Kan akış hızı
66 theses under this subject heading
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit
Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahisinde kullanılan farklı flep dizaynlarının kan akımına etkisinin incelenmesi
Ağız, diş ve çene cerrahisinde en sık gerçekleştirilen işlemler mandibular üçüncü molar operasyonlarıdır. Bu operasyonlarda farklı yöntemlerin kullanımı ilgili bölgedeki yara iyileşmesini ve kanlanmayı etkileyebilir. Bununla birlikte çok sık uygulanan operasyonlar olmaları nedeniyle postoperatif komplikasyonların da kontrol edilmesi önemlidir. Çalışmamızda, gömülü üçüncü molar dişlerin cerrahi çekiminde zarf ve trapezoidal flep kullanımın komşu ikinci molar dişin ve operasyon bölgesindeki yumuşak dokunun kanlanması üzerine etkilerini ve postoperatif komplikasyonlardan ödem ve trismus gelişimi ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Gömülü mandibular üçüncü molar dişlerin en sık gömülü kaldıkları pozisyonlar olan vertikal, horizontal, mesioangular ve distoangular açılanmalara sahip 7'şer dişten oluşan 28 kişilik 2 grup oluşturulmuş, grup 1'de zarf, grup 2'de trapezoidal flep uygulanmıştır. Lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak kan akımı değerleri; komşu diş üzerinde bir nokta ve bukkal yumuşak doku üzerinde 3 ayrı noktada ölçülmüştür. Ayrıca ödem ve maksimum ağız açıklığı değerleri kaydedilmiştir. Tüm ölçümler preoperatif olarak, postoperatif 3. ve 7. günlerde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 2 grup arasında ödem ve maksimum ağız açıklığı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. 2 grupta da komşu dişin pulpal kan akımı preoperatif değerlere göre azalmıştır. İşlemden önce benzer değerler görülmekle birlikte 7. günde zarf flep kullanımında komşu dişin pulpal kan akımı, trapezoidal flebe göre daha fazla artmıştır. Yumuşak dokudaki kan akımı değerlendirildiğinde, zarf flep grubunda 3 noktada (Y1, Y2, Y3) trapezoidal flep grubunda ise 2 noktada (Y2 ve Y3) kan akımının postoperatif 3. günde anlamlı seviyede arttığı (p<0.05), 7. gün anlamlı olmamakla birlikte azalarak preoperatif değerlerin üzerinde kaldığı görülmüştür. Trapezoidal flep grubunda Y1 noktası kan akımı ise postoperatif 3. günde anlamlı olmamakla birlikte bir miktar artmış, 7. gün ise anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Elde edilen bulgulara göre zarf flep tekniğinin trapezoidal flep tekniğine göre postoperatif komplikasyonlar, komşu ikinci molar diş pulpası ve flep kanlanmasında daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu iki flep tekniğinin birbirlerine olan avantajlarının ve komşu yapıların kanlanmasına etkilerinin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Distiroid oftalmopatisi olan hastalarda oküler kan akım özelliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi
Bu kesitsel prospektif çalışmanın amaçı aktif, inaktif distiroid oftalmopatisi (DO) olan hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiyogafi (OKT-A) bulgularını aynı demografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerin bulgularıyla karşılaştırmak yanında aktif DO'si olan hastaların pulse steroid tedavi öncesi-sonrası OKT-A bulgularını karşlaştırmaktır. Çalışmaya 20 aktif DO hastasının 40 gözü, 20 inaktif hastanın 40 gözü ve 20 sağlıklı gönüllünün 40 gözü dahil edildi. Tüm gruplara kapsamlı göz muayenesi yapıldıktan sonra OKT-A çekildi. İnaktif ve aktif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) vaskülar dansite (VD) düşük saptanmasıyla birlikte inaktif grupta YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal inferior VD sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). DKP tüm alan, üst yarı, parafoveal bölge ve parafoveal nazal VD aktif ve inaktif gruplarda Kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). Peripapiller tüm alan, alt yarı VD aktif hastalarda inaktif ve kontrol grubuna anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Gruplar arasında santral maküla kalınlığı (SMK), foveal avaskülar zon (FAZ) alanı, dış retinal kapiller kan akım alanı (DRKKAA), koryokapillaris kan akım alanı (KKAA), peripapiller retina sinir lif tabaka (RNFL) kalınlığı açısından fark bulunmadı (P>0,05). Aktif DO hastalarında SMK, YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal VD, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Peripapiller RNFL, üst yarı, alt yarı, nazal-süperior, nazal-inferior ve inferior-nazal kadranlarda RNFL kalınlığı, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşük bulundu. Peripapiller kapiller ve DKP VD, DRKKAA ve KKAA, FAZ alanı ve tonus açısından tedavi öncesi ve sonrası fark yoktu (P>0,05). Hertel ekzoftalmometre değeri ve klinik aktivite skoru (KAS) tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0,05). OKT-A'nin DO tanı ve takibinde yüksek kullanım potansiyeli mevcuttur. Bu nedenle bu konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılabilir.
