Human rights
332 theses under this subject heading
Soğuk savaştan günümüze Kuzey Makedonya'daki Türklerin hakları ve siyasete katılımları (1945-2023)
Kuzey Makedonya Cumhuriyeti çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli bir devlettir. Avrupa Birliği üyeliği için ülkede yaşayan toplulukların haklarının eşit bir şekilde gözetilmesi ve uygulanması gereklidir. Kuzey Makedonya'da yıllardır yaşayan Türkler, Yugoslavya döneminde Makedonya'nın cumhuriyet statüsü kazanmasında mücadele etmişlerdir. Türkler ülkenin kurucu unsurları arasında yer almaktadır. Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Anayasası, yasalar ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde bu haklar garanti altına alınmıştır. Ülkenin kurucu unsuru olan Türkler yasal olarak ülke siyasetinde temsil edilme hakkına sahiptirler. Bu tezde Türklerin Yugoslavya döneminden günümüze sahip olduğu haklar ve siyasete katılımı incelenecektir. Kuzey Makedonya'daki görüşmelerden elde edilen verilerle de Türklerin Kuzey Makedonya Anayasası, yasaları ve ülkenin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar çerçevesinde hangi haklara sahip olduğu, bunlardan uygulamada ne düzeyde yararlanabildikleri ya da yararlanmadıkları, yaşadıkları problemler ele alınacaktır. Siyasal katılımı da incelenerek Türklerin problemlerinin çözümüne ilişkin öneriler sunulacaktır. Kurucu unsur olan Türklerin Kuzey Makedonya'daki tüm topluluklar ile eşit bir şekilde haklarından üst düzeyde yararlanarak yaşamaları için neler yapılabileceği incelenecektir. Eşitliğin ve üst düzey faydanın sağlanması hem Türk toplumu ve diğer topluluklar için hem de Kuzey Makedonya'nın gelişimi için önemlidir. Türk toplumunun haklarının iyileştirilmesi Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Makedonya Cumhuriyeti ilişkilerine de olumlu yansıyacaktır.
Hannah Arendt'in "Haklara sahip olma hakkı" kavramı çerçevesinde Türkiye'deki Suriyelilerin çalışma hakkı
Bu tezin amacı; mültecilik ve çalışma hakkı kavramlarını Hannah Arendt'in "haklara sahip olma hakkı" kavramı çerçevesinde incelemektir. Bir mültecinin, Arendt'in İnsanlık Durumu adlı eserindeki insan tanımında olduğu gibi bir canlılık (vita activa) gösterme ihtimalinin, o mültecinin çalışma hakkına sahip olmasına bağlı olduğu düşünülmektedir. Çalışma hakkına sahip olan mülteciler, kamusal alanda görünür olabileceklerdir. Buradaki asıl soru, bu görünürlüğün ne kadar mümkün olabildiği ve ulus devletlerin buna ne ölçüde izin verdiği üzerine kuruludur. Bu tezde de bu sorudan hareketle mülteciler ve çalışma hakkına sahip olma hakkı arasındaki ilişkinin Türkiye'deki Suriyeliler üzerinden test edilmesi amaçlanmıştır. İlk olarak Hannah Arendt'in vita activa ve haklara sahip olma hakkı kavramlarının teorik arka planı açıklanmıştır. Bir sonraki bölümde ise uluslararası hukukta bu hakkın nasıl düzenlendiği yine Arendtçi bir yaklaşımla incelenmiş ve ulus devletlerdeki uygulama örneklerine bakılmıştır. Son bölümde ise Türkiye'deki hukuki düzenlemeler çerçevesinde mültecilik kavramına ve Suriyeliler özelinde çalışma hakkına odaklanılmıştır. İncelenen hukuki metinler ve uygulama örnekleri göstermiştir ki insan hakları olarak kabul edilen temel haklar aslında ulus devletin yarattığı bir kategori olan vatandaşlık haklarıdır. Kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalan mülteciler çoğu zaman sahip oldukları bu hakları da terk etmek zorunda kalmaktadırlar. Anahtar Kelimeler: Haklara Sahip Olma Hakkı, Çalışma hakkı, Mültecilik, Suriyeliler, Türkiye
Küreselleşmenin kentler üzerindeki etkileri: Tekirdağ örneği
Küreselleşmenin tanımı yapılırken ortak bir paydada buluşulamama olmasına rağmen sonuç olarak aynı anlama denk gelen tanımlamalar yapılmaktadır. Gündelik yaşamımızla doğrudan ilintili olması tek başına bağımsız düşünülememesi küreselleşmenin her alanda etkilerinin olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Pek çok akademik araştırmalarda yapılan tanımlamalar farklılık gösterse de çıkarılan varsayımların ve sonuçların birbirine yakın görüşler olduğunu söyleyebiliriz. Dünya üzerinde öne çıkan şehirler kendilerine has özellikleriyle simgesel şehirler olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüz metropolleri küreselleşen dünyada etkileşimden payını almaktadır. Şehirler arası iletişimin yoğun olması ticaretlerin artık ülkeler arası yerine mega kentler diye adlandırılan şehirler arasında yapılması metropol şehirlerin önemini giderek arttırmaktadır. Bu nedenle metropollerde gelişimin sürekli devam ettirilmesi ülkeler ve kentler arasında iletişiminin yoğunlaşması gerekmektedir. Ülkemizde dünya kenti olarak kabul gören İstanbul metropollere en iyi örnek olarak gösterilebilir. İstanbul'a yakın illerden olan Tekirdağ'ın yani şehrimizin gelişimini yapması metropol şehirler arasında yer alması bunu da küresel dünya akışı içinde sürdürmesi gerekmektedir. Yoğunlaşan küreselleşme ile beraber Tekirdağ'ın da bu etkileşimden uzak kalmayarak metropoller arasında yer alacağı tahmin edilmektedir. Bu bağlamda yapılan araştırmada küreselleşmenin çeşitli tanımlamaları yapılırken aynı zamanda küreselleşmenin farklı boyutları ele alınmaktadır. Dünya üzerinde var olan kent modellerine değinilerek ülkemizde üç büyük şehir üzerinden açıklamalı olarak tasvir ve karşılaştırmaları yapılmıştır. Bu çalışmada küreselleşen dünyada küreselleşmenin şehirler üzerinde oluşturduğu etkiler çeşitli kaynaklardan yararlanılarak ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Metropol, Şehir, Tekirdağ.
