Mikroskopi
66 theses under this subject heading
Kök kanal tedavisinde kullanılan farklı sonik irrigasyon aktivasyon tekniklerinin, kullanılan patların dentinal tübül penetrasyonu üzerine etkilerinin lazer taramalı konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kök kanal tedavisinde mekanik preparasyon ile ulaşılabilen alan kısıtlı olduğunda dolayı kök kanal sisteminde dezenfeksiyonu sağlayabilmek amacıyla irrigasyon önemli bir yer tutmaktadır. İrrigasyon solüsyonlarının kök kanal sistemine daha etkin taşınabilmesi amacıyla farklı uygulamalar araştırılmaktadır, ancak bu araştırılan tekniklerin mekanizmaları ve etkileri henüz tam olarak açıklanmamıştır. Bu çalışmanın amacı üç farklı irrigasyon tekniğinin; irrigasyon solüsyonu ve kök kanal dolgusunda kullanılan iki farklı patın dentin tübüllerine penetrasyon yüzde ve derinlikleri üzerine etkisinin kıyaslanmasıdır. Gereç ve Yöntem: 36 adet tek köklü, tek kanallı mandibular premolar insan dişi kullanılan irrigasyon tekniğine göre üçe ayrılmıştır: geleneksel irrigasyon yöntemi, EDDY ve EndoAktivatör grupları. Bu gruplara rastgele dağıtılan 12'şer diş dolumda kullanılacak kanal patına göre 2 alt gruba bölünmüştür: AH Plus ve TotalFill BC alt grupları. Kök kanal dolgusunun ardından sırasıyla apikal, orta ve koronal üçlüleri temsilen apeksten 2, 5 ve 8 mm uzaklıklardan 1 mm'lik kesitler alınmıştır. Kök kanal patlarının dentinal tübül penetrasyon yüzdesi ve maksimum penetrasyon derinliği konfokal lazer tarama mikroskop (CLSM) kullanılarak ölçülmüştür. Bulgular: Hem irrigasyon solüsyonu hem de kök kanal patlarının penetrasyon yüzdeleri apikalden koronale doğru sayısal artış göstermektedir. İrrigasyon solüsyonu penetrasyon yüzdeleri incelendiğinde apikal üçlüde ED grubu değerleri Gİ değerlerinden anlamlı derecede daha yüksektir (p<0,05). Orta ve koronal üçlü değerlerinde ED ve EA gruplarının her ikisi de Gİ'den anlamlı derecede yüksek değerler göstermiştir (p<0,05). Kullanılan kök kanal patlarının penetrasyon yüzdeleri kıyaslandığında apikal ve koronal kesit değerlerinde Gİ, ED ve EA gruplarında AH Plus ve TotalFill BC patlarının penetrasyon yüzdeleri açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Orta üçlünün değerlerinde; tüm gruplarda pat penetrasyon yüzdeleri açısından anlamlı farklılık gözlenmiş olup grupların hepsinde TotalFill BC patının penetrasyon yüzdesi AH plus grubunun değerlerinden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Apikal üçlüde hem AH Plus hem de TotalFill BC patlarının penetrasyon yüzdelerinde ED grubunun ortalaması diğer gruplardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Orta üçlüdeki penetrasyon yüzdelerinde; AH Plus ve TotalFill BC alt gruplarında; ED ve EA gruplarının değerlerinin Gİ değerlerine oranla anlamlı derecede yüksek olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05). Koronal kesitlerdeki penetrasyon değeri yüzdelerinde AH Plus ve TotalFill BC alt gruplarında Gİ, ED ve EA grupları arasında anlamlı düzeyde fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızın bulguları irrigasyon aktivasyon tekniklerinin kullanımının irrigasyon solüsyonu ve kök kanal patlarının dentinal tübüllere penetrasyon değerlerini artırdığını ortaya koymuştur.
Nörolojik hastalığı olan çocuklarda saç yapısal anormalliklerinin araştırılması
Saç mikroskopisi günlük pratikte saçları etkileyen birçok hastalıkta tanı koydurucu olabilen hızlı ve basit bir yöntemdir. Saç şaft bozuklukları saçın konjenital ya da kazanılmış hastalıklarından kaynaklanan morfolojik patolojilerdir. Çocuk nöroloji pratiğinde saç şaft bozuklukları ile prezante olabilen birçok hastalık vardır. Bu hastalıkların tanısında mikroskopi ile saç şaft bozukluklarının saptanması tanıda önemli katkı sağlamaktadır. Çalışmamıza saç bulguları saptanan çocuk hastalar dâhil edildi. Saçın mikroskopik değerlendirilmesi ışık mikroskopu kullanılarak yapıldı. Saptanan patolojik saç şaft bulguları kaydedildi. Hastaların klinik bulguları, saç bulguları, laboratuar tetkikleri ve son tanıları değerlendirildi. Çalışmamızda saç bulguları olan nadir 16 hasta tespit edildi. Bu 16 hastanın 9'u dev aksonal nöropati, 3'ü Griselli sendromu, 2'si menkes hastalığı ve 2'si de otozomal resesif yünsü saç hastalığı tanısı aldı. Saçın inspeksiyonunda dev aksonal nöropatili hastalarda kıvırcık ve karışık saçlar, Griselli sendromu hastalarında gümüşsü sarı renkte saçlar, menkes hastalarında seyrek, kaba ve açık renkli saçlar ve otozomal resesif yünsü saç hastalarında hipotrikozis dikkat çeken bulgulardı. Işık mikroskopisinde hastaların çoğunda distrofik saçlar tespit edildi. Ayrıca, Trikorekzis nodosa, trikopitilozis, pili torti bulguları saptandı. Özellikle Griselli sendromu tanısı almış olan 2 hastada saç şaftındaki pigment birikimi ile iki Menkes hastalığı tanılı iki hastada da pili torti bulguları tanıya götüren en önemli bulgular oldu. Fizik muayenede saç bulgularının tespit edilerek ışık mikroskopik değerlendirme yapılması, saç bulguları eşlik eden nadir hastalıkların tanısını kolaylaştırmaktadır. Her ne şikâyet ile başvuran her hastada mutlaka saç muayenesi yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Saç mikroskopisi, dev aksonal nöropati, griselli sendromu, menkes hastalığı, otozomal resesif yünsü saç hastalığı
Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu
Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.
Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi, Triage ve ELISA yöntemlerinin karşılaştırılması
Amobiyoz, gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. İnsanlar Entamoeba'nın morfolojik olarak benzer iki türü ile enfekte olmaktadır. Entamoeba histolytica (E.histolytica), amibik kolit ve karaciğer absesine neden olurken, Entamoeba dispar (E.dispar) hastalık oluşturmamaktadır. Giardia lamblia (G.lamblia) dünyada her yaş grubunda yaygın bir şekilde görülür. Giyardiyoz özellikle sanitasyon şartlarının bozuk olduğu ve temiz su kaynaklarının bulunmadığı ülkelerde ortaya çıkan çocukluk çağı ishal olgularından sorumludur. Hücre içi bir parazit olan Cryptosporidium sp. bağışıklık sistemi bozuk olan bireylerde ölümcül ishale neden olmaktadır.Bağırsak protozoonları tanısı genellikle mikroskobiye dayanmaktadır. Mikroskobik tanı ucuz olmasına karşın yoğun iş gücü ve uzmanlık gerektirmektedir. Serolojik testlerden antijen tanı yöntemleri hızlıdır. Ayrıca deneyimli ve usta mikroskopistlere ihtiyaç duyulmaz. Bu çalışmada E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi ve antijen tanı kitleri karşılaştırıldı.Çalışmada, Mayıs 2010 ve Nisan 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı laboratuvarına gelen ve ishal öyküsü bulunan toplam 94 şüpheli dışkı örneklerinde E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA ve Triage yöntemleri ile araştırıldı.Mikroskobide E. histolytica/ E. dispar için 4 (%4.3), G. lamblia için 12 (%12.8), Cryptosporodium sp. için 5 pozitiflik (%5.3) saptanırken, ELISA ile E. histolytica için 5 (%5.3), G. lamblia için 13 (%13.8), Cryptosporodium sp. için 10 (%10.6) pozitiflik saptanmıştır. Ayrıca, Triage parazit panel testi ile G. lamblia için 10 (%10.6)pozitiflik saptanmıştır.Sonuç olarak, dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın maliyeti yüksek olmasına rağmen etkensel tanı yöntemlerindeki zorluklara yardımcı olduğu görülmektedir.Anahtar sözcükler: Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA, Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia.
