Bağırsaklar

71 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf intestinal VLDL'lerinin hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması

Torasik lenf, şilomikronlara ek olarak önemli miktarda daha yoğun, triaçilgliserolden zengin bir fraksiyon olan intestinal VLDL'i (ya da küçük şilomikron) içerir. İntestinal VLDL, şilomikronlardan metabolizmasının yanısıra flotasyon, lipid ve apolipoprotein kompozisyonları açısından da farklıdır. Açlık durumunda ve lipid absorbsiyonu sırasında enterositler tarafından sentez edilirler. Absorbe edilmiş besinsel yağ asitleri, ?-gliserofosfat yolu üzerinden triaçilgliserol oluşturmak için kullanılırlar ve daha sonra pre-VLDL içerisinde paketlenir ve Golgi'de daha ileri işleme tabi tutulurlar. Oluşan partiküller, torasik lenf içerisine sekrete edilirler.Tipik bir lipoprotein yapısı örneğin intestinal VLDL, triaçilgliserol ve kolesteril esteri gibi temelde apolar lipidler içeren bir lipid çekirdekten oluşur ve serbest kolesterol, fosfolipid ve apolipoprotein içeren amfipatik lipidler tarafından çevrilir. Amfipatik lipidlerin polar grupları akuöz faza maruz kalır, oysaki apolar grupları hidrofobik lipid çekirdeğine doğru yerleşirler. Lipoprotein yapısı bu konuda misel organizasyonunu taklit eder.Bir lipoproteinin hidrofobik özellikleri, lipoprotein agregasyonuna yol açar. Lipoproteinlerin agregasyonu, aterosklerozisin altında yatan nedenlerden biri olarak rapor edilmiştir. Bu amaçla intestinal VLDL, ayçiçek yağı, zeytin yağı, palm yağı, tereyağı, margarin ve balık yağı verilen ratlardan ultrasantrifügasyon ile izole edildi ve hidrofobik özellikleri, vorteksle indüklenmiş agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi ile karşılaştırıldı. Aynı zamanda pH, tuz eklenmesi veya dilüsyon gibi misel yapısı üzerine etkisi olduğu bilinen farklı koşullar altında, farklı besinsel yağlardan elde edilen intestinal VLDL'in vorteksle indüklenmiş agregasyona karşı cevabı karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak önemsiz olmasına rağmen, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, doymamış yağlardan elde edilenlerden daha fazla agrege oldu. Bunun tersine, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, hidrofobik sabit fazla (bütil sefaroz) diğerlerinden daha az etkileşime girdi. Oysaki balık yağı intestinal VLDL'i, diğer besinsel lipidlerden elde edilen lipoproteinler ile karşılaştırıldığında hidrofobik medyumla daha güçlü bir şekilde etkileşime girdi. Balık yağından elde edilen intestinal VLDL, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı daha fazla duyarlılık gösterdi.Sonuç olarak lipoproteinlerin doymuşluk dereceleri, hidrofobik özelliklerini belirlemede tek faktör olmayabilir. Yağların minör bileşenleri de lipoproteinlerin hidrofobik özelliklerinde rol alabilirler. Aterosklerozu önlemede balık yağının yararlı etkileri dikkate alındığında, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı bir lipoproteinin duyarlılığı, bir lipoprotein partikülünün aterojenitesini belirleyen ilave bir faktör olabilir, fakat bu gelecekteki çalışmalarla daha net anlaşılabilecektir.

AgregasyonAterosklerozBağırsaklar+2
Özlem Işıkgil
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bisfenol A ve S'nin sıçan gastrointestinal sistemindeki histopatolojik etkileri ve idrar kütle spektrometrik değerlendirilmesi

Bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH) dünya üzerinde sıklığı artmakta olan bir halk sağlığı problemidir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında gıda alerjisi ve inflamatuar barsak hastalıkları (İBH) gibi pek çok hastalık sayılabilir. Endokrin bozucu kimyasallardan olan bisfenol A (BPA), polikarbonat plastikler ve epoksi reçinelerde kullanılmaktadır. Başlıca gıda ve sağlık endüstrisi olmak üzere geniş bir kullanım alanının olması insanlar üzerinde kronik maruziyete yol açmaktadır. BPA'nın zararlı etkilerinin ortaya çıkması üzerine başta bisfenol S (BPS) olmak üzere pek çok bisfenol türevi geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. BPA-free olarak ifade edilen ürünlerde kullanılan başlıca bisfenol türevi BPS'dir. Çalışmamızda bisfenol türevlerinden olan BPA ve BPS'nin dişi Sprague-Dawley cinsi sıçanların gastrointestinal sistemi üzerindeki inflamatuar etkisi araştırılmıştır. 21 gün boyunca oral gavaj ile BPA ve BPS'ye maruz bırakılan sıçanların kalın barsaklarında inflamasyon gelişimi açısından Erben histomorfolojik skorlama sistemi yapılmıştır. Bisfenol türevlerinin metabolizmasının kıyasına yönelik idrar atılım miktarları Sıvı Kromatografi-Kütle Spektrometresi (LC-MS/MS) ile; kan total kolesterol, idrar kreatinin değerleri ise biyokimyasal analiz ile tespit edilmiştir. BPA'nın BPS'ye kıyasla kalın barsakta inflamasyonu daha fazla tetiklediği gösterilmiştir. Hem BPA hem BPS'nin total kolesterolü artırdığı gözlenmiştir. İdrarda spektrometrik analizlerde BPS'nin BPA'ya göre biyo-yıkımının daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu durum BPS'nin vücutta birikimi açısından endişe vericidir. Anahtar Kelimeler: Bisfenol A, Bisfenol S, barsak inflamasyonu, kütle spektrometresi

BağırsaklarBisfenolBisfenol A+5
Abdullah Mahiroğlu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri ile bilişsel işlevlerin ilişkisi