The responsibility to protect: The case of Syria and Libya
Human rights violations occur across the globe, whether caused by racial injustice, gender inequality, poverty, genocide, or even war crimes. The effort to protect human rights extends the term just war to humanitarian intervention, in the 20th century, with the concept of Responsibility to Protect. The Arab Spring, which started in Tunisia, spread to many countries over time. In Syria and Libya, anti-government movements and uprisings turned into a civil war. While there was a humanitarian intervention in Libya, that's not the case for Syria. In the thesis, these two crises will be briefly explained and the Responsibility to Protect and its implementation will be evaluated with these two different decisions. In the thesis, documents published by the United Nations were used both while explaining the development of Responsibility to Protect and examining case studies. In cases where human rights violations occur, whether or not to intervene, and in what situations to intervene, is an ongoing debate. In international relations theories, The English School is one of the theories that discussed humanitarian intervention thoroughly. The humanitarian intervention debate in English School is between pluralists who argue that there should be no intervention in order not to disrupt the international order and solidarists who argue that intervention should be made to ensure justice, in cases where human rights are violated. English School writers argue that today's international society has a pluralist structure, however, over time it has become solidarist. Accepting English School's assumption that the international society is solidarist, in the thesis, can the concept of the Responsibility to Protect be considered as a solidarist institution of the international society? Focused on the question. While evaluating the responsibility to protect as a primary institution, used the methods of identifying primary institutions of Buzan and Holsti, who are the pioneers of both the theory and the concept of primary institutions, and used the founding texts of the Responsibility to Protect.
Çocuk edebiyatından hareketle çocuk hakları ile ilgili bir araştırma
Çocuk edebiyatı eserleri kurguları içerisinde çeşitli mesajlar barındırmaktadır. Bu araştırmanın amacı Türkiye' de satılan yerli ve yabancı çocuk kitaplarında çocuk haklarının düzeyi ve nasıl yer verildiğini belirlemektir. Bu araştırma tarama modelinde betimsel bir çalışmadır. Araştırmanın veri kaynağını, 2019 yılında Türkiye' de internet aramasında çıkan kitap satış mağazalarından Kitap Yurdu, İdefix ve D&R sitelerinde çok satılan yazınsal çocuk kitapları oluşturmaktadır. Bu kapsamda belirlenen 11 kitaptan doküman incelemesi yoluyla elde edilen veriler, betimsel olarak incelenmiştir. Araştırma ile Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde yer alan temel çocuk haklarından çocukların eşitliği hakkı, çocukların gelişme hakkı, çocukların korunması hakkı, çocukların büyümesi ve sağlığı hakkı, çocukların aşağılanmasının önlenmesi hakkı, çocukların katılım hakkı, birlikte yaşama kültürü, çocuk kültürü ilkesi esas alınarak okumalar gerçekleştirilmiştir. Çalışma ile beraber, çok satılan çocuk kitaplarında insan haklarından hareketle çocuk haklarının sezinletilmesine dönük iletilerin bulunduğu ve bu iletilerin bazılarının cümlelerde doğrudan aktarıldığı, bazılarının ise dolaylı (örtük) olarak verildiği görülmüştür. Çocukların çocuk hakları sözleşmesinde geçen esas haklarını duyumsatan ve iletilerini örtük olarak veren kitaplarla buluşturulması gerekir. Çocuklara dönük yazılan diğer yapıtların da aynı amaç ve bakış açısıyla incelenmesi gerektiği bu araştırma kapsamında varılan bir sonuçtur.
Kamusal alan ve insan hakları
Antik çağdan günümüze kadar birçok ülkede, adalet, siyaset, ekonomi gibi en çok tartışılan kavramlardan birisi de kamusal alandır. Kamusal alan kavramı antik çağdan günümüze hep siyaset bilimi ile birarada düşünülmüş ve tartışılmıştır. Bu tartışmalarda da hep kamusal alanın neresi olduğu, sınırlarının nasıl belirlenebileceği, kamusal alanın türlerinin neler olduğu konu olmuştur. Bu çalışmanın amacı ise öncelikle kamusal alan kavramının ne'liğini ortaya koyarak, yurttaş haklarına göre tanımlanan kavramın, insan haklarına göre tanımlanmasının sağlayacağı yararlar gösterilecektir. Giriş bölümünde Antik Çağdan günümüze Kamusal Alan kavramının tarihsel gelişimi ele alınacaktır. Birinci bölümde, öncelikle modern yurttaş haklarının ne olduğu belirlenecektir. Yurttaş hakları çerçevesinde, kamusal alanın Arendt, Habermas, Taylor ve Sennet'de nasıl içeriklendirildiği gösterilecektir. Aynı zamanda kamusal alanda yapılan etkinlikler sonucunda ortaya sosyal-kültürel normlar ve siyasal-hukuksal normların çıktığı belirlenecektir. İkinci bölümde, öncelikle insan haklarının ne olduğu, yurttaş hakları ile insan haklarının kesişim kümesi belirlenecektir. Kamusal alanda yapılan faaliyetlerin, insan haklarına göre yapılması durumunda ortaya çıkan sosyal-kültürel normlar ile siyasal-hukuksal normların niteliğinin farkları gösterilecektir. Devamında kamusal alanın çıktısı olan farklı nitelikteki normların insan ile ilişkisi kurularak, insanlara sağlayacağı yararlar gösterilecektir. Sonuç bölümünde ise farklı dört filozofta kamusal alanın ne olarak görüldüğü özetlenecektir. İnsan hakları ile bağlantısı kurulduğunda da kamusal alanın çıktısının farkı ve insanlara sağladığı yararlar gösterilecektir.
