Hristiyanlar
Bu konu başlığı altında 99 tez
Moğollarda din ve devlet ilişkisi (1206-1294)
Moğolların tarih sahnesine çıkışı Cengiz Han ile olmuştur. 1206 yılında gerçekleşen kurultayda birleşen Moğollar, büyük bir istila harekâtına girişmiş ve Cengiz Han'ın hükümdarlık yıllarında Türkistan, Çin'in bir bölümü ve İran coğrafyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ele geçirmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra da fetihler devam etmiş ve XIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Moğollar, bilinen dünyanın büyük bir bölümüne hükmeder konuma gelmişlerdir. Ancak XIII. yüzyıl ortalarından itibaren siyasi birlik bozulmuş ve dünyanın farklı yerlerinde yarı bağımsız Moğol devletleri ortaya çıkmıştır. Sembolik de olsa Büyük Moğol Kağanlığı'na bağlı olan Moğol devletleri, Kubilay Han'ın 1294 yılındaki ölümüyle birlikte bağlarını koparmışlardır. Yüz yıl gibi kısa bir sürede büyük bir askeri başarı gösteren Moğolların bu başarısının altıda birden fazla neden yatmaktadır. Dinin son derece önemli olduğu Orta Çağ'da Moğolların dini yaklaşımı da askeri harekâtların başarıya ulaşmasına etki etmiştir. Bizlere de son derece tanıdık gelen Gök Tanrı inancına mensup olan Moğollar, gittikleri hiçbir bölgede din adamlarına ve -bilinçli bir şekilde- dini değerlere saldırmamışlardır. Moğollara göre bütün dinler, Tanrı'ya ulaşmanın farklı yolları idi. Bu yüzden, hangi inanca mensup olursa olsun, din adamlarını vergiden muaf tutmuş ve onlara hürmet etmişlerdir. Din adamlarının toplum üzerinde son derece etkili olduğu Orta Çağ'da, Moğolların söz konusu yaklaşımı, rakiplerinin "dini argümanla birleşme" ihtimalini zayıflatmıştır. Öte yandan Moğolların dini yaklaşımı, XIII. yüzyılın ortalarında bir dönüşüm içerisine girmiştir. Semavi dinlere göre ilkel bir inanca sahip olan Moğollar, ele geçirdikleri coğrafyadaki dinlere girmişlerdir. Söz konusu bu dini dönüşüm, ayrılıkların derinleşmesine zemin hazırlamış ve siyasi çıkarların da etkisiyle, özellikle rakip devletlerin sınırlarında kurulan Altın Orda ve İlhanlı Devleti arasında içe dönük bir mücadelenin başlamasına zemin hazırlamıştır. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Moğollar, ele geçirdikleri bölgelerin dinlerinden ve kültürlerinden etkilenerek asimile olmuşlardır. Böylece yüz yıl boyunca dünyayı etkisi altına alan Moğol istilasının sonu gelmiş ancak bıraktığı izler büyük dönüşümleri tetiklemiştir. Anahtar kelimeler: Moğol, Cengiz Han, Din, İslamiyet, Hristiyan, Budizm.
I. Konstantin'in Hıristiyan teolojisine etkileri
I. Konstantin, Roma'nın devamını sağlamak için kurulan kutsal tetrarşi düzeni ve ardından uzun süren siyasi manevraların sonucunda tek başına imparator olmuştur. Bu süre içerisinde Hıristiyanlığı destekleyerek Roma'nın yeni bir perspektifle tesis edilmesi sürecine Hıristiyanları da dâhil etmesi, pek çok tartışmalı konuyu beraberinde getirmiştir. Konstantin, Milvian Köprüsünde Maxentius ile girdiği mücadele sürecinde, kendisini Hıristiyanlığa yaklaştıracak bir deneyim yaşamıştır. Bu deneyimin ardından yönetim ortağı Licinius ile birlikte Milan Fermanı'nı ilan eden Konstantin, böylece Hıristiyanlar içinde büyük bir değişimi de başlatmıştır. İmparatorun bu değişimi, Hıristiyanlara geniş haklar tanınmasına ve onların tarih sahnesine siyasi, sosyal ve kültürel anlamda etkin bir rol oynamasını sağlamıştır. Hıristiyanlar çalkantılarla dolu bu değişim ve dönüşüm sürecini, dönemin kültürel ve siyasi sorunlarıyla eş zamanlı olarak teolojik ve felsefi tartışmaların ortasında geçirmiştir. Milan Fermanı ve onun sonucu olan Hıristiyanlığın Roma'da hızlı bir şekilde yayılmaya başlaması, birtakım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Arius'un teslis inancındaki Oğul'un bir başlangıcı olduğu ve Baba'nın mutlak ve eşsiz olduğu yönündeki iddiası, büyük tartışmalara sahne olmuştur. Bu konuda dönemin piskoposlarından Alexander ve ardından gelen Piskopos Athanasius ile girdiği mücadele önemli tartışma ve ayrılıklara sebep olmuş, neticede kilise içinde bölünmeye yol açmıştır. Hıristiyan topluluklar arasındaki İsa'nın tabiatı hakkındaki tartışmaların, imparatorluğun vizyonuna yönelik projeyi sekteye uğrattığını düşünen Konstantin'in nüfuzunu kullanarak konsili toplaması ve konsil sonucunda alınan kararlarda etkin bir rol üstlenmesi, niyetlerine ve Hıristiyanlığa yönelik etkilerine dair pek çok tartışmayı günümüze kadar getirmiştir. Bununla birlikte onun Hıristiyanlığın merkezini Roma'dan Doğu'ya kaydırması, devletin kiliseyi desteklemesi ve kilisenin de bunun karşılığında ona desteğini sunması neticesinde, Hıristiyanlıkta yeni ve farklı türden sayılabilecek güçlü bir din-siyaset ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Anahtar Kelimeler: Konstantin, Hıristiyanlık, İznik Konsili, Politik Teoloji.
Katolik mezhebinde evlilik ve boşanma
Aile, toplumu oluşturan en küçük kurumdur. Evlilik ise ailenin oluşmasını sağlayan yüzyıllardır bütün dinler ve toplumlar tarafından kutsallık atfedilen bir birimdir. İnsanlık tarihi boyunca önemi vurgulanmış olan evlilik kurumu, Hıristiyan inancına göre kutsal kabul edilmiş ve sakrament derecesine yükseltilmiştir. Evlilik, Hıristiyan inancına göre İsa'nın sevgisinin insanlık üzerindeki tezahürüdür. Evlenen Hıristiyanlar, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirmiş olur. Kutsallığı Hz. Âdem ve Hz. Havva'ya kadar dayandırılan evlilik, Tanrı'nın kurduğu bağ ile evlenen eşlerin kopmaz bir bağ ile bağlandıkları bir kurumdur. Hıristiyanlığın en köklü mezhebi olan Katolik mezhebinin evlilik konusundaki görüşleri evliliğin Hıristiyan inancına göre ne denli önemli olduğunu gösterir. Katolik inancına göre, evlilik Tanrı'nın buyruğuyla kurulmuş olan, Kilise birliğini sembolize eden kutsal bir müessesedir. Eşler birbirine kopmaz bağlarla bağlanmıştır ve boşanmak yasaktır. Evlenen çiftler Kilise birliğini sembolize etmektedir ve bunun bozulması büyük günahlardan sayılır.
