Kalsitonin

64 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri

Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.

Böbrek hastalıklarıC reaktif proteinEnfeksiyon+4
Semanur Özyılmaz Güven
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastaların yönetiminde prokalsitoninin kullanımı

KOAH alevlenme hastalarının ilk başvuru yeri olan acil servislerde bu hastalara sıklıkla antibiyotik başlanmaktadır. Ancak bu enfeksiyonların üçte biri ila üçte ikisi virüslerden kaynaklanmakta olup, antibiyoterapi gerektirmemektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Erişkin Acil Servisine 01.11.2015-01.11.2018 tarihleri arasında KOAH alevlenmesi nedeniyle başvuran hastaların yönetiminde, antibiyotik tedavi başlama, değiştirme ve sonlandırma kararında prokalsitonin kullanımının yararlılığı ve prokalsitonin düzeyinin hasta yatış süresi ve mortaliteyi öngörmedeki etkisinin araştırılması planlandı. Çalışmaya alınan 284 hastanın %89,8'ine (n=255) hastanede kalış sürecinde en az bir antibiyotik başlandığı saptandı. Bu hastaların %57'sine (n=145) antibiyoterapinin prokalsitonin sonucundan önce başlandığı görüldü. Prokalsitonin değerinin klinisyenin antibiyoterapi kararını etkileme durumunu incelemek için hastalar prokalsitonin düzeyine göre 3 grubu ayrıldı. Prokalsitonin düzeyi 0,1ng/ml'nin altında olanlar birinci grubu, 0,1-0,5ng/ml arasında olanlar ikinci grubu, 0,5ng/ml'nin üzerinde olanlar ise üçüncü grubu oluşturdu. Birinci grupta (n=65) sadece bir hastanın antibiyotik tedavisinin kesildiği görüldü. Bu grupta prokalsitonin sonrası antibiyoterapisi değiştirilen hasta oranı %53,8'di (n=35). İkinci gruptaki 128 kişinin %50,8'inin (n=65) antibiyoterapisinin değiştirildiği görüldü. Üçüncü gruptaki 62 kişinin %46,8'inin (n=29) antibiyoterapisinin değiştirildiği saptandı. Antibiyoterapinin kesilmesi, devamı ya da değiştirilmesi hususunda verilen kararlarda, gruplar arası istatistiki olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0,710). Prokalsitonin düzeyi ile hastanede toplam kalış süresi arasında zayıf bir korelasyon saptandı. (r=0,152; p=0,010) Prokalsitoninin hastane içi mortalite için prognostik değeri incelendiğinde ROC eğrisi altında kalan alanın 0,648 olduğu ve 0,54ng/ml eşik değerinde mortaliteyi %52 sensitivite ve %80 spesifite ile öngörebildiği belirlendi. Sonuç olarak, prokalsitoninin acil serviste antibiyoterapi kararında klinisyenler tarafından kullanılmadığı, klinisyenlerin hastanın kliniğini daha önemli bir parametre olarak gördüğü ve prokalsitoninin hastane içi mortalite ile yatış süresini öngörmede zayıf bir parametre olduğu saptanmıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkciğer hastalıkları-obstrüktif+2
Yunus Emre Dündar
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nötrofil lenfosit oranının, sepsisin şiddetinin belirlenmesinde prokalsitonin ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç Sepsis önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Sepsisin erken tanınması ve kısa zamanda tedavisinin başlanması, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda sepsisin şiddetinin belirlenmesinde, daha ulaşılabilir ve hızlı sonuç elde edilebilen nötrofil lenfosit oranının, prokalsitonin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışma retrospektif olarak 01.01.2019 ile 01.11.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servis Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavisi yapılmış olan sepsis tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, başvurudaki vital bulguları, mevcut hastalıkları, laboratuvar değerleri, yoğun bakım kalış süreleri ve hastane içi sonlanım bilgileri kaydedilerek analiz edildi. Bulgular Sepsis tanısı almış olan 763 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 522 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızdaki yaş ortalaması 71,9 ± 14,9 (18-100 yaş aralığında) idi. Olguların %60'ı erkekti. Hastaların %87,1'inde komorbidite mevcuttu. Olguların %45,8'inde sepsis odağı saptanamamıştı. Sepsis odağı saptananlar ise sırasıyla pnömosepsis (%28,7), ürosepsis (%13,2), kolanjiyosepsis (%8,4) ve ensefalit (%3,8) şeklindeydi. Hastaların %23'ünde ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacı mevcuttu. Yoğun bakımda kalış süresi median 6 gün idi (1-90 gün). Olguların hastane sonlanımında %66,3'ünün exitus (n=346), %33,7'sininde (n=176) taburcu olduğu görüldü. Başka bir merkeze sevk edilen (n=26) ve kendi isteği ile taburcu olan (n=3) hastaların verileri çalışmaya dahil edilmedi. Hayatını kaybeden hastaların ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacının daha fazla (p<0,001), yoğun bakım kalış süresi ise daha uzundu (p<0,001). Kaybedilen hastaların laktat seviyesi anlamlı derecede daha yüksek izlenirken (p<0,001), nötrofil, lenfosit, NLO ve prokalsitonin seviyeleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Septik şok olgularında olmayanlara göre NLO (p=0,030), V prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) seviyelerinin daha yüksek olduğu izlendi. Mortaliteyle ilişkili faktörler ROC analizleri ile değerlendirildi. Mortalitede en belirleyici parametrelerin sırasıyla YBÜ kalış süresi (AUC=0,650, p<0,001), laktat (AUC=0,639, p<0,001), SKB (AUC=0,589, p<0,001), OAB (AUC=0,587, p<0,001) ve DKB (AUC=0,575, p=0,004) olduğu izlendi. Bununla birlikte NLO, nötrofil ve lenfosit seviyesi mortalitede belirleyici değildi. NLO'nun AUC değeri prokalsitoninden kısmen yüksek olmasına rağmen, iki parametrenin de mortalitedeki belirleyiciliği düşüktü. Sepsis hastalarında, NLO'nun 12,5'in üzerinde olması ise mortalitede %21,6 sensitivite, %53,1 spesifite göstermekteydi. Prokalsitonin seviyesinin 49 ng/mL üzerinde olması ise %7,5 sensitiviteye, %82,3 spesifiteye sahipti. Septik şoklu hastalarda, Prokalsitonin seviyesinin 4,1 ng/mL üzerinde olması ise %61,9 sensitivite, %68,8 spesifite göstermekteydi. NLO'nun 20'nin üzerinde olması ise septik şokta %48,9 sensitiviteye ve %71,1 spesifiteye sahipti. Demografik ve klinik faktörler arasındaki korelasyon analiz edildi. YBÜ kalış süresi ile prokalsitonin seviyesi negatif yönde koreleydi (p<0,001). NLO ile prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) pozitif yönde koreleydi. Prokalsitonin seviyesi ile laktat seviyesi pozitif yönde (p<0,001) köreleydi. Sonuç Çalışmamızda sepsis şiddetinde NLO'nun belirleyici olduğu görüldü. Prokalsitonin sepsis şiddetinde daha iyi bir belirleyici olmasına rağmen, NLO'nun daha hızlı hesaplanması ve daha ucuz bir tetkik olması önemli avantajlarındandır. Özellikle septik şok olgularında NLO, YBÜ ortamında kullanışlı olabilir. Ayrıca NLO'nun prokalsitonin seviyeleriyle arasında güçlü korelasyon olmasa da prokalsitonine iyi bir alternatif olarak düşünülebilir. Mortalite açısından NLO'nun tanısal performansının yeterli olmadığı görüldü. Bu nedenle NLO'nun APACHE-II, SOFA gibi şiddet skorlamaları, klinik değerlendirme veya prokalsitonin gibi diğer inflamatuvar belirteçlerle birlikte kullanılması ile daha doğru sonuçlar elde edilebilir.

