Histology

110 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Yaşlanmayla deride meydana gelen değişimlerin incelenmesi

Bu çalışmada intrauterin dönemden başlayarak yaşlılık dönemine kadar deride meydana gelen histolojik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmada İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: İntrauterin Grup (doğum öncesi) 19 günlük grup, 2. Grup: Postpartum (doğum sonu) 21 günlük grup, 3. Grup: Postpartum (doğum sonu) 60 günlük grup, 4. Grup: Postpartum (doğum sonu) 19 aylık grup. Deney sonunda bütün deneklerden ketamin/ksilazin anestezisi altında sırt, karın, kafa, kol ve bacak bölgelerinden deri örnekleri alındı. Örnekler rutin takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan elde edilen seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson's Trichome, Elastic Van Gieoson's, Mowry's Collaidal Iron, Periodic Asit Schiff ve Toluidine Blue boya metodları uygulandı ve incelendi.Her gruba ait sırt, kafa, karın kol ve bacak deri örnekleri epidermis, dermis ve bazal membran kalınlığı, dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği, mast hücre ve pilosebase birim sayısı açısından hem morfolojik hem de istatistiksel olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Tüm grupları çeşitli deri bölgeleriyle değerlendirildiğinde epidermis kalınlığı açısından en kalın epidermisin doğum öncesi grupta olduğu, doğum sonrasında ise inceldiği ancak yaşlanmayla tekrar epidermisin kalınlaştığı, bazal membran kalınlığının yaş arttıkça arttığı, dermis kalınlığının ise intrauterin dönemden 2 aylık döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise azaldığı tespit edildi. Dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği açısından baktığımızda tüm bu parametrelerin doğum öncesi dönemden 60 günlük döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise tekrar azalmış olduğu saptandı. Mast hücre sayılarına tüm gruplarda ve tüm incelenen deri bölgelerinde baktığımızda en fazla sayının intrauterin dönemde olduğu ve doğum sonrasından itibaren bu sayının giderek düştüğü gözlemlendi. Dermiste bulunan pilosebase birim sayıları incelendiğinde ise intrauterin dönemde hiç rastlamadığımız pilosebase birimlere doğum sonunda gittikçe artan sayılarda rastlandı, ancak yaşlı deride sayıların tekrar düştüğü tespit edildi.Yapılan incelemeler ve ölçümler sonucunda; sıçanlarda farklı deri bölgeleri belirtilen parametreler açısından intrauterin dönemle doğum sonu dönemler arasında farklar bulundu. Ayrıca doğum sonu dönemlerinde yaşa bağlı kendi aralarında morfolojik farklar ortaya koyduğu saptandı.Anahtar kelimeler; Deri, yaşlanma, histoloji.

DeriDeri belirtileriEpidermis+4
Alper Kazancı
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetin sıçan testislerinde neden olduğu histolojik değişiklikler üzerine aminoguanidin'in etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada, STZ ile diyabet oluşturulan sıçanlarda, testis dokusunda meydana gelen histolojik değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine Aminoguanidin'in (AG) etkilerinin histokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: Kontrol grubu 2. Grup: Aminoguanidin (AG) verilen grup 3. Grup: Streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan grup 4. Grup: STZ ile diyabet oluşturulan ve AG verilen grup. Sıçanların deney başında ve sonunda kan glikoz seviyeleri ve vücut ağırlıkları ölçüldü. 10 haftalık deney sonunda ketamin/ksilazin anestezisi altında sıçanlar sakrifiye edildi ve testisler alınıp ağırlıkları ölçüldü. Sol testisler biyokimyasal analizlerde, sağ testisler ve pankreas örnekleri histolojik analizlerde kullanıldı. Alınan dokular, rutin doku takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan alınan seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Toluidin mavisi ve kaspaz-3 boyama metodları uygulandı ve Leica DFC?280 ışık mikroskobunda incelendi.Diyabet grubunda, kontrol grubuna göre kan glikoz seviyelerinde artış ile vücut ve testis ağırlıklarında azalma saptandı. Seminifer tübüllerde şekil ve yapı bozuklukları gözlendi. Bu grubun tunika albuginea kalınlıkları diğer gruplara göre anlamlı derecede artmıştı. Ayrıca tunika albuginea içerisindeki mast hücre sayılarının, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmış olduğu gözlendi. Tübüler germ hücrelerinde dejenerasyon ve kaspaz-3 pozitif boyanan hücreler belirgindi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda kontrol gubuna göre MDA ve NO seviyelerinde artış gözlenirken, CAT, SOD ve GSH aktivitelerinde azalma gözlendi. Diyabetik sıçanlara AG verilmesi, testiküler hasarı önemli derecede azalttı. Bu grupta, diyabet grubuna göre kan glikoz seviyelerinde azalma ile vücut ve testis ağırlıklarında artış saptandı. Seminifer tübüllerinin diyabet grubuna göre daha düzgün şekil ve yapıda olduğu gözlendi. Bu grubun tunika albuginea kalınlıkları ve mast hücre sayıları kontrol grubuna benzerdi. Tübüler germ hücrelerinde dejenerasyon ve apoptozun diyabet grubuna göre azalmış olduğu saptandı. Ayrıca biyokimyasal analizlerde ise diyabet grubuna göre MDA ve NO seviyelerinde azalma gözlenirken, CAT, SOD ve GSH aktivitelerinde belirgin bir artış gözlendi.Bu çalışma, sıçanlarda diyabetin neden olduğu testiküler hasarda, oksidatif stres, NO seviyelerinde artış ve apoptotik hücre ölümünün rol oynadığını, diğer yandan AG uygulamasının, oksidatif stres ve apoptotik hücre ölümüne karşı spermatogenik hücreleri korumasında etkili olduğunu göstermiştir.Sonuç olarak, diyabet tedavisinde kullanılan ilaçlarla birlikte, spermatogenik hücreleri oksidatif hasar ve apoptoza karşı koruyabilecek AG gibi ajanların kullanılmasının, diyabete bağlı infertilitenin önlenmesinde katkıda bulunabileceği kanısındayız. Ancak yine de AG'nin etki mekanizmasının tam olarak anlaşılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

AminoguanidinDiabetes mellitusHistoloji+1
Doğan Orman
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarına karşı resveratrol ve melatoninin etkileri

Bu çalışmada sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarı üzerine resveratrol ve melatonin'in etkilerinin, histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı.Karbon tetrakorür deneysel olarak nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ksenobiyotiktir. Karaciğerde serbest radikallerin üretimini arttırarak, antioksidan enzimlerin aktivitelerini azaltarak ve hücre ve organellerin membranlarında lipid peroksidasyonu oluşturarak hasara neden olur.Vücutta başlıca epifiz bezinde sentezlenip salgılanan melatonin, endokrin ve sirkadyen ritmin düzenlenmesi ve bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde önemli rol oynar. Ayrıca, melatonin iyi bilinen bir antioksidan ve serbest radikal süpürücüdür.Resveratrol başlıca üzüm kabuğu ve çekirdeği olmak üzere, kiraz, yerfıstığı, dut gibi bitkilerde bulunan bir polifenolik bileşiktir. Resveratrolün sitoprotektif, antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. Bunun dışında makrofaj ve adhezyon moleküllerinin inhibisyonunu sağladığı, endotel hücrelerinde nitrik oksid üretimini uyararak kan damarlarında vasodilatör etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada toplam 80 adet erkek Wistar albino sıçan (150-180 g) kullanıldı. Sıçanlar on gruba ayrıldı (n=8).1. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml2. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml3. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg/ gün (1/1 oranında),4. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg5. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kg6. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml7. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml8. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg (1/1 oranında),9. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg10. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kgİlk beş gruptaki (1-5. gruplar) uygulamalar 4 gün, Son 5 gruptaki (6-10. gruplar) uygulamalar 20 gün süreyle günde bir kez intraperitoneal olarak yapıldı. 1-5. gruplardaki sıçanlar 5. gün, 6-10. gruplardaki sıçanlar 20. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edilip intrakardiyak kan alındıktan sonra karaciğerden ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı.Akut ve kronik karbontetraklorür gruplarındaki sıçanların karaciğer kesitlerinde hepatositlerde belirgin vakuolizasyon, apoptotik cisimcikler, intrasellüler ödem, mitokondri ve granüler endoplazmik retikulum hasarı saptandı. Ayrıca inflamatuvar hücre infiltrasyonu, nekroz ve fibrozi görüldü.Resveratrol ve melatonin gruplarında karbonteraklorürün oluşturduğu karaciğer hasarı bulgularında belirgin azalma olduğu tespit edildi.Akut ve kronik nonalkolik karaciğer yağlanması ve hasarı üzerine melatonin ve resveratrolün yararlı etkilerinin olduğu düşüncesindeyiz.

