Karaciğer neoplazmları
58 theses under this subject heading
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
Hepatosellüler kanserde canlı vericili karaciğer nakli
Amaç: Karaciğer nakli, Hepatosellüler kanser (HSK) tedavisinde genel kabul görmüş bir tedavi modalitesidir. Ancak nakil yapılacak hastaları belirlemede, birbirinden farklı ve rakamlara dayanan çok sayıda kriter mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı Milan kriterleridir. Biz kriter olarak hastalığın karaciğere sınırlı olmasını ve makrovasküler invazyon olmamasını canlı vericili nakil için yeterli görmekteyiz. Bu çalışmada bu kriterler göz önüne alınarak yapılan karaciğer nakli olgularımızın sonuçları değerlendirildi.Materyal-Metod: HSK tanısıyla 105 hastaya karaciğer nakli yapıldı. Ameliyat sonrası erken dönemde kaybedilen ve kadavradan nakil yapılan hastalar dışında kalan toplam 74 hasta değerlendirildi. Hastaların 65'i (% 88) erkek, 9'u (% 12) kadındı. Ortalama yaş 53'tü (19-69). Tek değişkenli Kaplan-Meier ve çok değişkenli Cox proportional hazards modeli ile genel ve hastalıksız sağkalım analizi yapıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Hastaların 32'si (% 43) Milan kriterlerinin içinde, 42'si (% 57) ise dışındaydı. 1 ve 2 yıllık genel sağkalım, Milan kriterleri içindeki hastalarda % 72 ve % 68, dışındakilerde sırasıyla % 61 ve % 58'di. Hastalıksız sağkalım oranları, 1 ve 2 yıl için Milan kriterleri içinde kalan hastalarda % 72 ve % 68 iken, dışındakilerde sırasıyla % 60 ve % 55 bulundu (p>0,05). Milan kriterleri içinde ve dışında olan hastalarda tümör nüksü sırasıyla % 0 ve % 36 idi (p=0.0002). Genel sağkalım açısından sadece AFP değeri, hastalıksız sağkalım açısından ise AFP değeri ve diferansiasyon derecesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Milan kriterleri dışında kalan hastalarda beklenildiği üzere nüks açısından sonuçlar daha kötüdür ancak, kadavra organ bulunmasının zor olduğu ülkelerde, bu hastalar için canlı vericili karaciğer naklinin tek tedavi şansı olduğunu düşünüyoruz. Kadavra karaciğerlerin bu hastalarda kullanılmasının uygun olmadığına inanıyoruz.
Hepatoselüler karsinomda doksorubisin yüklü mikrosferlerle transarteriyel kemoembolizasyon
Amaç: HSK'lı uygun hasta gruplarında, Doksorubisin yüklü mikrosiferler ileTAKE tedavisinin etkinliğini değerlendirmek ve diğer tedavi yöntemleriylekarşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, daha önce HSK tanısı almış, Şubat 2007-Nisan2010 tarihleri arasında DC Bead ile kemoembolizasyon tedavisi uygulanan 39'u erkek,6'sı kadın, toplam 45 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 59,7 (min: 14, max:77) idi. Hastaların, işlem öncesi standart prosüdürlerden sonra abdominal aortografileri,selektif çölyak ve SMA anjiyografileri yapılarak selektif veya süperselektif olarak DCBead ile embolizasyon işlemleri yapıldı. Hasta takipleri ve tedavi etkinliği RECISTkriterlerine uygun olarak yapıldı ve değerlendirildi.Bulgular: Kümülatif sağkalım oranları 3 ay, 6 ay, 1 yıl, 2 yıl ve 3 yıl içinsırasıyla % 97,4, % 94,7, % 74,5, % 61,8 ve % 39,7 olarak saptandı. Tümör boyutuna,Child-Pugh sınıflamasına, etiyolojik etkene, Okuda ve Barcelona Evreleme Sistemlerinegöre yapılan gruplandırmada, gruplar arasında sağkalım sürelerinde anlamlı farklılıklarsaptandı. Hastalardan en uzun yaşayan 40. ayda takipte olup, en kısa yaşam süresi 1aydı. İşlem başarısı % 100 olarak gerçekleşti. Hiçbir hastada hayatı tehdit edenkomplikasyon gelişmedi.Sonuç: Uygun hastalarda, DC Bead TAKE tedavisi, yaşam süresine vekalitesine olumlu katkıları olan, yan etkisi oldukça az, hastalar tarafından kolay tolereedilebilen etkili bir tedavi yöntemi olup, geleneksel TAKE'ye üstündür.Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler Karsinom, DC Bead, TransarteriyelKemoembolizasyon
Dev primer karaciğer tümörlerinde hepatektomi sonuçlarımız
Primer karaciğer tümörleri özellikle doğu coğrafyasında en sık rastlanan tümörlerdendir. Bu nedenle farklı tedavi modeliteleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Çalışmamızda 1997?2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hepatektomi yapılan dev primer karaciğer tümörlü hastaların retrospektif klinik analizi yapılmıştır.Bu çalışmada tedavi edilen 68 olgunun demografik bilgileri, tümör histolojik tipi, tümörün boyutu ve yerleşim yeri, peroperatif laboratuvar ve radyolojik tetkikleri, kullanılan preoperatif yardımcı yöntemler, yapılan hepatektomi teknikleri, peroperatif kan transfüzyonu, operasyon süresi, postoperatif yatış süresi, postoperatif mortalite ve morbidite, nüks oranları ve yaşam süreleri incelendi.Olguların 45 (%66,2)'i erkek 23 (%33,8)'ü kadındı. Ortalama yaş 50,2 (15-80) idi. Olguların histopatolojik inceleme sonrası 46 (% 67,8)'sı hepatoselüler karsinom, 7 (% 10,3)'si mezenkimal tümörler, 6 (% 8,8)'sı kolanjioselüler karsinom, 6 (% 8,8)'sı nöroendokrin tümör, 2 (% 2,9)'si kist adenokarsinomu iken, 1 olgu (% 1,5) non-Hodkign lenfoma olarak bulundu. Hepatektomi yapılan 68 olgunun 31'inde kronik karaciğer hastalığı saptanmış olup bu olguların tümü hepatoselüler karsinomdu.Tümörün karaciğer içindeki yerleşimi, tümör boyutları, hastanın genel durumuna göre olgulara farklı cerrahi teknikler uygulandı. Tümörün lokalizasyonuna göre olguların 38 (% 55,9)'ine sağ hepatektomi, 7 (% 10,3)'sine genişletilmiş sağ hepatektomi, 18 (% 26,5)'ine sol hepatektomi, 2 (% 2,9)'sine sol lateral segmentektomi, 2 (% 2,9)'sine kaudat lobektomi, 1 (% 1,5)'ine sol hepatektomi ve kaudat lobektomi yapıldı.Operasyon süresi ortalama 158,3 (s.s±46,4) dakikaydı. Operasyonda kullanılan transfüzyonu ise ortalama 3,2 (s.s±3,1) üniteydi. Olguların postoperatif yatış süreleri ortalama 14,4(s.s±9,3) gündü.Olguların 26 (% 38,2)'sında komplikasyon gelişti.Olguların takiplerinde 21 (% 30,9)'inde lokal, intrahepatik ve uzak metastaz gelişirken, 47 (% 69,1)'sinde nüks saptanmadı. 1.yıl sonunda % 78,26 (45)'sı, 3. yıl sonunda % 58,93 (34)'ü 5. yıl sonunda % 46,22 (26)'si 10 yıl sonunda % 7,01 (4)'i yaşamakta idi.Bütün bu bulgular ve incelenen literatür bilgileri sonucunda klinik deneyim, preoperatif değerlendirme, radyolojik olanaklar ve teknolojik destek arttıkça major hepatik rezeksiyonların azalan morbidite ve mortalite oranları ile yapılabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Primer, Hepatoselüler karsinom, Hepatektomi, Komplikasyon
