Fracture healing
77 theses under this subject heading
Tavuklarda tarsometatarsal kırıkların iyileşmesinde semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltımlarının klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilmesi
Kırık uçlarının karşı karşıya getirilmesi (redüksiyon) ve stabilizasyonun sürdürülmesi kırık tedavisinin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Gerek evcil gerekse yabani kanatlılarda kanat ve ekstremitede uzun kemik kırıklarıyla sıkça karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada, tavuklarda tarsometatarsal kırıklarda semisirküler ve sirküler eksternal fiksatör sağaltım teknikleri uygulanarak, iyileşme klinik ve biyomekanik yöntemlerle değerlendirilecektir. Bu yöntemlerde elde edilecek sonuçlar semisirküler eksternal fiksatörün sirküler eksternal fiksatör seviyesinde kırık iyileşmesi sağlarsa yapılacak daha ileri çalışmalarla kanatlıların femur ve kanatlardaki uzun kemik kırıklarında uygulanmasına imkân sağlayabilecektir.
Tek doz teriparatid uygulamasının rat mandibulasında oluşturulan kemik defektlerinin erken iyileşme dönemi üzerine olan etkisi
Oral ve maksillofasial cerrahi alanında, kemik dokunun rejenerasyon ve rekonstrüksiyonunda kemik greftleri yaygın kullanım alanına sahiptir. Son yıllarda, kullanılan kemik greftlerinin etkinliğinin artırılması amacı ile beraberinde biyomateryal kullanımı ile ilgili çalışmaların hız kazandığı belirtilebilir. Bu çalışmada farklı dozlarda lokal olarak kullanılan teriparatidinin kemik iyileşmesi üzerine olan etkinlikleri değerlendirilmiştir. Prospektif ve randomize olarak tasarlanmış olan bu çalışmaya, 30 adet 12 haftalık 300- 350 gram ağırlığında erkek Spraque-Dawley cinsi sıçanlar dahil edilmiştir. Deney hayvanları her grupta 6 adet olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Genel anestezi altında ekstraoral yaklaşım ile mandibulanın lateral gövdesinde 5 mm çapında bikortikal kritik boyut defekt oluşturulmuştur. Grup 1'e ait deneklerde oluşturulan mandibula defekti boş bırakılmıştır. Grup 2'de, ise defekt oluşturulma sırasında elde edilen blok greft partiküler forma getirilerek uygulanmıştır. Grup 3'te, defekt sahasına sadece allogreft uygulanmıştır. Grup 4 ve Grup 5'te defekt sahalarına allogreft uygulanmasının ardından, teriparatid Grup 4 için 20 μg, Grup 5 için ise 40 μg damlatılarak uygulanmıştır. Cerrahi protokolün tamamlanmasının ardından doku primer olarak kapatılmıştır. Postoperatif 4. haftada hayvanlara, anestezi dozu iki katına çıkarılarak ötenazi uygulanmıştır. Mandibula örnekleri tek parça halinde kas ve dermal dokudan sıyrılmıştır ve histomorfometrik olarak değerlendirilmiştir. Bulguların analizi Kruskall Wallis ve Mann Whitney U testi kullanılarak yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi 0.01 olarak kabul edilmiştir. Grup 1' e ait defekt sahasında hem yeni oluşan kemik doku alan miktarı (0,28±0,01 mm2) hem de osteoblast sayısı (41,67±1,56) diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşüktür (p<0.01). Grup 5'e ait yeni kemik oluşum alan miktarı (0,79±0,01 mm2) ve osteoblast sayılarının (77,72±3,06) ise diğer gruplara göre anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür I (p<0.01). Teriparatid kullanılan bir diğer grup olan Grup 4'e ait veriler (yeni kemik oluşum alan miktarı [0,72±0,01 mm2] ve osteoblast sayıları [72±4,26]) Grup 3 ve Grup 2 'den anlamlı derecede fazladır (p<0.01). Sadece allogreft kullanılan grup olan Grup 3'e ait verilerin (yeni kemik oluşum alan miktarı [0,48±0 mm2] ve osteoblast sayısı [54,17±1,99]), otogreft kullanılan grup olan Grup 2'den (yeni kemik oluşum alan miktarı [0,39±0,01 mm2] ve osteoblast sayısı [50±1,4]) anlamlı derecede fazla olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma ile lokal olarak 20 μg ve 40 μg olacak şekilde 2 farklı dozda kullanılan teriparatinin, allogreftin kemik iyileşmesi üzerine olan etkinliğini anlamlı derecede artırdığı görülmüştür. Bunun yanı sıra lokal uygulanan teriparatid etkinliğinin doz ile birlikte arttığı bu çalışma sonucunda görülmektedir. Anahtar kelimeler: Teriparatid, kemik iyileşmesi, histomorfometrik analiz, osteoblast, allogreft.
Deneysel kemik defektlerinde ksenogreft ile beraber lokal olarak uygulanan risedronatın iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Diş hekimliği cerrahisinde defekt bölgelerinin rekonstrüksiyonu için çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur. Travma, enfeksiyon, rezeksiyon veya patolojiler sonucu oluşan kemik defektlerinin onarımında kullanılan greftlerden altın standart olarak bilinen otojen grefler; dönor saha morbiditesi ve yetersiz greft miktarı gibi dezavantajlara sahiptirler. Son dönemlerde uzun süre boyutsal stabilitelerini korumaları ve uygun biyomekanik özelliklerinden dolayı ksenojen greftler sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır. Bisfosfanatlar; Paget hastalığı, meme ve prostat kanserlerinde görülen kemik metastazı, menopoz sonrası dönemde görülen osteoporoz durumlarında tercih edilen antirezorptif ilaçlardır. Bisfosfanat grubu ilaçlar antikatabolik özelliği ile osteoklastik aktiviteyi inhibe ederek kemik formasyonunu attırıcı etki gösterirler. Aynı zamanda anabolik etki olarak osteoblastların formasyonu ve maturasyonunda da etkilidirler. Bu çalışmada ksenojen greftler ile birlikte bisfosfanat grubu ilaç olan risedronatın kombine kullanımı sonucu tavşan kafatasında oluşturulan defekt modeli üzerinde kemikleşmenin histomorfometrik, immunohistokimyasal ve radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bisfosfanat, kemik iyileşmesi, ksenojen greft, risedronat, tavşan defekt modeli.