Bipolar Bozuklukta Bağırsak Geçirgenliği Biyobelirteçleri İle Bilişsel İşlevlerin İlişkisi Giriş: Çalışmalar, bipolar bozukluğu olan hastaların hem hastalığın akut döneminde hem de remisyon döneminde bilişsel eksiklikleri yaşadıklarını göstermektedir. Gastrointestinal patolojiler, psikiyatrik bozuklukların uzun süreli komorbiditeleridir ve bağırsak ve beyin fizyolojilerinin birbirine bağlı olduğunu çalışmalar desteklemektedir. Erişkin dönemde değişen bağırsak mikrobiyotası intestinal geçirgenlikte artışa neden olarak intestinal bariyerin fonksiyonunu bozabilir.Bağırsak florasındaki bozukluğun (disbiyozis) beyin bariyerinin geçirgenliğini de bozabileceği gösterilmiştir. Probiyotiklerin bağırsak mikrobiyatasını düzenleyerek kognitif işlevlerde olumlu gelişmeler sağladığına, demans hastalarında mikrobiyal disbiyozisizin kognitif yıkım sürecinde bir etken olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bağırsak geçirgenliği, kan plazmasında, zonulin ve bağırsak yağ asidi bağlayıcı proteini (I-FABP) ölçülerek belirlenebilir. Zonulinin duodenum ve ince bağırsak hücreleri arasında sıkı kavşak sökülmesini indüklediği gösterilmiştir bu durum artan geçirgenlik ile sonuçlanır. Zonulin, hem bağırsak hem de kan-beyin bariyerinde geçirgenliği düzenleyen hücre içi sıkı bağlantıların önemli modülatörlerindendir. Bağırsak bütünlüğünün bir başka potansiyel belirteci de FABP2 olarak da bilinen I-FABP'dir. Bu sitoplazmik protein ince bağırsağın enterositlerinde bulunur ve yüksek seviyeler enterosit hasarını gösterir. Çalışmamızda, bipolar bozukluk hastalarının bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri olarak çalışmayı planladığımız zonulin ve I-FABP düzeylerinin, bilişsel işlevlerle olan ilişkisini, sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak araştırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 40 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyo-Demografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi(SBST), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Sayı Menzili Testleri uygulanmıştır. Katılımcılardan Zonulin ve Bağırsak Yağ Asidi Bağlayıcı Proteini (I-FABP) yanında, hastaların genel metabolik durumlarını belirleyebilmek için ve olası bir sistemikenfeksiyonu gösterebilmek için glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol, CRP düzeyleri bakılmıştır. Bu amaçla katılımcılardan psikiyatri kliniğinde görevli bir hemşire tarafından 08.00-10.00 saatleri arasında açlık kan örneği alınmıştır. Bu kan örnekleri Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi biyokimya laboratuvarında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Zonulin ve I-FABP düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur( p< .001).Hasta grubunda Stroop 1. ,2. ,3. ,4. ve 5. Kartı tamamlama sürelerinin ve Stroop İnterferans Süresinin kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır ( p< .001). Hasta grubu kontrol grubuna göre hem İz sürme A formunu hem de İz Sürme B formunu anlamlı derece de daha uzun sürede tamamlamışlardır ( p< .001).Hasta grubunda ve kontrol grubunda İz sürme A formu ve İz sürme B formunda hata sayıları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p= .98, p= .06).Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testinde hastaların anlık bellek, öğrenme puanı, en yüksek öğrenme, kendiliğinden hatırlama ve toplam hatırlama puanları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken, tanıma ve yanlış tanıma puanları daha yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre toplam yanlış, perseveratif tepki, perseveratif hata ve perseveratif hata yüzdesi anlamlı ölçüde daha yüksek saptanırken, toplam doğru sayısı, tamamlanan kategori sayısı ise anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre ileri sayı menzili ve geri sayı menzili testi puanları istatistiki olarak anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hastalık süresi ile Zonulin düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Manik atak sayısı ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında da pozitif bir korelasyon olduğu dikkat çekmektedir. Hastaların Zonulin düzeyleri ile Stroop Testi 3.Kart Süre, 4.Kart Süre, 5.Kart Süre ve Stroop İnterferans Etkisi süreleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır(sırasıyla r= .59 p= .01, r= .49 p= .01, r= .58 p< .001, r= .46 p< .001).Hastaların Zonulin düzeyleri ile İz Sürme Testi B formunu tamamlama süreleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(r= .78 p= .01). Hastaların Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanı, En Yüksek Öğrenme, Kendiliğinden Hatırlama, Toplam Hatırlama puanları arasında ters bir ilişki saptanırken, Tanıma puanı ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir(sırasıyla r= -.305 p= .05, r= -.381 p= .01, r=-.416 p< .001, r=-.354 p=.02, r=.423 p< .001). Hastaların Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile Wisconsin Kart Eşleme Testi parametreleri ve sayı menzili testi parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun stroop Testi Puanları ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile İz Sürme testi A formunu tamamlama süreleri arasında pozitif bir korelasyon dikkat çekmektedir( r= .360 p= .02).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanları arasında pozitif bir korelasyon gözlenmekteyken, IFABP düzeyleri ile Anlık Bellek puanları arasında ters bir korelasyon göze çarpmaktadır(sırasıyla r= .314 p= .05, r=-.321 p=04).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile WKET Perseveratif Hata Sayıları ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir( r=.347 p=.03).Kontrol Grubunun Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile İleri Sayı Menzili ve Geri Sayı Menzili Test Puanları arasında İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Zonulinin ince bağırsak ve duodenumda sıkı bağlantıların gevşemesine neden olarak bağırsak geçirgenliğini artırdığı bilinmektedir. I-FABP ise ince bağırsakların enterositlerinde bulunmaktadır. Bağırsak duvar bütünlüğünün değişmesi ile enterosit yıkımı artacak plazma da I-FABP seviyesi yükselecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre bipolar bozuklukta sağlıklı kontrollere göre bağırsak geçirgenliği parametrelerinde, Zonulin ve I-FABP düzeylerinde artış olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda hasta grubunun sağlıklı kontrollere göre kognitif testlerde daha düşük performans gösterdikleri saptanmıştır. Bağırsaktaki mikrobiyal disbiyozisin kan beyin bariyerine etki ettiği ve kognitif yıkım sürecine katkıda bulunabileceği hipotezini test etmek amacıyla kognitif testler ve Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasındaki korelasyonlar incelenmiş, Zonulin seviyeleri ile dikkat, bellek gibi bilişsel işlevleri değerlendiren testler arasında pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Artan Zonulin düzeyinin bağırsak geçirgenliğinde artışa neden olmasının yanı sıra bilişsel yıkımda da etkili olduğu sonucu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bağırsak geçirgenliği, bilişsel işlevler

Bağırsak geçirgenliğiBağırsaklarBiliş+3
Fatma Büşra Parlakkaya Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Investigating risk factors for intestinal parasitic infections in preschoolers in polluted water area, Iraq

Epidemiology is used to diagnose a certain population for parasitic or infectious diseases. If parasites are identified, they must be treated, and the rest of the population must be protected. Even though it is interspecies, it is incompatible since one species benefits while the other loses. Parasites that injure hosts benefit from parasitosis. This is also meant to highlight how important it is to discuss parasitology and the illnesses caused by parasites, since not only animals but also human beings, particularly children, are affected by the soil, water, and other variables that influence these species' lives. This comparison offers advantages for the population, where the study was conducted, in the future as it promotes the creation of new interventions with the local community to limit the infectious impacts of these parasites and maintain the municipality's sanitary problems up to date. Even interventions in the rural areas are struggling with basic sanitation, organic and inorganic waste disposal, sewage networks, etc..

IntestinesInfectionsIraq+2
Sulaf Shakır Mahmood Mahmood
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sazan yemlerine (Cyprinus carpio L., 1758) farklı oranlarda zeolit (klinoptilolit) katkısının büyüme, vücut kompozisyonu, bazı kan parametreleri ve bağırsak mukoza morfolojisi üzerine etkileri

Bu çalışmada, Sazan yemlerine (Cyprinus carpio L., 1758) farklı oranlarda zeolit(klinoptilolit) katkısının büyüme, vücut kompozisyonu, bazı kan parametreleri vebağırsak mukoza morfolojisi üzerine etkileri incelenmiştir. Çalışma, ticari sazan yemine% 1, 2, 3 ve 4 oranında zeolit (klinoptilolit) ilave edilerek günde iki kez elle yemlenenpullu sazanlarla 12 hafta boyunca yürütülmüştür. Her muamele grubu, ortalamabaşlangıç ağırlığı 15,09 ± 0,02 g olan pullu sazan yavruları ile 3 tekrarlı ve her tekrar 15adet balık olacak şekilde planlanmıştır. Deneme sonunda grupların ağırlıkları, KontrolGrubunda, 73,01±2,68, 1.Grupta 68,93±2,43, 2.Grupta 72,51±5,01, 3. Grupta69,82±5,29, 4. Grupta 72,10±3,28 g olarak bulunmuştur. Yemden yararlanma oranı,sırasıyla, 1,75±0,01, 1,82±0,04, 1,74±0,05, 1,83±0,07, 1,76±0,04, olarakgerçekleşmiştir. Deneme sonunda zeolitin, canlı ağırlık artışı, yem tüketimi, yemdenyararlanma oranı, spesifik büyüme oranı, protein etkinlik oranı, visero somatik indeks,karkas randımanı, kondüsyon faktörü üzerine etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır(P>0,05). Tüm vücutta yapılan protein, kuru madde, yağ ve kül analizlerindeki farkistatiksel olarak önemli bulunmamıştır (P>0,05). Kan analizleri sonucunda, zeolit'inglikoz ve kan üre azotu düzeyini azalttığı, hemoglobin düzeyini arttırdığı (P<0,05),lökosit ve kolesterol düzeylerini etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır (P>0,05). İnce vekalın bağırsaklardan alınan kesitlerde yapılan histolojik muayenede, zeolitin bağırsakyüzey alanını arttırmadığı ve sindirim kanalı uzunluğu üzerine bir etkisi olmadığıgörülmüştür (P>0,05).