Karaciğer spesifik mikro-RNA 122'nin hepatoselüler karsinomadaki yeri ve önemi
Giri? ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MicroRNA-122, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balcalı Hastanesinde 2011-2012 yıllarında tedavi gören 43 hepatoselüler karsinoma hastasının ve 43 sağlıklı kontrol grubunun serumunda real time-PCR metodu kullanılarak microRNA-122 düzeyleri saptandı.Bulgular: Hepatoselüler karsinomalı hasta grubunun serum miR-122 değerikontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu.( hasta grubu ort.: 0,030173±0,053, kontrol grubu ort.: 0,00493±0,015, p<0.0001 ) ROC eğrisi altında kalan alana göre (0,724) hasta grubunda miR-122 için cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-122 değerleri, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik, prognostik verilerle karşılaştırıldı.Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-122?yi gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırdık. MicroRNA?ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Şu dönemde hastanın serum miR-122 değeri viral hepatit, hepatoselüler karsinom, karaciğer tümör rezeksiyonu ya da karaciğer transplantı gibi durumlarda tedavi öncesi ve sonrası, ameliyat öncesi ve sonrasında bakılankontrollerle karaciğerdeki nekroinflamasyonun giderildiğinin ciddi bir göstergesi olabilir. Ancak miR-122 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler, Karsinom, microRNA-122
Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya
Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü
ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.
Hepatosellüler karsinom tedavisinde küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle transarteryel kemoembolizasyonun etkinliği
Amaç: HSK'lı uygun hasta gruplarında erken dönemde 100μm'dan daha küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle yapılan TAKE'nin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2013-Ekim 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde doksorubisin yüklenen 40 ve 75µm'luk mikrosferler (Embozene TANDEM Microspheres; CeloNova BioSciences, Inc, San Antonio, Texas) ile TAKE uygulanan 20 hasta dahil edildi. Hastalara, işlem öncesi, 1. gün, 1. ay ve 3. ay dinamik MRG yapıldı ve tedaviye olan yanıt mRECIST kriterlerine uygun olarak değerlendirildi. Bulgular: Birinci ay kontrolünde GY için TY % 50, PY % 15, objektif yanıt % 65, SH %10, PH %25, 3.ay kontrolünde TY % 50, PY % 11, objektif yanıt % 61, SH % 17, PH % 22 alınmıştır. GY değerlendirilmesinde HDL olan hastalarda olmayanlara göre daha düşük TY ve daha yüksek PH bulunmuştur. HL boyutu <5 cm küçük olan hastaların 1.gün , 1.ay ve 3.ay kontollerinde HL için TY %100'dür. Çalışmamızda tedavi sonrası 24 saat içinde AST ve ALT değerlerindeki artış anlamlı olmamış hastaların çoğunda kritik değerlere ulaşmamıştır ve 1-2.ay içinde anlamlı düşüş saptanmıştır. Sonuç: Doksorubisin yüklü 40 ve 75μm'luk mikrosferlerle yaptığımız pilot çalışmada mRECIST kriterlerine göre erken yanıtın literatürde büyük boyutlu mikrosferlerle yapılan TAKE sonuçlarından farklı olmadığı gözlemledik. Ancak 5 cm'den daha küçük lezyonlarda diğerlerine göre yüksek tam yanıt sağlanmaktadır.
İnsan akciğer kanseri hücre hattında traıl ve bortezomib'in apoptoz yolağı genlerinin MRNA ve protein ekspresyonları üzerine etkilerinin araştırılması
Akciğer kanseri görülme sıklığı ve mortalitesi en yüksek oranda görülen bir hastalıktır. Uzun yıllardır yapılan çalışmalarda çoğu akciğer kanserinde kullanılan tedaviler başarısız olmuştur. Bu çalışmada; küçük hücreli akciğer kanser hücre hattı olan A549 hücrelerinde, TNF-bağımlı apoptoz-uyarıcı ligand (TRAIL) ile uyarılan apoptoz yolağında görev alan genlerin ekspresyon profillerinin ve bu genlerle ilgili protein miktarlarının incelenmesi; rekombinant TRAIL (rTRAIL) ve Bortezomib antitümör ajanların çeşitli kombinasyonlarının bu yolak gen ekspresyonunu ve protein miktarlarını nasıl etkilendiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Amacımıza yönelik olarak insan akciğer kanser hücre hattı (A549)'nın hücre kültürleri yapılmış, hücre kültürleri 3 gruba ayrılarak sürdürülmüştür. İlk grup kontrol grubudur. İkinci gruba dışardan rekombinant TRAIL proteini (rTRAIL) uygulaması yapılmış, üçüncü grup ise rTRAIL ve Bortezomib ile muamele edilmiştir. Bunun sonucunda TRAIL bağımlı apoptoz yolağında görevli genlerin ekspresyon düzeyleri ve protein seviyeleri belirlenmiştir. TRAIL bağımlı apoptoz yolağında görev alan genlerin ekspresyon düzeyleri Real Time PCR, protein seviyeleri ise Western Blot yöntemiyle belirlenmiştir. Ayrıca kültür hücrelerinde apoptoz oranı apoptoz assayle kontrol edilmiştir. Çalışmamızda TRAIL ve Bortezomib uygulaması yapılan hücrelerde TRAIL, TRAIL-R1, TRAIL-R2, TRAIL-R3, TRAIL-R4, OPG, Bcl-2, Bax, Bcl-XL genlerinin RNA ve protein ekspresyonları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Gen ekspresyonu, NSCLC, Real Time PCR, TRAIL, Western Blot
İmmünohistokimya yöntem ile boyanan EZH2 (Enhancer of zeste homologue) veINI1(SMARCB1) markerlarının hepatosellüler kanserde boyanma sıklığı, prognoz üzerine etkisi ve prediktif değeri