Humerus diafiz kırıklarında konservatif, intramedüller çivileme ve plaklı osteosentez tedavileri sonuçlarının karşılaştırılması
HUMERUS DİAFİZ KIRIKLARINDA KONSERVATİF, İNTRAMEDÜLLER ÇİVİLEME VE PLAKLI OSTEOSENTEZ TEDAVİLERİ SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Humerus diafiz kırıklı hastaların 3 farlı tedavi yöntemi (Fonksiyonel Brace, İntramedüller çivileme, Plaklı osteosentez) sonrası kaynama oranları, fonksiyonel hareket kabiliyetleri, kaynama zamanlarını ve oluşan komplikasyonlar değerlendirerek iş gücü kaybının karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Materyal/Metod: Acil servisine başvuran hastalardan kliniğimizde tedavisi yapılmış yeterli takipleri olan 108 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Fonksiyonel brace uygulanan hastaların sayısı 31, İntramedüller çivileme uygulanan hastaların sayısı 27, Plaklı osteosentez uygulanan hastaların sayısı 50 idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, AO sınıflamasına göre kırık tipleri, ek yaralanmaları, radial sinir hasarı olanlar kayıt edilmiştir. Hastaların uygulanan tedavi yöntemine göre kaynama oranları, kaynama zamanları, DASH skorları, Fonksiyonel hareket skorları, angulasyon dereceleri ve komplikasyonları karşılaştırılmıştır. Kaynama zamanı ve Fonksiyonel skor yaşa , cinsiyete , uygulanan tedavi yöntemine, angulasyon derecesine, radial sinir tutlumuna , sigara kulanımına , kırığın bölgesine ve AO sınıflamasına göre karşılaştırılmıştır.Kaynamama sonrası uygulanan ikincil tedavi yöntemleri ( Plaklı Osteosentez ve İntramedüller Çivileme) kaynama oranları ve kaynama zamanları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 108 hastaretrospektif olarak değelendirildi. 27 İntramedüller çivileme, 31 Fonksiyonel Brace ve 50 Plaklı Osteosentez ile tedavi edilen humerus diafiz kırıklı hastaların sonuçları değerlendirildi. İntramedüller çivileme uygulanan 27 hastanın 23 ünde (% 85.2), 31 Fonksiyonel Brace uygulanan hastanın 23 ünde ( % 74.2), 50 Plaklı Osteosentez uyhulana hastanın 48 inde (%96) kaynama görüldü.(p<0.05) . Üç tedavi yönteminin kaynama zamanları ise şöyleydi: Fonksiyonel Brace uygulanan hastaların kaynama zamanı ortalama 11.9 (minumum 7 ,maksimum 29) hafta ,İntramedüller çivileme yapılanlarda ortalama 10.8 ( minumum 6, maksimum 29) hafta, Plaklı Osteosentez tedavisi yapılanlarda ortalama 10.1(minumum 6, maksimum 26) haftaydı.Kaynama zamanı ile angulasyon derecesi arasında anlamlı pozitif korelesyon mevcuttu (p<0.05). Angulasyon derecesi düştükçe kaynama zamanlarının da azaldığı gözlemlenmiştir. Kaynama zamanı ile DASH skoru arasında anlamlı korelasyon bulundu. (p<0.05). Yapılan tedavilere göre fonksiyonel skorlar Fonksiyonel brace tedavisi sonrasında mükemmel+iyi oranı %100 (Mükemmel %78.3, iyi % 21.7) , İntramedüller çivileme sonrasında % 86.9 ( mükemmel % 56.5, iyi %30.4) , Plaklı Osteosentez tedavisi sonrası ise %95.9 ( mükemmel %81.3 , % 14.6) şeklindeydi. Sigara kullanımı veya Radial sinir hasarı olması halinde kaynama zamanınlarının uzadığı görüldü. Korelasyon analizinde spearman korelasyon analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Sonuç: Humerus diafiz kırıkları 3 farklı tedavi yöntemiyle de yüksek oranlarda kaynadığı yapılan birçok çalışmada belirtilmiştir. Yaralanma süresinden sonra iyileşme zamanının kısalması ve iyi fonksiyonel skor gündemde olan araştırma konularıdır. Çalışmamızda hastaların kaynama zamanları ve Fonksiyonel skorları arasında farklılıklar olduğu görülmüştür. Kaynama saptanan hastaların tamamı değerlendirildiğine, Angulasyon derecesinin azalması ile ilişkili Kaynama zamanlarının kısaldığı, DASH skorlarının ve aktivite skorlarının olumlu yönde değiştiği gözlenmiştir. Kaynama zamanlarının kısalmasının, iş gücü kaybını azaltacağı ve daha iyi fonksiyonel sonuçların oluşmasına yardımcı olacağı düşünülmüştür. Günümüzde kırıkların tedavisindeki ana hedef başarılı kaynama oranlarının yanında hastanın günlük işlerine en erken sürede ve maksimum performansla dönmesini sağlamanın diafiz kırıkları tedavisinde önemli olduğu fikri çıkarılmışltır.
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel yöntemler kullanılarak yapılan cerrahi çekiminden sonra ortaya çıkan morbidite ve alveol iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin cerrahi çekimleri oral cerrahide sıklıkla gerçekleştirilen ve operasyon sonrası ortaya çıkan komplikasyonları ile hastaların yaşam kalitesini kötü etkileyebilmektedir. Bireysel biyolojik farklılıklar, alveolün boyutu ve çekim sırasındaki travma miktarı diş çekim soketi ve çevre dokuların iyileşmesini etkileyen faktörler arasındadır. Gömülü diş çekimi operasyonlarında genellikle rotasyonel enstrümanlar kullanılmaktadır. Bununla birlikte aşırı ısınmaları veya kemiğin fragmantasyonu, osteotomi sırasında bir smear tabakasının oluşumu ve komşu dokulara zarar verme ihtimalleri sebebiyle tercih edilmeyebilirler. Gömülü alt yirmi yaş dişlerinin çekiminde kullanılan diğer bir yöntem olan piezocerrahi ultrasonik frekans kullanılarak kesinin yapıldığı selektif bir mikrometrik tekniktir. Piezo cihazının kullanımıyla postoperatif ağrı, trismus, ödem ve nörolojik kompliksyonların azalabileceği bildirilmekte ve hayvan çalışmaları piezocerrahi ile iyi bir kemik iyileşmesi sağlanabileceğini göstermektedir. Dezavantajı ise operasyon süresindeki artıştır. Çalışmamızın amacı, gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel döner aletler kullanılarak yapılan cerrahi çekimlerinde operasyonun süresi ve diş çekimlerinden sonra ortaya çıkan ağrı, trismus, ödem, enfeksiyon, nörolojk komplikasyonlar ile alveol kemiğinin iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 18-32 yaşları arasındaki bireylerde, panoramik filmlerinde bilateral, benzer cerrahi zorlukta olduğu düşünülen ve Pell-Gregory Sınıflaması'na göre klas 2, pozisyon B mezioanguler ile vertikal gömülü olan üçüncü molar dişler çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışma 21 hastanın sağ ve sol olmak üzere toplam 42 dişi üzerinde yapılmıştır. Bireylerde bulunan bilateral gömülü dişler randomize bir şekilde bir tarafta piezocerrahi diğer tarafta ise geleneksel döner aletler yardımıyla çekilmiştir. Piezocerrahi ve geleneksel yöntemler ile yapılan diş çekimlerinde aynı bireylerde postoperatif semptomların karışmaması adına diş çekimleri 2 hafta ara ile yapılmıştır. Postoperatif ağrı değerleri VAS skalası ile, ödem değerleri preoperatif ve 1., 3. ve 7. günlerde angulus mandibula ile tragus, göz kenarı, burun kanadı, dudak köşesi, çene ucu arası mesafeler ölçülerek ve ağız açıklığı değerleri preoperatif ve 1, 3 ve 7. günlerde alt ve üst keserler arası mesafe olarak ölçülmüştür. Nörolojik komplikasyon, alveoler osteitis ve enfeksiyon verileri hastaların kontrol randevularında değerlendirilmiştir. Alveol kemiğindeki iyileşmenin değerlendirilmesi için hastalardan 3. ve 6. aylarda panoramik film alınıp Adobe Photoshop uygulamasının Histogram aracındaki grilik değerlerine bakılıp karşılaştırılmıştır. Veri analizinde SPSS 26 paket programı kullanılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için normallik testlerinden Shapiro Wilk kullanılmıştır. Tek bir gruba ilişkin iki farklı ölçüm ortalamasının karşılaştırılmasında bağımlı gruplar t testi yöntemi, ikiden fazla ölçümün karşılaştırılmasında ise tekrarlı ölçümlerde ANOVA yöntemleri kullanılmıştır. Piezocerrahi yönteminde operasyon süresi geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntemde operasyon sonrasında 1., 3. ve 7. günlerdeki ödem, operasyon öncesine göre önemli olarak artmıştır. Piezo yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde artmış, 7. günde ortadan kalkmıştır. Ödem miktarı yöntemler arasında karşılaştırıldığında yalnızca Angulus-Tragus ölçümleri operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde geleneksel yöntemde daha fazla olarak bulunmuştur. Geleneksel yöntemde ödem operasyon sonrası 3. günde en fazla, 7. Günde ise en azdır. Piezocerrahi yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde benzer, 7. günde en azdır. Ağız açıklığı geleneksel yöntemde operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmıştır. Piezocerrahi yönteminde ağız açıklığı operasyon sonrası 1 ve 3. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmış ve 7. günde operasyon öncesi değere ulaşmıştır. Operasyon sonrası ağız açıklığı yöntemler arasında karşılaştırıldığında piezocerrahi yönteminde istatistiksel olarak önemli derecede daha fazladır. Her iki yöntemde de ağız açıklığı 1. günden 7. güne istatistiksel olarak önemli miktarda artmıştır. Operasyon sonrası ağrı düzeyleri yöntemler arasında karşılaştırıldığında postoperatif 6. saatten 4. güne kadar ağrı geleneksel yöntemde piezocerrahi yöntemine göre daha fazladır. 5, 6 ve 7. günlerde farklılık yoktur. Her iki yöntemde de ağrı 6. saatten 4. güne kadar azalmıştır. 4. günden sonraki azalmalar ise istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Operasyon sonrası 3. ve 6. aylardaki alveol kemik iyileşmesi histogram ile değerlendirildiğinde iki grup için de ortalama değerler birbirine benzese de piezocerrahi tarafında istatistiksel olarak alveol kemik iyileşmesi 3. ve 6. aylarda geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntem ile yapılan çekimlerin birinden sonra geçici parestezi meydana gelmiş olup, 2 hafta sonra iyileşme görülmüştür. Piezocerrahi ile yapılan çekimlerden sonra nörolojik komplikasyon meydana gelmemiştir. İki yöntemle yapılan çekimlerden sonra alveoler osteitis ve enfeksiyon da görülmemiştir. Sonuç olarak, zamanla geliştirilecek olan hızlı piezo cihazları ile operasyon süresinin geleneksel yöntemlerle yapılan operasyonların süresine yaklaşacağı ve bu sürelerdeki farklılıklardan dolayı oluşabilecek komplikasyonların minimuma ineceği düşünülmektedir. Dolayısıyla piezocerrahinin güvenli ve gelecek vaat eden bir teknik olduğunu düşünmekteyiz.