BağırsaklarBüyümeKan+2
Mahir Kanyılmaz
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal motilitenin değerlendirilmesinde yeni metod: Akustik gastrointestinal gözetim

Amaç: Postoperatif dönemde gelişebilecek ileus tanısını koymada günlük cerrahi pratiğini değiştirmeye aday ve objektif bir değerlendirme yöntemi olabilecek, intestinal motilitenin akustik incelemesini yapmak ve klinikle ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma progresif deneysel bir araştırma metodunu içermektedir. Çukurova Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği ile iş birlikteliği doğrultusunda geliştirilen 'Gastrointestinal Aktivite İzlem Cihazı' ile 18 yaş üstü kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda günlük 10 dakika boyunca (5-7 gün süreyle) bağırsak aktivite kaydı yapılmıştır. Elde edilen ses kayıtlarının bilgisayar ortamında analizi gerçekleştirilerek; POI-(n:20), POI+(n:12) ve kontrol(n:20) gruplarına ait aktivite oranları, orali tolore etme, gaz ve gaita çıkarma zamanları ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Grupların ortalama bağırsak aktivitesi kontrol, POI- ve POI+ gruplarında sırasıyla 0,20akt/s; 0,14akt/s ve 0,08akt/s olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında aktivite de anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve postoperatif hastaların aktivite sayıları doğrultusunda eşik değer (0,12akt/sn) tespit edilmiştir. Eşik değerin üstünde aktiviteye sahip hastaların oral alımlarına müsaade edilmiştir. POI+ grupta postoperatif günler ilerledikçe hastaların ortalama aktivite sayılarının artığı ve oral alımı da tolore ettiği tespit edilmiştir (p<0,05). POI- grupta ise ortalama aktivite sayısının postoperatif 2. günden itibaren 0,14 ±0,04 akt/s üstünde olduğu ve ortalama rejim başlanma gününün 3±0,9 gün, gaita çıkışının ise 2±1,3 gün olduğu tespit edilmiştir. Dinleme sonuçlarına göre skalada eşik değerin üstünde kalan hastaların rejimi tolore ettiği saptanmıştır. Çalışmada bağırsak aktivitesinin varlığı ile ilk gaz ve ilk gaita çıkışı arasında ise ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bağırsak motilitesinin postoperatif izlenmesine yönelik standart bir yaklaşım mevcut olmadığından, gastrointestinal akustik aktivite izlem cihazı, invaziv olmayan şekilde bağırsak fonksiyonunun iyileşmesini izlemek için klinik olarak erişilebilir bir yaklaşımı temsil edebilir. Gastrointestinal aktivite izlem cihazının, postoperatif bir hastanın beslenip beslenemeyeceği veya nasıl besleneceğini hakkında tek başına yeterli olamayacağı, fakat klinik kararların verilmesinde elde edilen kayıtların objektif bir parametre olarak kullanılmasının büyük fayda sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

BağırsaklarGastrointestinal motilitePostoperatif dönem+4
Ayşe Gizem Ünal
Çukurova University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel in-vitro nekrotizan enterokolit modelinde, sukralfatın barsak epiteli üzerine etkisi ve mekanizmalarının araştırılması

Amaç: İn-vitro nekrotizan enterokolit (NEK) modelinde sukralfatın enterositler üzerindeki etkisini ve mekanizmalarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İntestinal epitel hücre hattı (IEC-6) kullanılarak 5 deney grubu oluşturuldu. NEK indüksiyonu lipopolisakkarit (LPS) ile gerçekleştirildi ve. ELISA ile TNF-α ve IL-8 düzeyleri ölçülerek gösterildi Sukralfatın uygulama dozu, MTT yöntemiyle belirlendi. Kontrol grubu (KG) sadece IEC-6''ndan oluşuyordu. IEC-6, sham grubunda (SG) sukralfat, NEK grubunda LPS ile 48 saat enkübe edildi. Tedavi grubunda (TG) 48 saat LPS sonrası, 48 saat sukralfat; profilaksi grubunda (PG) ise 48 saat sukralfat sonrası 48 saat LPS uygulaması yapıldı. Örneklere TUNEL boyama yapıldı. Kaspaz-3-8-9, RIPK1, RIPK3, MLKL, okludin, klaudin, ICAM-1 ve MadCAM-1'in H skorları hesaplandı. Gruplar arasındaki farklar one way-ANOVA testi ile karşılaştırıldı. p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: NEK grubunda TNF-α ve IL-8 düzeyleri KG'ye göre yüksekti (p<0.05), Sukralfat 2:1 dilüsyonda 106μL/cm2 uygulandı. TUNEL pozitif hücreler NEK grubunda %65,6±8,26, TG'nda %15,4±3,28, PG'nda 23,4±4,21 saptandı (p<0.05). Kaspaz3'ün H skorları arasında anlamlı farklılık yoktu. Kaspaz 8-9 ve RIPK1, NEK grubunda yüksekti (p<0.05). NEK grubu hem TG hem de PG ile kıyaslandığında RIPK3'de bir azalma saptandı (p<0.05). MLKL ekspresyonu NEK grubunda, KG'na göre yüksek (p<0.05), TG ve PG'na göre ise düşüktü (p<0.05). ICAM-1 ekspresyonu gruplar arasında anlamlı farklılık oluşturmadı. MadCAM-1, NEK grubunda KG'na göre yüksekti (p<0.05), sukralfat uygulaması hem PG'nda hem de TG'nda MadCAM-1 ekspresyonunu düşürdü (p<0.05). Okludin dağılımı, TG'nda daha yüksek klaudin dağılımı ise daha düşüktü (p<0.05). Sonuç: İn-vitro NEK modelinde apoptosis ve nekroptozis artar, hücre adhezyon moleküllerinin ekspresyonu değişir. Sukralfat, apoptozis ve nekroptozisi baskılar, hücre adhezyon moleküllerinin korunmasına yardımcı olur. Sukralfatın profilaktik verilmesi, tedavi amaçlı verilmesi kadar etkili gözükmemektedir.

Adezyon molekülleriApoptozisBağırsaklar+5
Aydın Şencan
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İncir (ficus carica) çekirdeği yağının deneysel mezenterik arter oklüzyonuna bağlı ince barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası etkileri

Akut mezenterik iskemi neticesinde gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki histopatolojik bozulmanın temel sorumlusu serbest oksijen radikalleri ve proinflamatuar sitokinlerin artışıdır. Ficus carica ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antiinflamatuar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da Ficus carica çekirdek yağının, sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Çalışmamızda 50 adet Wistar albino sıçan 5 eşit gruba bölündü: Negatif control (NC), sham operasyon (Sham), iskemi ve reperfüzyon (IR), 3ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC3), 6ml/ kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC6). IR, FC3 ve FC6 gruplarına iskemi ve reperfüzyon prosedürü 45 + 120 dakika boyunca uygulandı. Sham grubu sıçanlara 10 gün boyunca 6ml/kg serum fizyolojik verilip, yalnızca abdominal orta hat laparotominin ardından 165 dakika boyunca anestezi altında bekletildi. IR grubuna kıyasla, doku IL-1β düzeyi FC3 ve FC6 gruplarının her ikisinde de düşük bulundu (p≤0,001). TNFα seviyesi FC6 grubunda IR grubuna gore anlamlı derecede düşük saptandı (p≤0,01). FC3 grubunun doku MPO ve MDA düzeyi IR grubuna kıyasla düşük bulundu (sırasıyla; p≤0,01, p≤0,05). Benzer şekilde FC6 grubunun doku MPO ve MDA düzeyinin de IR grubuna kıyasla düşük olduğu gösterildi (p≤0,001). Hem MPO hem MDA için FC6 grubundaki düşüş FC3 grubundaki düşüşten fazlaydı (p≤0,05). FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de SOD ve GSH seviyeleri IR grubuna kıyasla düşük olup (p≤0,001), FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı fark gösterilemedi. Doku CAT düzeyi FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de IR grubundan yüksek saptandı (p≤0,05). CAT düzeyi açısından FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı bir fark gösterilemedi. Histopatolojik olarak FC3 ve FC6 gruplarının her ikisi de IR grubundan düşük (p≤0,001), FC6 grubu ise FC3 grubundan daha düşük bir skorla evrelendi (p≤0,05). Sonuç olarak, incir çekirdeği yağının oral kullanımının, olasılıkla antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri sebebiyle, sıçanlarda akut mezenterik iskemi modeline bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çalışmamız bulguları ışığında; insanlarda da incir çekirdeği yağının oral kullanımının iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik sonuçları olumlu yönde değiştirebileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarArteryel oklüzif hastalıklarBağırsak-ince+6
Cenk Orak
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerde koksidozis enfeksiyonunda bağırsak hücrelerinde heat shock protein 70'in etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada koksidiyozisle enfekte keçilerin bağırsaklarında ısı şoku proteinlerinden Hsp70'in etkinliği araştırıldı. Bu amaçla çeşitli ırk, cinsiyet ve yaşlardan 27 adet keçi kullanıldı. Bu keçilerin 18 tanesi patolojik olarak koksidiyozis tanısı koyulmuş hayvanlar geri kalan 9 keçi ise herhangi bir patolojik bulgu göstermeyen kontrol grubu olarak kullanılan hayvanlardı. Nekropsi sonrası alınan bağırsak örnekleri bilinen yöntemlerle tespit edilditen sonra bu örneklerden hemotoksilen eozin ve immunohistokimyasal boyamalar için kesitler alındı. Alınan kesitlerin tamamı rutin metodlarla boyandı. Histopatolojik bulgular epitel hasarı, hiperplazi, nodüler lezyonlar, çeşitli gelişme dönemlerindeki Eimera etkenleri ve bağırsağın mukozal ve submukozal bölümlerindeki yangısal infiltrasyondu. İmmunohistokimyasal incelemelerde bağırsağın çeşitli bölümlerinde değişen yoğunlukta Hsp70 ekspresyonu görüldü. Hsp70'in hücrelerde koksidiyozis hastalığının meydana getirdiği stresi baskılamak amaçlı eksprese edildiği sonucuna varıldı.