HistolojiKaraciğerKaraciğer yağlanması+2
Birgül Yiğitcan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Prenatal dönemde 900 mhz'lik elektromanyetik alana maruz bırakılmış ratlarda koruyucu kumaşın böbrek morfolojisine etkileri

Elektromanyetik alanın uzun süreli maruzyeti, anne karnından itibaren başlamaktadır. Bu çalışmada en fazla kullanılan cep telefonu frekansı olan 900 MHz tercih edilerek prenatal dönemdeki maruziyetin, yenidoğan yavruların böbrekleri üzerindeki etkisine bakılması ve bu maruziyete karşı tedbir olarak koruyucu kumaş kullanımının etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yapılan çalışmada 3 gebe sıçandan oluşan 5 grup bulunmaktadır. Bu gruplardan elektromanyetik alan (EMA), EMA+Koruyucu kumaş (EMA+K) grupları gebeliklerinin ilk günlerinden itibaren 900 MHz'lik elektromanyetik alana maruz bırakıldılar. Kontrol, SK(sadece kumaş),Sham grupları ise elektromanyetik alandan uzak tutuldular ve sadece Kontrol grubu sıçan tutuculara yerleştirilmedi. Doğumdan hemen sonra, infantlar sakrifiye edildi ve sağ ve sol böbrek dokuları ayrı ayrı alındı. Yapılan histolojik işlemlerden sonra böbrekte Bowman kapsülü ve glomerül çapı, proksimal tübül iç çapı, korteks ve medulla kalınlığı ile bazal membran devamlılığı Hematoksilen-eozin, Periyodik Asit-Shiff ve Masson's Trikrom boyaları uygulanarak histometrik yöntemlerle belirlendi. Bu çalışmanın sonucunda, EMA grubunda Bowman kapsülü bazal membran devamlılığı EMA+K, Sham, Kontrol ve SK gruplarına göre daha düşük oranda gözlendi. Glomerül çapı, tüm gruplarda benzer oranda bulunurken, EMA grubuna ait böbrek dokularının Bowman kapsülü çapı, diğer deney gruplarının Bowman kapsülü çaplarından daha geniş olduğu bilgisayar ortamında ölçülerek belirlendi.. Bu çalışmanın sonucunda EMA'ya prenatal dönemde maruz kalmış sıçanların böbrek morfolojisinde önemli değişiklikler meydana geldiği belirlenmiştir. Deneyde kullanılan koruyucu kumaşın, elektromanyetik alanın meydana getirdiği hasarı düşürdüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elektromanyetik alan, böbrek, koruyucu kumaş, histometrik ölçüm

BöbrekElektromanyetik alanlarGebelik+5
Ayşe Gizem Polat
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kestane tomurcuklarında kestane gal arısı tarafından indüklenen gal gelişiminin histolojik incelenmesi

Kestane gal arısı (Dryocosmus kuriphilus), dünya çapında kestane ağaçlarını etkileyen önemli bir böcek zararlısıdır. Zararlı, kestane sürgünlerinde oluşturduğu galler ile sürgün gelişimi ve çiçeklenmeyi engellemekte ve meyve üretimini azaltmaktadır. Bu zararlıyla mücadele ve dayanım mekanizmasının aydınlatılmasına yönelik yapılacak çalışmalarda zararlı tarafında indüklenen gal gelişiminin ayrıntılı olarak bilinmesi önemlidir. Bundan dolayı bu tez çalışmasında yoğun gal oluşumu görülen 'Alimolla' ve hibrit çeşit olan 'Marigoule' çeşitlerinden bir yıl boyunca (kestane gal arısının tomurcuklara yumurta bırakması ile gal oluşumunun tamamlandığı dönem) periyodik aralıklarla alınan tomurcuk ve gal örneklerinde stereo mikroskop altında ayrıntılı incelemeler yapılmıştır. Böylelikle tomurcuk içinde gal dokusu oluşumunun başlama, gelişim-farklılaşma aşamaları ile yeni sürgünlerde galler görünür olduğunda farklılaşma ve olgunlaşma aşamaları belirlenmiştir. İncelemeler öncelikle tomurcuklarda daha sonra yeni süren sürgünlerde görülen gallerde yapılmıştır. Gal gelişim evreleri bakımından çeşitler arasında bir farklılık görülmemiştir. Zararlı-bitki etkileşiminden kaynaklanan gal dokusunun oluşumu tomurcuklarda larva aşamasında başladığı ve sürgünler üzerinde görünür olduğunda hızlıca gelişip olgunlaşmasını tamamladığı belirlenmiştir

HistolojiKestaneKestane gal arısı+1
Aslı Beyza Sarı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel uzatma modelleri oluşturularak yapılan ratlarda Z şeklinde (oblik) yapılan osteotomi ile klasik osteotominin histolojik, radyolojik ve klinik olarak incelenmesi

Deneysel Uzatma Modelleri Oluşturularak Yapılan Ratlarda Z Şeklinde(Oblik) Yapılan Osteotomi ile Klasik Osteotominin Histolojik, Radyolojik ve Klinik Olarak İncelenmesi,Tıpta Uzmanlık Tezi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı, Gaziantep, 2023Distraksiyon osteogenezi, konjenital hastalıklar, travma ve tümörün neden olduğu iskelet deformitelerini ve kusurlarını tedavi etmek için kullanılan değerli bir klinik tekniktir. Distraksiyon sırasında, osteotomi bölgesinde oluşturulan kuvvetler hassas bir şekilde kontrol edilebilir, bu da bu tekniği mekanik stimülasyona biyolojik yanıtların in vivo çalışmaları için çok yararlı kılar. Kallus sertliği, kırık iyileşmesi sürecinde artar ve böylece kallus yoluyla yüklerin iletiminin artmasına izin verir. Kallus miktarı arttıkça yük verme ve normal hayata dönüş kolaylaşır. İyileşme belirteci olarak da kullanılabilinir. Bu nedenle, en fizyolojik eksternal fiksatör veya osteosentez cihazı, daha hızlı kırık kaynaması sağlamak için sertliğini kemik iyileşme durumuna göre ayarlayabilmelidir. Birleşme ilerledikçe, kallusun kendisi kemik fiksatör düzeneğinin sertliğine katkıda bulunur ve yükün bir kısmı kırığın içinden taşınır, böylece yük fiksatör yoluyla azaltılır. Araştırmamızın amacı hem sert hem de dinamik koşullar altında harici olarak sabitlenmiş enine ve oblik osteotomilerde, kallus eksenel sertliğinin gelişimini, histolojik olarak osteotomiler arasındaki gelişme sürelerini incelemekti. Çalışmamız iki ana grup her 2 ana grubun 3 adet alt grup olacaktır. İlk gün sıçanların sağ tibiasından fiksatör yerleştirilerek bir gruba klasik ostetomi diğer gruba oblik osteotomi modeli oluşturduktan sonra 7. Gün tibia uzatmaya başlanacaktır. 7 gün boyunca tibia uzatması düzenli aralıklarla belirlenen miktarda yapılacaktır. Uzatması tamamlanan sıçanlar 2 hafta,4 hafta ve 6 haftalıkkonsolidasyon bekleme sonrasında sıçanlardan klinik görünüm, x ray çekilecek. Konsolidasyon süresi sonrasında sıçanlar sakrifiye edilecektir. Son aşamada sakrifiye edilen sıçanlar histolojik olarak incelenmek üzere uzatma modeli oluşturuan tibia kemiği alınacaktır. Her gruptaki sıçanların distraksiyon bitiminden 2,4 ve 6 hafta sonraki radyolojik görüntüleme sonuçları karşılaştırılarak skorlandı. Grup I, II ve III'deki sıçanların Modifiye Lane ve Sandhu Skorlama Sistemine göre puanlandırıldı. Modifiye Lane Ve Sandhu Radyolojik Skorlaması puanları üzerine süre ve cerrahinin anlamlı etkisi gözlendi. Grup 3 istatiksel olarak grup 2 ve grup 1 den modifiye lane ve sandle radyolojik skorlamasına göre istatiksel olarak anlamlı çıkarken grup 1 ile grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı. Modifiye Lane Ve Sandhu Radyolojik Skorlaması puanları üzerinden cerrahi teknik olarak bakıldığında oblik ile düz osteotominin istatiksel olarak bakılıdığında anlamlı bir fark olduğu görüldü. Her gruptaki sıçanlar distraksiyon bitiminden 2 hafta,4 hafta ve 6 hafta sonra Heiple ve ark. tarafından modifiye edilen Lane ve Sandhu histolojik değerlendirme sistemine göre yapıldı. Grup I, grup II ve grup III olarak kendi içinde de süre bazlı olarak kıyaslandı. Gruplar haftalık olarak kendi aralarında değerlendirildiğinde Modifiye Lane ve Sandhu Histolojik Skorlaması açısından istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce tibiları incelendi. Bunlar enfeksiyon varlığı, nekroz, redüksiyon problem, kaynamama ve manipülasyona göre incelendi. Her grup kendi içinde incelendi. Enfeksiyon varlığının farklı zamanlarda Oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup Ive grup II de istatiksel olarak anlamlı fark yokken grup III te oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark vardı. Yüzeyel nekroz varlığının farklı zamanlarda Oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I, grup II ve grup III arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Redüksiyon problemi varlığının farklı zamanlarda oblik ve düz cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I de istatiksel olarak anlamlı fark varken grup II ve grup III te istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Kaynama durumu varlığının farklı zamanlarda oblik osteotomi ve düz osteotomi cerrahi yöntemler arasında karşılaştırıldığında grup I ve grup IIde istatiksel olarak anlamlı fark varken grup III te oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark yoktu. Manipülasyonun cerrahi teknik açısından karşılaştırıldığında oblik osteotomi ile düz osteotomi arasında anlamlı fark vardır. Biz yaptığımız çalışma sonucu sıçan tibia metafizer bölgeden yapılan düz ve oblik osteotomilerin hafta bazlı araştırıldığında oblik osteotominin radyolojik ve histopatolojik açıdan daha iyi kemik iyileşmesini sağladığını gözlemledik. Aynı zamanda makroskobik ve komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde oblik osteotominin daha üstün olduğunu gördük. Sıçan tibia metafizier bölgeden yapılan uzatma modellerinde daha az komplikasyonve daha iyi radyolojik ve histolojik sonuçlar açsısından oblik osteotomi kullanılmasını öneriyoruz.