Taberî tefsiri'nde Hıristiyanlık
Bu çalışmada müfessir Taberî'nin yazmış olduğu "Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân" adlı tefsirindeki Hıristiyanlık ve Hıristiyanlarla alakalı düşüncelerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Öncelikle çalışmada Hıristiyanlıkla ilgili ele alınan konular hakkındaki âyetler aktarılmış ve bu âyetlerde önemli görülen kelimelerin üzerinde durulmuştur. Ardından Taberî'nin ele alınan konu hakkındaki görüş ve değerlendirmeleri belirlenmiştir. Ayrıca gerekli görülen yerlerde diğer müfessirlerin görüşlerine ve Hıristiyan kutsal kitaplarından alıntılara da yer verilerek benzerlikler ve farklılıklar açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışma giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde çalışmanın konusu, amacı, sınırları, yöntemi ve kaynakları hakkında genel bilgiler verildikten sonra Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et- Taberî'nin hayatı, ilmi şahsiyeti, eserleri ve tefsiri hakkındaki bilgiler sunulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde Taberî'nin tefsirine göre Hz. Meryem ve Hz. Îsâ ayrı ayrı ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde Taberî Tefsirinde Hz. Îsâ'nın Akıbeti işlenmiştir. Bu bölümde Hz. Îsâ'nın vefatı, ref'i, nüzûlü ve Mesihliği gibi konular, Kur'an-ı Kerim, İnciller ve Taberî'nin tefsiri esas alınarak karşılaştırmalı bir şekilde çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise Taberî tefsirindeki Hıristiyanlık eleştirisine yer verilmiştir. Sonuç bölümünde ise ulaştığımız bulgular ortaya koyulmuş ve çalışmamızın genel bir değerlendirmesi yapılmaya çalışılmıştır.
Ortodokslukta sakramentler: Makedon Ortodoks Kilisesi örneği
Bu çalışmada Makedon Ortodoks Kilisesi'nde sakramentler konusu incelenmesi hedeflenmektedir. Makedon Ortodoks Kilisesi, VI. yüzyılda bölgedeki Justiniana Prima adlı şehirde kurulan piskoposluktan sonra XII. yüzyılda kurulan Ohri Başpiskoposluğu'nun bir devamı şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Ancak günümüzde bağımsız Kuzey Makedonya Devleti kurulmuş olmasına rağmen, Makedon Ortodoks Kilisesi'nin otosefalliği 2022 yılına kadar tartışmalı bir mesele iken Sırp Ortodoks Kilisesi'nin Makedon Ortodoks Kilisesini tanıması ve İstanbul Patrikhanesinden alınan karar ile 9 Mayıs 2022 tarihinde tanınması sonucunda otosefalliği resmileşmiş oldu. Günümüzde Makedon Ortodoks Kilisesi otosefalliğini ilan etmiş bir kilise konumundadır ve kendi içerisinde hiçbir yere bağlı olmadan faaliyetlerini yerine getirmektedir. Makedon Ortodoks Kilisesi yedi sakrament kabul etmektedir. Bunlar: Vaftiz, Evharistiya, Konfirmasyon, Günah İtirafı, Evlilik, Rahip Takdisi, Hastaları Yağlama. Bu çalışmada zikredilen sakramentlerin her biri; anlamı, tarihi süreçleri, sakramentleri kabul etmeden önce aranan şartlar ve ayin uygulamaları ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
Hıristiyanlıkta ikonoklazm dönemi ve ikonofillerin kalesi olarak Uludağ
Bizans Devleti tarihinin kırılma noktalarından birini oluşturan ikonoklazm dönemi aynı zamanda Hıristiyanlık tarihinin de en önemli dönemlerinden biridir. Yüz yılı aşkın (726- 843) bir süre devam eden bu dönemde ikon yanlısı olan ikonofiller kazanacakları başarı öncesinde çetin sınavlar vermişler ve kovuşturmalara maruz kalmışlardır. İkonofillerin baskı ve eziyetten kaçabilmek için sığındıkları yerlerin başında başkente yakın olması ve kolayca gözden kaybolmaya imkân vermesi sebebiyle Uludağ gelmiştir. Emniyet ve mahremiyete imkân sağladığı için keşişlerin tercih ettiği Uludağ, ikonoklazm tarihi boyunca kendisine sığınanlara ev sahipliği yapmış ve bu süreçte Uludağ'da büyük bir manastır mirası vücuda gelmiştir. IX. ve XI. yüzyıllarda Uludağ'ı, imparatorların dahi ziyaret ettiği bir hac merkezi haline getiren manastırlar ve keşişler bu çalışmanın esas konusunu oluşturmaktadır. Çalışma boyunca keşiş menkıbelerinden ve günümüzdeki kalıntılarından hareketle manastırların yerleri araştırılmış ve Uludağ'daki Hıristiyanlık mirası detaylıca incelenmeye çalışılmıştır
Kuran'ın Ehlû-i Kitab'ın hukuklarına bakışı
Cenab-ı Hak, Kur'an'ı vahyetti ve onu hayat ve münasebetleri düzenlemek için bir anayasa yaptı, böylece Kur'an, İslam dinini Müslümanlar için bir yaşam tarzı, onların yönetimi için bir anayasa ve hayatın her alanında bir yasama kaynağı, yerel ve uluslararası bireysel ve toplumsal ilişkilerinin düzenlenmesi yaptı. İslam dini, İslam dinini benimsemeyen toplumları yok etmeye mahkûm etmemiş, Kur'an-ı Kerim, Kitap Ehli'ne işlerinde ve yasamada özel bir konum ayırmıştır. İslam ülkelerinde kalıcı olarak ikamet eden Kitap Ehli'ni Kur'an-ı Kerim gözetti, onlara daha önce hiçbir mevzuatın sağlamadığı hakları garanti etti ve İslam ülkelerinde dini, sosyal ve siyasi haklarından yararlanarak yaşadılar. Aynı şekilde Kur'an, ülkede geçici olarak ikamet eden Kitap Ehli'nin haklarını, sürekli ikamet edenlere göre daha az hakla gözetmiştir. Kuran, Müslümanları kendilerine bu hakları garanti altına almakla yükümlü tutmuştur. Kur'an, Kitap Ehli'ni hükümlerle, yasalarla ve amellerle ayırmış, onlara takvâyı emretmiş, onlarla sadece daha iyi olanın haricinde tartışmayı yasaklamış ve onlarla yemek yemeyi ve onlarla evlenmeyi helâl kılmıştır. Bütün bu hükümler, gayrimüslim ülkelerde dahi olsalar ve Darü'l-İslam'da ikamet eden Kitap Ehli, bazı görevleri farz kılmış ve bu kanunların esasını adalet ve hoşgörü yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Bakım, Hukuk, Ehli Kitap, Yahudiler, Hiristyanlar, Ehli Zimmet.