Üç farklı elastik ligatür türünün PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile mikrobiyal açıdan ve AFM (Atomik kuvvet mikroskobu) ile yüzey pürüzlülüğü bakımından incelenmesi
Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda tedavisine başlanmış olan 10 hasta (6 erkek, 4 kız; 13,58 ± 0,79 yaş) ile yürütülmüştür. Cross quadrant invivo olarak dizayn ettiğimiz çalışmamızda üç farklı elastik ligatürün mikrobiyolojik açıdan ve yüzey pürüzlülüğü bakımından incelenmesi yapılmıştır. Hastalardan T0, T1, T2, T3 ve T4 olmak üzere 5 ayrı zamanda PI ve GI ölçümleri yapılmıştır. Hastaların ağzından T1, T2, T3 ve T4 zamanlarında çıkarılan elastik ligatürlere S.mutans sayısının belirlenebilmesi için real time PCR analizi yapılmıştır. Yüzey pürüzlülüğü analizleri, AFM ile değerlendirilmiştir. Başlangıç PI ve GI ölçümleri, tüm tedavi periyodu boyunca yapılan ölçümlerden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tedavi boyuca yapılan PI ve GI ölçümlerinin kendi aralarında karşılaştırmasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Grupların toplam bakteri sayısının birbirleri ile karşılaştırmasında I. Grup elastik ligatürler üzerinde biriken S mutans sayısı diğer tüm gruplardan anlamlı şekilde fazla bulunmuşur. Diğer elastik ligatür grupları arasında ya da bu gruplar ile kontrol grubu arasında ise anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm grupların başlangıç yüzey pürüzlülüğü (Ra0) ve ağızda kullanılmış yüzey pürüzlülüğü değerleri (Ra1) değerleri birbirlerinden farklı bulunmuştur. Grupların Ra0 ve Ra1 değerlerinin karşılaştırmasında I.grupta Ra0 anlamlı derecede büyük bulunmuştur. II. Grupta ve III. grupta ise anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Elastik gruplarının yüzeyinde biriken toplam S.mutans sayısı ile Ra1 parametreleri arasında korelasyon bulunamamıştır. Sonuç olarak yüzey pürüzlülüğü ile mikroorganizma kolonizasyonu arasında bir ilişki saptanamamıştır. Anahtar Sözcükler: AFM , in vivo, PCR, S.mutans, yüzey pürüzlülüğü
Dermatofit izolasyonunda ve identifikasyonunda CDSAM, SGA ve MBLA besiyerlerinin karşılaştırılması
Dermatofitlerin insanlarda ve hayvanlarda oluşturdukları enfeksiyonlara dermatofitoz veya tinea adı verilir. Dermatofitozların laboratuvar tanısında altın standart yöntem doğrudan mikroskopik inceleme ve mantar kültürüdür. Doğrudan mikroskop incelemenin duyarlılığı kültüre göre daha yüksek olsa da bu yöntemde yalancı negatif sonuç alınabilmesi ve tür tayininin yapılamaması gibi dezavantajlar bildirilmiştir. Dermatofitlerin cins ve türü, ancak kültür sonrasında yapılan klasik veya moleküler identifikasyon yöntemleri ile belirlenir. Sunulan çalışmada, dermatofitlerin laboratuvar tanısı için temel besiyeri olan SGA ve sporülasyonu ve pigment oluşumunu uyararak dermatofitlerin tür düzeyinde tanınmasına yardımcı olan MBLA besiyerine eş zamanlı ekim yapıldı ve besiyerlerinin performanslarının karşılaştırılması ve elde edilen sonuçların literatür verileri eşliğinde tartışmaya açılması amaçlandı. Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na Eylül 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında dermatofitoz şüphesi ile başvuran veyaçeşitli kliniklerde yatan dermatofitoz kuşkulu 257 hastadan alınan saçlı deri, saçsız deri ve tırnak olmak üzere toplam 331 örnek incelendi. Bu örneklerden doğrudan mikroskop ya da kültürlerin herhangi birinden pozitif sonuç veren 81 kişinin 114 örneği çalışmaya dahil edildi. Çalışmada MBLA'ın 55 (%21.4) SGA'a 49 (%19.1) göre daha iyi performans gösterdiği ve rutin laboratuvar uygulamaları için önerilmesi ve kullanılması gerektiği anlaşıldı. Ayrıca, hemen her dermatofit türünün MBLA'da daha iyi sporlandığı ve oluşan pigment nedeni ile daha kolay identifiye edilebildiği ortaya konuldu. Ancak, MBLA'ın düşük maliyetli olmasına karşılık, hazırlanmasının daha zaman alıcı olması ve besiyerinin bulanık olması gibi dezavantajlarınında olduğu belirlendi. Ancak, ucuz, uygulaması kolay ve deneyim gerektirmeyen bir yöntem olan direkt mikroskop incelemesinde bu iki besiyerine göre daha fazla pozitiflik 76 (29.6%) elde edildi. Çalışmada, etken mikro-organizmalar koloni ve morfolojik özellikleri yanında ülkemizde ilk kez bir İlin dermatofit florası klasik yöntemler yanında sınırlı sayıda izolatta ITS dizi analizi ile belirlendi.Sunulan çalışmada, identifiye edilen toplam 63 izolatın tür dağılımı şu şekilde: Trichophyton spp. (n=45), T. rubrum (n=10), T. interdigitale (n=4), E. floccosum (n=2), T. violaceum (n=1) ve M. canis (n=1) idi. Ayrıca, tinea unguium'un erkeklerde daha fazla görülmesi yanında (p=0.006), yine tinea unguium'un yaşla birlikte artış gösterdiği ve bu artışın fark oluşturduğu anlaşıldı. Dermatofitozların laboratuvar tanısında en az iki besiyerinin kullanılmasının daha gerçekçi sonuçlara ulaşılması için yararlı olabileceği düşünüldü.
Sıtmada tedavi sürecinin real time PCR ile takibi: İn vivo modelde
Amaç: Sıtma tanısında ve hastanın takibinde altın standart yöntem mikroskopi olarak kabul edilmektedir. Fakat doğru bir tanı ve hasta takibi için deneyimli bir personele gereksinim vardır. Bu nedenle mikroskopi yöntemini destekleyecek bir yöntemle tanıyı doğrulamak çok önemlidir. Çalışmamızda sıtmanın tedavisinin takibinde mikroskopik yöntemlerin yanı sıra Real Time PCR'ın kullanımının uygunluğunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda her grupta 5 adet erkek Balb/c farenin bulunduğu 5 grup oluşturulmuştur. Her bir fare intra peritonal olarak 107 /ml P. berghei paraziti ile enfekte edilmiştir. I., II. ve III. grupta bulunan farelere sırasıyla bir gün, iki gün ve üç gün 50 mg/kg/gün Klorokin tedavisi enfeksiyonun verildiği günden 2 gün sonra uygulanmıştır. IV. grup farelere tedavi uygulanmamış, V. grup farelere üç gün serum fizyolojik verilmiştir. Parazitemi durumu 21 gün boyunca farelerin kuyruk ucundan alınan kandan yapılan preparatların kontrolü ve Real Time PCR ile Plasmodium'a ait hedef gen bölgesinin varlığı kontrol edilmiştir. Bulgular: I., II., IV. ve V. grupta bulunan farelerin boyalı preparatlarının ve Real Time PCR sonuçlarının pozitif olduğu görülmektedir. III. Grup farelerin 5. ve 7. gün boyalı preperatlarında pozitiflik görülürken diğer preparatları negatif olarak değerlendirilmiştir. Real Time PCR sonuçlarında ise 7. gün pozitiflik görülürken diğer günlerde parazite ait hedef gen bölgesi saptanamamıştır. Sonuçlar: Mikroskopi yöntemi ile Real Time PCR yöntemi karşılaştırıldığında her iki yönteminde paralel sonuç verdiği görülmektedir. Mikroskopi yöntemi dışında Real Time PCR yönteminin de kullanılması sıtma tanısında ve hasta takibi açısından önemli olduğu ve birbirini destekleyen farklı yöntemlerin kullanılması gerektiği kanısına varılmıştır.
