İmmünite

Bu konu başlığı altında 93 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tümör immünitesinde WWOX proteininin rolü

WWOX protein ifadesi çoğu insan kanserlerinde sıklıkla kaybolur veya azalır. WWOX protein ifadesi kaybı üçlü negatif meme kanserlerinde sık görülmektedir. İmmün sistem meme kanseri gelişiminde, ilerlemesinde ve kontrolünde aktif rol oynamaktadır. Programlanmış hücre ölüm ligandı 1 (PD-L1), immün sistemden kaçışa katılan önemli immün kontrol noktası molekülüdür. PD-L1 çeşitli immün hücrelerde ve meme kanseri de dâhil olmak üzere birçok farklı tümör tiplerinde ifade edilir. STAT3, PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. PD-L1'in, JAK aracılı STAT3 fosforilasyonu ve aktivasyonu nedeniyle meme kanseri hücre hatlarında ifadesi yüksektir. Kanser hücrelerinde STAT3 sinyal yolağı, IFN-γ'nın atipik bir sinyal ileticisi olarak aktive edilir. WWOX proteini IL-6 / JAK2 / STAT3 sinyal iletim yolağı üzerinden kanser hücrelerinin büyümesini ve metastazını STAT3'e bağlı olarak baskılamaktadır. WWOX'un aşırı ifadesi bazal meme kanseri hücrelerinde STAT3 aktivitesini inhibe eder. Tüm bu bulgular, WWOX'un PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde olası bir rol oynayacağını ve böylece meme kanserinin ilerlemesinde ve metastazında potansiyel bir baskılayıcı olarak görev yapacağını göstermektedir. Bu tezin amacı WWOX'un MDA-MB-231 insan üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde bazal düzeyde ve/veya IFN-γ ile uyarılmış PD-L1 ifadesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX'u aşırı ifade etmek için geçici transfeksiyonlar gerçekleştirildi. Wwox proteininin aşırı ifadesi western blot ile değerlendirildi. PD-L1 ifadesi flow sitometri sistemi ile analiz edildi. IFN-γ uygulanmamış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Bu bulgulara ek olarak, IFN-γ uygulanmış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, WWOX ifade etmeyen MDA-MB-231 hücreleri ile karşılaştırıldığında MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX ifadesinin arttırılması IFN-γ varlığında veya yokluğunda PD-L1 ifadesini anlamlı olarak azaltmaktadır.

ApoptozisHücre ölümüNeoplazmlar+3
Elif Serdal
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

A meta-analysis study on the vaccination effectiveness of influenza and interpretation regarding economic aspects

Health "is a state of complete physical, mental and social well-being and not merely the absence of disease or infirmity". It is also a field of study for all sciences, as it is a factor that affects the "individual", the building block of society, in all contexts. The fact that the workforce, that is, the individual, has been accepted as the essential economic input for centuries requires that health be integrated with economics. Governments, especially in developed countries, allocate as much of their economic resources as possible to health. In this framework, the requirement for influential health applications comes to the fore. Immunisation is one of the most crucial elements in providing preventive health strategies and is very financially and medically effective. Active immunisation or vaccination is critical in preventing diseases such as "influenza", which have a very high economic and social burden. Accordingly, in this thesis, three meta-analyses were conducted separately to examine the vaccination activities against three strains of influenza. The results observed in 152 studies in Web of Science (Web of Knowledge) and PubMed databases were examined in order to conduct a systematic review and meta-analyses. With the meta-analyses carried out with the Comprehensive Meta-Analysis Software (CMA) package program, the best vaccination performance was observed against A(H1N1) at 60.3%, following B at 51.1% and worst against A(H3N2) at 20.4%. In other words, current vaccines provide insufficient protection against influenza A(H3N2) compared to the vaccines against influenza B(any lineages) and influenza A(H1N1). Hence, vaccine development improvements are necessary to increase protection, especially against the H3N2 strain of influenza. The findings from this thesis shed light on the number of resources that can be allocated to each influenza strain vaccine while determining the health-economic strategies that ensure the cost-effectiveness of influenza vaccines.

VaccinesEconomic analysisEconomic evaluation+4
Fatma Rümeysa Aksoy
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

COVID-19 hastalık şiddetini belirleyici faktörler olarak fiziksel aktivite düzeyi ve besin takviyesi kullanımının değerlendirilmesi

Bu araştırmanın amacı, Covid-19 hastalık şiddetini belirleyici faktörler olarak fiziksel aktivite düzeyi ve besin takviyesi kullanımının değerlendirilmesidir. Araştırmaya 18-64 yaş arası, Covid-19 test sonucu pozitif olan 955 birey (%77,7 kadın) dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan veri toplama formu ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Form (IPAQ-SF) kullanılmıştır. Katılımcılar Google e-formlar üzerinden oluşturulan araştırma bağlantısıyla çalışmaya katılım sağlamıştır. Verilerin analizinde, sayısal değişkenler iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi veya Mann-Whitney U testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi, Fisher'in kesin testi ya da Fisher-Freeman-Halton testi ile karşılaştırılmıştır. Covid-19'dan hastaneye yatış durumunu etkileyen faktörleri değerlendirmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Covid-19 sebebiyle hastaneye yatan bireylerin yatmayanlara göre fiziksel aktivite enerji harcaması (MET-dk/hf) daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Hastaneye yatanlar (%87,5) yatmayanlara (%53,6) göre daha yüksek oranda düşük aktivite (<600 MET-dk/hf) düzeyine sahiptir (p<0,001). Ayrıca düşük fiziksel aktivite düzeyinin, orta ve yüksek fiziksel aktivite düzeyine göre Covid-19'dan hastaneye yatışı 5,31 kat arttırdığı bulunmuştur (p<0,05). Haftalık orta ile yüksek şiddetli fiziksel aktiviteye katılım süresi 150 dk'dan az olanlar ile 150 dk ve daha yüksek olanların hastaneye yatış oranları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Düşük-orta şiddetli fiziksel aktiviteye katılım sıklığı kategorileri arasında Covid-19 sebebiyle hastaneye yatış oranları açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Düşük-orta şiddetli aktivitelere katılım sıklığı "nadiren/hiç" olanların oranı, hastaneye yatış yapanlarda (%40) yapmayanlara (%19,7) göre daha yüksektir. Yüksek şiddetli fiziksel aktivitelere katılım sıklıkları arasında hastaneye yatış oranı açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Covid-19 hastalığı öncesinde ya da sırasında besin takviyesi kullanan ve kullanmayanların hastaneye yatış oranları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları daha yüksek fiziksel aktivite düzeyi ve sıklığına sahip bireylerde Covid-19 hastalığı sebebiyle hastaneye yatış oranlarının daha düşük olabileceğini gösterirken besin takviyesi kullanım durumunun hastalık şiddeti üzerinde anlamlı etkisi bulunmadığını ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Covid-19, hastalık şiddeti, bağışıklık, fiziksel aktivite, besin takviyeleri

Besin destekleriCOVID 19Fiziksel aktivite+5
Pelin Akan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sirkadiyen ritmin aşı ile edinilen bağışıklık yanıtına etkisinin CRISPR/CAS9 tekniğiyle araştırılması