BağırsaklarHistopatolojiHücreler+3
Mehmet Hesapçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Asetik asitle oluşturulmuş deneysel ülseratif kolit modelinde curcumin ve vitamin D'nin ayrı ayrı bağırsak geçirgenliğinde olası koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışma, Asetik Asitle oluşturulmuş deneysel Ülseratif Kolit modelinde Zonulin ve Tight Junction proteinlerinden Occludin seviyelerine bakılarak, Curcumin ve D vitaminin, Ülseratif Kolit hastalığında bağırsak geçirgenliğine etkisini ve bu etken maddelerin inflamatuvar ve oksidan süreçteki rolünü araştırmak amacı ile planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız; ağırlıkları 250-300 gram olan, 12 haftalık, 48 adet Wistar albino dişi sıçanlardan oluşturulan Kontrol Grubu, Kolit Grubu, 200 mg/kg Curcumin+Kolit (Koruyucu tedavi grubu), 0,4 µg/kg (16 IU/kg) D vitamini+Kolit (Koruyucu tedavi grubu), Kolit+200 mg/kg Curcumin (Post tedavi grubu), Kolit+0,4 µg/kg (16 IU/kg) D vitamini (Post tedavi grubu) olmak üzere 8'er rat içeren 6 grup ile gerçekleştirildi. Değerlerin yorumlanması ve grup değerlerinin çoklu karşılaştırılması, Biyokimyada Dunnett's multiple comparisons testiyle; Histolojide ise Dunn's multiple comparisons testi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Kontrol grubunda, kolonik TNF-α, IL-1β, IL-6, INF-γ ve MPO seviyeleri kolit grubuna göre anlamlı şekilde düşük olarak tespit edilirken; kolonik Occludin seviyeleri kolit grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olarak saptandı. Kolit grubuyla kolonik veriler post ve pre tedavi grupları karşılaştırıldığında ise, Kolit+Dvit TNF-α ve INF-γ'nın azaldığı; Kolit+Dvit OCC'in yükseldiği; Kolit+Cur ve Cur+Kolit IL-1β, IL-6 ve INF-γ'nın azaldığı; tüm tedavi gruplarında MPO'nun azaldığı analizler sonucunda görüldü (p<0,05). Histopatolojik skorlamada Kolit grubuna kıyasla, incelenen parametrelerdeki en anlamlı iyileşmelerin (Mukozal hasar/nekroz hariç) grup Kolit+Dvit'de gerçekleştiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız sonuçları, Curcuminin antiinflamatuvar ve antioksidan mekanizma yoluyla terapötik ve proflaktik etkinliğini kanıtlar niteliktedir. Ancak Curcuminin bağırsak geçirgenliğine etkisine dair anlamlı bir sonuç elde edilemedi, fakat terapötik D vitamini kullanımının antiinflamatuvar etkinlik ve oksidan seviyeyi düşürme yoluyla kolitle artan bağırsak geçirgenliğini tedavi etmede önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Bağırsak Geçirgenliği, Curcumin, D vitamini, Ülseratif Kolit

Asetik asitBağırsaklarGeçirgenlik+4
Ayşe Seda Erarslan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter ektazisi ile bağırsak mikrobiyatası ve serum lipit profilinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: İnsan vücudunda yer alan mikrobiyal ekosistem ve bu ekosistemin ürettikleri ürünler mikrobiyata olarak adlandırılır. Bağırsak mikrobiyatası tüm ekosistem içerisinde tanımlanmış en büyük ailelerden biridir. Ortalama 1014 bireye sahiptir. Genom sekanslama teknolojisinde yaşanan gelişmeler mikrobiyatanın araştırılması için mükemmel zemin oluşturmuştur Anjiyografik olarak koroner arterin bir bölümünün komşu normal kabul edilen koroner arter çapına göre tıkayıcı lezyon olmaksızın 1,5 kat ve daha fazla genişlemesi koroner arter ektazisi (KAE) olarak adlandırılmaktadır. Tanısal amaçlı koroner anjiyografi sıklığının artmasıyla birlikte kardiyoloji uzmanlarının günlük pratikte sık karşılaştığı hastalıklardan biri haline gelmiştir. KAE dislipidemi ilişkisi tam olarak ortaya konulamamış olsa da araştırmacılar bu ilişkiyi konu edinen çalışmalar yapmışlardır. Bağırsak mikrobiyatası ve KAE arasında literatürde bizim taramamız neticesinde daha önce yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle KAE ile serum lipit profili ve bağırsak mikrobiyatası ilişkisinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmanın tarafımızca yapılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayını takiben geçmişe dönük 1 yıl içerisinde merkezimizde koroner arter hastalığı şüphesiyle çeşitli testler sonucunda girişimsel koroner anjiyografi uygulanıp koroner arter ektazisi tanısı alan ve normal koroner saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Aydınlatılmış onam alınmasını takiben steril kaplarda gayta örnekleri alınıp -80 santigrad derecelik soğuk dolapta uygun şekillerde muhafaza edildi. Geçmiş 1 yıl içerisinde kliniğimizde yatışı olan ve yatış esnasında rutin bakılan plazma lipit profili de eş zamanlı kayıt edildi. Hedeflenen hasta popülasyonuna ulaşılmasını takiben örnekler çalışıldı. Bulgular: Araştırmamızda KAE grubu ile normal koroner arterler saptanan grup kıyaslandığında iki grup arasında yaş (p 0,02), magnezyum seviyeleri (0,027), statin tedavisi almayan hastalarda LDL (p 0,008) ve total kolesterol seviyeleri (p 0,011), cinsiyet (p 0,02), sigara (p 0,048) açısından istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca KAE gurubunda ''Firmicutes''/''Bacteroidetes'' oranında azalma saptandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Bağırsak mikrobiyatasında meydana gelen Firmicutes/ Bacteroidetes oranında azalma ve LDL ile total kolesterol seviyelerinde azalma KAE ile ilişkili olabilir.

