Inflammatory bowel diseases
77 theses under this subject heading
İnflamatuvar bağırsak hastalığı olan çocukların klinik, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve histopatolojik bulgularının incelenmesi
İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemin multifaktöriyel kronik idiyopatik inflamasyonu ile tanımlanan bir grup hastalıktır. Crohn hastalığı (CH), ülseratif kolit (ÜK) ve sınıflandırılamayan kolit (SK) olarak üçe ayrılmaktadır. Pediatrik İBH tanısı almış hastaların klinik, laboratuvar ve endokolonoskopik verilerini değerlendirmeyi amaçladık. Tanı anındaki histopatolojik örneklerde CD30+ boyanan T yardımcı lenfositlerinin ÜK, CH ve SK ayırımındaki rolünü inceledik. Güçlü inflamasyon gösteren bölgeler CD30 boyaması için seçilmiştir. Ayrıca, 33 İBH hastasının rektum biyopsi örnekleri de CD30 boyaması için değerlendirilmiştir. Çalışma, tanı anında terminal ileum biyopsisi yapılan 110 İBH hastasından 88'ini içermiştir. Bu hastalardan 50'sine (%56,8) ÜK, 30'una (%34,1) CH ve 8'ine (%9,1) SK tanısı konulmuştur. İBH grupları arasında cinsiyet veya büyüme geriliği açısından anlamlı farklar bulunmamıştır. Histopatolojik örneklerde CD30 ile pozitif boyanan lenfositlerin ortalama sayıları mide için 3,9 (0-20), terminal ileum için 4,78 (0-28) ve kolon için 11,43 (0-80) olarak saptanmıştır. CH hastalarının terminal ileumda CD30(+) lenfosit sayıları, ÜK hastalarına kıyasla anlamlı derecede yüksektir (7,53'e karşı 3,14, p=0,007). Elli altı hasta ileal inflamasyona sahipti ve ileiti olan ve olmayan hastalar arasında CD30 sayıları farklılık göstermemiştir. İBH grupları arasında mide ve kolon örneklerinde CD30 sayıları anlamlı farklılık göstermemiştir. Rektumda CD30(+) lenfosit sayıları, CH olan hastalarda, ÜK olanlara kıyasla anlamlı derecede düşüktür (8,1'e karşı 14,4, p=0,047). İleum ve rektumda CD30(+) hücreler, CH ve ÜK arasında ayrım yapmada kullanışlı olabilir. CD30 sayıları, ileal inflamasyon etkilemeyerek, ÜK'yi ileal inflamasyonu olan CH'den ayırmada kullanışlı olabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, CD30
Fonksiyonel kabızlık ve irritable bağırsak sendromlu hastalarda klinik ve anorektal manometri bulgularının karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Kabızlık erişkin hayatta karşılaşılan en yaygın sindirim problemidir. Hastaların bağırsak işlevinde meydana gelen organik veya organik sebebe bağlı olmayan (fonksiyonel) bozukluklar bütünüdür. Literatüre göre anorektal manometri fonksiyonel dışkılama bozukluğu için birinci basamak bir tanı aracı olarak kabul edilmiştir. Tüm literatürde fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarını içeren anorektal manometri çalışmaları yetersizdir. Bu nedenle kliniğimize başvuran fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarında anorektal manometri verilerinin karşılaştırmalı analizlerini yaparak bu çalışma ile literatüre katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Materyal-Metod: Çalışmamıza, organik bir hastalığı bulunmayan fonksiyonel kabızlık olan 28 hasta ve IBS-K olan 28 hasta dahil edilmiştir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K tespit edilmiş hastalarda ise proktolojik muayene tamamlandıktan sonra, kalibre edilmiş anorektal manometri kateteri kayganlaştırıcı uygulandı. Manometri anal kanaldan yerleştirildi ve ölçümler yapıldı. Anorektal manometri ile; dinlenme anal kanal basıncı, sıkma anal kanal basıncı, tahammül (endurance) sıkma süresi, rektal hiposensitivite için ilk duyum, ilk sıkışma, çok sıkışma defekasyon hissi ve maksimum tolere edilen hacim, öksürük refleksi, rektoanal inhibitor refleks, balon ekspülsiyon testi, ıkınma sonrası gevşeme basıncı parametreleri, fonksiyonel dışkılama olup olmadığı, dışkılama bozukluğu tipi tek tek değerlendirildi. Bulgular: Roma IV kriterlerine göre fonksiyonel kabızlık ve İBS-K olarak çalışmaya alınan 56 hastanın 22 si erkek, 34 ise kadındı. Haftalık dışkılama sıklığı İBS-K kolunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. İBS-K kolundaki hastalar haftalık ortalama 6,04 dışkılama sıklığına sahipken, fonksiyonel kabızlık kolundaki hastalar 2,14 ortalama dışkılama sıklığına sahipti (p=0,001). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık hastalarının %75'i kadın hasta iken, İBS-K grubunda erkek hastalar çoğunluktadır (%53,6). Hasta grupları arasında cinsiyet yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,029). Yetersiz boşalma çalışmamızda da fonksiyonel kabızlık kolunda anlamlı ölçüde daha sık saptanmıştır (p=0,016). Aşırı ıkınma veya zorlanma fonksiyonel kabızlık kolunda, İBS-K koluna göre istatistiksel anlamlı olarak daha sıktır (p=0,001). Verilerimize göre İBS-K ve fonksiyonel kabızlık kolları arasında sıkma anal kanal basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. İBS-K kolunda sıkma anal kanal basıncı ortalama 124,93 medyan 112 iken, fonksiyonel kabızlık kolunda ortalama 95,75 medyan 96 olmak üzere daha düşük saptanmıştır (p=0,011). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık kolunda, çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacmi anormal olan hastalar %35,7 iken İBS-K kolunda %10,7 olarak saptanmıştır. Çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacimde her iki kol arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,027). Sonuç ve Öneriler: Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarında kolonoskopik incelemelerin %90 ve üzerinde benzer ve normal olarak raporlanması hastalıkların ayrımlarını yapmak açısından yeni yöntem arayışına sebep olmuştur. Anorektal manometri yöntemi kısa tetkik süresi ve fonksiyonel kabızlık ve İBS-K ayrımı açısından değerli veriler içermesi sebebiyle sık kullanım alanına sahip olacaktır. Çalışmamızda da kısıtlı hasta sayısına rağmen anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık, İBS-K ayrımında önemli veriler elde edilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalar bölgesel olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarının ayrımında ve fonksiyonel dışkılama bozukluğunun tespitinde anorektal manometrideki hacim ve basınç değerlerinin standartizasyonu bulunmamaktadır. Bölgesel çalışmalarca ortaya konulan ortalama hacim ve basınç değerleri tanıda önemli rol oynayacaktır. Bölgemizde anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarını değerlendiren kısıtlı çalışma bulunması nedeniyle çalışmamızdaki veriler önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: fonksiyonel kabızlık, irritabıl bağırsak sendromu, anorektal manometri
İnflamatuar barsak hastalıklarında biyolojik ajanların tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı; biyolojik tedavilerin inflamatuar barsak hastalıklarında remisyonun sağlanmasındaki etkinliklerini, yanıt farklılıklarını, birbirlerine üstünlüklerini ve yanıtsızlığa etki edebilecek faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi inflamatuar barsak hastalıkları polikliniğinde 2012-2022 yılları arasında ÜK yada CH tanısı ile takip edilen, 1130 hastanın dosyası retrospektif olarak tarandı. En az bir biyolojik ajan alıp, dahil edilme kriterlerini sağlayan 105 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tutulum tipleri,hastalık şiddeti, ekstraintestinal komplikasyonları,fistül durumları, immunmodulatör ilaç kullanımı varlığı incelendi. Tedavi sonrası 3,12,24,36,48 ve 60. aydaki klinik ve laboratuvar yanıtları kaydedilerek biyolojik tedavilerin yanıtları birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular:Hastaların %42,8'i ilk Anti-TNF ile remisyonda takip edilmekte olup ortalama takip süresi 38,4 aydır. Primer ve sekonder kilinik yanıt oranları sırasıyla Adalimumab'da %87,8'e %73,2,İnfliksimab'da %90,3'e %73,1 Sertolizumab'da %83,3'e %58,3olarak tespit edilmiştir. Birden çok biyolojik ajan kullanımında en yüksek primer yanıt oranı Adalimumab'da (%92,3), sonra sırasıyla İnfliksimab (%78,3),Vedolizumab (%75) ve Sertolizumab'da(%57,14) izlenmiştir. Anti-TNF naif fistülizan Crohn hastalarında fistül kapanma ve klinik yanıt oranı en yüksek İnfliksimab'da, Adalimumab ve Sertolizumab'a göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edilmiştir (p:0,0431). İlk Anti-TNF'e 52. haftada yanıtlı hastalar içinde azatioprinli kombinasyon tedavisi alan hastaların oranı Anti-TNF monoterapisi alanlara göre yüksek tespit edilse de bu oran istatistiksel olarak anlamlı tespit edilemedi (p: 0,763, p:0,786). İlk Anti-TNF'e yanıtsızlık kadın cinsiyette istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p:0,041). İlk Anti-TNF 52.hafta yanıtsızlığı ile başlangıç CRP, PLT ve N/L oranı yüksekliği arasında anlamlı ilişki tespit edildi (sırasıyla p:0,044, p:0,013, p:0,036). Birden çok biyolojik ajan kullanımı ile başlangıç CRP yüksekliği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p:0,025). Sonuç: Orta-şiddetli ÜK ve CH hastalarında biyolojik ajanlar hastalıkların kalıcı remisyonu ve histolojik iyileşmesini sağlamada etkili ajanlardır. Hastaların demografik verilerinin, fistül varlığının ve laboratuvar parametrelerinin bilinmesi doğru Anti-TNF seçiminde, yanıtsızlığı öngörmede etkili olabilir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, TNF-alfa inhibitörleri, biyolojik ajan
