığı olduğu, ağız açık uyuma (%15,1) ve horlamanın (%14,2) işitme azlığını takip ettiği gözlenmiştir. Tanılar değerlendirildiğinde ise akut rinosinüzitin %9,4 ile en sık, LFRH (%9,2) ve buşonun (%8,4) ise karşılaşılan diğer en sık tanılar olduğu izlenmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi KBB polikliniğinde sunulan sağlık hizmetleri farklı üniversitelerde sunulan poliklinik hizmetleri ile karşılaştırıldığında, çalışma biçimlerinin ve yoğunluklarının benzer olduğu görülmüştür.Sonuç:Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran olguların önemli bir çoğunluğunun birinci ve ikinci basamak sağlık kuruluşlarında değerlendirilmeden, doğrudan polikliniğimize başvurduğu belirlenmiştir. Hastalar ayrıntılı değerlendirildiğinde önemli bir kısmının önceki basamaklarda tedavi alabileceği anlaşılmıştır. Bu da poliklinikte hasta yoğunluğuna yol açmaktadır. Ayrıca, kağıda dayalı geleneksel kayıt sisteminin hastalara ait tıbbi bilgilere ulaşmada ve bilimsel çalışmalarda kullanılacak verileri sağlamada yetersiz kaldığı görülmüştür.
Obezite polikliniğine başvuran hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada obezite polikliniğe başvuran hastaların biyokimyasal özelliklerinin, eşlik eden hastalık ve kullandıkları ilaçların yaş, cinsiyet ve VKİ ile ilişkisini inceledik. Hastaların poliklinik takipleri süresince kilo değişim durumunu ve tedavi başarısını tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Obezite Polikliniği'ne Ocak 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, poliklinik başvuru sayıları ve laboratuvar sonuçları dosyalardan taranarak veriler elde edildi. Hastalar vücut kitle indeksi değerlerine göre 4 gruba ayrıldı. Hastaların ilk kontrol ve son kontrolleri arasındaki kilo değişim yüzdeleri hesaplandı ve %5 ve üzeri kilo kaybı olanlar başarılı kabul edildi. Hastaların kilo verme başarısı ve etkileyen faktörler incelendi. Bulgular: Çalışmaya %85,7 (n= 498) kadın, %14,3 (n=83) erkek olan ve çalışma kriterlerine uyan 581 hasta dahil edildi. Cinsiyet dışında yaş grupları, medeni durum, eğitim düzeyi, çocuk sayısı ve mesleklere göre VKİ grupları arasında anlamlı düzeyde fark vardı (her biri için p<0,001). 18-29 yaş grubunda preobez bireylerin oranı diğer gruplara göre anlamlı daha yüksekti. Evlilerde preobez bireylerin oranı diğer gruplara göre anlamlı daha düşükken bekarlarda anlamlı daha yüksekti. Eğitim düzeyine göre ilkokul mezunlarında morbid obez grup, üniversite mezunlarında ise preobez grup diğer gruplara göre anlamlı yüksekti. Preobez gruptaki bireylerin çocuk sayısı diğer VKİ grupları içinde en düşüktü (her biri p<0,05). Kadınlarda TSH ve HDL medyan değeri erkeklerden anlamlı daha yüksekti. Erkeklerde ise hemoglobin, demir, Ferritin, trigliserit medyan değeri kadınlardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (her biri p<0,05). Çalışmamızda obezite derecesinin artmasıyla olguların açlık plazma glukozu, insülin, insülin direnci, trigliserit düzeylerinde anlamlı artış olduğu görüldü (her biri için p<0,001). Çalışmamızda kilo verme yüzdesi ortalama %5,6, en düşük %-8,8 en yüksek %31,2 idi. Kilo kaybı %5 ve üzeri olan başarılı grup hasta oranı %50,6 iken erkeklerde kilo verme başarı oranı (%65,1), kadınlardakinden (%48,2) anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05) Cinsiyet dışında yaş grubu, meslek ve VKİ gruplarına göre kilo verme başarı durumu oranları arasında anlamlı düzeyde fark yoktu (her biri p>0,05). Poliklinik takip sayısı arttıkça kilo verme yüzdesi de artmaktaydı (p<0,001). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre Obezite Polikliniğimize başvuran hastaların %50,6'ı yaşam tarzı değişikliği, diyet ve egzersiz önerileri ile takipleri süresince en az %5 ve üzeri kilo vermiştir. Kilo verme oranı poliklinik takip sayısı arttıkça artmıştır. Obezitenin tedavisinin başarılı olmasında düzenli kontroller önemli bir etkendir. Birinci basamağın görevlerinden olan koruyucu hekimlik adına normal kilolu bireylere obezite ve sağlıklı yaşam ile ilgili danışmanlık hizmeti verilerek kilo almalarının önüne geçilmeli, preobez ve obez kişilerin takibinde ise danışmanlık hizmeti verilmeli, gerektiğinde medikal tedavi desteği verilerek kilonun azaltılması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: obezite, VKİ, kilo verme yüzdesi, takip
Diyabetes mellituslu hastaların telefonla izleminin ve eğitimin metabolik kontrole ve öz-bakıma etkisi
Diyabet kontrolü için belirlenen en önemli hedef; hastanın kendi kendine hastalık yönetimini sağlayabilmesidir ve bu hedefe ulaşmada izlenebilecek yollardan biri de hastaların düzenli olarak telefonla izlemidir. Telefonla izlemin, hastaların evlerinde hizmet almalarını sağladığı, sağlık eğitimine uyumları açısından izlendiği ve hangi konularda eğitime ihtiyaç uyduklarının belirlenerek sağlık eğitiminin verilebildiği bir yöntem olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle araştırma diyabetik hastaların telefonla izleminin öz-bakıma ve metabolik kontrole etkisini incelemek amacıyla, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesine 31 Ekim 2011- 20 Mart 2012 tarihleri arasında müraacat eden, 44 müdahale, 44 kontrol olmak üzere 88 diyabetik hastayla yarı deneysel olarak yapıldı. Araştırmaya başlamadan önce araştırmanın yapıldığı kurumdan ve etik kuruldan yazılı izin, hastalardan sözel izin alındı. Veriler, sosyo-demografik özellikleri içeren hasta bilgi formu, diyabet tedavisine ilişkin soru formu, Diyabet Öz Bakım Ölçeği ve metabolik kontrol değişkenleri formu ile toplandı. Diyabet öz-bakım ölçek puanı 140-210 arasında değişmektedir ve ölçeğin puanı arttıkça hastaların öz-bakım aktiviteleri de artmaktadır Çalışma sonucunda; müdahale grubunda telefonla izlem öncesinde öz-bakım puanı 61.3±10.9 iken, telefonla izlem sonrasında 89.9±12.3'e yükseldiği (p <0.005) kontrol grubunda ise üç aylık dönem öncesinde 56.5±7.6 iken, sonrasında 54.7±9.3'e düştüğü tespit edildi. Telefonla izlemin metabolik kontrol değişkenlerinden; HbA1c, total kolesterol, trigliserid, LDL kolesterol, sistolik kan basıncı değerlerini de düşürdüğü saptandı. Sonuç olarak diyabetli hastaların telefonla izleminin öz bakım puanını arttırdığı ve metabolik kontrol değişkenlerini olumlu yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda hastaların öz bakıma yönelik kazandıkları davranışların sürekliliğini sağlayacak şekilde, düzenli olarak telefonla izlemin sağlanması önerilebilirAnahtar kelimeler: Diabetes mellitus, öz bakım, telefonla izlem, metabolik değişkenler.