BağırsaklarKalp hastalıklarıKoroner damarlar+3
Sercan Çayırlı
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Cerrahi hastalarında sakız çiğnemenin bulantı kusma ve bağırsak fonksiyonlarına etkisi

Amaç: Bu çalışma, cerrahi hastalarında sakız çiğnemenin bulantı-kusma ve bağırsak fonksiyonlarına etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma kontrollü deneysel bir çalışmadır. Araştırmaya Hafsa Sultan Hastanesi Genel Cerrahi Servisinde yatan; kolesistektomili ve herniektomili hastalardan 30 kontrol (sakız çiğnetilmeyen), 30 girişim (sakız çiğnetilen) olmak üzere toplam 60 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilme ölçütleri çerçevesinde belirlenen 30 hasta kontrol grubuna alındı. Girişim grubu (30 hasta) da dahil edilme ölçütlerine uygun şekilde oluşturuldu. Girişim grubuna ameliyat sonrasında servise kabul edildikten sonraki ikinci saatinden başlayarak üç kez (2.- 4.- 6. Saatlerde) 15-30 dk sakız çiğnemeleri sağlandı. Hem kontrol hem de girişim grubu hastalarının anket formu, bulantı kusma, bağırsak fonksiyonları ve taburcu olma süreleri takip formu ile hasta cerrahi servisine getirildikten sonraki 6. saat ve 24. saatlerde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, kontrol ve girişim grubunu oluşturan hastaların ameliyat sonrası 0-6 saat aralığındaki kusma durumları arasında istatistiksel (χ²=4,320 p˂0,05) olarak anlamlı bir fark bulundu. Sakız çiğneyen grubun çiğnemeyenlere göre daha erken taburcu (χ²=4,286 p˂0,05; Z=-2,053 p˂0,05) oldukları ve aralarındaki farkın anlamlı olduğu bulundu. Sakız çiğneyen hastaların çiğnemeyenlere göre ameliyat sonrası 0-6 saat arasında 5,09 kat daha az kusma yaşadıkları ve 3,00 kat daha kısa sürede taburcu oldukları belirlendi. Sonuçlar: Çalışmada sakız çiğnemenin bulantı, kusma, bağırsak fonksiyonları ve erken taburculuğa olumlu etkileri olduğu belirlendi. Ameliyat sonrası dönemde gereksinimi olan hastalar için sakız çiğnetmenin hemşirelik girişimleri arasında yer almasının sağlanması önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Ameliyat sonrası, Sakız çiğneme, Bulantı-kusma.

Bağırsak hareketleriBağırsaklarBulantı+5
Öznur Bayraktar
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Reformer pilates egzersizlerinin çocuklarda mesane ve bağırsak disfonksiyonu semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkinliğinin araştırılması

Çalışma mesane ve bağırsak disfonksiyonu tanılı çocuklarda reformer pilates egzersizlerinin mesane ve bağırsak disfonksiyonu semptomları ve yaşam kalitesi üzerinde etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya hekim tarafından mesane ve bağırsak disfonksiyonu tanısı almış, 5-12 yaşları arasında değişen 17 çocuk dahil edildi. Basit rastgele yöntemle üroterapi grubu (kontrol) 9, reformer pilates grubu (eğitim) 8 olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmaya başlamadan önce aile onam formu imzalatıldı. Kontrol grubuna üroterapi eğitimi verildi, çalışma grubuna üroterapi eğitimine ek olarak haftada iki gün 30 dakika reformer pilates egzersiz eğitimi verildi. Mesane bağırsak disfonksiyonu; İşeme Bozukluğu Semptom Skorlaması (İBSS), Mesane ve bağırsak disfonksiyonu anketi (MBDS) ile değerlendirildi. Yaşam kalitesi: Pediatrik İnkontinans Anketi (PİA) ile değerlendirildi. 8 hafta sonra değerlendirmeler tekrarlandı. Çalışma sonrası her iki grubun da İBSS ve PİA değerlerinde azalma belirlendi (p<0,05). Kontrol grubunda MBDS değeri azalmaz iken egzersiz eğitim grubunda MBDS değeri azaldı. Eğitim grubunun kontrol grubuna göre anket puanlarının azalma oranı daha fazlaydı(p<0,05). Sonuç olarak reformer pilates egzersizlerinin MBD semptomlarının azalmasında ve yaşam kalitesinin artmasında etkili olduğu görüldü.

BağırsaklarBelirti ve semptomlarEgzersiz+5
Fatma Nur Sökücü
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Lenfosit alt grupları ile bağırsak parazitleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Bağırsak parazit enfeksiyonları, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere, ülkemiz ve tüm dünyada ciddi bir sağlık problemi olarak düşünülmektedir. Parazit enfeksiyonları genellikle asemptomatik seyirlidir. Paraziter enfeksiyonun kendisi genellikle ölümcül olmamakla birlikte, bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda morbidite ve mortaliteye neden olabilir. Kanser özellikle hücresel immünite olmak üzere tüm bağışıklık sistemini zaafa uğratabilir. Her ne kadar ülkemizde ve dünyada immün düşkün bireylerde bağırsak parazitlerinin prevelansı gösterilmişse de, bunun altında yatan faktörler belirsizdir. Bu çalışmanın amacı, kanser ve/veya kemoterapi nedeniyle immünitesi baskılanan hastalarda bağırsak parazitozlarının görülme sıklığı ile bu enfeksiyonların T hücre (CD3+), yardımcı T (Th) (CD3+ CD4+) ve sitotoksik T (Tc) (CD4+ CD8+) hücre, B hücre (CD19+) ve doğal öldürücü (NK) hücre (CD16+ 56+) düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.Çalışmada 27 ve üzeri yaştaki 201 kanser hastası yer aldı. Hastaların dışkı örnekleri Nativ-Lugol, Giemsa, Modifiye Trikrom, Asit Fast Trikrom ve Kalkoflor Beyazı boyama yöntemleri ile incelendi. Ayrıca dışkı örneklerinde PCR yöntemi ile genus ve tür düzeyinde Microsporidia ve Cryptosporidium parvum araştırıldı. Kan örneklerinde akım sitometri ile lenfosit alt grupları belirlendi.Hastaların 115'inde (%56,7) bir veya birden fazla parazit türü saptandı. En sık görülen parazit türleri Microsporidia % 25.37, Blastocystis %23.38 ve Entamoeba coli %13.93 idi. Akım sitometri yöntemi ile çalışılan kan örneklerinde, lenfosit yüzdesi, T hücre ve Th hücre düzeyi düşük olan hastalarda parazit görülme sıklığı yüksekti. Microsporidia enfeksiyonu lenfosit yüzdesi ve Th hücre düzeyi düşük hastalarda, Blastocystis enfeksiyonu lenfosit yüzdesi düşük ve CD4/CD8 oranı 1'den büyük olan hastalarda ve C. parvum enfeksiyonu T lenfosit yüzdesi ve Th hücre düzeyi düşük olan hastalarda anlamlı olarak yüksekti.Kanser hastalarında lenfosit yüzdesi, T ve Th hücre sayısında azalma ve CD4/CD8 oranının yüksek olması, bağırsak parazit enfeksiyonlarının sıklığını artırmaktadır. Fırsatçı bağırsak parazitleri hastalığın klinik seyrini etkileyebilir, hekimlerin özellikle kanser hastalarının takip ve tedavi sürecinde bu durumu göz ardı etmemelerini önermekteyiz.

BağırsaklarLenfositlerParaziter hastalıklar+3
Sefa Mülayim
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomi ameliyatı geçiren hastalara postoperatif erken dönemde ılık su verilmesinin bağırsak hareketlerine etkisi

ÖZETÇalışkan N.,Laparoskopik Kolesistektomi Ameliyatı Geçiren Hastalara Postoperatif Erken Dönemde Ilık Su Verilmesinin Bağırsak Hareketlerine Etkisi. Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara,2012. Bu araştırma laparoskopik kolesistektomi ameliyatı geçiren hastalara ameliyat sonrası erken dönemde ağızdan ılık su verilmesinin ilk gaz çıkarma süresine etkisini saptamak amacıyla, randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak, 25 Mayıs-30 Aralık 2011 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Genel Cerrahi kliniklerinde yapılmıştır. Örneklemde deney grubuna 30,kontrol grubuna 30 hasta alınmıştır.Deney grubundaki hastalara ameliyattan sonra 4. saatte 37 ? C 200 ml ılık su 15 dakikada içirilmiş,sonrasında oral alımları durdurulmuş,ameliyattan sonra 8. saatte sıvı ve yumuşak gıda alımına, tolore ettikçe normal diyete geçilmiştir. Kontrol grubundaki hastalara ise herhangi bir uygulama yapılmamış, hastaların ilk oral alımları 8.saatte deney gurubuyla benzer şekilde gerçekleşmiştir.Verilerin analizinde yüzdelik sayılar, Ki kare,Yates düzeltmeli Ki-kare ve Fisher Kesin Ki kare önemlilik testleri, student-t testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis varyans ve Korelasyon analizi kullanılmıştır.Verilerin sonucu % 95 güven aralığında P< 0.05 olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Araştırmaya alınan deney ve kontrol grubundaki hastaların demografik özellikleri, bağırsak alışkanlıkları, ameliyat süreleri, ameliyattan sonra uygulanan tedaviler, bulantı kusma durumları ve ilk mobilizasyon süreleri açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır(p>0.05). Gruplar homojen dağılmaktadır. Deney ve kontrol grubu hastalarının ilk gaz çıkarma süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken(p<0.05),gaita çıkarma süreleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05).Ameliyat sonrası erken dönemde oral ılık su alımının bağırsak fonksiyonlarını etkilediği, ilk gaz çıkarma süresini kısalttığı belirlenmiştir.Ameliyat sonrası oral ılık su alımının farklı hasta gruplarında da uygulanması önerilmektedir.

BağırsaklarKolesistektomiLaparoskopi+2
Nefise Çalışkan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi

Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.

AdalimumabBağırsaklarCrohn hastalığı+4
Aykut Bulu
Fırat University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Sakız çiğnemenin sezaryen sonrası bağırsak fonksiyonlarına etkisi

ÖZETUTLİ H. Sakız Çiğnemenin Sezaryen Sonrası Bağırsak Fonksiyonlarına Etkisi, Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara,2012.Araştırma, sakız çiğnemenin sezaryen sonrası bağırsak fonksiyonlarının başlamasına olan etkisini belirlemek amacıyla deneysel olarak yapılmıştır.Araştırmanın örneklemini Nisan- Eylül 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Kliniği'nde sezaryen ameliyatı olmuş 51 deney 49 kontrol olmak üzere 100 hasta oluşturmuştur. Ameliyat sonrası deney grubu hastalarına standart ameliyat sonrası bakıma ek olarak hastaya ameliyat sonrası 2. saatten RI diyet alıncaya kadar aspartam, sorbitol, xylitol içermeyen yumuşak, şekersiz, kolay çiğnenebilen sakızlar 2 saatte bir, en az 15 dakika en fazla 30 dakika çiğnetilmiştir. Araştırmada ticari olarak piyasada bulunan şekersiz sakız kullanılmıştır. Kontrol grubundaki hastalara ise, gaz ve gaita çıkarana kadar standart bakım uygulanmıştır. Veriler tanıtıcı özellikler formu ve bağırsak fonksiyonu takip formu aracılığı ile toplanmıştır.Verilerin kodlama ve değerlendirme işlemleri SPSS 15.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Veriler ki-kare, fisher kesin ki-kare, student-t, sayı, ortalama ve yüzde ile değerlendirilmiştir.Deney ve kontrol grubu hastalarının ilk gaz ve gaita çıkarma zamanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Sakız çiğnetilen deney grubu hastalarının, kontrol grubundaki hastalara göre daha erken gaz ve gaita çıkışının olduğu bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışmanın farklı hasta grupları üzerinde yapılacak çalışmalara yol göstereceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Sezaryen ameliyatı, bağırsak hareketi, sakız çiğneme.

BağırsaklarSakızSezaryen operasyonu+1
Hediye Utli
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut mezenter iskemili olguların tanısında ürotensin ıı düzeylerinin yeri

Tanısı zor ve mortalitesi yüksek bir hastalık grubu olan akut mezenterik iskemide, serum Ürotensin düzeyinin, erken tanıda anlamlı olup olmayacağının ortayakoyulması amaçlandı. Çalışma Fırat Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun onayı ile Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde planlandı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde AMİ tanısıyla yatırılan 20 hasta, nonspesifik karın ağrısı olan 20 hasta ve karın ağrısı şikayeti olmayan 20 kişi (sağlıklı kontrol grubu ) olmak üzere toplam 60 kişi dahil edildi. Numunelersantrifüje edilerek serum "ürotensin 2" seviyeleri ölçülmek üzere numuneler -20°C'desaklandı. Hastaların demografik bilgileri ve D-dimer, Laktat, AST ve ALP değerleri kaydedildi. Çalışmada elde edilen veriler ortalama ± standart sapma olarak sunulmuştur. Gruplar arasındaki farklılıkların değerlendirilmesinde tek yönlü varyans analiz (ANOVA) testleri ile post ANOVA testler Tukey B ve Scheffe testleri kullanılmıştır. Ayrıca gruplardaki verilerin birbirleriyle olan ilişkilerinin incelenmesinde Pearson Spearman korelasyon testleri kullanılmıştır. En küçük anlamlılık düzeyi olarak P<0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya AMI li 7 erkek, 13 kadın hasta dahil edildi. Ürotensin II düzeyleri kontrol ve karın ağrısı grubundaki değerler arasında istatistiksel olarak fark izlenmedi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise AMI grubunda U-II değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi (p<0,05). Laktat ve ALP değerleri açısından AMI li grupların diğer iki grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. D-dimer AST seviyeleri AMI grubunda anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Akut mezenterik iskemi grubunda belirgin olarak artan U-II değerlerinin Akut mezenterik iskemi patofizyolojisi açısından ele alındığında önemli bir bakış açısı kazandırabildiği, yüksek mortaliteye sahip olan Akut mezenterik iskeminin erken tanı ve dolayısıyla erken tedavi edilebilmesini sağlayabileceği, gelecekte daha ileri ve ayrıntılı deneysel ve klinik çalışmalarla U-II ile ilişkili tedavi yaklaşımlarınında denenebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akut karın,akut mezenterik iskemi, ürotensin-2, intestinal nekroz.

Abdomen-akutBağırsak-inceBağırsaklar+5
Ferhat Çay
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Peritonitli ortamda klorhexidin glukonat emdirilmiş kompres ve metronidazol emdirilmiş kompres kullanımının barsak anastomozu üzerine etkileri

Kalın barsakta hem patojen mikroorganizmaların fazlalığı, hem de kollojenaz enzim aktivitesinin yüksekliği nedeniyle anastomoz kaçağı riski gastrointestinal traktın diğer yerlerine göre daha yüksektir. Genel cerrahi kliniklerinde gerek elektif gerekse acil kolon ameliyatlarında kirli batın olması durumunda özellikle sol kolona yapılacak girişimlerde primer anastomozdan kaçınılmakta ve çok basamaklı prosedürler tercih edilmektedir. Bu deneysel çalışmada peritonitli ortamda sol kolon anastomozlarında klorhekzidin glukonat ve metronidazol emdirilmiş batın kompresleri kullanılmasının anastomoz güvenliği açısından değerlendirilmesi amaçlandı.Bu çalışma, Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırma Merkezi'nde Wistar ?Albino cinsi 21 adet rat üzerinde 3 eşit gruba ayrılarak yapıldı. Orta hat laparatomi sonrası pelvik peritonun 2 cm üzerinden sol kolon tam kat kesildi. Fekal kontaminasyon için lümen içindeki gayta yaralanmanın çevresine bulaştırıldı. Daha sonra karın iki kat üzerinden (fasia ve cilt ) 3/0 ipeklerle devamlı olarak kapatıldı. 1 gün sonra genel anestezi altında batın tekrar açıldı. Kolon anastomozuna başlamadan önce batın 1. gruptaki ratlara izotonik sodyum klorür emdirilmiş materyal kullanarak temizlendi ve çift kat kolon anastomozu uygulandı. 2. grupta batın metronidazol emdirilmiş materyalle temizlenerek çift kat kolon anastomozu uygulandı. 3. grupta ise klorhekzidin glukonat emdirilmiş materyalle batın temizlenerek anastomoz uygulandı. Postoperatif 10. günde relaparatomi yapılarak anastomoz hattında doku hidroksiprolin seviyesi, anastomoz patlama basınçları ölçüldü ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Anastomoz patlama basıncı ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te tespit edildi (p<0.05 Grup I-III, Grup II-III). Doku hidroksiprolin düzeyi ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te izlendi (p<0.005 Grup I-III, Grup II-III). Histopatolojik bulgular üç grup içinde değerlendirildiğinde barsak dokusunda iyileşme skoru açısından Grup II ve Grup III arasında anlamlı farklılık yokken her iki gruptaki iyileşme skoru Grup I'den istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık göstermekteydi (p<0.005). Sonuç olarak antibakteriyal solüsyon emdirilmiş materyal kullanımının peritonitli ortamda rezeksiyon primer anastomozda anastomoz güvenliğini arttırdığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Peritonit, Kolon Anastomozu, Klorhekzidin Glukonat, Anastomoz Kaçağı

