Hindistan
105 theses under this subject heading
Using ordinary least squares to measure the impact of the factors affecting underground economy: a comparison between Bangladesh, India, Pakistan and Turkey
Shadow economy is a source of concern since it distorts policy framework of a country and weakens the government. Previous studies have mainly focused on shadow economies of developed countries and have measured its size. This study sheds light on developing countries which are in dire need of policies that tackle this issue and identifies the reasons as to why these countries have large shadow economies in the first place. Using secondary data from 2000-2013 and applying Ordinary Least Squares (OLS) regression model, this study tests the impact of tax revenue, unemployment rate, Index of Economic Freedom, population and GDP growth rates, inflation and internet users on the shadow economies of Bangladesh, India, Pakistan and Turkey in absolute and comparative dimensions. In the first part of the study, the concept and significance of underground economy along with the objectives of this study are discussed, the second part of the study comprises literature review. The third, fourth and fifth parts of the study use OLS to estimate the impact of aforementioned variables on the size of shadow economy. It has been found that Index of Economic Freedom has the most significant impact on all the countries. Wider tax base and a simple tax system will facilitate Bangladesh, India and Pakistan while greater transparency in the usage of ICT will enable Bangladesh, Pakistan and Turkey to reduce the size of their shadow economies.
Babürlüler döneminde Bengal
Himalaya Dağları'ndan Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş coğrafyası, verimli nehir havzaları ve stratejik konumuyla tarih boyunca Asya'nın en önemli medeniyet merkezlerinden biri olan Hindistan, sahip olduğu coğrafî özelliklere ek olarak köklü bir medeniyet birikimini de hafızasında barındırmaktadır. Hindistan'ın doğu sınırını teşkil eden Bengal ise söz konusu tarihsel hafızanın daimî olarak baş aktörlerinden biri olmuştur. Kuzey'de Himalaya etekleri, batısında Hindistan, doğusunda Burma ile sınırlanan Bengal, siyasî, askerî, dinî ve ticarî açıdan belirleyici öneme sahiptir. Bengal, tarihin hher safhasında Budizm, Hinduizm, İslâmiyet gibi farklı dinlerin yanısıra muhtelif inançlara sahip halkları bünyesinde barındırmıştır. Bengal'in çok kültürlü yapısı toplumsal, siyasî ve akerî açıdan kırılma noktalarına sahip gelişmelerin yaşanmasına sebep olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde Hindistan'a hükmeden devletler açısından devamlı bir şekilde isyan potansiyeli barındıran Bengal, Ekber Şah tarafından 1576 tarihinde ele geçirilmiştir. Babürlü Devleti'nin Bengal'deki varlığını iki safhaya ayırmak mümkündür. İlk safha, Ekber Şah ve Cihangir Şah dönemlerini (1576-1628) kapsayan devlein Bengal'de hâkimiyetini kurma çabaları ve yerel güçler ile mücadelesi olarak sınırlandırılabilir. İkinci safha ise Şah Cihan ve Evrengzîb dönemlerinde Bengal'de kalıcı olma yönündeki teşkilatlanma çabalarıdır. Ekber Şah ve Cihangir Şah dönemlerinde Bengal askerî anlamda isyan ve istikrarsızlığın beşiği olurken Şah Cihan ve Evrengzîb'in Babürlü hükümdârlığı dönemlerinde Bengal'de malî ve idarî anlamda çok sayıda yenilik yapılmaya çalışılmıştır. Avrupalı Devletlerin özellikle XVIII. yüzyılda Bengaş'de varlıklarını iyice artırmaları, Babürlü Devleti'nin kurmaya çalıştığı otoriteyi derinden sarsan başlıca etmen olmuştur. Bir isyan bölgesi kimliğini her zaman bünyesinde barındıran Bengal, Babürlü Devleti idaresi boyunca bu özelliğini daima hissettirmiştir. İç ve dış karışıklıkları tetikleyen Avrupalı Devletlerin ticarî-emperyalist amaçları Bengal'deki Babürlü idaresinin sonunu getirmiştir. 1757 Plassey Savaşı, Bengal'deki Türk idaresini sona erdirirken İngilizler için önemli bir sömürge sahasına dönüşmüştür.
Tahvil verimini etkileyen faktörler: Kırılgan beşli ülkeleri üzerine ampirik bir uygulama
Tahvilin verimi tahvilin vade sonundaki kazancını ifade eder ve iki tür verimi vardır. Birinci tür verim bir dönemlik verim adını alır ve tahvilin o dönemdeki alış fiyatıyla satış fiyatı arasındaki kar ya da zarar ile yine o dönemdeki faiz gelirinin toplamı, tahvilin alış fiyatına bölünürse bir dönemlik verim hesaplanmış olur. Bir dönemlik verim yatırımcı için elindeki tahvili portföyünde tutup tutmama kararı aldırır fakat bu kararı alırken başka etkenleri de düşünmek gerekir. Bunlar; piyasa faiz oranlarının gelecekte alacağı değerler, tahvilin riski gibi etkenlerdir. İkinci tür verime vadeye kadar verim denir ve gerçek verim, net verim veya etkin verim de denilebilir. Vadeye kadar verim ise yapılan yatırımın, tahvilin vadesine kadar elde edilen gelirler ve varsa sermaye kar veya zararlarına bakılarak hesaplanır. Araştırmanın temel amacı; kırılgan beşli ülkelerinde tahvil verimini etkileyen faktörleri araştırmaktır. Bu amaçla kırılgan beşli ülkelerinden Türkiye, Brezilya, Endonezya, Hindistan ve Güney Afrika'nın, CDS GDP, VIX, tahvil verimi ve tüketici güven endeksi verileri alınarak 2007-2016 yılları arasında yıllık verileri kullanarak panel veri regresyon modeli ile analiz yapılmıştır. Analizde tahvil verimi bağımlı değişken, CDS, GDP, VIX ve tüketici güven endeksi bağımsız değişken olarak kullanılmıştır. Analiz sonucunda CDS, GDP ve VIX değerleri ile tahvil verimi arasında anlamlı ilişki bulunurken, tüketici güven endeksi ile tahvil verimi arasında ilişki bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Tahvil Verimi, Kırılgan Beşli Ülkeleri
İngilizlere göre Kutü'l-Amare teslimiyetinin nedenleri ve etkileri
İngilizlerin Irak'taki harekâtı 6 Kasım 1914'te Fav Yarımadası'nın işgali ile başladı. 22 Kasım 1915'teki Selmân-ı Pâk Muharebesi'ne kadar neredeyse hiç yenilgi görmediler. Selmân-ı Pâk'ta yaşadıkları muazzam yenilgi, İngiliz Irak Sefer Kuvveti için bir dönüm noktası oldu. Yenilgi sonrası Kûtü'l-Amâre'ye çekilmek zorunda kalan İngiliz 6. Tümeni, Türk askerleri tarafından kuşatıldı. Yaklaşık 13.500 İngiliz-Hintli asker hem yiyeceklerinin tükenmesi hem de kendilerini kurtarmaya gelen kuvvetlerinin başarılı olamaması nedeniyle, 29 Nisan 1916'da Türk askerlerine teslim oldu. Kûtü'l-Amâre teslimiyetinin, İngiliz parlamentosu ve devlet adamlarından basına, Doğu'daki sömürgelerinden Irak'taki muharebelerde kullandıkları savaş araç ve gereçlerine, yine sivil ve askeri personelin niteliğinden sağlık hizmetlerine kadar bir hayli tesiri oldu. Sonuç olarak, İngilizler, Irak'taki operasyonları ve teslimiyeti araştırmak için parlamentolarında kabul ettikleri bir yasa ile "Irak Komisyonu" adında bir komisyon kurdular ve Kûtü'l-Amâre kuşatması ve kurtarma muharebeleri devam ederken, başarılı olamayan komutanları görevden aldılar. Asker sayılarını Türk asker sayısının çok üzerine çıkardılar. Silah, mühimmat, savaş araç ve gereçleri ile Dicle Nehri'ne uygun bol miktarda ulaştırma araçları hazırladılar. Tıbbi personel, hastane ve hastane gemileri eksikliğini giderdiler. Yeni kara ve demir yolu hatları inşa ettiler. Irak Sefer Kuvveti'nin başına Gelibolu'da da görev yapmış General F. S. Maude'ı getirdiler. Osmanlı Devleti, zaten yetersiz olan Irak'taki askeri birliklerini takviye etmek yerine, bir kısım birliklerini buradan çekerek İran'a gönderdi. Dolayısıyla yetersiz silah ve asker ile savunulmaya çalışılan yerler, birer birer İngilizler tarafından ele geçirildi. Osmanlı Devleti, Irak'taki en önemli şehir ve askeri merkez olan Bağdat'ı kaybetti. Hatta İngilizler, Mondros Mütarekesi'ne aykırı olarak Musul'u bile işgal ettiler. Böylece Irak'ta Osmanlı hakimiyeti sona ermiş oldu.