Giriş ve Amaç: HSK, genellikle altta yatan bir kronik hepatit veya siroz zemininde gelişen tek veya çok sayıda nodüllerle seyreden primer malign karaciğer hastalığıdır. HSK moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir kanserdir. HSK moleküler patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerin katıldığı çok basamaklı bir süreçtir. HSK henüz patogenezi tam olarak aydınlatılmamış bir malignitedir. Patogenezini anlayabilmek için çok sayıda epigenetik ve genetik çalışmalar yapılmaktadır. Biz de EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyinin HSK epigenetiğindeki önemini anlamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 2011-2019 yılları arasında ÇÜTF' nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 103 HSK' li vaka seçildi. EZH2 ve SMARCB1/INI-1 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. Sorafenib ve/veya lokal ablatif işlem yapilmis hastalarin EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Daha sonra istatiksel olarak hastaların sagkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 89' u (% 86,4) erkek, 14' ü (% 13,6) kadındı. Hastaların median yaşı 68 (min17- max 89) idi. İmmunohistokimya yöntemi ile bakılan EZH2, 45 (% 43,7) hastada pozitif boyanma gösterdi, 58 (% 56,3) hastada boyanma gözlenmedi. INI-1 ise 92 (%89. 3) hastada pozitif boyanma gösterdi, 11 (% 10. 9) hastada boyanma gözlenmedi. Çalışmamızda progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım için EZH2' nin prognostik önemine değindik. Prediktif değer için yeterli hasta sayısına ulaşılamadı. INI1 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılığa yakın bulundu. Sonuç: HSK patogenezinde epigenetik faktörlerin rolü hâlâ araştırılma aşamasında olup EZH2' nin HSK için prognostik önemini vurgulamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: EZH2, SMARCB1/INI1, HSK
Kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında perkütan termal ablasyonun güvenirliliği ve etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında uygulanan perkütan termal ablasyon tedavisinin güvenirliliğini ve etkinliğini araştırmak idi. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli retrospektif çalışmaya Haziran 2012 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Kolorektal Karsinom Karaciğer(KRK)metastaz tanısı alan ve hastanemizin tümör konseyi kararı ile termal ablasyon işlemi uygulanan ardışık 51 hasta (67 tümör) dahil edilmiştir. Termal ablasyon sonrası hastalar 1. ay ve sonrasında 3 aylık aralıklar ile takipedilmiştir . Tedaviye yanıt oranları, tedavi sonuçlarına etki edebilecek etkenler, genel sağ kalım süreleri, lokal rekürrens ve komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada KRK metastazı nedeniyle perkütan termal ablasyon uygulanan toplam 67 metastazı olan 51 hasta (26'sı [% 51] kadın) tedaviye yanıt ve işlem güvenirliği açısından değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan hastaların yaşları 26 ile 76 (medyan yaş 54,9) arasında idi. Medyan genel sağ kalım süresi 34 ay (aralık 1-45 ay) idi. Yeni intrahepatik metastaz gelişmesinin genel sağ kalım üzerine etkileri anlamlı bulunmuştur (p = 0,02). Takiplerin 3. ayında işlem uygulanan lezyonların % 86,6 tam yanıt saptanmıştır. Tüm takip süresi boyunca işlem uygulanan tümörlerin % 26,8 lokal rekürrens izlenmiştir. Tümör boyutunun ve ablasyon kenarının işlem başarısına etki ettiği izlenmiştir. İşlem uygulanan hiç bir hastada major veya minor komplikasyon izlenmemiştir. Sonuç: Kolorektal Karsinom Karaciğer metastazlarında uygun hazırlık ve teknikle yapıldığında termal ablasyon işlemi etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. Tümör boyutu ve işleme sekonder ablasyon kenarı işlem etkinliğine etki eden nedenlerdir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal karsinom karaciğer metastazı, lokorejyonel tedaviler, termal ablasyon, sağ kalım, lokal rekürrens.
Karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde bleomisin ve lipiodol karışımı ile kemoembolizasyonun güvenilirliği ve etkinliği
Amaç: Bu retrospektif gözlemsel çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde uygulanan Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile transarteryal kemoembolizasyon (TAKE) tedavisinin güvenilirliğini ve etkinliğini araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ekim 2014 ile Ocak 2020 tarihleri arasında Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulanan ve takip edilen 24 dev hemanjiyomu olan ardışık 21 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların işlem öncesi ve sonrası dev hemanjiyom boyutları, hacimleri, bası bulguları not edilmiştir. Veriler, SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada tedavi uygulanmış toplam 24 hemanjiyomu olan 21 hasta (14'ü [%66,6] kadın) istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Hastaların medyan yaşı 47'dir (min-max: 35-69 yaş) arasındadır. TAKE sonrası medyan takip süresi 26,2 aydır (min-max: 5,5-48,5 ay). İki hasta dışında tüm hastalara tek seans Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulandı. Dev hemanjiyomların medyan boyutu, TAKE öncesi 96 mm (min-max: 41-210 mm), TAKE sonrası 61 mm'dir (min-max: 20-120 mm). Dev hemanjiyomların TAKE öncesi medyan hacmi 240,79 ml (min-max: 13,13-2628,62 ml); TAKE sonrası 61 ml'dir (min-max: 3,02-831,16 ml). Hem boyut hem de hacimsel azalma istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,001). Herhangi bir majör komplikasyon gözlemlenmedi. Üç hastada üç günlük semptomatik tedavi ile kendini sınırlayan post-embolizasyon sendromu gelişti. Bu üç hasta dışında tüm hastalarımızın hastanede kalış süresi 24 saat ile sınırlıydı. Sonuç: Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE düşük komplikasyon oranı nedeniyle güvenilir bir yöntemdir. Dev hemanjiyomlarda anlamlı ölçüde küçülme sağlaması nedeniyle, etkin bir yöntemdir. Cerrahi tedavinin uygun olmadığı dev hemanjiyomlu hastalarda alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer, dev hemanjiyom, Bleomisin, Lipiodol, transarteryal kemoembolizasyon.