1912?1925 yılları arasında Sebilürreşad Dergisi'nde yayınlanan Hıristiyanlıkla ilgili makaleler ve tahlilleri
Çalışmamızın amacı Sebilürreşad dergisinde 1912?1925 yılları arasında Hıristiyanlık ve misyonerlikle ilgili makalelerin transkribe edilmesi ve bunların yorumlanmasıdır. Bilindiği gibi Sebilürreşad dergisi Osmanlının son yıllarında ve zaman zaman Cumhuriyet döneminde en etkili entelektüel bir dergi olmuştur. Bu kapsamda misyonerlik hareketleri derginin yayın sürecinde önemli bir yer teşkil etmiştir. Derginin özenle ele alarak, misyonerlik üzerine yayınladığı makaleleri çalışmamızda derledik.
( H. 300-392/M.912-1002) yıllar arası Endülüs'ün karşılaştığı iç ve dış zorluklar
Endülüs en güçlü dönemini (H.350-392/M.962-1002) yılları arasında yaşamıştır. Aynı zamanda bu yıllar arasında Endülüs, İslam dünyasında zirveye ulaşmıştır. Bu dönemi araştıran tarihçiler bu dönemi diğer dönemlerden her alanda ayrı tutarlar. Çünkü Endülüs'te tahta çıkan III. Abdurrahman Nasır ülkede siyasi birliği yeniden tesis etti bu da bir takım gelişmeleri beraberinde getirdi. Bu gelişmelerden en önemlisi; Endülüs'te yaşayan farklı etnik yapılar olan Muvelldun, Arap, Vizigotlar ve Berberiler arasındaki etnik milliyetçiliğin bitme noktasına getirilmesidir. Endülüs'te iç karışıklıklar sona erdirilip siyasi birlik sağlandığı için II. Hakem Mustansır ve Muhammed b. Ebî Amir Mansur dönemlerinde devletin gücü dış politikada hissedilmeye başlandı. Endülüs'ün dışarıyla olan mücadelesindeki ilk amacı Kuzey Endülüs'te bulunan Hıristiyan krallıkları kendi hâkimiyeti altına almak, Hıristiyan birliğini dağıtmak ve toplumla kaynaşmayı gerçekleştirip Endülüs içinde yaşamalarını sağlamaktı. İkinci amacı ise o dönemde Mağrib'de (Tunus, Fas, Cezayir) hâkim olan Fatımîler'in hâkimiyetini sonlandırıp Mağrib'de kendi seçtiği idareciler vasıtasıyla bu toprakları idare etmekti. Üçüncü amacı ise Kuzey Avrupa'dan gelen Cermenler'in saldırıları sona erdirmekti. Bu amaçları gerçekleştirmek için birçok savaş meydana gelmiştir ve bu savaşların çoğu zaferle sonuçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Endülüs, İspanya, Mağrip, III. Abdurrahman, II. Hakem, Mansur, Fatimîler, Cermenler, Hristiyan ve Müslümanlar.
Korku filmlerinde kullanılan Hıristiyanlıkla ilgili dini ögeler
Bu çalışma, özellikle yaşadığımız yüzyılda insanlar için en önemli eğlence araçlarından biri olan korku sinemasının izleyicileri korkutmak amacıyla Hıristiyanlıkta bulunan bazı dini ögeleri kullandığı tezini konu almaktadır. İnsanlığın başlangıcından itibaren var olan din, bazı ögeleriyle bilinmeyenle ilgili merakımızı giderdiği kadar, bazı ögeleriyle de korkmamıza neden olmuştur. Yine insanlığın başlangıcından itibaren bizlerle birlikte olan korku da sinemanın gelişimiyle birlikte beyazperdeye aktarılmıştır. İnsanlar yapıları itibariyle var olduğuna inandığı şeylerden daha fazla korkmaktadır. Şeytan, şeytan işgali, cadı, büyü, günah gibi insanların varlığına inandığı kavramlar "din" içerisinde, Kutsal Kitaplarda, peygamberlerin sözlerinde ya da otorite sayılan kişilerin söylencelerinde yer aldığı ölçüde daha da korkutucu olmuştur. Korku sineması ilk örneklerini vermeye başladığından itibaren bu durumun farkında olmuş ve bu ögeleri teknolojinin de getirdiği imkânlarla en korkutucu şekilde izleyicilerine sunmuştur. Bu çalışma korku kavramı ve korku sinemasının tanımlanması ile başlamış, korku ve korku sinemasının din ile arasındaki ilişkilerin açıklanması ile devam etmiştir. Bu bağlamda Hıristiyanlık içerisinde yer alan, gerek geçmişte gerekse günümüzde korku unsuru olarak kabul edilen şeytan, şeytan çıkarma, cadı, büyü ve günah kavramları incelenmiş, her bölümün sonunda o konu ile ilgili örnek olarak seçilen filmler Hıristiyanlık açısından değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Korku Sineması, Hıristiyanlık, Şeytan, Cadı, Günah.
Katolik kilisesinde kutsal müzik anlayışı ve Türkiye'deki uygulanışı
Tanrı'yı övmek için müzik icra etme geleneği pek çok dinî kültürde yer alır ve her kültürün kendisine özgü bir olgudur. Hıristiyanlığın doğduğu ortamda kadim Yahudi geleneğinden beri gelen bir ilahi söyleme pratiği vardı. Hıristiyanlık buna ilaveten çevre kültürlerden esinlenerek bu uygulamayı zenginleştirip devam ettirmiştir. Hıristiyanlık tarihinde, ibadetler esnasında okunan metinlerin bestelenme süreci ilk başta insan sesi temelli olarak tek sesli biçimde başlamıştır. Kiliselerde ortak bir söyleyiş tarzı yerleştirme gayretinin bir ürünü olan bu teganni biçimine Gregoryen Terennümü denilmektedir. Tarihi süreçte dinî müzik icra etme şekilleri gelişerek Kutsal Polifoni, Modern Kutsal Müzik, Kutsal Org Müziği, Popüler Dini Şarkılar, Hıristiyan Dinî Müziği gibi farklı kategorilere ayrılmıştır. Tezimizde Günlük İbadetlerde teganni edilen 100 adet Latince ve İngilizce ilahi resmî ibadet kitaplarından iktibas yapılarak tercüme edilmiş ve bu ilahilerin fenomenolojik tahlilleri yapılmıştır. Bununla birlikte, beş büyük ildeki (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin) Katolik kiliselerinde icra edilen Evharistiya ayinlerine çeşitli litürjik mevsimlerde iştirak edilerek bu ayinler esnasında teganni edilen ve Türkçe Katolik ilahi kitaplarında yer alan toplam 207 adet ilahi incelenmiş ve bulgular mukayese edilmiştir. Böylece Katolik Kilisesinin ilahi teganni geleneğinin Batı'daki ve Türkiye'deki uygulama biçimi ortaya konulmuştur.
Nag Hammadi literatüründe sethiyanizm
Bu çalışma Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında yaşamış gnostik akımlardan birisi olan Sethiyanizm'i konu almaktadır. İsmini Adem ve Havva'nın üçüncü oğulları Şit'den alan bu dini hareket ilk kez Nag Hammadi literatürünün keşfedilmesi ile ön plana çıkmıştır. Yapılan bu çalışmada Sethiyanizm'i heresiolojik literatürün etkisinde kalmadan sadece kendi kutsal metinlerinin ışığında değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışma içinde Sethiyan metinlerdeki mitler, tanrıların doğuşu, insanın yaratılışı ve kurtuluş doktrini olmak üzere üç parçada incelenmiştir. Sethiyanizm aşkın bir ilk prensipten sudur etmiş kutsal varlıklardan oluşan karmaşık bir kozmolojiye sahiptir. Maddi dünya ise kozmik bir kaza sonucu doğan kötücül bir demiurgos tarafından yaratılmıştır. İnsan, ruhsal özü ile Pleroma olarak bilinen göksel âleme, vücudu ile maddi âleme aittir. İnsanlık durumundan kaynaklanan bütün acıların sebebi bu iki zıt doğa arasındaki çatışmadır. Kurutuluş ise sadece kutsal özün tekrar göksel âleme yükselmesi ile gerçekleşir. Anahtar kelimeler: Sethiyanizm, Nag Hammadi, Gnostisizm, Demiurgos.