HistolojiNasırOsteojenez+2
Ahmet Mesut Kayacan
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Değişik enerji seviyelerinde diyod lazer uygulamasının ekspanse edilmiş midpalatal sutur üzerindeki etkilerinin histomorfometrik olarak incelenmesi

Araştırmamızda, sıçanlarda midpalatal ekspansiyon sonrasında uygulanan düşük doz (InGaAsP) lazerin, 940 nm dalga boyunda sutural faaliyet üzerine olan etkilerini hücresel düzeyde histomorfometrik olarak incelemeyi amaçladık. Araştırmamızda 80 adet 11-12 haftalık 180-220 gram ağırlığında erkek Wistar cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Deneklere Biolase Epic İndiyum Galyum Arsenit Fosfor (InGaAsP) Diyod Lazer (dalga boyu 940 ± 10nm, güç çıkışı 0,1 W, sürekli mod, frekans 50/60 Hz) cihazı kullanılarak ışın verilmiştir. Denekler kontrol grubu, düşük doz lazer grubu (18 J), orta doz lazer grubu (42 J), yüksek doz lazer grubu (60 J) şeklinde oluşturulmuştur. 7. günde her gruptaki deneklerin yarısı sakrifiye edilip kalan deneklere aynı lazer uygulama prosedürü 21. gün sonuna kadar devam ettirilmiştir. Ekspansiyon apareyi ile sıçanların maksiller keserlerine lateral yönde 70 gram kuvvet uygulanmıştır. Histolojik değerlendirme sonucunda, maksiller genişletme sonrası düşük doz lazer uygulanan grupta diğer gruplara göre kemik iyileşmesi üzerinde lazerin biyostimülatif bir rol oynadığı tespit edilmiştir. İstatistiksel değerlendirme sonucunda, düşük doz lazer grubunun osteoblast, osteosit, yeni kemik oluşum değerlerin arttığı saptanmıştır. Bu bilgiler ışığında düşük düzeyli lazer uygulamasının ortodontide en büyük sorunlardan biri olan pekiştirme tedavi süresini kısaltabilmesi mümkün olabilir.

Alveolar kenar artırılmasıHistolojiHistolojik teknikler+3
Gül Taş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Karpuzda aşılı fide kullanımının bitki büyümesi, verim ve meyve kalitesi üzerine etkileri ile aşı yerinin histolojik açıdan incelenmesi

öz DOKTORA TEZİ KARPUZDA AŞILI FİDE KULLANIMININ BİTKİ BÜYÜMESİ, VERİM VE MEYVE KALİTESİ ÜZERİNE ETKİLERİ İLE AŞI YERİNİN HİSTOLOJİK AÇIDAN İNCELENMESİ Halit YETİŞİR ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ BAHÇE BİTKİLERİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. Nebahat SARI Yıl : 2001, Sayfa: 179 Jüri: Prof. Dr. Nebahat SARI Prof. Dr. Kazım ABAK Prof. Dr. Ruhsar YANMAZ Prof. Dr. Sinan ETİ Yrd. Doç. Dr. Mustafa PAKSOY Araştırma 1999-2001 yılları arasında yürütülmüştür. Çalışmada 5'i açık tozlanan, 7'si hibrit 12 farklı kabak anacının Crimson Tide karpuz çeşidinde bitki gelişmesi, bitki besin maddeleri alımı, verim ve kaliteye olan etkileri ile Fusarium solgunluğuna karşı mücadelede etkinliği araştırılmıştır. Bunun yanında kabak anaçları ile karpuz arasındaki uyuşma durumları da incelenmiştir. Üç yıllık çalışmalar sonucunda Lagenaria grubuna giren anaçların karpuzla iyi uyuşma gösterdiği ve % 95'in üzerinde aşı tutma oranına sahip olduğu tespit edilmiştir. Cucurbita grubu anaçlarda bu oran % 60'Iara kadar düşmüştür. Bütün aşılı bitkiler kontrol bitkilerine göre daha hızlı büyümüş ve güçlü olmuşlardır. Aşılı bitkilerde anaca bağlı olarak kontrole göre % 200'ü aşan verim artıştan tespit edilmiştir. Bu artış Fusarium solgunluğunun sorun olduğu yıllarda daha fazla olmuş ve % 400'lere ulaşmıştır. Kalite analiz sonuçlarında kontrol bitkileri ile aşılı bitkiler arasında meyve büyüklüğü hariç, önemli bir fark bulunmamıştır. Bitkilerde yapılan yaprak analiz sonuçlarında topraktan kaldırılan toplam makro ve mikro elementlerin aşılı bitkilerde daha fazla olduğu (özellikle Fe) tespit edilmiştir. Aşılı bitkiler, anaçlar ve kalem Fusarium oxysporum f.sp. niveum'un bilinen üç ırkına karşı testlenmiş ve test sonucunda bütün aşılı bitkiler ve anaçlar dayanıklı bulunurken, C. Tide çeşidi Fusarium oxysporum f.sp. niveum'un 2 no'lu ırkına duyarlı bulunmuştur. Yapılan histolojik çalışmalarda Lagenaria üzerine aşılı bitkilerde uyuşmazlık saptanmamış, buna karşılık C. maxima, C. moschata ve bu iki türün melezleri üzerine aşılı bitkilerden alınan örneklerde aşı yerinde aşın şişmeler ve iletim demetlerinde kıvrılmalar tespit edilmiştir. Çalışmanın son yılında, üç su kabağı anacı üzerinde farklı bitki sıklığının verim ve kaliteye etkileri araştırılmıştır. Aşılı bitkilerde hektara 4000 - 5000 bitki ile ekonomik anlamda verim alınabileceği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anaçlar, aşı uyuşmazlığı, aşı teknikleri, Fusarium' a. dayanıklılık, bitki büyümesi,

Aşı teknikleriAşı uyuşmazlığıBitki büyüme+3
Halit Yetişir
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2001
00
DoctorateOpen AccessTR

Osteoporotik rat modelinde alfa lipoik asidin kemik rezorpsiyonu üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesi

Osteoporoz kemik kütlesinde azalma ve kemik dokusunun mikroyapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının veya kırık olasılığının artması ile karakterize sistemik bir hastalıktır.Osteoporozun patogenezinde oksidatif stres önemli bir rol oynamaktadır. Alfa lipoik asit (ALA) güçlü bir antioksidan olup güçlü etkileri antioksidan savunma sistemini geliştirmekdir. ALA osteoklastik kemik rezorpsiyonunu baskılayarak kemik kaybını inhibe etmektedir.Bu çalışmanın amacı osteoporotik rat modelinde alfa lipoik asidin kemik rezorpsiyonu üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesidir.Çalışmada 75 adet 3 aylık Wistar türü rat kullanılmıştır. Tüm hayvanlar rastgele 3 gruba ayrılmıştır. SHAM grubu, Ovx grubu ve ALA grubu. Ovx ve ALA grubundaki hayvanlara bilateral overektomi, SHAM grubundaki hayvanlara sahte/yalancı overektomi uygulandı. ALA grubundaki hayvanlara 60 gün boyunca intraperitoneal olarak 50mg/kg/gün alfa lipoik asit verildi. Tüm hayvanlar 60 günün sonunda sakrifiye edildi.Çıkarılan sağ mandibular kondil, sol femur ve 5.lumbar vertebra örnekleri üzerinde dijital radyodansitometrik ölçümler ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Histomorfometrik ve radyodansitometrik analizler SHAM grubunda trabeküler yapının normal olduğunu, Ovx grubunda trabeküler yapının bozulduğunu göstermiştir. Trabeküler kemik hacmi, trabeküler kalınlık ve genişliğin Ovx grubunda SHAM gurubuna kıyasla düştüğünü görmekteyiz. ALA grubunu Ovx grubu ile karşılaştırıldığında trabeküler yapıda belirgin bir iyileşme görmekteyiz.Bu çalışmanın sonuçları, postmenapozal osteoporozda alfa lipoik asit uygulamasının kemik yıkımını azalttığını göstermektedir.