Kronik karaciğer hastalığında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kronik hastalığa sahip bireylerde fiziksel işlevlerde engellilik, vücut ve ruh sağlıklarının bozulma nedeniyle yaşam kalitesi olumsuz etkilenebilmektedir. Kronik karaciğer hastalıkları, genellikle asemptomatik olmakla birlikte, bazı hastalarda yorgunluk, bulantı, kaşıntı, iştahsızlık ve psikolojik bozukluklar gibi sistemik şikayetler nedeniyle yaşam kalitesinde belirgin bozulma söz konusudur. Hastalarda siroz gelişmeden dahi, hastalığın erken evrelerinde yaşam kalitesinde bozulma görülebilmektedir. Hastalığın yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması ve düzeltilmesi sağlanmalıdır. Hastaların yaşam kalitesini etkileyen başlıca problemlerin belirlenmesi, alınabilecek tedbirleri belirlemeye yardımcı olacaktır. Çalışmamızda kronik karaciğer hastalığı olan hastalarda Kısa-Form 36 ölçeği ile hastaların yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. METOT: Çalışmamıza Gastroenteroloji Polikliniği ve Servisine Kronik Karaciğer Hastalığı (KKH) nedeniyle başvuran 125 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda kontrol grubu bulunmamaktadır. Kronik karaciğer hastalığından başka ek kronik hastalığı olanlar, yaşam kalitesini daha fazla etkileyeceği ve yaşam kalitesini azaltacağı düşünülerek mümkün olduğunca çalışmaya alınmamıştır. Kısa-Form 36 ölçeği kullanılarak, hastaların yaşam kalitesi değerlendirildi. Veriler tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, ortanca, min-max değerleri), bağımsız gruplarda t testi, pearson korelasyon testi ve kruskal-wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 64'ü (%51.2) kadın, 61'i (%48.8) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52.5±13.8 saptandı. Hastaların %80.0'inin MELD skoru 10'un altındadır; %15.2'sinin MELD skoru 11-20, %4.8'inin MELD skoru 21-30 aralığında bulunmuştur. Hastaların %84.8'i Child A, %13.6'sı Child B, %1.6'sı Child C grubundadır. Vitalite (r = -0.11 p=0.219) ve mental sağlık (r = -0.11 p=0.206) dışındaki alt alan puanları Child Pugh evrelemesi ile anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.41 p= <0.001). Benzer şekilde vitalite (r = -0.15 p=0.090) ve mental sağlık (r = -0.10 p=0.249) dışındaki alt alan puanları MELD skoru ile de anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan da en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.44 p= <0.001). Child Pugh evrelemesi ile MELD skoru, yaşam kalitesi üzerine etki bakımından incelendiğinde güçlü korelasyon gösterdi (r=0,79 p=<0.001). SONUÇ: Bu çalışma, literatürle benzer şekilde, yaşam kalitesinin KKH hastalarında bozulduğunu, KKH ciddiyeti ile de yaşam kalitesi değerlerindeki bozulmanın korelasyonunu göstermiştir. Bir çok fiziksel ve psikolojik faktör bozulmuş yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu faktörlerin yaşam kalitesi ile ilişkisinin gücünü gösteren çalışma sayısı arttıkça tedavide odaklanılacak faktörlerin belirlenmesi kolaylaşacaktır. Anahtar kelimeler: Kronik karaciğer hastalığı, yaşam kalitesi, Child Pugh, MELD
Karaciğerinde sebebi bilinmeyen kitle tanısıyla gastroenteroloji polikliniğine başvuran olguların prospektif izlenmesi
Bizim çalışmamızda karaciğerinde sebebi bilinmeyen kitle tanısıyla Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanı alan ve alamayan tüm olguların 33 ay prospektif izlenmesi, surveyinin belirlenmesi; ayrıca sağkalıma etki edebilecek faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Hastanemiz Gastroenteroloji polikliniğine sevk edilen karaciğerde kitle tanısıyla ilk defa başvuran 18 yaş ve üstü erkek ve kadın olgular çalışma grubuna dahil edildi. Daha önce tanı konulmuş ve/veya tedavi görenler çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan hastaların demografik bilgileri kayıt edildi. Karaciğerdeki kitlelerin etyolojisinin tespitine yönelik Gastroenteroloji kliniği tarafından ve hasta kliniğimiz tarafından eğer başka bölüme sevk edildi ise o bölümde yapılan işlemler (laboratuvar, radyoloji, patoloji) kayıt edildi. Etyolojisi tespit edilen olguların takibinde yapılacak olan gereğinde operasyon, onkolojik (kemoterapi ve/veya radyoterapi) tedavi ile hastaların sağkalım süreleri (ay) ve durumları (sağ, ex) kayıt edildi. İzlem süresi içerisinde hastalara tetkik, tedavi yönünden hiçbir müdahalede bulunulmadı; yalnızca hastaların verileri kaydedilip değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar, tetkikler sonucunda tanılarına göre 3 ana gruba ayrıldı: 1) Karaciğerin benign kitleleri, 2) karaciğerin primer malign kitleleri, 3) metastatik kitleler. Çalışmamıza 45'i (%49,9) kadın, 51'i (%53,1) erkek olmak üzere toplam 96 kişi alındı. Çalışmamızın sonunda hastaların 69'u (%71,9) exitus oldu, 27'si (%28,1) sağdı. Hastaların %18,75'inde benign, %81,25'inde malign kitle saptandı. Benign kitlesi olan hastaların 8'inde benign tümör, bunların da 6'sında hemanijom saptandı. Benign kitlelerin prognozunun iyi olduğu ve genellikle tedavi gerektirmedikleri gösterildi. İzlem süresinin sonuna kadar hiçbir hastada komplikasyon gelişmedi ve hepsi sağdı. Malign kitlelerin %43,5'i primer (%55,8'i HCC, %44,2'si kolanjiosellüler karsinom), %56,5'i metastatikti. Metastatik kitlesi olanların %43,3'ünde primer odak bulunamadı. Çalışmamızda karaciğerde malign kitlesi olan olguların sağkalımını etkileyen prognostik faktörler değerlendirildiğinde; erkek cinsiyeti, sigara kullanımı, vki< 25 kg/m2 olması, portal trombüs varlığı, kitle max. çapı> 50 mm olması, multipl olması, metastatik olması, total bilirubin değeri> 3 mg/dl olması, GPS 1-2 olması, CRP> 10 mg/l, CRP/albumin> 2, nötrofil/lenfosit> 5, CA 19-9> 100 U/ml, CEA> 10 ng/ml olması kötü prognoz göstergesi olduğu ve sağkalımın azaldığı görüldü. Albumin düzeyi ve plt/lenfosit oranının sağkalımla ilişkisine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlılığa yakın saptandı. Albumin değeri< 3,5 gr/dl ve plt/lenfosit> 200 olanlarda sağkalımın kötü olduğu görüldü. Prognoz ve sağkalımı etkileyen faktörlerden inflamatuar belirteçler ile karaciğer rezervini gösteren albumin ve total bilirubin düzeyleri, rutin hemogram ve biyomkimya tetkikleriyle kolayca saptanabilmekte ve hesaplanabilmektedir. Prognostik faktörlerin belirlenmesi ile malign tümörü olanların sağkalımı ve prognozları öngörülebilmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar markırlar, karaciğerin benign kitleleri, karaciğerin malign kitleleri, prognoz, sağkalım