Menteşeoğulları Beyliği, Akdeniz dünyası ve Osmanlı Beyliği: Devletlerarası ilişkilerin gelişimi
Menteşeoğulları Beyliği'nin doğuşunda en önemli faktör, XIII. yüzyılda gerçekleşen büyük Moğol istilası dolayısıyla Anadolu'ya yapılan büyük Türkmen göçüdür. Diğer beyliklerin kurucuları gibi Menteşeoğullarının ataları da bu göçle Anadolu'ya gelmişlerdir. Toroslar ve Batı Anadolu uçlarında yığılan Türkmen kitleleri, Moğol baskısı ve Türkiye Selçuklu devletinin çözülüşüne paralel olarak, kendi adlarına fetihler yaparak, beyliklerini kurdular. Menteşe Beyi ilk defa Karamanoğullarıyla birlikte tarih sahnesine çıkmıştır. Daha sonra Bizans'ın Karia eyaletini fethettiğini gördüğümüz Menteşe Bey bağımsız bir siyasi otorite niteliğiyle dikkat çeker. Beyliğin kuruluş aşamasında dış ilişkiler olarak, ilk münasebetler Bizans'la yaşanmıştır. Bu münasebetlerin genellikle askeri özellik taşıdığı görülmektedir. Daha sonra Latinlerle askeri, diplomatik ve ticari münasebetler geliştiren Menteşeoğulları, önemli bir deniz gücü olarak deniz gazaları gerçekleştirdi. Hıristiyan güçlerle yapılan savaşlar ticari münasebetlerin gelişmesine engel olmadı. Bu bağlamda Venediklilerle birçok defa anlaşmalar yaptıkları görülmektedir. Ceneviz ve Katalanlarla ise daha çok askeri nitelikte ittifak ilişkileri dikkat çekmektedir. Osmanlı hükümdarı I. Murad döneminde Menteşeoğullarıyla ilişkiler iyi komşuluk ve dostluk temelinde başlamıştır. Bu dönemde siyasi ve askeri üstünlüğü bütün Anadolu'da tanınmış olan Osmanlılar Menteşeoğulları Beyliği'ne de nüfuzlarını kabul ettirmişlerdir. Yıldırım Bayezid döneminde ise Osmanlılar Anadolu Beyliklerine karşı hukuki ve meşruiyete dayalı üstünlüğünü kabul ettirme siyasetinden vazgeçerek doğrudan ilhak politikasına yönelmişlerdir. Nitekim Yıldırım Bayezid 1390'da başladığı Anadolu Seferi'nde Menteşeoğulları ve diğer Batı Anadolu Türk Beylikleri'ni askeri güç kullanarak ortadan kaldırdı. Timur'un Anadolu'ya seferi ve 1402 Ankara Savaşı, hukuken Menteşeoğulları Beyliği'nin yeniden kurulmasına yol açmıştır. Fetret Devri boyunca Menteşeoğulları, Osmanlılar arasındaki taht mücadelesinde denge siyaseti izleyerek güçlenmeye çalıştılar. Çelebi Mehmed ve II. Murad meşruiyete bağlı kalarak ve askeri müdahale için hukuki gerekçelere dayanarak Menteşeoğulları Beyliği'ne son verdi. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Akdeniz, Bizans, Latinler, Menteşeoğulları, Osmanlı
Gaziantep kent merkezinde bulunan gayrimüslim yapıları ve katalog çalışması
Tezde, bahsi geçen yapıların tanınması, korunması, kentin günlük yaşamına kazandırılması, mimari zenginliğin vurgulanması ve kataloglama çalışmasıyla kentin tarihi ve mimari çeşitliliğinin belgelenmesi amaçlanmaktadır. Kent merkeziyle sınırlanmış olan çalışma gayrimüslim yapılar üzerine yapılmıştır. Mimari çeşitliliğin ve kent merkezinin tarihi zenginliğinin ortaya çıkarılması tez konusunun amacını oluşturmaktadır. Tez kapsamında, gayrimüslim yapıların kent merkezindeki ibadethane, eğitim kurumu ve birkaç özel yapının incelenmesi, fotoğraflanması, kataloglanması ve yapılarla ilgili öneriler bulunmaktadır. Tez çalışması 10 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, problemin belirlenmesi, literatür özeti, araştırmanın amacı, kapsamı ve yöntemi hakkında bilgiler bulunmaktadır. İkinci bölümde, gayrimüslim ve azınlık kimlikleriyle ilgili bilgiler bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'nin gayrimüslimlere tanıdığı haklar ve demografik yapı incelenmektedir. Üçüncü bölümde, Gaziantep kent merkezinde bulunan mahalleler detaylandırılmış ve harita üzerinde gösterilmiştir. Araştırılan yapılar tablolar ile detaylıca tanıtılmaktadır. Bu bölümdeki tabloların içeriğinde yapıların yapım tarihi, vaziyet planı, planları, iç ve dış fotoğrafları bulunmaktadır. Bölümün devamında gayrimüslim yapıların harita üzerindeki konumları yer almaktadır. Bu bölümde üç harita halinde yapıların günümüz kullanımı, ilk kullanımı ve konumu kesinleşmeyen yapılar gösterilmektedir. Dördüncü bölümde, Antep Ermenilerinin inançları ve dini yapıları detaylıca incelenmektedir. Beşinci bölümde, Antep gayrimüslim eğitim kurumları hakkındaki bilgiler detaylandırılmıştır. Altıncı bölümde, kent merkezindeki seçilmiş yapıların varoluş çizelgesi bulunmaktadır. Çizelge yapıların yapılış tarihleri ve son kullanım tarihlerini içermektedir. Yedinci bölümde, yapı analizi ve katalog örnekleri yer almaktadır. Yapı analizinin içeriğinde konumu ve yapıdaki yeri ve malzeme ve teknik başlıkları bulunmaktadır. Kent mimarisinin genel itibariyle değerlendirmesi bu bölümde yapılmıştır. Katalog örneklerinde kataloglama yapılırken yöntemi ve tekniği kullanılmış olan kataloglar yapısal olarak incelenmiştir. Sekizinci bölümde, katalog dizini ve katalog bulunmaktadır. Katalog çalışması içerisinde 7 kilise, 1 havra, 19 eğitim kurumu, 1 hastane ve 1 yetimhane mevcuttur. Yapıların mimari ve tarihi araştırmaları ile birlikte planları, konumu ve yapıdaki yerleri, kitabeleri, malzeme ve teknik bilgileri, restorasyon bilgileri, günümüz işlevi ve görselleri kataloglanmıştır. Dokuzuncu bölümdeki tartışma kısmında yapılan çalışmalara ilişkin karşılaştırmalar yapılmıştır. Onuncu bölümde sonuç başlığıyla genel bir değerlendirme yapılmış yapıların tipolojisi, orijinal kullanımı ve günümüz kullanımı incelenmiştir. Ayrıca sonuç bölümde değerlendirme başlığında bulunmaktadır. Bereketli Hilal topraklarında bulunan Gaziantep kent tarihinde bilinen yapıların envantere eklenmesiyle hem bilgi eksikliğinin giderilmesi hem de kent tarihinin zenginliğinin belgelenmesi amaçlanmıştır.