Hastalık şiddeti indeksiKalsitoninNötrofil/lenfosit oranı+2
İbrahim Orhon
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral sıvı analizinde biyolojik belirteçlerin kullanımı

ÖZETGİRİŞPlevral efüzyonun nedenine yönelik yapılan incelemelerde her zaman etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu amaçla alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Biz de çalışmamızda farklı plevral efüzyon gruplarında, transuda-eksuda ayrımında, yeni biyobelirteçlerin pro-brain natriüretik peptid (proBNP), tümör nekrozis faktör alfa (TNF- ?), C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) plevral efüzyon etiyolojisiyle ilişkisini araştırmayı planladık.MATERYAL-METODProspektif yapılan çalışmamızda, çalışmaya Ağustos 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalardan eşzamanlı plevral sıvı ile venöz kan alınarak, LDH ve protein değerlerine bakılarak, `'Light Kriterleri'ne'' göre transuda ve eksuda ayrımı yapılarak gruplandırıldı. Torasentez ile alınan 2 cc'lik efüzyon örnekleri -80°c `de stoklandı.Analiz için çözülen sıvılarda; Kemilüminesan İmmunassay methodu ile pro-BNP, İmmunfloresan yöntem ile PCT, İmmunometrik Sandviç enzim İmmunassay tekniği ile TNF- ? ve İmmuntribidimetrik yöntem ile CRP değerlendirildi.BULGULARÇalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi ve ROC eğrileri kullanıldı. Çalışmamızdaki 50 plevral sıvının; 28'i eksuda, 22'si transuda olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda pro-BNP'nin transuda ?eksuda ayrımında %79.9 oranıyla transuda lehine anlamlı ayırıcılığı tespit edilmiştir. CRP'nin de eksuda lehine % 77.1 oranıyla anlamlı olduğu sonucu elde edilmiştir. Yapılan çalışmamızda TNF- ?, PCT biyobelirteçlerinin transuda- eksuda ayrımında istatistiksel anlamlılığı tespit edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Plevral efüzyon, Transuda ve Eksuda, Yeni Biyobelirteçler

BiyobelirteçlerC reaktif proteinKalsitonin+3
Tuğçe Kasapoğlu Hürkal
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması

Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinDisülfitler+7
Doğukan Durak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer diz osteoartrit hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid düzeyinin radyografik ve klinik korelasyonu

Giriş: Osteoartrit sık görülen bir eklem hastalığıdır ve en fazla dizi tutmaktadır. İnsidansı yaşa bağlı olarak artmakta ve yaşamın ikinci yarısında önemli derecede morbiditeye yol açmaktadır. Günümüzde osteoartritin düşük dereceli kronik inflamasyonla seyreden multifaktöriyel bir süreç olduğu kabul edilmektedir. Çalışmanın amacı; klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış hastalarda serum kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) düzeyleri ile, osteoartrit radyografik evresi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, primer diz osteoartriti tanısı alan 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kilo, boy, eğitim durumları, meslekleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Ananmnez, fizik muayene ve direkt diz röntgeni yapılarak diz osteoartriti değerlendirildi. Çalışmaya alınan kişilerden serum CGRP değerine bakmak için 1 tüp biyokimya kanı alındı. Ağrının fonksiyonel durumlara etkisini değerlendirmek için WOMAC (Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi) skalası sorgulandı. Bulgular: Çalışmamıza 73 kişi dahil edildi ve bunlardan 37' i OA hastası, 36'I ise sağlıklı kişilerden seçildi. Hastaların; 14'Ü (%37,89) erkek, 23'ü (%62,2) kadın, kontrollerin ise 10'u (%27,8) erkek, 26'sı (%72,2) kadın olup iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksek olarak anlamlı fark gözlenmedi (P=0,360). Hastaların ve kontrollerin yaş ortalaması sırasıyla 61,73±7,298 ve 45,58±6,185 bulundu. 37 hastanın diz radyografik evrelerine bakılınca 2'si (%5,4) evre 1, 5'i (%13,5) evre 2, 15'i (%40,5) evre3 ve 15'i (%40,5) evre 4 idi. Hastaların CGRP değeri ortalaması 43,43 iken kontrollerin 30,39 ng/ml bulundu. Sonuç: Osteoartrit grubunda CGRP seviyeleri, kontrol grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüks prognostik değeri adına daha büyük örneklem gruplarında ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: CGRP, Diz, Osteoartrit

DizDiz eklemiKalsitonin+3
Görkem Karakoç
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

P maddesi ve kalsitonin gen-ilişkili peptid'in çeşitli analitik yöntemlerle ölçülmesi

Bu çalışmada sıçan beyin, beyin sapı dokusunda P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid'in Sıvı Kromatografisi-Tandem Kütle Spektrometrisi ve Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle analizi gerçekleştirilmiştir. C8 kolon (150x2.1 mm, 3.5 µm) ve %0.2 formik asit içeren su-asetonitril gradiyent hareketli faz sisteminde ayrılan P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kütle spektrometri optimizasyon parametreleri belirlenmiş, ardından yöntemin validasyonu gösterilmiştir. P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için pozitif polaritede elde edilen kütle spektrumu ve sırasıyla m/z 674.3→[600+254.4] ve 952.2→1214.0 iyon geçişleri kullanılmıştır. Doğrusal aralık P maddesi için 5.85-438.52 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21-155.28 ng/mL'dir. Yöntemin tayin sınırları P maddesi için 5.85 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21 ng/mL'dir. Yöntemin doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %87'den büyük geri kazanım ile, tekrar edilebilirliği ise gün içi ve günler arası P maddesi için %15'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %11 bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Bu yöntem sıçan beyin ve beyin sapı dokularına uygulanmıştır. Yöntemin beyin dokusundaki doğruluğu P maddesi için %97'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise %7'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Beyin sapı dokusundaki doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %95'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise Substance P için %7'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %13'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Doku numunelerinin (n=6) analizine göre, beyin sapı dokusundaki P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid bazal endojen derişimler sırasıyla 415.10±124.80 ng/g, 132.07±196.77 ng/g olarak, beyin dokusundaki P maddesi derişimi ise 57.95±38.01 ng/g olarak hesaplanmıştır. Beyin dokusunda Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi yöntemin tayin sınırının altında kaldığı için hesaplanamamıştır. Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle, P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kit prosedürleri kullanılarak beyin ve beyin sapı dokusundaki derişimleri incelenmiştir. P maddesi düzeyi beyin ve beyin sapında belirlenememiştir. Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi ise beyin sapında 2351.24±292.49 ng/g, beyinde 1567.96±55.47 ng/g olarak belirlenmiştir.

Enzime bağlı immünosorbent testiEnzime bağlı immünosorbent testiKalsitonin+7
Neva Alasağ
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda mezenşimal kök hücrenin implantasyon bölgesindeki laminin, kalsitonin ve AVβ3 integrine etkisi

Uterusa embriyonun tutunmasıyla birlikte implantasyon gerçekleşir. İmplantasyon sırasında uterusta yapısal ve morfolojik olarak bir takım olaylar meydana gelir. Bağ dokusu bileşenlerinden olan lamininin, embriyonik gelişim ve plasenta oluşumunda rol oynadığı bilinmektedir. Tiroit bezinden salgılanan kalsitonin hormonunun, implantasyon sırasında uterusta otokrin ve parakrin etki gösterdiği bilinmektedir. Endometriyumun luminal epitelinde en iyi karakterize edilen hücre adezyon molekülü αVβ3 integrindir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada sıçanlarda mezenşimal kök hücrenin implantasyon bölgesindeki laminin, kalsitonin ve αVβ3 integrine etkisini immunohistokimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda 16 erişkin "Wistar Albino" dişi rat gebeliğin 10. Gününde deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrıldı. Sıçan kemik iliğinden elde ettiğimiz MKH'ler 8 sıçana verildi. Kontrol grubunda olan 8 sıçana Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Aynı işlemler 21 günlük gebe sıçanlar içinde yapıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 32 adet "Wistar Albino" dişi ratın implantasyon bölgeleri ve plasentaları çıkarıldı. Tespit edildikten sonra bu örnekler laminin, kalsitonin ve αvβ3 integrin için immunohistokimyasal yöntemlerle gösterildi. 10 günlük gebe sıçanlarda; lamininin immünlokalizasyonunda, deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkın olmadığı görüldü. Kalsitoninin immünlokalizasyonuna bakıldığında, deney grubunda desidual hücrelerin etrafında zayıf immünreaktivite gösterirken, kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite göstermiştir. αVβ3 integrinin immunolokalizasyonunda, damar duvarı ve bez epitelinin etrafında kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite gözlenirken, deney grubunda zayıf şiddette immünreaktivite görüldü. 21 günlük gebe sıçanlarda; laminin immünlokalizasyonu deney grubunda bez epitelinde zayıf şiddette immünreaktivite gösterirken, kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite gözlenmiştir. Kalsitonininin ve αVβ3 integrinin immünlokalizsayonunda, deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkın olmadığı gösterilmiştir. Sonuç olarak; 21 günlük gebe sıçanlarda, deney grubunda, laminin immünlokalizsayonunda bez epiteli zayıf şiddette immünreaktivite göstermesine karşın 10 günlük gebe sıçanlarda orta şiddette immünreaktivite göstermiştir. Kalsitonin immünlokalizasyonu gebeliğin 21. gününde stromal hücrelerde orta şiddette immünreaktivite gösterirken, gebeliğin 10. gününde stromal hücrelerde zayıf şiddette immünreaktivite göstermiştir. 21 günlük gebe sıçanlarda, αVβ3 integrinin immünlokalizsayonunda ise, trofoblastik dev hücreler zayıf immünreaktivite göstermiştir. Gebeliğin 10. gününde, αVβ3 integrinin immünlokalizasyonuna bakıldığında, trofoblastik dev hücrelerde orta şiddette immünreaktivite görüldü. Anahtar Kelimeler: İmplantasyon, Mezenşimal Kök Hücre, Laminin, Kalsitonin, αVβ3 integrin