Hepatosellüler karsinomlu hastalarda gadoksetik asit kontrast ajan kullanılarak yapılan manyetik rezonans görüntülemede histopatolojik gradelemenin radyomiks analizi ile öngörülmesi
Amaç: Gadoksetik asit kontrast ajan kullanılarak yapılan MR görüntülerinden elde edilen radyomiks verilerinden ve klinik özelliklerin Hepatosellüler Karsinom histopatolojik gradelemesini öngörmek amacıyla modeller oluşturmak Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversites Tıp Fakültesi Hastanesinde Eylül 2015-Kasım 2021 tarihleri arasında trucut iğne biyopsisi ile histopatolojik olarak Hepatosellüler karsinom tanısı alan tamamı naif, toplam 68 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Histopatolojik gradeleme Edmondson-Steiner sistemine göre gerçekleştirilmiş olup, hasta grubu iyi ve orta+kötü diferansiye olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Hepatobiliyer faz görüntülerden radyomiks özellikleri çıkarılmıştır. Radyomiks özelliklerinin yanında kombine model oluşturmak amacıyla hastalara ait bazı klinik ve laboratuar özellikler incelenmiştir. En önemli radyomiks özelliklerini seçmek için LASSO yöntemi lojistik regresyon (LR) modeli ile birleştirildi. Klinik olarak önemli özellikler, geriye doğru LR yöntemi kullanılarak lojistik regresyon analizine dahil edildi ve klinik model oluşturuldu. Ek olarak, klinik modele rad-skorun eklenmesi ile bir kombine model elde edildi. Rad-skorun ve modellerin performansı alıcı işlem karakteristiği (ROC) eğrisi analizi ile değerlendirildi ve performans ölçütleri (eğri altında kalan alan-EAKA, duyarlılık, seçicilik) elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 10 (14.7)'u kadın, 58 (85.3)'i erkekti ve yaş ortalaması 64.1±10.2 idi. Hastaların %48.5'inin (n=33) tümör diferansiyasyonu iyi, %51.5'inin (n=35) diferansiyasyonunun ise orta+kötü olduğu belirlendi. Laboratuvar sonuçlarının (alfa-fetoprotein, total bilirubin, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), ALT, INR) dağılımı diferansiyasyon grupları arasında benzerlik göstermektedir (p>0.05). Diferansiyasyonu iyi olan hastalar, diferansiyasyonu orta+kötü olan hastalardan anlamlı olarak daha düşük rad-skorlara sahiptir. Rad-skorun orta+kötü diferansiasyonu öngörmedeki EAKA değeri, 0.77 duyarlılık ve 0.776 seçicilik ile 0.803 (%95 GA: 0.697-0.909) olarak elde edilmiştir. Rad-skorun orta+kötü diferansiyasyonu öngörmedeki EAKA değeri, 0.77 duyarlılık ve 0.776 seçicilik ile 0.803 (%95 güven aralığı: 0.697-0.909) olarak elde edilmiştir. Klinik modelin EAKA değeri 0.749 (%95 GA: 0.615-0.883, p=0.002) iken rad-skor bilgisinin eklenmesi ile 0.827'e (%95 GA: 0.716-0.937, p<0.001) yükselmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamız klinik parametrelerden ve Gd-EOB-DTPA kontrastlı MRG radyomiks özelliklerinden (yalnızca hepatobiliyer faz) oluşan kombine modellerin iyi ve orta+kötü diferansiye HSK'leri yüksek oranda başarı ile ayırt edebildiğini göstermiştir.
Hepatosellüler karsinomda aspirin kullanımının survey üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada aspirin kullanan HSK hastalarında, aspirin kullanımının survey üzerine olan etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 – Ocak 2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine başvuran HSK tanılı hastalarla gerçekleştirildi. Toplamda 540 hasta incelendi ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 300 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen toplam 300 hastanın 104'ü (%34.6) aspirin kullanırken, 196 hasta (%65.4) aspirin kullanmıyordu. Her iki grupta da belirgin erkek dominansı mevcut olup (sırasıyla %79.6 ve %80.8), gruplar arasında fark izlenmedi (p=0.808). Etyolojik faktörler açısından her iki grupta da en sık neden Hepatit B olarak izlendi. Sirotik zemin açısından, gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.978). Komorbid hastalıklar açısından değerlendirildiğinde diabetes mellitus ve hipertansiyon sıklığı açısından gruplar arasında farklılık izlenmedi (p:0.430, p:0.793). Koroner arter hastalığı ve hiperlipidemi sıklığı aspirin kullanan grupta anlamlı derecede fazlaydı (p<0.05). Sonuç: Yaşam süreleri açısından değerlendirildiğinde, aspirin kullanan hasta grubunda yaşam süresinin anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p=0.001).
Hepatopankreatikobiliyer kanserli hastaların serumlarında TFPI2 gen metilasyon profilinin araştırılması
HEPATOPANKREATİKOBİLİYER KANSERLİ HASTALARIN SERUMLARINDA TFPI2 GEN METİLASYON PROFİLİNİN ARAŞTIRILMASI Giriş-Amaç: TFPI2'nin çeşitli kanserlerde tümör supresör gen olduğu ve promotor metilasyonu içeren epigenetik değişimler yoluyla sessizleştirildiği bulunmuştur (20). Bu araştırmada hepatopankreatikobiliyer kanser hastalarının serum örneklerinde TFPI2 metilasyon profilini araştırarak girişimsel olmayan tanısal veya prognostik belirteç olarak kullanılabilirliğini tartışılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya katılan 70 hepatopankreatikobiliyer kanserli hastanın ve üst gastrointestinal yakınması olup, hepatobiliyer kanser saptanmayan 28 sağlıklı bireyin serum örnekleri alınarak -80oC'da saklanılmıştır. Hasta grubundaki bireylerin uzak metastazları kaydedilmiş ve sağkalım açısından takip edilmiştir. DNA izolasyonu bisülfit uygulanması yapılmış ve realtime PCR ile metilasyon durumları değerlendirilmiştir. Sonrasında bisülfit sekans analizleri yapılarak metile bölgeler belirlenmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda üç hastada DNA izolasyonu sağlanamadığı için istatistiksel analize katılmamıştır. Tanısal açıdan HCC grubunda metilasyon ile anlamlı ilişki saptanırken, kolanjiosellüler ve pankreas kanserlerinde anlamlı ilişki saptanmamıştır. Metastaz ile metilasyon profili arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. Sağkalım açısından ise pankreas kanser grubunda, metilasyon profili ile anlamlı ilişki saptanmıştır ve unmetile hastalarda sağkalım daha uzun olarak saptanmıştır. Fakat HCC ve kolanjiosellüler kanser grubunda anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, TFPI2'nin tanısal açıdan HCC için, sağkalım açısından değerlendirildiğinde ise pankreas grubunda anlamlı olabileceği saptanmıştır. Fakat kesin sonuçlar için, daha geniş hasta popülasyonları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: TFPI2, metilasyon, hepatopankreatikobilier, sağkalım
Transarteryel kemoembolizasyon tedavisinin rezeksiyon yapılamayan karaciğer tümörlerinde sağkalıma ve semptomları azaltmadaki etkisi