Transsfenoidal mikroskopik hipofiz cerrahisi: Remisyon ve komplikasyon oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç Hipofiz adenomlarının tedavisinde cerrahi önemli bir yer teşkil etmektedir. Transsfenoidal mikroskopik cerrahi, etkin bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda tek cerrah tarafından opere edilmiş olan hipofiz adenomu hastalarının postop tetkik sonuçları ile kür/remisyon oranlarını değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza tek cerrah tarafından, transsfenoidal mikroskopik yolla opere edilmiş 111 hasta dahil edildi. Hastaların hormon aktiflikleri sınıflandırıldı ve adenom boyutları preop olarak değerlendirildi. Postop dönemde yapılan tetkiklerine ulaşılarak kür/remisyon kriterlerini karşılayıp karşılamadıkları belirlenmeye çalışıldı. Bulgular Yapılan değerlendirmelerde, 111 hastanın toplamında %63,9 kür/remisyon kriterleri karşılandığı görüldü. Akromegali hastalarında %74,1, cushing hastalarında %80, prolaktinomalı hastalarda %42,8 ve non fonksiyone adenomu olan hastalarda %43,3 olarak belirlendi. Mikroadenomlarda %93,3, makroadenomlarda %65,1 ve dev adenomlarda %10 olarak kür/remisyon kriterlerinin karşılandığı izlendi. Kavernöz sinüs invazyonu olan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %36,9 oranında kür/remisyon kriterleri görülürken, bu oranın kavernöz sinüs invazyonu olmayan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %87'e çıktığı görüldü. %12,6 geçici diabetes insipitus, %7,2 rinore, %1,8 kanama komplikasyonları görüldü. Kalıcı diabetes insipitus, enfeksiyon, hipofizer yetmezlik saptanamadı. Mortalite %0,9 olarak belirlendi. Sonuç Hipofiz adenomların cerrahi tedavisinde, transsfenoidal mikroskobik cerrahi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Dezavantajları olduğu gibi, avantajları ile, özellikle parasellar ve suprasellar yayılımı olmayan hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde başarılı sonuçları ve düşük komplikasyon oranlarıyla etkin bir yöntemdir.
Vitrektomi cerrahisi yapılan hastalar ile vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalar arasındaki korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması
Amaç: Pars plana vitrektomi (PPV) ve Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon (FAKO) cerrahisi uygulanan hastalarda korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplamda 81 hastanın 81 gözü olmak üzere pars plana vitrektomi yapılan 48 hastanın 48 gözü (grup 1) ve pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan 33 hastanın 33 gözü dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), GİB, biyomikroskobik ve fundoskopik değerlendirmeyi içeren oftalmolojik muayene yapılmıştır. Tüm olgulara preoperatif, postoperatif 1. ve 3. ay non-kontakt speküler mikroskobi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı (%), hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (μm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Ortalama yaşı sadece pars plana vitrektomi yapılan grupta 61,10±12,64 (48-73 yaş) , pars plana vitrektomi + fakoemülsifikasyon yapılan grupta 62,45±11,05 (51-73 yaş) olan olguların % 43.2'si kadın , % 56.8'i erkek idi. Pars plana vitrektomi yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Her iki grup karşılaştırıldığında pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 3. ay kornea endotel hücre kaybı sadece pars plana vitrektomi yapılan gruba göre anlamlı derece yüksek olarak belirlendi (p:0.01). Yine her iki grupta da postoperatif 1. ve 3. ay yapılan ölçümlerde CV, HEX, SKK gibi diğer kantitatif speküler mikroskobi verilerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalarda, sadece pars plana vitrektomi uygulanan hastalara oranla postoperatif dönemde anlamlı düzeyde kornea endotel hücre kaybı meydana gelmektedir. Pars plana vitrektomide kullanılan tamponadlar ve fakoemülsifikasyonda kullanılan ultrasonik güç ve sonucunda açığa çıkan termal enerji kornea endotelinde hasara sebep olmaktadır. Bu sebeple kornea endotel yoğunluğu preoperatif dönemde düşük olan hastalarda kombine cerrahinin korneal dekompanzasyon riski daha yüksektir. Ancak yine de avantajlarından dolayı kombine cerrahi önerilebilir. Speküler mikroskobi ile preoperatif değerlendirme yapılacak cerrahi metodu belirlemede bu açıdan çok önemlidir.
Psödoeksfolyayon sendromu ve psödoeksfolyatif glokom olgularında speküler mikroskopi bulguları
AMAÇ: Psödoeksfoliasyon (PEX) sendromlu ve psödoeksfoliatif glokomlu olgularda speküler mikroskopi ile endotel hücre tabakası parametrelerini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya PEX sendromlu 77 hastanın 94 gözü, PEX glokomlu 63 hastanın 71 gözü ve 53 kontrol olgusunun 84 gözü olmak üzere toplam 193 göz dahil edilmiştir. PEX glokomu grubundaki tüm hastaların kullandıkları antiglokomatöz ilaçlar, etken madde sayısı ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olgulara nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı, hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (µm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Ortalama yaş 68.91 ± 7.09 (52 – 85 yaş) olan olguların % 44.2 'si kadın, % 55.8'i erkek idi. PEX glokom grubu ile kontrol grubu arasında yaş açısından anlamlı fark saptandı (p=0.001). Endotel hücre yoğunluğu PEX sendromu ve PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olarak belirlendi (sırasıyla p=0.002 ve p=0.000). Hekzagonalite oranı PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük idi (p=0.004). Santral kornea kalınlığı PEX glokom grubunda PEX sendromu grubu ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha ince bulundu (p=0.005 ve p=0.004). Varyasyon katsayısı açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). PEX glokom grubunda topikal antiglokomatöz ilaç etken madde sayısı ve ilaç kullanım süresi ile speküler mikroskopi bulguları arasında korelasyon bulunamadı (r≤0.3). SONUÇ: PEX sendromlu ve PEX glokomlu olgularda, speküler mikroskopi ile endotel hücre yoğunluğu, hekzagonalite oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Endotel hücre tabakasındaki etkilenme glokom eşlik eden PEX sendromlu hastalarda daha ciddi görünmektedir. Speküler mikroskopi incelemesi ile bu hastalarda erken hasarın tespiti mümkündür. Böylece intraoküler cerrahi planlanmasında ve cerrahi sırasında özel önlemler alınabilir ve bu hastalarda akılcı topikal antiglokomatöz tedavi seçimi ile kornea dekompanzasyonu riski azaltılabilir. Anahtar kelimeler: Psödoeksfoliasyon, glokom, kornea endoteli, speküler mikroskopi
Deneysel testiküler torsiyon/detorsiyon modelinde nimodipin'in etkilerinin incelenmesi