Otolog trombositten zengin plazmanın kedilerde uzun kemik kırıklarında iyileşme üzerine etkisi
Bu çalışmada, kedilerde PRP'nin uzun kemik kırıklarının iyileşme üzerindeki etkisi klinik ve radyografik olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın materyalini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği'ne travma (yüksek-ten düşme, trafik kazası, köpek saldırısı vb.) şikayetiyle getirilen; klinik ve radyogra-fik değerlendirmeler sonucunda uzun ekstremite diyafizer bölgesinde kırık tespit edi-len ve intramedullar pin sağaltımına uygun, farklı ırk ve cinsiyette, 1-6 yaş arasında toplam 22 kedi oluşturmuştur. Klinik ve radyografik istatistik sonuçlarına göre, kallus formasyonu, kırık hattı ve topallık skorlarında her iki ölçüm zamanında gruplar ara-sında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p=0,509; p=0,155; p=0,579). Ancak, kaynama ile ilgili veriler incelendiğinde her iki zaman diliminde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p=0,007). Çalış-ma sonucunda herhangi bir komplikasyon gözlenmemiştir. PRP'nin kedilerin uzun kemik kırıklarında erken dönemde iyileşmeyi hızlandırdığı ve topallık durumunu azalttığı; ancak klinik iyileşme sürecini değiştirmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Kırık, Trombositten Zengin Plazma, İyileşme Hızı
Deneysel olarak oluşturulan, kontamine edilmiş kritik boyuttaki kemik defektlerinde nigella sativa'nın (timokinon) kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin histolojik ve histomorfometrik olarak incelenmesi
YILMAZ, A. (2016) Deneysel olarak oluşturulan, Porphyromonas gingivalis ile kontamine edilmiş kritik boyuttaki kemik defektlerinde Nigella Sativa'nın (Timokinon) kemik iyileşmesi üzerine histolojik ve histomorfometrik etkilerinin incelenmesi, Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul. Bu deneysel çalışmanın amacı, Nigella sativa (N. Sativa) içeren kollajen membranın P. gingivalis ile enfekte edilen kritik boyutlu kemik defektlerinde kemik iyileşmesi üzerine olan etkisinin histolojik ve histomorfometrik olarak incelenmesidir. Çalışmamızda 42 adet ortalama 250±20 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak altı gruba ayrıldı. Deneklerin tibialarına 3x3 mm boyutunda tek defekt açıldı. Grup 1: Kontrol; Kritik boyutlu defekt bölgesi kendi kendine iyileşmeye bırakıldı. Grup 2: PG; Kritik boyutlu defekt bölgesi, P. gingivalis ile kontamine edilerek hiçbir tedavi uygulamadan kendi kendine iyileşmeye bırakıldı. Grup 3: L-KOL; Kritik boyutlu defekt bölgesine lokal olarak kollajen membran uygulandı. Grup 4: PG+L-KOL; Kritik boyutlu defekt bölgesi P. gingivalis ile kontamine edilip, lokal olarak kollajen membran uygulandı. Grup 5: L-KOL+NS; Kritik boyutlu defekt bölgesine lokal olarak N. sativa içeren kollajen membran uygulandı. Grup 6: PG+L-KOL+NS; Kritik boyutlu defekt bölgesi P. gingivalis ile kontamine edilip lokal olarak N. sativa içeren kollajen membran uygulandı. Deney hayvanları ise 28. günde sakrifiye edildikten sonra histolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. İnceleme esnasında bütün gruplardan elde edilen kesitler, yeni kemik oluşumu, yeni kemik yüzeyindeki osteoblast sayısı, kapiller yoğunluk ve doku yanıtı açısından değerlendirildi. Yeni kemik oluşumu N. sativa uygulanan gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0,001). Kemik yüzeyindeki osteoblast sayıları açısından değerlendirildiğinde; N. sativa uygulanan gruplarda osteoblast sayısında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış olmuştur (p<0.05). N. sativa uygulanan gruplarda diğer gruplara göre kapiller yoğunluğunda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış olmuştur (p<0.05). Doku yanıtı açısından değerlendirildiğinde kontrol grubu ile PG, PG+L-KOL ve PG+L-NS grupları arasında ileri derecede anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.001); (p=0,02); (p=0,041). Sonuç olarak lokal olarak N. sativa uygulanan gruplarda yeni kemik oluşumunun diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmektedir. Cerrahi olarak oluşturulan P. gingivalis ile kontamine edilen kritik boyutlu kemik defektlerinin iyileşmesinde N. sativa içeren kollajen membran, anti-bakteriyel etkisine bağlı olarak kemik iyileşmesini olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Nigella Sativa (N. sativa); sıçan tibia; kritik boyutlu kemik defekti; Porphyromonas gingivalis (P. gingivalis)
Kritik boyutlu kemik defektlerinde lokal simvastatin ve led ile uygulanan fotobiyomodülasyonun kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik incelenmesi
Kemik iyileşmesi üzerine yapılan çalışmalar kolay elde edilebilen ve ucuz ilaçlar ile hasta konforunu yüksek tutan biyostimülatif cihazlar üzerine yoğunlaşmıştır. Yüksek kan kolesterol seviyesini düşürme amaçlı kullanılan statinler pleiotropik etkileri ile bu ilaçların başında gelmektedir. Fotobiyomodülasyon (FBM) ışık saçan diyod (LED) cihazlarla kemik oluşumunu hızlandırmaya yönelik tedavi alternatifidir. Bu çalışmanın amacı sıçan kalvaryumlarında oluşturulan kritik boyutlu defektlerde FBM ve lokal simvastatinin yeni kemik yapımına etkilerini histopatolojik olarak değerlendirmektir. Çalışmada 13 haftalık 28 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Deneklerin kalvaryumlarına bilateral olarak açılan kritik boyutlu defektlerin birine lokal simvastatin yerleştirildi diğeri boş bırakıldı. Deneklerin yarısına FBM tedavisi uygulanırken diğer yarısı spontan iyileşmeye bırakıldı. Denekler 7 ve 14 gün sonra sakrifiye edilerek örnekler histopatolojik incelemeye alındı. Histopatolojik inceleme sonrası 14. gün FBM ve simvastatinin yeni kemik yapım değerleri 7. günden anlamlı derecede yüksek bulundu. FBM ve simvastatinin birlikte yeni kemik yapım değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu. FBM ve lokal simvastatinin yeni kemik yapımına olumlu etkilerinin olduğunu ancak daha çok çalışma yapılması gerektiği sonucuna varıldı.