Ülseratif kolit ve crohn hastalarında strain ekokardiyografi ile sol ventrikül kontraktil fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve hastalık aktivasyonuyla ilişkisinin araştırılması
Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), remisyon ve relaps dönemleri ile karakterize yaşam boyu süren kronik immün aracılı bir hastalıktır. İBH'nin kardiyak tutulumu nadiren görülebilir. Bu çalışmanın amacı; İBH hastalarında inflamasyonla ilişkili kardiyak risklerin erken dönemde ön görülebilmesini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya prospektif olarak Ağustos 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, endoskopik, klinik ve histopatolojik olarak Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığı tanısı almış, aktif hastalığı bulunan hastalar dahil edildi. Aktif hastalığı bulunan hastalara tedavi öncesi Longitudinal Strain Ekokardiyografi yapıldı. Tedavi sonrası klinik aktivasyon indekslerine göre remisyon sağlanan hastalara kontrol Longitudinal Strain Ekokardiyografi tekrarlanarak her iki ölçümdeki GLSAvg verileri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm hastaları içeren karşılaştırma grubunda aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0,196). Ülseratif Kolit grubunda yapılan değerlendirmede aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p=0,906). Crohn Hastalığı grubunda yapılan değerlendirmede de ölçümler arasında anlamlı fark oluşmadı (p=0,067). Klinik aktivasyon skorları ve strain ölçümleri arasında yapılan analizde Mayo skoru, CDAI ve Harvey-Bradshaw indekslerine göre anlamlı korelasyon görülmedi. Ayrıca aktif dönem strain ölçümlerinde erkekler ve kadınlar arasında anlamlı fark saptanmazken (p=0,077), kadınlarda remisyon ölçümleri erkeklere göre anlamlı düşük bulunmuştur (P=0,006). Sonuç: İBH hastalarının kardiyak fonksiyonlarında etkilenme olsa bile, hastalık aktivite durumu ile kardiyak kontraktil fonksiyonlar arasında bir ilişki olmadığını düşündürmüştür. Çalışma sonucuna göre kadınlarda remisyonda ölçülen strain değerlerinde erkeklere göre anlamlı düşüş görülmesi, remisyon sağlanan İBH tanılı kadınlarda miyokard doku deformasyonunda düzelme eğilimi olduğunu düşündürmüştür. Elde edilen bulgulara göre sigara kullanan İBH hastalarında kardiyak risklerin arttığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnflamatuar Barsak Hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, Strain Ekokardiyografi
Crohn hastalarında oksidatif ve nitrozatif stresin araştırılması
Crohn Hastalığı, ağızdan anüse kadar tüm gastrointestinal sistemi etkileyebilen, atlamalı tutulum ile karakterize, relaps ve remisyonlarla seyreden bir inflamatuar barsak hastalığıdır. Crohn hastalığı gelişiminde; barsak mikrobiyomundaki değişiklikler, intestinal mukozadaki bozulmalar ve genetik faktörler sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca oksidatif stresin hastalığı karakterize eden doku hasarına ve fibrozisine önemli bir katkı yaptığı düşünülmektedir. Crohn hastalarında artan reaktif oksijen türlerininseviyeleri ile azalmış antioksidan savunma arasındaki dengesizlik ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı; dinamik tiyol/disülfit homeostazının, glutatyonun, glutatyon peroksidazın, miyeloperoksidazın, 3-nitrotirozin ve nitrik oksitinCrohn hastalığı patofizyolojisine olası katkılarını belirlemek ve değerlendirmektir. 01.06.2021 ile 30.10.2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalına başvurmuş ve Crohn hastalığı ile takipli 38 remisyondave 38 yeni tanılı aktif hasta olmak üzere toplam 76 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı.Çalışmaya alınan tüm hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, hastalık yaşı, sigara içme durumu, takiplerde rutin olarak bakılan tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreler ile oksidatif stres ve nitrozatif stres markerları kayıt altına alındı. NO, MPO, 3-NT, doğal tiyol, total tiyol, doğal/total tiyol, disülfit/doğal tiyol, disülfit/total tiyol markerları aktif hastalık, remisyon grubu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Hem aktif hastalık grubunda hem de remisyon grubunda glutatyon ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Nitrozatif stres markerlarından olan nitrik oksit düzeyi aktif hastalık ve remisyon grubunda anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0.001). Miyeloperoksidaz enzimi ve 3-nitrotirozin düzeyleri ise her iki grupta da anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.001). Tiyol/disülfit homeostazının göstergelerinden olan doğal tiyol, total tiyol düzeyi ve doğal /total tiyol oranı sadece aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük tespit edilmiştir(sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001). Disülfit düzeyi, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/total tiyol oranları ise aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek tespit edilmiştir (sırasıylap<0.01, p<0.001 ve p<0.001). ÇalışmamızdaCrohn Hastalığı'nda oksidatif stres özellikle aktif hastalık döneminde artmış olup tiyol/disülfit mekanizması oksidasyon lehine bozulmuştur. Aktif hastalık grubunda; antioksidan düzeylerinde azalma, oksidatif stres belirteçlerinde artış olması bizlere bu sonuçların hastalardaki yüksek düzey inflamasyona bağlı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca nitrozatif stres belirteçlerinin her birinde farklı sonuçların ortaya çıkması bu konu ile ilgili daha kapsamlı randomize kontrollü çalışmalar yapılması gerektiğini düşündürmüştür.
İnflamatuar barsak hastalığında kemik mineral yoğunluğu
Amaç: İnflamatuar barsak hastalığı (İBH), gastrointestinal kanalın çeşitli bölge ve katmanlarını tutabilen, remisyon ve alevlenmelerle seyreden, kronik bir inflamasyon sonucu gelişen bir GİS hastalığıdır. Ülseratif kolit (ÜK), Crohn hastalığı (CH) ve her ikisinden ayırt edilemeyen indetermine kolit (İK) bu grupta yer alır. İnflamatuar barsak hastalıklarının etiyolojisinden genetik, çevresel koşullar ve konak immün cevabı gibi faktörler sorumludur. İBH klinik, endoskopik ve histolojik özellikleri ile teşhis edilirlerİnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda kemik yoğunluğu prevalansı normal olgularla karşılaştırıldığında daha düşük (% 32-77) bulunmuştur. İBH olan hastalardaki kemik yoğunluğunda saptanan bu azalmanın hastalığın doğal seyrine bağlı olduğu düşünülmekle birlikte, uzun süreli ve yüksek doz KS kullanımının da bu olayda rol oynayabileceği yönünde görüşler vardırGereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dahiliye gastroenteroloji bölümünde 2008-2009 tarihleri arasında takip edilen 21 Crohn hastası, 50 Ülseratif kolitli ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere 101 kişi alındı. Hastalara femur ve vertebra DEXA ölçümleri 1 kez yapıldı. Genç erişkine göre; T skor değeri 1 standart sapmaya (SD) kadar olanlar normal (+1 ile -1 arasında), T skor değeri -1 SD den küçük ise osteopeni (-1 ile -2,5 arasında), T skor değeri -2,5 SD den küçük ise osteoporoz göstergesi olarak kabul edildiBulgular: Kontrol grubuyla crohn ve ülseratif kolit arasında cinsiyet, yaş, VKİ yönünden anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmaya katılan 21 crohn hastasından 4'ünde, 50 ülseratif kolit hastasının 12'sinde aktif hastalık mevcuttu. Hastalık aktivitesi ile KMY düşüklüğü arasında ilişki saptanamadı (p>0,05) Çalışmaya katılan 21 Crohn hastasının KMY 5'inde normal (% 23,8), 10'nunda osteopenik (% 47,6), 6'sında osteoporotik (% 28,6) olup, Crohnlu hastalarda kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü anlamlı idi (p=0,002). Çalışmaya katılan 50 ülseratif kolit'li hastanın 23'ü normal (% 46), 20'si osteopenik (% 40), 7'si osteoporotik (% 14) idi. Kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü sınırda anlamlı idi (p=0,058). Çalışmaya katılan crohn hastalarının 4 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. Ülseratif kolitlilerin 5 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. 5 gr üzeri steroid kullananlarda KMY düşüklüğü saptandı ama steroid kullanan hasta sayısı az olduğundan istatistiksel anlamlılık derecesine ulaşmadı (p>0,05).Sonuç: İBH'lı hastalarda kontrollere göre anlamlı KMY düşüklüğü saptandı. Bu düşüklük özellikle crohn hastalarında belirgindi. 5 gr ve üzeri steroid kullananlarda KMY değerleri düşük fakat istatiksel olarak anlamlı değildi.Anahtar Sözcükler: Crohn hastalığı, Ülseratif kolit, DEXA, Osteopeni, Osteoporoz
Ankilozan spondilitli hastalarda demir eksikliği anemisi araştırılması