Embriyo implantasyonuKalsitoninKök hücreler+4
Gülfem Ersoy
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid, substans P, nöropeptid Y ve interlökin-31 düzeylerinin omalizumab tedavisi sonrası değişim

Giriş ve Amaç:Günümüzde hala kronik spontan ürtiker (KSÜ) tanısı ve omalizumab tedavisinin takibinde rutin olarak bakılması önerilen bir kan parametresi bulunmamaktadır.Çalışmamızı KSÜ patofizyolojisini daha iyi aydınlatabilmek ve omalizumab tedavi yanıtını daha iyi değerlendirebilmek amacı ile gerçekleştirdik. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2021-Mart 2022 arasında başvuran omalizumab başlanması planlanan 30 KSÜ hastası ve 20 sağlıklı gönüllüdâhil edildi.Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalara 300 mg omalizumab 28 günde bir enjeksiyon ile 6 doz uygulandı. Hastalardan tedavi başlanmadan önce, tedavinin 3. ve 6. ayında vesağlıklı gönüllülerden ise sadece bir kere10'ar cc kan alındı. ELISA yöntemi ile serum Substans P (SP), Kalsitonin Gen İlişkili Peptid(CGRP), Nöropeptid Y(NPY) veİnterlökin-31(IL-31) seviyeleri ölçüldü. KSÜ hasta grubunun kontrollerde ÜAS7 ve ÜKT skorları hesaplandı. Bulgular:Çalışmaya katılanların cinsiyet dağılımı hasta grubunda 24 kadın, 6 erkek vekontrol grubunda 10 kadın, 10 erkek idi.Hasta grubunun yaş ortalaması ve standart sapması 39,83 ± 11,67 iken, kontrol grubununki 31,85 ± 6,77'ydi. Hasta grubunda 8 (%26,67) hastada eşlik eden hastalık mevcuttu.Ortalama hastalık süresi ve standart sapması 59,97 ± 77,51 aydı. 19 (%63,33) hastaya anjioödem eşlik ediyordu. Hasta grubunda ÜAS7 ve ÜKT skorlarında tedavi sonrasıistatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi. Hasta grubunda, kontrol grubuna göre serum SP, CGRP, NPY ve IL-31 düzeylerinin tamamı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük gözlendi (p<0,05).Hasta grubunda tedavi öncesinde, tedavinin 3. ve 6. ayında bakılan serum SP ve CGRP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir(p<0,05).Serum NPY düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p 0,872). Serum IL-31 düzeyinde ise istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç:Serum CGRP ve SP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası gözlenen istatistiksel olarak anlamlı yükselme, SP ve CGRP'nin mast hücrelerini degranüle edemediği gösterebilir.KSÜ hastalarında NPY düzeyinin düşük olarak tespit edilmesi ancak omalizumab tedavisi ile değişmemesi, NPY'nin mast hücre degranülasyonundan bağımsız yolaklarla kaşıntıda rolü olabileceğini gösterebilir. Serum IL-31 düzeyinde omalizumab ile gözlenen azalma, omalizumabın immünolojik cevabı ve T hücre yanıtını etkileyerek de etki edebileceğini gösterebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Omalizumab, Kalsitonin Gen İlişkili Peptid, Substans P, Nöropeptid Y, İnterlökin-31

KalsitoninNöropeptidlerOmalizumab+4
Çağdaş Boyvadoğlu
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril nötropenide adrenomedullin, C-reaktif protein ve prokalsitoninin ile değerlendirilmesi

Hematolojik malignite tanısıyla takip edilen hastaların FN'nin erken tanımlanması, olası etiyolojik ajanların bilinmesi, FN'ye bağlı morbidite ve mortalite önlenmesinde biyobelirteçler önemli rol oynar. Bu çalışmada biyobelirteç olarak, serum adrenomedullinin (ADM) FN'de rolünü değerlendirilmesi, C-reaktif proteinle (CRP) ve prokalsitonin (PCT) ile karşılaştırılması amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji Bölümünde mart-ekim 2022 tarihleri arasında hematolojik malignite nedeniyle takip edilmiş 31 hastanın, 33 febril nötropenik atağın prospektif çalışmasıdır. Febril nötropeni durumunda kan örnekleri alınmış olup, serum adrenomedullin düzeyleri, C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) ile karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı [(ort±Standart Sapma (min-maks)] 38,45 ± 14,96 (18 -65 ) yıl olan 31 hastada (kadın /erkek:1/2) toplam 33 FN atağı çalışıldı. Hastaların hematoloji malignite tanıları; ALL (%42), AML (%39) ve MM (%9), AA (%3), MDS (%3), HL (%3) idi. Hastaların servise yatışının ortalama 18. gününde (min 2-maks 52) FN atakları oldu. Kemoterapiden ortalama 8 (min:0- maks:34) gün sonra FN atak meydana geldi. Hastaların nötropenide kalış süresi ortalama 17 (min: 2-maks: 50) gün oldu. Febril nötropeniyi enfeksiyonun ciddiyetine ve ateşli nötropeni kılavuzlarına göre üç guruba ayırdık (CDI, FUO MDI). Çalışmamızda CDI, FUO MDI grupların yüzdeleri sırasıyla %33, %39, %30 idi. Çalışma süresi boyunca 18 hasta(%54) hayatını kaybetti. MDI grubunda CRP'nin 3. gün ve 7. gün değerleri arasında pozitif yönlü, yüksek derece ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). PCT için ise MDI grubun 0. gün, 3. gün ve 7. günlerinde değerler arasında pozitif yönlü, yüksek derece ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). FN'nin 0. gün, 3. gün ve 7. gün bakılan CRP ve PCT ölçümleri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,05). Adrenomedullin FN'nin MDI, FUO gruplarında anlamlı bir ilişki saptanmazken, CDI grubun 7. gün ADM düzeyi 0. gün ADM düzeyinden yüksek saptandı. Aynı zamanda ADM' nin serumdaki düzeyi ile CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). FN takibinde biyobelirteç olarak CRP ve PCT'nin tanımlanmış enfeksiyon grubunda yüksek derecede ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. FN'nin başvuru anından (0. gün), 7. güne kadar CRP ve PCT düzeyleri yüksek ve anlamlı seyretmekte ve aynı zamanda CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı. Mevcut bilgiler ışığında CRP ve PCT'nin febril nötropenik hastalarda enfeksiyon varlığının tespitinde, hastanın tanı ve tedavi takibinde kullanılabilecek parametreler olduğu göstermektedir. Adrenomedullin FN'nin MDI, FUO gruplarında anlamlı bir ilişki saptanmazken, CDI grubun 7. gün ADM düzeyi 0. gün ADM düzeyinden daha yüksek saptandı. Aynı zamanda ADM'nin serumdaki düzeyi ile CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak adrenomedullin ile ilgili literatürde çok az çalışma mevcut olup, FN takibinde serum ADM düzeyi ile serum CRP ve PCT arasında korelasyon olması ve ADM'nin FN'de CDI grubunda anlamlı olması, enfeksiyon öngörmede kullanılabilecek bir biyobelirteç olduğunu desteklemektedir. Tanımlanış enfeksiyon varlığında; CRP, PCT ve ADM'nin FN şiddetini belirlemede önemli birer biyobelirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ancak hasta sayısının kısıtlı olması nedeni ile daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adrenomedullin (ADM), Febrilnöntropeni (FN), C-reaktif Proteinle (CRP), Prokalsitonin (PCT)