Femur intertrokanterik kırıklarının tedavisinde kullanılan üç farklı tip kilitli intramedüller çivi tespit yönteminin biyomekanik olarak karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda femur intertrokanterik kırığı oluşturulan ve 3 farklı tespit yöntemiyle tespit edilen yapay insan femurlarının biyomekanik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda PROFİN,A-PFN,İNTERTAN çivileri ile tespit yapılarak üç grup oluşturuldu ve her grupta beşer adet yapay insan femuru kullanıldı. Kesici motor yardımı ile evans-jensen tip 2 intertrokanterik femur kırık modeli oluşturuldu. Her piyes için 1 mm/dk hızla piyesler kırılana dek aksiyel yükleme uygulandı. Kırılma yükü, kırılma paterni ve kırılma yükünde deplasman miktarı not edildi. Bulgular: Ortalama kırılma yükü PROFİN grubunda 1701,24, ± 80,9N, A-PFN grubunda 1302,43±201 N, ve İNTERTAN grubunda 1071,62±106,48 N'du. Ortalama deplasman değerleri sırasıyla 32,12±8,8 mm, 30,13±11,85 mm ve 17,5±3,62 mm olarak not edildi. Tespit dayanıklılığı açısından anlamlı bir şekilde PROFİN grubu en dayanaklı iken 2. Sırada A-PFN grubu alırken aralarında en az dayanıma sahip grup İNTERTAN grubu oldu. Sonuç: Elde ettiğimiz veriler sonucunda intertrokanterik kırık modelinde PROFİN grubunun en dayanıklı, İNTERTAN grubunun ise diğerlerine göre daha az dayanıklılığına sahip olduğunu göstermiştir.
Mandibula kondil kırıklarında (plak vida onarımıyapılmayan) trombositten zengin fibrinin ( PRF) kırık iyileşmesiüzerine etkisinin tavşan modelinde araştırılması
Mandibula kondil kırıkları ciddi komplikasyonlara neden olabilen maksillofasiyal yaralanmalardır. Kesin bir tedavi yöntemi yoktur. Çünkü cerrahın kişisel tecrübesi ve diğer farklı parametreler açık veya kapalı yöntemin tercih edileceğini belirler. İzole intrakapsüler kondil kırıkları genelde kapalı redüksiyon ve takip şeklinde tedavi edilmektedir. Ancak uzun dönemde temporomandibuler eklemde ağrı, hareket kısıtlılığı, ankiloz, kırık olan parçada nekroz, çiğneme güçlüğü gibi komplikasyonlar olabilir. Bu gibi komplikasyonları önlemek ve eklem hasarını azaltmak için birçok araştırma yapılıp farklı metotlar kullanılmıştır. Bu çalışmada trombositten zengin fibrin (PRF) uygulamasının kemik doku iyileşmesi üzerine etkisi araştırılacaktır. Klasik trombositten zengin plazma (PRP) üretiminde kanın pıhtılaşmasını engellemek için kullanılan ajanlar yara iyileşmesini olumsuz etkilediğinden, çalışmalar bundan uzaklaşıp farklı yolları araştırmaya yönelmiştir. Takip eden yıllarda yapılan çalışmalar, pıhtılaşma sırasında oluşan gevşek fibrin matriksin büyüme faktörlerini yakalayıp, yedi gün boyunca salınımlarını sağladığını göstermiştir Ayrıca koagülasyon zincirinde görülen trombosit aktivasyonunun, büyüme faktörleri ve diğer sekretuar maddelerin daha uzun ve kararlı biçimde salınmasını sağladığı gösterilmiştir. Bahsedilen avantajları nedeniyle trombositten zengin fibrin (PRF) trombositten zengin plazmaya (PRP) göre daha etkili bulunmuştur. Çalışmamızda 10 adet tavşanın mandibulalarının her iki kondil bölgelerinden keskin osteotom ile tek kırık hattı oluşturuldu. Sağ kondil kırık hattına tavşanın kendi kanından hazırlanan trombositten zengin fibrin (PRF) verildi. Sol kondiler kırık hattına herhangi bir şey verilmedi. Sekiz hafta sonunda tavşanların her iki kondiler kemikleri çıkarılıp, histopatolojik inceleme yapıldı. Patoloji preparatları Hematoksilen Eosin boyaları ile hazırlanarak kırık iyileşmesi parametrelerine göre değerlendirildi. Sonuç olarak bahsedilen parametreler açısından her iki deney gurubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı ve trombositten zengin fibrinin (PRF) kondil kırıklarında kırık iyileşmesi üzerine etkili olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Mandibula Kondil, Kırık İyileşmesi,Trombositten Zengin Fibrin (PRF)
Humerus cismi kaynamama tedavisinde çözüm çift plak ile yapılan tespit midir? Karşılaştırmalı sonuçlar
Bu çalışmada amacımız humerus kaynamamaları tedavisinde uygulanan tek plak osteosentezi ile çift plak osteosentezi yapılan hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak. 2009-2020 yılları arasında kliniğimizde humerus cismi kaynamama tanısı alan; tek plak ve çift plak osteosentezyapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.Çalışmaya 18 yaşından küçük olanlar,intramedüller çivileme yapılanlar, eksternal fiksatör ile tedavi edilenler, akut veya geçirilmiş enfeksiyonu olanlar, radial sinir hasarı olan hastalar ve verilerine ulaşılamayan hastalar dahil edilmedi. Ortalama takip süreleri 23,6 aydı.Cerrahi tedavi anterolateral veya posterior yaklaşımlar kullanılarak yapılmıştı.Cerrahi yaklaşımda radial sinir bulunup korundu, segment uçları debride ve dekortike edilmişti. Tek plak veya çift plak ile fiksasyon sağlandı. Her hastaya iliak kanattan otojen kemik grefti uygulanmıştı. Tek plak ile osteosentez ile çift plak ile osteosentez yöntemleri kaynama oranları, kaynama süreleri, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından mukayese edildi. Fonksiyonel sonuçlar Quick Disability of shoulder arm and hand scale(QuickDASH), Vizuel Analog Scala(VAS) ve Steawert and Hundley classification ile değerlendirildi. Çalışmaya45 hasta dahil edildi ve 28'ine tek plak uygulaması 17 hastaya ise çift plak ileosteosentezuygulaması yapılmıştı. Kaynama oranlarıtek plak uygulananlarda %89,3, çift plak uygulananlarda %100'dü. Kaynama süreleri ortalamaları tek plak uygulananlarda5,4±1,04 ay, çift plak uygulananlarda ise3,79±1,08 aydı. Her iki gruptada 1'er hastada radial sinir arazı ve 1'er hastada da yüzeyel enfeksiyon görüldü. İki yöntem için kaynama oranları arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Çift plak ile osteosentez uygulanan grupta kaynama süresi anlamlı daha kısaydı. Fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından anlamlı fark yoktu.