Roma-Bizans döneminde Kudüs (IV.-VII. yüzyıl)
Kudüs, M. Ö. 10.000'lere dayanan bir takım yerleşim yerlerine sahne olmasına rağmen, şehir olarak Bronz çağının başlangıcında ortaya çıkmıştır diyebiliriz. İlk yerleşimcileri Kenâniler olan Kudüs şehrinin, krallık olarak ortaya çıkması Hz. Dâvud dönemine denk gelmiştir. Hz. Süleyman tarafından Tapınağın inşa edilmesi ve Tapınağın Babiller tarafından yıkılması arasında geçen zaman dilimi I. Tapınak Dönemi olarak adlandırılırken, Tapınağın Persler döneminde yeniden inşa edilip M. S. 70'te Romalılar tarafından yıkılması arasında geçen zaman ise II. Tapınak Dönemi olarak adlandırılır. Kudüs, M. Ö. 63'te Romalılar'ın eline geçtikten sonra, Konstantin'in dönemine kadar geçen IV asırlık süre zarfında iki büyük isyana sahne olmuştur. Bu isyanlar neticesinde Yahudiler kanlı bir şekilde bastırılmış olup dünyanın dört bir yanına dağılarak Yahudi diasporasını oluşturmuşlardır. Konstantin'in Bizans İmparatorluk tahtına geçmesiyle birlikte devlet içinde Hristiyanlığa serbestlik vermesi, Kudüs'ün Yahudi kimliğinden sıyrılması ve Hristiyanlık kimliğiyle öne çıkmasının başlangıcı olmuştur. Bu tarihten itibaren Kudüs şehri, Hristiyanlık yapılarıyla donatılarak, dünyanın dört bir tarafından Hristiyan hacıların bu şehre akışını sağlamıştır. Kudüs şehri VII asır Roma-Bizans hakimiyeti altında kaldıktan sonra, 638'de Müslümanların fethiyle, yeni bir dönemin başlangıcına sahne oldu.
Ortopedik engellilerde dinî başa çıkma: Hatay örneği
Bu çalışmanın amacı, engelli bireylerin dinî başa çıkma süreçlerini tespit etmek ve anlamaktır. Araştırmanın çalışma grubu, Hatay ili merkez ve ilçelerinde ikamet eden ortopedik engelli 9 Hristiyan (Ortodoks) ve 18 Müslüman (7 Alevi/Nusayrî ve 11 Sünnî) katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılarla görüşmelerde yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmış, veriler içerik analizi ile açıklanmaya çalışılmıştır. Elde edilen bulgular, katılımcıların görüşmelerde en çok Allah, sabır, dua, kader, kısmet, şükür, zor kelimelerini kullandığını ortaya koymuştur. Başa çıkılması çok zor bir travmatik durum ile karşı karşıya kaldıklarını ifade eden katılımcılar için başta aileleri olmak üzere arkadaş ve diğer gruplardan gelen sosyal ve dinî–manevî destek, engellerinin yarattığı travmalarını aşmalarında kilit rol oynamıştır. Travmanın yaşandığı ilk zamanlarda bilhassa aile fertlerinden gelen destek onları hayata bağlamıştır. Aile fertleri arasında ise anneleri ve annelerinin çabaları özellikle vurgulanmakta ve takdir edilmektedir. Evli ve bilhassa annesi ölmüş katılımcılar, anneleri ile beraber eşlerinin desteğini, kardeş, baba ve diğer geniş aile fertlerinin desteğine göre daha çok dile getirmişlerdir. Katılımcılar, çekirdek ve geniş aile desteği ile beraber engelliler dernekleri, mahalle, iş arkadaşları ve komşuları ile beraber sivil toplum kuruluşlarından oluşan diğer sosyal çevre desteklerine de oldukça önem vermektedirler. Tüm gruplar arasında en sık başvurulan dinî başa çıkma eylemi duadır. Duaların temel motifi daha kötüsüne düşmemektir. Sabır ve daha kötüsüne düşmemek için varolan hâline şükretmek de sıklıkla başvurdukları dinî başa çıkma eylemlerindendir. Engellerinin nedenini anlamlandırmalarında kader, imtihân ve çekilen sıkıntıların öteki dünyada karşılığını alacakları inancı temel rol oynamıştır. Bu süreçte psikolojik destek almak, katılımcıların engelliliklerinin ilk, orta ve ilerleyen süreçlerinde başvurmaya gerek duymadıkları ya da nadiren başvurduğu bir başa çıkma biçimi olmuştur. Nadiren alınan psikolojik desteğe rağmen, katılımcıların travmatik engellilik süreçleri genellikle kalıcı olmamış, bu süreç çoğunlukla engellilerin sorunlarını kabul etme, geleceğe dönük daha pozitif düşünceler geliştirme gibi yaklaşım ve engelliliklerinin yarattığı sorunlarla mücadele etme için çabalama eylemleri ile sonuçlanmıştır. Hristiyanlarda duadan sonra en çok atıf yapılan dinî başa çıkma etkinliği kader inancı ve mucize beklemek iken, Sünnîlerde kader, imtihân, engelini hayra yorma ve tevekkül motifleri dikkat çekmiştir. Alevi/Nusayrî katılımcılar ise dinî-manevî başa çıkma etkinlikleri ile beraber dinî olmayan etkinlikleri de vurgulamışlardır. Alevi/Nusayrîlerde engelin nedenine yönelik kader olduğu inancıyla beraber katılımcıların geçmiş hayatlarında (reenkarnasyon) günah işlemiş olabileceklerinden dolayı engelin bir cezalandırılma ve bedel olduğu inancı, Hristiyan ve Sünnî gruba göre daha fazla dile getirilmiştir. Aleviler de ayrıca Tanrı'nın ibret için kendilerini engelli yaratmış olabileceği motifi dikkat çekmiştir. Alevi/Nusayrîler, Sünnî ve Hristiyan gruplara kıyasla engellerini tıbbi sebepler ile daha fazla açıklamışlardır. Yine Alevi/Nusayrîler tıbben geliştirilecek bir tedavi ile engellerinden kurtulabileceklerini de daha fazla ifade etmişlerdir. Sünnîler, engellerinin nedenlerini kadere en çok bağlayan ve mucize beklentisi olmayan ya da çok az olan ve tıbbi desteği en az vurgulayan kesimdir. Hristiyanların daha çok seven-koruyan tanrı tasavvuruna sahip oldukları ve aynı zamanda duygu odaklı olumlu dinî başa çıkmaya Sünnî ve Alevi/Nusayrî gruba nispeten daha çok atıfta bulundukları ortaya çıkmıştır. Katılımcı kesimler arasında Sünnîler, duygu ve problem odaklı başa çıkma stratejilerinin herikisine birarada en fazla başvuran grup olmuştur. Engelliliğin ilk yıllarında isyanlarla kendisini gösteren olumsuz dinî başa çıkma aktiviteleri, engelliğin anlamlandırılmasından ve kabullenilmesinden sonra yerini olumlu dinî başa çıkma aktivitelerine bırakmıştır. Katılımcılar travmalarının ilerleyen yıllarında olumlu dinî başa çıkma aktivitelerine daha fazla başvurmuşlardır. Hristiyanların hemen hemen tamamı ise bu travmatik yaşam olayının etkilerine karşı halen mucize beklentisi içerisinde olduğundan dolayı duygu odaklı başa çıkmaya diğer iki kesime göre daha fazla başvurmaya devam etmektedir. Engellilerin travmalarının nitelikleri bireyden bireye değişmekle birlikte, başvurulan dinî başa çıkma unsurları, aktiviteleri ve yansımaları benzerdir. Din, başa çıkma sürecinde genel başa çıkmanın parçası, ürünü ve yardımcısı olmakta ve dolayısıyla olumlu yönde katkılarda bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Başa çıkma, dinî başa çıkma, Hatay, engel, ortopedik engel.