AdrenomedüllinC reaktif proteinFebril nötropeni+2
Erdal Tanyıldız
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin serum düzeyleri ve tiroid fonksiyonlarıyla ilişkisi

Tiroid fonksiyon bozuklukları olan hashimoto tiroiditi ve graves hastalığının etyopatogenezinde otoimmünitenin tetiklemiş olduğu inflamasyonun varlığı yapılan birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Bu çalışmada hem otoimmün tiroid fonksiyon bozukluğu olan hem de otoimmün olmayan tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda serum inflamatuar belirteç düzeyleri ve bunların tiroid fonksiyon bozukluklarıyla olan ilişkisi araştırılmıştır.Çalışmaya dahil edilen olgulardan (86 hipotiroidi, 67 hipertiroidi) ve sağlıklı kontrollerden (59 kişi) usulune uygun olarak alınan serum örneklerinde eritrosit sedimentasyon hızı(ESH), C-reaktif protein(CRP), prokalsitonin(PCT), ferritin ve ortalama platelet volümü(MPV) düzeyi Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya Ana Bilim Dalı ve Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı labaratuarlarında çalışıldı.Hipotiroidi ve hipertiroidi grubunda olan hastalarda kontrol grubuna kıyasla serum ESH, CRP ve PCT düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptanırken MPV düzeyi anlamlı düzeyde düşük saptandı.Otoimmün tiroid hastalığı olan grupta kontrol grubuna kıyasla serum ESH ve PCT düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Otoimmün olmayan tiroid hastalığı olan grupta ise kontrol grubuna kıyasla serum ESH ve PCT düzeyi anlamlı olarak yüksek saptanırken, serum MPV düzeyi anlamlı olarak düşük saptandı.Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin anlamlı düzeyde değişiklik gösteriyor olması bizde tiroid fonksiyon bozukluklarının etyopatogenezinde inflamasyon üzerinde durulması gerektiği düşüncesini uyandırmıştır. Hem otoimmün olan hemde otoimmün olmayan tiroid fonksiyon bozukluklarında inflamatur belirteç düzeylerinin anlamlı düzeyde değişiklik göstermesi, düşük düzeydeki sistemik inflamasyonun tiroidin tüm hastalıklarının zemininde var olduğunun güçlü bir göstergesidir.Anahtar sözcükler: Tiroid fonksiyon bozukluğu, İnflamatuar belirteç, Eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, Prokalsitonin, Ortalama platelet hacmi

C reaktif proteinEritrositlerHashimoto hastalığı+6
Ahmet Ziya Şahin
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi ile değişimi

Tiroid bezi, tiroid hormonunu sentezinde görev alan folliküler hücrelerden ve kalsitonin sentezleyen parafolliküler hücrelerden oluşmaktadır. Prohormon olan prokalsitonin (PCT) bazı hücre içi proteolitik olaylar sonucu tiroid bezinin parafolliküler hürelerinde aktif hormon olan kalsitonine dönüşür. Bu çalışmada, tiroid disfonksiyonu (hipertiroidi veya hipotiroidi) durumunda saptanan serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi sonrası ötiroid halde iken saptanan serum prokalsitonin düzeyi karşılaştırıldı. Bu şekilde tiroid disfonksiyonu ile serum prokalsitonin düzeyi arasında bir ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı?nda tiroid disfonksiyonu tanısı alan 40 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 7 (%17,5)?si erkek, 33 (%82,5)?ü kadındı. Çalışmaya alınan hastalar tiroid fonksiyonları bakımından ikiye ayrıldığında,19 (%47,5) hipertiroidi tanılı hasta ve 21 (52,5) hipotiroidi tanılı hasta mevcuttu. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre serum tiroid hormon düzeyi ile serum prokalsitonin düzeyinde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Tiroid hastalıkları ile serum prokalsitonin düzeyi arasında ilişkinin saptanmaması, tiroid hastalığı olan hastalarda sistemik inflamasyon, enfeksiyon ve sepsis gibi hastalıkların tanılarının konulmasında ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde serum prokalsitonin düzeyinin kullanılabilmesini sağlayabilir.

HipertiroidizmHipotiroidizmKalsitonin+3
Haşim Erdinç Yeter
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kritik çocuk hastalarda prokalsitonin ve C-reaktif protein'in mortalite riskini belirlemedeki değeri

Amaç: ÇYBÜ'ne kabul edilen kritik hasta çocuklarda, 0, 24 ve 48. saatte ölçülen plazma PCT ve CRP düzeylerinin, PIM ve PRISM III skorlarıyla birlikte mortalite riskini belirlemedeki değerini değerlendirmek. Materyal ve Metod: Bu çalışma, Şubat 2014 ve Ekim 2014 tarihleri arasında, tek merkezli olarak, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan hastaların kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirildi. Yoğun Bakım Ünitesi'ne kabul sonrası 48 saatten daha uzun süre izlenmiş olan ve çalışma verileri açısından dosya bilgileri tam olan, yaşları 1 ay üstü ve 18 yıl altı olan tüm hastalar çalışmaya alındı. Hastaların genel özellikleri, kabul tanıları, enfeksiyon hastalığı durumları, klinik ve fizik muayene bulguları, plazma PCT, CRP değerleri, laboratuar ve kültür sonuçları, takipleri sonunda taburcu ve ex olma durumları kaydedildi. Kayılardan elde edlen veriler ile PIM II ve PRISM skorları bilgisayar ağ ortamında bilgisayar destekli hesaplayıcılar kullanılarak hesaplandı. Takipler sırasında ex olan ve olmayan hastaların PIM II, PRISM, plazma PCT ve CRP değerleri karşılaştırılarak, plazma PCT ve CRP değerleri ile PIM II ve PRISM skorları arasındaki korelasyonu, plazma PCT ve CRP değerlerinin PIM II ve PRISM skorları üzerine etkileri ve bu etkilerin enfeksiyon hastalığı ve şiddeti ile ilişkisi istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 47 hasta dahil edildi. Bunların %38.3 kız, %61.7'sı erkekti. Hastaların yaş ortalaması 56.13± 61.9 aydı. Hastaların %79'unda takipte oldukları kronik hastalıkları vardı. Takipler sırasında %36.2 hasta ex olurken, %63.8 hasta pediyatri servisine devredildi. Hastaların %59'unda enfeksiyon hastalığı mevcut olup, bu hastaların %50'sinde septik şok mevcuttu. Enfeksiyon hastalığı olanlarda PIM II (p=0.013), PRISM (p=0.020), PCT'nin tüm saat (0-24-48. saat sırası ile p=0.000-0.017-0.008) değerleri yüksek iken CRP'nin kabul değeri yüksek olup takiplerde iki grup arasındaki fark bulunmadı. Enfeksiyon alt gruplarında ise septik şok tablosunda CRP (p=0.002) ve PCT (0.000) değerleri anlamlı derecede yüksekti. CRP'nin ve PCT'nin 0. saat değerleri ile PIM II ( sırası ile p=0.300, p=0.077) arasında korelasyon tespit edilmedi. CRP'nın 24 saat değeri ile PRISM (p=0.77) nonkolere, PCT'nın 24 saat değeri ile PRISM (p=0.023) arsında korelasyon tespit edildi. Bu korelasyonun enfeksiyon hastalıklarından (p=0.357) bağımsız olduğu belirlendi. PIM değerlerini CRP 0. saat (p=0.561) ve PCT 0.saat (p=0.126) yardımıyla tahmin etmek için oluşturulan doğrusal regresyon modelinde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. PRISM değerlerini CRP 24. saat ve PCT 24. saat yardımıyla tahmin etmek için oluşturulan doğrusal regresyon modelinde CRP 24. Saat (p=0.618) istatiksel olarak anlamlı bulunmaz iken PCT 24.saat (p=0.023) ise enfeksiyon hastalıklarından (p=0.216) bağımsız olarak istatiksel olarak anlamlı bulundu. PCT 24. saatte 1 birimlik artış PRISM de 0.386 birimlik değişime neden olduğu belirlendi. PIM II (p:0.001) ve PRISM (p:<0.001) derecelendirme sistemlerinin mortaliteyi öngörmede oldukça başarılı oldukları gözlendi. Mortalite öngörüsünde bulunabilmek için kabul anında PIM ile karşılaştırmalı olarak bakılan, yatış anındaki PCT değerinin (EAA:0.684) mortalite öngörüsünün zayıf, CRP değerinin (EAA:0.569) ise başarısız olduğu; 24. saat PRISM ile karşılaştırmalı olarak bakılan 24. saat PCT değerinin (EAA:0.601) mortalite öngörüsünün zayıf, CRP değerinin (EAA:0.485) ise başarısız olduğu belirlendi. Sonuç: PCT düzeyinin yoğun bakıma kabul edilen kritik hastalarda anlamlı düzeyde arttığı ve bu artışın hastalığın şiddeti ve mortalite ile korele olduğu tespit edilmiş olup, prognoz belirlemede PCT düzeylerinin önemli bir marker olabileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca, PCT'nin ÇYBÜ'de hasta gruplarında prognostik tahminde PIM II, PRISM gibi mortaliteyi öngörmede faydalanılan skorlama sistemlerine eşlik eden ek bir gösterge olabileceğini ve PRISM skoru hesaplamalarında bir biomarker olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, PCT'nin klinikteki esas yerini belirlemek için PCT ve mortalite ilişkili diğer biyomarkerlar arasında multidisipliner çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: CRP, PCT, PIM II, PRISM