Amaç: Ankilozan spondilit (AS), ön planda aksiyel iskelet sistemini tutan kronik inflamasyonla seyreden bir hastalıktır. Ankilozan spondilitli hastalarda subklinik intestinal inflamasyon görülür. AS'li hastaların % 50-60'ında asemptomatik ileal ve kolonik mukozal inflamasyon; % 5-10'unda inflamatuar barsak hastalığı (IBH) oluşur ve IBH'lı hastaların % 4-10 kadarında AS ile eşlik eden bulgular bulunur. Tedavide kullanılan NSAİİ lerin peptik ve duodenal ülserlere; bunların da demir eksikliği anemisine (DEA) sebep olduğu bilinmektedir. AS li hastalarda kronik hastalık anemisi ilişkisi iyi bilinmektedir. Ancak literatürde, AS li hastalarda DEA ile ilişkili herhangi bir çalışma mevcut değildir. Bu tezde ilk defa AS li hastalarda DEA sıklığı değerlendirilerek, etiyolojiye yönelik etkenler araştırılacaktır. Böylelikle AS li hastalarda demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinin önemi vurgulanacaktır Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Romatoloji Kliniği'nde takipli, Modifiye 2012 ASAS/EULAR kriterlerini karşılayan AS tanılı 94 hasta çalışmaya dahil edildi. DEA saptanan hastalarda etiyoloji araştırıldı. DEA saptanan 26 hasta ve kontrol grubu için seçilen AS si olan fakat anemisi olmayan aynı sayıda hastalarda, anemi parametreleriyle hepsidin ve solubl transferrin reseptörü 1 (sTfR1) çalışılarak karşılaştırma yapıldı. Elde edilen veriler SPSS versiyon 23.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 94 ardışık hastanın 26 sında demir eksikliği anemisi saptandı (%27). Toplumdaki prevalansa (% 1-2) göre AS li hastalarda daha yüksek oranda saptandı. DEA sı olan hastaların etiyoloji belirlemek için yapılan endoskopisinde % 62 mukozal inflamasyon; kolonoskopisinde % 11 mukozal inflamasyon saptandı. Bu hastalar; histopatolojik olarak biri Crohn hastalığı diğeri de çölyak hastalığı tanısı aldı. DEA sı olan hastalarda hepsidin, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düşük çıktı (p<0.01). DEA olan 26 hasta ve anemisi olmayan randomize seçilen 26 AS hastası karşılaştırıldığında ortalama sTfR1 düzeyleri DEA olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,01). DEA olan hastalarda hastalık aktivasyonunu gösteren BASDAI, sedimentasyon değerleri istatistksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.01, p=0.01). CRP değerleri ortalama olarak anemisi olmayanlara göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmadı (p>0.05). Sonuç: DEA toplumdaki sıklığına göre AS li hastalarda daha sık görüldüğü tespit edildi. DEA olan hastalarda AS nin daha aktif olduğu saptandı. Her iki grupta NSAII kullanım yüzdesinin benzer oluşu; var olan intestinal mukozal inflamasyonun ilaçla ilişkisiz, hastalık aktivasyonu ile ilişkili olabileceği ve bunun DEA ya yola açabileceği; bu fikirlerin ileri araştırmalara fikir oluşturacağı yönünde düşünmekteyiz
Çukurova Bölgesi Üniversite Hastanesinde inflamatuar bağırsak hastalığı ile takipli hastalarda malignite sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnflamatuar bağırsak hastalıkları sadece bağırsağa sınırlı olmayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. İBH'da bağırsakla ilişkili ve bağırsak dışı malignite riskinde artış görülmektedir. Malignite riskinde bu artış kronik inflamasyon sonucu olabileceği gibi, inflamasyonu baskılamak amacıyla kullanılan immunsupresan tedavilerle ilişkilidir. Biz bu çalışmada bölgemizde inflamatuar bağırsak hastalıklı bireylerde hangi malignitelerin sık görüldüğünü ve bu malignitelerin hangi faktörlerle ilişkili olduğunu bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2011-2021 yılları arasın Çukurova Üniversitesi Dahiliye Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı doğrulanmış 376 hastanın verileri retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), ek hastalıkları, İBH hastalık karakterleri (tutulum bölgeleri, endoskopik ve rektal tutulum varlığı, fistülizan, stenozan hastalık varlığı, tanı zamanları), alınan biyopsi materyallerinin sonuçları, geçirdiği operasyonlar, kullandıkları ilaçların geçmişi, klinik ve endoskopik aktivasyon sıklıkları, steroid tedavisi gereksinimleri, aktif olarak kullandıkları tedaviler ve bunların kanserlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 212'si erkek 164'ü kadın, çalışmanın gerçekleştirildiği tarihte medyan yaş 38,5'tu (17-80 yaş arası). Yedisi ülseratif kolit, 8'i Crohn hastası ve 1'i indetermine kolit tanılı 16 hastada toplam 18 malignite vakası gözlemlendi. Malignite rastlanan hastaların 13'ü erkek, 3'ü kadındı. En sık görülen maligniteler kolorektal kanser ve cilt kanserleriydi. Bu ikisi dışında Kaposi sarkomu, papiller üretelyal karsinom, mide adenokanseri, primeri belirsiz adenokanser, Hodgkin lenfoma, tiroid papiller kanser, hepatoselüler kanser, multipl miyelom, prostat kanseri vakası görüldü. Malignite hastalarında tanı anından kanser oluşumuna kadar geçen medyan süre 8 yıldı. Kolorektal kanser gelimine kadar geçen medyan süre ülseratif kolit hastalarında 13,5 yıl, yaygın koliti olan hastalarda 8 yıldı. Daha önceki çalişmalarda tiyopurinle malignite riskinde artış gösterilen papiller üretelyal kanser, melanom dışı cilt kanseri, Kaposi sarkomu 4 olgumuzda rastlandı. TNF-α inhibitörü kullanım öyküsü olan (medyan 3 yıl süreyle) hastalarda hiç TNF-α inhibitörü kullanmayanlara göre malignite riski daha az bulundu. Yılda bir defa veya daha fazla klinik/endoskopik aktivasyon görülen hastalarda remisyondaki ya da nadir aktivasyon izlenen hastalara göre kanser riski 5,8 kat fazla bulundu. Sonuç: Verilerimiz İBH'da tiyopurin kullanımının malignite riskini artırabileceğini desteklemektedir, TNF-α inhibitörü kullanımı olan hastalarda malignite riski azalmaktadır. Yılda bir defa veya daha fazla hastalık aktivasyonu yaşayan İBH'lı bireylerde malignite riski daha fazladır. Sonuçlarımızı doğrulamak için bu konuda büyük hasta gruplarıyla popülasyon temelli prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.
İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda IBD-disk skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Giriş: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel ve immünolojik faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülen, idiopatik, alevlenme ve iyileşme dönemleriyle karakterize kronik inflamatuar seyirli hastalıktır. Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) inflamatuar barsak hastalıklarının iki yaygın formu olup İBH'nin yaklaşık %5-15'lik bir kısmını da klinik ve patolojik olarak tam ayırt edilemeyen Sınıflandırılamayan İBH vakaları oluşturmaktadır. Avrupa 'da yaklaşık olarak CH için insidans her 100.000 kişide 0,7-9,8, ÜK için insidans her 100.000 kişide 1.5-20.3 arasında değişmektedir. Hem ÜK hem de CH fiziksel, psikolojik, ailevi ve sosyal yaşamda bozulmaya sebep olabilen, hastaların yaşam kalitesini azaltan engelliğe neden olduğundan, hastanın tedavisinin yönetiminde hasta tarafından bildirilen sonuçlar (PRO) önem arz etmektedir. İBH'li hastalarda engelliği ölçmek için kendi kendine uygulanabilen bir görsel araç olan IBD-Disk (Inflammatory Bowel Disease) anketi geliştirilmiştir. Çalışmamızda ÜK ve CH grubunda tedavi öncesinde ve sonrasında IBD-Disk skorları ile tedavi öncesi ve sonrasındaki endoskopik ve patolojik skorları arasındaki korelasyonu değerlendirip, İBH'lerde IBD-Disk skore ile yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021-Temmuz 2022 arasında kliniğimize peşi sıra başvuran, 18-80 yaş arası, İBH tanısı ile takip edilen veya yeni tanı almış hastalar dahil edildi. Aydınlatılmış onam formunu imzalayan hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Takip altında olanlarda aktivasyon durumunda tedavi değişikliği yapılmadan önce, yeni tanı alanlarda ise tedavi başlangıcı öncesi laboratuvar tetkikleri, endoskopik ve patolojik bulguları kaydedildi. Hastalara tedavi başlangıcı veya tedavi değişikliği öncesi bazal IBD-Disk anketi uygulandı. Ardından tedavinin ilk haftası, ilk ayı ve üçüncü ayında aynı şekilde anket soruları yöneltildi. Anket soruları ile aynı sıklıkta klinik aktivite skorları ve laboratuvar ölçümleri yinelendi. Tedavi başlangıcı veya değişikliği sonrası 3.ayda hastaların endoskopik ve patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen anket sonuçları birbirleri ile ayrıca hastalığın klinik, endoskopik ve histopatolojik değişiklikleri ile karşılaştırıldı. iii Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar homojendir. ÜK grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK grubunda bazalde ölçülen Nancy Histolojik İndeks (NHI) skoru ve Mayo Endoskopik Skoru (MES) 3.ayda ölçülen skorundan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. CH grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu, 3.ay ölçülen lökosit ve Internationel Normalized Ratio (INR) değerlerinin bazalde ölçülen lökosit değerlerine göre anlamlı düşük olduğu saptanmıştır. CH grubunda bazalde ölçülen Simple Endoscopic Score for Crohn's Disease (SES-CD) skoru, 3.ayda ölçülen SES-CD skorundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. ÜK grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile ÜK-MES skorlarının 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. CH grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile SES-CD skorlarının 0 ila 3.aydaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: ÜK ve CH grubunda tedavi sonrasında bazal IBD-Disk genel ve tüm alt skorlarının, 3.ay ölçümlerine göre anlamlı derece daha yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK ve CH grubunda endoskopik bulgular ile patolojik skorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır ancak IBD-Disk skorları ile endoskopik ve patolojik skorlar arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, IBD-Disk, Nancy histolojik indeksi