Bulut teknolojisi kullanan hasta takip hizmetlerinde mikroservis temelli uç sistem tasarımı ve geliştirilmesi
Sağlık sektörünün muazzam büyüklüğü ve kendine özgü spesifik zorlukları dikkate alındığında bu sektörde kullanılacak teknolojik sistemlerin yönetilebilirliklerinin ve sürdürülebilirliklerinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Bu sağlık sistemlerinden biri de hem hastalara hem de sağlık personeline önemli kolaylıklar sağlayan uzaktan hasta takip sistemleridir. Son yıllardaki teknolojik gelişmeler uzaktan hasta takip sistemlerinde iyileştirmelere olanak sağlamaktadır. Özellikle bulut hesaplamanın sağladığı avantajlar ve önemli bir yazılım mimarisi olan mikroservis teknolojileri kullanılarak daha esnek hasta takip uygulamaları geliştirmek mümkündür. Bu tez çalışması, günümüzün yeni teknolojilerinin getirmiş olduğu avantajlardan faydalanan bir uzaktan hasta takip sistemi tasarımına odaklanmaktadır. En önemli özgünlüğü ise bulut sistem yükünü ve maliyetini optimize edecek uçta/kenar hesaplama alt yapısını kullanmasıdır. Ayrıca önerilen sistem üzerinde yürütülecek yazılımların yönetilebilirlikleri konteyner teknolojileri ile sağlanmaktadır. Klasik monolotik yazılım mimarilerinin uçta hesaplama için çok verimli olmamalarından dolayı mikroservis temelli yazılım mimarileri tercih edilmiştir. Bununla birlikte hastaya ve diğer yardımcı servislere ait bilgilerin dağıtık mikroservisler üzerinde nasıl tutulacağı ve yönetileceği problemi de bu tez kapsamında ele alınmaktadır. Bu tez kapsamında ilk olarak mikroservisler için ne tür bir veri yönetim modelinin kullanılabileceği incelenmiş ve aday model tipleri için gerçek zamanlı testler gerçekleştirilmiştir. Bu testlerin sonucuna göre başarılı olan model, önerilen uzaktan hasta takip sisteminde kullanılmıştır. Önerilen sistemin hayati fonksiyonları yine bir mikroservis mekanizması olan devre kesici servisler ile kontrol edilmiştir. Hem hasta tarafı hem de sağlık kurumu taraflı servisler içeren sistem, aile hekimlikleri ve onların görev kapsamında bulunan hastalara yönelik tasarlanmıştır. Performans testleri gerçek uç cihazlar kullanılarak farklı senaryolar için gerçekleştirilmiş ve sistemin performansı ispatlanmıştır.
Sarkoidoz hastalarının tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin değerlendirilmesi
Sarkoidoz; nedeni tam olarak bilinmeyen, tutulan bölgelerde non kazeifiye granülomatöz inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır. Sarkoidozda tüm organ sistemleri tutulabileceği gibi vakaların %90'ında akciğer ve intratorasik lenf nodu tutulumu gözlenmektedir. Spontan remisyon oranlarının %60-70 civarında olduğu hastalık genel olarak benign seyirli ve iyi prognozlu hastalıklar grubunda değerlendirilmektedir. Bu çalışmada, kliniğinimizde sarkoidoz tanısı ile izleme alınan hastaların tanı, tedavi ve klinik izlem süreçlerinin değerlendirilmesi ve hastaların genel özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1994-2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları kliniğine başvuran ve sarkoidoz tanısı ile izleme alınan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi yapıldı. Hasta bilgilerine; kliniğimizde oluşturulan ``İntertisyel Akciğer Hastalıkları Dosya Arşivi'' ve kliniğimizde hasta takibi için kullanılan ?Sarkoidozlu Hasta İzlem Kartları? aracılığıyla ulaşıldı.Çalışma kapsamına alınan 100 hasta arasında kadın/erkek oranının 2,8 olduğu, ortalama tanı yaşlarının 44±12 olduğu, cinsiyetler arasında tanı yaşı açısından fark olmadığı görüldü. Hastalarımızın yaklaşık yarısının ev hanımı olduğu, erkeklerin %50'sinde, kadınların %17'sinde sigara kullanma öyküsü olduğu, sigara kullanan hastaların daha ileri evrelerde (evre 2-3) başvurduğu görüldü. Ailesel sarkoidoz hastalarımızın %3'ünde saptandı. Dispne, öksürük ve başta eritema nodozum olmak üzere cilt lezyonlarının en sık görülen klinik yakınmalar olduğu, hastaların %96'sına tanı sırasında akciğer BT tetkiki yapıldığı görüldü. ACE, sedimantasyon, serum ve idrar kalsiyum düzeyleri ile hastalığın evresi arasında ilişki saptanmadı. En sık restriktif paternde olmak üzere hastaların %34'ünde tanı anında SFT bozukluğu ve %49'unda DLCO değerlerinde azalma olduğu görüldü. FEV1, FVC ve DLCO değerlerindeki azalma ile hastalık evresi arasında anlamlı ilişki saptandı. Hastaların %98'inde akciğer, %43'ün de ise ekstrapulmoner tutulumların olduğu, en sık görülen ekstrapulmoner tutulumun cilt tutulumu olduğu görüldü. Ekstrapulmoner tutulum oranlarında; yaş ve evre artışıyla birlikte anlamlı azalma olduğu saptandı. Tüm izlemleri boyunca hastaların %43'üne tedavi verildiği görüldü. Tedaviye yanıt alınan hastaların tanı ACE düzeylerinin alınamayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı. Relaps'ın; ileri evrelerde ve tanı anında tedavi verilerek izlenen hastalarda daha sık olduğu görüldü. Tedaviye yanıt alınan hastalarda ACE düzeylerindeki azalmanın, FEV1 ve FVC değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamız verilerinin bazı farklılıklar dışında genel anlamda literatür verileriyle benzer olduğu sonucuna varıldı.