Amaç: Testis torsiyonu (TT), spermatik kord ve içeriğinin kendi etrafında dönmesi sonucu oluşan, akut skrotumun en önemli nedenlerinden birisidir. TT sonrası iskemik hasar, detorsiyon sonrasında ise reperfüzyon hasarı oluşabilmektedir. İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarını önlemek için birçok çalışma yapılmıştır. Literatürde kalsiyum kanal blokörü olan nimodipinin over ve karaciğerde İ/R hasarı üzerine etkilerini araştıran çalışmalar mevcut olup TT'deki etkilerini ultrastrüktürel düzeyde inceleyen bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Çalışmamızda, nimodipinin deneysel testiküler torsiyon/detorsiyon modelinde tedavi edici olası etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 250-300 gr ağırlığında, 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan, 5 gruba (n=8) ayrıldı; Sham grubu, testis torsiyon grubu (TT), testis torsiyon/detorsiyon grubu (TT/D), testis torsiyon+nimodipin uygulanan grup (TT/N), testis torsiyon/detorsiyon+nimodipin uygulanan grup (TT/D/N). Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde SOD aktivitesi, serum MDA ve testosteron analizleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik markır olan kaspaz-3 ve inflamasyon markırı olan TNF-α ekspresyonları immünohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Işık mikroskobik olarak TT ve TT/D gruplarında tunika albugineada kalınlaşma, seminiferöz tübüllerde dejeneratif, litik ve apopitotik değişiklikler, interstisyel alanda ödem ve kanama izlendi. Elektron mikroskobik düzeyde, TT ve TT/D gruplarında bazal lamina ile membrana propriada kalınlaşma ve düzensizlik, seminiferöz tübül epitelinde bazal laminadan ayrılma, hücreler arası mesafede genişleme ve apopitotik cisimcikler, Sertoli hücrelerinde dejeneratif değişiklikler, okludens tipi bağlantıların yapısında bozulma, mitokondriyonlarda ve endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme, lipid damlacıklarında ve lizozom sayısında artış olduğu gözlendi. Spermatojenik seri hücrelerinde de mitokondriyonlarında ve endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme görüldü. İnterstisyel alanda ekstravasküler eritrosit varlığı, hücrelerarası alanlarda genişleme, Leydig hücre yapısında dejeneratif değişiklikler izlendi. T/D grubunda daha fazla olmak üzere inflamatuvar hücre artışı dikkati çekti. Nimodipin tedavisi uygulanan gruplarda (TT/N ve TT/D/N) ise, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlendi. TT ve TT/D gruplarında, kaspaz-3 ve TNF-α immünreaktivitelerinde artış, TT/N ve TT/D/N gruplarında ise azalma gözlendi. TT ve TT/D gruplarında serum MDA konsantrasyonlarında artış, SOD aktiviteleri ve serum testosteron konsantrasyonlarında azalma görüldü. TT/N ve TT/D/N gruplarında ise SOD aktiviteleri ve serum testosteron seviyelerinde hasar grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma gözlenirken, serum MDA konsantrasyonlarında azalma görüldü. Sonuç: Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; TT ve TT/D gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ve biyokimyasal bozulmalar üzerine nimodipin tedavisinin iyileştirici etkiler gösterdiği ve testis İ/R hasarında alternatif tedavi ajanı olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Ancak bu tedavinin moleküler mekanizmaları ile ilgili daha fazla bilgi edinmek, doz ve süre düzenlemeleri yapılabilmesi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Testiküler torsiyon/detorsiyon, nimodipin, kalsiyum kanal blokörü.
Tip 1 ve tip 2 diyabet hastalarının kornealarındaki stroma ve endotel değişikliklerin konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi
Amaç: Non-invaziv bir yöntem olan konfokal mikroakopi ile hiçbir retina bulgusu olmayan non-proliferatif diyabetik hastalarda, kornea subbazal sinir pleksuslarının, stromadaki keratosit ve endotel hücrelerinin dansitesini, subbazal sinir pleksuslarının açılanmasını değerlendirerek, diyabetin kornea üzerine olan olası etkilerini araştırmak.Gereç ve Yöntem: 30 NPDR tip 2 DM, 20 NPDR tip 1 DM, 55 sağlıklı olgu olmak üzere 105 hasta dahil edildi. Heidelberg RetinaTomograph Rosstock Corneal Module laser scanning confocal mikroskop HRT3 (Laser tarayıcı konfokal mikroskop) ile kornea değerlendirildi.Sonuç: Endotel dansitesi tip 1 DM kontrol grubunda en yüksek (3596.73 hücre/ mm2), tip 2 DM grubunda en düşük (2527.63 hücre/ mm2 ; (P<0,05) bulundu. Tip 1 DM, tip 1 DM kontrol grubuyla karşılaştırıldığında endotel dansitesi (sırayla): 3238.15, 3596.73 hücre/ mm2, keratosit dansitesi: 304.65, 547.76, sinir dansitesi: 51.58, 75.38, açılanma: 49.74, 21.21 ile ilgili istatiksel anlamlı sonuç elde edildi (P<0,05). Tip 2 DM, tip 2 kontrol grubuyla karşılaştırıldığında endotel dansitesi (sırayla): 2527.63, 3231.75 hücre/ mm2, keratosit dansitesi: 318.80, 496.75 ile ilgili istatiksel anlamlı sonuçlar elde edildi. Tip 1 DM kontrol grubuyla, tip 2 DM kontrol grubu karşılaştırıldığında endotel dansitesi(sırayla): 3596.73, 3231.75 hücre/ mm2 anlamlı sonuçlar elde edildi (P<0,05).Tartışma: Endotel dansitesi, keratosit dansitesi, subbazal sinir pleksus dansitesi, subbazal sinir açılanmasına bakıldığında hiçbir retina bulgusu olmayan diyabetik hastalarda bile korneanın etkilenmiş olabileceği görüldü. Gelişen teknoloji, özellikle laser tarayıcı sistemlerin kullanılmasıyla konfokal mikroskobinin diyabetik hastaların kornealarının değerlendirilmesinde yeni ufuklar açacağı düşünülmektedir.
Menopoz öncesi ve sonrası dönemlerde sıçan ovaryumunda telosit morfolojisi ve organizasyonunun ışık mikroskobi, immünohistokimya ve elektron mikroskobi yöntemleriyle incelenmesi
Amaç: Telositler, az miktarda sitoplazma ve bir çekirdek içeren hücre gövdesi ve telopod adı verilen ince uzun uzantılarla karakterize olan interstisyel/stromal hücreler olarak tanımlanır. Sunulan tezde menopoz öncesi ve menopoz sonrası sıçan ovaryum foliküllerinin etrafında telositlerin varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Parafin takibinden sonra elde edilen sıçan ovaryum kesitleri, Masson trikrom ve Bielschowsky gümüşleme teknikleriyle, ayrıca immünohistokimyasal olarak da CD34 belirteciyle boyanarak ışık mikroskobu için hazırlandı. Bunlar yanında rezin takibinden sonra elde edilen kesitler elektron mikroskobu için kontrastlandı. Hazırlanan kesitler ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile incelendi ve değerlendirildi. Bulgular: Masson trikrom ve Bielschowsky gümüşleme teknikleri ile boyanan kesitlerde telosit benzeri hücreler gösterilemedi. İmmünohistokimyasal olarak CD34 belirteci ile boyanan kesitlerde telosit benzeri hücreler gösterilemedi. Elektron mikroskobik kesitlerde telosit benzeri hücreler, gerek menopoz öncesi gerek menopoz sonrası ovaryumlarında üçgen çekirdekleri, ince uzun sitoplazmik uzantıları ile görüntülendi. Sonuç: Ovaryum dokusunda telositlerin gösteriminde ışık mikroskobik yöntemlerin çok etkili olmadığı sonucuna varıldı. CD34 immünohistokimya işaretlemesinin, ovaryumda telositleri göstermede tek başına yeterli olmadığı gözlendi. Ovaryumlarda telositlerle ilgili net sonuçlar elde edilebilmesi için, elektron mikroskobik yöntemlerin ağırlıklı olarak kullanıldığı çalışmalar yapılması gerektiği, elektron mikroskobik bulguların ise, özellikle ikili üçlü belirteçlerin kullanıldığı immünohistokimyasal boyamalarla desteklenmesi gerektiği düşünüldü. Bununla birlikte telositlerin bulundukları mikroçevre içinde nisbeten sayıları az hücreler olmaları nedeniyle, yapılacak çalışmalarda mevcut telositlerin gerçek profilinin ortaya çıkarılabilmesi için, tüm organ parçalarının tamamının preparatlara dönüştürülerek, bütün preparatların da tüm alanlarının incelenmesiyle elde edilecek datanın ancak, doğru ve güvenilir sonuçlar verebileceği düşünüldü.