Tip 1 diyabetes mellitus ile takip edilen çocuk ve adölesanlarda arteriyal damar sertliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma en az beş yıldır Tip 1 DM tanısı ile takip edilen, diyabetik komplikasyonların görülmediği hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubunun osilometrik yöntem kullanılarak arteriyel sertlik riskini saptamak, arteriyel sertlik için predispozan faktörler olan hipergliseminin süresi, derecesi, kan basıncı düzeylerini değerlendirmektir. Ayrıca bu çalışmada hastalara 3B/4B strain ekokardiyografik görüntüleme yapılarak olası subklinik miyokardiyal hasarın arteriyel sertlikle olan ilişkisi değerlendirilmektedir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde en az beş yıldır Tip 1 DM ile takip edilen, diyabetik komplikasyonları bulunmayan çocuk ve adölesan (n:51) dahil edildi. Kontrol grubu Gaziantep Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm ve non-spesifik göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran, ek hastalığı olmayan hastalardan (n:51) benzer yaş ve beden kitle endeksi gözetilerek oluşturuldu. Tüm olguların antropometrik ölçümleri yapıldı. Diyabetik hasta grubunda, takip amaçlı rutin bakılan HbA1c'nin son bir yılda bakılan değerlerinin ortalaması veri olarak kaydedildi. Diyabetik hasta grubu HbA1c≤ 9 olan kişiler (n:27) orta kontrollü Tip 1 DM, HbA1c>9 olan kişiler (n:24) kötü kontrollü Tip 1 DM olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olguların nabız dalga analizi ölçümü otomatik osilometrik cihaz (Mobil O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olgulara tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2B ekokardiyografi ve 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi off-line olarak EchoPAC yazılımı ile yapıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 13.81±2.58, 13.37±2.29) ve vücut kitle indeksi (BMI) düzeyleri (sırasıyla 20.91±4.59, 20.83±4.09) ile K/E cinsiyet oranları (sırasıyla 23/18, 25/26) açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.362, p=0.922 ve p=0.843). Kalp hızı ve kan basıncı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diyastolik (DKB) ve ortalama arteriyal kan basıncı (OAB) değerlerinin (113.64±10 mmHg, 68.35±8.50 mmHg ve 89.04±8.03 mmHg) kontrol grubuna göre (109.90±9.47 mmHg, 66.23±6,31 mmHg ve 85.45±6.81mmHg) yüksek olduğu bu yüksekliğin sadece OAB için istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p=0.185, p=0.356 ve p=0.017). Grupların osilometrik ölçüm değerleri açısından karşılaştırılmasında nabız dalga hızı (NDH), yansıtma büyüklüğü ve yükseltme indeksi değerlerinin [4.8 m/sn (4.1-5.8), 56.3 (28.8-69.0) ve 36.23±9.67], kontrol grubuna göre [4.3 m/sn (3.9-5.1), 50.0 (37.6-66.0) ve 28.25±7.70] istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001) hasta grubunda çevresel direnç değerlerinin (1581.57±166.18) kontrol grubuna göre (1550.46±130) yüksek olduğu ancak aradaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p=0.296). v Grupların sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Grupların 4B strain ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında, hasta grubunda radyal strain (RS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek, sirkumferansiyel strain (CS) ve arial strain (AS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Longitudinal strain (LS) değerlerinin gruplar arasında tamamen eşit seviyede ve benzer değerlerde olduğu saptandı (p>0.05). Kötü kontrollü diyabet grubunda (n:24), orta kontrollü diyabet grubuna (n:27) göre NDH, yükseltme indeksi ve çevresel direnç ölçümlerinin daha yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (sırasıyla p=0.200, p=0.895 ve p=0.698). Hasta grubunda hastalık süresi ile NDH, yükseltme indeksi ölçüm değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadığı belirlendi (sırasıyla r=0.085, p=0.555, r= -0.176, p=0.217). Tip 1 diyabetes mellituslu çocuk ve adölesanlarda arteriyal sertlik parametleri olan NDH ve yükseltme indeksi (AIx) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulundu. Bu çalışma diyabet komplikasyonları gelişmeyen hasta grubunda da arteriyal sertliğin artmış olabiliceğini gösterdi. Bu çalışmada diyabet süresi arteriyal sertlik ile ilişkili olarak bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Subklinik miyokardiyal hasarın gösterilebilmesi için yapılan 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemelerinde iki grup arasında strain değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Bu miyokardiyal hasarın gelişmesi için gereken sürenin yetersizliği ile ilişkilendirildi.
Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü
Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu
Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahi çekimini takiben kinezyo bant uygulamasının kan akımı ve ödem üzerine etkisinin incelenmesi