Suriye Haşhaşileri (11.-13.Yüzyıl)
Bu tez çalışması 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlı Seferleri ile bugünkü Orta Doğu coğrafyasına gelen Hristiyanların bölgedeki İsmailî mezhebine mensup gruplar ile ilişkilerini konu edinmektedir. 12. yüzyıl başından itibaren bölgeye yerleşen Hristiyan topluluklar ve organizasyonlar özellikle Suriye ve çevresinde Sünni Müslümanlara ya da civardaki Sünni devletlere pek benzemeyen Batınî teşekkülünü tanımaya başladılar. Dini öğretilerine çok bağlı olan bu grup aynı zamanda alışılagelmiş savaş taktikleri dışında yöntemler ile düşmanlarına korku salmaktaydı. Halen kaynağı hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bu grup için "Haşhaşîler" adı genellikle batılılar tarafından kullanılmıştır. Hristiyanlar bölgede kaldıkları sürece bu ilginç organizasyon ile kimi zaman dostane kimi zaman da mücadele içerisinde ilişkilerini sürdürecektir. Bu grup tarih boyunca çeşitli isimler ile anılmış olsa da bu tezde özellikle Batılıların onlara atfettiği isim olan "Haşhaşîler" kavramı daha çok kullanılacaktır. Tezimizin giriş bölümünde Haşhaşî ve Haşhaşîlik nedir?; birinci bölümde Haşhaşîler ve Hristiyanların birbirlerine bakışı; Üçüncü bölümde 12. ve 13. Yüzyıllarda Haşhaşîler ve Hristiyanlar arasındaki ilişkiler işlenmiştir. Dönemle ilgili arşiv, kitabe türünden kaynaklar olmadığı gibi, diğer ana kaynaklar da birinci ve ikinci tür kaynaklarla sınırlıdır. Onun için bu araştırmada mevcut ana kaynakların yanında, birinci ve ikinci tür kaynaklardan da faydalanılmıştır. Döneminin siyasî olaylarından bahseden kaynaklar kadar, şehir ve bölge tarihçileri, seyyahlar ve din adamları da bu çalışmanın temel kaynaklarını oluşturmaktadır. Bütün bu eserler genelde Müslüman müelliflerce kaleme alınmış ve değerlendirmeler bu şahıslar tarafından yapılmıştır. Oysa Selçuklular iç ve dış siyaset gereği gayrimüslim insanlar ve devletlerle de münasebette bulunmuşlardır. Bunlardan Ermeni, Süryani ve Bizans kaynaklarından da faydalanılmıştır
Pavlikanlar
Tez konusuna genel bir isim verilerek, Pavlikanların, siyasi ve sosyal alandaki etkilerini de içine alan genel bir çalışma yapılması hedeflenmiştir. Günümüze kadar Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalar siyasi tarihlerinden ziyade Hrıstiyanlık tarihi bağlamında ele alınmıştır. Bu tezle birlikte siyasi tarihleri hakkında da araştırma yapılarak, Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalara bir yenisinin eklenmesi amaçlanmaktadır. Bizans'ın uyguladığı 'tek din' politikası doğrultusunda ötekileştirilen, dışlanan ve baskılara maruz kalan Pavlikanlar, diğer heretik cemaatlerden farklı olarak Bizans'ı sadece dini alanda değil siyasi alanda da uğraştıran bir topluluktur. Bu topluluğun diğer bir özelliği de belli bir etnik unsura sahip olmamasıdır. Bulundukları coğrafyanın avantajını kullanıp bazen Araplara karşı Bizansla bazen de Bizans'a karşı Araplarla yaptıkları iş birliği doğrultusunda güçlerini arttırarak IX. yüzyılda Divriği de kendi devletlerini kurdular. Dört bölümden oluşan tezimizin birinci bölüm başlığı Coğrafyadır. Bu bölümde Pavlikanların ortaya çıktıkları ve yayıldıkları bölgeleri anlattık ve Pavlikanların etnik yapısı hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde Din başlığı altında, Pavlikanlarla birlikte aynı coğrafyada ortaya çıkan ve heretik olarak adlandırılan diğer cemaatler hakkında bilgi verdik. Daha sonra Pavlikanların dini inançlarını ve Pavlikan adının kökenini anlattık. Üçüncü bölümümüz de ise Siyasi Tarih başlığı altında, VII. ve IX. yüzyıllar arasında Bizans'ın siyasi durumu, bu yüzyıllar arasında Bizans – Müslüman Arap İlişkisi, Pavlikanların siyasi tarihleri ve son olarak da Pavlikanlardan sonra ortaya çıkan cemaatlerin siyasi tarihlerine değindik. Dördüncü ve son bölümümüzde ise, Bizans'ın Heretik Cemaatler İle Mücadelesi başlığı altında, Kilise – Devlet İlişkisi, Heretik cemaatlerin ortaya çıkış nedenleri ve Bizans – Pavlikan Mücadelesi konularını anlattık.