Malnütrisyonun inflamatuar barsak hastalarında genel yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH) seyrinde malnütrisyon hem hastalığın kendisine hem de kullanılan ilaçlar gibi diğer bazı nedenlerden dolayı sık karşılaşılan bir durumdur. Malnütrisyon da hastaların morbidite ve mortalite riskinde artışa, tedavi maliyetlerinde artışa ve yaşam kalitesinde bozulmalara yol açabilmektedir. Bu nedenle İBH hastalarında malnütrisyonun erken tespiti, tedavisi ve malnütrisyon açısından risk oluşturacak faktörlerin belirlenmesi önem arz etmektedir. Malnütrisyon riski; tarama anketleri, bazı biyokimyasal göstergeler ve bazı antropometrik ölçümlerle yapılabilir. Biz çalışmamızda MUST (malnutrition screening tool - malnutrisyon tarama anketi) tarama anketi ile poliklinikten başvuran İBH hastalarında malnutrisyon riski sıklığını belirlemeyi, malnütrisyonun genel yaşam kalitesi üzerine etkilerini, hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bir Ocak 2020 - Bir Nisan 2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniğine ayaktan başvuran İBH tanılı hastalar prospektif bir çalışma kapsamında MUST yöntemi kullanılarak malnütrisyon riski açısından tarandı. Hastaların genel yaşam kalitesi EQ-5D indeksi kullanılarak araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 80'i CH ve 82'si ÜK olmak üzere randomize 162 hasta alındı. Malnütrisyon değerlendirmesinde düşük riskli malnütre hastaların; %48,4'ü Crohn hastası, %51,6'ı ÜK hastası, orta risk malnütre hastaların; %52,4'ü Crohn tanılı, %47,6'sı ÜK tanılı, yüksek risk malnütre hastaların; %52,9'u Crohn tanılı, %47,1'i ÜK tanılı olup, her iki grup malnütrisyon açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0,90). Genel yaşam kalitesi değerlendirmesinde Crohn tanılı hastaların ortalama EQ-5D indexi ortalaması 0,83±0,16, ÜK tanılı hastaların ortalama EQ-5D indexi ortalaması 0,81±0,19 olup her iki grup genel yaşam kalitesi açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (sırasıyla, p=0,355, p=0,202). Crohn ve ÜK tanılı hastaların kendi aralarında remisyon ve aktivasyon grupları malnütrisyon ve genel yaşam kalitesi üzerinden bir karşılaştırma yaptığımızda her iki grup (aktivasyon ve remisyon) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Hastaların aktivasyon durumlarının malnütrisyon ve genel yaşam kalitesiyle anlamlı bir kolerasyon saptanmadı. İBH hastalarının polikliniklerde kilo durumu, beslenme durumu ve genel yaşam kalitesinin değerlendirilmesi bu hastalarda hastalığın seyri sırasında oluşabilecek muhtemel malnutrsiyon, anksiyete ve genel yaşam kalitesinin bozulmasının proflaktik tedbirlerle önleme şansını bize vermektedir. Malnütrisyonun hastalıkların prognozuna etkisi düşünüldüğünde, İBH hastalarının malnütrisyon açısından değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, malnütrisyon, yaşam kalitesi
İnflamatuvar bağırsak hastalığı modelinde nanopartiküler sistemlerin in vitro/in vivo değerlendirilmesi
Bu çalışmada, melatonin kullanılarak kolona hedeflendirilmiş, nanopartiküler ilaç taşıyıcı sistemlerin oluşturulması, bunların karakterize edilmesi, hazırlanan formülasyonların in vitro salım çalışmalarının yapılması ve yapay sinir ağı modellemesi sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda uygun olduğuna karar verilen formülasyonun, TNBS ile kolit indüklenmiş sıçanlarda kolit üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Modifiye edilen iyonotopik jelasyon yöntemiyle melatonin yüklü, kalsiyum pektinat nanopartikül formülasyonları hazırlanmıştır. Hazırlanan nanopartikül formülasyonları partikül büyüklüğü, zeta potansiyel, PDI değerleri kullanılarak karakterize edilmiştir, in vitro salım çalışmaları gerçekleştirilmiş ve mukoadezyon özellikleri incelenmiştir.AFM ve TEM teknikleri kullanılarak nanopartiküllerin görüntüsü elde edilmiştir.Yapay sinir ağı modellemesi sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda uygun olduğuna karar verilen formülasyon seçilerek in vivo çalışmalarda kullanılmıştır.İn vivo çalışmalarda Wistar erkek sıçanlar kullanılmıştır. TNBS ile kolit oluşturulan sıçanlara, oral ve intrakolonik yoldan 10 mg/kg dozunda MEL yüklü nanopartikül formülasyonu, dört gün süreyle verilmiş ve elde edilen sonuçlar oral ve intrakolonik yoldan boş nanopartikül formülasyonu verilen sıçanlarınki ile karşılaştırılmıştır.Tedavinin sonunda kolon dokusundaki oksidatif parametreler (NOx, MDA ve GSH) ve sitokin düzeyleri (TNF-?, IL-10 ve IL-17) ölçülmüştür. Oral ve intrakolonik yoldan melatonin tedavisi uygulanan gruplarda kolonik NOx ve MDA düzeyleri boş nanopartikül formülasyonu verilen gruplara kıyasla anlamlı olarak azalmış, GSH düzeyleri ise anlamlı olarak artmıştır. Ayrıca proinflamatuvar TNF-?, IL-17 ve antiinflamatuvar IL-10 sitokin düzeyleri ise anlamlı olarak azalmıştır.Histolojik bulgalara göre, oral ve intrakolonik yoldan melatonin yüklü nanopartikül tedavisi uygulanan gruplarda doku iyileşmesinin boş nanopartikül formülasyonu verilen gruplara kıyasla daha iyi olduğu görülmüştür.Elde edilen sonuçlar, hazırlanan melatonin yüklü nanopartikül formülasyonunun, İBH'da oksidatif strese bağlı olarak gelişen kolonik doku hasarında etkili olabileceğini göstermektedir.
İrritabl barsak sendromu ve inflamatuvar barsak hastalıklarında serum trimetilamin N-oksit düzeylerinin araştırılması
İrritabl barsak sendromu (İBS) yaşam konforunu ve üretkenliği olumsuz etkileyen, defekasyon ile rahatlayan, kronik karın ağrısı ile karakterize, dünya çapında en yaygın karşılaşılan fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalığıdır. Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH); sebebi kesin olarak bilinmeyen, patogenezinde genetik, çevresel ve intestinal mikrobiyal etkenlerin rol aldığı inflamatuar barsak hastalıklarıdır (İBH). Bu hastalıklar; kronik, ilerleyici ve tekrarlayıcı niteliktedir. Serum trimetilamin n-oksit (TMAO) seviyesi mikrobiyotaya bağlı olarak farklılık göstermektedir. Diyabetes mellitus, obezite, kronik böbrek hastalığı ve metabolik hastalıklarda mikrobiyota ve disbiyozisin yerinin önemli olduğu son yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, İBS ve İBH'nin tanısını invaziv olmayan bir tetkikle hızlandırmaya katkı sağlamak amacıyla serum TMAO düzeyini saptamaktır. Çalışmaya İBS tanısı olan 50 hasta, ÜK tanısı olan 50 hasta, CH tanısı olan 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 200 kişi dâhil edilmiştir. Alınan kan numunelerinin serum kısmı ayrılarak serum örneklerinde TMAO düzeyi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 22.0 paket programı kullanılmıştır. Tüm analizlerde (p<0,05) sonucu istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. İBS hastaları kontrol grubuyla kıyaslandığında İL-10, TNF-α ve İL-1β düzeyi anlamlı şekilde yüksek tespit edilmiştir (p<0,001). Ancak İL-6 düzeyi kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. ÜK hastaları kontrol grubuyla kıyaslandığında İL-10, TNF-α düzeyleri anlamlı şekilde yüksek tespit edilmiştir (p<0,001). Fakat İL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşük tespit edilmiştir. Crohn hastalarında TNF alfa düzeyi yüksek bulunmuştur (p<0,001). Ancak İL-1 beta ve İL-6 düzeyleri bunun aksine kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha düşük düzeyde tespit edilmiştir. İBS hastalarında kontrol grubuyla kıyaslandığında serum TMAO düzeyi anlamlı bir şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Crohn hastalırında diğer üç grup ile kıyaslandığında serum LPS düzeyi anlamlı bir biçimde yüksek tespit edilmiştir (p<0,001). Çalışmamızda ÜK hastalrında TMAO düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir şekilde daha düşük tespit edilmiştir (p<0,001). Fakat CH'de bunun aksine serum TMAO düzeyi kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir şekilde yüksek tespit edilmiştir (p<0,001). Crohn hastalığında ülseratif kolite kıyasla kolonik tutulumun daha az sıklıkta görülmesi bize bu farklılığın sebebinin kolonik tutulum ile bağlantılı olabileceğini düşündürmekle birlikte; TMAO'nun İBH'de biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş popülasyona sahip, çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: İrritabl Barsak Sendromu, Ülseratif Kolit, Crohn Hastalığı, TMAO
İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi
Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.