Gömülü üçüncü molar diş operasyonları ağız, diş ve çene cerrahisinin en çok uygulanan işlemidir. Bu nedenle operasyon sonrası morbiditelerin minimum seviyede tutulması önemlidir. Çalışmamızda gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası kinezyo bant uygulamasının operasyon bölgesindeki postoperatif doku kanlanması, ödem, ağız açıklığı ve ağrı üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Winter sınıflamasına göre meziyoanguler pozisyonda, Pell ve Gregory sınıflamasına göre Sınıf 2 ve Pozisyon B konumuna sahip 87 gömülü mandibular üçüncü molar diş çalışmaya dahil edilmiştir. Kinezyo bant uygulanan ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Kan akımı ölçümleri lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak yapılmıştır. Ayrıca ödem, ağrı ve ağız açıklığı değerleri de kaydedilmiştir. Ölçümler operasyon öncesi, operasyondan hemen sonra, operasyondan sonraki 2., 4., ve 7. günlerde yapılmıştır. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta anlamlı seviyede daha yüksek bulunmuştur. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta 2. günde maksimum seviyeye ulaşıp 7. günde azalmasına rağmen operasyon öncesindeki değerlerin üzerinde kalmıştır. Ödem, ağrı ve ağız açıklığında kısıtlılık değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bu bulgular göz önüne alındığında kinezyo bant uygulaması gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası oluşan morbiditelerin yönetiminde destekleyici bir tedavi yöntemi olarak uygulanabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak kinezyo bandın cerrahi operasyonlar sonrası oluşan morbiditeler üzerindeki etkisinin tam olarak belirlenebilmesi için çok sayıda ve daha uzun süreli takipli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti
ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon
Diabetik retinopatide oküler hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ile değerlendirilmesi
Amaç: Renkli Doppler tekniği ile diabetik hastalarda ortaya çıkan retrobulber hemodinamik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 40 diabetik hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Diabetik hastalar, diabetik retinopati derecesine göre 2 gruba ayrıldı. Background diabetik retinopati grubu ve proliferatif diabetik retinopati grubunun her birinde 20'şer olgu mevcuttu. Çalışmaya alınan hastalar 55-65 yaş aralığında idi. Gruplar açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin ve kolestreol düzeyleri bakımından inelendi.Tüm olgularda oftalmik arter, santral retinal arter, kısa posterior silier arter, sistolik ve diastolik akım hızları ile rezistivite indeksleri renkli doppler ile değerlendirildi. Sonuçlar kontrol grubu ve diabetik gruplar arasında karşılıştırıldı.Bulgular: Oftalmik arter sistolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanırken, rezistivite indeksi artmasına paralel diastolik akım hızlarında diabetin ileri evrelerinde belirgin azalma izlendi. Santral retinal arterde sistolik akım hızlarında, kontrol grubuna göre diabet grubunda, hem de diabet grupları arasında anlamlı azalma saptanırken, diastolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanmadı. Rezistivite indeksi artmış bulundu. Kısa posterior silier arterde de diabetik retinopati gruplarında kontrol grubuna göre sistolik ve diastolik akım hızlarındaki azalmalar anlamlı idi. Rezistivite indeksi ise diabetik retinopatinin evresine uygun olarak artmaktaydı.Sonuç: Diabetik retinopatide, hem damar direncinin artması hem de kanın reolojik yapısındaki değişiklikler retrobulber akım hızlarındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Çalışmamızda, artmış damar direnci rezistivite indeksi artışı ile gösterilmiştir. Ayrıca diabete bağlı otoregülasyonun bozulması da retinal hemodinami üzerine etkili olmaktadır.Diabetik retinopatiye bağlı gelişen retrobulber hemodinamik akım değişikleri ölçümü renkli doppler ultrason tekniği ile yapılabilir.Anahtar Sözcükler: Renkli doppler ultrason, diabetik retinopati, oküler kan akımı, rezistivite indeksi, glikolize hemoglobin
Trabekülektominin oküler kan akımı ve oküler puls amplitüdüne etkisi
Amaç: Glokomlu hastalarda trabekülektominin göz içi basınç, oküler kan akımı, oküler puls amplitüd üzerine etkisini araştırmakGereç ve yöntem: Eylül 2009 - Aralık 2010 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine başvuran, primer açık açılı glokom tanısı alan ve operasyonu planlanan 25 hastanın 25 gözü prospektif olarak incelendi. Tüm gözlere ameliyat öncesi sırasıyla Pascal dinamik kontür tonometre (DKT) ile göz içi basıncı (GİB) ve oküler puls amplitüdü ölçümü (OPA), Goldmann applanasyon tonometresi (GAT) ile GİB ölçümü, santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, renkli doppler ultrasonografi görüntüleme tekniği ile kısa posterior siliyer arter (KPSA) kan akım ölçümü yapıldı. Çalışmaya alınan tüm gözlere, trabekülektomi ameliyatı uygulandı. Postoperatif 1.ay ölçümler tekrarlandı. Operasyon öncesi ve sonrası yapılan ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Ameliyat öncesi sırasıyla DKT, GAT ile ölçülen GİB, OPA ve nazal ve temporal KPSA rezistif indeks (RI) değerleri; 26,55±4,28, 26,92±4,75, 4,06±0,90 ve 0,61±0,07, 0,62±0,10 bulundu. 1 ay sonraki ölçümler DKT, GAT, OPA, nazal ve temporal KPSA RI; 14,36±2,49, 14,16±2,44, 2,52±0,56, 0,49±0,09 ve 0,52±0,09 saptandı. GİB ve OPA'daki azalma istatistiksel olarak (p<0,001, p<0,001) anlamlı bulundu. Nazal ve temporal KPSA RI (p<0,001, p:0,001) değerlerindeki düşüşte istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuç: Ameliyat öncesine göre ameliyat sonrasında GİB, OPA değerlerinde azalma, nazal ve temporal KPSA maksimum, minimum, ortalama kan akım hızında artış, RI değerlerinde azalma saptandı. OPA ile nazal KPSA RI arasında güçlü pozitif korelasyon izlendi. Bu bulgular altında OPA değerinin glokom takibinde kullanılabilecek, oküler kan akımı ve rezistif indeks hakkında bilgi verebilecek faydalı bir gösterge olabileceği kanısına varıldı.
Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri
Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi
Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi
Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.