Türkiye'de yayınlanan Hint dizilerinde üretilen toplumsal cinsiyet rolleri ve bu rollerin kadınlar tarafından alımlama biçimleri: Gaziantep örneği
Bu tez çalışmasında toplumsal cinsiyet kimliklerinin oluşturulma sürecinde medyanın rolü incelenmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yapısı önemli oranda değişen medya bu değişimle birlikte ideolojik bir aktarım aracı haline gelmiştir. Bu aktarımlar, toplumsal yaşamdaki kültürel kimliklerin oluşturulma sürecinde eril bir yol izleyerek kimliklerin bu doğrultuda örülmesini öncelemektedir. Eril köklere bağlı olan bu inşa süreci toplumsal alanın bütün uğrak noktalarında etkin tutulmaya çalışılmaktadır. ideolojik aktarım sürecinde, özellikle kadınların gündelik yaşamın cinsiyetçi örüntülerinden kaçmaya çalıştıkları pembe dizi tüketim süreçlerine başvurulmaktadır. Bunun sonucunda medya kadınlar için gündelik yaşamın eril dilini kırmayı ve/veya geçici bir süreliğine de olsa kendi avantajlarına çevirmeyi amaçladıkları bir aktivite olarak pembe dizi izleme sürecinde, ataerkil değerleri yeniden işleyerek kadınları sürekli bir biçimde toplumsal yaşamın cinsiyetçi biçimine hazırlamaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de yayınlanan ilk Hint dizisi olan Bir Garip Aşk adlı medya metni toplumsal cinsiyet bağlamında incelenerek, belirlenen bazı katılımcıların bu diziyi alımlama biçimleri incelenmiştir. Tezin örneklemini oluşturan bu katılımcıların genelini Kürt kadınları oluşturmaktadır. Çoğunun herhangi bir işte çalışmadığı bu kadınlar, genellikle ev içi alana sıkıştırılmış, okul öğrenimi görmemiş, çocuklu ev hanımlarından oluşmaktadır. Çalışmanın sonucunda ulaşılan temel bulgulardan birisi kadınların incelediğimiz pembe diziyi izleme alışkanlıklarının gündelik yaşamlarının akışını değiştirebilecek biçimde öncelikleri haline getirdikleridir. Ulaşılan diğer bulgulardan birisi de içeriğinde kadınlık ve erkeklik kurgusuna ilişkin yoğun ideolojiler barındıran bu dizinin kadının çaresizliğinin yeniden üretilmesine yol açtığı yönündedir. Bunların yanı sıra kadınların kendi kültürleriyle dizide yansıtılan kültürel öğeler arasında yakınlık kurdukları ve bu yakınlığı kendi hayatlarına yansıttıkları görülmüştür.
Hindistan'ın taksimi ve Pakistan devletinin kuruluşu (1857-1947)
Son dönemde gerek ekonomik gerekse askeri açıdan batı karşısında giderek güçlenen Asya'nın önemli ve büyük ülkelerinden olan Hindistan ve Pakistan ile ilgili çalışmalara küçük de olsa bir katkı yapmak amacı ile bu tez konusu seçilmiştir. Uluslararası İlişkiler Bilim Dalında bu iki ülke hakkında , Türkiye'de fazlaca bir çalışmanın olmaması da bu konunun seçilmesinde etkendir. Tezin yazımı için öncelikli olarak konuya ilişkin yapılmış olan akademik çalışmalar, yayınlanmış kitaplar ve süreli yayınlar araştırılarak kaynak taraması yapılmıştır. Kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında yapılan bu çalışmanın, Dünya ve Asya siyasetini yakından etkileyen bu iki ülkenin daha iyi tanınması ve değerlendirilmesi açısından bir katkı sağlayacağını umuyorum. Günümüz siyasetini de oldukça yakından etkileyen bu iki nükleer gücün aralarındaki rekabet ve çatışmaların daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir.
Güç geçiş kuramı çerçevesinde yükselen devletlerin incelenmesi
İnsanlık tarihi kadar eski ve köklü bir geçmişe sahip olan güç kavramı, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla karşılaşılan bir kavramdır. Kimi düşünürler kavramı hedefe ulaşma noktasında bir amaç, kimisi hedeflenilen amacı gerçekleştirme konusunda kullanılacak bir araç, kimileri ise mevcut varlıkların tümünü kapsayan kapasite olarak ifade ederler. Tüm bu birbirinden farklı şekillerde yapılan açıklamalara karşın, kavrama ilişkin net bir tanımlama halen yapılabilmiş değildir. Bu doğrultuda gücün sistem içerisindeki rolüne ilişkin bir uzlaşının da sağlanabilmiş olduğu söylenemez. Güce dair var olan tüm bu belirsizliklere karşın kavram, uluslararası politika çözümlemelerinde sıklıkla kullanılan bir unsur niteliği taşımaktadır. Uluslararası ilişkiler sistemi içerisindeki tüm politik eylemlerin doğası hem gücü hem de güç politikalarını temel almaktadır. Buradan hareketle de güce dair yapılabilecek tanımlama, herhangi bir devletin kendi ulusal menfaatlerini koruma ve sürdürme noktasında elinde var olan tüm potansiyel unsurları şeklinde yapılabilir. Bu unsurlar maddi olabileceği gibi manevi unsurları da içerebilmektedir. Örneğin, bir devletin sahip olduğu coğrafyası, kültürü, nüfus yapısı o devletin gücünün belirleyicisi olabilme özelliğindedir. Gücün potansiyel unsurları olarak da, bir devletin ekonomik gelişmişliği, askeri yapılanması, teknolojik kapasitesi gibi faktörler öne çıkmaktadır. Tüm bu veriler ışığında bu tez çalışması ile amaçlanan, dünya tarihinde insanlığın var olduğu ilk günden bugüne değin varlığını koruyup sürdürmüş olan güç kavramının henüz net bir şekilde yapılamamış tanımına dair açıklamalar getirmek, ardından uluslararası ilişkiler teorilerinin güç kavramı üzerine geliştirmiş oldukları yaklaşımları analiz etmek, devamında ise gücün bileşenlerini tek tek açıklayarak güce ilişkin teorik kısmı sonlandırmak olacaktır. Ardından dünya siyasi tarihinde etkin olmuş başat ve hegemon güçlerin tanımlamalarına değinilecektir. Bu şekilde genel tanımlamaların verileceği birinci bölümün ardından, Organski'nin, anarşik uluslararası sistem tanımlamasına karşı çıkarak sistem içerisindeki güçler arasında hiyerarşik bir ilişkinin bulunduğunu iddia ettiği savı 'Güç Geçiş Kuramı' ve Lemke'nin bu kuramdan yola çıkarak oluşturduğu 'Çoklu Hiyerarşi Modeli' üzerine açıklamalar getirilecektir. Devamında ise uluslararası sistem içerisinde yükselen güçler kavramı ele alınıp, bu doğrultuda sistem içinde yükselen güç ve bu kapsamda yükselen ekonomi olarak ifade edilen yapılanmalar açıklanmaya çalışılacaktır. Son bölümde ise, yapılan tüm bu tanımlamalar, açıklamalar ve analizler doğrultusunda vaka incelemesi başlığı altında son dönemlerin hem ekonomik hem de politik anlamda yükseliş trendinde olan iki ülkesi Çin ve Hindistan inceleme altına alınacaktır. Uluslararası sistemin değişen ve dönüşen yapısı içerisinde yakalamış oldukları bu büyüme ivmesi ile tüm dünyanın dikkatini çeken her iki devlet, bilhassa Çin, günümüz dünyası ABD hegemonyasının karşısında 'yükselen güç' olarak durmakta ve şu an ki görüntü itibariyle bu güçlerini artırarak yükselişlerine devam edeceğe benzemektedirler. Anahtar Kelimeler: Çin, Güç, Güç Geçiş Kuramı, Hindistan, Yükselen Güçler
Zerdüşt'ün Gatha'sı üzerine bir araştırma
İran kültür havzasında doğan Zerdüştilik yaklaşık 3000 yılı aşkın geçmişe sahiptir. Tek tanrılı dinler arasında yer almaktadır. İran, Ortadoğu ve Orta Asya'nın dinsel, kültürel ve sosyal yapısında etkili olmuş bir dindir. Kadim Aryanlar döneminden kalma tarım ve göçebelik geleneklerini taşımakta olan Zerdüştilik kendine özgü teoloji, ritüel, eskatoloji ve ahlak anlayışına sahiptir. Monoteist yapısı, düalist anlayışı ve muhafazakâr geleneğiyle varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Sasanilerin yıkılmasıyla Zerdüştilik gerileme sürecine girmiştir. Milli bir dine dönüşerek varlığını İran, Hindistan ve diasporada devam ettirmektedir. Zerdüştiliğin geçirdiği dönüşümleri, diğer din ve kültürlere etkilerini anlamada Avesta ve Zendler temel kaynaktır. Zerdüştiliğin kendi içindeki değişim, dönüşüm ve farklılaşmasını anlamada ise Avesta'nın Gatha bölümü oldukça önemlidir. Günümüz modern Zerdüştiliği Gatha merkezli din anlayışına dayanmaktadır.
