Tomography
113 theses under this subject heading
Çift enerjili kardiyak bilgisayarlı tomografi ile farklı kontrast madde protokollerinin görüntü kalitesinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı kontrast maddenin miktarı ve injeksiyon hızı değiştirilerek oluşturulan farklı protokoller ile uygulanmış çift enerjili kardiyak BT görüntülerinin kalitesini polienerjetik ve sanal monokromatik enerji düzeylerine göre karşılaştırmaktı. Çalışmamıza 1 Ocak 2022-15 Eylül 2022 tarihleri arasında koroner arter hastalığı tanı veya takibine yönelik kardiyak BT uygulanması için yönlendirilmiş hastalar dahil edildi. Çalışmada 4 adet kontrast protokol grubu ve her grupta 50 hasta olmak üzere toplam 200 hasta ve 200 inceleme yer aldı. Tüm çekimler, 40-140 keV arası (10 keV aralıklarla) monoenerjetik görüntülerin oluşturulmasına imkan veren çift kaynaklı çift enerjili BT cihazıyla yapıldı. Tüm hastalarda, aort kökünden kontrast atenüasyonu (HÜ) ve gürültü; sol ön inen arter, sirkumfleks arter ve sağ koroner arterin orta-distal kesimlerinden HÜ, sinyal-gürültü oranı (SGO) ve kontrast-gürültü oranı (KGO) ölçümleri yapıldı. Görüntü kalitesinin subjektif değerlendirmesi için 5-noktalı Likert ölçeği kullanıldı. Monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında aortta en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde; en yüksek gürültüye 40 keV, en düşük gürültüye ise 110 keV düzeyinde ulaşıldı. Monoenerjetik görüntülerde ayrıca tüm kontrast gruplarında her üç koroner arterde de en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde ulaşıldı. Yine monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında da her üç koroner arterde en yüksek KGO değerine 90 keV düzeyinde ulaşılırken en yüksek SGO değerleri her üç arter için de farklı gruplarda farklı enerji düzeylerindeydi. Monoenerjetik görüntülerde tanısal koroner atenüasyona (200-750 HÜ) ulaşan hastaları içeren ek analizler, yalnızca istatistiksel anlamlı karşılaştırma için yeterli hasta sayısına ulaşılan 40, 50 ve 60 keV düzeylerinde yapıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 60 keV düzeyinde ulaşıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek SGO ve KGO değerlerine 60 keV, en düşük SGO ve KGO değerlerine 40 keV düzeyinde ulaşıldı. Tüm gruplardaki her üç koroner arterde de enerji düzeyleri arasındaki kontrast atenüasyon ve KGO farkı anlamlıydı. SGO değerlerinde ise yalnızca grup 2'de sirkumfleks arter için 40 ve 50 keV arasında; grup 3'te her üç koroner arter için 50 ve 60 keV arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak, farklı kontrast madde protokolleriyle çift enerjili kardiyak BT'de monoenerjetik 40-60 keV düzeylerinde koroner arterlerde yeterli tanısal kontrastlanma elde edilebilir. Monoenerjetik görüntüleme ile koroner arterler değerlendirilirken incelemeye 60 keV görüntülerle başlanması en ideal ve hızlı sonucu sağlayacaktır.
Hastanelerde gelir ve talep
Bu araştırmanın amacı incelenen hastanede PET CT cihazının kullanımının ve talep tahmininin bilimsel hesaplamalar kapsamında tespit edilmesidir. Araştırmanın kapsamını İstanbul'da faaliyet göstermekte olan özel bir hastanenin PET CT ünitesi oluşturmaktadır. Veriler kurumun süreç performans ve iş geliştirme departmanından alınmıştır. Departmana ait bilgiler PET CT ünitesi sorumlusu ile görüşülerek alınmıştır. Araştırmaya konu olan PET CT cihazına yönelik talep tahmini uygulaması çalışmasında, öncelikli olarak PET CT cihazına yönelik kullanım kapasitesi ve çalışma dereceleri işgücü durumuna göre değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda PET CT cihazına yönelik olarak gerçekleştirilen işlemler tablolar halinde sunulmuştur. Cihazın net olarak hizmet verdiği süreler, arıza, işgücünün çalışma saatleri ve tatil durumları gibi kıstaslar dikkate alınarak hesaplanmıştır. PET CT cihazına ilişkin kullanım oranları belirlenmiş ve çalışma derecesi fiili kapasite ve pratik kapasite oranlaması kapsamında tespit edilmiştir. PET CT cihazına yönelik kapasite şartları kapsamında sağlık hizmetlerine yönelik hesaplamalarda sıklıkla kullanılan en küçük kareler yöntemi (EKKY) kullanılmıştır. Regresyon modeli kapsamında öncelikle verilere ilişkin grafikler verilmiş ve sonrasında model oluşturulmuştur. Toplam olarak 07/2016 – 06/2017 tarihleri arasında 1740 saat yani 104400 dakikalık zaman çalışılmıştır. 07/2017-06/2018 dönemi itibariyle PET CT adedi ve toplam geliri önceki yıllara göre artış göstereceği tespit edilmiştir. PET CT adettin bir önceki döneme göre %28, PET CT geliri %15 artış olacağı öngörülmektedir.
Single source dual-enerjili bilgisayarlı tomografinin twinbeam tekniği ile bening ve malign akciğer nodüllerini ayırdedebilmedeki etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografide tek kaynaklı twinbeam tekniği ile benign akciğer nodüllerinin malign akciğer nodüllerden ayırmada nodülün renk haritalama ile görsel değerlendirme, nodülde ölçülen kontrast yükü ve iyot konsantrasyonunun tanıdaki etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Elli üç hastaya (ortalama yaş, 62 yaş) intravenöz kontrast uygulamasından 40sn sonra twinbeam özelliği olan tek kaynaklı çift enerjili göğüs bilgisayarlı tomografi yapıldı. Eş zamanlı tarama 120kV Split Filtre (120AuSn) tüp gerilimi ile görüntüler elde edildi. 120kVSplit Filtre (120AuSn) veri seti ve ağırlıklı ortalama görüntü veri seti verileri, çift enerjili bir iş istasyonuna aktarıldı. Ağırlıklı ortalama görüntü, 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık bir görüntü elde edildi. Görüntüler 3 mm kalınlığında eksenel bir veri setinde yapılandırıldı. 53 soliter pulmoner nodülün her biri, ayrı ayrı değerlendirildi; 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık veri setleri özel çift enerjili bir iş istasyonunda manipüle edildi. Kontrastlanma varlığınının değerlendirilmesinde üreticinin varsaydığı değeri %50 iyot tutulumu olarak belirlenmiş olan nitel bir görsel değerlendirmedir. Eğer nodül içerisinde herhangi bir miktarda renk (turuncu veya kırmızı) varsa, kontrastlanma olarak değerlendirildi. Diğer bir yöntem, iyot konsantrasyonunun ölçümünden oluştu. İyot konsantrasyonunu mg / ml cinsinden hesaplandı. Bulgular: 53 pulmoner nodülün 36 sı benign (%67,9), 17 si malign(%32,1) akciğer nodülü idi. Kontrast madde iyileştirmenin görsel değerlendirmesi sırasıyla % 100 duyarlılık ve % 67 özgüllüğe sahipti. Ölçülen nodül kontrast yükü açısından benign nodüllerde ortalama kontrast yükü 56±152,8(0-773), malign nodüllerde 174,3±237,8(22,5-834,0) olarak saptandı. Cut-off değer olarak 19,25 HU dansite alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %66,7 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,034). Nodülün iyot yükü açısından benign nodüllerde ortalama iyot yükü 3,6±8,9(0-49,9) mg/ml , malign nodüllerde ort. 10,3±13(1,4-51) mg/ml olarak saptandı. Cut-off değer olarak 1,35 mg/ml alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %69,4 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,031). İyot yükü açısından Pozitif Prediktif Değeri(PPD) %60 Negatif Prediktif Değer ise %100 olarak hesaplandı. Kontrast yükü PPD %58 , NPD %96 olarak hesaplandı. Sonuç: Akciğerde saptanan nodüler lezyonların malign ve benign olarak tanımlanmasında DEBT önemli katkılar sağlayacağı sonucuna varıldı.