Fazla kilolu ve obez bireylerde düzenli egzersizin cilt kan akımı ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkisi
Obezite çağımızın önemli sağlık sorunlarından biridir. Kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı hızlı bir şekilde artmaktadır. Sıklığının artmasının en önemli nedenlerinden biri fiziksel inaktivitedir. Obezite çeşitli mekanizmalarla vasküler endotelde, yapısal ve işlevsel bozukluğa neden olmakta ve ateroskleroz gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Obezitenin sebep olduğu hipertansiyon, dislipidemi, hiperglisemi, insülin direnci, kronik inflamasyon gibi patolojiler endotel disfonksiyonu gelişiminde rol oynuyor olabilir. Son dönemde bir çok araştırmacı tarafından kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde egzersizin önemini gösteren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Tüm bu araştırmalar ve bulgular ışığında biz de çalışmamızda kardiyovasküler risk ve mikrodolaşım üzerine etkili olduğu düşünülen Nitrik oksit (NO) ve Omentinin kan değerlerini ve cilt kan akımındaki egzersize bağlı değişimleri incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada iki grup kullanılmıştır. Birinci grup (n=25) fazla kilolu ve obez tanısı almış gönüllülerden ikinci grup (n=28 ) sağlıklı kontrollerden oluşmuştur. Gönüllüler 3 ay süre ile haftada 5 gün, günde 60 dakika yürüyüş egzersizi uygulamışlardır. Program öncesinde ve program bitiminde gönüllü deneklerin kanlarında NO ve Omentin seviyelerine bakılmıştır. Ayrıca üst ekstremiteden lazer doppler flowmetry ile kan akımı ölçümü yapılmıştır. Egzersiz programı sonrasında serum omentin ve Nitrik oksit seviyelerinde artış tesbit edildi. Lazer doppler flowometre (LDF) ile değerlendirilen post okluziv reaktif hiperemi ye bağlı vazodilatasyonda egzersize bağlı artış saptandı. Bu çalışma ile egzersizin, obeziteye bağlı endotel disfonksiyonuna faydalı etkileri olabileceği ayrıca LDF ve omentin değerlerinin endotel disfonksiyonunu degerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Sağlıklı bireylerde klasik masaj ile konnektif doku masajı uygulamalarının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada sağlıklı bireylerde Klasik Masaj ile Konnektif Doku Masajının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkileri karşılaştırıldı. Araştırmaya 20 gönüllü sağlıklı kişi dahil edildi. Olguların sol alt ekstremitelerine 40 dakika tek seans Klasik Masaj uygulandı. Bir hafta sonra aynı kişilere temel bölge (sacral bölge) ve alt ekstremitelerine 40 dk tek seans Konnektif Doku Masajı uygulandı. Olguların arteria poplitealis ve arteria tibialis posterior'daki damar çapı (mm), kan akış hızı (ml/sn) ve kan akım miktarı (ml/dk) uygulama öncesi ve uygulama sonrası renkli doppler ultrason ile ölçüldü. Çalışmada Konnektif Doku Masajı ve Klasik Masaj yönteminin periferik damarlarda damar çapı, kan akış hızı ve kan akım miktarını arttırdığı belirlendi (p <0,05). İki uygulama karşılaştırıldığında Konnektif Doku Masajı arteria poplitealisde kan akış hızını, kan akım miktarını ve arteria tibialis posteriorda damar çapını (mm), kan akış hızını (ml/sn) ve kan akım miktarını (ml/dk) Klasik masajdan daha fazla arttırmıştır. (p<0,05). Arteria poplitealisin damar çapında iki uygulamanın birbirine üstünlüğü sağlanamadı. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde Konnektif Doku Masajı'nın Klasik Masaj'a göre periferik kan dolaşımını arttırmada daha etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Dolaşım sistemi, Doppler ultrason, Kan akımı, Klasik masaj, Konnektif doku masajı
Normal bireylerde optik koherenstomografi anjiografi ile kapiller damar akım yoğunluğunun diürnal varyasyonu vetekrarlanabilirliğinin ölçülmesi
Amaç: Optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) cihazı ile alınan retinal vasküler yoğunluk ve foveal avasküler zon (FAZ) ölçümlerinin tekrarlanabilirliğinin ve diürnal ritimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 41 sağlıklı bireye RTVue XR Avanti OKT AngioVue yazılımlı cihaz ile sabah saatlerinde ortalama 10 dk ara ile 2 ölçüm ve aynı günün sonunda akşam saatlerinde tek ölçüm yapıldı. Yapılan ölçümlerde FAZ alanı, FAZ çevresi, foveal dansite (FD); yüzeyel (YKP) ve derin kapiller pleksustaki (DKP) tüm alan, foveal, parafoveal ve perifoveal vasküler yoğunluklar (VY); foveal, parafoveal ve perifoveal makular kalınlık (MK) verileri tekrarlanabilirlik katsayısı (TK), Bland-Altman grafiği ve sınıf içi korelasyon (ICC) katsayısı ile değerlendirildi. Bulgular: OKTA cihazının FAZ alanı, FAZ çevresi,FD, YKP ve DKP'de foveal VY, foveal, parafoveal ve perifoveal MK ölçümlerinde tekrarlanabilirliği çok yüksektir (ICC değerleri 0,82 ile 0,99 arasındadır.). Bu verilerin TK'leri sırası ile %5,4; %4,3; %8,85; %19,19; %12,62; %1,44; %1,17 ve %1,6'dır. YKP ve DKP'deki tüm alan VY ölçümlerinde ise ICC'ler sırası ile 0,72 ve 0,4 bulunmuş olup TK değerleri sırası ile %7,5 ve %15,98'dir. Diürnal ritim varlığının araştırılmasında ise benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: OKTA yeni bir cihaz olup FAZ ölçümleri, MK ölçümleri, YKP ve DKP'deki foveal VY ölçümlerinde tekrarlanabilirliği yüksek bir cihazdır. Retinal VY, FAZ ve MK ölçümlerinde diürnal ritim izlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, diürnal ritim, tekrarlanabilirlik, vasküler yoğunluk, makular kalınlık
ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi'nde yatmış hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımına etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmış olan hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2020-Temmuz 2020 tarih aralığında yatan 33 hasta, hasta kayıtlarından elde edilen veriler ile retrospektif olarak hastaların tanıları, cinsiyetleri, doğum haftaları, yaşları, 1. ve 5. dakika APGAR skorları, doğum şekilleri ve doğum yerleri, boy/kilo ve baş çevresi değerleri, supin ve pron yatış pozisyonunda ölçülen Near Infrared Spektroskopi (NIRS) ve Transkraniyal Doppler Ultrasonografi (TKD) değerleri veri toplama formlarına kaydedildi. Hastalar supin ve pron yatış pozisyonlarına göre 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya 33 yenidoğan bebek alındı. Supin ve pron yatış pozisyonda ölçülen Pİ (Pulsatilite İndeks) (p=0,882) ve Rİ (Rezistans İndeks) ( p=0,887) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Serebral bölgesel oksijen satürasyonu (CrSO2) ise istatistiksel olarak sınırda anlamlı olarak saptandı (p=0,054). Pİ ve Rİ arasında supin pozisyonda (r=0,902 p=<0,001) ve pron pozisyonda (r=0,906 p=<0,001) istatistiksel olarak anlamlı, güçlü ve pozitif korelasyon saptandı. CrSO2 ile Pİ ve Rİ arasındaki ilişki ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=>0,05). Sonuç: Yenidoğan döneminde yatış pozisyonun serebral kan akımı üzerine etkisini gösterebilmek için örneklem sayısının daha büyük olduğu yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan yatış pozisyonu, serebral bölgesel oksijen saturasyonu, Near Infrared Spektroskopi, Transkraniyal Doppler Ultrasonografi, pulsatilite indeks, rezistans indeks
Sezaryen ameliyatına giren hastalarda spinal anestezi sonrası hipotansiyonun yönetiminde karotis akım zamanının rolü
Sezaryen Ameliyatına Giren Hastalarda Spinal Anestezi Sonrası Hipotansiyonun Yönetiminde Karotis Akım Zamanının Rolü Amaç: ÇalıĢmanın birincil hedefi preanestezik FTc değeri, kestirim (cut-off) değerinin altında olan hastalara uygulanan sıvı ön yüklemesi (preload)'nin hipotansiyon insidansına etkisini belirlemektir. Ġkincil hedef ise, sezaryen doğum sırasında postspinal hipotansiyon için anestezi öncesi FTc'nin prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel kontrollü olarak planlanan çalıĢmaya sezaryen operasyonuna alınacak olan 20-40 yaĢ arası, ASA (American Society of Anesthesiologists) II, kadın hastalar dahil edildi. Preoperatif bakım ünitesinde hastalar ilk FTc kestirim değerlerine göre iki ayrı gruba atandı. Birinci grup (n=36), preoperatif giriĢ FTc(W)<327 ms olan hastalardan oluĢtu. Bu hastalara 500 ml Ringer's lactate bolus uygulandı. Ölçüm 20 dakika sonra tekrarlandı ve FTc(W)<327 ms ise ilave 500 ml Ringer's lactate bolus uygulaması daha yapıldı. FTc(W)>327 ms üstüne çıkana kadar minimal sıvı yüklemeleri ile devam edildi. Ġkinci grupta (n=36) anestezi öncesi FTc(W) >327 ms üstünde olan hastalara preload sıvı uygulaması yapılmadı. Tüm hastaların demografik verileri, vital bulguları, verilen sıvı miktarları ve türleri, vazopressör ihtiyaçları, sensoriyal blok düzeyleri ve yan etkiler kayıt altına alındı. Spinal anestezi sonrası geliĢen hipotansiyonu önlemede ilk olarak noradrenalin, ikinci seçenek olarak iv Ringer Laktat ve/veya HES uygulandı. Bulgular: Bu gruplar arasında yaĢ, boy, kilo, beden kitle indeksi, ASA grupları ve gebelik haftası ve SpO2, KH, SAB, DAB, OAB değerleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Ancak 6 ile 50. Dakikalar arasında preload uygulanan grubun ortalama kan basıncı değerlerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düĢük olduğu görüldü. Spinal anestezi sonrası hipotansiyon preload uygulanan grupta 3(%8,8) hastada görülürken FTc değerine göre preload uygulanmayan grupta 5(%13,6) hastada görüldü. Hipotansiyon insidansı her iki grupta benzer olup beklenen oranın altındaydı (<%20). Preload grubunda hastaların %69'unda T5 düzeyinden kontrol grubunda ise %58'inde T6 düzeyinden duysal blok geliĢtiği görüldü. Tüm hipotansiyon geliĢen hastalar göz önünde bulundurulduğunda bu hastaların %62,5'inde blok düzeyi T4 düzeyinde iken hipotansiyon geliĢmeyen hastaların sadece %7,8'inde (64 hastadan 5'i) blok düzeyi T4 seviyesindeydi. Hiçbir hastada T4 düzeyinin daha üstünde sensoriyal blok geliĢmedi. Preload grubunun açlık süresi ortalama 11,83±2,31 saat olarak tespit edildi. Kontrol grubunun açlık süreleri ortalaması ise 9,16±1,02 saat idi. Preoperatif giriĢ FTc değerleri preload grubunda ortalama 298,11±16,33 ms olarak saptanırken, kontrol grubunda 336,52±5,65 ms olarak görüldü. Ġlk FTc değeri kestirim değerinin altında olan (<327 ms) hastalarda 500 ml'lik sıvı yüklemesinin ardından hastaların büyük çoğunluğunda (33 hasta, %91,7) hedef kestirim değere ulaĢılamadı. Ġlk ölçülen FTc değeri 308 ms'nin üzerinde ise yalnızca 500 ml sıvı ile hedefe ulaĢmanın mümkün olabileceği tespit edildi. Ancak bu değerin altında (<308 ms) çok yüksek olasılıkla (%91,7) hastaların 1000-1500 ml sıvı ihtiyacı olacağı ön görüsü ortaya kondu. Sonuç: C/S ameliyatına giren gebelerde spinal anestezi sonrası geliĢebilecek olan hipotansiyonu önleyebilmek için FTc değerinin güvenilir bir Ģekilde kullanılabileceğini ve hipotansiyon geliĢebilecek hastalarda erken müdahale seçeneklerinin düĢünülmesi açısından yön verebileceğini göstermiĢtir. Anahtar Kelimeler: Spinal Anestezi, Hipotansiyon, DüzeltilmiĢ Akım Süresi, Sezaryen