Bâbürlü hükümdarı Şah Alemgîr (Evrengzîb)'in Mirzalık dönemi (1618-1658)
Bâbürlüler, Hindistan'daki Türk varlığının son büyük temsilcisidir. Şah Âlemgîr'de yarım asrı bulan saltanatı ile bu devletin son büyük hükümdarı olmuştur. Bâbürlü Devleti'nin altıncı padişahı olacak olan Muhammed Evrengzîb, 1618'de Dohad'da doğdu. Babası Mirza Hürrem'in başarısız bir isyan girişimi neticesinde bir rehine oldu. Evrengzîb, dedesi Şah Cihângîr'e rehin olarak verildi. 1633'de icra edilen fil dövüşünde Sudakar adlı file karşı göstermiş olduğu cesaretinden dolayı Bahadır ünvanını aldı. 1635'de on sekiz yaşındayken Bundelkent Racası Cüchar Sing Bundela üzerine başarılı bir sefere çıktı. İtibari bir komutanlık sergilemiş olsa da bu, kendisinin ilk seferi oldu. 1636-1644 yılları arasında birinci Dekken valiliğini yürüttü. Hemen ardından iki yıl kalacağı Gücerat valiliğine tayin edildi. 1647'de Buhara Hanlığı'na ait ata mirası Belh topraklarının alınması için bu sefere atandı. 1648'de Multan valiliğine getirildi. 1649'da ve 1652'de iki defa Kandahar'ı Safevîlerden istirdad etmeye çalışsa da bunda başarılı olamadı. 1652'de ikinci defa Dekken valiliğine tayin edildi. Bu valiliğinde 1655'te Gûlkünde Sultanlığı'na karşı başarılı bir sefer gerçekleştirdi. 1657'de Bîcâpûr Sultanlığı topraklarına hücum ederek Bîder ve Kelyânî'yi ele geçirdi. Aynı yıl babası Şah Cihân'ın hastalanmasını müteakip Mirzalar Savaşı başladı. Bu veraset savaşında; Darmat, Samugarh, Hacve ve Ecmir harplerini kazandı. Ardından ''Âlemgîr'' ünvanını alarak devletin tek hâkimi oldu. Çalışmamızda kendisinin mirzalık dönemi konu alınmıştır. Dönemin ana kaynakları kullanılmak suretiyle hazırlanan çalışmamız üç ana bölüme ayrılmaktadır. Birinci bölümde Mirza Evrengzîb'in doğumundan başlayarak çocukluğu, almış olduğu eğitimi ve ailesi ele alınmıştır. İkinci bölümde görev almış olduğu askeri seferler ve valilikler konu alınmıştır. Üçüncü bölümde ise babası Şah Cihan'ın hastalanması ile başlayan mirzalar savaşı ve nihayet cülusu işlenmiştir.
Gelişen piyasa ekonomilerinin uygulamış olduğu ekonomi politikaları: Türkiye ve BRIC ülkeleri karşılaştırılması
Bu çalışmada gelişen piyasa ekonomileri hakkında bilgi verilmiş ve bu ülkelerin özellikleri üzerinde durulmuştur. Küreselleşmenin piyasa ekonomisine ve ülkelerin gelişmesine nasıl etki yaptığı incelenmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin uygulamış oldukları iktisat politikalarına değinilmiş ve bu politikaların ülkelerin ekonomilerini ne yönde etkilendiğinin anlaşılması için ülke örnekleri verilmiştir. Daha sonra da hızla gelişmekte olan ülkeler içerisinde yer alan ve diğer gelişmekte olan ülkelerden farklı olan ve BRIC ülkeleri olarak da bilinen son yıllarda yükselen ekonomiler olarak da anılan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin üzerinde durulmuştur. Bu ülkelerin ekonomilerinin son yıllarda özellikle de 1980 yılından itibaren nasıl geliştiğini ve bu kadar hızlı gelişmelerinde etkili olan iktisat politikalarının neler olduğu incelenmiştir.BRIC ülkeleri incelendikten sonra Türkiye'nin uygulamış olduğu iktisat politikalarına değinilmiş ve bu politikaların ülke ekonomisini nasıl etkilediği açıklanmaya çalışılmıştır. Nihayetinde de BRIC ülkeleri ile Türkiye Ekonomisi makro ekonomik göstergeler ile karşılaştırılmış ve Türkiye'nin bu ülkeler düzeyine gelmesi için neler yapılması gerektiği tespit edilmiş ve bunlar üzerinde durulmuştur
Bilgi teknolojileri dış kaynak kullanımı ve Hindistan ekonomisine etkileri
Outsourcing kavramı, daha önce firma bünyesinde yapılan üretim ya da hizmetlerin, maliyetlerde avantaj elde etmek amacıyla, kendi adına ve hesabına yerli ya da yabancı, yurt içinde ya da dışında bulunan başka bir firmaya yaptırılarak temin edilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.İçinde yaşadığımız yeni yüzyıl, sadece imalat sanayi faaliyetlerinin değil, aynı zamanda hizmet alanlarının da yabancı ülkelerde üretim yapmanın büyük bir hızla yaygınlaştığı bir yüzyıldır. Bu konuda, yükselen ekonomiler içerisinde önemli bir yeri olan ve dünya ekonomisiyle bütünleşme çabalarında göstermiş olduğu başarı ile dikkatleri üzerine çeken Hindistan, en başarılı atılımları yapmış ve bu sayede en ciddi ihracat gelirlerini yaratmıştır.Hint özel sektörü diğer yükselen ekonomilerden farklı çalışmaktadır ve diğer yükselen ekonomilere göre çok daha büyük ve gerçek etkinliğe dayalı bir rekabet gücüne sahiptir. 1990'lı yıllardan sonra hızlı bir büyüme ile dikkatleri çeken Hindistan'ın 2050 yılında dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olacağı belirtilmektedir.Çalışmada, Hindistan ekonomisinin gelişimi incelenmiş ve Türkiye'nin gelecek ile ilgili stratejilerini belirlemesinde örnek teşkil eden Hindistan Bilgi Teknolojileri sektörünün, küresel rekabet ortamında göstermiş olduğu başarısını nasıl gerçekleştirdiği ortaya konulmaya çalışılmıştır.
A comparative discourse analysis of Indian vs. Pakistani media coverage on the Pulwama attack
This thesis aimed to find out the role played by the opposing media outlets in the evolution of the Kashmir conflict in the aftermath of the Pulwama attack in the Indian Administered Kashmir. I have tried to strictly adhere to the facts and figures published by the selected Indian and Pakistani English newspapers Indian Express and Dawn News respectively. A comparative discourse analysis has been made of the news, columns and editorials of the newspapers Indian Express and Dawn News between February 14, 2019 and August 5, 2019. The analysis of different stories, columns, and news published in Indian express and Dawn News shows the blame game against each other's state. While analyzing the answering of the question i.e. 'Did they (Dawn News &Indian Express) show biasness during publishing news regarding the Pulwama attack? It has been revealed that Dawn News and Indian Express published stories in favor of their respective states or in support of some of the statesmen which showed a partially subjective attitude of these two English Newspapers. Also, the deep analysis of the news of Indian Express and Dawn News showed that Indian Express used a larger number of words to blame Pakistan for the Pulwama attack. In this respect, the Indian Express used an aggressive approach to report the Pulwama attack and tried to prove India the victim in this incident. Dawn News and Indian Express have praised their respective governments while dealing with the incident of the Pulwama attack. Dawn News generally published the news based on denial of the Indian official claims by the Pakistan officials.
Hindistan'da popülizm: Hindistan başbakanı Narendra Modi'nin seçim stratejisi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Hindistan Halk Partisi (BJP) 2014 yılında iktidara gelmiştir. Hindutva ideolojisine bağlı Hindu milliyetçisi bir partinin iktidara gelmesi, Hindistan siyasi tarihi açısından bir ilktir. Modi, 2014 yılı genel seçimleri için halka işsizliğin azaltılacağı, her evde bir çalışanın olacağı, katılımcı bir demokrasi olacağı ve yolsuzlukla mücadele edileceğini vaat etmiştir. Ancak, 2014-2019 yılları arasındaki iktidar dönemi incelendiğinde, bu vaatlerin yerine getirilmediği görülmektedir. Örneğin, işsizlik artmış, Hindistan demokrasisiyle ilgili tartışmalar yaşanmış, çoğunlukçu bir yaklaşım izlenmiş ve BJP'li bazı siyasiler hakkında yolsuzluk iddiaları medyada yer almıştır. Vaatlerin yerine getirilememiş olmasına rağmen, 2019 yılında gerçekleştirilen seçimlerde Modi yönetimi ikinci kez ve oy oranını da artırarak iktidara gelmiştir. Ayrıca, 2019 yılı seçimleri için hazırlanan seçim manifestosu ve halka söylenen vaatler 2014 yılından farklıdır. 2019 yılı seçim manifestosu güvenlikçi, ideolojik ve milliyetçi bir perspektife sahiptir. Bu bağlamda, 2014 yılından 2019 yılına geçen sürede katılımcı-çoğulcu perspektiften popülist-milliyetçi perspektife bir değişim gözlemlenmiş ve bu çalışmada bu değişimin nedeni aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Yapılan Vaka Analizi sonucunda ortaya çıkan bulgular ışığında, değişimin nedeni Modi yönetiminin 2014 seçimlerindeki çoğulcu ve demokratik söylemine ve vaatlerine rağmen, en başından itibaren Hindutva ideolojisine bağlı kalması sonucu olarak belirlenmiştir. Bu bağlılığın ve ideolojik yaklaşımın bir sonucu olarak, 2016-2017 yıllarından itibaren açıkça uygulanmaya başlanılan popülist politikalar, Hindutva ideolojisine göre yeni bir Hindistan kurabilmek için iktidar gücünü enstrüman olarak kullanmış ve bu şekilde BJP iktidarına destek veren kitlelerin 2019 seçimlerinde de muhafaza edilmesi sağlanmış olup 2019 seçimlerinde yeniden iktidara gelinmiştir.