AnastomozAnastomoz-cerrahiBağırsaklar+4
Ali Aksu
Fırat University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Keban Baraj Gölünün Koçkale bölgesinden toplanan su midyesinde (Unio tumidus) mide ve bağırsakların fekal koliformlar yönünden incelenmesi

Bu çalışmada, Eylül - Mart / 1995-96 ile Ağustos - Ekim / 1996 tarihleri arasında Keban Baraj Gölünün Koçkale bölgesinden toplanan 203 adet canlı tatlı su midyesi (Unio tumidus) ile 10 adet su örneği bakteriyolojik olarak incelendi Midyelerin mide - bağırsaklarında bulunabilen fekal koliform bakterilerin izolasyonu ve identifikasyonu yapıldı. Midye örnekleri su seviyesinin mevsimsel değişimine bağlı olarak kıyıdan veya su içinden elle toplandı. Çalışma süresince, tespit edilebilen fekal koliformlar; Escherichia coli ve Shigella sp.' dir ve kirlenme için bir indikatör mikroorganizma olan E. coli normalin üzerinde bulunmuştur. Sonuçta, çalışma bölgesinde fekal bir kirlenmenin olduğu ve bu bölgede bulunan tatlı su midyelerinin insan gıdası olarak tüketilemeyeceği, ancak midyelerin suların kirliliğini azaltıcı olarak kullanılabileceği belirlenmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Tatlı Su Midyesi, Fekal Koliform, Keban Baraj Gölü.

BağırsaklarEnterobacteriaceaeKeban Baraj Gölü+2
Engin Şeker
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Science
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çölyak hastalarında safra taşı prevelansı ve safra kesesi ejeksiyon fraksiyonunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Çalışmamızın amacı, çeliac hastalığı tanısı alan hastalarınsafra kesesi ejeksiyon fraksiyonu ile beraber safra kesesi, karaciğer, safra yolları, pankreas ve dalak patolojilerinin sıklığını saptamaktı. Materyal ve Metod:Yapılan prospektif çalışmaya tedavi altında olan 50 celiac hastasıyla beraber 50 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol grubunun demografik verileri, kan basıncı, beden kitle indeksi, bel çevresi ölçümleriyle beraber tam kan ve biyokimya sonuçları kaydedildi. Tüm vakalara transabdominal ultrasonografi ile bakılarak karaciğer, safra tolları, safra kesesi, portal ven, hepatikvenler, pankreas, dalak ve paraaortik bölge değerlendirildi. Safra kesesi ejeksiyon fraksiyonunu ölçülmesi için bazal safra kesesi uzun çapı ve transvers çapı ölçüldükten sonra süt içirildi ve bir saat sonraki kese uzun çapı ve transvers çapı tekrar ölçüldü. Ejeksiyon fraksiyonu: bazal uzun çap x trasvers çap2 –süt sonrası uzun çap x transvers çap2 / bazal uzun çap x transvers çap2 x100 formülüyle hesaplandı. Bulgular:Celiac ve kontrol grubu arasında beden kitle indeksi (22 vs 24.2 ; p<0.01), bel çevresi (80.2 cm vs 84.9 cm; p<0.05), ortalama hemoglobin (13.1 g/dLvs 14.4 g/dL, p=0.002), AST (24.2 U/dLvs 20.7 U/dL, p=0.01), ALP (81.9 U/dLvs 58 U/dL, p=0.003), trigliserit (92.3 mg/dLvs 134.9 mg/dL, p=0.02) ve ferritin (30 mg/dLvs 53.9 mg/dL, p=0.001) (sıra ile) düzeyleri bakımından anlamlı fark saptandı. Safra taşı hiçbir celiac hastasında saptanmadığı halde kontrol grubunda iki kişide (%4) saptandı. Hepatik steatoz, pankreatik steatoz, pankreas gövde kalınlığı, portal ven çapı, splenikven çapı, safra kesesi ejeksiyon fraksiyonu, abdominal lenfadenopati sıklığı yönünden gruplar arasında fark saptanmadı. Celiac hastalarında kontrol grubuna göre dalak uzun ekseni (91.9 mm vs 100.7 mm; p<0.01) ve dalak indeksi (19.8 mm2vs 22.9 mm2 , p<0.001) anlamlı olarak düşük bulundu. SONUÇ:: Çalışmamızda tedavi altında olan celiac hastalarında morfometrik ölçüm değerlerinin düşüklüğü, malabsorbsiyon varlığını düşündüren laboratuvar anormallikleri ve hiposplenizmi düşündüren bulgular dışında anlamlı patoloji saptanmadı. ANAHTAR SÖZCÜKLER: çölyak hastalığı, safra kesesi,safra taşı, hiposplenizm,ejeksiyon fraksiyonu.

BağırsaklarEjeksiyon fraksiyonuPrevalans+4
Selman Çetin
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İrrtabl barsak sendromunda mukozal mast hücre artışı

İrritabl barsak sendromu (IBS), kronik ve tekrarlayıcı karın ağrısı, diyare, kabızlık ve/veya karında şişkinlik ile seyreden fonksiyonel bir gastrointestinal bozukluktur. Kabızlık baskın (IBS-C), diyare baskın (IBS-D), karma tip (IBS-M) ve alt sınıfı olmayan şeklinde alt grupları tanımlanmıştır. Tanıyı kolaylaştırmak ve standardize etmek için semptoma dayalı Roma kriterleri geliştirilmiştir. İBS önemli biyolojik ve psikososyal faktörlerin etkileşimidir. Motilite değişikliği, visseral hiperaljezi, beyin barsak etkileşiminin bozulması, anormal merkezi işlem, otonom ve hormonal olaylar, genetik ve çevresel faktörler, postenfeksiyöz sekeller ve psikososyal bozuklukların bireye göre farklı katılımları olur.Sistemik mastositozun GİS ve GİS dışı semptomlarının IBS ile benzerliği, kolonik mukozal mast hücrelerinin sorumlu olup olmayacağı hipotezini gündeme getirmiştir. Bu hipotezden hareketle yapılan çok sayıda araştırmalarda IBS' lu hastaların kolon mukozasında mast hücre infiltrasyonu saptanmıştır. Çalışmamızda yapılmış araştırmaların işaret ettiği gibi IBS' nun düşük dereceli organik bir hastalık olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Bu amaç için yaş ve cinsiyet uyumlu, Roma-III kriterlerini karşılayan 72 İBS hastası ( IBS-D grup 40 kişi,İBS-K 32) ve 50 kontrol grubu oluşturuldu. Vakaların barsak temizliği lavman ile yapılıp, fleksibil kolonoskopi cihazı ile rektum ve çekum mukozasından forcepsle biopsiler alındı. Alınan biopsi materyeli Giemza ve Hematoksilen-Eozin ile boyandı. Biobsi kesitlerinin histolojik değerlendirmesi, ışık mikroskopisinde 10 odakta mast hücresi sayılıp, ortalaması alınarak 4 basamaklı skala (yok, az, orta, çok) ile yapıldı. Yine her üç grubun serum sitokinleri çalışılıp analizleri yapıldı. Çalışmamızın sonucunda IBS-D gruptaki hastalarımızın rektum ve çekum mukozasında mast hücre artışı ile inflamatuvar sitokinlerden de sIL-2R düzeyinde artış saptandıÇalışmamız IBS'nin fizyopatolojisinde düşük dereceli inflamasyonun olduğunu göstermektedir. IBS' nin patogenezinden sorumlu tutulan inflamasyonda ve visseral hipersensitivitede mukozal mast hücre infiltrasyonun rolu olduğunu desteklemektedir.