HistolojiKemik rezorpsiyonuLipoik asit+5
Ufuk Gürsesli
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti müllerian hormonun sıçanlarda follikül gelişimi üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi

Amaç: Overlerde otokrin ve parakrin büyüme faktörleri arasında, inhibitör rolü olduğu bilinen AMH'nun follikül gelişimi ve oosit kalitesi üzerine olan muhtemel etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan 20 erişkin dişi sıçan 4 gruba ayrıldı. Tüm sıçanlara deneyin 1. günü saat 0800de 10 IU PMSG intraperitoneal yolla uygulandı ve bu uygulamadan 48 saat sonra 10 IU hCG intraperitoneal yolla verilerek sıçanların östrus sikluslarının senkronizasyonu sağlandı. Kontrol grubuna deneyin 1. günü PMSG enjeksiyonundan sonra 0,5 ml serum fizyolojik intraperitoneal yolla uygulanırken 2., 3. ve 4. gruplara sırasıyla 1 µgr, 2 µgr ve 5 µgr recombinant human MIS/CF intraperitoneal olarak enjekte edildi. 3. gün, hCG enjeksiyonundan 8 saat sonra, tüm sıçanlara ketamin ve ksilazin intramüsküler verilerek anestezi sağlandı. Anestezi altındaki sıçanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiyak kan alınarak, serum FSH, LH, östrojen ve progesteron analizleri yapıldı. Her bir sıçanın bir overi elektron mikroskobik, diğeri ışık mikrokobik inceleme için doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı ve Jeol 1400 TEM ve Nikon ışık mikroskoplarında değerlendirilerek, mikrografları elde edildi. Işık mikroskobik incelemeler sırasında seri kesitler alınarak primordiyal folliküller, gelişen folliküller, kistik folliküller, atretik folliküller sayılarak gruplar arasındaki farklılıklar Kruskal Wallis testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Işık ve elektron mikroskobik bulgular değerlendirildiğinde; Sekonder folliküllerin sayılarının AMH doz artışına paralel olarak azaldığı, atretik folliküllerin sayılarının ise arttığı, atrezinin granüloza hücreleri arasında apoptotik cisimler ile karakterize apoptozis ve granüloza hücre sitoplazmaları içerisinde vakuol artışı, granüler endoplazmik retikülüm sisternalarında ve perinüklear sisternalarda genişlemeler ile karakterize parapitozis aracılığı ile geliştiği saptandı. Bazı folliküllerde ise ovulasyon oluşmadan, granüloza hücre sitoplazması içerisine lipid damlacığı artışı, tübüler kristalı mitokondriyonların ve agranüler endoplazmik retikülüm sisternalarının gözlenmesi ile karakterize erken luteinizasyonun olduğu görüldü. AMH uygulanan deney gruplarında, geniş antrumu ve incelmiş granüloza tabakası ve yassılaşmış granüloza hücreleri ile kistik görünümlü folliküller izlendi. Korpus luteum ve stroma yapısı tüm gruplarda benzer özelliklerde izlendi.Sonuç: Artan dozlarda AMH uygulanması, özellikle gelişme sürecine girmiş follikülleri etkileyerek bunların apoptozis veya parapitozis yolu ile atreziye gitmelerine, bazı folliküllerde erken luteinizasyon gelişimine, ileri gelişme dönemindeki tersiyer folliküllerin ise kistik hal almasına neden olduğu sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler: Anti Müllerian Hormon, Follikülogenez, Oosit, Over.

Antimüllerian hormonHistolojiOositler+3
Yurdun Kuyucu
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriozisli ovaryumlarda anjiogenezin histolojik incelenmesi

Araştırma endometriozisli hastalarda anjiogenez faktörünü göstermek amacı ile histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak yapılmıştır. Çalışmada hasta grubu olarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda endometriozis tanısı konan ve bu sebeple opere olan 18-43 yaş aralığındaki 30 kadından alınan örnekler kullanılmıştır. Hematoksilen-eozin ile boyanan uygun bloklar seçilerek CD34 marker ile immünohistokimyasal boyama yapılmıştır. Kontrol grubu olarak ise ovaryumlarında endometriozis bulunmayıp farklı nedenlerle opere olan ovaryum dokularına aynı işlemler uygulanmıştır. Araştırma sonucunda endometriozisli bir ovaryumda, nonendometriozis ovaryuma göre damar yoğunluğunun sayısal olarak arttığı gözlemlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak endometriozis patogenezinde anjiogenezin etkin bir rolü olduğu söylenebilir. Hastalığın tedavisinde antianjiogenik ajanlardan faydalanılması düşünülebilir.

Anjiyogenez inhibitörleriEndometriyozHistoloji+3
Dilara Akgöl
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B tanılı hastaların tedavi sonrası karaciğer histopatolojik bulgularındaki değişikliklerin değerlendirilmesi

Kronik hepatit B virüs enfeksiyonu karaciğerle ilişkili mortalitenin başlıca sebeplerindendir. Bu çalışmada, en az üç yıl boyunca lamivudin, entekavir veya tenofovir oral antiviral tedavilerini alan kronik hepatit B hastalarına kontrol karaciğer biyopsisi yaptık ve oral antivirallerin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmaya 2015 Mart – 2016 Mart tarihleri arasında en az üç yıldır lamivudin (100 mg/gün), entekavir (0.5 mg/gün) veya tenofovir disoproksil (245 mg/gün) tedavisi almakta olan HBeAg negatif veya pozitif 79 hasta dahil edildi. Hastaların 23' ü lamivudin, 21' i entekavir, 35' i ise tenofovir kullanmaktaydı. Hastaların tamamına kontrol karaciğer biyopsisi yapıldı. Hastaların biyokimyasal, serolojik, virolojik ve histopatolojik verileri kaydedildi ve oral antiviral tedavinin üç yıl ve üzeri kullanımı sonrasında elde edilen verilerle karşılaştırıldı. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında ALT normalizasyonu sırasıyla % 60, % 73.3 ve % 72.2 idi. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında virolojik yanıt (HBV DNA < 20 IU/ml) sırasıyla % 60, % 60 ve % 83.3 saptandı. HBeAg pozitif hastalarda tedavi öncesi ve kontrol ölçümler arasında her üç oral antiviral alan hastalar arasında düzelme oldu, fakat anlamlı değişim saptanmadı. Lamivudin, entekavir ve tenofovir alan gruplarda histolojik aktivite indeks skorunda gerileme saptandı (sırasıyla p=0.011, p=0.002 ve p=0,001). Lamivudin ve tenofovir alan gruplarda fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülürken (sırasıyla p=0.033, p=0.001), entekavir alan grupta fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülmedi (p=0.090). Oral antiviral tedavi öncesinde interferonu hem kullanan ve hem de kullanmayan hasta grupları arasında kontrol HAİ ve fibrozis skoru açısından anlamlı düzelme görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda uzun dönem oral antiviral tedavi alan hastalarda biyokimyasal, virolojik, serolojik ve histopatolojik (histolojik aktivite indeksi ve fibrozis) düzelmeler görülmüştür. Histopatolojik düzelme için oral antivirallerin uzun süreli kullanımı ile HBV DNA' nın sürekli süpresyonu gerekmektedir.

Antiviral ajanlarBiyopsiFibroz+5
Ahmet Şahin
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi

Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.

AdenokarsinomGen ifadesiHistoloji+5
Cansu Abaylı
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Kimyon (Cuminum cyminum L.) tohumu tozunun bıldırcın besi performansı, et kalitesi, ince bağırsak histolojisi üzerine etkisi

Bu çalışma, kimyon tohumu tozu (Cuminum cyminum L.) ilavesinin bıldırcın performans, et kalitesi ve bağırsak histolojisi üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Hayvan çalışması Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü, Kümes Hayvanları Ünitesinde yürütülmüştür. Çalışma grupları; standart yemle beslenen kontrol, rasyona 1, 2, 4 ve 8 g/kg kimyon tohumu tozu (KTT) ilave edilen gruplardan oluşmuştur. 100 adet günlük yaştaki bıldırcın civcivleri 5 ayrı gruba ayrılırken, her grupta iki alt gruptan meydana gelmiştir. 42 günlük deneme sonucunda her alt gruptan 4 piliç kesilmiş histolojik analizler ve diğerleri için örnekler alınmıştır. Her grup 2 tekerrür ve her tekerrür 10 civcivden oluşmuştur. Sonuç olarak, rasyona KTT ilavesi bıldırcınların performansını pozitif yönde etkilemiştir. 1 g/kg KTT ilavesi bıldırcın etinin bozulma süresini geciktirmiş, ayrıca serbest haldeki radikalleri bağlayabilen antioksidan özelliğini de arttırmıştır. Muamelelerin, villi yüzey alanını arttırması besin maddelerinin daha kolay sindirilmesine yardımcı olduğunu düşündürmektedir.