Ortaçağ Doğu Hıristiyanlığında mistik hayat
Monastisizmin kaynağına baktığımızda, onu, koğuşturmanın korkusundan güçlü bir şekilde etkilenen, sıradan meşguliyetlerini terk eden, kendilerini güvenlik için dağlara, ıssız çöllere ve yeryüzünün karanlık mağaralarına çeken, doğuda erken dönem Hıristiyanlarının yarattığını keşfederiz. Ancak monastisizm ideali bir yol olarak istisnasız bir şekilde Yahudi, Pagan veya Hıristiyan olsun neredeyse dünyanın tüm dinlerinde bulunur. Doğu'da Kilise'nin ilk doktorları İskenderiye'li Clement ve Origen inziva hayatını övdüler. Onlar, kişinin arınması ve kendisini Tanrı'ya adamasının gerekli koşulunun bir insanın düşüncelerini ve tutkularını kontrol etmesinden geçtiğini ifade ettiler. Mısır'da ilk ve en önemli hermitlerden biri St. Antony örneği, birçoğunu münzevi hayatı kabul etmesi için ikna etti. Birçok kişi çölde ıssızlığı ve münzevilerin bu yolunu takip etti ve çok geçmeden çölü adeta akrabalarını terk eden ve kendilerini semanın tabiiyetine adayan keşişlerden bir şehir olan Mısır'ın dağlarında manastırlar teşekkül etti.Doğu manastırcılığı, çoğunlukla ifade edildiği gibi iki şekilde gelişti: cenobitik hayat ve hermit hayatı. Öncekiler, onların düzenli kurallar ve disiplin altında yaşayışlarından dolayı; sonrakiler de onların kendi bireysel usullerini düzenlemekte ki aşırı taassuplarından ve birbirleri ile hiçbir münasebette bulunmamalarından dolayı bu şekilde adlandırıldı. Aziz Antony, hermit hayatının kurucusuydu. Cenobitik hayat ise ilk manastır ?Kural?ını tesis eden Aziz Pachomius ile başlatıldı. Biraz sonra Aziz Basil bir başka ?Kural? tanzim etti ve bu tüm doğuda Pachomius'un ?Kural?ının yerine geçti. Küçük Asya'da Aziz Basil'in etkisi altında, doğu monastisizmi gelişimini tamamladı ve son şeklini aldı. Suriye ve Mezopotamya'nın keşişleri ise uzun bir zaman birbirlerinden ayrı olarak ve her biri kendi yolunda, bir baş keşişin hükmü olmaksızın yaşadı. Anadolu'da, Suriye'de ve Filistin'de manastır hayatının yayılması müthiş bir literatürü de beraberinde getirdi.Hıristiyanlıktan önce ve erken doğu Hıristiyanlığında, inziva hayatının ne ifade ettiği bu çalışmanın konusunu teşkil etmektedir.
İslam yönetimlerinde Süryaniler (VII-XII. yüzyıllar)
Kadıköy Konsilinden (451) sonraki süreçte, II. yüzyıldan beri Hıristiyanlık dünyasını alt üst eden teolojik ihtilaflar kronikleşmiş, bu çerçevede başlıca Monofizit ve Diofizit kristolojileri etrafında klikleşmiş olan Süryani'ler, Bizans devlet ve kilisesi tarafından sapıklık ve zındıklık ithamı ile istibdat ve kanlı takibatlara tabi tutulmuşlardı. VII. yüzyılda cereyan eden İslam fütuhatı Süryani'lerin Monofizit kolunu Bizans, Diofizit kolunu ise Sasani tahakkümünden, XI. asırda tesadüf edilen Selçuklu yayılması ise genel olarak Süryani'leri, X. yüzyıldan itibaren Suriye'de yeniden hâkimiyet tesis etmiş olan Bizans ve XI. asırdan itibaren Antakya, Urfa ve Kudüs gibi Müslüman ve Süryani'lerin ortak olarak yaşadıkları kentleri ele geçiren Haçlı baskısından kurtarmıştır. Nitekim Süryani tarihinin, Antakya kilisesinin kendi bünyesinden kaynaklanan nüfuz mücadeleleri istisna, teolojik, siyasi ve bilhassa sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan altın çağına da Hulefa-i Raşidin, Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular hâkimiyeti altında bulundukları VII-XIII. asırlar arasındaki periyot tanıklık eder. Bu vakıa, devrin Süryani, Ermeni ve Arap kaynakları tarafından da açıkça ortaya konulmuştur. Süryani toplumunu İslam hâkimiyeti altında huzur, refah ve inkişafa sevk eden amillerin büyük bir kısmı İslam dini ve hukukunun nevi şahsına münhasır yapısı ve özelliklerinden, diğer bir kısmı da yaşadıkları acı tecrübeler sebebiyle Bizans ve Latin Kiliselerine karşı daima mesafeli durmayı tercih etmiş olan Süryani'leri, tarihte diğer milletlere nazaran farklı kılan bir takım ayırt edici hassalardan neşet etmiştir.
Haçlı Seferleri ve Doğu Hıristiyanları
Tarih boyunca pek çok kültür ve inanç, savaşlar sebebiyle farklı kültür ve inanca sahip devletlerin hakimiyeti altında bulunmuş ya da bazı inançlar ayrı fikirlere sahip milletlerin bağrında ortaya çıkmış ve güçleninceye kadar onların idaresi altında yaşamak zorunda kalmıştır. Genelde farklı inanç ve kültürler üzerinde hakimiyet tesis eden devletlerin, diğer milletleri kültür ve medeniyet bakımından kendilerine tabi kıldıkları, inanç ve değerlerini zorla değiştirmeye çalıştıkları tarihin sık sık kaydettiği bir olgudur. Hıristiyanlık tarihinin başlangıcında putperest Romalıların Hıristiyanlara yaptığı zulümler, Sasaniler'in Ermeniler'i ateşe tapmaya zorlamaları, Yahudi Himyer Krallığı'nın Hıristiyanlara dinlerini değiştirmeleri için uyguladığı baskılar zulüm tarihinin sadece birkaç sayfasıdır.İslamiyet tarih sahnesinde görülen bu zulüm perdelerini kapatmak için çaba gösterdi. İslamiyet fethettiği yerlerde insanları yok ederek ya da sürerek o topraklarda sadece kendi hakimiyetini tesis etmeyi değil, aksine olabildiğince fazla sayıda insanın İslam olgusunu tanımasını hedeflemiştir. Dolayısıyla ilk etapta İslam gerçeğini reddeden gayri Müslimlere zamanla İslamiyet'i daha iyi tanıyabilecekleri bir ortamın hazırlandığını ve hür iradeleri ile din seçiminin kendilerine bırakıldığını ifade etmek yanlış olmayacaktır.Hıristiyanlar sosyal hakların en önemli unsurlarından birisi olan fikir ve düşünce özgürlüğünden de olabildiğince faydalanmışlar, günümüze ulaşan pek çok eser bırakmışlardır. Onlara bu hususta baskı uygulandığına dair bir bilgiye kaynaklarda rastlanmamaktadır.İslam birliğinin bozulması ve Bizanslıların pek çok yeri ele geçirmesi bu topraklarda yaşayan gayri Müslimler üzerinde yaşayan olumsuz tesirler bırakmıştır. Haçlı Seferleri'nin başlangıcında özellikle Bizans Kilisesi'ne bağlı Ermeni Hıristiyanları ihanet içine girmişlerdir. Daha sonra ise pişman oldukları ayrı bir gerçektir.Çalışmamızdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi bu seferler sırasındaki yaşanan olaylarda Müslüman askerlerin ve Haçlı askerlerinin davranış ve tutumları Doğu Hristiyanlarının hangi düşünce yapısında daha rahat ve özgür bulunduklarını anlamamız açısından önemlidir. Müslüman Türk askerleri savaş sırasında bile mert ve adil davranışlarda bulunarak savaşmışlardır. Eskilerin Hristiyan tarihçileri dahi Türklerin yiğitlik ve cesaretlerini beğenip,takdir ederek, ?bu Türklerin tam ve mükemmel olduklarını ve Haçlılar ile kıyas ve karşılaştırmaya kabul edilebilmeleri için yalnız Hristiyan olmamaktan başka bir eksiklikleri olmadığını? ilave ederler.Haçlı Seferleri ile bozulan İslam dünyasındaki gayri Müslimlerin durumları Doğu Hıristiyanlara felaket getirdi. Haçlı seferlerinden önce her konuda hoşgörü ortamında bulunan Doğu Hıristiyanları, bu seferler sırasında Batı Hıristiyanlarının kendilerine yaptıkları ile büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Doğu Hıristiyanları tam bir hayal kırıldığına uğradıkları ve İslam idaresinde sahip oldukları hakları kaybettikleri bilinen bir husustur. Batı'nın Doğu Hıristiyanlarına yardım götürmek, onları bulundukları Müslüman egemenliğinden kurtarmak amacıyla düzenlenen Haçlı Seferleri Doğu Hıristiyanlarına yardımdan çok felaket getirmiştir. Birçok tarihçiye göre Haçlı Seferleri kilise tarafından organize edilen bir harekettir. Fakat bu seferlerin sömürgesi bir karakter taşıdığı da tartışılmaz bir gerçektir.Medeniyete karşı barbarlığın taarruzu olarak görülmesi gereken Haçlı Seferlerinin sonucunda Doğudaki Hristiyan halkın bu yıkım sonucunda toplanıp yeniden ayağa kalkması zaman alıcaktır. Sözde Doğu Hristiyanlarına yardım ve huzur götüren Haçlılar, Seferlerini sonunda var olan huzuruda yok edip ülkelerine dönmüşlerdir. Doğu Hristiyanlarına fayda götürme girişimleri asıl seferlerin sonunda ülkelerine döndüklerinde medeniyetten pay kapmış olan haçlılara fayda sağlamıştır.