Hindistan-İran diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkileri (1979-2012)
İki ülke-Hindistan ve İran-dünyanın büyük medeniyetleri arasındadır. İki ülke arasındaki ilişkiler nesillerden nesillere geçen yüzlerce yıllıktır. Hindistan ve İran aralarındaki ilişkilerde birçok iniş ve çıkış yaşadı, bunun sebebi uluslararası ve bölgesel kısıtlamalar ya da iç dinamikler yüzünden olmuştur. Ayrıca Hindistan'ın İngiliz yönetimi, bölünmesi ve Pakistan'ın yaratılmasıyla İran'la olan doğrudan toprak bağlantısını kaybetti. 21.yüzyıla gelindiğinde, Hindistan hızlı büyüyen ekonomiye sahip uluslararası düzeyde umut verici güçlerden biri olarak ortaya çıktıkça ikili ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı. Küresel düzeyde İran, Hindistan için önemli bir ülkedir. Özellikle İran'ın coğrafi konumu, büyük enerji kaynakları ve Orta Asya ülkelerine ve Afganistan açılan bir kapı olarak yer almaktadır. Ayrıca, İran Orta sınıfı için ucuz ve yüksek kaliteli eğitim fırsatları Hindistan'da mevcuttur. Savunma sektöründe İran, modernizasyonunda Hindistan'dan önemli ölçüde yardım alabilir. Bu nedenle, Hindistan ve İran arasındaki ilişki, karşılıklı ve uzun vadeli bir stratejik ilişki geliştirmek için çok güçlü bir temel sağlayabilecek çıkarlara dayanmaktadır. Hem Hindistan hem de İran dünya siyasetinde önemli ve gelişmekte olan bölgesel güçlerdir ve her ikisi de dünya siyasetinde aktif ve baskın bir küresel güç rolünü oynamayı dört gözle bekliyor. Bu çalışma, uluslararası bir sistemin yapısının önemini ve devlet davranışının birincil belirleyicisi olma rolünü vurgulayan neorealizm teorisine göre Hindistan ve İran arasındaki stratejik ilişkilere odaklanmaktadır. Bu tez, stratejik ilişkilerin şekillenmesinde sistem, güvenlik ve ekonomi gibi en önemli etkileyen faktörleri belirleyerek uluslararası sistemde ülkeler arasında stratejik ilişkiler kurmanın çeşitli bileşenlerini incelemektedir. Hindistan ve İran arasındaki ilişkiler, başta güvenlik, enerji ve Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru olmak üzere birçok konuda derinleşiyor. Ancak, stratejik ilişkilere ulaşmak için iki ülkenin önünde uzun bir yol var. Bu tez, Hindistan-İran arasındaki diploması, siyasi ve ekonomik ilişkilerde küresel ve bölgesel aktörlerin nasıl etkili olduğunu sorusunu açıklamaya amaçlamaktadır.
Hindistan Türk-İslâm devletlerinde eğitim-öğretim teşkilatı
Bu çalışmada Orta Çağ Türk tarihinin sahalarından Hindistan sahasına İslâmiyet'in fetihler kanalı ile girmesi sonucu, burada vücut bulan Türk-İslâm devletlerinden Delhi Türk Sultanlığı ve Babûrlerin eğitim-öğretim faaliyetleri konu edinmiştir. Giriş kısmında Hindistan'ın genel görünümü ve buraya hâkim olan siyasi yapıların kısa bir tarihçesine yer verilmiştir. Çalışmanın İkinci Bölümü, Delhi Türk Sultanlığında eğitim-öğretim faaliyetlerine ayrılırken eğitim ve öğretim kurumları, eğitim ve öğretim görevlileri ve disiplinlerin genel olarak Orta Çağ Türk-İslâm dünyasındaki dönemin diğer devletlerinin eğitim teşkilatına dayandığından bahsedilmiştir. Üçüncü Bölümde Babûrlüler Devleti'nin eğitim-öğretim durumları sultanların adları altında incelenip dönemsel gelişim ve dönüşümler derinlemesine ortaya konulmuştur. Tez çalışmasının sonuç kısmında ise Hindistan Türk-İslâm devletlerinin eğitim-öğretim teşkilatına dair değerlendirmeler ve saptamalar yer almıştır
Babürlüler Devleti'nin kurucusu Babür Şah'ın dış siyaseti
Türklerin İslâm dinini kabul etmelerinden sonra Hindistan coğrafyasında kurdukları siyasî teşekküllerin üçüncüsü ve aynı zamanda da sonuncusu Babürlüler İmparatorluğudur. Bu imparatorluk, bu coğrafyada üç buçuk asra yakın bir süre varlık göstermiştir. Bu coğrafyayı yeniden Türklerin hâkimiyetine açan isim, Babür Şah olmuştur. O da tıpkı Gazneli Sultan Mahmud ve Timur Bey gibi, aralıklarla seferler tertip ederek bu coğrafyayı zaptetmeye çalışmıştır ki, nihayet beşinci ve son seferinde, 1526'da, Panipat'ta İbrahim Lodi ile savaşarak Hindistan'a girmiştir.Babür Şah'ın Hindistan'a geçinceye kadar ki, faaliyet sahası önce Maverâünnehir coğrafyası, daha sonra da Kâbil ve civarı olmuştur. Babür Şah, Maverâünnehir'de Timurlular Devleti'nin inkıraza uğramasından sonra ortaya çıkan küçük hanlıklardan biri olan Fergana Hanlığı'nın başına geçmiştir. Babür Şah, Maverâünnehir'de bu coğrafyanın tamamını tahakkümü altına almaya amaçlayan bir dış politika takip etmiştir ki, bu daha ziyade Semerkand tahtını ele geçirmeyi amaçlayan bir fütuhat politikası ekseninde gelişmiştir. Bu noktada Babür Şah, Kâbil'e geçinceye kadar iki defa Semerkand üzerine sefer düzenlemiştir. İkinci seferinde Semerkand'ı ele geçirerek yüz gün süren bir Semerkand hâkimiyeti olmuştur. Daha sonra Semerkand'dan bazı gaileler yüzünden çıkmak zorunda kalınca, burayı kaybetmiştir. Daha sonra tekrar ele geçirmek için harekete geçtiyse de karşısına Şeybanî Han ve Özbek tehlikesi çıkmıştır.Şeybanî Han ile 1501'de Ser-i Pûl'de karşılaşıp, mağlup olunca yeniden Fergana vadisine dönmek zorunda kalmıştır. Burada bir ara Moğol Hanları ile irtibat temin ederek müşterek hareket ettiyse de bir netice alamadığı gibi, Fergana vadisinde elinde bulundurduğu Endican ve Ahsi gibi şehirleri de kaybetmek durumunda kalmıştır. Bütün bu gelişmeler karşısında, maiyetindekilerle birlikte Kâbil'e doğru yola çıkmıştır.1504 yılında Babür Şah, Kâbil ve Gazne'yi ele geçirerek, Kâbil merkezli bir fetih hareketine başlamıştır. Evvela Kâbil ve civarındaki yerlerin hâkimiyet altına alınmasını sağlamış daha sonra ise yine Timur Hanedanlığına mensup mirzaların Şeybanî Han'a karşı müşterek olarak tertip ettikleri sefere iştirak etmek için harekete geçtiyse de, bu seferden vazgeçilmesi üzerine geri Kâbil'e dönmüştür. Bu dönüşü müteakip, Kâbil civarındaki Afgan kabileleri tedip edilmiştir. 1510 yılında Şah İsmail'in desteğiyle yeniden Semerkand'ı ele geçirmişse de uzun süreli bir zapt olmamıştır. Bunun üzerine padişah, yeniden Kâbil'e dönerek Kuzey Hindistan'a doğru fetihlere başlamış ve 1519'da Sind nehrini geçmiştir. Nihayet 1522'de Kandahar'ı zapt etmiş ve ardında Lâhur'u zapt ederek Hindistan'ın fethi için yeni karargâh noktaları belirlenmiştir.Bu karargâh noktalarından hareketle padişah, Panipat'ta Sultan İbrahim Lodi ile çarpışarak onu mağlup edip Delhi'ye ve ardından da Agra'ya girmiştir. Bu girişin ertesi yılı hemen Hindistan'ın diğer kısımları üzerine seferler tertip edilerek oralarda hâkimiyet altına alınmaya çalışılmıştır. Padişahın Hindistan'da önünde iki önemli engel vardı. Bunlardan biri, Delhi Sultanı İbrahim Lodi ve Raçputların şefi Rânâ Sangâ idi.Sultan İbrahim Lodi ile Panipat'ta karşı karşıya gelip onu mağlup ettikten sonra, 1527'de de Kanvâ'da Rânâ Sangâ ile karşılaşılmış ve onun da mağlup edilmesini müteakip, Babür Şah, Hindistan hâkimiyetini ele geçirmiştir. Yalnız onun Hindistan'daki hâkimiyet devresi, ömrünün vefa etmemesinden ötürü çok kısa sürmüştür. Padişah, 1530 tarihinde Agra'da vefat etmiştir.Padişah 1530 tarihinde vefat ettiğinde arkasında, bugünkü Afganistan, Pakistan ve Kuzey Hindistan'ı içine alan bir ülke bırakmıştır. Onun şahsında bu coğrafyalar, Türk ve İslâm idareleriyle tanıştığı gibi, aynı zamanda da askerî, malî, iktisadî, askerî, kültürel gelişmelerle de tanışmıştır. Bu coğrafyalar tabir-i caizse Babür Şah'ın şahsında yeniden doğmuştur.
XVI. yüzyılda ticarî alanda Osmanlı - Hindistan ilişkileri
Osmanlı iktisadî anlayışında, önce ihtiyaçlar karşılanır, arzın yetersizliği durumunda dış alıma ihtiyaç duyulurdu. Başka bir ifadeyle, devlet ihtiyacı karşılar, ihtiyaç fazlasını satardı. Ancak Osmanlı?nın jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip bir coğrafya?da bulunması -tüccar bir yapıya sahip olmasa bile- Osmanlı?yı tam da transit ticaretin hareketliliğine itmiştir. Böylece emtia ticaretine, özellikle ihracata, ekonomisinde birinci derecede yer vermeyen Osmanlı, transit ticaretin gereklerini yapmış ve ticaretin rahat sağlanması için her türlü önlemleri almaya çalışmıştır. Bunun için yerel yönetimlere çeşitli emir ve hükümler vermiş, hatta ticaretin rahat sağlanması için güzergâhın güvenliği ve rahatlığı için derbent teşkilatı, bedesten, han ve kervansarayların temini konusunda gerekli uygulamaları gerçekleştirmiştir.Hindistan ticareti ise, genel anlamda ihracata dayalıydı. Bu anlamda Hindistan tüccar bir memleket konumundaydı. Hindistan?da at, silah yapımı için çelik ve demir, üretimde çalıştırılmak üzere köle, stratejik anlamda korunmak için bilgili ve teknik anlamda donanımlı asker ve harp gereçleri, altın, gümüş ve lüks süs eşyaların ithali dışında hemen hemen hiçbir ithalat hareketi yoktu. Zaten, Hindistan?ın zengin coğrafyası kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmekteydi.Her iki ülke arasında gerçekleşen ticarette ise, ticaretin muhatabı sadece iki ülkeden ibaret kalmıyordu. Çünkü ticaretin kendisi kıtalar arası bir konuma sahipti. IIIBöylece Avrupa, Arap Yarımadası, İran ve Afrika, gerçekleşen ticarete muhatap olmaktaydı.Osmanlı-Hindistan ticaretinin XVI. yüzyılda yoğunluk kazanmasındaki en önemli rol XV. yüzyıl ortalarında Fatih Sultan Mehmed?in İstanbul?u fethetmesidir. Tebrik için Hindistan?dan gelen elçiler, ticaret bağlantılarında da bulunmuşlardır. Ticaretin yoğunluğu ise, XVI. yüzyıl başlarında zayıf Memlûk siyaseti ile yaklaşan Portekiz tehlikesine karşı, hem Akdeniz ticaretini hem de Osmanlı topraklarını tehlikeye atabilecek durumda olduğu için, Osmanlı?nın 1516-1517 Suriye, Filistin Mısır seferleri sonucunda Doğu ticaretinin güzergâhında bulunan önemli ticaret merkezlerini almasıyla başlamıştır. Bu bağlamda Osmanlı, tam da XVI. yüzyılda, Akdeniz?de ve Kızıldeniz?de Doğu ile bağlantılı bir ticaret yoğunluğuna girmiştir. Ancak bu durum Avrupalıları rahatsız etmiştir.Dünya ticaret tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilecek XVI. yüzyıl, siyasî ve iktisadî alandaki gelişmeleriyle ön plana çıkmaktadır. XV. yüzyılın sonunda yeni yolların keşfi ve bu keşifler neticesinde ticaret yollarının Orta Doğu?dan Güney Afrika yoluna kayması ve böylece Avrupa?nın gelişen ekonomisinin karşısında dünya ekonomisinin dengelerinin değişmesi, XVI. yüzyıla damgasını vuran olaylardır.Avrupalılar, Osmanlıların Hindistan ticaretini ve tarihi İpek Yolu'nun Orta Doğu bölgesini elinde tutmalarından rahatsızlık duyuyorlardı ve yol güvensizliği, yol boyunca alınan vergileri, deniz, nehir ve kara ticaretinin yoruculuğu gibi durumları yaşamak istemiyorlardı. Bunun için Yeni yolları kullanıp, Ümit Burnu?nu dolaşarak Hint mallarını ülkelerine götürdüler.Hindistan ticaretini tekellerine almak isteyen Portekizliler, Kızıldeniz?de Müslümanların gerçekleştirdiği ticarete de darbe vurmak istediler. Artık Hint sularında ve Kızıldeniz?de Portekiz mücadelesi beraberinde İran ile mücadele, Osmanlı?nın ticaretini iyiden iyiye etkilemişti. XVI. yüzyıl başlarında kötü giden bu durum fazla uzun sürmedi. Yüzyılın ortasından itibaren, Osmanlı, çeşitli imtiyazlarla tüccar devletleri tekrar Akdeniz?e çekmeyi başardı. Böylece Venedik, Ceneviz, Fransa ve İngiltere verdiği ticaret vergileriyle Osmanlı?nın ticaretini yeniden canlandırdı. Ancak durum XVII. yüzyıldan itibaren tekrar kötüye gitmeye başladı. Halep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire, Bursa ve İstanbul gibi daha pek çok ticaret şehirlerine artık, eski yoğunluktaki gibi, baharat ve ipek gelmiyor; yeni dünya ticaretinde yaşanılan yol IVuzunluğuna, İngiliz korsanlarına, iklimsel şartlardan dolayı okyanus tehlikesine rağmen, Avrupa?nın dağıtım merkezi olan Lizbon?a gidiyordu.Hindistan?dan gelen baharat, ipek, pamuklu kumaşlar, boya gibi emtianın Osmanlı kara ve sularına az gelmesi, fiyatlara ve vergi gelirlerinin düşmesine de yansımaktaydı. Öte yandan Avrupa?nın para devrimi ile piyasaya yüksek miktarda altın ve gümüş arzını gerçekleştirmesi de Osmanlı ekonomisini sarsmıştır. Ancak, dünya ticaret tarihinde önemli bir yere sahip olan Hindistan ve onun zenginlikleri, her halükarda dünyaya akmaya devam etmiştir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı İmparatorluğu, Hindistan, XVI. Yüzyıl, ticaret, Akdeniz, ticaret güzergâhı, İpek Yolu, ticaret emtiası, baharat, İpek, fiyatlar, Osmanlı ticaret şehirleri, Hindistan ticaret şehirleri, Kızıldeniz, Portekiz, İran, Avrupa, Coğrafî Keşifler
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin doğuşu ve XVII. yüzyıl Endonezyası'nda yükselişi
Avrupa?da Coğrafi Keşifler sonrasında başlayan okyanus ötesi ticaretin ve sömürgecilik faaliyetlerinin en önemli aktörlerinden biri Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi?dir. Felemenkçe adı ?Verenigde Oost-Indisch Compagnie? olan şirket kısaca ?VOC? olarak bilinmektedir.Yüksek Lisans tezi olan bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Birleşik Doğu Hindistan Şirketi öncesinde Hollanda ticareti, ikinci bölümde Hollanda?da kurulan ilk Doğu Hindistan şirketleri ve Asya?ya düzenledikleri ilk ticari seferler, Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi?nin kuruluşu ve Hollanda?daki idare merkezleri ele alınmıştır. Son bölümde ise şirketin Hollanda Hindistan?ı olarak bilinen Endonezya Adaları?ndaki ilk faaliyetleri üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hollanda, Doğu Hindistan, Şirket, Endonezya, VOC
Neoliberalizmin kalkınma söylemi ve yoksullukla mücadele yöntemi olarak mikro kredi: Örnek ülke deneyimleri ve Türkiye
?Neoliberalizmin Kalkınma Söylemi ve Yoksullukla Mücadele Yöntemi Olarak Mikro Kredi: Örnek Ülke Deneyimleri ve Türkiye? başlığını taşıyan tez çalışması, 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren uygulanmaya başlayan ve günümüzde dünya çapında yaygın bir yoksullukla mücadele yöntemi olarak kabul gören mikro kredi modelinin ortaya çıkış sürecini irdelemek, modelin kuramsal temellerini ortaya koymak, örnek uygulamalara yer vererek Türkiye için uygun bir yoksullukla mücadele yöntemi olup olmadığını irdelemek üzere hazırlanmıştır. Bu amaçla öncelikle mikro kredi modelinin ortaya çıktığı dönemin hakim ekonomik ve siyasi düşüncesi olan neoliberalizm, kuramsal boyutu ile açıklanmış, ardından mikro kredi uygulaması kuram ve uygulama düzeyinde değerlendirilerek Türkiye' deki uygulaması ortaya konulmuştur. Literatür taramasına dayalı olarak hazırlanan çalışmada daha önce yapılmış alan araştırmalarının sonuçlarından yararlanılmıştır.IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar tarafından desteklenen ve birçok ülkeye önerilen modelin başarısı, sadece yüksek geri ödeme oranlarıyla dile getirilmekte, kimi zaman kredileri geri ödemek için farklı kaynaklardan borçlanmak zorunda kalan kadınların daha da yoksullaşmalarına neden olabildiği ve böylece var olan yoksulluğu kimi zaman daha da derinleştirdiği dile getirilmemektedir. Aynı zamanda Türkiye'de çalışan kitleler arasında yoksulluğun ulaştığı boyut göz önüne alındığında, kendisini sadece çalışmayan insanlarla sınırlayan mikro kredi yönteminin kapsam olarak da Türkiye için uygun bir model olmadığı sonucuna varılmıştır.Sonuç olarak tezde, Türkiye' de tüm yoksul insanları kapsayacak, ücretsiz eğitim ve sağlık hakkını da içeren bütüncül yoksullukla mücadele programlarına ihtiyaç olduğu düşüncesine varılmıştır. Süreklilik arz etmesi gereken bu alanın, hayırsever insanların dağıttığı yardımlarla ya da devamlılığı yüksek faiz oranlı geri ödemelere bağlı mikro kredilerle doldurulamayacağı sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler:1. Mikro Kredi2. Neoliberalizm3. Yoksullukla Mücadele4. Yoksulluk Merkezli Kalkınma5. Grameen Bank Modeli