65 yaş üstü hastalarda anestezi indüksiyonu sonrası hipotansiyonu öngörmede karotis akım zamanının rolü
Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile ilişkili hipotansiyon akut böbrek hasarı ve miyokardiyal iskemi gibi postoperatif komplikasyonlarla ilişkilidir. Çalışmamızın hedefi, 65 yaş üstü hastalarda genel anestezi indüksiyonu sonrası gelişebilecek hipotansiyon için anestezi öncesi bakılan FTc'nin prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, gözlemsel ve kesitsel olarak planlanan çalışmamız Çukurova Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun onayı ve hastaların onamı alındıktan sonra 1 Haziran 2022 ve 1 Haziran 2023 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya genel anestezi altında elektif cerrahi geçirecek olan 65 yaş üstü 93 hasta dahil edildi. Hastaların operasyon odasına alınmadan 10 dakika önce ultrasonografi eşliğinde FTc değeri hesaplandı. Genel anestezi indüksiyonundan önce sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), ortalama kan basıncı (OAB) ve kalp hızı ölçüldü. Anestezi indüksiyonu intravenöz(iv) 1-2 mg/kg propofol ile sağlandı ve trakeal entübasyon için 0,6 mg/kg iv roküronyum eklendi. Maske ventilasyonu sırasında sevofluran % 1-2 ve %50-50 oksijen-azot protoksit karıĢımı kullanıldı. İndüksiyon sonrası 1'er dakika aralıklarla 3 dakika süreyle, SKB, DKP, OAB ve kalp hızı ölçüldü. Direkt laringoskopi ve endotrakeal entübasyon sempatik stimülasyona neden olacağı ve kan basıncında değişikliğe yol açacağı için endotrakeal entübasyon öncesi ölçümler sonlandırıldı. Anestezi indüksiyonu sonrası gelişen hipotansiyon tedavisinde ilk olarak noradrenalin, ikinci seçenek olarak iv kristalloid kullanıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 72,6±5,2, % 66,7'si erkek ve % 75,3'ü ASA II idi. Hastaların % 84,9'unda ek hastalık mevcudiyeti saptandı ve en sık saptanan ek hastalık hipertansiyon (%50,5) idi. Ortalama açlık süresi 11,3±2,7 saat, preoperatif düzeltilmiş FTc değeri 333,8±18,9 idi. İndüksiyon sonrası hipotansiyon 25 hastada gelişti. Preoperatif düzeltilmiş FTc değerinin 328,5'in altında olması durumunda %80 duyarlılık ve %79,4 özgüllük ile hipotansiyon geliştiği tespit edildi (p<0,001). İndüksiyon sonrası hipotansiyon gelişen hastaların preoperatif bakılan FTc değerinin (315,1±14,3 msn) hipotansiyon gelişmeyen hastalara göre (340,7±15,5 msn) istatistiksel olarak daha düşük olduğu gözlendi (p=0,001). Preoperatif hipertansiyonu olan hastalarda daha yüksek oranda hipotansiyon geliştiği tespit edildi (p=0,041). Preoperatif düzeltilmiş FTc değeri ile uygulanan propofol, fentanil, noradrenalin ve kristalloid dozları arasında korelasyon bulunamadı. Sonuç: Genel anestezi uygulanacak olan 65 yaş üstü hastalarda preoperatif FTc değerleri anestezi indüksiyonu sonrası gelişebilecek hipotansiyonu öngörmede basit ve noninvaziv bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Hipotansiyon, Karotis Doppler, Monitorizasyon, Yaşlı Hasta
Koroner yavaş akım saptanan hastalarda açlık glukozu, lipid parametreleri ve sol ventrikül diyastolik disfonksiyonlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada koroner yavaş akım hastaları ve normal koroner arter olan bireyler arasında açlık glukozu, lipid profili ve diyastolik disfonksiyon arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya efor testi veya miyokard perfüzyon sintigrafisi ile miyokard iskemisi saptanmış 50 koroner yavaş akım hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Normal koroner arter olan 50 kişi de kontrol grubunu oluşturmuştur. Başka merkez ve laboratuarlarda yapılmış tetkikler ve/veya koroner anjiyografi, sol ventrikül sistolik disfonksiyonu (LVEF<%40), ciddi kalp kapak hastalığı, hemodinamik olarak anlamlı aritmi, daha önce revaskülarizasyon öyküsü, kardiyomiyopatiler, akut koroner sendrom, kronik böbrek yetmezliği (serum Kr>2,0 mg/dl) olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm hastaların açlık glukozu ve lipid profili ölçülmüş, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir. Koroner yavaş akım saptanan hastalarda normal koroner arter olan kontrol grubuna göre trigliserid düzeyi daha yüksek, HDL kolesterol düzeyi daha düşük saptanmıştır. (p?0,05) Ekokardiyografik incelemelerde koroner yavaş akım hastalarında normal koroner arter olan kontrol grubuna göre diyastolik fonksiyon parametrelerinde istatistiksel açıdan fark izlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda trigliserid yüksekliği ve HDL kolesterol düşüklüğünün koroner yavaş akım ile ilişkili olduğunu düşündürecek bulgular elde edilmiştir. Çalışmanın retrospektif olarak yapılması, hasta sayısının az olması çalışmanın sınırlılıklarını oluşturmaktadır.