Diyabetik retinopatiye bağlı gelişen neovasküler glokom olgularında korneal topografi, speküler mikroskopi ve optik sinir analiz bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Neovasküler glokom gelişen hastalarda korneal topografi bulgularının ve kornea yapısındaki değişimlerin değerlendirilmesi Materyal- Metod : Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları kliniğinde gerçekleştirilmiş olan bu çalışma retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmada diyabetik retinopati sonrası neovasküler glokom gelişen 30 hastanın gözü nonproliferatif diyabetik retinopatili 30 hastanın gözüyle karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma verileri olarak Korneal topografi bulguları, RNFL değerleri ve Speküler Mikroskopi ölçümleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Korneal tanjansiyel eğim haritaları değerlendirildiğinde iki grup arasında santral 5mm ve 7mm değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmuştur(p<0,05). Ön kamara hacmi, ön kamara derinliği ve iridokorneal açı NVG grubunda anlamlı olarak daha yüksektir(p<0,05). RNFL sonuçlarında nöral rim NVG grubunda anlamlı olarak daha incedir(p<0,05). Speküler mikroskopi açısından iki grup arasında anlamlı bir fark mevcut değildir. Sonuçlar: Neovasküler glokom hastalarının kornealarında tanjansiyel eğimler artmaktadır. NVG hastalarında ön kamara hacmi ve derinliği artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Proliferatif Diyabetik Retinopati, Neovasküler Glokom, Korneal Topografi, Speküler Mikroskopi, Optik Sinir Analizi
Endodontide kök kanalı hazırlanmasında kullanılan nikel-titanyum döner hareket ve resiprokasyon hareketi yapan sistemlerin karşılaştırılması
Kök kanallarının şekillendirilmesinde döner hareketin yanında resiprokasyon hareketini kullanan enstrüman sistemleri de bulunmaktadır. Reciproc ve WaveOne sistemler yakın zamanda farklı firmalar tarafından geliştirilerek piyasaya sürülmüş tek-kullanım ve tek-eğe konseptine sahip resiprokasyon sistemleridir. Bu çalışmada, Reciproc ve WaveOne NiTi tek-eğe resiprokasyon sistemleri ile ProTaper NiTi döner sistemin hazır şeffaf akrilik blokların eğimli yapay kanallarını şekillendirme yetenekleri ve güvenilirliklerinin karşılaştırılması ve akrilik blokların eğimliyapay kanallarında döner hareket ve resiprokasyon hereketiyle kullanılan NiTi enstrümanların kullanım sonrası yüzeylerinde meydana gelen topografik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızın ilk bölümünü oluşturan şekillendirme yeteneği deneyinde, 90 adet akrilik blok üç gruba ayrıldıktan sonra yapay kanalların şekillendirme öncesi çalışma boyları tespit edilmiş, kanal eğim açıları ölçülmüş ve blokların meziyodistal, bukkolingual ve apikokoronal yönde işlem öncesi dijital görüntüleri alınmıştır. Oluşturulan üç grup, üç farklı enstrüman sistemiyle etkin çalışma süreleri kaydedilerek şekillendirilmiştir(1. grup ProTaper SX-F2 enstrümanlar, 2. grup Reciproc R25 enstrüman,3. grup WaveOne Primary enstrüman ile). Şekillendirme işleminden sonra,yapay kanalların çalışma boyları ve kanal eğim açıları tekrar ölçülmüş ve blokların meziyodistal, bukkolingual ve apikokoronal yönde işlem sonrasıdijital görüntüleri alınmıştır. İşlem öncesi ve sonrasında alınan görüntüler özel bilgisayar programları kullanılarak çakıştırılmış ve elde edilen görüntüler üzerinde ölçümler yapılmıştır. Meziyodistal yön göz önünde bulundurulduğunda, eğimin iç kısmında ProTaper sistem; eğimin dış 187kısmında ise WaveOne sistem, diğer sistemlerle karşılaştırıldığında, daha fazla miktarda madde uzaklaştırmıştır. Bukkolingual yön göz önünde bulundurulduğunda, kanalın bukkal ve lingual kısmında WaveOne sistem, diğer sistemlerle karşılaştırıldığında, daha fazla miktarda madde uzaklaştırmıştır. Meziyodistal yön göz önünde bulundurulduğunda ProTaper sistem; bukkolingual yön göz önünde bulundurulduğunda WaveOne sistem, diğer sistemlerle karşılaştırıldığında, daha fazla miktarda genişletme yapmıştır. Meziyodistal yönde en az miktarda kanal transportasyonu Reciproc sistem ile; bukkolingual yönde en az miktarda kanal transportasyonu ProTaper sistem ile elde edilmiştir. Şekillendirme süresi bakımından Reciproc ve WaveOne sistemler daha etkin; çalışma boyu değişimi açısından ProTaper ve Reciproc sistemler daha güvenilir; kanal eğim açısı değişimi açısından Reciproc sistem daha güvenilir bulunmuştur. Şekillendirme sırasında hiçbir grupta enstrüman kırığı meydana gelmediğinden, tüm sistemler enstrüman kırığı bakımından güvenilir bulunmuştur.Çalışmamızın ikinci bölümünü oluşturan AFM deneyinde,birer adet yeni PoTaper F2, Reciproc R25 ve WaveOne Primary enstrüman ve eğimli yapay kanala sahip 3 adet hazır şeffaf akrilik blok kullanılmıştır. Her bir enstrüman şekillendirme işleminde kullanılmadan önce AFM cihazına yerleştirilmiş ve dinamik modda uç 3 mm?lik kısımları boyunca 5 farklı nokta ve 2 farkli alan taranmıştır. Her bir enstrüman için şekillendirme işlemi öncesi 3-boyutlu AFM görüntüleri ve RMS ve Ra analiz verileri kaydedilmiştir. Her bir enstrüman yapay kanalların şekillendirilmesinde kullanıldıktan sonra AFM cihazına tekrar yerleştirilmiş ve şekillendirmeden önce taranan nokta ve alanlar taranmıştır. Her bir enstrüman için şekillendirme işlemi sonrası 3-boyutlu AFM görüntüleri ve RMS ve Ra analiz verileri kaydedilmiştir. Şekillendirme işleminden sonra tüm enstrümanlarda incelenen tüm alanlarda RMS ve Ra değerleri değişmiş ve yüzey bozukluğu meydana gelmiştir. İncelenen alanlarda en 188fazla yüzey bozulması WaveOne Primary enstrümanda; en az yüzey bozulması ProTaper F2 enstrümanda meydana gelmiştir. İncelenen yüzey alanının boyutu değiştikçe elde edilen bulgular da değiştiğinden, birden fazla alanın incelenmesinin elde edilen bulgu ve sonuçlar üzerinde etkili olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Resiprokasyon hareketi, akrilik blok, şekillendirme yeteneği, transportasyon, atomik kuvvet mikroskobu.189
Kuşburnu olarak satılan bitkiler üzerinde fitoterapötik çalışmalar
Kuşburnu Anadolu'da bronşit, şeker hastalığı, soğuk algınlığı ve hemoroit tedavisinde halk ilacı olarak kullanılmaktadır. Çalışmada, aktarlarda satılan kuşburnu örneklerinde makroskobik, mikroskobik analizler, bütün kül, kurutmada kayıp, yabancı madde analizleri yapılmıştır. Örneklerin askorbik asit içerikleri Ultra Performance Liquid Chromatography-Time of Flightmass Spectrometer (UPLC-TOF-MS) tekniği kullanılarak tespit edilmiştir. Ayrıca örneklerin antioksidan aktiviteleri (DPPH, ABTS) ile total fenol miktarları arasındaki ilişkiler belirlenmiştir. Örneklerin antioksidan aktivitelerinin oldukça yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak Avrupa Farmakopesi monograflarına göre bu örneklerde kalite kontrol analizleri yapılmıştır ve aktarlarda satılan kuşburnu örneklerinin farmakope kriterlerini karşılamadığı tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Kuşburnu, Avrupa Farmakopesi, Kalite kontrol