C reaktif proteinKalsitoninMortalite+4
Nimet Şahin
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lipid profili ile COVİD-19 arasındaki ilişki

Amaç: İlk olarak Çin'in Wuhan bölgesinde tespit edilen ve ardından hızlıca tüm dünyayı etkisi altına alarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edilmesine sebep olan COVİD-19, halihazırda birçok ülke için ciddi bir sağlık sorunudur. Çalışmamız Covid-19 hastalarında lipid profillerini değerlendirerek, diğer laboratuvar parametreleriyle olan ilişkisini ve bunların prognoza etkisini göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Covid-19 enfeksiyonunun Türkiye'de ilk tanı konulduğu 11 Mart 2020 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören, PCR sonucu pozitif olan hastalar alınarak retrospektif şekilde hazırlanmıştır. Çalışmamızda hastaların ilk yatışı esnasında alınan anamnez bilgileri, vital bulguları, laboratuvar parametreleri ve BT bulguları retrospektif olarak incelenmiş, çalışmamıza uygun parametreleri içermeyen hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Ayrıca hastaların takipleri sonucu taburculuk durumları, yoğun bakım ünitesi ihtiyacı olup olmadığı da çalışmaya eklenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS (versiyon 21) yazılımı kullanılmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğuna Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile bakıldı. Analiz sonucunda normal dağılan değişkenler ortalama ± standart sapma ile normal dağılmayanlar ortanca (minimum- maksimum) olarak gösterildi. Kategorik veriler frekans (yüzde) ile gösterildi. Sürekli verilerde iki grup karşılaştırmaları veriler normal dağıldığında Bağımsız örneklem t testi, normal dağılmadığında Mann Whitney U testi ile, üç grup karşılaştırması normal dağıldığında Tek Yönlü Varyans Analizi testi, normal dağılmadığında Kruskal Wallis testi ile yapıldı. Kategorik veriler Fisher'in kesinlik testi ile karşılaştırıldı. Sürekli veriler arası ilişki, veriler normal dağılmadığı için Spearman korelasyon ile bakıldı. Anlamlılık için p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular: Çalışmada incelenen 147 hastanın 67 (%45,6)'si kadın, 80 (%54,4)'i erkekti. Hastaların yaş aralığı 19 ile 88 arasında, yaş ortalaması 53,7  15,9 olarak saptandı. Tüm hastaların lipid profilleri incelendiğinde; total kolesterol değeri en düşük 86 mg/dl iken en yüksek 297 mg/dl ve ortalaması 167,11  39,21 mg/dl olarak saptandı. Trigliserit değeri en düşük 45 mg/dl iken en yüksek 393 mg/dl ve ortalaması 126,57  66,69 mg/dl olarak belirlendi. LDL değeri en düşük 42 mg/dl iken en yüksek 269,1 mg/dl ve ortalaması 111,0  38,51 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri en düşük 18,8 mg/dl iken en yüksek 76 mg/dl ve ortalaması 40,67  12,32 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri ortalamaları sırasıyla; steroid tedavisi alan hastalarda 32,48  6,66 mg/dl, steroid tedavisi almayan hastalarda 40,67  12,58 mg/dl'idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). HDL medyan değerleri sırasıyla; oksijen tedavisi alan hastalarda 42 (18,8-76) mg/dl, oksijen tedavisi almayan hastalarda 32,9 (20,4-62,8) mg/dl idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,027). Trigliserid değeri ile CRP ve hastane yatış süresi arasında pozitif korelasyon bulundu. Trigliserit ile CRP r=0,178 (p<0,05) çok zayıf ilişkili, trigliserit ile hastane yatış süresi r=0,276 (p<0,01) zayıf ilişkili bulundu. HDL değeri ile CRP, prokalsitonin, ferritin, LDH ve hastanede yatış süresi arasında negatif yönlü korelasyon tespit edildi. HDL ile CRP r=-0,263 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile prokalsitonin r=-0, 245 (p<0,01) çok zayıf ilişkili, HDL ile ferritin r=-0,351 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile LDH r=-0, 253 (p<0,01) çok zayıf ilişkili ve HDL ile hastane yatış süresi r=-0, 301 (p<0,01) zayıf ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda lipid parametrelerinden HDL kolesterol değerleri ile CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH arasında negatif kolerasyon saptanmıştır. Negatif korelasyon saptanan CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH değerlerinin yüksekliğinin genellikle Covid-19'un kötü prognozuyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle HDL'nin düşük değerlerinin kötü prognozu tahmin açısından fikir verebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Covid-19, HDL, CRP, Prokalsitonin, LDH

C reaktif proteinCOVID 19HDL+4
Mert Çeliktaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanser tedavisi alan febril nötropeni atağı ile gelen hastalarda akut faz reaktan degerlerinin klinikle korelasyonu

Amaç: Bu çalışmada kanser tedavisi alan febril nötropeni atağı ile gelen hastalarda akut faz reaktan değerlerinin klinikle uyumu araştırılmıştır. Materyal ve Metod: araştırmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Onkoloji ve Hematoloji servisine son 5 yılda kanser tedavisi sonrası febril nötropeni tanısı ile yatan hastalar dahil edildi. Çalışmada, 2017-2021 arası dönemde hastanemizde kanser tedavisi gören hasta dosyaları taranarak, veriler retrospektif olarak elde edilmiştir. Febril nötropeni tanısıyla yatan hastalara ilişkin nötropenik atak sayıları, febril nötropeni süreleri, son aldıkları kemoterapiden sonra geçen süre, nötropenik atak sırasında ve sonrasındaki CRP ve prokalsitonin (PCT) değerleri, kan kültürü, idrar kültürü, kateter kültürü sonuçları, akciğer grafi sonuları, Toraks bilgisayarlı tomografi (BT) sonuçları ile tedavi rejimlerine ilişkin bilgiler kaydedildi. Bulgular: Çalışma kapsamında toplam 101 hasta değerlendirilmiştir. Hastalardan 70'i (%69.3) erkek, 31'i ise kız çocuktu. Çalışma sonucunda hastanede yatış süresiyle ateşin düştüğü gün sayısı arasında pozitif yönde, trombosit (PLT) ile Htc arasında pozitif yönde, zayıf şiddette, Total beyaz küre (WBC) ile Htc ve PLT arasında pozitif yönde, zayıf, mutlak nötrofil sayısı (MNS) ile WBC arasında pozitif yönde, orta şiddete, lenfosit ile WBC arasında pozitif yönde ve orta şiddette anlamlı ilişki saptandı. Mukoziti olan kanser hastalarının ateş düştükten sonraki CRP değerlerinin mukoziti olmayanlardan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Ayrıca her ne kadar mukoziti olan hastalarda FN atak sayısı, ateşin düştüğü gün sayısı ve hastanede yatış süresi daha yüksek bulunsa da gruplar arasındaki fark anlamlı değildi. Mevcut çalışmada atak sırasındaki CRP ile galaktomannan arasında pozitif yönde, hastanede yatış süresi ile atak sırasındaki PCT arasında pozitif yönde, ateşin düştüğü gün sayısı ile atak sırasındaki PCT arasında pozitif yönde, hastanede yatış süresi ile galaktomannan arasında pozitif yönde, ateşin düştüğü gün sayısı ile galaktomannan arasında pozitif yönde ilişki saptandı. Atak sırasındaki CRP ve PCT değerinin, ateş düştükten sonraki CRP ve PCT değerleri arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü. Sonuç: TEKRAR BAK Her ne kadar çalışmamızda enfeksiyon varlığı ile FN atak sayısı, hastanede yatış süresi ve ateşin düştüğü gün sayısı açısından anlamlı fark saptanmamış olsa da konuyla ilgili çalışmalarda enfeksiyon varlığının FN atak sayısı, hastanede yatış süresi ve ateşin düştüğü gün sayısında artışa neden olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızdan elde edilen bu sonucun ortaya çıkmasında hasta sayısının az olmasının etkili olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kanser, Febril Nötropeni, Akut Faz Reaktanları