Farklı döner eğe sistemlerinin kök kanal dolgu materyalini uzaklaştırma etkinliğinin mikro bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı; dört ayrı NiTi döner eğe sisteminin tekrarlayan kök kanal tedavisi etkinliklerini mikro bilgisayarlı tomografi ile incelemek ve tekrarlayan kök kanal tedavisi sırasında kök kanal dolgusunun uzaklaştırılması için geçen süreleri karşılaştırmaktır. Çalışmada 40 adet insan mandibular premolar dişi kullanılmış ve kök boyları 15 mm olacak şekilde standardize edilmiştir. Örnekler ProTaper Universal döner eğe sistemiyle F2'ye kadar şekillendirilmiş, tek kon yöntemiyle MTA Fillapex kök kanal patı ile doldurulmuştur. Kök kanalları geçici dolgu maddesi ile kapatılmış, 1 ay boyunca 37ºC ve %100 nemli ortamda bekletilmiştir. Kök kanal dolgularının tekrarlayan kök kanal tedavisi öncesi hacmini değerlendirilmek için mikro BT ile taranmıştır. Örnekler kök kanal dolgusunun uzaklaştırması için kullanılacak eğe sistemine göre olarak rastgele 4 gruba ayrılmıştır (n=10): Protaper Universal Retreatment NiTi sistemi, ProTaper NEXT NiTi sistemi, EdgeFile XR NiTi sistemi ve EdgeFile® X3 NiTi sistemi. Kök kanallarında kalan artık dolgu miktarının değerlendirilmesi amacıyla tüm örnekler ikinci kez mikro BT cihazı ile taranmıştır. Elde edilen görüntülerden μCT Evaluation Program kullanılarak kök kanallarından uzaklaştırılan dolgu yüzdeleri hesaplanmıştır. Ayrıca kök kanal dolgusunun uzaklaştırılması sırasında apekse ulaşmak için geçen süre ve tüm dolgunun sökümü için geçen süre kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde normal dağılıma uygunluk Shapiro Wilk testi ve gruplar arası karşılaştırmada Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. İstatistiksel analiz sonucunda; uzaklaştırılan kök kanal dolgu yüzdesi değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ancak EdgeFile® X3 grubunda uzaklaştırılan kök kanal dolgu yüzdesi daha az olarak tespit dilmiştir. Gruplara göre apekse ulaşmak için ve tüm dolgunun sökümü için geçen süre EdgeFile® X3 sisteminde, diğer sistemlerinden daha yüksek elde edilmiştir. Bu çalışma sonucunda kullanılan NiTi eğe sistemlerinin hiçbirinin kök kanal dolgusunu tamamen uzaklaştıramadığı, EdgeFile XR sisteminin kök kanal dolgusu uzaklaştırma etkili olduğu ve EdgeFile® X3 sisteminin kök kanal dolgusu uzaklaştırma etkinliğinin diğer eğe sistemlerinden daha az olduğu tespit edilmiştir.
Bir üniversite hastanesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin çocuk ve genç bireylerde kullanım endikasyonlarının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) çekilen çocuk ve genç hastalarda KIBT endikasyonlarını ve bu endikasyonların farklı kategorilere (yaş, cinsiyet, görüntü alanı, görüntülenmek istenen bölge) göre dağılımı incelemektir. 01 Ocak 2018 - 01 Ocak 2020 tarihleri arasında çekilen toplam 7131 görüntü değerlendirilmiş ve KIBT istek formları eksiksiz olan 0-18 yaş aralığındaki 649 pediatrik hasta dahil edilmiştir. Her birey için cinsiyet, doğum tarihi, KIBT alınan tarih, KIBT isteği yapılan anabilim dalı, KIBT istek nedenleri, görüntü alanı (FOV), görüntülenmek istenen bölge (ROI), KIBT'nin tekrar edilmesi gereksinimi ve aynı bireyden takip için KIBT alınma durumu ile tarihleri kaydedilmiştir. Çocuk ve genç hastalarda en fazla belirlenen KIBT istek nedeni "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" (%28.7) olmuştur. Kadınlarda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" ile "implant planlama"; erkeklerde ise "fasiyal travma", "dental travma" ve "süpernümere diş" endikasyonları diğer cinsiyete göre daha fazla bulunmuştur (p<0.05). 13-18 yaş grubunda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler", "fasiyal travma", "implant planlama" ve "temporomandibular eklem problemleri" KIBT endikasyonları arasında daha fazla yer alırken; 7-12 yaş grubunda ise "dental anomaliler" ve "süpernümere diş" daha fazla yer almıştır (p<0.05). Görüntülenmek istenen bölge (ROI) olarak maksillanın (%35.1) en sık tercih edildiği, bunu "tüm kafa" (%30.5) görüntülerinin izlediği belirlenmiştir. Çekilen KIBT'lerin görüntü alanı değerlendirildiğinde hastaların %53.2'sında küçük (≤10 cm), %17.1'unda orta (11 cm-15 cm), %29.7'inde ise geniş FOV (23 x 17 cm) boyutu kullanıldığı görülmüştür. "Maloklüzyon ve dentofasiyal anomali" endikasyonu ile KIBT alınan hastaların büyük çoğunluğunda (%89.6) geniş FOV boyutu seçilmiştir. Takip amaçlı KIBT alınan hastaların oranı %16.2 iken, bunların %51.4'ünde neden olarak "ortodontik takip", %42.0'ında "cerrahi takip" ve %6.6'sında ise "diğer" seçenekleri işaretlenmiştir. Araştırmanın bulguları, çocuk ve genç bireylerde KIBT gerekçelendirilmesinin güncel rehberlere göre farklılık gösterdiğini ve benzer çalışmalara kıyasla daha büyük FOV boyutları tercih edildiğini göstermiştir.
Os hamatum`un kemik yapısının mikro-bilgisayarlı tomografi (mikro-BT) yöntemi ile değerlendirilmesi
Os hamatum proksimal bölümü dar, distal bölümü geniş olan kama şeklindeki bir kemiktir. Dorsal ve palmar yüzleri buralara tutunan bağlar nedeniyle pürüzlüdür. Palmar yüzün distal bölümünden öne doğru uzanan ve hamulus ossis hamati denilen çıkıntısı vasıtasıyla diğer karpal kemiklerden kolaylıkla ayırt edilebilir. Literatürde os hamatum ile ilgili kırık, avasküler nekroz,osteoblastoma gibi olgularla karşılaşılmakta iken; os hamatum'un yapısının Mikro-BT ile incelendiği yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Mikro-BT yüksek çözünürlüğüyle (9-15 mikrometre) çeşitli dokulara ek olarak kemik dokusunun da hassas yapısını ortaya koyan bir yöntem olarak gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı os hamatum'un kemik yapısının Mikro-BT yöntemi kullanılarak ortaya konmasıdır. Bu çalışmaya yapısal olarak bütünlük sağlayan ve herhangi bir deformitesi olmayan 55 adet os hamatum dahil edildi. Çalışmamızda os hamatum ile ilgili doku hacmi, kemik hacmi, yüzdelik kemik hacmi (kemik hacmi/doku hacmi), kemik yüzeyi, kemik yüzey/hacim oranı, trabeküler sayı,trabeküler kalınlık, trabeküler seperasyon, yapı model indeksi ve anizotropi derecesi Mikro-BT yöntemi ile değerlendirildi. Bu tez çalışmasından çıkan detaylı ölçüm sonuçları ile os hamatum ile ilgili el bileği cerrahi operasyonlarına katkı oluşturulacaktır. Anahtar Kelimeler: El bileği, Karpal kemikler, Os hamatum, Mikro-BT, Morfometri
Çene kemiklerinde rastlanılan patolojik oluşumların dental volumetrik tomografi ile düşünülen teşhislerinin histopatolojik tetkikler ile doğrulanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çene kemiklerinde rastlanılan patolojik lezyonların dental volumetrik tomografi (DVT) bulgularını değerlendirmek, bu bulgular ışığında konulan ön tanıları, histopatolojik değerlendirme sonuçları ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 – Şubat 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Ağız Diş Çene Cerrahisi AD'na başvuran hastalar arasında maksilla veya mandibulalarında santral yerleşimli 50 patolojik lezyon izlenmiş olan 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çene kemiklerinde rezorpsiyona sebep olan, radyolüsent, radyoopak ya da radyolüsent-radyoopak görünümlü mikst litik lezyonlara sahip olan hastalarda, panoramik radyografi ve dental volumetrik tomografi ile minor cerrahi işlemin uygulanacağı patolojik lezyona sahip bölge değerlendirilmiştir. Dental volumetrik tomografi yardımı ile ön tanı not edildikten sonra, yapılan minör cerrahi girişimde elde edilen spesimen histopatolojik incelemeye tabi tutulmuştur. Histopatolojik tanı ile daha önce not edilmiş olan ön tanılar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 lezyonun 41'i kist, 9'u tümör ve benzeri oluşumlar ve kemik ile ilgili patolojilerden oluşmaktadır. En sık izlenen lezyon radiküler kist olmuştur. Çalışmamızdaki 50 olgudan 14'ünde (%28); ön tanılar ile histopatolojik tanılar farklı olmuştur. Yapılan istatistiksel analizlerde, kist ile tümör ve benzeri lezyonların lokalizasyonları (mandibula/maksilla–anterior/posterior) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>.05). Sonuç: DVT, çenelerde görülen patolojik lezyonların tanı, tedavi ve kontrollerinde giderek daha sık başvurulan bir araç olmuştur. Patolojik oluşumun 3 boyutlu değerlendirilmesinde ve operasyonun planlanmasında son derece faydalı olmasına karşın, kesin tanı çin histopatolojik değerlendirmenin gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Anahtar Kelimeler: dental volumetrik tomografi; çene kemiklerinde patolojik lezyonlar; kist
Tibia plato kırıklarında kırık hattı oryantasyonunun değerlendirilmesi ve tedavi sonuçları ile ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı frontal (koronal) plan aksına göre koronal plana en yakın kırık hattının değerlendirilmesi, açı temelinde gruplandırılan olguların Schatzker, AO, 3-kolon sınıflaması ile ilişkisinin incelenmesi, koronal plan aksına en yakın kırık hattının tespit düzeyinin tedavi sonuçlarıyla ilişkisinin analiz edilmesi olarak belirlenmiştir. Ocak 2007'den beri tibia plato kırığı tanısıyla kliniğimizde cerrahi tedavi görmüş olan 18-80 yaş aralığında, yeterli ve uygun nitelikli direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesi olan 48 hasta değerlendirildi. Altı aydan daha kısa süreli takibi yapılan, tibia plato kırığı tanısı alıp konservatif tedavi ile takibi yapılan, ilk başvuruda açık tibia plato kırığı tanısı alıp definitif (kalıcı) tedavide tespit amacıyla eksternal fiksatör veya İlizarov yöntemi kullanılan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların demografik verileri, Schatzker, AO ve 3-kolon sınıflamaları, tomografide koronal plan aksına en yakın kırık hattının koronal plan aksıyla yaptığı açı, kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu, eklemde çökme miktarı, slope açısı, kaynama durumu, angulasyon açısı, kırık oryantasyonuna göre tespit uygunluğu, klinik ve radyolojik skorlar incelendi. Çalışmamızda yaşları 18-72 arasında değişen (ortalama=43.8±13.7) 11'i (%22.9) kadın, 37'si (%77.1) erkek idi. Hastaların 31'inin (%39.5) trafik kazası, 13'ünün (%27.1) yüksekten düşme, 3'ünün (%6.2) düşme, bir (%2.1) kişinin darp olduğu görüldü. Vakalarda belirlenen kırıkların 31'i (%64.6) sağ, 17'si (%35.4) sol tibiadaydı. Kırıkların 46'sı (%95.8) kapalı iken 2'si (%4.2) açıktı. Ameliyat sonrasında vakaların 22'sinde (%45.8) herhangi bir komplikasyon gelişmemişken 26'sında (%54.2) en az bir komplikasyon meydana gelmiştir. En sık görülen komplikasyon plak-vida irritasyonuydu. Hastaların KSKS skorlarına bakıldığında 25'i (%52.0) mükemmel, 12'si (%25.0) iyi olarak belirlendi. KSFS skorlarının 29'u (%60.4) mükemmel, 11'i (%22.9) iyiydi. Rasmussen skorlarının ise 19'u (%39.6) iyi, 13'ü (%27.1) mükemmeldi. 6 3 gözlemci tarafından kırıklar Schatzker, AO, 3-kolon ve açı temelli gruplama sistemi ile kategorize edildi. Çalışmada gözlemciler arası korelasyon incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir uyum olduğu belirlendi. Koronal plana en yakın kırık hattı BT transvers kesitlerinde 3 gözlemci tarafından belirlendi ve ölçüldü. Buna göre olgular 3 gruba ayrıldı. Grup 1(0-30 derece) grup 2 (30-60 derece) grup 3 ise (60-90 derece) olarak kategorize edildi. Grup 1 ve grup 2 olarak sınıflandırılan olguların ağır tip kırıklarla grup 3 kırıkların ise hafif tip kırıklarla birlikte seyrettiği görülmüştür. Ayrıca grup 1 ve grup 2 kırıkların klinik ve radyolojik sonuçlarının kötü olduğu saptanmıştır. Tomografi ile koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu ölçüldü. Vakaların kırık hattını geçen vida sayısı 3.4±1.5 (0-6), yiv sayısı 43.3±23.3 (0-82), vida uzunluğu 12.4±6.3 (0-27) olarak belirlendi. Koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçların daha iyi olduğu görüldü. Sonuç olarak koronal plan kırıklarının kompleks kırıklarda daha sık görüldüğü, çoğunlukla posteromedial yerleşimlidir. Bu kırıkların tespiti daha zordur. Bu kırıkların varlığı ve koronal plana yaklaşmaları klinik ve radyolojik sonuçları negatif yönde etkiler. Koronal plandaki kırık hatlarını geçen yiv, vida sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçlar pozitif yönde etkilenir. Koronal plana en yakın kırık hattının frontal (koronal) plan aksıyla yaptığı açı temelli gruplandırma sistemi cerrahların kırık oryantasyonuna katkı sağlayacağını düşünüyoruz
Physics of diffuse optical imaging
Diffüse optical tomography (DOT) is a functional imaging modality which con-sists of transilluminating of a volume. This diagnosis technique is particulary usefulfor characterizing thick tissue especially for breast tissue. By using model based im-age reconstruction, DOT provides us with the map of tissue properties such as totalhemoglobin concentration and blood oxygen saturation via absorption coe±cient. Be-sides the image of the absorption property of the interior of the breast, DOT givesinformation about cellular and subcellular changes with the aid of scattering coefficient. Even though DOT is relatively low cost, non-invasive, and capable of measuringtissue hemodynamics, it has a drawback of having insu±cient spatial resolution be-cause of the nature of light when scattered in tissue. Therefore, the accuracy of therecovered optical parameters of the tissue is limited. In this thesis, the theoretical basisof diffuse optical spectroscopy and tomography is outlined. First, this thesis examinesthe theory of the propagation of light in tissue. Subsequently, it describes theoreticalbackground of the image reconstruction of di®use optical spectroscopy and tomogra-phy. Finally, the concepts of dual modality and pharmacokinetics model which playan important role in improvement of DOT are presented by using some fundamentaltechniques and methods.
Physics of bioluminescent light transport in tissue
The main objectives of this thesis are to investigate and describe the physics of bioluminescent light transport in biological tissues, analyze the bioluminescence tomography (BLT) source reconstruction, and formulate the light intensity from tumor bioluminescence as a function of time. Chapter 1 gives some introductory information on history of medical imaging, bioluminescence phenomenon, bioluminescence imaging (BLI), and tissue optical properties in the sense of absorption and scattering. Chapter 2 introduces the Radiative Transfer Theory which is the most widely applied method for photon transport in biological tissues. In this chapter, you can ¯nd the derivation of theradiative transfer equation (RTE) in detail. We also derive the diffusion equation (DE) by making a diffusion approximation (DA) to the RTE. Chapter 3 analyzes the general mathematical framework for BLT: Forward and inverse problem, finite element method (FEM), the BLT source reconstruction method, least-squares minimization, Tikhonovregularization, and Newton-Raphson iteration method. In this chapter, we assume conventionally that the bioluminescent light intensity does not vary with respect to time, but varies with respect to position. However, in real measurements, the lightintensity from luciferase activity naturally depends on luciferin concentration. For this aim, Chapter 4 includes a 2-Compartment pharmacokinetic model to formulatethe light intensity from tumor bioluminescence with respect to time. We derive a formulation which relates luciferin concentration injected via intraperitoneally to a transgenic mouse and the light intensity produced from tumor bioluminescence within the mouse, which can be used on the tomographic source reconstruction.
Arteria vertebralis'in multidedektör bilgisayarlı tomografi ile morfometrik analizi
Arteria vertebralis a. subclavia'dan ilk ayrılan daldır. Arterin dalları arasında en kalın dalı olup boyun kökünün derininde ve arterin arka-üst tarafından çıkar. C7 hariç tüm boyun omurlarının foramen (for.) transversarium'larından geçer ve kafa tabanına gelir. Sulcus a. vertebralis'den geçerek for. magnum'dan kafa boşluğuna girer. Dura ve arachnoidea mater' i deler ve subaraknoidal boşluğa girer. Sulcus bulbopontinus' ta iki tarafın arteri birleşerek a. basillaris'i oluşturur. A. vertebralis' in anatomik ve morfolojik varyasyonları baş ve boyun bölgesindeki tanı ve cerrahi işlemler için önemlidir. Çalışmamız herhangi bir vasküler patolojisi olmayan, 18-65 yaş arasında 129 erkek ve 77 kadın hastaya ait toplam 206 adet multidedektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) anjiografi yöntemi ile elde edilmiş görüntüler üzerinde gerçekleşti. Bu görüntüler üzerinde bilateral 5 adet çap 5 adet alan ve 3 adet uzunluk ölçümü yapıldı. Sağ ve sol tarafta 206 AV'nin orjini incelendi. Sağ tarafta 13'ü (%6,3) arcus aorta kaynaklıyken 22'si (%10,7) arcus aorta kaynaklıydı. AV'nin for. transversarium'a giriş seviyesi incelendiğinde sağ tarafta 206 AV'nin 189'unun (%91,7) C6 seviyesinden, 13'ünün (%6,3) C5 seviyesinden, 1'inin (%0,5) C4 seviyesinden, 3'ünün (%1,5) ise C7 seviyesinden giriş yaptığı görüldü Sol tarafta ise 206 AV'nin 191'i (%92,7) C6 seviyesinden, 10'u (%4,9) C5 seviyesinden, 2'si (%1,0) C4 seviyesinden, 3'ü (%1,5) ise C7 seviyesinden giriş yaptığı görüldü. Sağ ve sol tarafta C6 seviyesinde AV çapları ölçüldü. Ölçüm sonuçlarına göre AV çapının 2 mm' nin altında olması AV hipoplazisi olarak tanımlandı. Sağ tarafta 206 vakanın 20'si(%9,21) ; sol tarafta 206 vakanın 13'ü(%6,31) hipoplazik olarak bulundu. Çalışmada elde edilen ölçüm sonuçları SPSS 21 programı ile analiz edildi. Parametrelerin taraf, cinsiyet, yaş grupları (18-29 yaş, 30-39 yaş, 40-49 yaş, 50-59 yaş, 60- 65 yaş) arasında olan ilişkileri ve her bir parametrenin birbirleriyle ilişkisi değerlendirildi. Sonuç olarak; anormal a. vertebralsi'lerle ilgili beklenmedik olaylardan kaçınmak için, bölgede herhangi bir işlem yapılmadan önce a. vertebralis ve arcus aorta'nın seyri ve morfometrik özellikleri dikkate alınmalıdır.