Glycyrrhiza glabra L. (meyan) bitkisinin farmakope analizi ve fitoterapideki kullanılışı
Fabaceae familyasına ait olan Glycyrrhiza cinsinin Dünya üzerinde yayılmış 12 türü bulunmaktadır. Bu türlerden, Anavatanı Rusya ve Çin olan Glycyrrhiza glabra L. bitkisi ülkemizde de tamamen doğal olarak yetişmektedir. Bu çalışmada Glycyrrhiza glabra köklerinin botanik özellikleri, kimyasal yapısı, biyolojik aktivitesi ve kullanılışı ile ilgili bilimsel çalışmalar literatürden derlenmiştir. Buna ek olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki 7 ildeki aktarlardan temin edilen örneklerin Avrupa Farmakopesi (6.0)'nde bulunan mikroskobik, makroskobik özellikleri, kurutmada kayıp, bütün kül miktarı, hidroklorik asitte çözünmeyen kül miktarı, ince tabaka kromatografisi ve yüksek basınçlı sıvı kromatografisi tetkikleri ile farmakope' ye uygun olup olmadığı araştırılmıştır. Deneysel çalışmamız sonucunda, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki bazı aktarlardan elde edilen bütün örneklerin Glycyrrhiza glabra bitkisinin köklerine ait olduğu makroskobik ve mikroskobik olarak tespit edilmiştir. Morfolojik olarak incelediğimiz örneklerin hepsinin kabuk kısmının soyulmadığı görülmüştür. Bunu yanı sıra köklerde bol miktarda toprak ve toprak kalıntısı bulunduğu da belirlenmiştir. Kurutmada kayıp bakımından G8 (Mardin) numunesinin Avrupa Farmakopesi'ne uygun olmadığı belirlenmiştir. Bütün kül miktar tayini ve hidroklorik asitte çözünmeyen kül miktar tayinlerinde hiçbir numunenin Avrupa Farmakopesi'ne uygun olmadığı belirlenmiştir. Yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile yapılan miktar tayininde ise glisirizik asit miktarının bir örnek hariç diğerlerinde % 4 ten az olduğu için Avrupa Farmakopesi'ne uygun olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Meyan, Glycyrrhiza glabra, Farmakope Analizi
Sterilizasyon prosedürlerinin ve farklı irrigasyon solüsyonlarının nikel titanyum eğelerinin yüzey pürüzlülüğüne etkisi: Bir atomik kuvvet mikroskobu çalışması
Bu çalışmanın amacı farklı irrigasyon solüsyonlarının ve otoklav sterilizasyonun ProTaper Next (PTX) ve Reciproc Blue eğelerinin yüzey özelliklerine olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmamızda PTX ve Reciproc Blue eğelerinden 30'ar adet olmak üzere toplam 60 adet eğe kullanılmıştır. PTX ve Reciproc Blue eğeleri beş alt gruba ayrılmıştır ve her grupta 6'şar adet eğe kullanılmıştır (n=6). Kontrol grubundaki eğelere hiçbir işlem uygulanmamıştır. Diğer gruplardaki eğeler sırasıyla 5 dakika boyunca %5,25'lik sodyum hipoklorit, %18'lik Etidronik asit ve BioAkt irrigasyon solüsyonları içerisinde bekletilmiştir. Son grup olarak eğeler paketlendikten sonra otoklavda 134° C'de 20 dakika süren sterilizasyon işlemi 5 kez uygulanmıştır. Her gruptaki eğelerin apikal 5 mm'lik kısımları karbon separe ile kesilerek incelenmek için hazırlanmıştır. Hazırlanan numunelerin yüzey özelliklerinin incelenmesi için atomik kuvvet mikroskobunda (AFM) 5μmX5μm alanda her bir örnekte 5 farklı noktada tapping (non-kontakt) mod için uygun olan silikon nitrit uçlar kullanılarak tarama yapılmıştır. Üç boyutlu görüntü analizleri ile tarama alanındaki en derin ve en yüksek bölgenin farkını ortaya koyan Depth analizi ve sayısal karşılaştırma için yüzey pürüzlülüğünü ifade eden RMS verileri elde edilmiştir. Tüm verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Ver. 22.0 istatistik programı ile gerçekleştirildi. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygunluk varsayımı Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler ortalama ± standart sapma ile sunulmuştur. İkiden fazla bağımsız grup arasında nicel ölçümlerin karşılaştırılması için tek yönlü ANOVA ve sonrasında ikili karşılaştırmalar için Post-hoc LSD testi kullanılmıştır. Anlamlılık seviyesi p˂0,05 olarak belirlendi. Kontrol grubundaki PTX ve Reciproc Blue eğelerinin ikisinde de üretim aşamasında yüzey pürüzlülüğü gözlemlenmiştir. Hem PTX hem de Reciproc Blue eğelerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında NaOCl içerisinde bekletilmiş olan hem PTX hem de Reciproc Blue eğelerinin RMS ve DEPTH değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır (P˂0,005). BioAkt içerisinde bekletilen Ni-Ti eğelerinin ikisinde de RMS ve DEPTH değerleri artmıştır (P˂0,005). Etidronik asit PTX ve Reciproc Blue eğelerinin ikisinde de RMS ve DEPTH değerlerini kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde artırmıştır (P˂0,005). PTX ve Reciproc Blue eğelerine uygulanan sterilizasyon işlemi kontrol grubuna göre RMS ve DEPTH değerlerini arttırmıştır (P˂0,005). PTX ve Reciproc Blue eğelerinin yüzey pürüzlülüğünü en çok artıran grup Etidronik asit ve sterilizasyon grubudur. RMS ve DEPTH değerleri en düşük olan grup Reciproc Blue eğesinin kontrol grubuna aitti. RMS ve DEPTH değerleri en yüksek olan grup PTX eğesinin sterilizasyon grubuna aitti. Sonuç olarak irrigasyon işlemleri ve tekrarlanan sterilizasyon işlemleri eğe yüzeylerinde pürüzlülüğü artırmaktadır. Klinisyenler Ni-Ti eğelerde beklenmedik kırıklarla karşılaşmamak için eğelerde deforme edici etkileri göz önünde bulundurmalıdır. Anahtar Kelimeler: Reciproc Blue, ProTaper Next, Yüzey Analizi, Atomik kuvvet Mkikroskobu, RMS, DEPTH
Nigella sativa L. bitkisi üzerine fitoterapötik çalışmalar
N. sativa L. geçmişi çok eski medeniyetlere dayanan, günümüzde ise genellikle Akdeniz ülkelerinde kullanımı yaygın, Ranunculaceae familyasına ait tek yıllık otsu bir bitkidir. Son yıllarda üzerindeki çalışmaların hızla arttığı çörek otuna dair batıda henüz bir farmakope kaydı bulunmamaktadır. Tohumda steroitler, terpenler, fenolik bileşikler, alkoller, esterler, nötral lipitler, yağ asitleri, proteinler, vitaminler ve mineraller bulunmaktadır. Fenolik bileşiklerden TQ oranı yüksek olup biyolojik etkilerden sorumlu olduğu düşünülmekle birlikte yapılan çalışmalar çörek otunun bir bütün halinde daha etkili olduğunu, kendi içinde adeta bir sinerji oluşturduğunu ortaya koymaktadır. N. sativa üzerine in-vivo ve in-vitro ortamlarda birçok biyolojik aktivite çalışması yapılmış, bunların sonucunda deneysel verilerle desteklenen anti-enflamatuvar, analjezik, antioksidan, antikanser, antitümör, immunprotektif, hepatoprotektif, antisestodal, antimikrobiyal ve diğer birçok aktivite tesbit edilmiştir. Ayrıca yapılan çalışmalarda çörek otunun toksisitesinin düşüklüğü ve yan etkilerinin azlığı da bitkiye olan ilgiyi artıran diğer bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.Çalışmamızın deneysel kısmında farklı yerlerden temin edilen çörek otu tohum numuneleri üzerinde makroskobik ve mikroskobik incelemeler, yabancı madde, su ve kül miktar tayinleri, sabit yağ elde edilmesi ve mineral madde analizi yapılmıştır. Bu çalışmaların sonuçları literatürlerle uyum içinde bulunmuştur.Sonuç olarak bitkiye gereken değerin verilerek ilaç formunda kullanıma sunulabilmesi için gerekli şartların sağlanması ve bilinçli tüketimin önünün açılması gerektiğini söylemek mümkündür.