Kronik inflamatuar barsak hastalarında ASCA, pANCA ile maya veya kandida kolonizasyonunun araştırılması
İnflamatuvar barsak hastalığı (İBH), gastrointestinal sistemin çeşitli yerlerinde tutulum gösteren, inflamasyonla seyreden kronik bir hastalıktır. İnflamasyonun yerine göre en sık görülen türleri, ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH)'dır. İBH'nın daha az oranda görülen diğer bir türü ise, indetermine kolit (İK)'tir. İBH'nın doğru teşhisi; özellikle CH ve ÜK'in ayrımı, tedavisi ve prognozu açısından oldukça önemlidir. Bu türlerin ayrımında ve İK'in saptanmasında, Anti-Saccharomyces cereviciae antikor (ASCA) ve perinükleer anti-nötrofilik sitoplazmik antikor (pANCA) serolojik değerleri birlikte kullanılmaktadır. Ayrıca, özellikle CH'nın gelişiminde maya veya kandida kolonizasyonu sık görülmektedir. İnsan gastrointestinal sisteminde, en fazla izole edilen tür Candida albicans (C.albicans)'tır. Bunu Candida tropicalis (C.tropicalis) ve Candida glabrata (C.glabrata) izlemektedir. Bu çalışmada, kronik inflamatuar barsak hastalarında serumda ASCA ve pANCA antikorlarının, dışkıda kandida kolonizasyonunun tespit edilerek korelasyonunun incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, gastroenteroloji kliniğinde ve polikliniğinde İBH tanısı konan 120 hasta ile aynı yaş aralığında olan 30 sağlıklı kontrol grubunun, serumlarından indirect immunofluorescence assay (IIFA) yöntemi ile ASCA ve pANCA antikorları ve dışkı örneklerinden mikolojik tanı yöntemleri ile kandida kolonizasyonunun varlığı tespit edilerek, kandida türleri belirlendi. Çalışmamızda, ÜK hastalarında %51,9 oranında pANCA pozitifliği, CH'da ise %60 oranında ASCA pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). İBH tanısı konan 120 hastadan alınan dışkı örneklerinin 76(%63,3)'sında, 30 kontrol grubundan alınan dışkı örneklerinin ise 16(%53,3)'sında kandida türleri üremiştir. Ancak, 5 ve üzeri koloni sayıları olan 49 İBH ile kontrol grubunun 9'unun kültürü değerlendirilmeye alınarak maya veya kandida türleri tanımlanmıştır. 49 İBH'dan 24(%20,0)'ünde C.albicans, 7(%5,8)'sinde C.glabrata, 4(%3,3)'ünde Saccharomyces cerevisiae (S.cerevisiae), 4(%3,3)'ünde Candida kefyr (C.kefyr), 3(%2,5)'ünde Candida firmetaria (C.firmetaria), 3(%2,5)'ünde Candida krusei (C.krusei), 3(%2,5)'ünde Candida dubliniensis (C.dubliniensis) ve 1(%0,8)'inde Candida melibiosica (C.melibiosica) tanımlanmıştır. 9 sağlıklı bireyin ise 4(%13,3)'ünde C albicans, 2(%6,7)'sinde C.glabrata, 2(%6,7)'sinde C.krusei ve 1(%3,3)'inde C.kefyr tanımlanmıştır. İBH ve kontrol grubunda, maya veya kandida türleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Her iki grubun da dışkı kültüründe; benzer türler üremiş olup, en çok üreyen tür C.albicans olmuştur. ASCA ve pANCA antikorları ile kandida türleri arasında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Ancak, ASCA ve pANCA pozitifliklerinde, negatifliklerine oranla daha fazla oranda maya veya kandida kolonizasyonu görülmüştür. Ayrıca, İBH'da ASCA ve pANCA floresan şiddeti ile üreyen maya veya kandida türlerinin koloni sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Günümüzde İBH'nda, ÜK ve CH'nın kesin olarak birbirinden ayrımını sağlayacak ve tanı koyduracak test yoktur. Ancak, ASCA ve pANCA serolojik testleri hastalığın ayrımında ve tanısında kullanılabilecek yardımcı testler olabileceği gibi; bu testlerdeki otoantikorlar ile çapraz reaksiyon veren enfeksiyöz ajanların, özellikle de mayaların araştırılması, bu serolojik testlerin özgüllüğünü ve tanıdaki önemini arttırabilir. Anahtar Kelimeler: İBH, Ülseratif Kolit, Crohn, Anti-Saccharomyces cereviciae (ASCA), pANCA, Candida spp.
Ülseratif kolit ve crohn hastalığı aktivitive indeksi ile anksiyete, depresyon arasındaki ilişki
İnflamatuvar barsak hastalığı; Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığını (CH) içeren idiopatik ve kronik bir barsak enflamasyonu olup, remisyon ve relapslarla seyreder. Yapılan çalışmalarda, hastalığın kronik bir seyir izlemesi, hastalarda hastalığın her an aktive olabileceği endişesinin olması ve ileride cerrahi müdahalelere maruz kalabileceği düşüncesinin olması; yoğun anksiyete duygularının yaşanmasına ve gelecekle ilgili düşüncelerinde karamsar bir tutum sergilemelerine neden olmaktadır. Bu çalışmada İBH'lı hastalarda anksiyete ve depresyon skorlarının değerlendirilmesi, ÜK ve CH arasındaki farkların, depresyon ve anksiyete üzerindeki etkilerinin araştırılarak bilimsel literatüre katkıda bulunması amaçlanmıştır. Çalışmamıza KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Gastroenteroloji Bölümü, servis ve polikliğine başvuran İBH tanılı 90 hasta (50 ÜK ve 40 CH) alındı. Tüm hastaların; hastalık süresi, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, yaşadıkları yer, doğum tarihi, medeni hali, barsak operasyonu geçirip geçirmediği, aile öyküsü, meslekleri, hastalığın ekstraintestinal tutulumları olup olmadığı sorgulandı. ÜK hastalarının aktivite indeksleri "Truelowe Witts Skalası"na göre, CH hastalarının aktivite indeksi "Crohn Hastalığı Aktivite İndeksi"ne (CHAI) göre hesaplandı. Tüm hastalara "Beck Ansiyete Ölçeği" ve "Beck Depresyon Ölçeği" uygulandı. Araştırmaya katılan hastalarda; ek hastalığı olan İBH olgularında, CH olgularının 45 yaş ve üzeri olanlarında ve infliksimab tedavisi almayan Crohn hastalarında anksiyetede anlamlı yükseklik saptandı. Çalışmaya katılan CH olgularında hastalık aktivitesindeki artış ile depresyon arasındaki ilişki istatistik olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızın sonuçlarına göre; hastalığın aktif döneminde hastalarda anksiyete ve depresyon tablosu ortaya çıkabilir. Bu sebeple özellikle İBH polikliniği olan merkezlerde İBH hastalarına, hastalık tanısı konulduktan sonra, anksiyete ve depresyon ölçeklerinin rutin olarak uygulanmasının ve ölçeklerde anksiyete ve depresyon sınır değerlerinin üzerinde puan alan hastaların psikiyatri hekimine yönlendirilmelerinin uygun olacağı düşünülmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda barsak mikrobiatasındaki bozulmanın (disbiozis) İBH hastalarında anksiyete ve depresyona neden olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada hastalık aktivite indeksi yüksek olan vakalarda daha yüksek oranda anksiyete ve depresyon görülmesinde İBH'a bağlı olarak gelişen disbiozisin de etkisi olabileceği düşünüldü. Çalışmamız az sayıda hastayı içeren, prospektif bir çalışmadır. Güncel klinik uygulamayı etkileyebilecek kesin sonuçların ortaya çıkarılması için daha çok sayıda hasta içeren prospektif çalışmaların yapılması uygundur.