Spina bifidalı olgularda bilgisayarlı tomografi bulguları ile oküler bulguların ilişkilendirilmesi
Giriş : Spina bifida ülkemizde ve dünyada en sık görülen konjenital malformasyonlardan biridir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen spina bifidalı hastalarda göz bulguları günümüzde oldukça sık görülmektedir. Çalışmamızda spina bifidaya hidrosefalinin eşlik edip etmemesinin ve hidrosefali derecesinin göz bulguları ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na başvuran, daha önce bilgisayarlı tomografi bölüntüleri bulunan 37 hasta dahil edildi. Bu hastaların en son çekilen BT görüntüleri üzerinden ölçülen, indirekt yolla hidrosefali derecesini gösteren, Evans Oranı (EO) ölçümleri ve daha önceki göz muayenesi bulguları reprospektif olarak incelendi. Göz muayene bulgularından; refraksiyon kusuru, şaşılık ve optik disk bulguları çalışma için kullanıldı. Evans oranlarına göre 3 gruba ayrılan (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) hastaların göz bulguları karşılaştırıldı. Ayrıca yaşlarına göre (yaş ≤1, 1-3, ≥3) 3 gruba ayrılan hastaların evans oranları ve refraksiyon kusurları karşılaştırıldı. Bulgular : Hastaların göz bulgularının evans oranına göre değişmediği ve yaş ile evans oranında bir ilişki bulunmadığı tespit edildi. Ancak hastaların yaşı arttıkça refraksiyon kusurlarının arttığı gösterildi. Sonuç :Çalışma sonuçlarımıza göre spina bifidalı hastalarda hidrosefali derecesinin göz bulgularına etki etmediği ancak bu hasta grubunda emetropizasyon sürecinin bozulabileceği düşünüldü.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde nazopalatin kanal tespitinin yapay zeka ile karşılaştırılması
NPK; maksiller santral keserlerin posteriorunda, orta hatta lokalizasyon gösteren bir anatomik oluşumdur. Kanalın morfolojisi oldukça fazla ve önemli miktarda değişkenlik göstermektedir. NPK bir ileri görüntüleme yöntemi olan KIBT ile de görüntülenebilir. Bunun yanısıra, KIBT yapay zeka alanında da pek çok çalışmada kullanılmaktadır. Yapay zeka, veriler aracılığıyla öğrenebilen makinelerin problemleri çözmeleri amaçlanarak geliştirilmiş sistemlerdir. YOLO (You Only Look Once) oldukça hızlı bir nesne tanıma mimarisi olarak karşımıza çıkmaktadır. YOLO'nun 5. Versiyonu olan YOLOv5'in son resmi güncellemesinde segmentasyon modelleri kullanıma sunulmuştur. Bu Tez çalışmasının amacı KIBT görüntülerinde NPK'ın segmente edilmesi ve dallanma durumunun değerlendirilmesi açısından gözlemci ile yapay zekayı karşılaştırmaktır. Çalışma kapsamında, KIBT görüntüleri retrospektif olarak tarandı. Taranan görüntülerden, NPK'da dallanma var olan 100 kanala ve dallanma olmayan 100 kanala ait, toplamda 200 KIBT görüntüsü seçildi. Bu KIBT görüntülerine ait aksiyel kesit çerçeve görüntüsü etiketleme işlemi için kullanıldı. Görüntülerdeki NPK dallanma varlığı ya da yokluğu durumuna göre sınıflandırılarak etiketlendi. Bu tez çalışması, YOLOv5x-seg modeli ile yapıldı. Görüntülerin %80'i olan 160 tanesi eğitim veri seti, %10'u olan 20 tanesi doğrulama veri seti, %10'u olan 20 tanesi test veri seti olarak ayrıldı. YOLOv5x-seg modeli ile 800 epoch (eğitim turu) yapılarak eğitim gerçekleştirildi. Karışıklık Matrisi kullanılarak, yapay zekanın performansı değerlendirildi. Gözlemci içi güvenilirlik için 2 hafta sonra görüntülerin % 20'si dallanma varlığı ya da yokluğu durumu açısından tekrar sınıflandırıldı. YOLOv5x-seg modelinin NPK tespiti ve sınıflandırılması için duyarlılık, kesinlik, F1 skoru ve IoU değerleri; NPK dallanması olan grup için sırasıyla 0.9680, 0.9953, 0.9815, 0.9636 olarak, NPK dallanması olmayan grup için sırasıyla 0.9827, 0.9975, 0.9900, 0.9803 olarak bulundu. mAP ve AUC değerleri ise; NPK dallanması olan grup için sırasıyla 0.7930, 0.8841, NPK dallanması olmayan grup için sırasıyla 0.9637, 0.9510 olarak bulundu. YOLOv5x-seg modelinin NPK dallanma varlığı ve daha az veri seti ile eğitildiğinde bile, mükemmel olmasa da gayet başarılı ve kabul edilebilir sınırların üzerinde bir tahmin doğruluğu elde ettiğini düşünmekteyiz. Temelde nesne algılama algoritması olan YOLOv5 algoritmasının segmentasyon özelliği, yeni geliştirilmesine rağmen oldukça başarılı sonuçlara ulaştığı ancak geliştirilmeye açık ve umut vaadedici olduğunu düşünmekteyiz.
Larinks CA tanılı hastaların, helikal tomoterapi cihazı ve rapidarc tedavi cihazlarında kritik organ, hedef hacim ve tedavi süreleri açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada Larinks kanseri tanılı 30 hastanın, VMAT tedavi tekniği ve Hi-Art tomoterapi tedavi tekniği ile tedavi planlamaları yapılmıştır. Her iki planlamanın kritik organ ve hedef hacimleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen doz-volüm histogramları aracılığıyla hedef hacim ve kritik organların aldığı dozlar karşılaştırılmıştır. Kritik organlardan beyin sapı ve spinal cord için maksimum doz değerlerine, parotis bezleri için ortalama doz değerleri karşılaştırılmıştır. Hedef hacim için tanımlanan dozun %100'ü hedef hacmin %95'ini alacak şekilde planlamalar yapılmıştır. Planlanan hedef hacimlere (PTV54, PTV60 ve PTV70) simultane integre boost (SIB) tekniği ile aynı fraksiyonda; 1,64Gy, 1,81Gy ve 2,12Gy'den dozlar verilmiştir. İki planlama arasında maksimum doz değerleri karşılaştırılmıştır. Yapılan karşılaştırma sonucunda Hi-Art tomoterapi cihazı planlarında hedef hacim maksimum doz değerlerinin daha düşük olduğu görülürken, kritik organlarında daha iyi korunduğu görülmüştür.
Radiomics analysis of 3D computed tomography images for predicting the ISUP grade of clear cell renal cell carcinoma tumors
Renal cell carcinoma (RCC) constitutes %85 to %90 of all kidney malignancies. In 2020, 430,000 new cases were diagnosed and 179,000 of them lost their lives. Clear cell renal cell carcinoma (ccRCC) is the most common sub-type of RCC with approximately %80 occurrence rate. Accurate, non-invasive and preoperative determination of the International Society of Urological Pathology (ISUP) based tumor grade is important for the effective management of patients with ccRCC. Recent studies showed that CT radiomics can offer the means to predict this grade but there are some problems about data such as scarcity, unbalancing and standardization. In this study, we aimed to improve discrimination power between grades via using 3D and 2D radiomics features and ensemble machine learning methods. Radiomics features were extracted from 143 CT images obtained from the publicly available data set from The Cancer Imaging Archive. Over sampling methods and series of feature selection methods were applied to reduce the number of features. Besides the actual tumor volume, 5 additional VOIs were created to consider peritumor regions and test the robustness of the model against variations in segmentation for three ensemble machine learning algorithms. The best result was found when SMOTE was used in combination with Light Gradient Boosting Method (LightGBM) AUC of 0.89 ± 0.02. As a result, ccRCC tumor grade can be predicted from 3D CT images with a high reliability despite the inadequacy of a dataset. The algorithm is moderately robust against deviations in segmentation by observers.