Akut faz reaksiyonuFebril nötropeniKalsitonin+4
Nazlı Ahmadova
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The assessment of biochemical marker of corrected calcium, phosphorus with procalcitonin level in patients with chronic renal failure

Renal failure in case of complications is characterized as a sudden decline in glomerular filtration rate (GFR) arising from ischemia or toxic insult to the kidney. Calcium, as well as phosphorus metabolism issues, are prevalent in chronic renal disease. This case-control study included a hundred participants, sixty patients with renal failure, and forty served as age-matched healthy controls. During this study, various biochemical kidney functions were assessed, including calcium, blood urea, procalcitonin, albumin, phosphorus, glomerular filtration rate, and haemoglobin. There was a significant increase in the mean serum level of procalcitonin, albumin, creatinine and phosphorous with a significant statistical difference in patients compared to the healthy group; on the other hand, there was an apparent decrease in the value of both GFR in addition to haemoglobin, in addition to that, there was no difference Significant in respect to the level of calcium between the two groups. In conclusion, the lack of any significant difference in the level of calcium between the group of patients and healthy subjects, as well as the decrease in haemoglobin level in addition to GFR, compared to the increase in other biochemical concentrations, is a clear indication of the extent of damage in the kidneys as a result of the inflammatory process as well as progression in the stage of renal failure.

BiomarkersKidney diseasesKidney failure+4
Sadeq Khamees Hammad Hammad
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sekonder peritonit prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yeri

Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral ve sistemik enflamatuar cevap sendromundan etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile dikkat çekmektedir. Tiroid hormon seviyelerinin sepsis ve ağır bakteriyel enfeksiyonlarda belirgin şekilde düşmesi hastalığın prognozu hakkında fikir vericidir. Biz bu çalışmamızda sekonder peritonit tanı ve prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2008-Ocak 2010 tarihleri arasında, Çukurova üniversitesi tıp fakültesi genel cerrahi ana bilim dalında sekonder peritonit nedeniyle opere olan 84 hasta üzerinde yapılan prospektif bir çalışmadır. Hastaların preoperatif, postoperatif 1-3-5-7-14 günlerinde CRP, prokalsitonin ve tiroid hormon seviyeleri incelenmiştir. Veriler SPSS 15.0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların postop dönemde komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı peptik ülser perforasyonlu hastaların preop PKT (p=0,043), postop 3. gün T4 (p=0,003), postop 3. gün PKT (p=0,019), postop 5. gün T4 (p=0,031), postop 5. gün PKT (p=0,031), postop 7.gün PKT(p=0,013), ince barsak perforasyonlu hastaların postop 1. gün T3 (p=0,025), postop 1. gün TSH (p=0,031), postop 7. gün T4 (p=0,027), postop 14. gün T3 (p=0,028), postop 14. gün PKT (p=0,050), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,035), postop 5. gün PKT (p=0,015), postop 7. gün T3 (p=0,009) değerleri komplikasyon gelişen ve komplikasyon gelişmeyen hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Çalışmaya aldığımız taburcu ve eksitus olan hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı tabloda da görüldüğü gibi peptik ülser perforasyonlu hastaların postop 3. gün T4 (p=0,002), postop 3. gün PKT (p=0,010), postop 5. gün T4 (p=0,039), postop 7. gün T4 (p=0,019), ince barsak perforasyonlu hastaların preop T3 (p=0,042), postop 1. gün T3 (p=0,026), postop 3. gün T4 (p=0,012), postop 3. gün CRP (p=0,036), postop 7. gün T4 (p=0,023), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,020), postop 3. gün TSH (p=0,006) değerleri taburcu ve eksitus olan hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Sonuç: Prokalsitonin enflamatuar yanıttan etkilenmemesi ve enfeksiyona daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Sekonder peritonin tablosu ne kadar ağırsa tiroid hormon seviyelerinin o derecede düşmesi hastalığı prognozu açısından önemli bir parametre olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Tiroid hormonları, CRP, Prokalsitonin, Sekonder peritonit

C reaktif proteinKalsitoninPeriton hastalıkları+4
İdris Akçay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kordon kanında hematolojik parametrelerin apgar ile korelasyonu ve sepsisin değerlendirilmesi

Sepsis, yenidoğan mortalite ve morbiditesi oldukça yüksek olan, multisistemik tutulum yapan bir hastalıktır. Kesin tanısı kan kültüründe bakteri üretilmesi ile konmaktadır. Yenidoğan sepsisinde tanı koymayı sağlayacak spesifik bulgu ve belirtecin olmaması, duyarlılığı yüksek olan belirteçlerin maliyetinin fazla olması nedeniyle, düşük maliyetli, her hastanede değerlendirilebilecek belirteçleri kordon kanında değerlendirerek erken tanı ve tedaviyi sağlamak amacıyla çalışmamız yapılmıştır. Kan tetkiklerinin, klinik bulgu ve APGAR ile korelasyonu değerlendirilmiştir. Çalışmamız Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde doğan yenidoğanlarda prospektif olarak Ağustos 2018 ve Ağustos 2019 tarihlerinde yürütülmüştür. Çalışmaya 100 yenidoğan dahil edildi. 31 yenidoğana yatış yapıldı. 22'sinde sepsis saptandı. Annede koryoamniyot olan, erken membran rüptürü öyküsü olan, canlandırma ihtiyacı, fetal distress, asfiksi, majör anomalisi, intrakraniyal kanaması olan yenidoğanlar dahil edilmedi. Veri analizi SPSS, Mann Whitney U, T testi kullanılarak yapılmıştır. T testine göre sepsisle ilişkili görülen APGAR 5. dakika skoru, gebelik haftası, RBC, kordon kan gazı pH'ı ve hemotokrit değerleri BLR analizinde önemli bulunmamıştır. Sepsis olma riski açısından prokalsitonin ile APGAR 1. dakika skoru, glukoz ve hemoglobine göre daha önemli bulunmuştur. APGAR 1. ve 5. dakika skoru arasında çok güçlü bir ilişki görülmüştür. APGAR 1. ve 5. dakika skorları ile HCO 3 ve BE arasında doğrusal yönde, PO 2 ve laktat arasında zıt yönde ilişki görülmüştür. APGAR 1. ve 5. dakika skorları ile Hemotokrit arasında, APGAR 5. dakika skoru ile RBC arasında ilişki görülmüştür. Yenidoğan sepsisi, APGAR skoru ve hematolojik parametrelerin birbiri ile ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışmamıza göre herhangi bir risk faktörü olmayan yenidoğanlarda dahil olmak üzere özellikle riskli yenidoğanlarda kordon kanındaki hemoglobin, glukoz ve prokalsitonin ve APGAR düzeyinin ilişkilendirilmesinin sepsisin erken tanısında anlamlı olduğu görülmüştür. Kordon kanında bakılan hematolojik parametrelerde yükseklik saptanan hastalarda sepsis açısından ileri tetkik planlanması önerilir. Ayrıca sepsis açısından riskli olan hastalarda kordon kanından yapılacak prokalsitonin sonucu ile erken tanı ve tedavinin başlanmasını sağlayacaktır. Daha büyük çalışma gruplarında, yüksek riskli hastalarda, asfiksi öyküsü olanlarda, prematürelerde, annede ek hastalık olan yenidoğanlarda yapılacak çalışmaların bu parametreleri netleştirmeye faydası olacaktır.

Apgar puanıBebek-yenidoğmuşC reaktif protein+5
Zeynep Çilsal
Yozgat Bozok University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut apandisit tanısı veya şüphesi olan vakalarda alvarado skorlamasının görüntüleme yöntemleri ve CRP, prokalsitonin değerleriyle desteklenmesi

ÖZET Akut Apandisit Tanısı Veya Şüphesi Olan Vakalarda Alvarado Skorlamasının Görüntüleme Yöntemleri ve Crp, Prokalsitonin Değerleriyle Desteklenmesi Akut apandisit tüm yaş gruplarında en sık görülen akut karın nedenidir. Akut apandisit şüphesi olan hastalarda amaç negatif apendektomiyi ve buna bağlı komplikasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış bir skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayene bulguları ve laboratuar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisit tanısı koymadaki değerine diğer tanısal yöntemlerin etkisini saptamaktır. Çalışmaya Mayıs 2012 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Servisi ve Genel Cerrahi polikliniğine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 133 hasta dahil edildi. Hastaların seçimi konusunda herhangi bir kısıtlama getirilmedi. Hastaların tedavisinin planlaması çalışmadan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Yüz otuz üç hastanın 20'si (%15) gözlem sonrası taburcu edildi. Yüz on üç hasta (%85) ameliyat edildi. Doksan dört hastaya (%83,2) histopatolojik olarak apandisit tanısı kondu. On dokuz hastada (%16,8) apendiks normal idi. Tüm hastalardan rutin laboratuar tetkikleriyle birlikte serum CRP ve PCT değerleri istendi. Tüm hastalara başvuru anında karın USG yaptırıldı. Klinik olarak şüpheli ve ayırıcı tanı gerektiren hastalara oral ve IV kontrastlı BT çekildi. Tüm bu sonuçların Alvarado skorunun tanı koymadaki etkinliğini arttırıp arttırmadığı araştırıldı. Bu çalışmada Alvarado skorunun duyarlılığı %85, özgüllüğü ise %46 olarak bulundu. CRP ve PCT'nin Alvarado skoruyla beraber kullanılması durumunda skorlamanın tanı koymadaki başarısını arttırdığı ancak BT ve USG'nin aynı etkiyi Alvarado skorlaması üzerinde gösteremediği saptandı. Bu sonuç özellikle radyologların klinik deneyimlerinin farklı olması ile açıklandı. Sonuç olarak hiçbir ek tanısal yöntemin tek başına akut apandisit tanısını koyamayacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte Alvarado Skoru düşük olan vakalarda ek tanısal yöntemlerin kullanılmasının klinisyene yol gösterici bir araç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru, CRP, PCT, BT, USG

ApandisitC reaktif proteinKalsitonin+4
Ahmet Çağlar Bozkurt
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır sepsisin erken tanısında c-reaktif protein, prokalsitonin ve interlökin-6 düzeylerinin tanısal değeri

Ağır Sepsisin Erken Tanısında C-Reaktif protein, Prokalsitonin ve İnterlökin-6 Düzeylerinin Tanısal Değeri Amaç: Sepsis, ağır sepsis, septik şok, Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu ve bakteriyel enfeksiyon tanısı alan hastalarda yapılan bu çalışmada ağır sepsisin erken tanısında plazma C-reaktif protein, Prokalsitonin ve Interlökin-6 düzeylerinin erken tanıdaki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 100 hasta alınmıştır. Bu hastalar kliniğine göre 26 çocuk sepsis (Grup I), 17 çocuk ağır sepsis (Grup II), 22 çocuk septik şok (Grup III), 9 çocuk SIRS (Grup IV) ve 14 çocuk bakteriyel enfeksiyon (Grup V) ve 12 çocuk kontrol (Grup VI) grubunu oluşturdu. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, tam kan sayımı, akciğer grafisi bulguları, kültür bulguları, uygulanan tedavi biçimleri ve tedavi sonrası nihai durumları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinden plazma PCT, CRP ve IL-6 düzeylerine bakıldı. Bulgular: Tüm hasta gruplarında ortalama serum PCT düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından, gruplar arasında fark saptanmadı. Ortalama IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre hasta gruplarında daha yüksek bulundu. Sonuç: Prokalsitonin, İnterlökin-6 ve C-reaktif protein gibi birçok biyobelirteçlerin ağır sepsisin erken tanısında ve tedavinin takibinde kullanılabileceğini gösteren birçok çalışma mevcut olup, biz çalışmamızda hastaların erken tanısında PCT'nin CRP ve IL-6'ya göre daha güçlü bir biyobelirteç olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Ağır sepsis, Septik şok, SIRS, Bakteriyel enfeksiyon, İnterlökin-6, Prokalsitonin ve C-reaktif protein

BakteriyemiC reaktif proteinKalsitonin+5
Neslihan Özcan
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımda takip edilen hastalarda yeni bir biyomarkır supar

Amaç: Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde takip edilen SIRS kriterlerini sağlayan hastalarda suPAR, APACHE II, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT), laktat değerlerinin mortalite oranları ile olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif ve tek merkezli olarak Şubat 2013- Ekim 2013 tarihleri arasında yoğun bakım ünitelerinden seçilen hastalarda yapıldı. Yirmi dokuzu Dahiliye Yoğun Bakım ünitesinden ve 29'u Reanimasyon ünitesinden olmak üzere toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. En az 2 SIRS kriterinin sağlanması, ≥18 yaş, yoğun bakım ünitesinde ≥72 saat yatan hastalar çalışmaya dahil edildi. Ayrıca terminal dönem kanser hastaları, masif kan transfüzyonu yapılmış olanlar ve gebeler çalışma dışı bırakıldı. İlk 24 saatteki en kötü değerlerden oluşan APACHE II skoru, birinci ve beşinci gün suPAR, CRP, PCT, laktat değerleri belirlendi.Kan örnekleri sabah 8 ile 10 saatleri arasında alındı. Bulgular: Hastaların 26'sı (%44,8) erkek, 32'si (%55,2'si) kadın ve genel yaş ortalaması 57,54±18,15 olarak tespit edildi. Hastaların yoğun bakım ünitesindeki ilk 24 saatte bakılan APACHE II skoru, suPAR, CRP, PCT, laktat ve WBC değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC en fazla APACHE II'de (AUC:0,824) sonrasında suPAR1 (AUC:0,673), PCT1 (AUC:0,628), laktat1 (AUC:0,528), CRP1 (AUC:0,526) şeklinde idi. Beşinci gün bakılan suPAR, CRP, PCT ve Laktat değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC PCT5 (AUC:0,769), laktat5 (AUC:0,733), suPAR5 (AUC: 0,687) ve CRP5 (AUC:0,648) tespit edildi. Sonuç: Yoğun bakımda yatan hastaların mortalite hızını öngörmede en etkiliyöntem APACHE II skorlaması iken PCT5, laktat5, suPAR5, suPAR1 değerlerinin sırasıyla en etkin olan diğer biyomarkırlar olduğu bulundu.