Ülseratif kolit ve crohn hastalığı tanılı hastaların demografik özellikleri ve biyolojik ajan kullanan hastaların dökümü
Amaç: Bu çalışmada, inflamatuar barsak hastalıklarının bölgemizdeki demografik özelliklerinin belirlenmesi ve bu hastalar içinde İnfliksimab ve Adalimumab kullanan hastaların özelliklerinin ve tedaviye alınan cevaplarının irdelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Karadeniz Teknik Üniversitesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran ve/veya Gastroenteroloji servisine yatan 143'ü ÜK ve 71'i CH tanılı toplam 214 hasta dahil edildi.Bu hastaların dosyaları retrospektif olarak taranarak, hastaların demografik özellikleri ve İBH tedavisinde kullanılan anti-TNF ajanlardan İnfliksimab ve Adalimumab kullanan hastaların özellikleri gözden geçirildi. Bulgular:Çalışmamıza 143'ü ÜK ve 71'i CH tanılı toplam 214 hasta dahil edildi.Hastaların %61,2'si erkek, %38,8'i kadındı.Tanı yaşı ortalamasıÜK tanılı hastalarda 42,4±16,6, CH tanılı hastalarda 34,2±14saptandı.ÜK tanılı hastaların %55,2'si kentte, %44,8'i kırsalda, CH tanılı hastaların %62'si kentte, %38'i kırsalda yaşamaktaydı.ÜK'lıhastaların%37,1'ilise mezunu, %22,4'üyüksek öğretim mezunuydu.CH'lı hastaların %40,8'i lise mezunu, %21,1'i yüksek öğretim mezunuydu. Çalışmaya dahil edilen hastaların %8'ine İnfliksimab, %5'ine Adalimumab ilk anti-TNFtedavi olarak başlanmıştı. Anti-TNF tedavi başlama endikasyonlarının; fistül, daha önceki aldığı tedavilere yanıtsızlık, enteropatikartrit/ankilozanspondilit olduğu saptandı.Hastaların %2,3'üne İnfliksimabtedavi değişikliği nedeniyle Adalimumab, %1,8'ine Adalimumab tedavi değişikliği nedeniyle İnfliksimab başlanmıştı.İnfliksimab başlanan hastaların %58,3'üÜK ve %41,7'si CH tanılıydı.İnfliksimab alan hastalarda erkek/kadın oranı 1,4/1'di.İnfliksimab'ın ilk anti-TNF tedavi olarak başlanma endikasyonu %29,2'sinde fistül, %45,8'inde daha önceki aldığı tedavilere yanıtsızlık, %25'inde ankilozan spondilit / enteropatik artritti.İnfliksimab alan hastaların %75'inde klinik olarakremisyon saptandı. Adalimumab başlanan hastaların %40'ı ÜK ve %60'ı CH tanılıydı.Adalimumab alan hastalarda erkek/kadın oranı 1,1/1'di. Adalimumab'ın ilk anti-TNF tedavi olarak başlanma endikasyonu %46,7'sindefistül, %46,7'sinde daha önceki aldığı tedavilere yanıtsızlık, %6,7'sinde ankilozan spondilit/enteropatik artritti.Adalimumab alan hastaların %73,3'ünde klinik olarak remisyon saptandı. Sonuç:Çalışmaya dahil edilen hastaların %66'sı ÜK ve %33'ü CH tanılıydı. Erkek/kadın oranı ÜK için 1,8/1, CH için 1,2/1'di. ÜK'lı hastaların %55,2'si ve CH'lı hastaların %62'si kentte yaşamaktaydı. ÜK'lı hastaların %59,5'i lise ve yüksek öğrenim mezunu, CH'lı hastaların %61,9'u lise ve yükseköğrenim mezunuydu. İBH kentte yaşayanlarda ve sosyoekonomik durumu yüksek olanlarda daha sık görülmektedir. İBH'lı hastalarda en sık anti-TNF tedavi başlanma endikasyonu daha önceki aldığı tedavilere yanıtsızlık olarak saptandı. İnfliksimab alan hastalarda %75 oranında ve Adalimumab alan hastalarda %73,3 oranında klinik olarak remisyon sağlandı. İnfliksimab ve Adalimumab kullanan hastalarda remisyon oranları benzer saptandı.
Deneysel mekanik incebağırsak obstrüksiyonunda bakteriyel translokasyon ve inflamatuvar cevap değişikliklerinin splenektomize ratlarda araştırılması
Giriş ve Amaçİntestinal obstrüksiyon sonucu ortaya çıkan mukoza hasarı ve akut inflamatuar yanıt bağırsak bariyerinin hasarına ve bakteriyel translokasyona yol açar. Splenektominin ise biomateryallere karşı makrofaj cevabında gecikmeye neden olarak bakterial translokasyonu azaltabileceğine inanılmaktadır. Bu çalışmada splenektomize ratlarda incebağırsak obstruksiyonuna bağlı ortaya çıkan bakteriyel translokasyon ve inflamatuvar reaksiyon etkilerinin araştırılması amaçlandı.Gereç ve YöntemÇalışmamızda 24 rat kullanıldı. Ratlar; grup 1, sham; grup 2, intestinal obstruksiyon ve grup 3, splenektomi + intestinal obstruksiyon olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Ratlara uygulanan ilk laparatomiyi takiben, 24 saat sonra intrakardiyak bölgeden kan alınarak sakrifiye edildi ve hızlıca laparatomi uygulandı. Periton sürüntüsü, mezenterik lenf nodu, karaciğer ve ileal dokular steril koşullarda alındı. Alınan örnekler mikrobiyolojik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak incelendi.BulgularSham ve intestinal obstruksiyon karşılaştırıldığında; intestinal obsruksiyona bağlı olarak kan, periton sürüntüsü, mezenterik lenf nodları ve karaciğer dokusunda bakteriyel translokasyon açısından anlamlı farklılık izlendi. Ayrıca ileal mukoza hasarı ile ileum, mezenterik lenf nodu ve karaciğerde inflamatuvar değişiklikler açısından da farklılık izlendi. İnflamatuvar cevabın biyokimyasal olarak analizinde paroksanaz, Total oksidan kapasite, tümör nekroz faktör-?, interlökin-6, interlökin-1ß ve C-reaktif protein açısından anlamlı farklılık izlenirken, Total antioksidan status ve Asimetrik dimetil arginin sonuçları benzerdi. İntestinal obstruksiyon ve intestinal obstruksiyon + splenektomi grubu karşılaştırıldığında mikrobiyolojik, histopatolojik ve biyokimyasal sonucların benzer olduğu görüldü.Sonuçİntestinal obstruksiyon sonucu artan inflamatuvar sitokinler ve oksidatif stres sonucu ortaya çıkan intestinal mukozal hasar bakteriyel translokasyonu artırmakta ve ileummezenterik lenf nodları ve karaciğerde de inflamatuvar
Ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde nilotinibin etkinliği
eklenecekGiriş ve Amaç:İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), nedeni halen tam olarak aydınlatılamamış, immünolojik, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı ve tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğubir hastalık grubudur. Çalışmanın amacı; ratlarda,Trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile oluşturulankolit modelinde bir tirozin kinaz inhibitörüolannilotinibin etkinliğini araştırmaktır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Hastanesi Deneysel Araştırma Laboratuarındansağlanan21 adet, ortalama ağırlığı 209,43 ± 8,92 gr (aralık 193-222 gr.)olanrat çalışmaya alındı.Sağlıklı kontrol grubunda yer alan (Grup 1) ratlara(n: 7) rektal yollaserum fizyolojikverildi. Pozitif kontrol grubunda (Grup 2) yer alan ratlara (n: 7) rektal kanül ileTNBS uygulamasından sonra tedavi verilmedi. Tedavi grubundaki (Grup 3) ratlara(n: 7) TNBS ile aynı gün başlanacak şekilde 14. güne dek nilotinib 20mg/kg, orogastrik sondaaracılığıyla, 2?ye bölünmüş dozdaverildi.14 gün boyunca günlük kilo takipleri yapıldı.Çalışma sonunda ratlar sakrifiye edildi.Kolon dokusunda makroskobik ve mikroskobikpatoloji skorları, apopitotik indeks, immünohistokimyasal yöntem ile gruplar arasında PDGFR alfa ve beta skorları değerlendirildi. Doku ve serum TNF-alfa düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı.Bulgular:Grup 1 ile Grup 3,Grup 2 ile Grup 3 ve Grup 1 ile 2 arasında 1-14.günler arasında kilo farkı açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptanmıştır(Sırasıyla +8.3 gr ve -0.7 gr, P=0.031; -14.0 gr ve-0.7gr,P=0.047;+8.3 gr ve-14.0 gr, P=0.008). Grup 1 ve Grup 3 makroskobik skorlar açısından benzerken Grup 1 ile Grup 2ve Grup 2 ile Grup 3arasında makroskobik skor ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptandı (Sırasıyla 0ve 1.43±0.65,P=0.014;1.43±0.65 ve 0, P=0.009).Grup 1 ile Grup 2 veGrup 2 ile Grup 3 arasında mikroskobik skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (Sırasıyla 2.0±0.45 ve 7.71±1.48, P=0.034; 7.71±1.48ve 2.86±0.53,P=0.030).Grup 1 ve Grup 3 mikroskobik skorlar açısından benzerdi.Grup 1 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR alfa skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.33±0.21ve2.71±0.18, P=0.004;2.71±0.18ve 1.57±0.3, P=0.014). Grup 21 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR betaskorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.50±0.22ve 2.57±0.20,P=0.011; 2.57±0.20 ve 1.57±0.3,P=0.025). Grup 1 ve Grup 3,hem PDGFR alfa hem dePDGFR beta skorları açısından benzer bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 ile Grup 1 ve Grup 3 arasında doku TNF-alfa düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 0.23±0.01ve 0.39±0.06, P=0.002; 0.23±0.01ve 0.40±0.05, P=0.003). Grup 2 ve Grup 3?tedoku TNF-alfa düzeyleri benzerdi.Serum TNF-alfa düzeyleri ve apopitoz açısından tüm gruplar benzerdi.Sonuç: Nilotinib, ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde kilo ile makroskobik ve mikroskobik patolojik skorlar üzerine anlamlı etki yapmış yani belirgin mukozal iyileşmesağlamıştır. PDGFR alfa ve PDGFR beta düzeylerinde azalmaya neden olurken apopitotik skorlar ve TNF-alfa üzerine anlamlı etkisi olmamıştır.Anahtar Kelimeler:Nilotinib, TNBS, PDGFR,TNF alfa,rat