Radiomics programı kullanılarak 3D kraniyal BT görüntülerin, radyomorfometrik ve yeniden yapılandırma yöntemleriyle frontal sinüsten cinsiyet tayini: Retrospektif bir çalışma
Adli bilimler ve hukuk alanında cinsiyet tayini konusunda alternatif yöntemlerin kullanılması önemli bir ilgi alanıdır. Kalıtıma alternatif olarak gelişen teknoloji ve yazılımlar sayesinde cinsiyet tayininde 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi cihazı ve beraberinde gelişen radyomik programların yaygınlığı artmaktadır. Frontal sinüsün polimorfik ve gelişimsel süreçteki individual yapısı, postmortem değişikliğe ve travmaya dayanıklılığı sayesinde cinsiyet ve adli kimliklendirme çalışmalarında dikkat çekmektedir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran 20-65 yaş aralığında 565 hastanın 3D kraniyal bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanılmıştır. Radyomik programının özellikleri kullanılarak elde edilen veriler ile frontal sinüsten cinsiyet tayini amaçlanmıştır. Ayrıca frontal sinüs agenezi vakalarında da bimaksiller maksimum mesafenin cinsiyet tayininde kullanılabilirliği test edilmiştir. 3D Slicer programı kullanılarak frontal sinüsün otomatik segmentasyonu yapılarak radyomik özellikleri çıkartıldı. Frontal sinüs agenezisi olan vakalar için bimaksiller maksimum mesafe ölçüldü. Verilerin regresyon modeline göre analizinde; erkeklerin doğru tahmin oranı %75,4, kadınların %77,0 iken genel populasyonda %76.2 bulundu. Kadınlar ile erkeklerin "uzama, düzgünlük, ana eksen uzunluğu, maksimum 2D çaplı sütun, maksimum 2D çaplı satır, maksimum 2D çaplı dilim, maksimum 3D çap, ağ hacmi, küçük eksen uzunluğu, küresellik, yüzey alanı, yüzey hacim oranı, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0,05). Ortalama değerlere göre kadınların "uzama ve yüzey hacim oranı" değerleri erkeklere göre daha yüksektir. Bununla birlikte erkeklerin "düzgünlük, ana eksen uzunluğu, maksimum 2D çaplı sütun, maksimum 2D çaplı satır, maksimum 2D çaplı dilim, maksimum 3D çap, ağ hacmi, küçük eksen uzunluğu, küresellik, yüzey alanı, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerleri kadınlara göre daha yüksektir. Uzama, düzgünlük, ağ hacmi, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe parametreleri cinsiyet tahmininde etkili olan değişkenlerdir (p<0,05). Katsayılar incelendiğinde "uzama ve ağ hacmi" değerlerinin yüksek olması kadın olma olasılığını artırırken; "düzgünlük, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerlerinin yüksek olması erkek olma olasılığını artırmaktadır. Sonuç olarak frontal sinüsün radyomik metoda göre cinsiyet tayininde; az veri ile nitelikli sonuçlar elde edilebilirliği, uygulanabilirliği, tekrarlanabilirliği, güvenirliliği test edilmiştir. Frontal sinüsün radyomik özellikleriyle cinsiyet tayini ve ekstra özellik çıkarımı sayesinde Adli Radyoloji alanındaki çalışmalara hız kazandıracaktır. Anahtar kelimeler: Adli tıp, radyomik, cinsel dimorfizm, cinsiyet tayini, frontal sinus
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bilgisayarlı toraks tomografisinin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği
Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli hastalarda, hastalığın evresini, tedavisini ve prognozunu etkileyen en önemli faktör mediastinal lenf nodlarındaki metastaz varlığıdır.Bu çalışmada mediastinal lenf nodu metastazı araştırmasında sık kullanılan Bilgisayarlı Toraks Tomografisinin etkinliği araştırıldı.Çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde, 02/06/1998 ? 16/09/2008 tarihleri arasında ?küçük hücreli dışı akciğer kanseri? tanısı konulan ve mediastinoskopi+torakotomi yapılan 99 olgu değerlendirildi. Büyük hücreli karsinom olguları çalışma dışı bırakıldı. Toraks BT'sinde yatay eksende mediastinal lenf nodu çapı 1cm ve üzeri olanlar patolojik kabul edildi. 99 hastadan 25'ine servikal mediastinoskopi yapılırken, 67 hastaya anatomik rezeksiyon ve mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapıldı. BT bulguları ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak; mediastinal lenf nodu tutulumunun hücre tipiyle, tümör lokalizasyonuyla (santral/periferik, üst lob/alt lob) ilişkisi ve BT'nin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği araştırıldı.Çalışmamızda, tüm olgularda mediastinal lenf nodu metastazı %26,2 oranında saptandı. Her iki hücre tipinde lenf nodu metastazı yapma oranı arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Santral yerleşimli tümörler ile periferik yerleşimli tümörler arasında mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranında anlamlı bir fark bulunmadı. Lenf nodu metastazı santral yerleşimli adeno kanserlerde, skuamöz hücreli kanserlerden fazla bulundu. Santral yerleşimli skuamöz karsinomlu olgularda yanlış pozitiflik oranı, adeno karsinomlu olgularda ise yanlış negatiflik oranı yüksek bulundu. Mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranı alt lob yerleşimli tümörlerde, üst lob yerleşimli tümörlerden fazla bulundu. Tüm olgulardaki BT'nin sensitivitesi %77,spesifitesi %66, doğruluk %69, yanlış pozitiflik %25, yanlış negatiflik %6 olarak hesaplandı.Bu oranlarla mediastinal lenf nodu evrelemsinde; BT'nin tek başına yeterli bir yöntem olmadığı, daha doğru bir evreleme için yapılacak invaziv evrelemede rehber ya da gereksiz mediastinoskopi/mediastinotomi sayısını azaltabilecek yardımcı bir ön tetkik olarak görmek yerinde olacaktır.
Akciğer kanserlerinde MDBT ile kantitatif first-pass perfüzyonun değerlendirilmesi
Bu çalışmada first-pass perfüzyon BT parametreleri kullanılarak, akciğer kanserlerinin histopatolojik tiplerine, lokalizasyonlarına ve solid ve nekrotik özelliklerine göre ayırtedilebilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız sitolojik ve/veya histopatolojik değerlendirilmeler sonucunda akciğer kanser tanısı almış 38 erkek, 6 bayan olmak üzere toplam 44 hasta üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya daha önceden radyoterapi ve kemoterapi tedavisi almamış hastalar dahil edildi.Hastalarda öncelikle scout ve standart kontrastsız görüntüler elde edilmiştir. Elde edilen görüntülerden kitleyi içerecek şekilde kesitler belirlenmiş olup çekim işlemi perfüzyon BT protokolune uygun şekilde gerçekleştirildi. Elde olunan görüntüler Vitrea çalışma istasyonuna aktarıldıktan sonra renkli perfüzyon haritaları çıkarıldı. Kesit görüntülerdeki kitlelerin mümkün olduğunca nekrotik, kistik alanlarından kaçınılarak solid kesimlerinden 3 farklı lokalizasyonda ROI yerleştirilerek perfüzyon parametre ölçümleri yapıldı. Elde edilen BV, BF, TTP, MTT perfüzyon parametreleri kaydedildi.Çalışmamızda periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde histopatolojik tanılarından bağımsız olarak BV, BF ve MTT değerlerinde santral yerleşimli akciğer kitlelerine göre yüksek bulunmuştur. Periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde ortalama perfüzyon parametreleri sırasıyla BV: 9,62±2,3, BF: 60,05±15,49, MTT: 13,56±3,91 olarak ölçüldü. Santral yerleşimli akciğer kanserlerinde ise BV: 5,65±2,96, BF: 30,45± 11,25, MTT: 10,13±3,01 olarak ölçüldü. Çalışmamızda ayrıca solid akciğer kanserlerinde BV ve BF perfüzyon BT parametreleri, nekrotik akciğer kanserlerine göre daha yüksek olarak saptandı. Solid akciğer kanserlerinde ortalama BV: 7.03±3.51, BF: 40.51±18.52 ölçülmüş olup nekrotik akciğer kanserlerinde BV: 5.40±2.32 BF: 29.23±11.72 olarak ölçüldü.Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda First-pass perfüzyon BT' nin akciğer kanserlerinde tümör perfüzyonunun non invaziv olarak değerlendirilmesi, tümör anjiogenezi hakkında değerli bilgiler vermektedir. Periferik ve solid akciğer kanserlerinin, antianjiogenetik ilaçlardan, radyoterapi ve kemoterapi gibi tedavilerden santral yerleşimli ve nekrotik akciğer kanserlerine kıyasla daha fazla fayda göreceği ve tedavilerin etkinliğinin değerlendirilmesinde perfüzyon BT'nin ilerde daha fazla rol oynayacağı kanaatindeyiz.