İnsan hakları odağında Türkiye`de göç, toplumsal kabul ve uyum
İnsan hakları, hem devletler hem de kişilerce korunması beklenen haklar iken her gün dünyanın farklı yerlerinde insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Bazen kişi güvenliği ve yaşama hakkı gibi doğrudan korunması gereken temel hakların ihlal edilmesi bazen ise yurttaşlık hakları dolayımıyla korunması gereken eğitim, sağlık, barınma gibi hakların ihlali, kişilerin yaşadığı bölgeden göç etmelerine sebep olabilmektedir. Göç sürecinin tamamlanmasıyla göçmenlerin insan haklarının korunması sorumluluğu, göç edilen ülkeye yüklenmektedir. Lakin temel hak ihlalleriyle karşı karşıya kalmamak umuduyla göç eden kişiler, göç edilen ülkede de benzer veya farklı türde insan hakları ihlalleriyle karşılaşabilmektedirler. Bu ihlaller, çeşitli alanlarda olduğu gibi toplumsal boyutta da kendini gösterebilmektedir. Göçmenler, yeni geldikleri toplum tarafından dışlanabilmekte ve dışlanmanın etkisiyle birçok haklarının korunmasında sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Göçmenlerin başta ayrımcılık olmak üzere karşı karşıya kaldıkları hak ihlalleri, hem toplumsal kabul ve uyum sürecinin başarılı şekilde yürütülmesinde, hem de insansal olanaklarını gerçekleştirmeleri ve geliştirilmelerinde engellere yol açmaktadır. Göç politikalarının ve kapsadığı toplumsal kabul ve uyum politikalarının düzenlenmesinde insan haklarının temel alınması, bu engellerin azalmasında etkili olabilecekken tersi durum ise iki toplum arasında gerilime neden olabilmektedir. Son yıllarda Türkiye`nin ev sahipliği yaptığı ve sayısı milyonları aşan göçmenlerin, ev sahibi toplumla uzun yıllardır beraber yaşaması ve yaşayacak olması, ülkenin bu politikaları yürütmesinde izleyeceği yaklaşımda önemli rol oynamaktadır. Bu bağlamda bu çalışmada, Türkiye`de yürütülen göç politikası ve toplumsal kabul ve uyum alanlarında yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan sorunlar insan hakları odağında incelenecektir.
İnsan hakları açısından gerekçeli karar hakkı ve hukuki argümantasyon
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kabul edilmiş temel insan haklarından olan adil yargılanma hakkının geniş yorumlanması ile ortaya çıkan ve ilgili metinlerde açıkça yer almayan zımni haklardan birisi de gerekçeli karar hakkıdır. Bununla birlikte, kararlarda yeterli gerekçe göstermeme, insan hakları ihlallerine de yol açabilmektedir. Gerekçeli karar hakkı, kısaca mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiği anlamına gelir ve karar vericiler için bir yükümlülüktür. Tarafların yargılama sürecinde dinlenildiklerini anlamalarının yegâne yolu gerekçedir. Gerekçeli karar hakkı, hukuk sisteminde daha adil bir yargılama süreci sağlamak için önemli ve zorunlu bir unsurdur. Ancak, bazı durumlarda karar vericiler, kararlarını yeterince gerekçelendirmedikleri için bu hakkı ihlal edebilmektedirler. Özellikle ülkemizde yargının iş yükünün oldukça fazla olması ve bu yükün giderek artması, gerekçeli kararları rasyonaliteden uzaklaştırmaktadır. Bu bağlamda, çalışmamız gerekçeli karar hakkı ihlallerine ve gerekçeye teorik bir açıdan yaklaşan hukuki argümantasyon teorilerine odaklanmaktadır. Bu açıklamalar ışığında ilk bölümde, gerekçeli karar hakkının çıkış noktası olan insan hakları ve adil yargılanma hakkı kavramları ele alınmaktadır. İkinci bölümde, gerekçeli karar hakkının temel unsurları belirlenip hakkın ihlal edildiği durumlar, ulusal ve uluslararası hukuk ve yüksek yargı kararları ışığında değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise, gerekçeli karar hakkına ilişkin yükümlülüğünün layıkıyla yerine getirilmesine yardımcı olacağı değerlendirilen hukuki argümantasyon teorileri incelenmektedir. Bu tez, karar vericilerin gerekçe ödevini rasyonel olarak yerine getirmelerinin önemini vurgulamakta ve özellikle hakimlerin bu konuya dikkatini çekmeye çalışmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı
İnsan hakları kavramı insanların salt insan olmalarından kaynaklanan birtakım vazgeçilmez ve devredilmez haklara sahip olmaları gerektiğini anlatır, genellikle bu şekilde tanımlanmıştır. Adaletin bazı standartlara uygunluğu ise adil yargılanma hakkını anlatır. Adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda adil bir şekilde karar verilebilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığı değerlendirilir. Adil yargılanma önemli bir hak olmasının yanı sıra diğer birçok hak ile yakından ilişkili olmasından dolayı ulusal ve uluslararası mevzuatta kendisine yer bulmuş, ulusal ve uluslararası yargısal koruma mekanizmalarının içtihatlarıyla da korunmuştur. Bu çalışmada da ulusal yargısal koruma mekanizması olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ile uluslararası yargısal koruma mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) çeşitli kararlarından faydalanılarak adil yargılanma hakkının alt unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının ne olduğu ile hakkın korunmasını sağlamak, ihlâl kararlarına neden olmamak için bu iki yüksek mahkemenin derece mahkemelerinden beklentilerinin neler olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, adil yargılanma hakkının alt unsurlarını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı, ikinci bölümünde ise hakkaniyete uygun yargılanma hakkı (çelişmeli yargılanma ilkesi, silahların eşitliği ilkesi, gerekçeli karar hakkı) alt ilkeleriyle AYM ve AİHM tanımlamalarıyla incelenmiştir. Üçüncü bölüm, adil yargılanma hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının tanımlanmasına ve hakkın anlatılması ile hakkın gerçekleşebilmesi için erişilecek mahkemenin taşıması gereken özelliklerin neler olduğunun tartışılmasına ayrılmıştır. Dördüncü bölümde AYM ve AİHM'in bireysel başvurularda idari yargı alanında verdiği kararlar ışığında mahkemeye erişim hakkının hangi koşullarda ne gibi ihlâllere maruz kaldığı, somut olaylardaki hususlar göz önüne alınarak, iki yüksek mahkemenin içtihatlarının ne ölçüde benzediği belirtilmeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise insan haklarını korumak için yüksek mahkemelerin birtakım uluslararası geçerliliği olabilecek ve hala gelişmekte olan kriterler belirlemek suretiyle hakları bazı asgari güvencelere kavuşturduğu, hak ihlâllerini engellemek için en büyük görevin, karar verirken yüksek mahkeme kararlarında belirlenen temel kriterleri göz önünde bulundurmak anlamında karar verici mahkemelere düştüğü, uygulayıcıların karar verirken içtihatları göz önünde bulundurması hâlinde hak ihlâllerinin azalabileceği ihtimali değerlendirilmiştir.
21. yüzyılda insan haklarına yönelik yeni bir tehdit: Yapay zeka
Bu çalışmada günümüzde yapay zekanın insan haklarını nasıl etkilediği işlenmektedir. Yapay zekanın tarihteki teknolojik gelişmelerden farkı ortaya konarak önemi vurgulanmaktadır. İnsanlık yaşanan teknolojik gelişmelerden tarih boyunca etkilenmiştir. Bu etki ekonomik, sosyal, siyasal boyutlarda görülmektedir. Teknolojik gelişmelerin insan haklarına etkisi de yadsınamaz bir gerçektir. Yapay zekanın üstel gelişim özelliği, yapay zeka bilgisinin eksikliği, yapay zekanın gelişiminin sınırlandırılmaması yapay zekayı farklı kılan özellikleridir. Çalışmanın devamında yapay zekanın tarihi, içeriği, geleceği ve nerelerde kullanıldığı üzerinde durularak, böylece günümüzdeki temel sorunlardan biri olan bilgi eksikliği giderilmeye çalışılmaktadır. Yapay zeka insanların hayatın her alanında kullandığı bir teknoloji halini almıştır. Yapay zekanın gelişimi ise insanlar sayesinde olmaktadır. İkinci bölümde yapay zekanın hayatın her alanında etkili oluşu vurgulanırken gelişimi de gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmanın gerçekleştirilmesi süresinde dahi yapay zeka alanında kimi önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu durum da yapay zekanın insanlık tarihindeki önemini göstermektedir. Yapay zekanın insan haklarına etkilerinin anlaşılabilmesi için insan hakları kavramı üzerinde durularak günümüzde insan haklarının önemini koruduğu, hala üstüne düşünülmesi ve korunması için çabalanması gerekilen bir alan olduğu vurgulanmaktadır. İnsan Hakları Sözleşmelerinden bahsedilerek yapay zekanın ihlal edebileceği haklara değinilecektir. Burada yapay zekanın insan haklarının çiğnenmesine yol açacak etkilerini önlemeye yönelik düzenlemelerin yeterli olmayışı gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın sonunda yapay zeka hakkında bilgi eksikliğinin giderilmesi; yapay zeka eğitimine öncelik verilmesi gerekliliği; yapay zekanın insan hakların ihlallerine yol açabilecek sonuçlarını önleyecek, gerekirse çalışmaları durduracak olan yaptırımların devletler tarafından ve de uluslararası seviyede devreye sokulması gerekliliği ortaya konmaktadır. İnsan yapay zekanın üreticisi ve kullanıcısı olarak her zaman merkezde kalmalı ve yapay zeka bir araç olarak kullanılmalıdır. İnsanın değerini yitirmesine sebep olacak onur kırıcı etkileri olacak girişimler önlenmeli, yapay zeka insan hayatını iyileştiren bir destek mekanizması olmalıdır görüşü savunulmaktadır.
İnsan hakları perspektifinden hayvan hakları sorunu ve ekonomik engeller
Felsefi kuramda hayvanların acı ve haz kapasitesine sahip oldukları ve bu kapasitenin çıkar sahibi olmaları için bir başlangıç kabul edilmesi gerektiğini ilk savunan düşünür Jeremy Bentham'dır. Bentham'ın düşüncesi hayvan hakları açısından önemli olsa da bu düşüncenin aksine dünyada milyarlarca hayvanın çıkarları görmezden gelinmeye devam etmektedir. Fakat bu çıkarların yok sayılması ve hayvanlar üzerindeki baskı; kapitalizmin kar amacının endüstriyel hayvancılık uygulamalarını genişletmesiyle iyice artmıştır. İnsanlara ve hayvanlara uygulanan baskı ise çoğunlukla birbirine benzer. Tıpkı hayvanlara uygulanan baskı gibi insanlara uygulanan baskı da aynı ekonomik, sosyal, politik süreçlerin bir sonucudur. Bu açıdan hayvanların insanlarla kıyaslanabilir çıkarlarına eşit derecede saygı gösterilmesi önemlidir. Türler arasındaki ayrım insanlar arasında yapılan ayrımcılık ve ırkçılığa benzer. Hem insan hakları açısından hem hayvan hakları açısından ekonomik engeller önemli bir sorundur. Ekonomik engeller çıkarların eşit derecede önemsenmesine engel olur. Gelişen kapitalizm insanlar arasındaki eşitsizliği arttırmakla aynı zamanda hayvanların da daha fazla acı çekmesine neden olmuştur.
Uluslararası düzenlemeler çerçevesinde Arnavutluk'ta bilgi edinme hakkı uygulamalarına dönük koşulların değerlendirilmesi
Bilgi edinme hakkı, Arnavutluk vatandaşlarının Anayasa tarafından tanınan temel haklarından biridir. Resmi defterde yer alan Bilgi Edinme Hakkına ilişkin en güncel kanun 18/09/2014 tarihi itibariyle yürürlüğe giren 119/2014 sayılı yasadır. Bilgi edinme hakkı, demokrasinin temel ihtiyaçlarından biridir ve herkese ayrım gözetilmeksizin verilmektedir. Bilgi edinme hakkı, bir devlette şeffaflığı ve hesap verebilirliği koruduğu ve dolayısıyla demokrasinin hedeflerinden birini desteklediği için bir demokraside esastır. Bu hak yasal olarak diğer insan hakları ve kişisel verilerin korunması gibi kanunlarla sınırlandırılmıştır. Bu araştırma, Arnavutluk'ta bilgi edinme hakkının analitik olarak ele alınmasını, yerel kurumlarda uygulanmasını analiz etmeyi ve bilgi edinme hakkının koordinatörlerin görüşleri üzerinden sorunları ortaya çıkartmak ve çözüm önerilerinde bulunmayı amaçlamıştır. Bu çalışma, Arnavutluk'ta bilgi edinme hakkının durumu ve bilgi edinme hakkı koordinatörlerin görüşlerini incelenmiştir. Bilgi edinme hakkı kanunu ve uygulanmasında karşılaşılan sorunlara ilişkin bu araştırmaya 50 bilgi edinme hakkı koordinatörü görüşleri ile katılmıştır. Anket koordinatörlere e-posta yoluyla gönderilmiştir ve bu anketten toplanan veriler incelenmiştir. Koordinatörlere bilgi edinme hakkı koordinatörü olarak ve çalıştıkları kurumdaki bilgi edinme yasası uygulama faaliyetleri hakkında görüş ve deneyimleri sorulmuştur. Toplanan veriler standart sapma, ki-kare değerleri, aritmetik ortalama, yüzde olarak işlenmiştir ve tablo şeklinde verilmiştir. Toplanan verilerin sonuçlarına dayanarak, uluslararası hukuka uygun bir yasal düzenleme olmasına rağmen, bilgi edinme hakkı yasasının uygulanmasında hala sorunlar olduğu hipotezi doğrulandı. Bilgi edinme hakkı koordinatörlerinin rolleri hakkında daha doğru eğitime ihtiyaçları vardır. Bu hakkın farkındalığını artırmak ve kamu otoritelerince daha uygun bir şekilde uygulanması için koşulların iyileştirilmesi amacıyla kanunda düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Arnavutluk'ta bilgi edinme sürecinde, ülkedeki sürece ilişkin etkin bir sistem ve koordinasyonun olmaması nedeniyle sorunlarla karşılaşılmaktadır. Eşit derecede önemli bir diğer sorun da koordinatörlerin eğitilmemesi ve denetim süreçlerinin belirlenememesidir.
Hannah Arendt'in insan hakları eleştirisi ve kozmopolitanizm
Hannah Arendt, insan hakları eleştirisini, ardından çöken kederli sessizliğin son bulmadığı bir felaket olarak tanımladığı Birinci Dünya Savaşı sonrasında, üç imparatorluğun yıkılması ve yeni ulus-devletlerin kurulması sürecinde ortaya çıkan, sayıları milyonları bulan azınlıklar, mülteciler ve devletsiz halklara mensup insanların "devredilemez" diye tanımlanan haklarını, insan haklarını yitirmeleri üzerine kurar. Herhangi bir siyasi organın korumasından mahrum kalanların insan haklarından da mahrum kalması Arendt'e göre daha temel bir hakkı "haklara sahip olma hakkı"nı işaret eder. Çalışmanın birinci bölümünde Arendt'in insan hakları eleştirisi ele alınmıştır. Ulus-devletin egemenlik ilkesi ile insan haklarının tanınması/korunması ilişkisi ve siyasal topluluğa üyeliğin hakların gerçekleştirilmesindeki belirleyiciliği Arendt'in eleştirisindeki temel noktalardır. İkinci bölümde ise Habermas'ın kozmopolitanizm yaklaşımı ele alınarak, Arendt'in insan haklarının gerçekleştirilmesine dair tespit ettiği sorunlara yanıt oluşturma olanağı tartışılmıştır. Habermas, etnik aidiyetleri temel alan yurttaşlık anlayışı yerine anayasal ilkeleri temel alan bir yurttaşlık kavrayışının geliştirilmesi gereğini dile getirir. Onun kozmopolitanizm yaklaşımının diğer unsuru ise insan haklarının tüm devletleri kapsayan bir anayasa olarak kabul edilmesi ve ulus-üstü örgütlenmelerle güvence altına alınmasıdır. Anahtar Sözcükler: insan hakları, ulus-devlet, yurttaş, haklara sahip olma hakkı, kozmopolitanizm
Kentsel dönüşümün insan hakları boyutu
Küreselleşme ile birlikte ulus devlet modelinin desantralizasyonu ve belediyelerin politik süreçlerde artan rolleri sebebiyle İnsan Haklarının korunması ve saygı duyulması konuları yalnızca devlerin sorumluluğu değil aynı zamanda yerel yönetimlerin de sorumluluk alanına girmektedir. Dolayısıyla son senelerde Kent Hakkı alanında ulusal, uluslararası ve bölgesel olarak birçok şart yayınlanmıştır. Bunlar yerel yönetimlerin insan hakları hakkında görev ve sorumluluklarını tayin etmektedir. Bu çalışmada kentsel dönüşüm insan hakları çerçevesinde incelenecektir.
Enhancement of human rights in USA during Obama's presidency
My research question is: Were human rights improved during president Obama's period? I'm going to analyze human rights conformability by historical order in USA. It is obvious that, we can't skip the incident on 11 September as well; because this is the most large-scale terrorist attack for the history of America. 9/11 attacks affected not only US, but also whole world. My thesis argument is about development of human rights during the Obama era. Especially, I emphasize LGBT and Immigration rights. My point of view is that the rights of immigrants and trans-genders were improved during Obama's presidency. I conduct historical research; support my argument by facts and the mixed cases as well. To illustrate transgender immigrants and their treatment while they are inside US borders is one of among many. I'll support my argument by comparing presidency periods of other US presidents with Obama. Then I'm going to compare valuable facts about human rights throughout the US history and conclude my argument. As a result in a final stage my goal is to prove correctness of my argument.
İran'da insani kalkınma analizi: Eğitim ve cinsiyet eşitsizliği karşılaştırmalı bir bakış açısından
This thesis attempts to address existing gender parities and gaps in Iran compared to Azerbaijan and Turkey in terms of human development perspective. Human development by enlarging people's freedoms and potentials draws the attention to "ends" and insists on both intrinsic and instrumental values of development. The three main components within human development are: capabilities, free agency and achievements. Health, education and per capita income are the essential indicators of Human Development Index (HDI). Each of which has the same ratio in HDI value estimation. Gender inequality as a global phenomenon, increasingly focuses on women's deprivation of education, health, income and social developments. This thesis discusses Iran's educational developments analytically and compares female-to-male progresses in HDI indicators of Iran with Turkey and Azerbaijan. The main goal of human development and capability approach is equal distribution of capabilities and functionings among people. The exceptional status of education in having both intrinsic and instrumental values multiplies the significance of equal education in a global context. In addition to the direct impact of education on total health and income rates, parity in education has the capacity to empower women and make them qualified for well-paid vocations. Iran from 1990 to 2015 has had a sustainable progress in health, education and per capita income. In case of education, Iran has proceeded remarkably in women's access to schools. Iran has almost succeeded to close the gender gap in education, while gender inequality remains in achievements so far. In comparison, in Turkey and Azerbaijan, raising women's capabilities has led to more achievements in terms of economic resources, labor force participation and political participation. According to human development reports, Turkey in capability distribution has experienced more gender disparity than Iran. By filtering the health indicator, Azerbaijan has the best status in gender parity rather than Turkey and Iran. Turkish women's high life expectancy at birth is the best among the analyzed countries. Unlike Iran, educated women in Azerbaijan and Turkey have lower unemployment rates than Iranian women. That is probably why women in Iran recently have less interest to continue their education in tertiary level and this disappointment has reproduced the gender gap.
1982 Anayasasında temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ve durdurulmasındaki kriterlerin hukuk devleti ilkesi çerçevesinde incelenmesi
İnsan hakları kavramının tarihsel süreç içerisinde öneminin ve değerinin anlaşılmasıyla beraber siyasi iktidarların yetkileri bireyin hak ve özgürlüğü lehine sınırlandırılmıştır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması fikri de anayasacılık faaliyetlerini gündeme getirerek hukuk devleti ilkesini bu sürece paralel olarak geliştirmiştir. Hak ve özgürlüklerin korunması adına dünya üzerinde ses getiren bildiriler ile beraber Osmanlı Devleti'nde de insan hakları ve hukuk devleti ilkesi önem kazanarak gelişmiştir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya bir takım bunalımlara sahne olmuş ve insan hakları bu bunalımlar ile beraber yeniden önemi ve değeri anlaşılmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile anayasacılık faaliyetleri devam ettirilmiştir. İnsan haklarının korunması ve hukuk devleti ilkesinin tam manasıyla hayata geçirilmesi ise 1961 Anayasası ile güvenceye alınmıştır. 1982 Anayasası ise 1961 Anayasası gibi özgür birey lehine değil siyasi iktidar lehine yüzünü çevirerek yürütme organının otoritesini artırmıştır. Buna istinaden günümüze kadar birçok anayasa değişikliği ile halen varlığını sürdüren 1982 Anayasası daha liberalleştirilmeye çalışılmıştır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması için anayasamız olağan ve olağanüstü dönemler içerisinde sınırlama ve durdurma ölçütlerini belirleyerek yasama ve yürütme organının geniş yetkilerine bir sınırlandırma getirmiştir. Yargısal denetim ile beraber hukuk devletinin gereklerinin tamamen yerine getirilip getirilmediği ise şüphe içinde yatmaktadır.
Non-western international politics: Insights from Islamic and Chinese thought
What proposal can studies carried out by means of non-Western societies offer to the present regarding international politics? For the purpose of answering this question, the study will make an examination throughout of thinkers, concepts, case studies, and traditions of thought. Developing a proposed solution to the problem will unquestionably have to take place through awareness. In this regard, the study will consider modern political thought through the concepts of authority, legitimacy, nationalism, modernization, globalization, human rights, and global justice and mention the initiative of non-Western international relations theory, which draws attention to critical discourses on Western centrism in international politics and seeks to reveal new perspectives. This initiative also provides an opportunity to question the essence of international politics. This challenge emphasizes the necessity for multivocality and essentially needs to be convincing and to clarify its argument regarding the problematique. Thought traditions that have the potential to provide alternatives with their knowledge and experience have a critical position. The study will survey the possibility of the emergence of original and new perspectives in international politics using the Islamic and Chinese traditions of thought. The thought traditions that will be analyzed in the discourses to be produced for the crises and dilemmas in the present state of world order will have considerable influence, and the consequences of readdressing the core principles of thought traditions in international politics are intriguing. Keywords: non-Western international politics, Islamic and Chinese political thought, modernization, authority, legitimacy, nationalism, globalization, human rights, global justice.
The contested grounds of human rights in Islam and the West: A comparative study
In this thesis we explore the problem of the contested grounds of human rights in Islam and the West. While we live in an era in which human rights are at the center of our global moral discussions, human rights have been challenged for their bias in Eurocentric ethics and anthropologies. At the same time human rights were secularized in the twentieth century and divorced from their historical theological underpinnings, without being supplanted by any viable philosophical alternative. This has left modern human rights philosophically ungrounded and in need of a theory of justification. The current "crisis of human rights" has instigated new scholarship on the philosophical grounds of human rights, especially in Christian and Jewish ethics. The Islamic legal tradition is notably absent from this debate. Research on Islam and human rights almost exclusively focuses on a "narrative of conflict" and lacks a sustained engagement with classical Islamic law (fiqh) and legal philosophy (uṣūl al-fiqh). Both Orientalists and human rights lawyers have claimed Islam has no conception of human rights and is merely a "duty-based system". This thesis moves beyond the reductionism of legal Orientalism and approaches Islamic law discursively as a legal-philosophical tradition that can make worthwhile contributions to contemporary philosophical debates. Through the frameworks of comparative legal studies and conceptual history (Begriffsgeschichte), this thesis traces premodern human rights discourses in medieval and early modern Islam and the West. In doing so, we explore how human rights were conceptualized, justified and grounded, and how they may speak to our current moral concerns today.
The jurisprudential foundations of human rights protection in the late Ottoman constitutional documents
I will attempt to examine whether the constitutional reforms in the late Ottoman Empire were indicative of political expediencies or religious legitimacies in this thesis. The subject matter of this thesis is the human rights protection of the late Ottoman constitutional documents. The Ottoman Empire underwent remarkable constitutional movements in the nineteenth-century. Throughout the century, numerous constitutional documents appeared between 1808 and 1875, which is characterized as "the Tanzimat period" in literature. These documents were the very first written official charts that guaranteed fundamental rights of all Ottoman subjects for both Muslims and non-Muslims. The question whether the rights, which these documents guaranteed, were shaped in conformity with classical Islamic jurisprudence or appeared under the influence of western institutions has been controversial in academic circles for a number of decades. Situating the discussion in the context of human rights in Islam and the history of law, in an interdisciplinary approach, I will attempt to reveal the Islamic jurisprudential foundations of the constitutional documents in terms of fundamental rights. The concept of `iṣmah has been utilized to protect and guarantee fundamental rights in Islamic jurisprudence since the very beginning of fiqh. In my thesis, I will examine the influence of the concept of `iṣmah on the human rights protection of the Constitutional documents in an attempt to illustrate Islamic jurisprudential foundations of the protection. The contention of this thesis is substantiated by the fact that the constitutional reforms were carried out (i) as a consequence of the metamorphosis of the state into a modern state, (ii) considerably in favor of the bureaucratic class, (iii) paying regard to the expectations of the Western states, and (iv) in conformity with Islamic jurisprudence in the Tanzimat era.
Basın özgürlüğünün bir ön koşulu olarak gazeteci güvenliği kavramı
Yasama, yürütme ve yargıdan sonra "dördüncü güç" olarak adlandırılan basın, halkın gerçek gündemini ilgilendiren haberlerin vatandaşlara ulaştırılması ve bu sayede kamuoyu yaratılarak yürütmenin keyfi işlemleri üzerinde baskı kurulabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğünün en önemli bileşeni olarak basın özgürlüğü, demokratik ve özgür tartışma ortamı için olmazsa olmaz bir kavramdır. Bu özgürlüğün kullanılmasında temel aracılar olan gazeteciler, kendilerini ne ölçüde güvende hissederlerse, bilgi ve haberin araştırılması ve iletilmesi de o derece rahat olacaktır. Bunun sağlanmasında en önemli kavramlardan biri de gazeteci güvenliğidir. Gazeteci güvenliği, yeni bir kavram olmasa da 2010'lu yıllarda gazetecilere ve basın özgürlüğüne yönelik saldırıların artması sonucu giderek görünür hale gelmiştir. Gazeteci güvenliği kavramının ön plana çıkmasında, küreselleşme sonucunda kamuoyunun insan hakları ihlallerinden daha çabuk haberdar olması ve uluslararası platformlarda gazeteci güvenliğine yönelik alınan kararlar etkili olmuştur. Gazeteci güvenliğine yönelik hukuki, akademik vb. çalışmaların teşvik edilmesi için başta UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) olmak üzere birçok bölgesel ve uluslararası kuruluş da faaliyet göstermektedir. Gazeteci güvenliği kavramıyla beraber sıklıkla kullanılmaya başlayan bir diğer kavram da "cezasızlık"tır. "Gazeteci Güvenliği ve Cezasızlık Sorunu Eylem Planı", bu iki kavramın BM düzeyinde birlikte kullanımına en güzel örneklerden biridir. Gazeteci güvenliğini tehlikeye atan en önemli sebeplerden biri olan cezasızlık da gazetecilerin karşı karşıya olduğu tehditleri daha iyi kavrayabilmek için üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu haline gelmiştir. Bu çalışma, basın özgürlüğünün korunması için gazeteci güvenliği kavramının önemine ve gazeteci güvenliğinin nasıl sağlanması gerektiğine odaklanmaktadır. Yüksek lisans veya doktora düzeyinde daha önce ülkemizde bu konuda bir çalışma yapılmamış olduğundan bu tezle aynı zamanda gazeteci güvenliği konusunda ileride akademik çalışma yapacak araştırmacılara da yol gösterilmesi hedeflenmektedir. Çalışmayla amaçlanan diğer bir husus da başta gazeteciler olmak üzere diğer basın çalışanlarının karşılaştığı temel tehditleri ortaya koymak ve bu tehditlerin ortadan kaldırılmasında yararlanılabilecek iyi uygulamalara yer vermektir. Çalışmanın sonunda yer verilen iyi uygulamalar ve diğer öneriler, gazeteci güvenliğinin sağlanması için bir yol haritası vazifesi görmektedir. Çalışmamızda, gazetecilere yönelik tehditler ve nedenleri Meksika üzerinden anlatılacaktır. Bu ülkenin seçilmesindeki temel neden, Meksika'nın günümüzde aktif bir savaş ya da çatışma içinde olmasa da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülkelerden biri olmasıdır.