Torakal ve lomber patolojilerde anterolateral girişim ve sonuçları
Giriş: Bu çalışmada, 2002-2013 yılları arasında, kliniğimizde torakal ve lomber bölgelerde instabilite, kompresyon, nörolojik defisit, ağrı gibi nedenlerle anterolateral cerrahi yaklaşım uyguladığımız toplam 90 hastada, anterior yaklaşımların klinik ve radyolojik açıdan sonuçları incelenmiştir. Yöntem: Tanı için direk grafi, magnetik rezonans görüntüleme ve ince kesit bilgisayarlı tomografi kullanıldı. Transtorasik n=64 (%71,1), retroperitoneal n=20 (%22,2) ve kombine (transtorasik+retroperitoneal) yaklaşım ise n=6 (%6,7) hastaya uygulandı. Torakolomber bölgeye girişim uygulanan 48 hastanın 21'inde (%43,7) diafragma insizyonu yapıldı. Füzyon elde etmek için plak-vida-rod sistemi ile birlikte otojenik kemik grefti kullanılırken, tümörü olan bazı hastalarda bu sisteme titanium kafes de ilave edildi (n=7). Dekompresyon sonrası otojenik greft materyali füzyon planlanan alana yerleştirilerek sistem kilitlendi. Hastaların klinik durumları preoperatif ve postoperatif dönemlerde Frankel skoru ile değerlendirildi. Bulgular: Patolojilerine göre hastalar; travma olguları n=50 (%55,6), spondilodiskit olguları n=15 (%15,6), tümör olguları n=18 (%20,0), disk olguları n=7 (%7,8) olarak gözlendi. Yaş dağılımı ortalama 37.8 yıl (8-80) idi. Kadın/erkek oranı 45/45 ve takip süresi ortalama 9,4 ay (0-72) idi. Füzyon gelişimi %100 oranında görüldü ve greft yeri morbiditesine rastlanılmadı. Preoperatif ortalama Frankel skoru 2,73 (1,24-4,22) iken postoperatif dönemde 3,72 (2,30-4,94) olarak ölçüldü (p<0,05). Radyolojik olarak tüm hastalarda füzyon geliştiği görüldü. Komplikasyon olarak (%1,1) sadece 1 hastada şilotoraks görüldü ve medikal olarak tedavi edildi. Postoperatif dönemde 1 hasta pulmoner tromboemboli (postop. 10.günde), 2 hasta ise akut myokard enfarktüsü nedeniyle (postop. 11. ve 14. günlerde) exitus oldu (%3,3). Doğrudan cerrahi girişime bağlı mortalite görülmedi. Sonuç: Torakal ve lomber patolojilerde anterolateral cerrahi uygulamaları beraberinde otojenik kemik greft ve plak-vida-rod sistemi ile birlikte; yüksek füzyon oranı ve nörolojik iyileşme nedeni ile güvenli ve etkin bir cerrahi tekniktir. Ancak cerrahi yaklaşımın klinik ve radyolojik parametreler göz önünde bulundurularak her hasta için bireyselleştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Anterolateral fiksasyon, Füzyon, İnstabilite, Torakal Bölge, Lomber Bölge.
Intertrokanterik femur kırıklarının pertrokanterik fiksatör ile tedavi sonuçlarımız
Biz bu çalışmamızda; intertrokanterik femur kırığı nedeniyle 2007 ve 2013 yılları arasında ameliyat edilen, son Biz bu çalışmamızda; intertrokanterik femur kırığı nedeniyle 2007 ve 2013 yılları arasında ameliyat edilen, son kontrollerini yapabildiğimiz 16 olgunun değerlendirmesini yaptık. Çalışma kapsamına alınan hastaların 10'u (%62,5) bay, 6'sı (%37,5) bayan idi. hastalar 37 ve 93 yaş aralığında idi. 2 hasta (%12,5) tarafk kazası, 14 hasta (%87,5) basit düşme sonucu acil servisimize başvurdu. 9 hastanın (%56,25) sol, 7 hastanın (%43,75) sağ intertroaknterik femur kırığı vardı. Pertrokanterik fiksatör yaptığımız 16 hastamızdan 1'i eksternal fiksatörü çıkarıldıktan 7 ay sonra ve diğeri 9. ayda mevcut medikal durumlarından dolayı öldüğü anlaşıldı. Takip süremiz ortalama 11,5 aydı (7-24 ay). Fonksiyonel ve anatomik değerlendirme Foster Kıriterlerine göre yapıldı. Fonksiyonel sonuç 10 hastamızda(%62,5) mükemmel,4 hastamızda (%25) iyi, 1 hastamızda (%6,25) orta ve 1 hastamızda (%6,25) kötü olarak tespit edildi. Anatomik sonuç 7 hastamızda(%43,75) mükemmel, 7 hastamızda (%43,75) iyi, 1 hastamızda (%6,25) orta ve 1 hastamızda (%6,25) kötü olarak tespit edildi. Bulgularımıza göre pertrokanterik fiksatör uygulama kolaylığı ve başarı oranı açısından uyğun hastalarda güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Anahtar Kelimeler: Intertrokanterik Femur kırığı, Pertrokanterik Fiksatör, Foster Kriterleri.
Çocuk suprakondiler humerus kırıklarının açık redüksiyon internal fiksasyon ve kapalı redüksiyon perkütan pinleme sonrası klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada çocuklarda görülen suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde uygulanan iki yöntemin klinik sonuçları, komplikasyon oranları ve fonksiyonel sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya başlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Mayıs 2008 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında suprakondiler humerus kırığı nedeniyle cerrahi tedavi yapılan çocuk hastalar çalışmaya dahil edildi. Açık cerrahi yapılan 30 hasta grup I, kapalı cerrahi yapılan 30 hasta grup II olarak sınıflandı. Hastaların yaş ortalaması 5.6 (2-12) idi. Hastaların 36'sı erkek (%60), 24'ü (%40) kızdı. Hastaların tamamı genel anestezi altında opere edildi. Tüm hastaların proksimal humerusuna turnike uygulandı ama sadece açık redüksiyon uygulanacak hastalarda şişirildi. Kapalı redüksiyon ve perkutan pinleme skopi kontrolünde yapıldı. Açık redüksiyon ve pinleme sonrası tüm hastalara yine skopi kontrolü yapıldı. Tüm hastaların ameliyat süreleri, alınan floroskopi görüntüleri, erken ve geç dönem komplikasyonları, reoperasyon oranları, hastanede kalış süreleri ve Flynn Kriterlerine göre fonksiyonel durumları değerlendirildi. Kapalı redüksiyon yapılan hastaların 1 tanesinde iyatrojenik ulnar sinir hasarı tespit edildi. Fonksiyonel değerlendirme sağlam taraf referans alınarak Flynn kriterlerine göre yapıldı. Açık redüksiyon grubunda fonksiyonel olarak % 96. 6 mükemmel ve iyi sonuç bulunurken, kapalı redüksiyon grubunda %93.2 oranında mükemmel ve iyi sonuç tespit edildi. Sonuç olarak her iki tedavi yönteminin klinik sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu nedenle tedavi yöntemi seçiminde cerrahın tecrübesine göre karar verilmesinin daha uygun olabileceği kanaatindeyiz.