Rekreatif amaçlı direnç egzersizi yapan bireylerde kan akımı kısıtlamalı düşük şiddetli egzersizlerin hipertrofiye olan etkileri
Yapılan bu çalışmanın amacı rekreatif amaçlı direnç egzersizi yapan bireylerde kan akımı kısıtlama ile yapılan düşük yüklü egzersiz programlarının geleneksel hipertrofi antrenmanları ile oluşan benzer hipertrofik etkiyi gösterip göstermediğinin karşılaştırmasını yapmaktır. Çalışmaya en az 6 aydır direnç egzersizi yapmayan sedanter bireyler katılmıştır. Çalışmada iki farklı antrenman metodu Kan akımı kısıtlama (KAK) antrenmanı ve Klasik Hipertrofi (KH) antrenmanı uygulanmıştır. Çalışmaya yaşları 18-21 arasında değişen 18 gönüllü sedanter birey kendi rızaları ile katılmıştır. Çalışmaya katılan bireyler randomize olarak (9) çalışma (KAK) grubu ve (9) kontrol (KH) grubu olarak ikiye ayrıldı. KAK grubunda olan kişiler ilk 2 hafta anatomik adaptasyon için 1 TM'un %50 si ile ve sonraki 6 hafta süresince ve haftada 2 gün 1TM'un %20-30 yüklerle biseps kasına manşon takılması ile 130-150 mmHg basınç uygulayarak antrene edilmişlerdir. Kontrol grubunda yer alan bireyler de yine ilk 2 hafta anatomik adaptasyon antrenmanı ve kalan 6 hafta boyunca KH antrenmanı yapmışlardır. Sekiz haftalık antrenman öncesi ve sonrası, biseps enine kesit alanı ölçümü ve ön kol bükme 1 TM'leri alındı. Çalışmalara başlamadan önce 10 dakika ısınma ve 5 dakika stretching yapılmıştır. Verilerin analizi IBM SPSS 22 programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin normalliği Shapiro Wilk testi ve çarpıklık ve basıklık değerlerine bakılarak sınanmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının ölçümlerdeki performanslarını karşılaştırmak için Bağımsız Örneklemlerde grup içi performans ölçümlerinde Wilcoxon Testi kullanılırken gruplar arası her iki ölçümdeki performanslarını karşılaştırmak için Bağımlı Örneklemlerde Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir.
Akut kan akımı kısıtlama antrenmanlarının güç çıktısı ve ağırlık hızı üzerine etkisinin incelenmesi
Bu tezin amacı ağırlık ile uygulanan kan akımı kısıtlama antrenmanı yönteminin klasik ağırlık çalışmasına göre kas-sinir aktivite pozitif ve negatif ivme ve güç çıktısı üzerine etkisi değerlendirmek olmuştur. Çalışma 8'i erkek yaş=21,38±1,51 yıl; boy=173,75±7.57 cm; vücut ağırlığı=74,99±9,59 kg; vücut yağ yüzdesi = % 12,94 ± 3,46;, 9'u kadın (yaş=22,33±1,41 yıl; boy=163,00±5,85 cm; vücut yağ yüzdesi=% 21,50 ± 3,82) katılımcı ile tamamlamıştır. Tekrarlı ölçümlerin değerlendirilmesin zaman, grup ve zaman×grup etkileşimleri tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analizi (ANOVA) ile hesaplanmıştır. Tüm hesaplamalarda anlamlılık düzeyi 0,05 olarak belirlenmiştir. Elde edilen bulgular üst ve alt ekstremite sırasıyla ekstansiyon; F=117,539, p =,000, η2:,887 ve , fleksiyon F=105,496, p =,000; ekstansiyon F=73,672 , p =,000 , η2:,831, fleksiyon F=162,108, p =,000 , η2:,915 büyük etki gücü ile HİP lehine istatiksel olarak farklılık bulunmuştur. İvme sonuçları incelendiğinde skuat hareketinde ekstansiyon evresinde HİP antrenmanı lehine F=5,794 , p =,029 , η2:,279, fleksiyon evresinde ise KAK antrenmanı lehine F=8,975 , p =,009 , η2:,211 büyük etki gücü farklılıklar bulunmuştur. Bench press hareketinde ivme sonuçlarında ise ekstansiyon evresinde antrenman yöntemi bakımından farklılık tespit edilememiştir (F=2,540 , p =,132 , η2:,145, fleksiyon evresinde ise KAK antrenmanı lehine F=10,777 , p =,005 , η2:,418 istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak KAK antrenmanı klasik hipertrofi antrenmanına göre akut egzersiz sırasında güç bakımından avantajlı olmadığı buna karşın skuat ve bench press hareketlerinin fleksiyon evresinde hız bakımından avantaja sahip olduğu ortaya çıkmıştır. KAK antrenmanın spora özgü antrenmanlarda kullanılması mekanik stres bakımından etkili olmayabilir.
Yavaş koroner akımda serum lipokin (omentin ve visfatin) düzeyleri
Anjiyografik olarak normal görünümlü koroner anatomiye rağmen, opak maddenin koroner arterler içinde yava? ilerlemesine yava? koroner akım (YKA) denir. Toplumda %3 gibi bir prevalansa sahip olduğu dü?ünülmektedir. Yava? koroner akımın etyopatogenezinde vazodilatör ve vazokonstriktör faktörler arasındaki dengesizliğin ya da altta yatan koroner arter hastalığının (KAH) olabileceği dü?ünülmü?tür. Yava? koroner akımın patogenezinde yer alan diğer hipotezler ise damar disfonksiyonu, trombosit fonksiyon bozukluğu ve inflamasyondur. Adipositokin olarak bilinen visfatin ve omentinin inflamasyonda ve endotel hasarında doğrudan etkili olabileceği bilinmektedir. Visfatinin proinflamatuar özelliği ön planda iken, omentinin inflamatuar süreçlerde serum düzeylerinin dü?ük olduğu saptanmı?tır. Ancak bu adipositokinlerin yava? koroner akım ile ili?kileri daha önceden ara?tırılmamı?tır. Biz YKA ile omentin ve visfatin serum düzeyi ili?kisini ara?tırmayı amaçladık. Çalı?mamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardı?ık olarak koroner angiyografi yapılan, yava? koroner akım (n=45) ve normal koroner akım (n=35) olguları dahil edildi. Çalı?mamızda visfatin düzeyleri YKA hastalarında normal koroner akım (NKA) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmı? (p<0,001) bulundu. Omentin düzeylerini YKA grubunda daha dü?ük olarak tespit ettik. Fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu moleküllerin, KAH?nın ve onun bir varyantı olarak dü?ünülen YKA?ın tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda ara?tırılması gerekmektedir.
Yavaş koroner akim fenomeni̇nde adi̇ponekti̇n ve vaspi̇n düzeyleri̇
Yavaş koroner akım fenomeni belirgin epikardiyal koroner stenoz yokluğunda distal damar opasifikasyonunun gecikmesi ile karakterize anjiografik bir bulgudur. Patolojik mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Altta yatan fizyopatolojik mekanizma olarak mikrovasküler disfonksiyon, endotel ve vasomotor disfonksiyon ve okluzif hastalık gösterilmiştir. Adipoz doku vücut ağırlığı homestazının yanında inflamasyon, koagulasyon, fibrinoliz, insülin direnci, diyabet ve ateroskleroz üzerinde de etki gösteren çeşitli bioaktif mediatörlerin salındığı aktif endokrin ve parakrin bir organdır. Adiponektin ve vaspin gibi adipositokinlerin salınması, abdominal yağlanması olan kişilerde farklılık gösterir ve bu endokrin farklılık kardiyovasküler hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu adipositokinlerin yavaş koroner akım fenomeininde ki yeri tam olarak anlaşılamamıştır. Biz YKAF ile adiponektin ve vaspin serum düzeyi ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardışık olarak koroner angiyografi yapılan, yavaş koroner akım (n=40) ve normal koroner akım (n=38) olguları dahil edildi. Çalışmamızda adiponektin düzeyleri YKAF olan hasta grubunda NKA hasta grubuna göre daha düşük saptanmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz parametrelerden adiponektin ve vaspinin dağılımlarına bakıldığında vaspin dağılımının normal olmadığı gözlendi. Bundan dolayı non-parametrik Mann Whitney U testi uygulandı. Buna göre YKAF nde vaspin değeri NKA hastalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu(p<0.001). Bu moleküllerin, KAH'nın ve onun bir varyantı olarak düşünülen YKAF' in tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda araştırılması gerekmektedir.
Koroner yavaş akım ve miyokardial iskemi ilişkisinin tımı kare sayısı ve miyokard perfüzyon sintigrafisi ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner yavaş akımın (KYA) yaygın aterosklerotik hastalığın bir biçimi ya da erken evresi olduğu bildirilmektedir. Miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi de koroner arter hastalığının tanısında ve prognozu öngörmede değerli bir tekniktir. Bu çalışmada koroner yavaş akım ile miyokardial defekt skoru ve iskemi arasındaki ilişkiyi araştırdık. Yöntem: Retrospektif çalışmamızda anjinal yakınmaları nedeniyle SPECT yapılan ve sonrasında koroner anjiyografiye giden hastaların TIMI kare sayıları ile miyokart defekt ve iskemi skorları karşılaştırıldı. KYA tespitinde TIMI kare sayısı metodu kullanıldı. Miyokardial perfüzyonu değerlendirmede Kantitatif Perfusion SPECT (QPS) ve Kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile elde edilen skorlamalar kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya koroner arterleri normal olan ve anjiyografi sırasında yavaş akım saptanan 91 (%58), normal akım saptanan 68 (%42) olmak üzere toplam 159 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56±12 olarak bulundu. Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda stres toplam perfüzyon defekti Cx (sTPD-Cx) 0,1 (0,0-1,3) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-0,28) olarak bulundu(p= 0.002). Yavaş akım olan hastalarda stres skoru Cx (sscore-Cx) 1,0 (0,0-3,0) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-2,0) olarak bulundu (p= 0.031). Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında lineer bir ilişki saptandı (r= 0,207 p= 0.009, r= 0,159 p= 0.045). Diğer miyokard bölgelerinde yavaş akım ile defekt ve iskemi skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda sTPD-Cx ve sscore-Cx anlamlı olarak yüksek bulundu. Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında zayıfta olsa lineer bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: koroner yavaş akım, TIMI kare sayısı, Miyokard perfüzyon sintigrafisi
Glokom hastalarında oküler kan akımının değerlendirilmesi
Amaç: Glokom hastalarında oküler kan akımı parametrelerinin renkli Doppler ultrasonografi (USG) ile değerlendirilerek sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve glokom etiyopatogenezine dair katkılar elde edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaş ve cinsiyet dağılımları bakımından istatistiksel olarak farklı olmayan 30 primer açık açılı glokom (PAAG), 20 normal tansiyonlu glokom (NTG) ve 28 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 78 birey çalışmaya dahil edildi. Rutin oftalmolojik muayenelerinin ardından tüm bireylere renkli Doppler USG ile oftalmik arter (OA), santral retinal arter (SRA), kısa arka siliyer arterlerden (KASA) pik sistolik hız (PSH), end diyastolik hız (EDH) ve rezistif indeks (RI) ölçümleri yapıldı. Sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: OA'daki PSH değerlerinin NTG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı (p=0.028) ve PAAG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı (p=0.026) saptanmıştır. SRA'daki RI değerleri PAAG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0.039). KASA'daki PSH değerleri PAAG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0.005). KASA'daki EDH değerlerinin NTG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı (p=0.006) ve PAAG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı (p<0.001) saptanmıştır. Sonuç: Kolay uygulanabilen ve tekrarlanabilen yöntem olan renkli Doppler USG ile glokom hastalarında oküler kan akım ölçümleri yapılarak glokom etiyopatogenezinde hemodinamik değişikliklerin rolü olduğuna dair kanıtlar elde edilmiştir. Bu kanıtların artması ile glokom oluşumu daha iyi anlaşılarak takip ve tedavisinde yeni yaklaşımlar geliştirilebilir. Anahtar Sözcükler: Glokom, oküler kan akımı, Renkli Doppler Ultrasonografi, pik sistolik hız, end diyastolik hız, rezistif indeksi.