Farklı dentofasiyal iskeletsel paterne sahip bireylerin havayolu değerlendirmeleri ile dil hacimlerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, farklı dentofasiyal iskeletsel paterne sahip bireylerin havayolu değerlendirmeleri ile havayolu ve dentofasiyal patern üzerinde etkisi olduğu bilinen dilin hacim ölçümünün konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 88 erişkin (n=39 erkek, n=49 kadın) hasta, vertikal yönlü olarak hipodiverjan (S-N/Go-Me <27°, S-Go/N-Me oranı > %69), normodiverjan (27°< S-N/Go-Me <37°, %61< S-Go/N-Me oranı < %69) ve hiperdiverjan (S-N/Go-Me >37°, S-Go/N-Me oranı < %61); sagital yönlü olarak ise sınıf I (1°< ANB <3°), sınıf II (ANB >3°) ve sınıf III (ANB <1°) olarak gruplara ayrılmıştır. Böylece vertikal büyüme paternindeki, sagital iskeletsel ilişkilerdeki farklılıkların orofaringeal (OP) ve nazofaringeal (NP) bölgelere etkisi incelenmiştir. Görüntülerin segmentasyonu için Mimics 18.0 programı kullanılmıştır. Bağımsız grupların karşılaştırılmasında Oneway ANOVA ve Tukey testleri, normal dağılım göstermeyen grupların karşılaştırmasında Kruskal Wallis test ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Mann Whitney U test kullanılmıştır. Değerler arası korelasyon için Pearson ve Spearman's korelasyon analizleri kullanılmıştır. Anlamlılık p<0,01 ve p<0,05 düzeylerinde değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre vertikal yönlü değerlendirmelerde, hipodiverjan grubundaki bireylerin (n=28) NP havayolu hacimleri diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,01). Sagital yön değerlendirmesine göre de sınıf III hasta grubundaki bireyler (n=12) sınıf I (n=39) ve sınıf II (n=37) grubundakilerle karşılaştırıldığında, OP havayolu hacimleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0,01). OP vertikal, posterior havayolu boşluğu (PHB), minimum aksiyal alan (minax) ölçümlerinin OP havayolu hacmi hakkında bilgi verebileceği gözlenmiştir. En yüksek negatif korelasyon sınıf III hastaların dil hacmi ile OP havayolu hacmi arasında bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, hipodiverjan grubundaki ve sınıf III grubundaki bireylerin havayolu değerleri diğer gruplardan yüksek bulunmuştur. Dil hacmi ile OP havayolu hacmi negatif korelasyon içindedir. Vertikal büyüme paterninin ve sagital iskeletsel ilişkilerin havayolunu etkilediği gözlenmiştir.
Comparison of the quality of the canal fillings performed using bioceramic and resin-based root canal sealers and the bond strength of the sealers
For a successful root canal treatment, the canal system should be filled as three dimensional without any leakage in order to preserve the level of disinfection achieved after the process of shaping and irrigation of the root canal system and to prevent the passage of bacteria through the canal. A better leak-proof seal can be provided by preventing the formation of voids in the root canal by means of bonding sealers canals to dentin and gutta-perka. In this study, it was aimed to compare the presence of void space in canals filled with the method of lateral condensation by using newly developed bioceramic canal sealers and resin-based canal sealers frequently used clinically by micro-CT and to evaluate the adhesion of canal sealers to dentin by push-out test. In the study, 64 extracted, single rooted and single canal human mandibular premolars were used. All teeth were shaped by using the Protaper Universal rotary files. The teeth were divided into 4 groups, each containing 16 teeth. Root canals were filled with AH plus, MM seal, Endosequence BC sealer and BioRoot RCS canal sealers by using cold lateral condensation method. Teeth having filled canals were scanned in high-resolution micro-CT and the space volumes in the canals were calculated. In the second phase of the study, teeth were embedded in the acrylic resin by using roller molds. After that, sections of 1mm thickness were taken from the teeth. Instron device was used for the measurement of bond strength of canal sealers to dentin. The push-out force was applied until the failure occurred in the joint of the canal filling to the dentin and the values obtained were recorded. The data were analyzed in PC using SPSS 25.0 (Statistical Packages of Social Sciences) program. As a result, none of the used root canal sealers provide a void-free canal filling. When all groups were evaluated within themselves, it has been observed that the void space volume in the apical third was less than the volume in coronal and middle thirds. While there was no statistically significant difference in the volume of the voids found in the entire root among the canal sealers which were used (p> 0,05), the highest void volume in the entire root was found in the MM Seal group (1.81%) and the least void volume was found in Endosequence BC sealer group (1,11%).The lowest values of bond strength were found statistically significant in the MM Seal group. There was no statistically significant difference among the bond strength values of AH Plus, Endosequence BC Sealer and BioRoot RCS canal sealer.
Kraiyofasiyal bölgedeki kemiksel asimetrilerin bilgisayarlı tomografi üzerinde saptanması ve yumuşak doku ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri ile kraniyofasiyal bölgedeki sert ve yumuşak doku asimetrilerinin teşhis edilmesi ve birbirleri üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır.Yumuşak doku menton (Me') noktasının yüzün orta hattından gösterdiği deviasyon miktarına göre seçilen 49 asimetrik (Me'-OH ? 4 mm) (yaş ort. 19,9 ± 5,6 yıl) ve kontrol grubunu oluşturan 39 simetrik (Me'-OH < 4 mm) (yaş ort. 17,8 ± 5,5 yıl) yüzlü birey araştırmaya dahil edilmiştir. Elde edilen KIBT verileri, MIMICS® yazılım programına aktarılmıştır. Kraniyofasiyal kompleksin meatus akustikus eksternusun önünde yer alan anatomik yapılarının hem 2B, hem de 3B görüntüleri elde edilmiştir. Negatif kurgulama işlemi ile maksiller kompleks ve mandibula birbirlerinden ayrılmıştır. Sella ve nasion noktalarından geçen ve yer düzlemine dik olan hat midsajital düzlem olarak belirlenmiş, iki boyutlu kesme işlemi ile kraniyofasiyal yapı sağ ve sol kısımlara ayrılmıştır. Mental spina ve menton noktasından geçen hat ise mandibulanın mutlak orta hattı olarak belirlenmiş ve 3B kesme ile oluşturulan mutlak mandibular segmentlerin ölçümlerinde kullanılmıştır. Asimetrinin değerlendirilmesi için 38 doğrusal, 4 yüzey mesafe, 5 açısal, 10 hacimsel ve 10 yüzey alan ölçümü kullanılmıştır.Asimetri ve kontrol grubunda yumuşak ve sert doku menton ve üst-alt dişsel orta hatların daha çok sağa deviasyon gösterdiği, alt dişsel orta hattın ise mutlak mandibular orta hat ile uyumlu olduğu kaydedilmiştir. Asimetrik bireylerin yüzlerinin üst 1/3'üne yönelik ölçümlerde sağ ve sol taraf arasında bir farka rastlanmazken, dentoalveolar seviyede sağ-sol taraf ölçümleri arasında farklar izlenmiştir (p<0,001). Çene ucunun deviye olduğu tarafta, alt yüz ve ramus yüksekliği, korpus uzunluğu ve total mandibular uzunluk karşıt taraftan daha kısadır (p<0,001). Deviasyon tarafında mandibular ve sert doku hacim ve yüzey ölçümleri artarken (p<0,001), mutlak mandibular ölçümlerinin azaldığı (p<0,001) bulunmuştur. Korpus uzunluk farkları ramus uzunluk farklarına göre daha fazla olan asimetri grubunda, gonion lateralisin deviye tarafta daha lateralde ve ramus uzunluk farkları baskın olan grupta ise vertikal olarak daha yukarıda yer aldığı belirlenmiştir. Sağ-sol yumuşak doku hacim ölçümlerinin arasında anlamlı farklar bulunmuştur (p<0,01).Sonuç olarak, asimetri yüzün özellikle 1/3 alt bölgesinde tespit edilmiştir. Asimetrik bireylerde mandibulanın sağ ve sol yarıları arasında belirgin hacim farkı olduğu ve gonial bölgede morfolojik değişikliklerin meydana geldiği saptanmıştır. Simetrik kraniyofasiyal yapıya sahip minimal çene ucu deviasyonu gösteren bireylerde de, mandibulada hafif asimetriler mevcuttur. Yumuşak dokuların hacim ve yüzey alan ölçümlerinde belirlenen farklar asimetrinin sadece sert dokuyu kapsamadığını göstermiştir. Asimetrik olgularda yumuşak doku çene ucu, sert doku çene ucunu büyük oranda takip etmekle birlikte mandibulanın farklı seviyelerinde saptanan iskeletsel asimetri, yumuşak dokular tarafından kısmen kamufle edilebilmektedir.Anahtar Kelimeler: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, kraniyofasiyal asimetri, MIMICS® yazılım programı, hacim, yüzey alanı
Rektum kanserinde volümetrik F-18 FDG PET/BT parametrelerinin prognostik değeri: Retrospektif bir çalışma
Uzmanlık tezi olarak seçilen bu çalışmada rektum kanseri hastalarında tedavi öncesi dönemde yapılan F-18 FDG PET/BT'deki hesaplanan volümetrik parametrelerin sağkalım ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Uludağ Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Kasım 2011 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında tedavi öncesi F-18 FDG PET/BT yapılmak üzere başvuran 112 retrospektif olarak incelendi. Metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizi (TLG), SUVmax ve SUVmean iş istasyonunda hesaplandı. Genel sağkalım, lokal rekürrens ve progresyonsuz sağkalımın ayrı ayrı klinik (yaş, pT, pN) ve PET parametreleri (SUVmax, SUVmean, MTV, TLG) ile ilişkisi tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizlerinde incelendi. Sağkalım eğrileri Kaplan-Meier yöntemi kullanılarak belirlendi. Takip süresince (27.1 ± 17.9 ay) hastalardan 13'ünde (%11.6) ex, 27'sinde (%24.1) metastaz ve 8'inde (%7.1) lokal rekürrens saptandı.TLG (HR 0.955 %95 CI 0.920-0.993, p=0.001) ve yaş (HR 0.955 %95 CI 0.920-0.993, p=0.020) ise hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde uzak metastaz için prediktif değere sahip olduğu belirlendi. Kaplan-Meier analizinde ise TLG (log rank p=0.019), MTV (log rank p=0.035) ve SUVmax (log rank p=0.007) progresyonsuz sağkalım için anlamlı idi. MTV (HR 1.011 %95 CI 1.005-1.017, p<0.001) ve yaş (HR 0.904 %95 CI 0.849-0.963, p=0.002) ise hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizde genel sağkalım için bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Kaplan-Meier analizinde, SUVmax (log rank p=0.018) ve MTV (log rank p=0.046) genel sağkalım için anlamlı bulundu. Çalışmamızda tedavi öncesi F-18 FDG PET/BT'nin metastatik olmayan rektum kanserinde volümetrik parametreler olan TLG ve MTV'nin sağkalım için prognostik belirteçler olabileceği öngörmekle beraber bu konuda kesin bir sonuca ulaşabilmek için randomize klinik çalışmalara ihtiaç vardır.
Acil servise başvuran hastalara çekilen abdomen bilgisayarlı tomografilerin değerlendirilmesinde acil tıp uzmanlık öğrencilerinin tomografileri yorumlamadaki doğruluk ve güvenilirlik derecelerinin araştırılması
Çalışmamız, acil serviste abdomen bilgisayar tomografi (BT) çekilen travma hastalarının, görüntülerinin yorumlanmasında acil tıp asistanlarının doğruluk ve güvenilirliğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya travma ile acil servise başvuran ve abdomen patolojisi düşünülerek abdomen bilgisayar tomografi çekilen 200 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın %33‟ü kadın ve %67‟si erkekti. Travmalı olguların medyan yaşı 40 (min:19 max:92) idi. Araştırmada hastayı muayene eden acil tıp asistanlarının BT görüntülerini değerlendirmesi istendi. Acil tıp asistanları ile radyoloji uzman hekim raporu karşılaştırıldı. Araştırmada 200 hastanın BT'si incelendi. Çalışmada travma sonucu oluşan BT görüntülerinde karaciğer laserasyonu, karaciğerde hematom, dalak laserasyonu, dalakta hematom, böbrek yaralanması, vasküler yaralanma, kemik fragmanlarında fraktür, batın içi serbest sıvı ve batın içi serbest hava değerlendirildi. Çalışma sonucunda, acil tıp asistanlarının travma ile gelen hastaların abdomen BT'sini yorumlamalarında %90.5 uyum oranı ile, iyi bir performans gösterdiği görüldü (p=0.648). Uyumluluk oranının yüksekliği acil tıp asistanlarının genellikle travma hastalarını karşılayan ve tedavi eden ilk doktor olması ile açıklanabilir.
Uluslararası standartlara göre bilgisayarlı tomografi cihazının kalite kontrol testleri ve prosedürleri
Kalite kontrol testleri en genel tanımı ile cihazın sistemine ait tüm parametrelerin gözden geçirilmesi işlemidir. Kalite kontrol testleri sayesinde cihazların performanslarındaki değişiklikler kolayca dedekte edilir. Kalite kontrol testlerinin düzenli olarak yapılması cihazın servisi geldiği zaman sorunu doğru bir şekilde bildirmek açısından oldukça önemlidir. Kalite kontrol testlerinin amacı birçok nicel ölçüm elde ederek, kurulmuş sistemin uluslararası standartizasyona uyumunun kontrol edilmesini sağlamaktır. Uluslararası geçerliliği olan spesifikasyon dökümanı baz alınarak, bu dökümandaki referans değerlerle karşılaştırma yapılır. Tıpta kullanılan cihazlardan elde edilen görüntülerin kalitesi hastalıkların doğru teşhis edilmesi açısından oldukça önemlidir. Yüksek görüntü kalitesi ise kalite kontrol testlerinin doğru ve periyodik olarak yapılmasına bağlıdır. Cihaz parametrelerinin kalite kontrolleri cihaz kullanılırken belirli periyotlarla tekrarlanır. Böylece cihazların periyodik kontrollerinin sürekliliği sağlıklı bir şekilde yürütülürken hastanın üzerindeki X-Işını dağılımının görüntülere doğru ve kaliteli bir şekilde yansıtılması amaçlanır. Kalite kontrol testlerinin düzenli yapılmaması durumunda görüntülerin homojenitesinde bozulmalar ortaya çıkar. Bu tez çalışmasında Bilgisayarlı Tomografi cihazına ait kalite kontrol testleri, uluslararası standartlar alınarak değerlendirilecek, bu tez kapsamında bu süreçteki prosedürler sunulacaktır.