Ocak 2002-Aralık 2008 tarihleri arasında karaciğer tümörü tanısı alan ve transarteryel kemoembolizasyon (TAKE) tedavisi uygulanan hastalarda tümör yanıtı, tedavinin semptomları azalmadaki katkısı, sağkalıma etkisi araştırılmıştırBu amaçla 58 olguya TAKE tedavisi uygulanmış ancak hastaların 10'u yeterli takip yapılamadığından için değerlendirme dışı bırakılmıştır. Araştırmaya dahil edilen 48 olgudan 33 hasta HCC, 9 hasta hemanjiom, 5 hasta metastaz, 1 hasta ise safra kesesi karsinomu tanısı almıştı. HCC ve metastaz hastalarına 1-4 defa (ort.1.44) lipiodol+ epirubicin hidroklorür emülsiyonu ile hemanjiom hastalarına 1-2 defa lipiodol hepatik arter yoluyla selektif olarak verildi. Hastalar 1-2 ve 4. ayda abdomen BT ve serum albumin, bilirubin, PT,AFP değerleri ile takip edildi. BT' de kontrastlanan solid tümör varlığı, kitle çapı artışında işlem tekrar edildiÇalşmamızda HCC hastalarının tedavi öncesi tümör çapının 5cm'den büyük olması, diffüz tutulum olması, asit olması, serum albumin değerinin 2.8 mg/dl altında olması, bilirubin değeri 3 mg/dl nin üstünde olması, Child-C olması, Okuda III evresi ve serum AFP değerinin 400 IU/dl üstünde olması ve lipiodolün az tutulumu kötü pognoz göstergesi olduğu görüldü. Tümör boyutu 5 cm'nin altında olması, noduler olması, asitin olmaması, hastanın serum albuminin >3.5 mg/dl ve bilirubinin< 1 mg/dl olması, Child-A olması, Okuda I evresinde olması ve lezyonun lipiodolü yoğun tutması iyi prognostik faktörlerdiÇalışmamızda cerrahi tedavi yapılamayan seçilmiş HCC olgularında TAKE işleminin tekrarlarında sağkalımın arttığı görülmüştür. Metastaz ve hemanjiom saptanan olgularda işlemin sağkalıma katkısı ve semptomları azaltmadaki etkinliğini değerlendirmek için daha çok sayıda fazla olgularla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Transarteryel kemoembolizasyon, Karaciğer tümörleri, Lipiodol
Non-kolorektal tümörlerin karaciğer metastazlarında radyofrekans ablasyon yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesi
Kanserli hastalardaki en sık ölüm nedeni primer hastalığın karaciğer tutulumudur. Karaciğere sıklıkla metastaz yapan non-kolorektal kanserler; bronş kanserleri, pankreas kanserleri, mide kanserleri, meme kanserleri ve primeri belirsiz tümörlerdir. Genel olarak cerrahi rezeksiyon karaciğerin primer ve sekonder malign hastalıklarının potansiyel küratif tedavisi olarak kabul edilmekle birlikte her hastada mümkün olamamaktadır. Kolorektal tümörlere bağlı karaciğer metastazları bulunan seçilmiş bazı olgularda metastazektominin sağkalımı uzattığı bilinmektedir. Ancak non-kolorektal tümörlerden olan karaciğer metastazlarında rezeksiyonun çok fazla faydası gösterilememiştir, Bu çalışmanın amacı nonkolorektal tümörlerin karaciğer metastazlarında radyofrekans ablasyon yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya metastatik karaciğer tümörü bulunan non-kolorektal kanser tanısı almış, yaş aralığı: 38-79 ( ortalama:56) olan toplam 28 (11 erkek, 17 kadın) olgu dahil edildi. Toplam 101 lezyonun 95? ine (%94,1) RFA, 6?sına (%5,9) metastazektomi yapıldı. RFA uygulanan lezyonların sayıları 1-6 (ortalama: 1), çapları ise 9-52 mm ( ortalama: 2,4 cm) arasındaydı. US eşliğinde toplamda 34 seans RFA uygulaması gerçekleştirildi. Tüm işlemlerde RITA Starbust Talon elektrodu kullanıldı. RFA sonrasında olgular birinci ayda, 6. ayda ve sonrasında 6 aylık periyodlarla BT ve MR ile takip edildi. İşlem sonrasında 2/28 (%7 ) olguda ablasyon zonunda abse, 1/28 (%3,5) olguda portal ven trombozu saptandı. Olgular 1-51( ortalama:17) ay takip edildi. 17/28 (%60) olguda ilk takip incelemesinde tam ablasyon izlendi. Rekürrens saptanan 7/28 (%25) olguda 13 seans reRFA uygulandı. Takipte 6/28 (%21) olguda yaygın hepatik metastaz, 16/28 (%57) olguda ekstrahepatik hastalık izlendi. Olgulardan 9/28? i (%32) takipler sırasında kaybedildi. RFA hepatik metastazı bulunan non-kolorektal tümörlü olgularda önemli bir tedavi stratejisi olup metastazektomiye alternatif ya da ek bir yöntem olarak uygulanabilir. Genel ve hastalıksız sağkalımı etkileyen en önemli unsur lezyon sayısı olup özellikle meme kanseri ve nöroendokrin tümörlerin karaciğer metastazlarında umut verici klinik sonuçlar alınmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatik Non-Kolorektal Metastaz, Radyofrekans Ablasyon, Girişimsel Radyoloji
Hepatik kolorektal metastazların tedavisinde Radyofrekans Ablasyon tedavisi: Orta dönem takip sonuçları
Rezektabl olmayan kolorektal kanser karaciğer metastazı olan olgularda, radyofrekans ablasyon (RFA) tedavisi gün geçtikçe kullanımı artan cerrahiye alternatif bir termal ablasyon yöntemidir. Bu çalışmanın amacı RFA tedavisinin etkinliğini ve orta dönem sonuçlarını değerlendirmektir.Bu çalışmaya, metastatik karaciğer tümörü bulunan kolorektal kanser tanısı almış, yaş aralığı: 32-84 (ortalama:58) olan toplam 58 olgu (37 erkek, 21 kadın) dahil edildi. Toplam 278 lezyonun 260'ına RFA, 18'ine ise metastazektomi yapıldı. RFA uygulanan lezyonların sayıları 1-11 (ortalama 5), çapları ise 1-9 cm.(ortalama 2,2 cm) arasındaydı. 93 seans RFA uygulaması (33 intraoperatif, 60 perkütan) yapıldı. Perkütan işlemlerin 56'sı yalnız US, 4'ü ise US+BT eşliğinde gerçekleştirildi. Tüm işlemlerde RITA Starbust Talon elektrodu kullanıldı. 22 olguda 23 seansta periferal-subkapsüler yerleşimli 40 lezyonda işlem öncesinde lezyon komşuluğuna % 5'lik konsantrasyonda dekstroz solüsyonu enjeksiyonu uygulandı. RFA sonrasında olgular birinci, 6. ayda ve sonrasında 6 aylık periyodlarla BT ve MR ile takip edildi.İşlem sonrasında 1/58 (% 2) olguda trakt ablasyonuna bağlı cilt yanığı, 4/58 (% 7) olguda plevral effüzyon, 6/58 (% 10) olguda ise RF alanında apse, 1/58 (% 2) olguda safra yolu hasarı ve 1/58 (% 2) olguda abse ve jejunal fistül saptandı. Olgular 1-48 ay (ortalama 17 ay) takip edildi. 50/58 (% 86) olguda ilk takip incelemesinde tam ablasyon izlendi. Rekürrens saptanan 18/58 (% 31) olguda 35 seans reRFA uygulandı. Takipte 8/58 (% 14) olguda yaygın hepatik metastaz, 18/58 (% 31) olguda ise ekstrahepatik hastalık izlendi. Olgulardan 12/58'i (% 21) dissemine hastalık sonucunda kaybedildi.RFA, cerrahiye uygun olmayan sınırlı sayıdaki hepatik kolorektal metastazların tedavisinde tercih edilen, etkin ve morbiditesi düşük bir yöntemdir. İntraperitoneal dekstroz enjeksiyonu sayesinde de daha güvenli bir ablasyon uygulanabildiğinden, daha zor olgularda daha fazla lezyona ablasyon yapılabilmesi ve ablasyon tedavisi için uygun hasta sayısının arttırılması sağlanmıştır.