Osteoporotik rat modellerindeki kemik defektlerinin iyileşmesinde proton pompa inhibitörü kullanımının ve düşük düzeyli lazer tedavisinin etkilerinin araştırılması
Bu deneysel çalışmada, Proton Pompa İnhibitörü (PPI) kullanımının ve Düşük Düzey Lazer Tedavisinin (DDLT) osteoporotik rat modellerinde oluşturulan kritik büyüklükteki kalvaryal defektlerde, kemik iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca çalışma gruplarında, kemiğin biyomekanik özellikleri de incelenmiştir. Çalışmada, 45 adet dişi Wistar rat kullanılmış ve kontrol grubu (A), overektomi grubu (B), overektomi ve PPI grubu (C), overektomi ve DDLT grubu (D), overektomi, PPI ve DDLT grubu (E) olmak üzere toplam beş grup yer almıştır. Tüm deneklerde, 5 mm çapta, kritik büyüklükte kalvaryal kemik defekti oluşturulmuştur. Kemik iyileşmesi, histomorfometrik ölçüm yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplardaki hayvanların kemiklerinin biyomekanik özelliklerinin saptanması için, femurlar üzerinde çekme ve germe testleri uygulanmıştır. Çalışmada, E grubunda gözlemlenen ortalama yeni kemik alanının, diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Çekme ve germe testlerinin sonuçlarına göre, çekme dayanımı, birim şekil değiştirme, fleksiyon modülüsü ile maksimum eğme, uzama ve gerilme momentlerinin ortalamalarının PPI ve overektomi gruplarında, kontrol gruplarına göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, DDLT kullanımının cerrahi sonrası yeni kemik oluşumunu uyardığı ve PPI kullanımı ile, kemiklerin çekme ve germe kuvvetleri karşısındaki mekanik direncinin zayıfladığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Osteoporoz, proton pompa inhibitörleri, düşük düzey lazer tedavisi, kemik defektleri
Kendi-kendini onaran karbon elyaf takviyeli polimer matrisli kompozit geliştirilmesi
Bu doktora tezinin temel amacı, EMAA (poli (etilen-metakrilik asit)), EVA (etilen vinil asetat) ve ABS (akrilonitril bütadiyen stiren) filamentleri ile dikiş prosesi uygulanarak üç boyutlu kendi kendini onarabilen karbon elyaf takviyeli kompozit malzeme geliştirilmesidir. Bu amaçla, önce EMAA, EVA ve ABS termoplastik polimelerinden 0,6, 0,8mm ve 1 mm çaplarında, filamentler üretilmiştir. Daha sonra karbon elyaf prepreg, bu filamentlerle dikilmiş ve ardından, basınçlı kalıplama yöntemi ile kompozit üretimleri gerçekleştirilmiştir. Üretilen kompozitlerin mekanik özellikleri çekme, eğilme ve Mod-I katmanlar arası kırılma tokluğu testleri ile, yapısal analizi FT-IR analizi ile ve morfolojik analizleri optik mikroskop ve taramalı elektron mikroskobu ile yapılmıştır. Ayrıca kompozitlerin kendi kendini onarma verimliliği hesaplanmıştır. Bu tezde elyaf takviyeli kompozit malzemelerin yapısı, önemi, karbon elyaflı kompozit malzemelerin üretim yöntemleri ve dikiş prosesinin kompozit malzemeler üzerindeki etkisinden bahsedilmiştir. Ayrıca kendi kendini onarabilen polimerlerin yapısı, proses parametreleri ve çeşitleri de detaylı olarak incelenmiştir. Mod-I katmanlar arası test sonuçları incelendiğinde, dikiş prosesinde filamentlerin çapları arttıkça kırılma tokluklarının artttığı gözlenmiştir. Onarma verimliliği en fazla, EMAA06 (%189), EMAA08 (%141) ve EMAA1 (%124) numunelerinde elde edilmiştir. Ayrıca EVA06 (%133), EVA08 (%115) ve EVA1 (%110) numunelerinde de onarma verimliliği sağlanmıştır. Fakat ABS06( %-53), ABS08 (%-64) ve ABS1 (%-67) numunelerinde, elde edilen sonuçlar gözönüne alındığında, ABS filamentleri ile onarmanın gerçekleşmediği sonucuna varılmıştır.
Cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde sığır kaynaklı anorganik kemik grefti ve hemostatik bitki ekstresinin kombine kullanımının kemik rejenerasyonuna etkisi
Diş kayıplarına bağlı oluşan dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Konvansiyonel veya implant destekli bir protezin yerleşeceği yeterli bir alveoler kret bulunmadığı durumlarda, diş çekim işlemleri, periapikal cerrahi işlemler, kist operasyonları ve kemik fraktürü tedavileri sonrası greftleme işlemleri uygulanabilmektedir. Tüm bu uygulamalar mevcut kemik miktarında artış hedeflemektedir. Çeşitli deneysel ve klinik çalışmalar kemik greftleri, bariyer membranlar ve kemik fizyolojisi üzerinde yoğunlaşmış ve kemik rejenerasyonunu hızlandırmayı amaçlamışlardır. Bu çalışmanın amacı, yumuşak doku ve erken dönem kemik doku iyileşmesine olumlu etkileri bildirilen kanama durdurucu bitki ekstresinin (Ankaferd BloodStopper®, Ankaferd İlaç Kozmetik A.Ş., İstanbul ,Türkiye) (ABS) ve sığır kaynaklı anorganik kemik greftinin (Integros Boneplus-xs®, Integros Sağlık Ürünleri Ar-Ge İmalat, İthalat, İhracat, San. ve Tic. Ltd. Şti., Adana, Türkiye) (ABB) birlikte kullanımının cerrahi olarak oluşturulan defektlerde kemik iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesidir. Deneysel çalışmamızda 9 adet evcil domuz kullanılmıştır. Ağız dışı girişimle her hayvanın mandibulasında 3 adet kemik defekti oluşturulmuştur. Defektler, 10 mm çapında ve 5 mm derinliğindedir. Birinci defektlerde, ABS solüsyonu (0,3 ml/defekt), taşıyıcı olarak ABB (0,3 cc/defekt) içerisinde ve ikinci defektlerde, ABS kontrollü ilaç salınımına yönelik mikroküreler içerisinde (0,3 ml/defekt) yine ABB (0,3 cc/defekt) ile kombine uygulanmıştır. Her hayvanda üçüncü defekt boş bırakılmıştır. Tüm defektler rezorbe olabilen kollajen membranla örtülmüştür. Tüm hayvanlar 10 haftalık iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edilmiştir. Histomorfometrik analiz için dekalsifiye edilmemiş kesitler hazırlanmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, ABS ile ABB?nin her iki farklı şekilde kombine kullanımı, boş defekt grubuna kıyasla kemik rejenerasyonunu istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmıştır. Ancak, mikroküre içerisine yerleştirilmiş ABS?nin ABB ile karışımı ve ABS solüsyonunun doğrudan ABB ile karışımı arasında yeni kemik oluşumu açısından anlamlı fark bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: hemostatik bitki ekstresi, sığır kaynaklı anorganik greft, ksenogreft, kemik iyileşmesi, kontrollü salınım, histomorfometri
Dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinin onarımında kullanılan iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatit greft materyalinin etkinliğinin karşılaştırılması
Kısmi ya da tam diş eksikliği görülen hastalarda dental implant destekli protez uygulaması son yıllarda sıklıkla kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir. Bazı durumlarda yetersiz alveol kemik hacmi, proteze desteklik sağlayacak olan implantın kemiğe yerleştirilmesinde zorluklara neden olmaktadır. Kemik hacmini artırmak için çeşitli kemik greftleri ve bariyer membranlardan yararlanılmaktadır. Bu çalışmamızın amacı, farklı yöntemlerle üretilmiş iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatitin dental implant çevresindeki kemik defektinin iyileşmesine olan etkisinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 8 adet evcil domuz kullanılmıştır. Tüm hayvanların frontal kemiğine 3 adet kemik defekti oluşturulmuş ve her defektin ortasına dental implant yerleştirilmiştir. Defektlerden biri greft ile doldurulmamış ve kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Diğer defektler Integros Boneplus xs ve BioOss marka kemik greftleri ile ayrı ayrı doldurulmuştur. Tüm defektler rezorbe olabilen bariyer membran ile örtülenmiştir. 10 haftalık iyileşme sürecini takiben hazırlanan dekalsifiye edilmemiş kesitler üzerinde kemik implant kontağı yüzdesi değerlendirilmiştir. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, greft kullanılan gruplarda, boş defekt grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek kemik implant kontağı sağlandığı belirlenmiştir. Kullanılan kemik greftleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Lokal uygulanan simvastatin'in periosteal distraksiyon üzerine etkisi