Akut astım atağı nedeniyle çocuk acil serviste tedavi edilip eve gönderilen hastaların değerlendirilmesi
Çocuk acil servislerinde astım atağı nedeniyle tedavi edilip taburcu olan hastaların, daha sonra aynı yakınmalarla tekrar acil servise geri gelmeleri klinik pratikte büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim bu çalışmayı yapmaktaki öncelikli amacımız; acilde akut atak tedavisi uygulanıp eve gönderilen astımlı çocuklarda, bir hafta içinde aynı şikayetlerle tekrar acile başvuru (nüks) oranlarını ve buna neden olan faktörleri belirlemektir.Çalışmamıza Ocak 2009 - Eylül 2010 tarihleri arasında Çocuk Acil Servisine 3 ay -18 yaş arasında akut astım atağı nedeniyle başvurup, ilk tedavi sonrası acil servisten taburcu edilip eve gönderilen hastalar alınmıştır. Acil servisten taburcu edildikten sonra ebeveynler 3. ve 7. günlerde telefonla aranarak görüşmeler yapılmış, öksürük, hışıltı ve nefes darlığı gibi semptomların devamlılığı, ilaç kullanımı ve tekrar doktora başvuru durumu ailelerle konuşularak öğrenilmiştir.Çalışmaya dahil edilen 600 olgunun 72'sinin (%12,0) ilk 72 saat içerisinde, 16'sının (%2,7) 3-7 gün arasında tekrar doktora başvurduğu saptanmıştır. İlk 72 saat içinde ve 3-7 gün arasında nüks nedeniyle tekrar doktora başvuran ve başvurmayan hastalar yaş ortalamaları, doktora ilk başvurudaki yakınmalarının başlama zamanı, atak şiddetleri, son bir yıl içinde kullandıkları profilaktik tedavi, evde sigara dumanına maruz kalma, acil serviste ipratropium bromide ve sistemik steroid verilmesi, acil servisten eve gönderilirken verilen ilaçlar, son bir yıl içinde astım atağı geçirme ve bu nedenle hastaneye başvurma yönünden incelendiğinde aralarında fark olmadığı saptanmıştır.Daha önce hastaneye yatış öyküsü olan hastaların 3-7 gün arasında nüks nedeniyle doktora tekrar başvuru oranının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Kendilerine evde uygulayacakları tedavi ile ilgili yazılı hareket planı verilmeyen hastaların ilk 72 saat içinde, evde öksürük ve hışıltısı devam eden hastaların da hem ilk 72 saatte, hem de 3-7 gün arasında daha yüksek oranda tekrar doktora başvurduğu görülmüştür.Hernekadar nüks oranları benzer çalışmalara göre daha düşük bulunmuşsa da bizim çalışmamız, hastaların önemli bir kısmının atak tedavisi sırasında ek sağlık hizmeti gereksinimi olduğunu doğrulamaktadır. Bu gereksinimi en aza indirmek için; hastayı ilk gören acil servis doktorlarının tedaviye başlarken hastalığın son bir yıldaki seyrini iyice öğrenip tedaviyi buna göre belirlemeleri, evde tedaviye devam edecek olan hastaya yazılı hareket plan vermeleri ve akut atak sırasında ortaya çıkmış olan inflamasyonu tam kontrol edecek bir ilaç seçerek hastayı eve göndermeleri gerektiği ortaya çıkarılmıştır.