AntioksidanlarBıldırcınHistoloji+2
Orhan Çetinkaya
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kompozit greft materyalinin (HA-TCP/COL) dental implant çevresinde onlay greft materyali olarak kullanımının yeni kemik oluşumuna etkisinin değerlendirilmesi

Son yıllarda implant cerrahisinin gelişmesiyle birlikte, kemik greft materyalleri kullanımı diş hekimliğinde daha fazla önem arz eder ve daha yaygın kullanılır hale gelmiştir. Değişen ve artan ihtiyaçlar araştırmacıların yeni kemik greft materyalleri geliştirilmesine yoğunlaşmalarına neden olmaktadır. Bu greft materyallerinden birisi de üç boyutlu kompozit greft (HA-TCP/Col) materyalidir. Doğal kemik dokusunun inorganik yapısını büyük oranda Hidroksiapatit (HA) oluştururken organik yapısını ise Tip 1 kollajen oluşturmaktadır. Bu yapıyı taklit etme amacıyla üretilen üç boyutlu kompozit greft materyallerinin başarılı sonuçlarıyla ilgili literatürde çalışmalar mevcuttur. Ancak kompozit greft materyalinin implant çevresinde onlay kullanımı ile ilgili literatürde yeterli sayıda çalışma gözlemlenememiştir. Bu deneysel çalışmada, implant çevresinde kompozit greft materyalinin onlay kullanımının sonuçları, onlay olarak otojen bone ring kullanımı sonuçlarıyla ve soket içerisinde kompozit greft kullanımı sonuçlarıyla karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada toplam 4 adet erkek koyun kullanılmıştır. Koyunların pelvis bölgesinde 10 mm çapında ve 2 mm derinliğinde 4'er adet (onlay grupları), 10 mm çapında ve 6 mm derinliğinde 2'şer adet (soket grupları) defekt oluşturulmuştur. Her koyuna toplam 6 adet 3.7 mm çapında 10 mm boyunda implant yerleştirilmiştir. İmplantların çevresinde otojen ring blok greftler ve kompozit greftler uygulanmıştır. Tüm hayvanlar 12 haftalık iyileşme periyodunun ardından sakrifiye edilmiştir. İmplant ve çevresindeki greft yerleştirilen alan blok olarak çıkarılmış, elde edilen kesitlerle histomorfometrik inceleme yapılmıştır. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, üretilen kompozit greft materyalinin onlay olarak kullanımı otojen ring blok kullanımıyla karşılaştırıldığında, otojen greft grubu, kemik implant kontağı ve oluşan kemik hacmi açısından daha başarılı bulunmuş, ancak sonuçların istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya koymadığı saptanmıştır. Ayrıca kompozit greft materyalinin onlay ve soket içerisinde implant çevresinde kullanımında da kemik implant kontak oranı ve oluşan yeni kemik hacmi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadıkları tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri

Dental implantasyonDental implantlarDental materyaller+5
Erol Aydın
Çukurova University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Damızlık tavuk yumurtalarına ın ovo formül ürün enjeksiyonunun kuluçka parametreleri, bazı organ özellikleri ve ileum histolojisi üzerine etkileri

Bu çalışma, damızlık tavuk yumurtalarına in ovo formül ürün enjeksiyonunun kuluçka parametreleri, civciv kalitesi, bazı organ özellikleri ve ileum histolojisi üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Denemede 42. haftalık yaşta Atak-S ebeveyn sürüsünden elde edilen 400 adet döllü yumurta kullanılmıştır. Araştırma tesadüf parselleri deneme desenine uygun olarak 4 grup, 4 tekerrür ve her tekerrürde 25 adet yumurta olacak şekilde oluşturulmuştur. Formül ürün kuluçkanın 18. gününde hava kesesine farklı oranlarda hazırlanan sıvı bir solüsyon formunda uygulanmıştır. Deneme grupları enjeksiyon yapılmamış kontrol (K) grubu, %1,25 formül ürün içeren solüsyondan 0.5 ml/yumurta enjekte edilen grup (F1), %2,5 formül ürün içeren solüsyondan 0.5 ml/yumurta enjekte edilen grup (F2), %5 formül ürün içeren solüsyondan 0.5 ml/yumurta enjekte edilen grup (F3) olarak dizayn edilmiştir. Çıkış günü kuluçka parametreleri ve civciv kalitesi ile ilgili parametreler çıkış sağlayan bütün civcivler kullanılarak hesaplanmıştır. Organ özellikleri ve ileum histolojisi için her gruptan rastgele seçilen 6 adet toplamda 24 adet dişi civciv kullanılmıştır. Deneme sonunda, çıkış gücü, embriyonik ölüm ve ıskarta civciv oranı incelendiğinde en iyi sonucun F2 grubunda bulunduğu, kontrol ve F1 grubunda ise istatistiksel olarak bir fark olmadığı tespit edilmiştir (P>0.05). Civciv kalitesi, civciv ağırlığı ve civciv uzunluğu F1 grubunda artış göstermiştir. F2 grubunda villus boyu, kript derinliği ve Lamina muscularis mukoza kalınlığı artış göstermiş ve bu fark diğer gruplara kıyasla istatistiki olarak önemli bulunmuştur (P<0.01). Diğer gruplara kıyasla, F3 grubunda %5 oranında uygulanan formül ürün enjeksiyonunun çıkış gücü, embriyonik ölüm, ıskarta civciv, civciv uzunluğu, pasgar skoru ve sarı kesesiz civciv ağırlığı parametreleri üzerinde negatif etki gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak %1.25 ve %2.5 oranında formül ürün uygulamasının civcivler üzerindeki olumlu etkileri ve %5 oranındaki olumsuz etkileri sebebiyle uygun oranların %1.25 ve %2.5 olduğu kanısına varılmıştır.

Besleme yöntemleriCivcivlerHistoloji+2
Oğuzhan Eray
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tendon-kemik birleşim yeri tamirlerinde K2 vitamininin iyileşme üzerine etkilerinin histolojik ve biyomekanik olarak değerlendirilmesi

Tendon Kemik Birleşim Yeri Tamirlerimde K2 Vitamininin İyileşme Üzerine Etkilerinin Histolojik ve Biyomekanik Olarak Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızda K2 vitamininin Tendon-Kemik birleşim yeri tamirlerine olan etkisini sıçan modeli üzerinde histolojik ve biyomekanik olarak göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 450-700 gr ağırlığında wistar ırkı toplam 32 adet sıçan kullanıldı. 8'er sıçanlık 4 ayrı grup oluşturuldu. Birinci ve üçüncü gruplar histolojik değerlendirme için, ikinci ve dördüncü gruplar biyomekanik değerlendirme için gruplandırıldı. Grupların tamamında aşil tendon-kemik bileşkesinden aşilotomi uygulandı. Kalkaneusta iki adet tünel açılarak tendon, kemiğe pullout yöntemiyle süture edildi ve operasyon sonlandırıldı. Üçüncü ve dördüncü gruplara 4 haftalık takip süresi boyunca haftada 5 kez gliserin ile süspansiyon haline getirilmiş 40 mcg/5ml/kg dozunda K2 vitamini (Eylul 150 tablet) gavaj yoluyla verildi. Birinci ve ikinci gruplara ilaç verilmedi. Histolojik değerlendirme yapılacak gruplardan birer denek ex oldu. 4 haftalık süre boyunca takip edilen 30 denek 4. haftanın sonunda sakrifiye edilerek histolojik ve biyomekanik değerlendirmeye alındı. Biyomekanik değerlendirme Testometric M500-50CT cihazında yapıldı. Histolojik değerlendirmede ise Bonar, Movin ve Tendon-Kemik birleşim yerinin değerlendirildiği 3 ayrı skorlama sistemi kullanıldı. İstatiksel önem düzeyi 0,025 alındı. Bulgular: Mekanik çekme testi ile değerlendirme yapılan gruplarda, ilaç verilen grubun, ilaç verilmeyen gruba göre çekme gücüne daha iyi bir direnç gösterdiği istatistiki olarak anlamlı bulundu.(p:0,015) Histolojik değerlendirmede hem tendon hem de tendon- kemik birleşkesindeki değişiklikler değerlendirildi. Bonar ve Movin skorlamalarında tenositlere, kollajen yapısına, vaskülariteye, fibril yapısı ve düzenine, çekirdeğin dizilim ve büyüklüğüne, selülarite değişikliğine ve hiyalinizasyonu bakıldı. Bonar skoru (p:0,007), Movin skoru (p:0,001) değerlendirildiğinde ilaç verilen grup lehine anlamlı istatistiki sonuç elde edildi. Tendon-Kemik bileşkesi değerlendirilirken, bileşkedeki hücre miktarı, tip2 kollajen miktarı ve düzeni, GAG içeriği ve kondrosit organizasyonu değerlendirildi. Bu değerlendirme sonucu ilaç verilen grupta anlamlı istatistiki sonuç elde edildi.(p:0,001). Histolojik değerlendirmede kullanılan 3 skorlama sisteminin kendi aralarındaki korelasyonu da çalışmamızda değerlendirildi. 3 skorlama sisteminin yüksek korelasyon gösterdiği bulundu. Sonuçlar: K2 vitamini daha önce osteoporoz ve kırık kaynaması üzerine etkileri bilinen ve deneysel ve klinik çalışmaları yapılmış bir ilaçtır. Osteoblastik aktivitenin artmasının ve osteoklastik aktivitenin azalmasının tendon-kemik birleşim yeri tamirlerindeki olumlu etkileri daha önce yapılan çalışmalarla tespit edilmiştir. Çalışmamızda, bu etkiyi gösteren K2 vitamini ilk defa tendon-kemik birleşkesinde çalışılmış ve istatistiki anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızı destekleyecek deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Klinik çalışmalar neticesinde, K2 vitaminin aşil tendon tamirleri, rotator kaf tamirleri ve ön çapraz bağ rekonstrüksiyonları gibi cerrahi girişimler sonrası tedavinin başarısını arttıracağını düşünmekteyiz.