Diş kayıpları herhangi bir yaşta travma, çürük, periodontal kayıp ve diğer sebepler ile meydana gelebilen bir durumdur. Diş çekimi yapıldıktan sonra hastaların alveol kemiğinde rezorbsiyon oluşur. Oluşan bu rezorbsiyon protetik rehabilitasyon ve implant cerrahisi uygulamasında zorluklar oluşturmaktadır. Alveol kemiğinde yeniden kemik oluşturmaya yönelik işlemlerden biri de periosteal distraksiyon prosedürüdür. Bu işlemde periostun distraksiyonu bir aygıt ile sağlanarak periosttaki kemik oluşturacak hücrelerin bölgeye ulaşması ve kemik oluşturması amaçlanır. Bir kolestrol ilacı olan simvastatin'in kemik arttırımı sağladığını kanıtlayan bir çok çalışma yayınlanmıştır. Simvastatinin lokal ve sistemik olarak kullanımı mümkündür. İlacın periosteal distraksiyonda kullanımı üzerine literatürde herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu tez çalışmasındaki amacımız yeni tasarladığımız periosteal distraktör aygıtının lokal simvastatin uygulaması ile kemik oluşumuna etkisini değerlendirmektir. Deneysel çalışmamızda 20 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Ağız dışı girişim ile her hayvanın mandibulasına çalışmamız için üretilen periosteal distraktörler (Synthes İsviçre) ve distraktörlerin altına kollajen sünger yerleştirilmiştir. Deney grubuna ait 10 hayvanda kollajen süngere 0,2 ml simvastatin (Zocor®) emdirilirken, kontrol grubunda kollajen sünger boş bırakılmıştır. Distraksiyon işleminin latent periyodu için 7 gün beklendikten sonra günde 0,5 mm, 10 gün boyunca distraktörler aktive edilmiştir. Konsolidasyon periyodu için 30 gün beklendikten sonra tavşanlar sakrifiye edilmiştir. Alınan örnekler radyografik ve histomorfometrik analizlere tabii tutularak yeni oluşan kemik istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak yeni bir tasarıma ve avantajlara sahip olan periosteal distraktör kemik oluşumunu sorunsuz bir şekilde sağlamıştır. Lokal olarak simvastatin emdirilen grubun sonuçları bir parametre dışında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermemiştir. Anahtar Sözcükler: Periosteal distraksiyon, periost, simvastatin, alveoler augmentasyon, periosteal distraktör
Sıçanlarda kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kırık kaynaması üzerine etkisi
ÖZET Sıçanlarda Kafa Travması Sonrası Alınan Beyin Omurlik Sıvısının Kırık Kaynaması Üzerine Etkisi Amaç: Kafa travmalı hastalarda hızlanmış kırık iyileşmesi literatürde bildirilmesine rağmen kırık kaynamasını hızlandıran mekanizma net olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda hipotez olarak kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kan dolaşımına karışarak kırık kaynamasını hızlandırdığını ileri sürdük. Bu hipotezi kanıtlamak üzere sıçan modeli üzerinde kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kırık kaynaması üzerine etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 42 adet Wistar albino tipi sıçan üç gruba ayrıldı. Bunlardan birincisi kafa travması grubu, ikincisi çalışma grubu, üçüncüsü kontrol grubuydu. 12 sıçandan oluşan birinci gruba kafa travması uygulandı, işlem esnasında iki sıçan öldüğü için 10 sıçandan beyin omurilik sıvısı temin edilebildi. 15'er sıçandan oluşan çalışma ve kontrol gruplarında femur kırığı oluşturuldu ve intramedüller tespit uygulandı. Çalışma grubundaki sıçanların kırık hattına, kafa travması grubundan elde edilen beyin omurilik sıvısı enjekte edildi. İşlem sonrası 5. günde çalışma grubundan bir sıçan öldüğü için çalışma grubu 14 sıçan üzerinden değerlendirildi. İşlem sonrası 30. günde çalışma ve kontrol grubundaki sıçanların femurları kalçadan dezartiküle edildi. Kırık hattında gelişen kallus dokusu radyolojik olarak enine, boyuna ve Lane ve Sandhu'nun radyolojik kaynama skoruna göre ve histolojik olarak ise Huo ve arkadaşlarının skalasına göre değerlendirildi. İstatistiksel önem düzeyi 0,05 alındı. Bulgular: Radyolojik ölçümlerimizde çalışma grubunda kallus dokusu boyları anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,0001). Çalışma grubunda kallus dokusu enleri daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,158). Lane ve Sandhu'nun radyolojik kaynama skoruna göre gruplar arası anlamlı fark saptanmadı (p=0,700). Çalışma grubunun histolojik olarak kaynama skoru kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,014). Sonuçlar: Kafa travması sonrası izlenen hızlanmış kırık kaynamasının altında yatan mekanizma bilinmemektedir. Sıçan modeli üzerinde, kafa travması sonrası temin edilen beyin omurilik sıvısı, radyolojik incelemelerimizde kallus dokusu boyunu arttırmakta ve histolojik incelemelerimizde kırık kaynamasını hızlandırmaktadır. Kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısında artan bazı moleküller kallus dokusu üzerine etki ediyor olabilir. Kafa travması sonrası temin edilen beyin omurilik sıvısının hangi mekanizma ile kırık kaynamasına etki ettiğini anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Kafa travması, kırık kaynaması, beyin omurilik sıvısı
Ratlarda sagital suturdaki hızlı genişletme ile birlikte uygulanan düşük doz lazer terapisinin yeni kemik oluşumu ve relaps üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, sagital suturunda hızlı genişletme yapılmış ratlarda düşük doz lazer terapisinin, sutur bölgesinde yeni kemik oluşumuna ve relaps üzerine etkisini histolojik ve radyografik olarak incelemektir. Çalışmamızda kullanılan 36 adet 6-8 haftalık Wistar erkek ratta 100 gram kuvvet uygulayan bir ekspansiyon apareyi ile 7 gün ekspansiyon yapıldı. Daha sonra rast gele 3 gruba (kontrol, lazer + retansiyon, lazer ) ayrılan denklerden kontrol ve lazer + retansiyon grubuna bir retansiyon apareyi takılarak 7 gün retansiyon uygulandı. Lazer grubuna ise herhangi bir retansiyon apareyi uygulanmadı. Yedi günlük retansiyon sırasında lazer + retansiyon ve lazer grubuna düşük doz lazer terapisi uygulandı. 14. günün sonunda tüm gruplardaki deneklerin yarısı histolojik inceleme için sakrifiye edildi. Kontrol ve lazer + retansiyon grubundaki kalan deneklerin retansiyon apareyi çıkarıldı. Tüm denkler relaps için 7 gün bekletildi. 21. günün sonunda kalan tüm denekler sakrifiye edildi. Tüm deneklerden ekspansiyon öncesi (T0), ekspansiyon sonrası (T1), retansiyon sonrası (T2) ve relaps sonrası (T3) BT görüntüleri alındı. Histolojik incelemeler sonucunda, lazer + retansiyon ve laser grubunda osteoblast sayısında ve yeni kemik alanıdaki artış kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Radyografik incelemelerde, lazer + retansiyon grubunun relaps oranının kontrol ve lazer grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, hızlı genişletme sonrası, retansiyon protokolü ile birlikte uygulanan düşük doz lazer terapisi yeni kemik formasyonunu hızlandırarak retansiyon süresini kısaltabilir ve relaps oranını düşürebilir. Anahtar sözcükler: düşük doz lazer terapisi, hızlı genişletme, relaps, sagital genişletme, yeni kemik formasyonu
Kemik toplayıcı ve kemik kazıyıcı ile toplanan otojen kemik greftine ozon gazının etkilerinin değerlendirilmesi
Dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Yetersiz alveolar kret varlığında implant destekli bir protez ile rahabilitasyon sağlayabilmek için öncelikle kemik augmentasyon prosedürleri planlanmalıdır. Otojen greftler, allogreftler, ksenogreftler ve membranlar bu amaçla kullanılan materyallerdir. Her materyalin çeşitli klinik ve deneysel çalışmalarla gösterilmiş avantajlar ve dezavantajları mevcuttur. Bu durumda otojen greftlerin altın standart olduğu söylenebilmektedir. Verici sahalardan otojen greft elde etmek için birçok metod kullanılmaktadır. Kemik kazıyıcıları ve kemik toplayıcıları da bu metodlardan bazılarıdır. Oral bölgeden kemik toplayıcıları ile toplanan otojen kemiğin bakteriyel kontaminasyonu ile ilgili pek çok çalışma mevcutken kemik kazıyıcıları ile ilgili yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada ise mandibulada tam kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişlerinin cerrahi çekimi sırasında bu iki metodun ayrı ayrı kullanılması ile elde edilen kontamine otojen greft üzerinde ozon gazının antimikrobiyal etkinliği incelenmiştir. Böylece oral ve maksillofasiyal cerrahi alanında sıklıkla uygulanan kemik augmentasyonu işlemlerine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Bakteriyel Kontaminasyon, Kemik Kazıyıcı, Kemik Toplayıcı, Ozon Gazı, Otojen Kemik.