Psikiyatride kullanılan hasta tespit yöntemleri ve hemşire-hekimin hasta tespiti ile ilgili görüşleri
Psikiyatri hastaları istekleri dışında tedavi olmak durumunda kalabilmekte ve zorla hastanede alıkonulabilmektedir. Bu durum ise hastanın saldırgan davranış göstermesine, kendine ve çevresine zarar vermesine neden olabilmektedir. Bu sebeple fiziksel?kimyasal tespit yöntemleri güvenlik tedbiri amacıyla uygulanması gerekmektedir.Uygulamada etik ve hukuki sorunlar yaşanabilmekte, uygulayan ve uygulanan üzerinde fiziksel ?psikolojik etki oluşturmaktadır. Uygulamada belli bir standardın olmaması, yasal boşluğun olması, uygulama hakkında sağlık personelinin yeterli bilgi ve deneyime sahip olmamaları, devamlılığın sağlandığı etkin bir eğitimin verilmemesi nedeniyle sağlık çalışanlarının farklı tutum ve davranış sergilemelerine neden olmaktadır. Tespit uygulamasına kimin karar verdiği, hangi durumda hangi tespit yöntemi tercih edilmeli sorusuna halen cevap bulunamamış olup uygulamalar hakkında hem ülkemizde hem de dünyada yeterli araştırmaların yapılmadığı da görülmektedir.Çalışma psikiyatride çalışan hemşire ve hekimlerin tespit yöntemlerinin kullanımına ilişkin görüşlerinin alınması amacıyla yapılmış olup veriler araştırmacı tarafından hazırlanan soru formu ile elde edilmiş ve bağımlılık testi olarak Fisher's ve Pearson ki-kare testi uygulanmıştır. Tespit yöntemlerinin kullanımı ile değişkenlerden çalışma şekli arasında( ? 2: 11.589; P: 0.001), fiziksel ve kimyasal tespitin tercihi hastanın yaşına kilosuna göre ayarlanmalıdır seçeneğinde hemşire ve hekimlerin düşüncesi arasında( ? 2: 4.458; P: 0.035), hastanın şiddet içerikli davranışlarında artış olmaması için mutlaka fiziksel/kimyasal tespit yöntemleri kullanılmalıdır seçeneğinde hemşire ve hekimlerin düşüncesi arasında ( ? 2: 14.05; P: 0.000),sağlık personeli, hasta ve hasta yakını arasında yaşanan iletişim sorunları tespit kullanımını arttırır seçeneğinde hemşire ve hekimlerin düşüncesi arasında anlamlı fark bulunmuştur( ? 2: 12.233;P:0.000).Bunun yanında tespit kullanımında eğitimin önemi vurgulanmıştır. Tespit kullanımında yasal ve etik konular hakkında her iki meslek grubu da birbirine yakın cevap verirken, hasta ve hasta yakınından onam alınması konusunda ise çekimser davrandıkları görülmektedirÇalışmanın sonuçlarına baktığımızda belirtilen görüşle klinik uygulama arasında farklılıkların olduğu, bu sebeple hemşire ve hekimlere uygulama konusunda büyük rol ve sorumluluklar düştüğü anlaşılmaktadır.Anahtar kelimeler: Tespit yöntemleri, fiziksel/kimyasal tespit, psikiyatri hemşiresi, psikiyatri hekimi
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde takipli hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Yoğun bakım birimlerinde yeterli üst düzey donanım ve nitelikli sağlık elemanları aracılığıyla tek veya daha çok sayıda organın yetmezliği veya uygulanan cerrahi prosedürlerin ortaya çıkardığı yaşamsal kritik durumlara karşılık hastaların destek ve tedavileri uygulanır. Engellenebilir sebeplerden kaynaklı çocuk ölüm seviyelerini modern ve gelişmiş ülkeler düzeyine çekmek açısından yoğun bakımların kalitesini artırmak ciddi önem taşır. Ülkemizde çocuk yoğun bakım sunumlarının nitelik, nicelik ve erişilebilirlik yönlerinden seviyelerinin yükseltilmesi hedeflere ulaşılması açısından önem teşkil etmektedir. Çalışmada, elde edilen verilerle yapılan sağlık hizmetinin niteliğini artırmak, çocuk yoğun bakım yataklarının daha maliyet-etkin kullanılarak yatak sayısı gereksinimine pozitif katkısı, mortalite ilişkili etkenlerin değerlendirilmesi hedeflenmiştir.