İnsan akciğer kanser LC-3 hücre hatlarında TRPM5 iyon kanalının otofajik hücre ölümündeki rolünün araştırılması
ÖZET Otofajik yollar, akciğer kanseri (LC) etiyopatojenezisine katkıda bulunurlar. Otofajinin anahtar düzenleyicisi olarak tanımlanan hücre içi kalsiyum seviyeleri, kalsiyum kanalları tarafından kontrol edilir. Geçici potansiyel metastatin 5'in (TRPM5) otofajik yollarda rolünün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, akciğer kanseri A459 hücre hattındaki otofajik yol üzerinde, bir kalsiyum kanalı olan TRPM5'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. A459 %5 CO2, % 95 hava ile 37°C'de nemlendirilmiş bir inkubatörde % 5 fetal bovin serumu içeren RPMI-1640 ortamında oluşturuldu. A459 hücre dizisindeki TRPM5, siRNA aracılığıyla bloke edildi. A459 hücrelerinden RNA izolasyonu ise üçlü reaktif ile yürütüldü. Otofaji ile ilişkili genlerin mRNA ifade şekilleri kantitatif RT-PCR (qRT-PCR) ile gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA grubundaki TRPM5 mRNA expresyon düzeyinin, kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış olduğu görüldü. siRNA verimliliği ise qRT-PCR verileri kullanılarak % 83 olarak hesaplandı. Ayrıca, qRT-PCR sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında TRPM5-siRNA grubunda, otofaji ile ilgili genler olan ATG3, ATG5, ATG10, ATG12, LC3A, LC3B, LAMP3BECLIN1, AMBRA1, ULKE3 seviyelerinde belirgin bir artış olduğu gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA uygulaması, otofajik yollardaki genlerin ekspresyonunu açıkça arttırmaktadır. Bu veriler, TRPM5 supresyonunun, otofajik mekanizmaları harekete geçirebileceğini göstermiştir. Kanserde, otofajinin, hücrelerin hem sağkalımına hem de ölümüne yol açabilen iki farklı fonksiyon gösterebileceği tespit edilmiştir. TRPM5 ile ilişikili otofajın tespit edilmesi ile TRPM5 otofajisi hedef alınarak inhibisyon ya da aktivasyon yapılabilir. Bu durum, hücrelerin otofajik ölümüne yol açan kanser tedavilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, otofaji, TRPM5 iyon kanalları, Hücre kültürü, qRT-PCR.
İnsan hepatosellüler kanser hücre kültüründe tarantula cubensis ekstresinin antitümör etkinliğinin araştırılması
Amaç: İnsan Hepatoseller Kanser Hücre Hattı(HepG2) üzerinde Tarantula Cubensis Ekstresinin Ki-67 ekspresyonunu supresyon etkisi üzerinden antitümöral etkinliğinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada HepG2 hücreleri kullanıldı.Kontrol grubunda HepG2 hücre hattı ve Tarantula Cubansis Eksresinin(TCE) uygulandığı HepG2 hücre hattı olarak iki grup oluştuldu. Öncelikle HepG2 hücre hattı üzerine etkin TCE sitotoksik ve IC50 dozu MTT yöntemi ile belirlendi. Daha sonra MTT yöntemi ile belirlenen IC50 dozlarında TCE'nin HepG2 hücre hattında immunboyama ile Ki-67 ekspresyonunu supresyon etkinliği ölçüldü. Bulgular: HepG2 hücre hattında MTT testi ile TCE'nni IC50 dozları 24 saat bekeleme sonrası 5µg/ml ,48 saat ve 72 saat bekeleme sonrası ise 1µg/ml olarak saptanmıştır. İmmunboyama neticesinde 24. saatde kontrol grubunda HepG2 hücrelerinde Ki-67 %75 saptanırken , 5µg/ml doz TCE'nin Ki-67 ekspresyonunu supresyon oranı %48olduğu görülmüştür.48. saat kontrol grubunda immunboyama ile Ki-67 %90 saptanırken , 1µg/ml TCE uygulanan grupta Ki-67 ekspresyon supresyonu %35 olduğu saptanmıştır.72. saat saat kontrol grubunda immunboyama ile Ki-67 %92 saptanırken , 1µg/ml TCE uygulanan grupta Ki-67 ekspresyon supresyonu %42 olduğu saptanmıştır Sonuç: Tarantula Cubensis Ekstresinin HepG2 hücre hattında Ki-67 ekspresyonunu 24. saatde 5µg/ml dozda, 48 ve 72. saatlerde ise 1µg/ml dozda HepG2 hücre hattında Ki-67 ekspresyonunu istatistiksel olarak anlamlı derecede baskıladığı görülmüştür.