Sirkadiyen ritimler, gen ekspresyonunun zaman içinde düzenlenmesiyle ortaya çıkan biyolojik süreçlerdir. Bu süreçler, uyku ve uyanıklık döngüsü, hormonal salım, metabolizma ve bağışıklık fonksiyonları gibi birçok biyolojik süreci etkiler. Bu nedenle sirkadiyen ritimler, genlerin düzenli bir şekilde ifade edilmesi ve vücudun uygun bir şekilde düzenlenmesi için önemlidir. Bir sirkadiyen gen olan TIMELESS, hücre döngüsü, DNA hasar yanıtı gibi çeşitli biyolojik süreçlerde de rol oynadığından, geniş bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında, TIMELESS sirkadiyen geninin bağışıklık sistemiyle ilişkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, öncelikle in silico yöntemler kullanılarak TIMELESS'ın fizikokimyasal özellikleri, hücre içi lokalizasyonu ve 3 boyutlu protein yapısı incelenmiştir. Ardından filogenetik ağaç ve motif analizi yapılarak TIMELESS'ın evrimsel ilişkileri belirlenmiştir. Daha sonra in silico yollarla TIMELESS'ı hedefleyen 52 miRNA tespit edilmiştir. Bu miRNA'ların kanserle, bağışıklık ve enfeksiyonla ilişkili olduğu biyoinformatik yollarla belirlenmiştir. Ek olarak, CRISPR/Cas9 yöntemi kullanılarak, HEK293 hücrelerinde TIMELESS geni nakavt edilmiş ve BCG aşısı aracılığıyla innate ve adaptif 84 genin ekspresyon düzeyleri incelenmiştir. Edinilen bulgular sonucunda TIMELESS geninin bağışıklık sistemi fonksiyonlarıyla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bu tez çalışması TIMELESS geni ve diğer sirkadiyen genlerin fonksiyonlarının daha iyi anlaşılması, sağlık ve hastalık üzerindeki sirkadiyen ritimlerin etkilerinin daha iyi araştırılması ve tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine yardımcı olabilir.

AşılamaAşılarBCG aşısı+6
Aybüke Okay
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cxcl kemokin öncül dizelerinden türevlenen küçük peptit moleküllerinin immün düzenleyici etkisinin değerlendirilmesi

Peptit yapılı küçük moleküller pek çok fizyolojik sürecin düzenlenmesinde ve hücrelerarası iletişimin sağlanmasında rol alır. Bu çalışmada, bilinen 17 adet insan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri rasyonel ve özgün bir algoritma ile irdelemiş, bu dizilerden türevlenen küçük peptit molekülleri belirlenmiş ve in vitro kullanıma uygun olacak ve sentezlenmesi mümkün peptitler (15 molekül) seçilmiştir. İlgili küçük peptit moleküllerinin periferik kan immün hücrelerinin çeşitli uyaranlar altında aktivasyonunu, çoğalmasını ve sitokin sentezini nasıl etkilediği araştırıldı. İmmün düzenleyici etki gösterme olasılığı olan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri saptandı. En yüksek etkiye sahip olduğu belirlenen üç molekül (Pep8, Pep14 ve Pep17-2) floresan ile işaretli olarak sentezletildi ve hangi immün hücre tipleri ile daha çok etkileştikleri hakkında bilgiler edinildi. Çalışmamız sonucunda elde edilen pek çok peptit türevinin immün yanıtları farklı açılardan ve farklı hassasiyette etkileyebileceği sonucuna varıldı. Bu küçük peptit moleküllerinin en çok miyeloid hücreler ile etkileşim gösterdiği belirlendi. Bu etkileşim kapasitelerinden dolayı akut miyeloid lösemi (AML) hücrelerini hedeflemede kullanılabilecek adaylar olduğu düşünüldü. AML hücre hatlarının özellikle monositik alt-tipi olan THP-1 hücre hattı ile Pep14 arasında en yüksek etkileşim görüldü. Genel olarak peptitler olgunlaşma düzeyi daha ileride bulunan CD11byüksek hücreler ile daha çok etkileşim gösterdi. İlgili peptitlerin endositoz mekanizmaları da değerlendilmiş olup, reseptör aracılı girişin yanı sıra diğer endositoz mekanizmalarını da kullanabildikleri belirlendi.

KemokinlerLösemiLösemi-miyeloid-akut+4
Diğdem Yöyen Ermiş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Biyolojik afetlerde süreç yönetimi ve COVID-19

2019 yılının kasım ayında ortaya çıkan Covid-19 viral ajanı çok kısa sürede bir pandemiye sebep oldu ve yüzbinlerce can aldı. Tarihsel süreçte defalarca pandemiye maruz kalan dünyamız bu pandemilerde hep ortak süreçlerden geçmiştir. Covid-19 pandemisinde de süreç aşamaları aynı olsa da gelişen teknolojiden kaynaklı hızlanan insan hareketliliği, kullanılan ilaçların gelişmesiyle bağışıklık sistemini zorlayan viral mutasyonlar vb. sebepler yüzünden bu pandemi diğerlerine göre insanlığı daha da zorlamıştır. Bu noktada inatçı viral ajanların hayatımızın bir parçası olduğu kabul edilmeli ve tüm kurum ve kuruluşlar için biyolojik afetlere hazırlıklı olunmasını gerektirecek kurum kültürü oluşturulmalı ve birey ve aileler için de aynı şekilde hijyen kültürü oluşturulmalıdır. Biz bu çalışmada biyolojik afetlerle ilişkilendirilebilecek terimleri kavramsal çerçevede değerlendirip, tarihsel süreçte gerçekleşen pandemilerin ortak süreçleri incelenmiştir. Yapılan taramalarla da elde edilen bulgular değerlendirilip afet yönetimi bakış açısıyla öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: KBRN, Biyolojik Ajan, Covid-19, Afet, Yönetimi

Afet yönetimiAfetlerCOVID 19+4
Eda Nur Yavuzer
İskenderun Technical University · Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Van bölgesindeki romatoid artrit hastalarında hepatit B ve hepatit C prevelansının belirlenmesi

AMAÇ:Romatoid artrit (RA) dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen inflamatuvar bir poliartropatidir. Hepatit B (HBV) ve Hepatit C (HCV) virüsleri ise dünyada 2 milyardan fazla enfekte insanın olduğu kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedenlerindendir. RA tedavisinde kullanılan immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçlar hepatit virüs enfeksiyonlarının RA hastalığında insidansını arttırabilmektedirler. Çalışmamızda Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV insidansını saptamanın yanında hastaların kullandığı immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçların bu insidansa olan etkilerini araştırmayı hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM:Bu çalışmaya 2015 ocak ile 2018 temmuz tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji Bölümlerinde RA tanısı alan, takip ve tedavisine devam edilen ardışık 403 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar değerleri retrospektif olarak tarandı. Hastalar kullandıkları ilaç tiplerine göre 3 gruba ayrıldı. Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullananlar grup 1, DMARD ile birlikte kortikosteroid alanlar grup 2, biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullananlar ise grup 3 olarak sınıflandırıldı. Gruplar arasında AST, ALT, ALP ,GGT, CRP, ESR, RF, anti-CCP, HBsag, Anti-HBs, Anti HCV düzeyleri arasındaki istatistiksel ilişki incelendi. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR:Hastaların yaşları ortalama 50,943 ± 12,90; aralık (19-91) yıl idi. Hastalık süreleri ise 4,876 3 ± 3,74; aralık (1-20) yıl idi. Hastalar aldıkları tedaviye göre gruplandırıldığında ise birinci gruptaki 183 hasta (% 45) Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullanmakta iken, ikinci gruptaki 176 hasta (% 43,6) ise DMARD ile birlikte kortikosteroid almaktaydı, üçüncü grupta da 45 hasta (% 11,1) biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullanmaktaydı. Hastaların HBsag, Anti-HCV ve Anti- HBs pozitiflik yüzdeleri sırası ile %2,8, %0,8 ve % 28,1 olarak bulundu. Anti-HCV ve anti HBS değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken HBsag pozitiflik oranları biyolojik ajanların bulunduğu 3. grupta anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0.05) SONUÇ:RA hastalarında HBV ve HCV prevelansında normal popülasyona göre belirgin bir artış görülmemekle birlikte özellikle biyolojik ajan kullanımında hepatit reaktivasyon riski göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm hastalardan tedavi öncesi viral hepatit tarama testleri istenmelidir ve aşılanma gereken hastalar hepatit aşısı planlanmalıdır. Ülkemizde RA'da HBV prevelansını değerlendiren çeşitli çalışmalar mevcut olmakla birlikte bizim çalışmamız ise Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV prevelansını değerlendirmek açısından yapılmış ilk çalışmadır.

Artrit-romatoidHepatit BHepatit C+6
Azer Gökmen
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatektominin intestinal permeabilite, adezyon molekülleri ve immün yanıt üzerine etkileri

Amaç: Karaciğer retiküloendotelyal sistemin ana organlarından biridir. Hepatektomi sonrası intestinal permeabilite ve intraabdominal enfeksiyon riski artmaktadır. Bunun nedeni olarak birçok mekanizma suçlanmakta olup klinikte hepatektomi sonrasındaki enfeksiyöz komplikasyonların azaltılabilmesi için bu mekanizmaların bilinmesi önem taĢımaktadır. ÇalıĢmamızda nötrofillerin, granülosit-myeloid baskılayıcı hücrelerin (immatür nötrofillerin) ve tight junction proteinlerin deneysel %70 hepatektomi modelinde intestinal permeabilite ve enfeksiyon geliĢmesindeki rolünün ortaya konulması amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Bu çalıĢmada 40 adet erkek BALB/c farede %70 hepatektomi veya sadece laparatomi yapılmıĢ, ameliyat sonrası 48. ve 120. saatte çeĢitli değiĢkenler ölçülmüĢtür. Floresan izotiyosiyanat dekstran ile intestinal permeabilite ölçülmüĢ ve periferik kan, karaciğer, kemik iliği, bağırsak örneklerinden akım sitometri ile granülosit-myeloid baskılayıcı hücreler ve matür nötrofiller sayılmıĢtır. Ayrıca bu örneklerin yayma örnekleri hematoksilen eosin ile boyanarak akım sitometri sonuçlarının sağlaması yapılmıĢtır. Proksimal jejunumdan alınan örneklerden de histopatolojik skorlama ve otoantikor boyanarak klaudin-3 ve zonula okludens-1 yoğunluğu değerlendirilmiĢtir. Bulgular: Hepatektomi sonrasında intestinal permeabilitenin arttığı (3,6mg/ml) ve 5. günde normale dönmeye baĢladığı (2,2mg/ml) görüldü. Majör hepatektominin matür nötrofil (%7 ± 1 vs. %2.7 ± 0.8, P:0.046) ve immatür nötrofil (%19.5 ± 1.5 vs. %3.1 ± 0.5 P:0.0110) üretimini ve kana salınmasını uyardığı görüldü. Proksimal jejenum örneklerinde kontrol gruplarına göre cla-3 ve ZO-1 yoğunluğunun azaldığı hepatektominin TJ yoğunluğunu azalttığı görüldü. Çıkarım: Sağlıklı farede periferik kanda immatür nötrofil bulunmamakta olup hepatektomi sonrası periferik kanda immatür nötrofiller görülmektedir. Hepatektomiden sonraki ilk günlerde (2. gün) kandaki ve bağırsaktaki matür nötrofil sayısı artıĢı ile paralel bağırsak permeabilitesi de artmaktayken bir süre sonra (5. gün) immatür nötrofil sayısı artmakta ve intestinal permeabilite azalmaktadır. Bulgular, matür/immatür nötrofil oranlarının hepatektomi sonrası intestinal permeabilite artıĢı ve enfeksiyon geliĢiminde rolünün olabileceğini düĢündürmektedir.

Adezyon molekülleriBağırsaklarGeçirgenlik+3
Onur Coşkun
Hacettepe University
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

To examine the role of hypoxia on anti-tumour immunity

Inhibition of tumor angiogenesis has been extensively utilized in the treatment of metastatic colorectal cancer and renal cell carcinoma. Complete disruption of tumor angiogenesis results in hypoxia which promotes tumor metastasis and treatment resistance. Although angiogenesis inhibitors are successful to some extent, majority of patients experience the recurrence and acquired resistance. Spatial and temporal changes in tumor microenvironment sculpt the anti-tumor immune response. However, little is known how tumor oxygenation and vessel normalization in vivo influence immune infiltration in YUMMER melanoma tumors. We hypothesized that tumor vessel structure implicates in immune cell composition in melanoma. Therefore, we utilized a previously well-defined mouse model which targets one copy of Phd2 gene. Haplodeficiency of Phd2 normalizes the endothelial alignment and improves pericyte coverage of blood vessels, thereby increasing tumor perfusion and oxygenation. We demonstrated that mitigation of "true" hypoxia through blood vessel normalization improves anti-tumor immunity, thereby delaying tumor growth. In addition, our study highlighted that disruption of hypoxia using Phd2 haplodeficient mouse model re-shaped tumor microenvironment through improved CD4+ and CD8+ T cell infiltration, recruitment of pro-inflammatory macrophages, and diminished infiltration of PD-L1hi anti-inflammatory macrophages. Subsequently, tumor growth is delayed in a T cell dependent manner. In conclusion, Phd2 haplodeficiency restores tumor oxygenation and enhances anti-tumor immune cell infiltration in melanoma tumors.

AngiogenesisAntineoplastic agentsHypoxia+6
Rüveyda Ayasun
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

BMPR1A'nın plazma hücrelerinin gelişimine etkisinin ve germinal merkez dinamiklerindeki öneminin araştırılması

Bone morfogenetik protein reseptör 1A (BMPR1A) sinyal yolağı erişkin ve embriyonik kök hücrelerde aynı zamanda erişkin lenfoid hücrelerde kendini yenileme, çoğalma ve farklılışmayı düzenler. Bu çalışmada, B hücrelerinde kondisyonel Bmpr1a kaybı olan transgenik fareleri ve yeni Bmpr1a.IRES.EGFP fareleri kullanarak BMPR1A'nın germinal merkez dinamiklerini ve kemik iliği plazma hücre kompartmanının oluşumunu düzenlediğini gösterdik. C57Bl/6J (B6) farelerde, Bmpr1a mRNA'sının germinal merkez B hücreleri (GMBH), hafıza B hücreleri (HBH) ve kemik iliği plazma hücreleri (KİPH) içinde yüksek düzeyde olduğunu saptadık. B hücre-spesifik Bmpr1a kaybı olan farelerde, GMBH kompartmanı boyutunun kontrol farelerin % 77'sine düştüğünü ve IgG1+ KİPH kompartmanının kontrol grubunun % 34'üne gerilediğini saptadık. Benzer şekilde, yüksek afiniteli IgG1 ve orta afiniteli IgM antikorları serumda azaldı. T-bağımlı cevapta BMPR1A'nın önemine rağmen, T-bağımsız cevapta BMPR1A sinyali gerekli değildi. Sınıf-değişim mekanizması da Bmpr1a yokluğunda etkilenmedi. İlginç şekilde, Bmpr1a ifadesi Xbp1, IRF-4 ve Blimp1 ifadesi yüksek olan germinal merkez B hücre alt grubuna özgüydü. Bmpr1a.eGFP fare çalışmaları Bmpr1a ifadesinin germinal merkez B hücrelerinde zaman içinde arttığını ve KİPH populasyonunun bir alt-grubunda Bmpr1a'nın yüksek düzeyde olduğunu gösterdi. Genel olarak, bu çalışma BMPR1A sinyalinin germinal merkez dinamiklerinin düzenlenmesinde ve T-bağımlı cevapta kemik iliği plazma hücresi oluşumunda rolü olduğunu gösterdi.

B lenfositleriDalakFareler+6
Selda Karaaslan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otoimmün karaciğer hastalarında immünolojik değerlendirme

Amaç: Bu çalışmada otoimmün karaciğer hastalarının (OİKH) primer immün yetmezlik (PİY) açısından araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen OİKH'lı hastaların tanıları güncel rehberlere göre gözden geçirildi ve OİKH tanılarının revize edilmiş şekli değerlendirmeye tabi tutuldu. Hastalardan ayrıntılı immünolojik öykü alındı ve elektronik sistemdeki laboratuvar değerleri incelendi. PİY açısından hastalar immünoloji bölümü ile birlikte incelendi. İmmünoloji bölümünce hastalar tek tek değerlendirilerek gerekli görülen ileri incelemeler yapıldı. Bulgular: Poliklinikte takipli 90 OİKH hastasının (38 otoimmun hepatit (OİH), 29 primer biliyer kolanjit (PBK), 5 primer sklerozan kolanjit (PSK) ve 18 varyant sendromlar (VS)) tanıları yeniden değerlendirme sonrası 43 OİH, 32 PBK, 6 PSK ve 8 VS olarak değiştirildi ve 1 hastada OİKH dışlandı. Çalışmaya dahil edilen 89 hastanın 7'sinde ilk değerlendirmede PİY dışlanamadı ve hastaların PİY yönünden izlenmesi ve covid 19 pandemisinden sonra ileri tetkiklerinin yapılması planlandı. Değerlendirmesi tamamlanan 82 (39 OİH, 32 PBK, 4 PSK, 7 VS) hastanın 15 (%18)'inde PİY tespit edildi; 3 kombine immün yetmezlik (KİY), 4 yaygın değişken immün yetmezlik (YDİY), 4 parsiyel IgA (PIgA) eksikliği, 4 selektif IgM (SIgM) eksikliği saptandı. OİKH alt gruplarına göre PİY varlığına bakıldığında; OİH'li hastaların dördünde PIgA eksikliği, üçünde SIgM eksikliği, ikisinde YDİY olmak üzere toplamda 9 (9/39, %23)'unda; PBK'lı hastaların ikisinde KİY, birinde YDİY olmak üzere toplamda 3 (3/32, %9)'ünde; VS'lu hastaların birinde YDİY, birinde KİY olmak üzere toplamda 2 (2/7, %29)'sinde, PSK'lı hastaların birinde SIgM eksikliği olmak üzere toplamda 1 (1/4, %25)'inde PİY tespit edildi. PİY saptanan hastaların PİY saptanmayanlara göre daha sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği görüldü. PİY saptanan ve saptanmayan hastalarda OİKH tedavi yanıtı, eşlik eden otoimmünite veya malignite, ailede otoimmünite veya malignite varlığı, anne baba akrabalığı oranları yönünden anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç: PİY'ler nadir hastalıklar olmakla birlikte OİKH'da PİY sıklığı genel topluma göre artmıştır. PİY'e sahip OİKH hastalarında tedavi yanıtı ve prognoza etkileri yönünden daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otoimmün karaciğer hastalıkları, otoimmün hepatit, primer biliyer kolanjit, primer sklerozan kolanjit, primer immün yetmezlikler.

HepatitKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Şefika Nur Ayar
Hacettepe University
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yaygın değişken immün yetmezlik hastalarının klinik, immünolojik ve genetik özelliklerinin B hücre alt grup özellikleri ve KREC sayıları ile korelasyonunun araştırılması

Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik (YDİY/CVID), B hücre farklılaşması ve antikor yapımında bozukluk ile seyreden, aşılara zayıf yanıt oluşması ve tekrarlayan enfeksiyonlar ile karakterize olan primer antikor eksikliklerinin heterojen bir grubudur. Son yıllarda, B hücre popülasyonlarının fenotiplendirmesine dayanarak hastalığın sınıflandırılmasına yönelik girişimlerde bulunulmuştur. Kappa-silici rekombinasyon eksizyon halkalarının (KREC) miktar tayinine dayanan gerçek zamanlı kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (RT-qPCR) testi B hücre hastalıklarında kullanılmaktadır. KREC'ler, kemik iliğinde, B hücre reseptörü (BHR) genlerinin V(D)J yeniden düzenlenmesi sırasında ortaya çıkan epizomal DNA parçalarıdır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı İmmünoloji Bölümü'nde YDİY tanısı alan 30 hastanın akım sitometri testi ile B hücre alt grupları, RT-qPCR testi ile de KREC sayıları 41 sağlıklı kontrol ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Hasta grubunun yaş ortalaması 28.5±15.6 yıl idi. Cinsiyetler arası dağılım oranı 1/1 idi. Ebeveyn akrabalığı oranı %33 olarak bulundu. En sık başvuru şikayeti sık enfeksiyon idi. IgM seviyeleri normal düzeyde olan 6 hasta (%20), IgA seviyeleri normal düzeyde olan 2 hasta (%6,67) vardı. Yirmi hastanın (%66,67) CD19+ hücre sayısı yaşa göre düşükken, 14 hastanın (%46,67) CD4+ hücre sayısı düşüktü. Sağıklı kontrol grubunda yaş arttıkça B hücre sayılarının azaldığı görüldü, B hücre alt gruplarından transisyonel B hücre, naif B hücre ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu. Kontrol grubunda KREC sayıları cinsiyetten etkilenmiyordu ve artan yaş ile birlikte azalmaktaydı (p<0,01). Kontrol ve hasta gruplarına ait toplam B hücre sayıları ile KREC sayıları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p<0,01). Çalışmada ayrıca sağlıklı popülasyona ait yaşa göre B hücre alt grup sayıları ve KREC sayıları elde edilmiştir. Kontrol grubunda B hücreleri ve KREC düzeyinin yaşla olan negatif korelasyonun değerlendirilmesi, immün yaşlanmanın gösterilmesi açısından da önemli olabilir. Anahtar kelimeler: YDİY, B hücre, KREC, RT-qPCR, akım sitometri

Akım sitometrisiAlerji ve immünolojiGenetik+4
İsmail Yaz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kanser kök hücre lizatı ile yüklenmiş dendritik hücrelerin antitümör immün yanıtlarının incelenmesi

Kanserin kökü olarak ifade edilen "kanser kök hücre"lerini ortadan kaldırmaya yönelik vücudun kendi savunma hücrelerinin kullanılması, kanser immünterapisinin en önemli devrimlerin birisidir. Kanser kök hücreleri (KKH), kendini yenileme ve tümörü başlatma kapasitelerine sahip eşsiz bir küçük alt popülasyonu temsil etmektedir. Kanser immünoterapisinin temel amacı, KKH'lere karşı güçlü bir bağışıklık tepkisinin uyarılmasıdır. Güçlü ve aynı zamanda karmaşık olan bağışıklık sistemi hücre, doku ve organların birlikteliğini yansıtan bir ordudan oluşmaktadır. Ordunun en önemli üyelerinden biri olan dendritik hücreler (DH), doğal ve adaptif bağışıklık arasında önemli bir köprü gören profesyonel hücrelerdir. Matürasyon sürecini takiben, DH'ler anti-tümör yanıtlarının indüksiyonu ve sürdürülmesinde merkezi rol oynamaktadır. Bununla birlikte, kanser hastalarında DH-bazlı tedavinin terapötik etkinliği yeterince tatmin edici değildir ve yeni stratejilerin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. DH'lerin yüzeyinde bulunan sialik asitler antijenlerin alınması, işlenmesi, T-hücrelerine sunulması ve immünolojik sinapsların oluşturulmasında oldukça kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, i)sialik asitleri uzaklaştırıldıktan sonra KKH antijenleri ile muamele edilerek matüre edilen DH'lerdeki değişikliklerin çeşitli yönlerle incelenmesi, ii) KKH'lerine karşı immün yanıtın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Meme kanser kök hücreleri (CD44+/ CD24-/low) floresanla aktive hücre ayırma (FACS) cihazı ile izole edildikten sonra KKH antijenleri içeren lizat elde edilmiştir. Kemik-iliğinden izole edilen DH'ler CD11c kullanılarak karakterize edilmiştir. DH'lerin yüzeyindeki sialik asitler nöraminidaz yardımıyla uzaklaştırıldıktan sonra KKH lizatı ile muamele edilmiştir. KKH lizatının dendritik hücreler üzerine olan etkileri canlılık, apoptoz ve hücre döngüsü analizleri yapılarak değerlendirilmiştir. İmmatür (imDH) ve matür (mDH) hücrelerdeki CD40, CD80 ve CD86 gibi kostimülatör moleküllerdeki değişimler akım sitometrisi kullanılarak analiz edilmiştir. Çeşitli sinyal yolakları ile ilişkili genler PCR ile incelenmiştir. Dendritik hücrelerde meydana gelen biyokimyasal değişimler (glikojen, lipid, protein, nükleik asit) ATR-FTIR yardımıyla analiz edilmiştir. Hücrelerde meydana gelen morfolojik değişimler SPM ve histokimyasal boyamalar ile incelenmiştir. Hücrelerdeki IL-12 üretimindeki değişimler ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. In vivo çalışmalarında, meme kanser modeli oluşturularak imDH ve mDH'lerin immün yanıt etkileri çeşitli parametreler ile değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler, imDH'lere ile kıyaslandığında mDH'lerin daha etkili immün yanıt oluşturduğunu göstermiştir. KKH antijenleri ile muamele edilen DH'lerin podozom yapılar oluşturduğu ve aktin, gelsolin, talin, Arp/2, WASp gibi hücre iskelet elemanlarının antijen alınımında etkin rollerinin olduğu gösterilmiştir. Matürasyon aşamasından sonra, CD86, CD80 ve CD40 kostimülatör moleküllerde artış tespit edilmiştir. DH'lerin farklılaşma ve fonksiyonu ile ilişkili Notch, MAPK ve interlökin sinyalizasyonunda önemli değişimler meydana gelmiştir. Nükleik asit, lipid, karbonhidrat ve protein yapılarında önemli farklılıkların olduğu ve matürasyonda lipit dropletlerinde azalış glikojen miktarında artışın olduğu tespit edilmiştir. Morfolojik analizler hücre büyüklüğü, yüzey alanı, pürüzlülük özelliklerin değiştiğini göstermiştir. Matürasyondan sonra, IL-12 üretiminde artış meydana gelmiştir. Anti-tümör immün yanıtlarının incelenmesi için yapılan kanser modelinde, mDH ile aşılanan farelerde tümör hacmi ve ağırlığında önemli bir azalmanın olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, proliferasyon ile ilişkili belirteçlerde azalma, apoptotik indekste ise artış belirlenmiştir. imDH ile kıyaslandığında, mDH'lerde CD4 ve CD8 oranlarında önemli artışların olduğu belirlenmiştir. mDH ile aşılamanın metastazı engellediği gösterilmiştir. Epitelial mezenkimal geçişle ilişkili Snail, Slug ve Twist gibi belirteçlerin ifadelerinde azalma tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler, sialik asit uzaklaştırma ve KKH antijenleri ile etkileşimin DH'lerde önemli moleküler, biyokimyasal, morfolojik ve fonksiyonel değişimler yarattığını göstermiştir. Bu değişimler, DH'lerin anti-kanser immün yanıtlarının artırılmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler; kanser kök hücre; dendritik hücre aşısı; immünterapi; sialik asit; matürasyon; immün yanıt

Antineoplastik ajanlarAşılamaAşılar+6
Eda Açıkgöz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmünoterapi alan melanom, renal hücreli karsinom ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında gözlenen immünite ilişkili yan etki insidansı : Retrospektif analiz

Giriş ve Amaç: CTLA-4 (sitotoksik T hücre ilişkili antijen-4), PD-1 (programlanmış hücre ölümü-1), PD-L-1 (programlanmış ölüm ligandı-1) gibi immün denetim noktalarına karşı geliştirilmiş antikorların klinik kullanıma girmesi kanser tedavisinde umut vaadeden yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Ancak immün denetim noktalarının bu şekilde bloke edilmesi kanser hücresine karşı gelişen bir immün yanıtla sonuçlansa da; bir yandan da immün toleransın kırılması ile immün ilişkili yan etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2009-2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş melanom, KHAK ve RCC tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1417 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak, 89 hastaya ait veriler kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Cinsiyet, yaş, daha önce tedavi veya interferon alıp almama durumu ile yan etki gelişme oranları arasındaki ilişki incelendi ve gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kombinasyon tedavisi olarak veya bir immünoterapi ilacına yanıtsızlık nedeniyle başka bir immünoterapi ilacına geçilmesi nedeniyle birden fazla immünoterapi ilacı alan hastalarla, sadece tek bir immünoterapi ilacı alanlar arasında yan etki gelişimi oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı, birden fazla immünoterapi alan hastalarda yan etki daha fazla görüldü (p=0,005). Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde, mortalite istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulundu (sırasıyla p=0,013 ve p=0,001). Yan etki gelişen ve yan etki gelişmeyen gruplar arasında genel sağkalım süreleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,101). Ancak vitiligo tek başına ayrı olarak değerlendirildiğinde vitiligo gelişen hastalarda sağkalım süresi istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,027). Nötrofil lenfosit oranı (NLO) 'na göre yan etki gelişme ve sağkalım durumları değerlendirildi. Hastalar NLO <5 ve ≥5 olarak iki grup olarak incelendi. Bazal NLO değerlerine göre iki grup arasında anlamlı fark saptamadı (p=0,584). Dokuzuncu hafta değerleri karşılaştırıldığında NLO ≥5 olan grupta sağkalım istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,001). Yan etki gelişme oranları ise NLO değeri ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Kombinasyon tedavisi olarak veya yanıtsızlık nedeniyle diğer bir immünoterapi ajanına geçildiği için birden fazla immünoterapi ilacı almış olanlarda immün aracılı yan etki oranları tek bir immünoterapi ilacı alanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptanırken, sadece vitiligo gelişenler ayrı olarak değerlendirildiğinde bu hasta grubunda genel sağkalım süreleri de daha uzun bulundu.

Karsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerKarsinoma-renal hücreliMelanom+4
Damla Günenç
Ege University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Aşı adayı toxoplasma gondii GRA8 proteininin oluşturduğu immun yanıt ve korunmanın araştırılması

Toxoplasma gondii insan dâhil tüm sıcakkanlı hayvanları enfekte edebilen, insan ve hayvanlarda ciddi klinik tablolara yol açan zoonotik bir protozoondur. Dünya nüfusunun ortalama %30'u T. gondii ile enfektedir. Toksoplazmozis çiftlik hayvanlarında da büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bu yüzden T. gondii'ye karşı aşı geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla daha önceki çalışmamızda kuvvetli immun yanıt uyaran GRA8 geni öncelikle biyoinformatik olarak incelenmiş, proteinin hücre içi ve transmembran kısımları atılıp, sinyal peptidi eklenmiştir. Protein pcDNA.3.3 vektörü içine klonlanarak sadece GRA8 plazmid içeren ve CpG+Escort ile takviye edilmiş GRA8 plazmid DNA aşıları geliştirilmiştir. Daha sonra Swiss Webster fareler üç hafta ara ile iki kez SC olarak aşılanmış ve uyarılan sıvısal immun yanıt Western Blot ve ELISA ile hücresel immun ise flow sitometri ve MTT testleri ile belirlenmiştir. DNA aşılarının koruyuculuğu, 7-8 tane T. gondii PRU suşuna ait doku kistlerinin oral yoldan uygulanması ile tespit edilmiştir. Dokularda oluşan kistler faz kontrast mikroskobu ile sayılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, aşılama sonrası sadece GRA8 plazmid ve Cpg+Escort+GRA8 plazmid içeren aşı grupları kontrollere göre kuvvetli IgG yanıtı uyarmıştır (P<0,001). IgG1 ve IgG2a yanıtı incelendiğinde Th1-Th2 kutuplaşmasının dengeli olduğu tespit edilmiştir. Aşı gruplarında, IFN-γ salgılayan CD4 T lenfositleri ile CD8 T lenfosit oranlarının kontrollere göre sırasıyla 1,31-1,75 ve 1,17-1,70 kat arasında arttığı saptanmıştır. Stimülasyon indeksleri aşı gruplarında kontrol gruplarına göre %7-%34 arasında yüksek olduğu tespit edilmiştir. GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde doku kisti sayısı 440,74±343,35 olup PBS ve Cpg+Escort+Boş plazmid uygulanan farelere göre belirgin olarak azalmıştır (P<0,0001, ****). Cpg+Escort+GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde ise doku kisti sayısı ise 804,76±715,87 olup PBS (P=0,0086, **) ve Cpg+Escort+Boş plazmid (P=0,0007, ***) uygulanan farelere göre belirgin şekilde düşmüştür. GRA8 plazmid aşı grubunda oluşan doku kisti sayısı Cpg+Escort+GRA8 plazmid grubuna göre belirgin bir şekilde azalmıştır (P<0,05, *). Sonuç olarak bu çalışmada protein mikroarray taraması ile seçilen aşı adayı GRA8 antijeninden geliştirilen DNA aşılarının kuvvetli sıvısal ve hücresel immun yanıtı uyarabildiği ve toksoplazmozise karşı kısmi korunma sağladığı tespit edilmiştir. Ayrıca ileride yapılacak çalışmalarda GRA8 antijeni ve diğer T. gondii antijenlerinin kullanıldığı multi-antijenik DNA aşılarının geliştirilmesiyle toksoplazmozise karşı tam bir korunmanın olasılığı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Toxoplasma gondii; GRA8 proteini; DNA aşısı; Nano-adjuvant; CpG

AşılamaAşılarDNA+7
Muhammet Karakavuk
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün yetmelikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı önerilen aşı programlarının yeterliliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın ana amacı retrospektif olarak immün yetmezlikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı aşı öncesi ve sonrası immün yanıtı değerlendirmektir. İkincil amaçlar ise immün yetmezlikli hastalarda bağışıklama şemasının gözden geçirilmesi, aşılama programı hakkında ilgili klinisyenlerin algısını arttırmak ve bağışıklama alışkanlığının kazandırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine veya aşı polikliniğine 1 Ocak 2016-8 Ekim 2018 tarihleri arasında başvuran kemik iliği nakilli, böbrek nakilli ve HIV pozitif hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Belirtilen hasta gruplarında pnömokok, hepatit B ve hepatit A aşısı uygulanan, aşı öncesi ve aşı sonrası serolojik testleri bulunan hastaların demografik özellikleri, immün yetmezlik durumu ve aşı yanıtları kaydedilmiştir. Aşı yanıtı ve aşı yanıtını etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen hasta sayısı 168'dir ( 25 kemik iliği nakilli, 15 böbrek nakilli ve 128 HIV pozitif). Organ nakilli hastalarda nakil sonrası aşı başlanma medyan süresi sırasıyla kemik iliği nakillilerde 7 ay, böbrek nakillilerde 26 aydır (p=0,010). Çalışma kapsamında değerlendirilen üç immüm yetmezlikli hasta grubunda pnömokok aşısı sonrası istatiksel anlamlı antikor titrelerinde artış saptanmıştır, sırasıyla kemik iliği nakillilerde p=0,001 ,böbrek nakillilerde p=0,036 ve HIV pozitif hastalarda p=000 olarak bulunmuştur. Hepatit B aşısı uygulanan 12 kemik iliği nakilli hastanın sekizinde (%66,6) aşı sonrası serokonversiyon görülmüştür. Böbrek nakilli 15 hastanın sadece beşine nakil öncesi hepatit B aşısı uygulanmıştı, nakil sonrası hepatit B aşısı ile ise altı hastanın ikisinde bağışıklık gelişmiştir. HIV pozitif olgularda CD4 sayısı ile bazal pnömokok antikoru ve aşı sonrası pnömokok antikoru arasında korelasyon saptanmamıştır. CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda aşı ile antikor yanıtı artanların oranı %81,8 iken, 350 hücre/mm3 olan olgularda % 84 saptanmıştır. CD4 sayısına göre pnömokok antikorundaki artış arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0,609). CD4 sayısının Hepatit B aşı yanıtına etkisi değerlendirildiğinde; CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık %56,3 oranında iken, CD4 sayısı350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık oranı %88,7 saptanmıştır. CD4 sayısının 350 hücre/mm3 olması ile hepatit B aşısına bağışıklık yanıt istatiksel anlamlı olarak artmaktadır (p=0,008). HIV RNA düzeyi ile hepatit B aşısına yanıt arasında ilişki saptanmamıştır (p=0,35). Hepatit A aşısı uygulanan 48 HIV pozitif hastanın 46'sında (%95) aşı sonrası bağışıklık gelişmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda tüm immünsupresif hasta gruplarında pnömokok aşı etkinliğinin gösterilmiş olması nedeniyle pnömokok aşısı immünsupresif hastalara uygulanmalıdır. Böbrek nakilli hastalarda nakil sonrası aşı yanıtı azaldığından bu hastaların nakil öncesi aşılanması önemlidir. HIV pozitif hastalarda CD4 sayısı ile pnömokok aşısına yanıt arasında ilişki gözlenmezken, CD4 sayısının hepatit B aşısına yanıtı etkilediği gösterilmiştir. İmmün yetmezlikli hastaların rehber önerileri doğrultusunda aşıları yapılmalıdır.

AşılamaAşılarRetrospektif çalışmalar+3
Ayşe Uyan Önal
Ege University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

COVID-19'a karşı nanopartiküler aşı formülasyonlarının geliştirilmesi ve değerlendirilmesi

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2'nin (SARS-CoV-2) neden olduğu 2019 koronavirüs hastalığı salgını (COVID-19) hızlı, etkili ve güvenli aşılara duyulan ihtiyacı dünya genelinde göstermiştir. Bu çalışmada subunit protein nanoaşısı geliştirilmiş ve formülasyona ilişkin parametrelerin (hazırlama yöntemi, kullanılan materyal ve yöntem basamakları) hazırlanan nanopartiküler taşıyıcı sistem üzerindeki etkisi incelenerek aşıların geliştirilmesi ve uygulanmasında karşılaşılan sorunları iyileştirmek amaçlanmaktadır. Bu çalışma kapsamında nanopartiküler subunit protein aşısı çalışılmış olup protein olarak SARS-CoV-2 Spike proteini reseptör bağlanma alanı (RBD) kullanılmıştır. RBD proteini konakçı hücreler üzerindeki ACE2 reseptörü ile doğrudan etkileşime girmesi ve yüksek nötralize edici epitoplar içermesi sebebiyle tercih edilmiştir. RBD yüklü PEG-PCL nanopartiküllerinin hazırlanması için modifiye su/yağ/su emülsiyon-çözücü buharlaştırma tekniği kullanılmış; partikül boyutu ve dağılımı, zeta potansiyeli ve enkapsülasyon etkinliği değerleri ile değerlendirilmiştir. Nanopartiküllerin morfolojisi, geçirimli elektron mikroskobu (TEM) ile görüntülenmiştir. Ardından optimize edilmiş nanopartiküller ile in vitro salım çalışmaları yapılmıştır. Üretim sürecinin antijen ve in vitro salım numunelerinin yapısal bütünlüğü üzerindeki etkisini değerlendirmek için SDS-PAGE çalışması yapılmıştır. Nanopartiküllerin fiziksel stabilitesi 1 aylık bir süre boyunca fiziksel stabilite çalışmaları yapılarak belirlenmiştir. L929 hücre hattı kullanılarak yapılan MTT analizi % hücre canlılığı tayin edilmiş, J774 fare makrofaj hücre hattı kullanılarak RBD yüklü nanopartiküllerin in vitro aktivitesini gözlemlemek amacıyla Nitrik Oksit tayini yapılmıştır. Bu araştırmada RBD-NP'lerin partikül boyutu, dağılımı ve zeta potansiyeli hedeflenen aralıkta (partikül boyutu <300 nm, PDI <0,3, Zeta potansiyel ±10–15 mV) bulunmuş ve antijen etkin bir şekilde kapsüllenmiştir. TEM görüntüleri, NP'lerin küre şeklinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. NP formülasyonları RBD'nin %50'sini 4 saat içinde açığa çıkarmış, salım 96 saate kadar devam ederek etkin maddenin yaklaşık %68'i salındığında salım platoya ulaşmıştır. SDS-PAGE sonuçları ile üretim sürecinin antijenin yapısında değişikliğe neden olmadığı ve salım süresince antijenin stabil kaldığı gözlenmiştir. Stabilite çalışmaları sonucunda NP'lerin +4ºC'de ve trihaloz ilavesi ile -20°C'de fiziksel olarak stabil kaldığı bulunmuştur. Hücre canlılığı ve in vitro biyolojik aktivite çalışmaları sonucunda ise 72 saatlik inkübasyonlar sonunda en yüksek konsantrasyonlarda dahi toksik olmadığı ve immünostimülan aktivite gösterdiği tespit edilmiştir. Bu bulgular, geleneksel aşılara alternatif olarak, subunit protein nanoaşı sistemlerinin COVID-19 gibi gelecekte de olması muhtemel viral salgınlarda etkili taşıyıcı sistem olabileceğini göstermektedir.

AşılamaAşılarCOVID 19+3
Sena Ayçiçek
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Roberto Esposito da COVID-19 özelinde toplumsal bağışıklık ve beden

Toplumsal bağışıklık, biyolojik bir varlık olan bedenin sosyalleşmesinin bir türevi olarak ifade edilmektedir. Pandemi ile birlikte ortaya bağışıklık tartışmaları çıkmıştır. Bu tartışmalar bağışıklığı kültür ve politikayı oluşturan değişkenler kapsamında yeniden inşa eden bir araca dönüştürmüştür. Bedensel bağışıklığı çöken bir toplumun yeniden nasıl üretildiğini ya da ne şekilde yapılandırıldığını anlamak bu araştırmanın konusudur. Roberto Esposito, "bağışıklık ve topluluk" kavramlarının birbiriyle ilişkili olduğunu ifade eder. Esposisito'ya göre topluluk biyo-politik bir anlam taşımakta, bağışıklık ise biyomedikal bir kavramsal ağı içinde şekillenmektedir. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır.Bu çalışmada İtalyan filozof Roberto Esposito'nun modern paradigmayı açıklayan yeni bir politik proje olarak ifade ettiği "bağışıklık" kavramının sosyolojik olarak ne anlama geldiği ve özellikle pandemi süreci ile birlikte toplum ve beden üzerinde nasıl kontrol aracına dönüştüğü iddia edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Bağışıklık, Beden, Topluluk, Toplumsal Bağışıklık

BedenCOVID 19Pandemiler+3
Leyla Doğan
Mardin Artuklu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı malnütrisyonu ve malignitelerinde Demodex folliculorum ve Demodex brevis görülme sıklığı

Çocukluk Çağı Malnütrisyonu ve Malignitelerinde Demodex folliculorumve Demodex brevis Görülme SıklığıGiriş ve amaç: Demodikozis kıl folikülü akarı olarak bilinen D. follikülorumve D. brevis'in neden olduğu bir parazit hastalığıdır. İnsandan insana yakın temaslabulaşırlar. Demodeks tüm dünyada yaygındır ve sıklığı yaşla artmaktadır. Demodex sppkaşıntı, kızarıklık, eritem, dermatit ve akne, blefarit saçlarda dökülme, favus vb. klinikbulgulara neden olur. Çocuklarda demodeks ile ilgli çalışmalar az olmasına karşınimmün yetersizliği olan çocukların rozasea lezyonlarında ve lösemili çocuklarda D.follikulorum bildilmiştir. Literatürde immün yetmezliğin nedenlerinden biri olan proteinenerji malnütrisyonunda Demodex spp varlığını araştıran bir çalışmaya yoktur. Biz buçalışmamızda gün geçtikçe önemi artan ve immün yetersizlik durumlarında potansiyelbir risk olabileceği vurgulanan D. folliculorum ve D. brevis'in protein enerjimalnütrisyon tanısı almış çocuklar ve çocukluk çağı malignitelerinde görülme sıklığını,klinik bulgu oluşturup oluşturmadığını ve demodeks varlığına katkıda bulunandemografik ve klinik özellikleri saptamayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Hasta gruplarını İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp MerkeziÇocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı poliklinik ve servislerinde Nisan 2009-Ağustos 2010 tarihleri arasında takip edilen yaşları 10 - 201 ay arasında değişen proteinenerji malnütrisyon tanısı almış 100 çocuk hasta ile 25 - 207 ay arası çocukluk çağımalignitesi tanısı almış 31 hasta oluşturdu. Kontrol grubunu ise immün süpresif durumu,71kronik hastalığı ve malnütrisyonu olmayan 25-201 ay arasında 63 çocuk oluşturdu. Tümolguların hikâye, fizik muayene, antropometrik ölçümleri, rutin laboratuvar vehematolojik bulguları kaydedildi. Standart yüzeysel deri biyopsisi (SYDB) yöntemiyleyanak, burun alın ve çene bölgesinden Demodex spp bakıldı.Bulgular: Kontrol grubunda bir hastada(%1,6), malnütrisyon grubunda 25 (%25)ve malignite grubunda 10 (%32,3) hastada demodeks saptandı. Malnütrisyon grubunda18 hastada (%18) yanak, üç hastada (%3) alın, dört hastada (%4) burun, malignitegrubunda yedi hastada (%22,6) yanak, iki hastada (%6,5) burun ve bir hastada (%3,2)alında demodeks saptandı. Malnütrisyon grubunda demodeks olgularının 11'inde(%11)tek bölgede, 14'ünde (%14) birden fazla bölgede, malignite grubunda ise yedisinde(%22,6) bir bölgede, 3'ünde (%9,7) birden fazla bölgede saptandı. Her üç grupdemodeks pozitifliği (p=0,001), görülen bölge (p=0,001) ve görülen bölge sayısı(p=0,001) olarak karşılaştırıldığında istatistiksel fark bulundu.Kontrol grubunda bir olguda (%1,6), malnütrisyon grubunda 19 olguda (%19) vemalignite grubunda sekiz olguda (%25,8) D. follculorum saptanırken, malnütrisyongrubunda altı olguda (%6) ve malignite grubunda ise iki olguda (%6,5) D. folikülorumve brevis birlikte saptandı. Tüm olgular demodeks görülme riski açısından multilojistikbinary yöntemi ile değerlendirildi. Malnütrisyon varlığının (p=0,006) demodekspozitifliğini 17,37 kat, malignite varlığının (=0,002) demodeks riskini 27,29 kat artırdığı,sosyoekonomik düzey düşüklüğünün (p=0,037) demodeks riskini 2,30 kat artırdığısaptandı.Sonuç: Çocuklarda erişkinlere göre daha az sıklıkla görülen demodeks enfestasyonu,çocukluk çağı malnütrisyonu ve malignitelerinde hastaların 1/4'ü ile 1/3'ünde görülenfırsatçı bir durumdur. Belirgin bir dermatolojik bulgu vermemekle birlikte, ciltbulgularının ön planda olduğu kwashiorkorlu hastalarda yapılacak çalışmalarınpatogenezin anlaşılmasında faydalı olabileceği düşünüldü.

Beslenme bozukluklarıDemodexDemodex brevis+3
Sadık Kaya
İnönü University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki

Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizPentraksin 3+6
İbrahim Orman
İnönü University
2013
10
DoktoraAçık ErişimEN

Community, immunity, and autoimmunity in Captain Corelli's Mandolin, Suite Française, and the Island of Missing Trees

This study aims to explore the concepts of community, immunity, and autoimmunity in Captain Corelli's Mandolin, Suite Française, and The Island of Missing Trees, which deal with love and friendship across enemy lines and challenge the friend-enemy dichotomy. Thus, this thesis explores the interactions between political and personal friendship and enmity in wartime and points out that friendship can flourish even across the borders of political enmity. Furthermore, this study examines ethical relationships with an other who is from different origins or nations, religions, and cultures, or an unexpected and undesirable guest. While the three selected literary texts focus on love and friendship across enemy lines in wartime, they also portray immunological mechanisms against external and internal enemies in these communities. Through biopolitical discussion, the conceptual framework of the thesis is built primarily on the philosophical and political use of immunity and autoimmunity and their application to the selected contemporary novels. In this context, the novels will be analyzed through an exploration of immunity and its reciprocal relationship with a community, and (auto)immunity mainly via the work of three contemporary philosophers, Roberto Esposito, Jacques Derrida, and Giorgio Agamben. Moreover, the discussion on the issue of community will be intensified by Jean-Luc Nancy's, Maurice Blanchot's, Emannuel Levinas's, and Michel Foucault's relevant reflections.

BiopowerBiopoliticsSocial ethics+2
Yasemin Karaağaç
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Akciğer transplantasyonu olgularında erken immün iyileşme döneminde B hücre kinetiğinin, krec (kappa deleting recombination excision circle) düzeyi ile izlenmesi

Akciğer transplantasyonunda immün sistem cevabının takibi, uygulanan tedavilere yön vermesi, sağ kalım süresi üzerinde etkisi ve buna bağlı olarak transplant başarısında önemlidir. Biz çalışmamızda post-transplant hümoral immün sistem gelişimini, B hücrelerin oluşumu sırasında hücrede var olan Kappa deleting Recombination Excisin Circle (KREC) gen segmentinin gerçek zamanlı PZR yöntemiyle değerlendirerek, KREC kopya sayısını transplant öncesi ve sonrası zamanlarda ve diğer hasta bulguları ile incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, sağlıklı çocuklardan elde edilen DNA örnekleri ile validasyon yapıldı. KREC kopya sayısı ile birlikte immün sistem mekanizmalarında yeri olan ve transplant olgularında etkisinin olduğu bilinen sitokinlerin akan hücre ölçer yöntemle değerlendirildiği bu çalışmada,sitokinlerin hasta ve kontrol grubu arasında ve KREC değerleri ile karşılaştırılması yapılmıştır. KREC kopya sayısı transplant sonrasında, öncesine göre anlamlı bir fark göstermemekle beraber (p=0,594; p=0,657), median değerlerinde en fazla 7. günde artış görülmektedir (72642- 126849; 85-170). Hasta grubunda KREC ile CD40L arasında 24. saatte pozitif korelasyon (p=0,030) saptanmıştır. Kısıtlı sayıda hasta örneği ile gerçekleştirilen bu çalışma akciğer transplantasyonu hastalarında B lenfosit sayısında artış olduğunu göstermektedir. B hücre kinetiğinin post-transplant dönemde uzun süreli izlenmesi ile prognostik bir algoritma saptanabilmesi mümkündür.

Akciğer hastalıklarıAkciğer nakliB lenfositleri+5
Zeynep Akbulut
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Akciğer transplantasyonu olgularında erken immün iyileşme döneminde T hücre kinetiğinin tcr excision circle (TREC)düzeyi ile izlenmesi

T Cell Receptor Excision Circle (TREC) timusta T lenfosit gelişim aşamasında, T Hücre Reseptör gen düzenlenmesi sırasında oluşan dairesel DNA'dır. Timustan naif T hücre çıkışını gösterir. Timus ergenlikten sonra küçülüp yerini yağ dokusuna bıraksa da periferdeki T lenfosit havuzunu desteklemeye devam eder. Çalışmaya 11 hastadan elde edilen 33 örnek dahil edilmiştir. Bu çalışmada amaç; akciğer nakli almış hastalarda erken dönemde timus T hücre çıkışının transplant sonrası seyire etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada TREC kopya sayıları GZ - PZR (Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu) ile analiz edilmiştir. Çalışmanın ikinci aşamasında proinflamatuar sitokinler boncuk bazlı kitleri ile akan hücre ölçer cihazında çalışılmıştır. Çalışmamızda transplant öncesine göre 24. saat ve 7. gün nötrofil yüzdelerinde görülen artışlar istatistiksel olarak anlamlıdır (p:0.003; p<0.05). Hasta grubundaki olguların MPO ortalamaları ile sICAM-1 ortalamaları kontrol grubundaki olguların ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p:0.003; p<0.05). Transplant sonrası 24. saat sTNF-R (p:0.008; p<0.05), MCP-1 (p:0.038; p<0.05) ve 24. saate gore 7. gün IL-6 (p:0.011; p<0.05).sonucu istatistiksel anlamlı bulunmuştur. Transplant öncesine göre 24. saat lenfosit yüzdelerinde görülen düşüşler istatistiksel olarak anlamlıdır (p:0.003; p<0.05). 24. saat ve 7. gün 1x106 TREC sayısı ve TREC/ml sayısı istatistiksel anlamı olmasa da, transplant öncesine göre yüksek çıkmıştır. Bu sonuçlar periferde lenfosit azalmasına bağlı timustan naif T hücre çıkışının arttığını göstermektedir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer nakliDNA+4
Fatma Tuba Akdeniz
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tekrarlayan IVF başarısızlığı olan hastalarda paternal lenfosit immunizasyonun etkinliği

Giriş ve Amaç: İmplantasyonun gerçekleşmesinde ve gebeliğin devamında immunolojik faktörlerin önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı, tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan infertil kadınlarda immunitenin yerini ve önemini ortaya koymak için paternal lenfosit immunizasyonunun gebelik sonuçlarına etkisini araştırmak.Materyal ve Metod: Çalışma retrospektif ve prospektif olarak tasarlandı. Olgularımızı, Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bünyesindeki Üremeye Yardımcı Tedaviler Merkezi (ÜYTM) ve İstanbul Fertijin Tüp Bebek Merkezi'ne Ocak 2008-Ocak 2012 yılları arasında başvuran ve en az 2 defa tüp bebek tedavisi görmesine rağmen gebe kalamamış 500 hasta oluşturdu. Tekrarlayan spontan abortusu olanlar, 20 yaş altı ve 40 yaş üstü hastalar, diyabet, hipertansiyon ve metabolizma bozukluğu olan çiftler çalışmaya dahil edilmedi. Hepatit B, HIV ve HCV seroloji pozitifliği olan çiftler çalışma dışı bırakıldı. Mikrodoz ve diğer kısa protokol uygulanan vakalar çalışmaya dahil edilmedi. Tüm olgulara embriyo transferi öncesi 3 defa, transfer sonrası 2 defa paternal lenfosit aşısı uygulandı. Çalışmamızda istatistiki analizde Ki-Kare (?2) testi ve Student-t testi kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen tüm vakaların gebelik sonuçlarına bakıldığında olguların 262 (%52)'sinde gebelik izlenmezken, uygulanmış tedaviye rağmen daha önceki tedavilerinde gebelik elde edilememiş 238 (%48) kadında gebelik izlenmiştir.Sonuç: Çalışmamız neticesinde tekrarlayan IVF başarısızlığı olan hastalarda paternal lenfosit immunizasyonu devam eden gebelik oranını %48'ler seviyesine çıkarmıştır. Standardize ve yaygın olarak uygulanabilen testler ve etkinliği kanıtlanmış tedavi yöntemleri olmadığından, tekrarlayan IVF başarısızlığında allojenik lenfosit izoimmunizasyonu ancak iyi tasarlanmış bir klinik çalışma koşullarında çiftlere önerilmelidir.

Gebelikİmmünite
Canan Yılmaz Torun
Yeditepe University
2012
00

İlgili konular