Aşil tendonuAşil tendonuBiyomekanik+7
Barış Yılmaz Atılğan
Çukurova University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Tekrarlanan kök hücre uygulamasının deneysel asherman modeli üzerine etkisi ile implantasyon ve gebelikte görülen sonuçları

Amaç: Çalışmamızda kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİMKH), sıçanlarda meydana getirilen Asherman sendromu modellemesinde oluşan adezyonun ortadan kaldırılması ve blastokistin endometriyuma implantasyonunda ki rolü ile bu süreçte yer alan moleküller üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Asherman modeli kimyasal olarak oluşturularak tedavisi; besiyeri (BY), kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (KİMKH) ve 48 saatlik besiyeri (Niş) ile sağlanmaya çalışılan dört farklı grup oluşturuldu. Birinci grup (G1); Asherman+ BY, ikinci grup (G2); Asherman + Niş, üçüncü grup (G3); Asherman + KİMKH ve dördüncü grup (G4); Asherman + KİMKH + Niş olarak ayrıldı. Her bir grup kendi içerisinde üç alt gruba ayrılarak, histokimyasal olarak hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyamları ile imunohistokmyasal olarak ise TGF-β1, PCNA, eNOS, VEGF, Stro-1, c-Kit, Laminin, Fibronektin, L- Selektin boyamaları yapıldı. Apoptozis için ise TUNEL boyması yapıldı. Bulgular: Grupların hem histolojik hemde yeni doğan sayısına göre morfolojik değerlendirmelerinde KİMKH ve KİMKH + Niş verilen gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptanmıştır. KİMKH ile Nişinin uterin adezyonlarda yapışıklıkları ortadan kaldırabildiği, endometriyumu implantasyon için daha uygun hale getirdiği saptandı. Sonuçlar: Tedavi gruplarında endometriyal kalınlığın, bez sayısının ve vaskülarizasyonun artması, fibröz alanların azalması, adeziv alanlarda da embryoların implante olması ve yeni doğan sayısının artmış olması deneysel Asherman çalışmlarının kliniğe taşınmabilmesi açısından ümit vericidir. KİMKH ve Niş uygulamalarının, infertiliteye neden olan mekanizmaların içerisinde yer alan adezyon molekülleri üzerinden tedavi ile kliniğe katkı sağlayabileceği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Asherman, İmplantasyon, Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre, Histoloji.

AdezyonlarEmbriyo implantasyonuEndometriyum+4
Şamil Öztürk
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüzeyel mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçlara etkisi

Amaç: Bu çalışmada yüzeyel kasa invaze olmayan (Ta/T1) mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçları nasıl etkilediğini araştırmak planlandı. Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde 2010 ve 2020 yılları arasında primer kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) operasyonu yapılan hastaların retrospektif olarak kayıtları incelendi. Kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom tanısı almış 356 hasta ve varyant histolojili ürotelyal karsinom tanısı almış 28 hasta çalışmaya dahil edildi. Kanserlerin histolojik derecelemesi 2004 DSÖ sınıflamasına göre yapıldı. Evrelemede ise UICC'nin TNM 2009 sınıflandırması kullanıldı. Hastalar TUR-M sonrası histopatolojik derecelendirmesine göre yüzeyel (Ta/T1) saf ürotelyal karsinom (SÜK) ve yüzeyel (Ta/T1) varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) olmak üzere iki gruba ayrılarak incelendi. Hastaların aldıkları tedaviler, takip süresinde gelişen nüks, metastaz, ölüm bilgileri kayıt altına alınarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum - maksimum) olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki-Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sayısal ölçümlerin karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda T testi kullanıldı. Sağ kalım süresi (tanı anı ile son takipleri arasındaki süre) ile değişkenler ilişkisini incelemede Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmamızda kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom (SÜK)tanılı ve varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) tanılı hastalar karşılaştırıldı. Ortalama genel sağ kalımları karşılaştırıldığında VÜK'ün ortalama genel sağkalımı SÜK'e göre daha kötüydü (p=0,046). BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda anlamlı fark saptanmadı (p=0,547). Radikal sistektomi (RS) uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,481). Kemoterapi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,027). Mesanede nüks gelişen hastalar karşılaştırıldığında nüks olanların ortalama sağkalım suresi nüks olmayanlara göre daha kısa bulunmuştur, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,710). VÜK tanılı hastaları varyant histoloji tiplerine göre ayırdığımızda bazı varyant histoloji tip sayısı az olduğu için hastalar skuamöz, mikropapiller ve diğerleri (glanduler, nested, müsinöz, sarkomatoid tip) şeklinde gruplara ayrılarak genel sağkalım analizi yapıldı. Mikropapiller varyant histoloji tanılı hastaların ortalama sağkalım süresi daha kısa bulundu. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu sonucu hasta sayısının az olmasının etkilediği düşünüldü. Sonuç: Kasa invaze olmayan SÜK ve VÜK tanılı tüm hastalar, kemoterapi alan hastalar genel sağkalıma göre karşılaştırıldığında VÜK'ün genel sağkalım açısından anlamlı derecede daha kötü olduğu görüldü. BCG tedavisi alan, RS uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalım açısından fark bulunmadı. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olması ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi uyğulanabilir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadı. Yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uyğulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. VÜK tanılı hastalarda kemoterapi sağkalımı kötü etkilemektedir. VÜK tanılı hastalar karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histolojili hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olduğu ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadığından, yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi etkilidir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadığı için, BCG tedavisinin hangi alt tipde daha etkili olmasını belirlemek için ileri araştırmaya gerek vardır. Radikal sistektomi yapılan hastalarda varyant histoloji sağkalımda fark oluşturmadığı için, yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uygulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. Kemoterapi alan VÜK tanılı hastalarda genel sağkalım kötü etkilenmektedir. VÜK tanılı hastalar varyant alt tiplere göre karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histoloji alt tipleri ve hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, saf ürotelyal karsinom,varyant histolojili ürotelyal karsinom, BCG

HistolojiKarsinomaMesane hastalıkları+3
Anar Mammadov
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibroblast büyüme faktörü-2 bloklamasının tavuk embriyosunda kraniyal sütür gelişimine etkileri