İmplant çevresinde cerrahi yöntemle oluşturulan defektlerde plateletten zengin fibrinin kemik iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Dental implantların kullanımı modern diş hekimliğinin önemli bir parçasıdır ve yaygın bir tedavi şekli haline gelmiştir. Protetik tedavi zamanını kısaltmak ve kemik kaybını en aza indirmek için yeni çekim soketlerine anında implant uygulaması önerilmektedir. Dental implantların etrafında cerrahi olarak yaratılan kemik defekti, deney hayvan modellerinde yeni çekim soketlerini simüle etmektedir. Bununla birlikte, implant boynu ve rezidüel kemik duvarları arasında kemik defektinin var olması nedeniyle bağ ve epitelyal dokudan defekt bölgesine hücre göçü meydana gelebilir ve bu durum muhtemelen osseointegrasyonu önler ve anında implant prosedürünün başarısını tehlikeye sokar. Çeşitli cerrahi tekniklerin, biyomalzemelerin ve anabolik ajanların etkinliği, bu tür defektlerin tedavisinde değerlendirilmektedir. Platelet konsantrelerinin ve ayrıca bu grubun içinde yer alan plateletten zengin fibrinin (PRF) kemik rejenerasyonunda kullanımı son zamanlarda popüler hale gelmiştir. Bununla birlikte, implant çevresi defektlerde PRF'nin etkinliği konusunda literatürde yeterli bilgi mevcut değildir. Bu deneysel çalışmanın amacı PRF'nin ve sığır kaynaklı hidroksiapatit (HA) kemik greftinin tek başına veya karıştırılarak dental implantlar etrafında cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde kemik iyileşmesine katkılarını değerlendirmektir. Deneysel çalışmamızda 5 koyun kullanıldı. Koyunların pelvisinde 10 mm çapında 4 mm derinliğinde 8 adet standart defekt oluşturuldu. Defektlerin tam merkezine olacak şekilde 40 adet dental implant yerleştirildi. Her bir hayvanda implant çevresinde oluşturulan iki defekt sadece PRF ile, iki defekt sadece 0,3 cc sığır kaynaklı HA kemik grefti ile, iki defekt PRF ve sığır kaynaklı HA kemik greftinin eşit karışımı ile dolduruldu ve iki defekt ise kontrol grubu olması için boş bırakıldı. Tüm defektler kollajen membranla örtüldü. Tüm hayvanlar 8 haftalık iyileşme periyodunun ardından sakrifiye edildi. İmplantlar çevrelerindeki defektlerle birlikte en bloc şekilde çıkarıldı. Histomorfometrik analiz için undekalsifiye kesitler hazırlandı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak PRF'nin tek başına veya sığır kaynaklı HA kemik grefti ile birlikte cerrahi olarak oluşturulan implant çevresi defektlerde kullanılmasının kemik rejenerasyonuna ve osseoentegrasyona fazladan bir katkı sağlamadığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: İmplant, implant çevresi kemik defekti, PRF, trombosit konsantreleri, kemik rejenerasyonu, osseoentegrasyon, histomorfometri
Çocuk ayrılmış humerus suprakondiler kırıklarının geç dönem işlevsel ve radyolojik karşılaştırılması
Çalışmamızda; Temmuz 2003 ile Aralık 2007 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvuran en az 36 aylık takip süresi olan 36 suprakondiler humerus kırıklı hastadan son çağrımıza uyarak gelen 22 hastanın geriye dönük olarak değerlendirilmesi yapıldı.Çalışmamızdaki 22 hastanın cinsiyetlerinin dağılımına bakıldığında 11 (%50)'i kız,11 (%50)'i erkekti. Yaşları 3 yaş ile 12 yaş arası değişmekteydi. Yaş ortalaması 7.45 olarak bulundu. 14 hastanın sol, 8 hastanın sağ taraf ekstremitesinde kırık mevcuttu.Bu hastalardan 2 tanesinde beraberinde distal radius kırığı mevcut olup bu kırıklara kapalı yrleştirme ve 1'er adet Kirschner teli ile internal tespit uygulandı. Herhangi bir komplikasyon izlenmedi.Hastaların 20 tanesinin baskın eli sağ iken 2 tanesinin baskın eli sol taraftı. Hastaların 21 tanesi kapalı kırık, 1 tanesi açık kırık ve beraberinde brakial arter yaralanması mevcuttu, Gustillo Anderson tip 3C olarak değerlendirildi. Bu hasta suprakondiler humerus kırığına açık yerleştirme ve ciltten telleme , safen ven grefti kullanılarak brakial arter tamiri yapıldı. Hastalardan 20 tanesi ekstansiyon , 2 tanesi fleksiyon tipinde kırıklara sahipti.Hastalarımızdan 13 tanesinin zeminde düşme,9 tanesinin ise yüksekten düşme sonucu kırık oluştuğunu saptadık. Hastaların 13 tanesinin ilkbahar yaz döneminde, 9 tanesinin ise sonbahar kış döneminde kliniğimize başvurduğu saptandı.Hastaların ameliyata alınma sürelerine bakıldığında 13 hasta ilk 6 saatte, 4 hasta ilk 12 saatte, 4 hasta ilk 48 saatte ve 1 hasta kırık oluşumundan 7 gün sonra kliniğimize başvurmuş ve ameliyat edilmiştir. Hastalardan 16 tanesi kapalı yerleştirme , 6 tanesi açık yerleştirme ve ciltten telleme yöntemiyle tedavi edilmiştir. Bir tanesinde kubitus varus gelişmiştir. Hastanede yatış süresi en az 1 gün en çok 15 gündür. Ortalama 2.72 gündür. Hastalarımızdan bir tanesinde açık kırık ve brakial arter yaralanması oluşması nedeniyle 15 gün serviste takip edilmiştir. Ortalama takip süremiz 59.45 ay (36-89 ay) olarak gözlemlendi.Flynn kriterleri göz önüne alındığında işlevsel olarak 19 hasta ( %86.36 ) mükemmel , 2 hasta ( %9.09 ) iyi , 1 hasta ( %4.54 ) kötü olarak değerlendirilmiştir. Kozmetik olarak 18 hasta ( %81.81 ) mükemmel , 3 hasta ( %13.63 ) iyi ve 1 hasta ( %4.54 ) orta olarak değerlendirilmiştir.Bir hastanında eklem hareket genişliğinde sağlam dirseğe göre 20 dereceden fazla kısıtlılık olduğu için işlevsel açıdan kötü olarak değerlendirilmiştir.Çocuk suprakondiler humerus kırıkları distal radius kırıklarından sonra en sık görülen kırıklardır. Bu kadar sık görülmesi ve bulunduğu yerin anatomik özellikleri nedeniyle suprakondiler humerus kırıkları deneyimli ellerde tedavi edilmesi gereken bir travmadır. Yapmış olduğumuz suprakondiler humerus kırıklarının sonuçlarına bakıldığında literatür ile uyumlu ve başarılı sayılabilecek oranlarda mükemmel ve iyi sonuçlarımızın olduğunu gözlemlemiş olduk.