Dışkı örneklerinde Blastocystis'in mikroskobik, kültür ve moleküler yöntemlerle araştırılması
ÖZETDIŞKI ÖRNEKLERİNDE BLASTOCYSTİS'İN MİKROSKOBİK, KÜLTÜR VE MOLEKÜLER YÖNTEMLERLE ARAŞTIRILMASIB lastocystis memeliler, kuşlar, sürüngenler ve artropodlar gibi çok geniş konak populasyonuna sahiptir. Blastocystis türleri blastosistozis adı verilen ishal, karın ağrısı, karında şişkinlik, hazımsızlık, bulantı, kusma gibi gastrointestinal sistem şikayetlerine neden olan klinik tablo oluşturmaktadır. Patojenitesi henüz tam olarak aydınlatılmamış olan parazitin genomunun geniş polimorfizm göstermesinden dolayı günümüzde 13 alttürü tespit edilmiştir.Bu çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ve Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarları'na gönderilen 350 hastanın dışkı örneğinde Blastocystis protozoonu mikroskobik ve kültür yöntemleri ile araştırılıp, PZR yöntemiyle alttür tayininin belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada mikroskobik yöntemlerde NL, trikrom boyama ve DFA yöntemi değerlendirilmiştir. Ringer solüsyonunda yapılan kültür yöntemi altın standart olarak kabul edilmiştir. PZR yönteminde ise STS primerleri kullanılarak alttür tayini yapılmıştır.Çalışmaya dahil edilen 350 örneğin % 19' unda kültür yöntemi ile Blastosystis elde edilmiştir. Alttür tayini yapıldığında ülkemizde ve yurtdışındaki çalışmalarda olduğu gibi en sık alttür 3 belirlenmiştir. Bunu sırasıyla alttür 1, alttür 4, alttür 2, alttür 6 izlemiş olup, miks enfeksiyon oranı % 29 olarak saptanmıştır. Ülkemizde ilk defa alttür 6 bizim çalışmamızda tespit edilmiştir. Mikroskobik yöntemlerden DFA yönteminin kültür yöntemiyle uyumlu olduğu belirlenmiş olup pratik ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle rutin tanıda kullanılabileceği görüşüne varılmıştır.Anahtar kelimeler: Blastocystis, Polimeraz Zincir Reaksiyonu, kültür
Streptozotosin ile oluşturulan deneysel diyabette ekzojen olarak uygulanan oksitosinin sıçan testisi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada streptozotosin (STZ) enjeksiyonu ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanlarda diyabet öncesi ve sonrası oksitosinin tedavi edici ve koruyucu etkisini göstermek amaçlanmıştır. Wistar albino erkek sıçanlar dört gruba ayrıldı; 1) Kontrol grubu (n: 6): sıçanlara 0,3 ml serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edildi, 2) STZ grubu (n: 6): 65 mg/kg tek doz STZ i.p. olarak uygulandı ve 4 hafta bekletildi, 3) Oksitosin ön uygulama grubu (n: 6): 5 µg/kg oksitosin i.p. olarak 5 gün boyunca uygulandıktan sonra, tek doz STZ (65 mg/kg) i.p. olarak uygulandı ve 4 hafta bekletildi 4) Oksitosin tedavi grubu (n: 6): tek doz STZ (65 mg/kg) i.p. olarak enjekte edildikten 4 hafta sonra 5 µg/kg oksitosin 5 gün boyunca i.p. olarak uygulandı. Deneyin başında ve deney süresince sıçanlardan alınan kan örnekleri glukometre ile ölçüldü ve glukoz değerleri 200 mg/dl'den yüksek olan sıçanlar çalışmaya dâhil edildi. Uygulamalardan sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Testis doku örnekleri ışık ve geçirimli elektron mikroskopi için, kan örnekleri ise malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) ve ileri oksidasyon protein ürünleri (Advanced Oxidation Protein Products, AOPP) ölçümleri için alındı. Testis doku örneklerinden alınan parafin kesitlere histopatolojik skorlama için Hematoksilen ve Eosin (H&E) ve Periyodik asit-Schiff (PAS) reaksiyonu uygulandı. Özellikle oksitosin uygulanan gruplarda; geçirimli elektron ve ışık mikroskopi bulgularında da STZ grubuna kıyasla histopatolojik hasarın anlamlı olarak azaldığı gözlendi. Oksitosin ön uygulama grubunda oksitosin tedavi grubuna kıyasla histopatolojik hasarın anlamlı olarak azalması dikkati çekti. MDA bulgularında oksitosin uygulanan gruplarda STZ grubuna göre anlamlı bir azalma gözlenirken; GSH bulgularında oksitosin uygulanan gruplarda STZ grubuna göre anlamlı bir artış; AOPP'de ise oksitosin uygulanan gruplarda STZ grubuna göre anlamlı azalma gözlendi. Bu bulgular ışığında oksitosinin testisde oluşan diyabet hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Sonuç olarak, diyabette oluşan testis hasarına karşı oksitosin uygulamasının klinik olarak önemli bir rol üstleneceğini düşünmekteyiz.
Farklı remineralizasyon ajanlarının vital beyazlatma sonrası dişlerin renk stabilitesi ve yüzey özellikleri üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı vital beyazlatma işlemlerinden sonra uygulanan remineralizasyon ajanlarının, dişin renk stabilitesi ve yüzey özellikleri üzerine olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmamızda 96 adet insan kesici dişinin kron kısmı kullanılmıştır. Başlangıçta iki gruba ayrılan örneklere ev ve ofis tipi beyazlatma ajanları uygulanarak, beyazlatma sonrası remineralizasyon ajanlarına göre biri kontrol grubu olan altı alt gruba ayrılmıştır (n=8). Beyazlatma prosedüründen sonra kontrol grubuna remineralizasyon ajanı uygulanmamış, diğer grupların her birine Gelato APF Gel, Remin Pro, Tooth Mousse, MI Paste Plus, Curodont Protect uygulanmıştır. Seanslar arasında örnekler yapay tükürükte bekletilmiştir. Yüzey pürüzlülüğü başlangıçta, beyazlatma ajanları uygulandıktan sonra, remineralizasyon ajanları uygulandıktan sonra; renk ölçümü yine başlangıçta, beyazlatma ajanları uygulandıktan sonra renklendirici solüsyonda bekletildikten sonra yapılmıştır. Yüzey pürüzlülük ölçümünde kontak tip profilometre, renk ölçümünde ise temas tipi dental spektrofotometre kullanılmış; taramalı elektron mikroskobu (SEM) ve atomik kuvvet mikroskobu (AFM) incelemeleri yapılmıştır. Verilerin karşılaştırılmasında tek yönlü varyans (one-way ANOVA) analizi, farklılığın gruplar arası karşılaştırılmasında Post-hoc LSD testi kullanılmıştır. İşlemler sonrası pürüzlülük değerlerinin karşılaştırılmasında Paired Sample T Test kullanıldı. İki bağımsız grubun karşılaştırılma işleminde (Ev ve ofis tipi beyazlatma uygulamasının renk ve pürüzlülük üzerine etkisi) bağımsız t-testi kullanılmştır. İstatistiksel analiz %95 güven aralığında, p<0.05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Ofis ve ev tipi beyazlatma sonrası bütün gruplarda yüzey pürüzlülüğü artmış, remineralizasyon ajanı uygulamasıyla ise kontrol grubu da dahil bütün gruplarda pürüzlülük azalmıştır. Ofis ve ev tipi beyazlatma sonrası renk değişimi benzer (p>0.05); yüzey pürüzlülük değişimleri ise farklı bulunmuştur (p<0.05). Remineralizasyon ajanı uygulaması sonrası grupların yüzey pürüzlülük ve renk değişim değerleri istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0.05). Beyazlatma sonrası remineralizasyon ajanı uygulamasıyla yüzey pürüzlülüğünde meydana gelen azalma miktarı kullanılan ajanlara göre Curodont Protect > Gelato APF Gel > Remin Pro > MI Paste Plus > Tooth Mousse > Kontrol grubu şeklinde sıralanırken; renklendirici solüsyonda bekletildikten sonraki renk değişimleri ise Curodont Protect < Gelato APF Gel < Remin Pro < MI Paste Plus < Tooth Mousse < Kontrol grubu şeklinde sıralanmıştır. AFM analizleri sonucu beyazlatmanın yüzeyde oluşan pürüzlülüğü artırdığı ve remineralizasyon ajanlarının beyazlatma sonrasında kullanılmasıyla bu pürüzlülüğün azaldığı sonucuna varılmıştır. Çalışmamızın bulguları doğrultusunda farklı beyazlatma teknikleri sonrası kullanılan çeşitli remineralizasyon ajanlarıyla beyazlatma sonrası oluşan yüzey pürüzlülüğündeki artışın azaltılabileceği ve renk stabilitesini korumak amacıyla bu ajanlardan faydalanılabileceği snucuna varılmıştır.