21. yüzyıl güvenlik politikalarında enerji ve Hindistan'ın enerji güvenliği siyaseti
21. yüzyıla girerken ?güvenlik? kavramında birçok değişim meydana gelmiştir. Bunlardan birisi de güvenliğin ?enerji? boyutudur. 20. yüzyılın başlarında petrolün keşfiyle başlayan mücadele yaklaşık yüz yıldır tüm hızıyla devam etmektedir. Enerji alanında yaşanan mücadele hemen hemen tüm dünya devletlerinin gündemine yerleşmiştir. Devletlerin dış politika hamleleri büyük ölçüde enerji merkezli olmaya başlamıştır. Asya kıtası ise enerji alanında giderek kendinden daha fazla söz ettirmeye başlamaktadır. Özellikle Çin ve Hindistan toplamda 2.5 milyar civarındaki nüfusları ve artan enerji ihtiyaçlarıyla enerji politikalarında önemli yer edinmeye başlamıştır. Bu bağlamda Hindistan bölgenin önemli bir aktörü olarak gerek bölgesel gerek küresel gelişmelerde varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Enerji tüketiminde giderek yükselen grafiği bölgenin diğer önemli gücü Çin ile Hindistan'ı karşı karşıya getirmektedir. Hindistan'ın bölgedeki rekabette önemli bir unsur olarak yer alması ise enerji kaynaklarına sahip olabilmekten ve enerji kaynaklarının mümkün olabildiğince çeşitlendirmekten geçmektedir. Hindistan gibi bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar atan bir devletin gücü ?enerji güvenliği? politikalarını doğru bir biçimde yönlendirmesiyle doğru orantılıdır. Artan nüfus ve ekonomik kalkınma ile birlikte enerji ihtiyacı da giderek artmakta bu da bölgede enerji alanında rekabetin giderek artacağına işaret etmektedir. Hindistan'ın bu mücadelede kazanan taraf olmasını ?enerji güvenliği? politikaları belirleyecektir.
Türkiye'de bilişim sektöründe işgücü piyasasının Hindistan ve İrlanda ile mukayeseli analizi
Bu çalışmanın amacı Türkiye bilişim sektöründe oluşan işgücü piyasasının bu sektörde gelişmiş ülke örneklerinden faydalanarak analiz edilmesidir. Bu amaç çerçevesinde işgücü piyasasını analiz edebilmek için öncelikle bu alanı etkileyen dışsal konular incelenmiştir. Dışsal konular; ülkelerin teknolojik altyapıları, bilişim sektörü büyüklükleri, rekabet güçleri, kurumsal kapasite gibi makro değişkenlerden oluşmaktadır. İşgücü piyasalarının derinlemesine incelendiği bölüm ise ücret, istihdam, işsizlik, cinsiyet ayrımları ile yasal yapı ve işgücü piyasasının işleyişine ilişkin konulardan oluşmaktadır. Tüm bu inceleme alanı dünya, Hindistan, İrlanda ve Türkiye için simetrik olarak yapılandırılmıştır.Bu çalışmada hem nitel hem de nicel araştırma tekniklerinden faydalanılmıştır. Sektöre ilişkin dünya genelinde ve ülkeler özelinde yayımlanmış raporlar, bildiri ve haberler yanında teorik kısmına ilişkin önemli ölçüde okuma yapılarak bir bütünlük oluşturulmaya çalışılmıştır. Her ülke için GSYİH, Sektör Büyüklüğü ve İstihdam etkileşimini içeren çapraz etki tepki analizleri VAR modeli çerçevesinde kurulmuş ve son bölümde sonuçlar karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu model için 2000-2007 dönemi kullanılmıştır. 2000 yılına ilişkin alt sınırlamanın sebebi sektörde veri bulmanın güçlüğünden kaynaklanmaktadır.Bu çalışma ile Türkiye'de bilişim sektöründe işgücü piyasasının durumu ayrıntılı ortaya konulmuştur. Sonuçta sektörün oldukça fazla istihdam kapasitesi olmasına rağmen yatırım ve eğitimin bu alanda en önemli iki değişken olduğu ortaya çıkmıştır. Bilişim sektöründe işgücü piyasasının daha kuvvetli bir hale gelmesi için önemli ölçüde doğrudan yabancı yatırımın çekilmesi ve bu yatırımcılardan edinilen tecrübelerin yerel piyasaya yansıtılması (İrlanda örneğinde olduğu gibi) gereklidir. Bu süreç yerel yatırımcının nitelikli üretime geçip bilişim ticareti hacmini artırması, ihracat hacmi ile birlikte gelişen piyasanın ise istihdamı nitelik ve nicelik açısından olumlu yönde etkilemesi sonuçlarını doğuracaktır.Çalışma ile edinilen en önemli sonuçlardan diğeri ise eğitim istihdam ilişkisinin bilişim alanındaki önemidir. Eğitimle istihdam arasındaki ilişki her sektörde önemli olmasına rağmen bu sektörde yarattığı katma değer ve toplumu dönüştürme hızı bakımından çok daha önem kazanmıştır. Bilişim sektöründe işgücü piyasanın iyi işleyebilmesi için sektör ihtiyaçlarına gere belirlenebilecek esnek bir eğitim yapılandırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Sözcükler1.Bilişim2.İşgücü Piyasası3.Bilgi ve İletişim Teknolojileri4.Hindistan5.İrlanda
Hindistan: Güney Asya'nın güncel jeo-politiği bağlamında uluslararası politikada mevcut ve muhtemel yeri
SSCB'nin dağılması sonrasında diğer küresel güçler için nüfuz edilebilir hale gelen Orta Asya, gerek konumunun önemi gerekse doğal kaynakları nedeniyle kısa süre içinde uluslararası politikanın en sıcak bölgelerinden birisi haline gelmiştir. Bu durum, göreli konumu nedeniyle, Orta Asya'yı kontrol etmek, Orta Asya'ya ulaşmak ve Orta Asya'dan deniz çıkmak açısından Güney Asya'nın önemini arttırmıştır. Güney Asya'nın önemini arttıran diğer bir husus da, kontrol edebilmek açısından çok uygun bir konumda olduğu Hint Okyanusu'nun, dünya ticareti ve enerji kaynaklarının nakli açısından her geçen gün daha önemli hale gelmesi olmuştur. Bu gelişmeler özellikle Güney Asya'nın büyük ülkesi Hindistan için önemlidir. İlave olarak, Hindistan gibi büyük bir ülkeyi yanına çekebilen bir gücün Asya politikalarında büyük avantaj kazanacak olması, bu ülkenin uluslararası platformda çok daha önemli bir hale gelmesi sonucunu doğurmuştur.Küresel bir güç olmak, Hindistan halkına, ulusal liderleri Nehru tarafından işaret edilmiş olan bir hedeftir. Hindistan'ın Soğuk Savaş sonrasında, özellikle ekonomik açıdan yakalamış olduğu ivme, ülkede bu hedefi yakalama yönündeki ümitleri arttırmış bulunmaktadır. Ancak Hindistan'ın, mevcut şartlar altında böyle bir hedefe ulaşmak için ümitlenmekle, sahip olduğu imkan ve yeteneklerini abarttığı düşünülmektedir.Küresel bir güç olabilmek için,- Geniş bir toprak varlığı ile nitelik ve nicelik açısından büyük bir nüfus gücüne sahip olmak,- Dış politikada özgün, akılcı, aktif ve müdahaleci olmak,- Ülke içinde istikrarlı bir yönetimi, ortak bir kimlik algılamasını ve genel bir toplumsal mutabakatı sağlamış olmak,- Kesintisiz bir gıda, enerji ve hammadde tedarikini sürdürebilecek, masraflı politikaları, askeri operasyonları, ülke içindeki koşulları zorlamadan yürütebilecek çok güçlü bir ekonomiye; teknolojik bilgi birikimi ve büyük üretim kapasitesi olan güçlü bir endüstriye sahip olmak; uluslararası finans hareketlerinin ve uluslararası ticaretin yönlendirilmesinde söz sahibi olmak; ekonomik ilişkileri bir politika aracı olarak etkin bir şekilde kullanabilmek,- Ülkeden uzaktaki bir bölgede uzun süreli ve geniş kapsamlı bir askeri harekatı gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte bir silahlı kuvvet yapısına, bunu destekleyebilecek bir savunma endüstrisine ve özellikle de gelişmiş bir nükleer silah kapasitesine sahip olmak.- Kültürel kazanımlarını uluslararası ilişkilerde yumuşak güç uygulamaları şeklinde ortaya koyarak küresel anlamda bir nüfuz aracı olarak kullanabilmek gerekmektedir.Hindistan'ın küresel güç olma potansiyeline sahip olup olmadığı konusunda bir yargıya varmak için, sayılan bu ölçütlerin Hindistan'da var olup olmadığının birer birer ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.Güney Asya Bölgesi'nin başat gücü olan Hindistan, nüfusu, toprak genişliği ve doğal kaynakları itibarıyla diğer bölge ülkeleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ülkedir. Hindistan bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini de bu büyük fark paralelinde geliştirmiş olup halen Güney Asya'da bir ?Bölgesel Güç? konumundadır. Diğer yandan dünya ölçeğinde dahi çok büyük olan milli güç potansiyelinden küresel politikalarını desteklemekte yeterince yararlanamayan Hindistan'ın, bu açığını başarılı dış politikaları ve diplomasi becerileri ile kısmen kapatabildiği görülmektedir.Hindistan birçok dil ve dinin mevcut olduğu çok kültürlü bir ülkedir. İnsanları aşılamaz sınırlarla birbirinden ayıran Kast Sistemi hariç tutulursa ülkede demokrasi bütün kurumlarıyla yerleşmiş bulunmaktadır. Nüfus, coğrafya ve doğal kaynaklardan ileri gelen olağanüstü potansiyeline rağmen nüfusun yarıdan fazlasının, fakirlik sınırının altında yaşayan, ekonomiye katkısı çok sınırlı, sosyal hizmetler ve altyapı yatırımlarından yeterli payı alamayan bir kitleden oluşması ve ilave olarak ekonominin boğazını sıkan enerji sorunu, ülkenin milli gücünü olumsuz olarak etkilemektedir.Hindistan ekonomisi yıllık ortalama yüzde 7 oranında büyümektedir. Ancak bu büyümeye rağmen dünya ticaretinin halen sadece yüzde 1,5'unu gerçekleştirebilmektedir. Tüm ülkeler arasında, GSMH esasına göre yapılan sıralamada, satın alma gücü parite şartları esasıyla 4., nominal bazda ise 12. olan Hindistan, kişi başına milli gelirde ise ilk yüze dahi girememektedir. Ülkede, ekonominin gelişmesinden yaşam standartlarını yükseltme adına pay alabilen kesim nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır.Hindistan'ın savunma alanındaki durumuna bakıldığında da benzer şartların mevcut olduğu görülmektedir. Hindistan Silahlı Kuvvetleri personel sayısı itibarıyla dünyanın üçüncü büyük ordusudur. Ancak bu büyük ordunun ülkesine sağladığı askeri gücün, personel sayısına göre yapılan sıralamadaki yeri ile orantılı olmadığı görülmektedir.Hindistan'ın bölgesindeki küçük komşularıyla ilişkileri, onlar hegemonyasını sorgulamaya kalkışmadıkça veya rakip olarak gördüğü ÇHC ile yakınlaşmadıkça iyi olmuştur. Ülkenin bölgedeki esas sorunları Pakistan ve esasen bir Güneydoğu Asya ülkesi olan ÇHC'den kaynaklanmakta olup geçmişte her iki komşusuyla da savaşmıştır.Hindistan'ın ABD ile ilişkileri, bu ülkenin Pakistan ile yakınlaştığı dönemler haricinde hep iyi olmuştur. Günümüzde ise tarihinin en iyi seviyesinde olduğu söylenebilecektir. İki ülke Nükleer İşbirliği Anlaşması'nı da kapsayan bir stratejik ortaklık ilişkisi içindedirler. SSCB/RF - Hindistan ilişkilerinin ise hemen her devirde iyi olduğu söylenebilecektir. Hindistan AB, Ortadoğu Ülkeleri, Orta Asya Ülkeleri, Afrika ve Güney Amerika Ülkeleri ile de iyi ilişkilere sahip olup bu ülkelerin tamamıyla ekonomik ilişkilerini ve karşılıklı ticaretini arttırmaya çalışmaktadır. Özellikle, dış yatırımlar için elverişli, enerji kaynakları zengin ve pazar olma potansiyeli gösteren ülkelerle yakınlaşmak için yoğun gayret sarf etmektedir.Hindistan, BM organizasyonu içerisinde oldukça aktif bir durumdadır. Organizasyon içinde Bağlantısızlar, Güney Ülkeleri gibi grupların desteğine sahip olan Hindistan BM Güvenlik Konseyi'nde, veto hakkına sahip bir daimi üye olmak için yoğun kulis faaliyetleri içindedir. Bu konumu hak ettiğini göstermek için de BM organizasyonu içinde gerek barışı koruma operasyonlarına, gerekse her türlü ihtisas kuruluşları ve komisyonların çalışmalarına yoğun bir şekilde katılmaktadır. Ayrıca bölgesel veya küresel, tüm siyasi ve ekonomik gruplaşmaların içerisinde yer almak, dahası kendisi de bu tür kurumlar oluşturarak kurum içinde lider pozisyonu almak için çaba göstermektedir.Kendisini Hint Okyanusu üzerinde özel haklara sahip olarak gören Hindistan son yıllarda bu deniz ile ilgili konulara olan ilgisini son derecede arttırmıştır. Hindistan hem ticari hem de askeri manada denizcilik olanak ve yeteneklerini arttırmak için çaba göstermektedir. Ülkenin kısa vadedeki amacı Aden'den Malakka Geçidi'ne kadar olan bölgedeki ulaşım yolları üzerinde etkin bir kontrol sağlayabilmektir.Hindistan dış politikada akılcı, özgün ve oldukça başarılıdır. Sistemli ve planlı çalışan dış politika kurumlarına ve yetişmiş diplomatlara sahip olup bu bağlamda, gelecekte dünyada daha önemli bir konuma gelme açısından hazırlıklı olduğu değerlendirilmektedir. Hindistan halen birçok ülke tarafından bölgesinde barış ve istikrarın garantörü olarak görülmekte, bu yaklaşımlar paralelinde dünyada siyasi açıdan etkili ve saygın bir konuma sahip bulunmaktadır. Ancak yine de, birincisi kendisine güvenini geliştirmek, ikincisi ise bölgesinde artmakta olan ÇHC nüfuzunu dizginleyebilmek şeklinde iki önemli ihtiyaç içerisindedir. Hindistan dış politika çevrelerinin Asya politikalarında gelecekte de ABD'ne yakın duracakları, ancak RF ile olan iyi ilişkilerinin bundan etkilenmeden sürmesi için gerekli politik manevraları da ihmal etmeyecekleri, diğer taraftan ÇHC ile ilişkilerinde uygulamaya çalıştıkları daha yakın diyalog ve daha fazla ekonomik ilişkiler kurma politikasına devam edecekleri değerlendirilmektedir.Ülkenin hem dünya ekonomisinde söz sahibi olabilecek bir konuma ulaşması hem de büyük rakibi ÇHC ile arayı kapatabilmesi için mevcut büyüme hızını daha da arttırması gerekmektedir. Ancak alınan tüm önlemlere rağmen bu artış sağlanamadığı gibi ilerisi için de bu konuda fazla bir ümit beslenmesi mümkün görülmemektedir. Dış ticaret açığı büyümekte, enerji sorununa kısa vadede bir çözüm bulunabilmesi beklenmemekte, enflasyon giderek artmaktadır. Sanayi sektörü genelde teknoloji transferlerine dayanmakta, sanayi ürünleri açısından pazarlama sorunları da halen sürmektedir.İç güvenlik sorunları azalmak bir yana gün geçtikçe artmaktadır. Silahlı Kuvvetler'in bölgesel ve küresel amaçlara hizmet edebilecek seviyeye gelmesi için hem zamana hem de büyük kaynağa ihtiyaç olup mevcut ekonomik büyüme hızının hem yatırımları hem de savunma masraflarını karşılaması oldukça zor görünmektedir. Üstelik savunma sanayiini geliştirme çabalarına rağmen askeri tedarik faaliyetleri halen büyük oranda dış alımlara dayanmaktadır. Hindistan, amaçladığı nitelik ve nicelikte bir donanmaya sahip olabilse dahi Hint Okyanusu'ndaki ulaşım yollarını kullanmakta olan diğer güçlerin, çıkarlarını korumak adına bu bölgede yapacakları faaliyetleri gelecekte de sineye çekmek zorunda kalacaktır.Hindistan'ın mevcut şartlar altında, ÇHC'nin Güney Asya'daki nüfuz artışını engellemenin bir çaresini bulmak kaydıyla, görünür gelecekte de ?Bölgesel Güç? statüsünü sürdüreceği; küresel bir güç olma hayallerine rağmen, halen kalkınma ve sanayileşme sürecinde olan ülkede, bu amacın kısa ve orta vadede gerçekleştirebileceğine işaret edebilecek verilerin henüz mevcut bulunmadığı değerlendirilmektedir.
Süveyş Kanalı'nın açılması ve Osmanlı dış politikası'ndaki önemi
Bu tezde, 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılması ve Kanal'ın açılması ile ona hâkim olma mücadelesi veren Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'ne tesirleri incelenmiştir.Doğu ile Batı ticaretinin kavşak noktasında bulunan Mısır, Hindistan yolu üzerinde önemli bir geçit noktası olması nedeniyle nüfuz mücadelesi alanını teşkil etmiştir. Bu alanın oluşmasında Napolyon'un Mısır Seferi (1798) tetikleyici rol oynayarak bölgenin üzerine dikkatleri çekmiştir.Napolyon Mısır'ı alarak, MÖ. 2000'li yıllara kadar gitmekle beraber Türkler tarafından ilk kez Piri Reis ve Murat Reis gibi Türk denizcileri döneminde teşebbüs edilen Akdeniz ile Kızıl Deniz arasında Kanal açma düşüncesini canlandırarak, Kızıl Deniz'in Fransız hâkimiyetine geçmesini amaçladı. Fakat bu plan 1798?de Fransız donanmasının imha edilmesiyle bozuldu.Napolyon'dan sonra Ferdinand de Lesseps, Kanal açmak için Abbas Paşa'dan izin istedi. Abbas Paşa buna taraftar olmadı. Abbas Paşa'nın ardından valiliğe Said Paşa'nın gelmesiyle Ferdinand de Lesseps, 1854`de Kanal imtiyazı aldı fakat Kanal çalışmaları yine başlayamadı. Zira Osmanlı Devleti'nin projeye onayı gerekiyordu. Osmanlı Devleti, ülkeye ecnebi müdahalesini sokmamak gibi gerekçelerin yanı sıra Kırım Savaşı ile kendisini tehdit eden İngiltere'den çekinerek projeye onay vermiyordu. Bunun üzerine Ferdinand de Lesseps, Kanal açabilmek için hükümetlerin desteğini sağlamaya çalıştı. Fransız Hükümeti olumlu bakıyordu fakat Kanal projesine rakip demiryolu projesi olan İngiltere, Kanal ile Fransızların Mısır'a hakim olup Hindistan yolunu tehdit edeceğini düşünerek projeyi desteklemiyordu. Ferdinand de Lesseps, 1856`da aldığı ikinci imtiyazla Kanal şirketini kurdu ve 1859`da çalışmaları başlattı. Bu çalışmaları engelleyemeyeceğini anlayan İngiltere'nin mukavemetinin yenilmesiyle 19 Mart 1866 tarihli fermanla Sultan Abdülaziz, Kanal Projesi'ni onayladı.Kanal, 1869'da açıldı. Kanal'ın açılmasıyla kontrolün Fransa'nın elinde olmasından endişelenen İngiltere, Kanal'ı ele geçirmeyi düşünüyordu. 1875'de Kanal masrafları nedeniyle iflasın eşiğine gelen İsmail Paşa, borçları ödeyebilmek için Kanal hisselerini satışa çıkardı. Bu fırsatı değerlendirerek Kanal'ın yarı hissesine sahip olan İngiltere, Kanal'da söz sahibi oldu. Bir süre sonra da Kanal'a tamamen hâkim olmak, Hint yolunu ve daha da önemlisi İngiliz İmparatorluğu'nun varlığını korumak isteyen İngiltere 1882'de Mısır'ı işgal etti. Böylece Mısır'daki İngiliz hâkimiyeti başladı.Anahtar Sözcükler1.Süveyş Kanalı2.Osmanlı3.Mısır4.İngiltere, Fransa, Rusya5.Hindistan
Sıddîk Hasan Han (Ö. 1307/1890) ve Hadis Şerh Metodu
Bu çalışmada 1832-1890 yılları arasında Hindistan'da yaşamış, Hindistan'daki Ehl-i hadîs ekolünün kurucuları arasında kabul edilen, Ebû't-Tayyib Muhammed Sıddîk Bahâdır Han b. Hasen b. Alî el-Kannevcî ve hadis şerhleri incelenmiştir. Çok yönlü bir âlim olarak temayüz eden Sıddîk Hasan Han, hadis ilmi başta olmak üzere, İslâmî ilimler sahasında muhtelif dillerde (Arapça, Urduca ve Farsça) 220'den fazla eser kaleme almıştır. Müellifin özellikle hadis şerhi alanında dikkate değer iki önemli çalışması bulunmaktadır. Bu çalışmalar, Sahîhayn üzerine yazılmış muhtasarların şerhleridir. Bunların ilki, Buhârî'nin el-Câmiʿu's-Sahîh'inin muhtasarlarından et-Tecrîdü's-Sarîh üzerine yazılmış, ʿAvnu'l-Bârî li-halli Edilleti'l-Buhârî. İkincisi ise Müslim'in el-Câmiʿu's-Sahîh'inin muhtasarlarından Muhtasaru Sahîhi Müslim (el-Câmiʿu'l-Muʿlim bi-mekâsıdi Câmiʿi Müslim) üzerine yazılmış, es-Sirâcu'l-Vehhâc min keşfi Metâlibi Sahîhi Müslim b. Haccâc adlı şerhtir. Araştırmamız bir giriş ve üç bölümden oluşmuştur. Giriş kısmında çalışmanın konusu, önemi, amacı, metodu ve kaynakları hakkında bilgi verildikten sonra, "şerh" kavramı, hadis şerhine duyulan ihtiyaç ve şerhlerin ortaya çıkışı ve gelişimine değinilmiştir. Devamında Sıddîk Hasan Han'ın yaşadığı dönemde Hindistan'ın siyasi, sosyal, dini durumu ve dönemin İslâmî ekollerine temas edilmiştir. Birinci bölümde Sıddîk Hasan Han'ın hayatına ve ilmî kişiliğine yer verilmiş; şerhlerinin tanıtımı yapılmış ve şerhlerinde kullandığı kaynaklar belirtilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde Sıddîk Hasan Han'ın şerh metodu örneklendirme yolu ile ortaya konulmuştur. Üçüncü bölümde Sıddîk Hasan Han'ın şerhlerinde değindiği bazı hadis/sünnet ve akâid/kelâm meselelerine dair yaklaşımı ele alınmıştır. Çalışmanın sonunda Sıddîk Hasan Han'ın söz konusu şerhlerinde, başta Sahîhayn şârihleri olmak üzere kendinden önceki şârihlerden çok fazla istifade ettiği, hadisleri izah metodunda önceki şârihlerin etkisinde kaldığı, hadis yorumlarında nakilci bir yöntem benimsediği ve dolayısıyla kendine özgü bir şerh metodunun olmadığı anlaşılmıştır.