Kranial kubbenin normal büyümesi ve morfogenezi, sütürlerdeki hücre proliferasyonu ile kranial kemiklerin kenarlarındaki osteogenez arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Klinik bir durum olan kraniyosinostozda, erken osteojenik farklılaşmadan dolayı sütürler prematür birleşir ve kraniofasiyal malformasyon meydana gelir. Günümüzde, bazı fibroblast büyüme faktör (FGF) reseptör genlerindeki mutasyonlar major kraniyosinostotik sendromlar için sorumlu tutulmuştur. Tavuk embriyosu kranial kubbelerindeki endojen FGF-2 ligandlarının seviyelerini manipüle etmek ve morfogenezi bozmak için antikor bloklama yöntemi kullanılmıştır. FGF-2'nin yüksek ve düşük seviyeleri farklı tepkiler verilmesine neden olmaktadır. Bu farklı seviyeler arasındaki denge normal kranial morfogenezi sağlamaktadır. Bu çalışmada, literatür bilgileri ışığında deneysel model olarak tavuk embriyosu gelişimi kullanılarak FGF-2 bloklaması ile kranial sütür gelişimi, deneysel kraniyosnostoz oluşumuna etkisi ve kemikleşme öncesi ve sonrasında oluşabilecek değişikliklerin morfolojik, histolojik ve protein düzeyinde incelenmesi amaçlandı. Bu süreçte oksidatif stres ile hücre ölümünün ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nden temin edilen spesifik patojen içermeyen (SPF, specific pathogen free) 120 adet tavuk yumurtası kullanıldı. Yumurtalar, 37,5oC sıcaklıkta, yaklaşık %60-80 nem orana sahip etüvde inkübe edildi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu 20 denek. İkinci grup fosfat tampon solüsyonu (PBS; Posphate buffer solution) verilen, üçüncü grup 0,01 μg/ml anti-bFGF-2 ve dördüncü grupta 0,1 μg/ml anti-bFGF-2 ile bloklama yapılan grup olarak oluşturuldu. İkinci üçüncü ve dördüncü gruplar içinde uygulama yapılan günlere göre E2 (2. gün), E4 (4. gün), E6 (6.gün), E8 (8. gün) olmak üzere 4 alt grup oluşturuldu. PBS verilen 2. grupta her alt grup için 5'er adet toplam 20 adet, anti-FGF-2 ile bloklama yapılan 3. ve 4. gruptada her alt grupta 10'ar adet toplam 80 adet denek kullanıldı. Gelişimin farklı aşamalarında anti-temel fibroblast büyüme faktörü-2 (anti basic fibroblast growth factor 2, anti-bFGF-2) uygulandı. Fertilize yumurtalar inkübatörde 15 gün süresince inkübe edilerek 2., 4., 6. ve 8. günlerde her gruba ameliyat mikroskobu yardımı ile 1 doz olmak üzere umblikal kord etrafına 0,1 ve 0,01µg/ml olacak şekilde PBS içinde antikor ile bloklama uygulandı. E15 günü sakrifiye edildikten sonra alınan örnekler Bouin tespit solüsyonu ile fikse edildi, rutin doku takibine alınarak parafine gömüldü ve 5 μm'lik seri kesitler alındı. Makroskobik gelişim etkilenmesi morfolojik olarak, mikroskobik etkileşim Hematoksilen-Eozin, Mason Trikrom, Vonkossa ve Alizerin Red ile histokimyasal ve oksidatif stres için anti-eNOS, çoğalma için anti-PCNA ve hücre ölümü için TUNEL ile immunositokimyasal yöntemle boyanarak incelendi. Gelişimin makroskobik karşılaştırmaları morfometrik ölçümler ile boyamaların karşılaştırmaları skorlama ile gerçekleştirildi. Farkların ortaya konmasında Graphpad istatistik yazılımı kullanıldı. Tek yönlü ANOVA analizi ile yapılan karşılaştırmalarda p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. E4 ile E8 embriyolarının antikor ile bloklanması sonrasında E15 günü yapılan morfolojik, histolojik ve immunositokimyasal bulgularda beklenen kraniyosnostoz oluşumunun gerçekleşmediği, yerine kıkırdak hâkimiyetinin varlığı saptandı. Örneklerde morfolojik bozukluk, anomali veya gelişme geriliği gibi patolojiler saptanmadı. Antikor bloklaması ile oluşan ancak sistemik yapıyı etkilemeyen FGF-2 için sütürlerdeki eNOS boyaması ile gösterilen oksidatif stres durumunu değiştirerek PCNA ile saptanan çoğalmanın devamına ve apoptoz ile belirlenen hücre ölümüne etki yaptığı gözlendi. Bu etkilerin en belirgin bir biçimde E8 embriyolarında görüldüğü ve oluşan etkinin ve farklılıkların istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bulgularımız FGF-2'nin anlamlı ve tekrarlanabilir bir biçimde kranial gelişimde önemli rol oynadığını, bloklandığı takdirde sütür kapanmasında gecikmeye neden olduğunu gösterdi. FGF'ün normalde kemik gelişimini hızlandırdığı ancak sütürlerde kapanmayı geciktirdiği bilgisine parelel olarak bu faktörü bloklamanın kapanmayı erkenleştirmesini beklerken tam tersi bir etkinin varlığı saptandı. Sütür aralarının bu beklenmedik etki ile daha da genişlediği izlendi. Bu sonuçlar, bloklamaya bağlı başka yan etkiler görülmemesi nedeni ile antikor ile bloklamanın kraniyosnostozlularda tedavi amaçlı kullanılabileceğini düşündürdü. Kraniyosnostoz ve fibroblast büyüme faktörü-2 ilişkisinin ve kullanılan oksidatif stres ve apoptoz ilişkisinin ileri teknikler ile daha ayrıntılı incelenmesi bu hastalıktan mağdur olan insanlara daha kaliteli bir yaşam sunmak için önemli bilgiler oluşmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Fibroblast Büyüme Faktörü, Tavuk embriyo, kranial sütür, kraniyosinostoz, histoloji, oksidatif stress, apoptoz.

ApoptozisEmbriyoFibroblast büyüme faktörü+5
Tamay Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel testiküler torsiyon/detorsiyon modelinde nimodipin'in etkilerinin incelenmesi

Amaç: Testis torsiyonu (TT), spermatik kord ve içeriğinin kendi etrafında dönmesi sonucu oluşan, akut skrotumun en önemli nedenlerinden birisidir. TT sonrası iskemik hasar, detorsiyon sonrasında ise reperfüzyon hasarı oluşabilmektedir. İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarını önlemek için birçok çalışma yapılmıştır. Literatürde kalsiyum kanal blokörü olan nimodipinin over ve karaciğerde İ/R hasarı üzerine etkilerini araştıran çalışmalar mevcut olup TT'deki etkilerini ultrastrüktürel düzeyde inceleyen bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Çalışmamızda, nimodipinin deneysel testiküler torsiyon/detorsiyon modelinde tedavi edici olası etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 250-300 gr ağırlığında, 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan, 5 gruba (n=8) ayrıldı; Sham grubu, testis torsiyon grubu (TT), testis torsiyon/detorsiyon grubu (TT/D), testis torsiyon+nimodipin uygulanan grup (TT/N), testis torsiyon/detorsiyon+nimodipin uygulanan grup (TT/D/N). Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde SOD aktivitesi, serum MDA ve testosteron analizleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik markır olan kaspaz-3 ve inflamasyon markırı olan TNF-α ekspresyonları immünohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Işık mikroskobik olarak TT ve TT/D gruplarında tunika albugineada kalınlaşma, seminiferöz tübüllerde dejeneratif, litik ve apopitotik değişiklikler, interstisyel alanda ödem ve kanama izlendi. Elektron mikroskobik düzeyde, TT ve TT/D gruplarında bazal lamina ile membrana propriada kalınlaşma ve düzensizlik, seminiferöz tübül epitelinde bazal laminadan ayrılma, hücreler arası mesafede genişleme ve apopitotik cisimcikler, Sertoli hücrelerinde dejeneratif değişiklikler, okludens tipi bağlantıların yapısında bozulma, mitokondriyonlarda ve endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme, lipid damlacıklarında ve lizozom sayısında artış olduğu gözlendi. Spermatojenik seri hücrelerinde de mitokondriyonlarında ve endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme görüldü. İnterstisyel alanda ekstravasküler eritrosit varlığı, hücrelerarası alanlarda genişleme, Leydig hücre yapısında dejeneratif değişiklikler izlendi. T/D grubunda daha fazla olmak üzere inflamatuvar hücre artışı dikkati çekti. Nimodipin tedavisi uygulanan gruplarda (TT/N ve TT/D/N) ise, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlendi. TT ve TT/D gruplarında, kaspaz-3 ve TNF-α immünreaktivitelerinde artış, TT/N ve TT/D/N gruplarında ise azalma gözlendi. TT ve TT/D gruplarında serum MDA konsantrasyonlarında artış, SOD aktiviteleri ve serum testosteron konsantrasyonlarında azalma görüldü. TT/N ve TT/D/N gruplarında ise SOD aktiviteleri ve serum testosteron seviyelerinde hasar grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma gözlenirken, serum MDA konsantrasyonlarında azalma görüldü. Sonuç: Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; TT ve TT/D gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ve biyokimyasal bozulmalar üzerine nimodipin tedavisinin iyileştirici etkiler gösterdiği ve testis İ/R hasarında alternatif tedavi ajanı olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Ancak bu tedavinin moleküler mekanizmaları ile ilgili daha fazla bilgi edinmek, doz ve süre düzenlemeleri yapılabilmesi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Testiküler torsiyon/detorsiyon, nimodipin, kalsiyum kanal blokörü.