Di-N Bütil Fitalat' ın (DBP) testis üzerine etkisi ve Resveratrol' ün olası koruyucu özelliğinin çeşitli mikroskobik yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmada, bir endokrin bozucu olan Di-n-bütil fitalat'ın (DBP) testiste oluşturabileceği hasarda antioksidan olarak yeğlenen Resveratrol'ün olası koruyucu etkilerinin immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesi amaçlandı.Çalışmada 20 günlük 36 adet Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 6 denek olacak şekilde 6 grup oluşturuldu. I. Grup: Kontrol, II. Grup: Çözücü (Karboksimetilselüloz,CMC 10 ml/kg), III.Grup : 500 mg/kg/gün DBP , IV.Grup : 500 mg/kg/gün DBP+20 mg/kg/gün Resveratrol, V. Grup: 1000 mg/kg/gün DBP, VI. Grup: 1000 mg/kg/gün DBP+20 mg/kg/gün Resveratrol. Süre sonunda alınan testis dokuları alışılmış ışık mikroskop izlem yöntemlerinden geçirilerek parafin bloklar hazırlandı. Bloklardan alınan kesitlere proliferasyon belirlemek amacıyla c-kit, seminifer epitel ve özellikle Leydig hücrelerinin stres derecesini gözlemleyebilmek ereğiyle AT1, etkileşimin hormonal düzeyle olup olmadığını belirlemek ereğiyle östrojen reseptör ? antikorları ile indirekt immünohistokimyasal boyamalar yapıldı. Apopitozisi simgelemek için ise TUNEL yöntemi kullanıldı. Her gruptan 6 denekte, 6 alanda spermatogenik epitel boyu ölçülerek Shapiro Wilk testi, Bonferroni Düzeltmeli Kruskal Wallis testi ve Bonferroni Düzeltmeli Mann Whitney U testi ile istatistiksel değerlendirme yapıldı.C-kit immun boyamasında 500mg/kg ve 1000 mg/kg DBP uygulanan gruplarda, artan DBP dozuna koşut, tutulumun kontrol ve CMC uygulanan sham kontrol gruplarına karşın azaldığı, 500mg/kg DBP+Resveratrol uygulanan grupta reaktivitenin kontrol grubuna benzer olduğu izlenmiştir.1000 mg/kg DBP+Resveratrol verilen grupta da Resveratrol'ün tam yeterli olamadığı saptandı.AT1 tutulumunun 500 mg/kg ve 1000 mg/kg DBP uygulanan gruplarda arttığı, Resveratrol uygulanan gruplarda da bu olumsuz etkinin kısmen geri döndüğü ancak Leydig hücre tutulumunun yüksek doz DBP ve Resveratrol uygulanan grupta halen korunduğu belirlendi.DBP' nin testis östrojen reseptör düzeyine etkisini incelendiğinde, gruplar arasında çok anlamlı farklılıklar olmamakla birlikte, yüksek doz DBP' nin östrojen reseptör düzeyini azalttığı, Resveratrol'ün ise endokrin koruyuculuk yönünden yeterli olamadığı izlendi.TUNEL yöntemi ile yapılan incelemelerde, özellikle yüksek doz DBP' nin tüm hücre tiplerinde apoptozisi arttırdığı belirlenmiştir. Resveratrol uygulamasının ise düşük doz DBP uygulamasında apoptotik süreçte koruyucu etki gösterdiği, ancak yüksek doz uygulamada apoptozisi tam olarak engelleyemediği saptandı.Yapılan istatistiksel değerlendirmede de DBP verilen gruplarda epitel boyunun ve seminifer tübül çapının diğer gruplara karşın azaldığı, Resveratrol uygulanan gruplarda ise bu azalmanın geri döndürüldüğü görüldü.Sonuç olarak DBP uygulamasının artan doza koşut testiste olaylandırdığı döngüsel ve hormonal değişikliklere, Resveratrol'ün döngüsel yönden koruyucu etki gösterebildiği, ancak tam yeterli olamadığı, hormonal olarak ise belirgin etkinliğinin bulunmadığı kanısına varıldı.
Tekrarlayan kök kanal tedavilerinde kök kanal dolgusunun uzaklaştırılmasında kullanılan farklı nikel-titanyum eğelerin yüzeylerinde meydana gelen değişikliklerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı tekrarlayan tedavilerde kullanılan döner nikel titanyum eğelerin üç ve beşinci kullanım sonrası yüzey değişikliklerinin incelenmesidir. Ayrıca %2'lik sodyum hipokloritin, kloroform solüsyonunun ve sterilizasyon işlemlerinin tekrarlayan tedavilerde kullanılan döner nikel titanyum eğelerin yüzeylerine etkisi incelenmiştir.Bu çalışma için Protaper retreatment eğeleri, R-endo eğeleri ve Mtwo retreatment eğeleri kullanılmıştır. Üst çene birinci büyük azı dişlerine ait palatinal kökler guta perka ve Ah 26 ile dolduruldu ve iki ay sonra bu eğe sistemleri ile retreatment işlemleri uygulandı.Kullanılmamış, üç ve beş kez kullanılmış, NaOCl ve kloroform solüsyonunda bekletilmiş ve sterilizasyon işlemleri görmüş NiTi döner eğelerin yüzey değişiklikleri atomik kuvvet mikroskou ve tarama elektron mikroskobu ile incelendi. RMS ve Depth değerleri ve üç boyutlu görüntüler elde edildi. SEM incelemesi ile eğelerin çeşitli büyütmelerde görüntüleri ve EDX ile eğe yüzeyinin kimyasal kompozisyonu hakkında veriler elde edildi.RMS ve Depth değerleri tüm üç eğe sisteminde de üç ve beş kullanım sonrasında anlamlı bozulmalar olduğunu gösterdi. Üç ve beş kullanım sonrasında SEM incelemelerinde çatlaklar, hasarlar ve spiral yapıda bozulmalar görüldü. Ek olarak, Mtwo 15 eğesi beşinci kullanımdan sonra bozuldu.AFM verileri 2%NaOCl solüsyonunun NiTi döner eğeleri üzerinde anlamlı yüzey bozuklukları oluştuğunu göstermiştir. AFM ve SEM verileri kloroform solüsyonu ve sterilizasyon işlemlerinin yüzey anlamlı bozukluklarına yol açmadığını göstermiştir.EDX verileri, bütün çalışma grupları için, meydana gelen bozulmaların fiziksel olduğunu, eğelerin yüzeylerinde herhangi kimyasal bir bozulmaya rastlanmadığını göstermiştir.Sonuç olarak; Protaper retreatment, R-endo ve Mtwo retreatment eğelerinde kullanıma bağlı olarak yüzey bozuklukları görülmüştür. Klinisyenler, retreatment işlemlerinde özellikle üçüncü kullanımdan sonra kırılma riskini göz önünde bulundurmalıdırlar.Anahtar kelimeler: Nikel- titanyum, Tekrarlayan kök kanal tedavisi, Atomik kuvvet mikroskobu, Tarama elektron mikroskobu, Sodyum hipoklorit, Kloroform, Sterilizasyon.