Ideal sovereignty and rule over the holy land based on Islamic incluvisity
Jerusalem is an important geography that is in terms of many field with its strategic location, its history dating back thousands of years, hosting different different peoples and civilizations, being in relation to the three monotheistic religions and their adherents and the important buildings in it -Al-Aqsa Masjid for Muslims; the Western Wall for modern Jews and the Church of the Holy Sepulcher for Christians. So, Jerusalem has been significant for Muslims, Christians and Jews, and these three monotheistic religions, and it is the only city that all these three monotheistic religions have in common. All three religions have different and justified claims about this city, so there has been chaos and struggle for centuries in Jerusalem within exeption under Muslim sovereignity. In order to solve these problems and to put an end to these struggles and chaos, it is necessary to know the historical background of these issues, the perspectives of different religions on Jerusalem, how people from different civilizations approached this issue and what it means to them. This research aims to understand the perception of Jerusalem in three monotheistic religions, to see the perspectives of religions on Jerusalem, to reveal which sovereignties has been seen in Jerusalem throughout history, and how the situation of Jerusalem was during these periods of sovereignty. Thus, it will be seen who has succeeded best in ruling Jerusalem and who is competent in this task. So, it will be revealed that the rule of Muslims was different from other periods of rule in the history of Jerusalem. Moreover, the foundations and principles of the Muslim method will be revealed.
A critical study of the future of Al-Aqsa Mosque within the framework of the deal of the century from Christian Zionists perspective
Al-Aqsa Mosque, Bayt al-Maqdis, and the destiny of Palestine have all become central topics in the Deal of the Century. For the future of this land including al-Aqsa Mosque as a whole, this territory is presented with a unilateral projection that is intertwined not only with the changes in the spheres of politics and international relations but also with the historical and religious past. This research is based on findings on the projections of Christian Zionists for the future of Al-Aqsa Mosque as outlined in the Deal of the Century. Firstly, as a consequence of assessments and reviews, it is concluded that the Deal proposes a major change in the status quo of Al-Aqsa Mosque by suggesting that the Mosque should be allocated only to Jews and Christians on holidays special to Jews and Christians, as begun to be done. Second, the plan gives the Jews exclusive use of the eastern side of Al-Aqsa Mosque, which indirectly intends to extend the temporal division in the Mosque into the dimension of spatial division, as it was done in the partition of the Ibrahim Mosque in Hebron. The third phase involves Christian and Jewish Zionists alliance to have a Jewish Temple constructed on the current location of Al-Aqsa Mosque. Research on the influence of Christian Zionism in American politics has revealed that in their anticipation of Christ's second coming, Christian Evangelicals, particularly in the United States, have made this claim. In addition to the fact that the entire area of al-Aqsa Mosque is included in the target of the Jewish Temple plan, in accordance with the idea that Jesus Christ would enter from here, there is also a proposal to open the Babu'r-Rahma Gate, which is now one of the sealed gates of the Mosque. As a result, the Deal of the Century proposes the division of space and the sharing of the Aqsa Mosque as a starting point that is in line with the Evangelical plans, the successful completion of which will be the construction of a Jewish Temple to hasten the return of Jesus and the arrival of the Apocalypse. This is an endeavor in which Christian Zionists want to alter the global order by bringing about their long-held desire for a global war, often known as the War of Armageddon, by means of a Jewish Zionist state that would advance Western interests in the Holy Land and the broader Middle East.
Utrecht Birliği eski Katolik kiliseleri
Utrecht Birliği Eski Katolik Kiliseleri, 18 ve 19. yüzyıllarda Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılarak kurulan ulusal ve bağımsız kiliselerdir. 18. Yüzyılda Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılan Hollanda Katolik Kilisesi ile 19. yüzyıldaki I. Vatikan Konsili kararlarına itiraz edenler tarafından kurulan Almanya, Avusturya ve İsviçre Eski Katolik Kiliseleri, 1889 yılında Utrecht Birliği çatısı altında birleşmiştir. Utrecht Birliği Eski Katolik Kiliseleri, bu kurucu kiliselerin yanı sıra, daha sonra kurulan veya Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılan diğer birkaç kiliseyi de bünyesine kabul etmiştir. Eski Katolik Kiliseleri, Roma Katolik Kilisesi ile birlik halinde olmadığı halde Katolik ismine sahip çıkan kiliselerdir. Eski Katolik Kiliseleri farklı ülkelerde, farklı tarihlerde ve farklı süreçler sonunda kurulmuştur. Bu kiliselerin kuruluş süreçleri ve Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılış sebepleri bakımından birtakım ortak noktalar söz konusudur. Roma Kilisesi ve Petrus'un üstünlüğü, Konsilyarizm, Reform, Gallikanizm, Jansenizm ve Cizvitler, Eski Katolik Kilisesileri'nin ayrılıkları ile yakından ilişkili konulardır. Farklı süreçler sonunda ortaya çıkan Eski Katolik Kiliseleri, ulusal bağımsızlıklarını ve birtakım farklılıklarını koruyarak Utrecht Birliği çatısı altında birleşmiştir. Bu birleşme ile ökümenik bir vizyonu hayata geçiren Eski Katolik Kiliseleri, diğer kiliseler ile ökümenik diyalog faaliyetlerine başlamışlardır. Bu çerçevede Anglikan Kilisesi ve diğer birtakım kiliseler ile ortak komünyon anlaşmaları imzalanmıştır. Bu çalışma, Eski Katolik Kilisesileri'nin kuruluş süreçlerini, diğer kiliseler ile girdikleri ökümenik diyalog faaliyetlerini ve genel itibariyle günümüzdeki durumlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Eski Katolik Kilisesi, Utrecht Birliği, Papanın Yanılmazlığı, Bonn Anlaşması, Ortak Komünyon.