HistolojiMikroskopiMikroskopi-elektron+1
Ebru Kanak
Çukurova University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan fallop tüplerinde WNT sinyali ekspresyon paternlerinin incelenmesi

Fallop tüpü, uterus ve ovaryumlar arasında uzanan, dört farklı anatomik bölümde incelenen bir çift tüptür. Her bir anatomik bölgenin farklı yapısal özelliklere ve hücre dağılımlarına sahip olduğu bilinmektedir. Gelişimsel olayların, kök hücrelerin ve hücre davranışının kontrolünde önemli olan Wnt sinyal yolağı ligandları fallop tüplerinden fizyolojik ve patolojik koşullar altında salınmaktadır. Bu çalışmada insan fallop tüplerinin farklı anatomik bölgelerinde, kanonik Wnt yolağı ligandlarının kantitatif analizinin yapılması ve Wnt3a ligandının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ile bu farklı bölgelerin patolojilerden etkilenmediğinin gösterilmesi için ışık mikroskobik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 5 hastadan sekretuar fazda alınan unilateral fallop tüpü dokuları proksimal, distal ve ampullar olmak üzere üç bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Reverse transkriptaz kantitatif PCR yöntemi ile 8 farklı kanonik Wnt yolağı ligandının 7 tanesinin ekspresyonu fallop tüplerinde saptanmıştır. Wnt1, Wnt3, Wnt3a, Wnt8b, Wnt10a ve Wnt10b ligandları fimbrialarda daha yüksek ekspresyon seviyesi gösterirken Wnt3a ekspresyonunun proksimal kısımda distal ve ampullar kısımlara göre anlamlı derecede daha düşük ekspresyon gösterdiği ortaya koyulmuştur. Wnt3a ligandı immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde tüp epiteli ve lamina propriasında yoğun bir şekilde lokalize olduğu gözlenmiştir. Çalışma ile sekretuar fazda baskılanan Wnt ligandlarının varlığının fallop tüplerinde gösterilmesi bu yolağın tüp homeostazında önemini göstermektedir. Ayrıca Wnt ligandlarının fallop tüplerinde köklülüğü koruyucu faktörler olarak değerlendirilebileceği gösterilmiştir.

Fallop tüpleriFallop tüpleriHistoloji+4
Naciye Özyurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda IBD-disk skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Giriş: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel ve immünolojik faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülen, idiopatik, alevlenme ve iyileşme dönemleriyle karakterize kronik inflamatuar seyirli hastalıktır. Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) inflamatuar barsak hastalıklarının iki yaygın formu olup İBH'nin yaklaşık %5-15'lik bir kısmını da klinik ve patolojik olarak tam ayırt edilemeyen Sınıflandırılamayan İBH vakaları oluşturmaktadır. Avrupa 'da yaklaşık olarak CH için insidans her 100.000 kişide 0,7-9,8, ÜK için insidans her 100.000 kişide 1.5-20.3 arasında değişmektedir. Hem ÜK hem de CH fiziksel, psikolojik, ailevi ve sosyal yaşamda bozulmaya sebep olabilen, hastaların yaşam kalitesini azaltan engelliğe neden olduğundan, hastanın tedavisinin yönetiminde hasta tarafından bildirilen sonuçlar (PRO) önem arz etmektedir. İBH'li hastalarda engelliği ölçmek için kendi kendine uygulanabilen bir görsel araç olan IBD-Disk (Inflammatory Bowel Disease) anketi geliştirilmiştir. Çalışmamızda ÜK ve CH grubunda tedavi öncesinde ve sonrasında IBD-Disk skorları ile tedavi öncesi ve sonrasındaki endoskopik ve patolojik skorları arasındaki korelasyonu değerlendirip, İBH'lerde IBD-Disk skore ile yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021-Temmuz 2022 arasında kliniğimize peşi sıra başvuran, 18-80 yaş arası, İBH tanısı ile takip edilen veya yeni tanı almış hastalar dahil edildi. Aydınlatılmış onam formunu imzalayan hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Takip altında olanlarda aktivasyon durumunda tedavi değişikliği yapılmadan önce, yeni tanı alanlarda ise tedavi başlangıcı öncesi laboratuvar tetkikleri, endoskopik ve patolojik bulguları kaydedildi. Hastalara tedavi başlangıcı veya tedavi değişikliği öncesi bazal IBD-Disk anketi uygulandı. Ardından tedavinin ilk haftası, ilk ayı ve üçüncü ayında aynı şekilde anket soruları yöneltildi. Anket soruları ile aynı sıklıkta klinik aktivite skorları ve laboratuvar ölçümleri yinelendi. Tedavi başlangıcı veya değişikliği sonrası 3.ayda hastaların endoskopik ve patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen anket sonuçları birbirleri ile ayrıca hastalığın klinik, endoskopik ve histopatolojik değişiklikleri ile karşılaştırıldı. iii Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar homojendir. ÜK grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK grubunda bazalde ölçülen Nancy Histolojik İndeks (NHI) skoru ve Mayo Endoskopik Skoru (MES) 3.ayda ölçülen skorundan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. CH grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu, 3.ay ölçülen lökosit ve Internationel Normalized Ratio (INR) değerlerinin bazalde ölçülen lökosit değerlerine göre anlamlı düşük olduğu saptanmıştır. CH grubunda bazalde ölçülen Simple Endoscopic Score for Crohn's Disease (SES-CD) skoru, 3.ayda ölçülen SES-CD skorundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. ÜK grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile ÜK-MES skorlarının 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. CH grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile SES-CD skorlarının 0 ila 3.aydaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: ÜK ve CH grubunda tedavi sonrasında bazal IBD-Disk genel ve tüm alt skorlarının, 3.ay ölçümlerine göre anlamlı derece daha yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK ve CH grubunda endoskopik bulgular ile patolojik skorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır ancak IBD-Disk skorları ile endoskopik ve patolojik skorlar arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, IBD-Disk, Nancy histolojik indeksi

AnketlerCrohn hastalığıHistoloji+4
Enis Kesikbaş
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanamada melatoninin vazospazm üzerine etkilerinin histolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan araştırılması

Subaraknoidal kanama sonrası lipid peroksidasyonunun aktive olması ve araşidonik asit metabolitlerinin artması, geç dönem vazospazm da görülen nöronal hasarın indikatörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim bu deneysel çalışmada amacımız bir antioksidan olan melatoninin subaraknoid kanamaya bağlı geç dönem vazospazmdaki baziler arter tonus değişikliklerini ve melatoninin oksidatif dengelere olan etkisini histopatolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan incelemektir.Çalışmada ağırlıkları 300?350 g olan toplam 24 adet erkek Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Denekler randomizasyon ile 4 gruba ayrıldı. IV. Grup hariç; I., II. ve III. grup deneklerde genel anestezi altında steril şartlarda interparietal-oksipital sutürün hemen üstünden bir adet burr-hole açılarak sisterna magna ortaya kondu. Yaklaşık 0.3 ml beyin omurilik sıvısı (BOS) drene edildikten sonra ratların kuyruk arterinden alınan otolog kan (0.2ml) yavaş olarak sisterna magna içerisine enjekte edildi. Tedavi grubundaki ratlara (grup I (n=6, 10 mg) ve grup III (n=6, 5mg)) operasyon sonrası cilt kapatıldıktan hemen sonra melatoninin ilk dozu ve 24 saat sonrasında da ikinci dozu yine intraperitoneal yolla uygulandı. II.(n=6) ve IV.(n=6) gruplara ise herhangi bir tedavi uygulanmadı.Sonuçta baziler arter morfometrik çalışmalarında bütün gruplar ele alındığında (Kruskall-Wallis varyans analizi), melatonin 5 mg ve 10 mg verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) baziler arter toplam alan ve damar duvar alanında kontrol grup ve yalnız subaraknoid kanama grubuna göre istatistiki olarak belirgin derecede vazodilatasyon lehine artma olduğu görüldü (p<0.05). Melatonin verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) kontrol ve yalnız SAK yapılıp tedavi verilmeyen grubuna göre total antioksidan seviye, total oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi seviyelerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi (p>0.05).Bu çalışmada mevcut literatürde önerilen terapotik dozlar uygulanmış fakat melatoninin total antioksidan düzeyini anlamlı ölçüde değiştirmediği gözlenmiştir. Sonuç olarak melatonin deneysel subaraknoid kanamaya bağlı gelişen baziler arter vazospazmında morfometrik açıdan vazodilatasyona neden olsa da, beyin dokusundaki oksidatif dengeyi beklenen düzeyde etkilememiştir..Anahtar Kelimeler: Serebral vazospazm, Subaraknoid kanama, Oksidatif metabolizma, Morfometri, Histopatoloji

AntioksidanlarBeyinHistoloji+4
Abidin Murat Geyik
Gaziantep University
2009
00

Related subjects