BağırsaklarKolon hastalıkları-fonksiyonelMast hücreleri+3
Mehmet Küçüköner
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yemek fabrikası çalışanlarının portör muayenelerinin değerlendirilmesi

AMAÇBu araştırma, Diyarbakır il merkezindeki yemek fabrikalarında çalışanlarda portör sıklığını (gaitada salmonella, shigella ve parazit yönünden, burunda stafilokok yönünden ve boğazda Streptokok yönünden) belirlemek amacıyla yapılmıştır.YÖNTEMKesitsel tipte olan bu araştırma, 15 Kasım 2009 ? 30 Aralık 2009 tarihleri arasında yürütülmüştür. Diyarbakır il merkezinde Tarım Müdürlüğü kayıtlarına göre 15 yemek fabrikası ve yemek fabrikalarında toplam 568 personel çalışmaktadır. Örnek seçiminde yemek fabrikalarının tüm çalışanları hedeflenmiştir. Bazı çalışanların çok erken saatlerde il veya ilçelerdeki kurumlara yemek götürdükleri ve akşama doğru fabrikaya döndükleri için örneğe dahil edilmemiştir. Bu yolla, Diyarbakır'da 252 kişiye anket uygulanmıştır ve 237 kişiden burun, boğaz örnekleri ve 217 kişiden ise dışkı örnekleri alınmıştır. İstatistiksel analizde Ki-kare, Fisher's Exact testleri kullanıldı. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi için p<0.05 alındı.BULGULARAraştırma grubunun yaşları 14?59 yaş arasında değişmekte olup, %93,7'sini erkek çalışanlar oluşturmaktadır. Çalışanların %41,0'i ilkokul mezunu, %28,5'i ortaokul mezunu ve %25,7'si ise lise mezunudur. Çalışanların %6,9'unun herhangi bir sağlık güvencesi olmadığı ve sağlık güvencesi olanların büyük çoğunluğunu (%77,4) SSK olduğu saptanmıştır. Aylık gelirlerine göre %73'u 750 TL altında almaktadır. Çalışanların büyük çoğunluğu Diyarbakır il merkezinde (%97,2) ve apartman dairesinde (%70,2) yaşamaktadır. Ortalama hane büyüklüğü 5,8±2,1dir. Çalışanların %95,6'sı şebeke suyunu içtiğini, % 98,4'ü kanalizasyona bağlı tuvaleti kullandıklarını belirtmişlerdir. Tuvaletlerin %5,2'si evin dışında bulunmaktadır. Çalışanların %7,3'ü aynı zamanda evde hayvan beslediklerini ve % 5,3'ü ise bağ-bahçe işlerinde çalıştığını belirtmiştir. Mesleklerine göre çalışanların büyük çoğunluğunu (%61,6) garson ve aşçılar oluşturmaktadır. Çalışanlarının %6,4'ünün son 15 gün içinde ishal olduğunu belirtmiştir. Çalışanların %40,3'ün portör muayene kartı olmadığını belirtmiştir. Çalışanların %81,5'i portör muayenelerini son 6 ay içinde yaptıklarını, %18,5'i ise en son yaptıkları portör muayeneleri üzerinden 6 aydan daha fazla süre geçtiğini belirtmiştir. Çalışanların; boğazında A grubu Beta Hemolitik Streptokok (AGBHS) taşıyıcılığı % 9,3, burunda Staphylococcus aureus taşıyıcılığı %7,6, bağırsakta parazit taşıyıcılığı ise % 7,4 olmak üzere toplam çalışanların %19,9'unda en az bir taşıyıcılık olduğu saptanmıştır. Hiçbirinde gaita kültüründe salmonella ve shigella rastlanmamıştır.SONUÇAraştırmamızdan elde edilen verilere göre; çalışanların % 40,3'ünün portör muayene kartının olmadığı tespit edilmiştir. Çalışanlarda ishal olanların ishal olmayanlara göre parazit görülme sıklığı 14,1 kat daha yüksek bulunmuştur. Evde kullanılan tuvaleti kanalizasyona bağlı olmayan ve tuvaleti evin dışında olan çalışanlarda gaitada parazit görülme sıklığı daha yüksek bulunmuştur.Burunda s.aureus taşıyıcılığı aşçılarda diğer çalışanlarına göre 5,49 kat daha yüksek bulunmuştur.Evde hayvan besleyen çalışanlarda, beslemeyen çalışanlara göre 4,5 kat daha fazla boğazda AGBHS taşıyıcılığı olduğu bulunmuştur.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Gıda Çalışanları, Portör Muayenesi, Staphylococcus Aureus, A Grubu Beta Hemolitik Streptokok, Bağırsakta parazit

BağırsaklarGıda sektörüParaziter hastalıklar+7
İzzettin Toktaş
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İrritabl barsak sendromlu hastalarda mikroskopik (lenfositik ve kollajenöz) kolit sıklığı ve sitokin düzeyleri

Giriş: Mikroskopik kolit karın ağrısı ve ishal ile karakterize olan, endoskopik incelemede mukozanın hemen her zaman normal olarak saptandığı ancak alınan biyopsi örnekleri ile tanı konan klinik tablodur. İshal ve kronik karın ağrısı ile başvuran bir hastada şüphe edilmeyip biyopsi alınmadığında bu hastalara irritabl barsak sendromu tanısı konabilir. Bu da hastaya yaklaşımı olumsuz yönde etkiler.Amaç: Roma III kriterlerine göre tanı almış olan ishal ve kabızlık baskın İBS hastalarında mikroskopik kolit sıklığını saptamak ve sitokin düzeyleri ile İBS tipi ve MK varlığı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Hastalar ve yöntem: Bu çalışmaya İBS tanısı konulan hastalar alındı. Bu hastalar Roma III kriterleri ve Bristol Dışkı Şekli Değerlendirme Skalası (BDŞDS) kullanılarak İBS-D daire baskın İBS (İBS-D) ve kabızlık baskın İBS (İBS-K) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara kolonoskopi uygulanarak beş farklı lokalizasyondan (çekum, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve rektosigmoid bölge) biyopsiler alınarak histopatolojik incelemeler yapıldı. Ayrıca hastaların periferik kan örneklerinden serum TNF-?, serum IL-1ß ve IL-6 düzeyleri çalışıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 89 İBS'li hastanın 40'ı İBS-D, 49'u İBS-K idi. İBS-D ile İBS-K grubu karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark yoktu. Hastaların İBS semptomlarının süresi mikroskopik kolit saptanmayanlarda 50.67±50.72 ay iken mikroskopik kolit saptanan hastalarında 28.89±14.80 ay idi.İBS-D'li hastaların 9'unda (%22.5), İBS-K'lu hastaların 10'unda (%20.4) MK saptandı. Mikroskopik kolit tanısı alan hastaların hiçbirinde rektosigmoid bölgeden alınan biyopsilerde tutulum saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda sitokinler IL-1ß, IL-6 ve TNF-? düzeyleri ile MK arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. TNF-? düzeyleri İBS-K grubunda daha yüksek olup fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p= 0.013).Tartışma: İBS hastalarında MK sıklığı normal popülasyondaki sıklığına göre yüksektir. Çalışmamızda diare ve kabızlık baskın İBS semptomları olan hastalarda mikroskopik kolit saptanma sıklığı açısından fark saptanamamıştır. Semptom süresi uzun olan hastalarda mikroskopik kolit sıklığı daha fazla olup MK tanısını dışlamak için rektosigmoid bölgeden biyopsi alınması yeterli değildir.

BağırsaklarKolitMikroskopi+2
Feyzullah Uçmak
Dicle University
2011
00

Related subjects