İnsani müdahale söylem ve pratiğinin Kosova bağımsızlık sürecine etkisi
1999 tarihinde NATO'nun BMGK yetkilendirmesi olmaksızın gerçekleştirdiği insani müdahale tüm öncüllerinden farklı bir konumdadır. Anılan müdahale hiçbir hukuki dayanak gözetilmeksizin yalnızca insan haklarının yeniden tesisi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak müdahalenin hukuka aykırı ancak meşru olması insani müdahale, hukuk ve meşruiyet gibi kavramları söylem olarak ele almayı gerektirmektedir. Bu noktada hukuk, kendisini oluşturan normların ötesinde bir söylem olarak ele alındığı takdirde hukuk ve hukuki söylemin söylem dışı alanla ilişkili olduğu ortaya çıkmaktadır. Hukuk, yalnızca kurallar bütünü olarak değil bir ilişki biçimi olarak iktisadi, siyasal, ideolojik alanla sıkı bir ilişkiliye sahiptir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD'nin küresel kapitalizm içerisindeki öncü ve özgün rolü sermaye ve devletin uluslararasılaşması süresinde ve bu süreç içerisindeki küresel iktisadi, siyasal ideolojik dönüşümlerde büyük etki sahibi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemden farklı olarak 1945 sonrası dönemde emperyalizmin güncel formu içerisinde, bir devlet birden fazla sermaye grubunu ihtiva edebilmekte; bir sermaye grubu ya da tekil kapitalist ise birden fazla ülke içerisinde operasyon yürütebilmektedir. 1980'li yıllardan itibaren neo-liberal politikalar neticesinde uluslararasılaşma süreci ivmelenmiş, 1990'larda SSCB'nin dağılmasıyla, ABD hegemonyası küresel konjonktürde tek proje olarak kalmıştır. 1990 sonrası dönemin yeni uluslararası hukuk normları ekonomi politik perspektiften ele alındığında anlam kazanmaktadır. Nitekim uluslararası hukukun yaşadığı dönüşüm yalıtılmış bir iç dönüşüm değildir. Bu noktada 1990'lı yıllardan itibaren Soğuk Savaş dönemine ait hukuk ilkeleri yerlerini insani müdahale, koruma sorumluluğu, evrensel insan hakları, haydut devlet gibi kavramlarda açığa çıkan yeni bir hukuk mantığına bırakmıştır. Merkez kapitalist ülkelerin Yugoslavya savaşları esnasında sergiledikleri iktisadi, siyasal, hukuki pratikler ve bunları mümkün kılan söylemler insan hakları ve insani müdahale kapsamında korunan menfaati insancıllık hakkındaki genel kanaatin üstünde bir noktada konumlandırmaktadır. NATO'nun Kosova'ya doğrudan müdahalesi ve Kosova'nın bağımsızlığı, uluslararası hukuk içerisinde gelişen yeni müdahaleci perspektifin ürünüdür.
Sosyal hizmet açısından ihtiyaç ve hak kavramları bağlamında engelli bireyin varoluşu
Engellilik hem bedensel hem de çevresel ve toplumsal boyutu olan bir kavramdır ve söz konusu boyutlarıyla bireyin seçtiği bir durum değildir. Engelli bireyler insan olmalarından kaynaklı olarak ise ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık gibi ontolojik hakikatlere muhataptırlar ve engellilik durumu bu hakikatlerle ilişkilenme konusunda etkili olabilmektedir. Bu çalışmada, fiziksel engelli bireylerin varoluşunu, ihtiyaç ve insan hakları ile ilgili yaşam deneyimleri bağlamında anlamak ve sosyal hizmet bakış açısından analiz etmek amaçlanmıştır. Araştırma nitel araştırma yaklaşımlarından olan fenomenolojik araştırma olarak tasarlanmış olup araştırma kapsamında Konya ili Merkez ilçelerinde yaşayan on sekiz yaşının üzerindeki yirmi üç fiziksel engelli birey ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerden elde edilen bulgular içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiş ve bulguların analizi "Varoluşçu Temalara İlişkin Bulguların Analizi", "İhtiyaç Temalarına İlişkin Bulguların Analizi" ve "Hak Temalarına İlişkin Bulguların Analizi" olmak üzere üç ana başlı k altında toplanmıştır. Araştırmamız göstermiştir ki ontolojik hakikatleri engelli bireyler özelinde ele almak gerekmektedir. Engelli bireyler hem bedensel hem de toplumsal sebeplerle ontolojik hakikatlerle daha farklı temaslar kurabilmektedirler. Bunun yanında eğitim, çalışma, erişilebilirlik, katılım gibi insan hakkı olarak da ifade bulan ihtiyaçların giderilemiyor oluşu varoluş imkanını kısıtlayabilmektedir. Ontolojik hakikatler yalnızca engelli bireyler için değil sosyal hizmet uzmanları için de geçerlidir. Bu sebeple sosyal hizmet uzmanları önce kendi ontolojik kaygıları ile yüzleşmeli sonrasında hizmet alanlara bu konuda yardımcı olmalıdır. Politika yapıcılar, insanların varoluş imkanının artırılmasına yönelik bir çaba sarf etmelidir ve sosyal hizmet uzmanları politika yapıcılara bu konudaki yükümlülüklerini hatırlatmalıdır. Gelecek araştırmalarda fiziksel engelli bireylerin yanı sıra diğer engel gruplarından bireylerin varoluşunu konu edinen araştırmalara da yer verilmesi yoluyla engelli bireyin varoluşu ile ilgili daha kapsamlı bir perspektif sunulması sağlanabilir.
İdarenin yargı dışı denetim yollarının etkinliği
Hukuk devleti ilkesi, idarenin hukuka aykırı hareket etmesini önlemek maksadıyla denetim faaliyetinin varlığını zorunlu görmektedir. İdarenin denetlenmesi mecburiyeti idari işlemlerin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmasına engel olmaz. Bu sebeple hukuka uygunluk karinesinden yararlanan ve icrai işlem gerçekleştirme yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştireceği eylem ve işlemlerin denetlenmesi hukuken zorunludur. Söz konusu denetimin esası yargılamaya dayansa da günümüzde yargı dışı denetim yolları kendi varlıklarını göstermekte ve önemini artırmaktadır. Ancak yargı dışı denetim yolları kural olarak kararlarında bağlayıcılık taşımasa da yargısal denetime kıyasla cazip imkânlar sunmaktadır. Bu nedenle başta Batı hukuk sistemlerinde ombudsmanlık kurumu ve benzer insan hakları kurumları etkinliklerini pekiştirmektedir. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, yargı dışı denetim yolları arasında yer alan idari ve siyasi denetimlerde işlevsel açıdan katkılara sahipken ulusal düzeyde insan hakları kurumlarının oluşturulmasında geç kalmıştır. Özellikle son on yılda ülkemizde yeni insan hakları kurumları kurulmuş olmasına rağmen söz konusu kurumların yapısal ve işlevsel açıdan bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Bu çalışma idarenin yargısal ve yargı dışı yollarla denetim farkları kapsamında yargı dışı denetim yollarının (özellikle kurulan yeni insan hakları kurumlarının) yapısal ve işlevsel etkinliklerini konu edinmektedir.