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinKalsitonin+6
Selçuk Nazik
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventilatör ilişkili pnömonide presepsinin rolü

Giriş: Yoğun bakım ünitelerinde, akut solunum yetmezliği tedavisinde mekanik ventilasyon önemli bir yere sahiptir. Mekanik ventilasyonun en korkulan komplikasyonlarından birisi olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) yatış sürelerini ve maliyeti arttırması yanısıra, morbidite ve mortalite için de önemli bir risk faktörüdür. Bu durum agresif tedavi gerektiren yüksek riskli VİP hastalarının erken tanımlanması ihtiyacını doğurur. Amaç: Bu çalışmanın amacı, yoğun bakımdaki VİP tanısı almış hastaların APACHE II skoru hesaplanarak, yeni bir biyomarkır olan Presepsin ile birlikte rutinde kritik hastaların takibinde bakılan WBC, CRP, PCT ve Laktat değerlerinin, hastaların erken tanısı ve mortalitelerine olan etkilerini değerlendirerek hastalığın prognozu hakkında öngörüde bulunmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışma prospektif olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurul izni alındıktan sonra Kasım 2015-Temmuz 2016 tarihleri arasında Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Kliniğinde ve Dahiliye Anabilim Dalı Yoğun Bakım Kliniğinde yapıldı. Çalışmamıza yoğun bakım ünitesinde 120 saatten fazla yatan 18 yaş ve üzeri VİP tanısı almış 60 hasta dahil edildi HIV enfeksiyonu olan, aktif tüberkülozu olan, immün supresif tedavi alan, postsplenektomili hastalar ve nötropenik hastalar ise çalışmaya dahil edilmedi. VİP tanısı konulan ilk gün içerisinde APACHE II skorunu oluşturan değişkenlerin en kötü değerleri alınarak APACHE II değeri hesaplandı ve kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 1. 3.ve 7. gününde Presepsin, WBC, CRP, PCT ve Laktat değerlerini bulmak için kan örnekleri alındı. Çalışmaya dahil edilen hastalar 28. Güne kadar takip edildi ve şifa, takibe devam veya exitus olarak kayıt edildi. Sonuç: VİP tanısı almış hastalarda Presepsinin diagnostik bir özelliğinin olmadığı, APACHE II değerlerinin ise bu hastalarda prognostik özelliklere sahip olduğunu ve artmış sonuçlarının mortalite ile ilişkili olduğu kanısına vardık. Anahtar Kelimeler: APACHE II, Presepsin, Ventilatör İlişkili Pnömoni, WBC, CRP, PCT, Laktat.

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinKalsitonin+5
Ramazan Kara
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril konvülziyonda prokalsitonin, CRP ve tam kan sayımının değerlendirilmesi

Amaç: Genel çocuk polikliniklerine, çocuk nöroloji polikliniğine ve çocuk acil servise başvuran febril konvülziyonu olan hastalarda bakteriyel enfeksiyonun göreceli iyi bir belirteci olan prokalsitonin düzeylerini ölçerek ateşi olan fakat nöbet geçirmeyen cinsiyet ve yaş uyumlu kontrol grubuyla kıyaslamayı amaçladık. Ayrıca bu hastaların CRP ve tam kan sayımı değerlerinin de iki grup arasında kıyaslanması planlandı. Bu çalışmada nöbet geçiren hastalardaki enfeksiyonun viral ve/veya bakteriyel orjinli olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma betimleyici tipte prospektif olarak Aralık 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine ve Çocuk Aciline başvuran 0-6 yaş arası 88 hasta ile yürütülmüştür. Araştırmaya dahil edilen bireylerin yaşları, cinsiyetleri, nöbet şekli, son nöbet süresi, nöbet sayısı, başka nöbet geçirme öyküsü, ailede epilepsi varlığı, konvülziyonu tetikleyen ilaç kullanımı, ek hastalık varlığı sorgulandı. Yaşları 0-12 ay, 13-36 ay ve 37-72 ay olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Viral ve bakteriyel ayrımı açısından PCT değerleri 0,15< ve ≥0,15 olacak şekilde hastalar 2 grupta incelendi. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen bireylerin %48,9'u(n=43) febril konvülziyon geçirmiş(çalışma grubu), %51,1'i(n=45) ise febril konvülziyon geçirmemiştir(kontrol grubu). Bireylerin %45,5'i(n=40) kız, %54,5'i(n=48) erkek cinsiyetteydi. Prokalsitonin değerlerine göre hasta grupları arasında CRP ile prokalsitonin değerleri açısından anlamlı fark tespit edildi. CRP ile prokalsitonin ilişkisini gösteren ROC eğrisinde cut-off değeri 37,76 bulundu, ateş ile nöbet geçirme ilişkisi açısından bakılan ROC eğrisinde cut-off değeri 39,15 ºC bulundu. Sonuç: Febril konvülziyon erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Febril konvülziyonların çoğu ateşli bir hastalığın erken dönemlerinde ortaya çıkarlar ve sıklıkla ilk bulgudurlar. Febril konvülziyonlu katılımcıların ailelerinde epilepsi öyküsü, kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Febril konvülziyonlu çocuklarda jeneralize tonik klonik nöbetin ilk sırada olduğu tespit edilmiştir. Febril konvülziyonda ateş, % 80 viral nedenlere bağlıdır ve daha çok viral hastalıklarda febril konvülziyon görülmektedir. Araştırmamızda %67,0 oranında lökosit yüksekliği saptanmış olup, febril konvülziyonlu grupta beyaz küre sayısının daha yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Febril konvülziyonlu hastalarda viral ve bakteriyel ayrımı yapılabilmesi için prospektif ve daha geniş çaplı araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Ateş, Nöbet, Yaş

AteşBakteriyel enfeksiyonlarC reaktif protein+7
Hüseyin Ertan Güler
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım hastalarında akut böbrek yetmezliğinin erken tanısında presepsinin rolü

Amaç: Böbrek yetmezliği kritik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle kritik hastaların bakımında böbrek hasarının tanınması amacıyla RIFLE VE AKI sınıflamaları geliştirilmiştir. Yoğun bakımlardaki böbrek hasarı genellikle sepsis zemininde gelişir. Presepsin sepsis tanısında kullanılan yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip yeni bir biyomarkerdır. Ancak literatürde böbrek yetmezliğinde presepsin düzeylerinin rolünü gösteren yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada böbrek yetmezliği olan kritik hastalarda idrar ve kan presepsin düzeylerinin tanıdaki rolünün araştırılması hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon A.D. ve Etik Kurul onayı ile hastalardan bilgilendirilmiş rıza onam formu alınarak yapıldı.Çalışmaya yoğun bakımda yatmakta olan, yaşları 18-75 arasında erişkin 60 hasta alındı. Hastalar iki grupta incelendi. Grup 1(n=30) yoğun bakıma kabülünde böbrek yetmezliği mevcut olmayan, Grup 2 (n=30) yoğun bakıma kabülünde böbrek yetmezliği mevcut olan hastalar olarak belirlendi. Böbrek hasarı değerlendirmesi RIFLE sınıflaması ile yoğun bakım hastalık şiddeti ise APACHE II ve SOFA skorlama sistemi ile yapıldı. Nötropenik olan, HIV enfeksiyonu olan, kronik böbrek yetmezliği olan, hemodiyaliz uygulanan ve septik şokta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı.Yoğun bakıma yatışın 1. 2. ve 7.günlerinde kan ve idrarda presepsin, kanda Hb, Htc, WBC, platelet, PCT, CRP, biluribin, Na, K, üre, kreatinin, laktat düzeylerine bakıldı. Veriler SPSS 17.0 programı ile kayıt altına alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik AD tarafından analiz edildi. Bulgular: Hastaları demografik özelliklerine göre incelediğimizde; grup 2'deki hastaların yaş ve APACHE II skorlarının, grup1'e göre anlamlı olarak daha yüksekti.(p <0,05). Gruplar arasında SOFA ve cinsiyet dağılımları arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). 7. gün kan Presepsin, WBC ve CRP değerleri grup 2'de anlamlı olarak yüksek bulundu. Grupların zaman içindeki kan presepsin değerlerindeki değişim incelendiğinde; grup1'in değerleri zaman içerisinde azalırken; grup 2'de arttığı saptanmıştır (p=0.001). PCT değerleri grup 2'de anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,005). Her iki grupta da hastaların PCT değerleri zaman içinde azaldı (p<0,05). Üre ve sKr düzeyleri grup 2'de grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,0001). Grup1'in kreatinin değerleri zaman içerisinde azalırken; grup 2'de arttığı saptandı (p=0.001). Grup 2'de GFR düzeyleri grup 1'e göre anlamlı olarak düşük bulundu. Kan ile idrar presepsini arasındaki ilişki karşılaştırıldığında ikisi arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p <0,0001, r=0,65). Kan ve idrar presepsini ile PCT arasındaki ilişki karşılaştırıldığında ikisi arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Yoğun bakımda yatan akut böbrek yetmezliği tanısı alan hastalarda olmayanlara göre presepsin ve prokalsitonin konsantrasyonları kanda belirgin olarak yüksek görülmektedir. Ancak idrar presepsin düzeylerine bakıldığında akut böbrek yetmezlikli hastalarda olmayanlara göre fark yoktur. Akut böbrek yetmezliği olan hastalarda kan presepsin konsantrasyonu ile hastalık şiddeti ilişkilidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-akutKalsitonin+6
Fatma Kubat
Çukurova University
2018
00

Related subjects