Takiplerinde amebik kolit, C. difficile infeksiyonu veya CMV koliti tespit edilen inflamatuvar bağırsak hastalığı tanılı hastaların demografik ve klinik özelliklerinin, tanı-tedavi ve takip sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH) tanısı olan hastalarda gerek mukozal bariyerin bozulması, gerekse immünsüpresif kullanımı nedeniyle infeksiyöz kolit riski artmıştır. Çalışmamızda İBH tanısı ile izlenen ve takipleri esnasında amebik kolit, clostridium difficile infeksiyonu (CDİ) veya sitomegalovirüs (CMV) koliti tespit edilen hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar tetkikleri, aldığı tedaviler ve yanıt durumlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Karadeniz Teknik Üniversitesi Gastroenteroloji kliniğinde en az 1 yıl boyunca takip edilen 170'i ülseratif kolit (ÜK) ve 90'ı Crohn hastalığı (CH) tanısı olan 261 hasta dahil edildi. Bu hastaların dosyaları retrospektif olarak taranarak yaş, hastalık yaşı, cinsiyet, kan grubu, kronik hastalık öyküsü, sigara ve alkol kullanımı, soygeçmiş özellikleri, ilaç öyküsü, operasyon öyküsü, hastalığa ait klinik özellikleri, semptomları ve laboratuvar tetkikleri incelendi. Bulgular: İBH seyrinde herhangi bir infeksiyon geçirmeyen hasta sayısı 184 (%70.5), amebik kolit geçirenlerinki 52 (%20), CMV koliti geçirenlerinki 6 (%2.3) ve CDİ geçirenlerinki 7 (%2.7) idi. İnfeksiyon geçirmeyen hastaların tanı yaşı ortalaması, infeksiyon geçirenlerden daha düşüktü (36.64 ± 14.91 yıl ve 38.16 ± 15.33 yıl, p<0.001). İnfekte İBH'lı olguların çoğu ÜK tanılı idi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (%91'i ÜK ve %9'u CH; p<0.001). CMV koliti geçiren hastalarda lökopeni, lenfopeni, anemi,eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ve C-reaktif protein (CRP) yüksekliği daha sık tespit edildi. Hiç infeksiyon öyküsü olmayan hastalara nazaran herhangi bir infeksiyon tespit edilenlerde remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001). Benzer şekilde, amebik kolit geçiren hastalarda hiç infeksiyon geçirmeyen hastalara göre remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps oranları da istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001). Sonuç: İBH tanılı hastalarda, ÜK'li olgularda daha belirgin olarak, başta amebik kolit olmak üzere infeksiyonlar sık izlenmektedir. İnfeksiyon geçiren hastalarda remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps daha sık tespit edilmiştir. Bu sebeple, özellikle alevlenme ile başvuran İBH'lı olgularda infeksiyöz nedenler mutlaka akılda tutulmalı, erken tanı konularak mümkün olan en kısa sürede tedavi edilmelidir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar Bağırsak hastalığı, Ülseratif Kolit, Crohn Hastalığı, CMV Koliti, Amebik Kolit, Clostridium Difficile İnfeksiyonu
Ülseratif kolitli hastalarda gözlenen inflamasyonda Srage'nin olası antiinflamatuvar rolünün aydınlatılması
Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) gibi etyolojisi tam olarak açıklanamamış bir grup hastalıktan oluşan İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) ayırıcı tanısının yapılabilmesi, tedavisinin düzenlenmesi ve prognozunun takibi için çoğu zaman endoskopi gibi girişimsel yöntemlere gereksinim duyulmaktadır. Bu nedenle kolay saptanabilecek yeni biyolojik belirteçlere gereksinim vardır. İBH mekanizmasında, bir multiligand reseptör olan `ileri glikasyon son ürünleri reseptörü? (RAGE) ve onun çözünür formu `sRAGE?nin adı geçmektedir. sRAGE ve onun ligandlarından biri olan kalprotektin, intestinal mukozada eksprese edilerek hem bağırsak lümenine hem de dolaşıma salınmaktadır. Bu proteinlerin serum ve mukozadaki değişimini aydınlatmak için ÜK?li hastalar çalışmaya alınmıştır. sRAGE, hem inflamatuvar hem de non-inflamatuvar mukozada Western blot tekniği kullanılarak; serum sRAGE ve kalprotektin de `Enzyme-linked immunosorbent assay? (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Kolonoskopi yapılan hastalar Montreal sınıflamasına göre alt gruplara ayrılmış, serum belirteçleri ve mukozal sRAGE düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca ÜK?li hastaların inflame ve non-inflame mukozaları arasında da fark bulunmamıştır. ÜK?li hastaların kolonoskopi yardımıyla iyi tanımlanmış alt grubunda serum sRAGE ve kalprotektin anlamlı düşük bulunmuştur. Bu çalışma, sınırlı sayıda hastayla yapılmıştır ve inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişkiyi aydınlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bu belirteçlerin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılacağı daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Yetişkin inflamatuvar bağırsak hastalarında diyet inflamatuvar indeksinin hastalık aktivitesi, depresif duygu durumu ve bazı biyokimyasal kan parametreleri ile ilişkisinin incelenmesi
Yapılan bu araştırma, yetişkin inflamatuvar bağırsak hastalarında diyet inflamatuvar indeksinin(Dİİ) hastalık aktivitesi, depresif duygu durumu ve bazı biyokimyasal kan parametreleri ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Gazi Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniğine Haziran-Ekim 2021 tarihleri arasında başvuran daha önce teşhis almış, 31 crohn hastaları ve 63 ülseratf kolit hastası olmak üzere 94 birey dâhil edilmiştir. Katılımcıların sosyo-demografik bilgileri, hastalık aktivite indeksleri, genel sağlık bilgileri ile bazı biyokimyasal kan parametreleri anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları, katılımcılardan alınan üç günlük besin tüketim kaydı ile hesaplanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları dört quartile ayrılarak değerlendirme yapılmış ve quartillerin sayısal değeri arttıkça diyetin inflamasyon yükü de artış göstermiştir. Ayrıca bireylerin depresif duygu durumunu belirlemek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Hastalık aktivitesini belirlemek için crohn hastalarında Crohn Hastalığı Aktivite İndeksi ve ülseratif kolit hastalarında ise Truelove-witts Klinik Aktivite İndeksi kullanılmıştır. Çalışmaya dâhil olan bireylerin yaş ortalamaları crohn hastaları(CH) için 42.0±11.1 yıl ve ülseratif kolit(ÜK) hastaları için 42.5±15.3 yıl olarak saptanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeks skorları ortalaması -3.15 ± 0.9 olarak belirlenmiştir. Daha fazla hastalık aktivitesine sahip crohn ve ülsratif kolit hastalarında depresyon varlığı istatistiksel açıdan önemli saptanmıştır (p<0.05). Hem crohn hastalarının hem de ülseratif kolit hastalarının hastalık aktivitesi arttıkça istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek depresyon puanına sahip oldukları belirtilmiştir (p<0.05). Crohn hastaları ve ülseratif kolit hastaları arasında diyet inflamatuvar indeksi quartillerine göre önemli bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Crohn hastalarının diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre hastalık aktiviteleri arasında anlamlı farklılık belirlenmemiştir (p>0.05). Ülseratif kolit hastalarının diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre hastalık aktiviteleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Çalışmaya dahil olan katılımcıların kan biyokimyasal parametreleri diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre incelendiğinde sadece CRP ve serum demir düzeyleri arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeks quartillerine göre depresyon durumu arasında da anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0.05). Yüksek diyet inflamatuvar indeks skorlarına sahip bireylerin düşük skorlara sahip olanlara göre diyetle aldıkları enerji, karbonhidrat, protein, yağ, doymuş yağ, çoklu doymamış yağ, omega-3, omega-6, kolesterol ile posa alım miktarları önemli şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeksi düşük olan katılımcıların, günlük diyetle A vitamini, D vitamini, tiamin, riboflavin, niasin, vitamin B6, folik asit, vitamin B12, C vitamini, magnezyum, demir, çinko ile selenyum alımları Dİİ yüksek olan bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, inflamatuvar bağırsak hastalarında diyetin inflamatuvar indeksinin bireylerin duygu durumlarını ve bazı biyokimyasal parametreleri etkilediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre inflamatuvar bağırsak hastalığı olan bireylerde sağlıklı ve daha az inflamatuvar bir diyet ile inflamasyonun sebep olduğu birçok kronik hastalığın önlenebileceği yada geciktirilebileceği düşünülmektedir.