Hepatosellüler karsinoma hücre proliferasyonunda lösince zengin tekrarlar içeren g-protein aracılıklı reseptör 5 (LGR5)'in önemi
Her yıl yaklaşık 700 bin yeni karaciğer kanseri olgusu tanımlanmaktadır ve bu vakaların yaklaşık %85-90'ı Hepatosellüler karsinoma (HCC)'dır. İkinci ölümcül kanser türü olan HCC için, hepatit virüsleri, kronik alkol kullanım, obesite ve aflatoksin gibi kimyasallar en iyi bilinen risk faktörleridir. Tüm HCC'lerin üçte birinde, mutasyonel ya da mutasyonel olmayan şekilde oluşan Wnt/beta-katenin sinyalizasyon bozuklukları, bu yolağın hepatokarsinogenez sürecindeki önemini göstermektedir. Örneğin bir Wnt reseptörü olan FZD-7 HCC'lerin %90'ında aşırı eksprese edilmektedir. Yine HCC'lerin %20 ile %40 aralığında, anormal sitoplazma ve çekirdekte lokalize beta-katenin birikimi bulunmaktadır. Fakat, artan nükleer beta-katenin ve onun transkripsiyonel hedeflerinin ekspresyonu arasında bir korelasyon olmaması bize HCC için bilinen hedef genlerinin ekspresyonunu kontrol eden başka sinyal yolaklarının olabileceğini ve/veya böylesine aktivasyona bağlı HCC'de bilinenlerin dışında başka hedef genlerin bulunabileceğini düşündürdü. Grubumuzca yapılan önceki çalışmalarda Lityum-aracılıklı Wnt/beta-katenin sinyalizasyonu uyarımı ile HCC hücre hatlarından HuH7'da LÖSİNCE ZENGİN TEKRARLAR İÇEREN G-PROTEİN ARACILIKLI RESEPTÖR 5 (LGR5) gen ekspresyonunun en az 10 kat arttığı gösterilmiştir. Barsak dokusunda Wnt/beta-katenin hedef genlerinden biri olarak tanımlanan LGR5'ın, son yıllarda kolon ve saç folikül hücrelerinde kök hücre belirteci olduğu ve özellikle kolon kanser kök hücrelerin tanımlanmasında kullanıldığı bildirilmiştir. Bu tez kapsamında ise LGR5'ın HCC hücre hatlarında ekspresyonları ve hücre proliferasyonundaki rolü araştırılmıştır. Buna göre, ilk olarak LGR5, 9 HCC hücre hattından (SNU398, SNU-475, SK-Hep1, HepG2, PLC, Mahlavu, Hep3B, SNU449, HuH7), yalnızca literatürde hepatik kanser kök hücre (HpCSC) içerdikleri bildirilen, daha az motil ve invaziv olan, epitelyal-benzeri HCC hücre hatlarında (HepG2, PLC, Hep3B, HuH7) yüksek düzeyde eksprese olurken, diğerlerinde yok/düşük şeklinde bulunduğu tespit edilmiştir. İkinci olarak ise, HuH7 hücrelerinde, Wnt/beta-katenin sinyal yolağını tetikleyen her hangi bir indüksiyon olmadan, pCMV6-AC-GFP-LGR5 plazmiti ile geçici transfeksiyon aracılığı ile overeksprese edilen LGR5'in boş plazmit (mock) kontrolüne karşı hücre proliferasyonunda anlamlı değişiklikler yapmadığı bulunmuştur. Çalışmalarımızda ek olarak LGR5 sinyalizasyonunu ve bu sinyalizasyonun etkilerini aydınlatmak için LGR5 overeksprese eden hücrelerde LGR5/Wnt3a/R-Spondin1 üçlü kompleksin hücre biyolojisini ve Wnt/beta-katenin sinyal yolağını nasıl etkilediği araştırılmıştır. R-Spondin1 tek başına Tcf/Lef transkripsiyonel aktivitesini artırmazken, Wnt3a tek başına Tcf/Lef transkripsiyonel aktivitesinin artışına sebep olmuştur. Ayrıca Wnt3a ve R-spondin1 ikisi bir arada oldukları durumda Tcf/Lef transkripsiyonel aktivitesi daha da artmıştır. HuH7 hücrelerinde, pCMV6-AC-GFP-LGR5 plazmiti ile geçici transfeksiyon aracılığı ile overeksprese edilen LGR5 ekspresyonunun ise bu değişimler üzerine etkisinin olmadığı yani, Wnt3a veya Wnt3a/R-Spondin1 sinyalizasyonunun LGR5'ten bağımsız olduğu sonucu cıkmaktadır. LGR5 overeksprese hücrelerde boş vektör kontrole göre, Wnt3a ve/veya R-Spondin1'in tek başlarına, bir arada ya da hiç olmadıkları durumlar arasında hücre proliferasyonunda bir değişimin olmadığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, LGR5'in , Wnt/ß-katenin sinyal yolağını indüklemeden HCC hücre proliferasyonda anlamlı bir rolü bulunmasa da, HpCSC içeren daha az invaziv ve motil olan grupta daha fazla bulunması bize, henüz bilmediğimiz başka biyolojik davranışlarda rolü olabileceğini ve bunun ileride araştırılması gerektiğini düşündürmektedir.
Karaciğer hücreli kanser olgularında yapılan take işleminde konvansiyonel yöntem ile ilaç salınımlı partikül kullanılımının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma
AMAÇ VE HİPOTEZ: Unrezektabl evrede karaciğer hücreli kanser (KHK) hastalarında sağ kalım avantajı sağlayan tek palyatif tedavi yöntemi transarteryal kemoembolizasyondur (TAKE). Ancak TAKE işleminde kullanılan kimyasal ajanlar; embolik materyaller ve teknik detaylarda konsensüs yoktur. İlaç salınımlı partikül (drug eluting beads-DEB) yeni geliştirilmiş bir metottur. Konvansiyonel yönteme göre, tümörde daha etkin nekroza yol açtığı ve daha iyi tolere edildiği saptanmıştır. Ancak sağkalımdaki faydaları tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı konvansiyonel TAKE ve DEB TAKE yöntemi ile tedavi edilmiş unrezektabl KHK hastalarında izlenen tümör cevap oranlarını; işleme bağlı gelişen komplikasyonları ve hastaların sağ kalımlarını karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 2004- 2013 yılları arasında unrezektabl KHK hastalarına uygulanmış olan TAKE işlemleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tümör besleyici arteri kateterize edilerek konvansiyonel yöntemde lipiodol ve doksorubisin karışımı verilmesi ardından polivinil alkol ile embolizasyon işlemi uygulanmıştır. DEB TAKE yönteminde ise DC Bead partikülleri doksorubisin ile yüklenerek tümör besleyici arterine uygulanmıştır. İstatiksel analiz için Kaplan Meier metodu (Wilcoxon ve log rank testleri), ki kare testi; bağımsız değişkenlerde t-testi kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 64 hastaya yapılmış 92 TAKE işlemi dahil edildi. Konvansiyonel grupta 41 işlem (%44,5); DEB grubunda 51 işlem (%55,5) uygulandı. TAKE gruplarının cinsiyet, yaş dağılımları; etiyoloji; Child-Pugh-Okuda-BCLC-CLIP evreleri; tümör sayısı ve boyutları; TAKE işlem sayıları açısından farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Okuda evre I olan hastalarda DEB TAKE tedavisi sonucu tümör rasyonel cevap oranlarının daha fazla olduğu görülmüştür (%50'e karşılık %77,8; p=0,018). Karaciğer absesi gibi ciddi yan etkiler konvansiyonel grupta daha sıklıkla izlenmiştir (%26,8'e karşılık %3,9; p=0,002). Medyan sağkalım süreleri konvansiyonel grupta 8,3 ay (0,9-15,7); DEB grubunda 18,3 ay (9,7-26,9; p=0,004) olarak hesaplanmış olup DEB TAKE grubunda daha yüksektir. SONUÇ: TAKE uygulamalarında henüz standart bir metot bulunmamaktadır. Farklı metotların sağkalıma olan faydaları ise tartışmalıdır. Çalışmamızın sonuçları DEB TAKE yönteminin seçilmiş KHK hastalarında etkili ve güvenli bir tedavi olduğunu göstermiştir. Sağ kalım süreleri DEB TAKE grubunda konvansiyonel gruptan daha yüksek bulunmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Karaciğer hücreli kanser, ilaç salınımlı partikül, transarteryal kemoembolizasyon