İnflamatuvar bağırsak hastalıklarının etiyolojisinde çevresel risk faktörlerinin rolü: Çok merkezli çalışma
İnflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH), ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) olmak üzere klinik ve prognoz olarak birbirinden farklı seyirli iki alt tipi olan, gastrointestinal kanalın kronik inflamatuvar hastalığıdır. Son yıllarda İBH insidans ve prevalansındaki küresel artış, hastalık etiyolojisi ile ilişkili olabilecek çevresel faktörlerin etkisini araştırmayı önemli hale getirmiştir. Yapılan bu çok merkezli vaka-kontrol çalışması ile Türkiye'de İBH gelişimine neden olabilecek çevresel risk faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki 6 hastanenin (Adana, Alanya, Ankara, İstanbul, İzmir, Konya) Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda 01.11.2020 – 30.12.2021 tarihleri arasında polikliniğe başvurmuş olan 277 ülseratif kolit, 156 Crohn hastası ile 468 sağlıklı gönüllü (yaş ve cinsiyete göre bire bir eşleştirilmiş) olmak üzere 3 grup üzerinde ve toplam 901 kişi ile yapılmıştır. Çalışmamızda ÜK ve CH'deki çevresel risk faktörlerini değerlendirmek için Uluslararası İBH Derneği'nin (İOİBD) anketi temel alınmıştır. İOİBD anketine yerel özellikler dikkate alınarak yeni düzenlemeler ve eklemeler yapılmıştır. İncelenen her çevresel faktör ilk önce tek değişkenli ardından çoklu lojistik regresyon modeli ile analiz edilmiş, değişkenler için tahmini relatif riskin büyüklüğü (Odds oranı, OR) ve %95 güven aralığı (%95 Cl) hesaplanmıştır. Analiz sonucu p<0,05 ise anlamlı farklılık olarak kabul edilmiştir. Yapılan çok değişkenli analizler sonucunda çocukluk çağında enfeksiyon ilişkili diğer hastalıkları (gastroenterit, üst solunum yolu enfeksiyonu vb.) geçirmiş olmak hem ÜK (OR 7,56; %95 Cl 1,57-36,4) hem de CH (OR 9,45; %95 Cl 2,51-35,6) için risk faktörü olarak bulunmuştur. Çocukluk çağında (≤15 yaşta) antibiyotik kullanımı ile ÜK (OR 0,41; %95 Cl 0,18-0,93) riski arasında ters bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Günlük kahve tüketiminin hem ÜK (OR 0,25; %95 Cl 0,15-0,42) hem de CH (OR 0,28; %95 Cl 0,14-0,55) riskini azalttığı görülmüştür. Rafine şeker ve endüstriyel gıda ürünlerinin artmış tüketimi her iki hastalık için de risk faktörü olarak bulunmuştur. Stres, ÜK (OR 3,27; %95 Cl 1,76-6,10) ve CH (OR 4,40; %95 Cl 2,12-9,10) gelişimi ile önemli ölçüde ilişkili bulunmuştur. Sigara içmek CH (OR 2,38; %95 Cl 1,16-4,91) riskini, sigarayı bırakmak ise ÜK (OR 3,16; %95 Cl 1,19-8,37) riskini artırmıştır. Çalışmamız, Türkiye'de çevresel faktörlerin İBH üzerindeki etkilerini inceleyen ilk çok merkezli vaka-kontrol çalışmasıdır. Kahve tüketiminin koruyucu etkisi, stresin risk faktörü olduğu, çocukluk çağında antibiyotik kullanımının ÜK üzerindeki koruyucu etkisi, çocukluk çağında enfeksiyon ilişkili hastalık geçirmenin risk faktörü olduğu diğer çalışmalarda sıklıkla gösterilememiş bulgulardır ve çalışmamız bu faktörlerin İBH ile ilişkisini göstermiştir. Ayrıca diyet içeriğinin ve sigaranın İBH patogenezindeki rolünün önemi bir kez daha vurgulanmıştır. Diğer yandan yapılan bazı çalışmalar ile çelişkili olabilecek sonuçlarımızın varlığı İBH'nin genel yapısının coğrafik bölgelere ve farklı popülasyonlara göre değişiklik gösterebiliyor olması ile ilişkilendirilmiştir. İBH gelişiminde çevresel risk faktörlerin rolü belirsizliğini korumaya devam etmektedir. İBH'de çevresel risk faktörlerinin etkilerini aydınlatmaya yönelik planlı, organize ve prospektif çalışmaların yapılmasına devam edilmesi gereklidir. Anahtar kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, İBH, etiyoloji, çevresel faktörler
Serum hepsidin seviyesinin inflamatuvar barsak hastalıklarında incelenmesi ve hastalık aktivasyonu açısından fekal kalprotektin ile karşılaştırılması
Crohn hastalığı ve ülseratif kolit kronik inflamatuvar barsak hastalıklarıdır (İBH). İBH'da en sık demir eksikliği ve kronik hastalık anemisi görülür. Hastalık aktivasyonunun gösterilmesinde aktivite skorları ve bazı laboratuvar belirteçlerden yararlanılır. Demir metabolizmasının düzenlenmesinde temel protein olan hepsidin inflamasyona sekonder olarak artar, demir eksikliği durumunda ise azalır. Bu çalışmada İBH hastalarında hepsidin ile fekal kalprotektinin hastalık aktivasyonu açısından korelasyonunu belirlemeyi ve anemi ayırıcı tanısında hepsidin düzeyinin kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 2014 yılında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde İBH tanısı ile takip edilen 29 aktivasyon döneminde, 45 remisyon döneminde hasta ve 34 kontrol alındı. Hasta ve kontrol gruplarında serum hepsidin, tam kan sayımı, ferritin, serum demir ve demir bağlama kapasitesi (TDBK), C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), ek olarak hasta gruplarında fekal kalprotektin çalışıldı. Crohn hastalarına Crohn Hastalık Aktivite İndeksi ve ülseratif kolit hastalarınaTruelove-Witts aktivite skoru uygulandı. Kontrol grubuna göre remisyon ve aktif hasta grubunda hepsidin düzeyi daha yüksek bulundu (p=0,014 ve p=0,004). Her iki hastalık grubu arasında ise hepsidin seviyeleri benzerdi (p=0,470). Aktif hasta grubunda hepsidin ile RDW arasında aynı yönlü (r0,513 ve p=0,004); hepsidin ile transferrin saturasyonu arasında ise ters yönlü korelasyon saptandı (r=-0,455 ve p=0,013). Ortalama fekal kalprotektin düzeyi remisyondakilere göre aktif hasta grubunda anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Tüm hastalarda fekal kalprotektin ile klinik aktivite skoru, CRP ve ESH arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,01), hepsidin ile fekal kalprotektin arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,025). Hastalar içinde anemisi olanlarda olmayanlara göre hepsidin düzeyi daha yüksek saptandı (p=0,093). Bu çalışmada hepsidin düzeyi ile hastalık aktivasyonu ve demir eksikliği belirteçleri ile anlamlı korelasyon bulamadık. İBH'da aneminin ayırıcı tanısı ve hastalık aktivasyonu ile hepsidin düzeylerinin ilişkisinin araştırılması için hasta daha fazla kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Deneysel kolit modelinde probiyotik ve OMEGA-3 yağ asitlerinin inflamatuar yanıta etkileri
İnflamatuar bağırsak hastalıkları (İBH), etiyolojisi belli olmayan, genetik ve çevresel faktörler ile intestinal immün faktörler arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıktığına inanılan sistemik hastalık grubudur. Son yıllarda İBH'da belirgin bir artış dikkati çekmektedir ve deneysel anlamda bir çok çalışma yapılmasına rağmen, klinik pratikte tam bir tedavi sağlayabilen ajan bulunamamıştır. İBH'nin tedavisi büyük oranda medikal tedavidir ve kanıt düzeyinde protokol oluşturulan bir tıbbi beslenme tedavisi henüz yoktur. Bu çalışmada farelerde oluşturulan deneysel kolit modelinde probiyotikler ve omega-3 yağ asitlerinin, inflamatuar yanıta olan etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada 50 adet, BALB/c fare türü kullanılmıştır. Fareler rastgele sağlıklı kontrol (Grup 1), DNBS (dinitrobenzen sülfonik asit) kontrol (Grup 2), DNBS+probiyotik (Grup 3), DNBS+omega-3 (Grup 4) ve DNBS+probiyotik+omega-3 (Grup 5) olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Deneysel kolit oluşturmak amacıyla sağlıklı kontrol grubu hariç, 2-6 mg (200 mg/kg) dinitrobenzen sülfonik asit (DNBS) + %30' luk etanol karışımı, anestezi altındaki farelere rektal yolla verilmiştir. Kronik kolit oluşturabilmek için, DNBS karışımı yarı doza indirilip (100 mg/kg) tüm aşamalar 21. günde tekrarlanmıştır. Fareler 24. günün sonunda sakrifiye edilip, kolon dokuları çıkarılmıştır. Doku düzeyinde interlökin (IL)-6, IL-10, IL-17A, interferon gamma (IFN-γ), tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) düzeyleri ile toplam oksidan (TOS) ve toplam antioksidan (TAS) seviyeleri ölçülmüştür. Kolon mukozası histolojik olarak değerlendirilmiştir. Gruplararası ağırlık değişimleri karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan önemli farklılık saptanmamıştır (p>0.05). En yüksek IFN- γ düzeyi DNBS kontrol grubunda belirlenmiştir. DNBS kontrol grubunun, DNBS+probiyotik ve DNBS+probiyotik+omega-3 gruplarına kıyasla IFN-γ değeri ortalaması istatistiksel açıdan önemli derecede yüksek saptanmıştır (p<0.05). IL-6 ve IL-10 düzeyleri bakımından gruplar arasında önemli farklılık bulunmamıştır (p>0.05). IL-17A ve TNF-α düzeyi en yüksek DNBS kontrol grubunda saptanmıştır (p<0.05). TAS ve TOS değerleri bakımından DNBS+probiyotik grubunun en düşük düzeye sahip olduğu görülmüştür. Gruplar arası fark istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Mikroskopik skorlama açısından gruplar karşılaştırıldığında; istatistiksel açıdan önemli olarak en yüksek skorun DNBS kontrol grubuna ait olduğu görülmüştür (p<0.05). Sağlıklı kontrol grubuna en yakın mikroskobik görüntünün, kombine besin desteği alan DNBS+probiyotik+omega-3 grubu olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, probiyotik ve omega-3 yağ asitlerinin hem tek başına, hem de birlikte kullanımın kolon hasarı ve inflamasyondan koruyucu etkileri olduğu gözlenmiştir. Ancak rutin uygulanacak bir protokol oluşturulabilmesi için daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır.