Karaciğer neoplazmları
Bu konu başlığı altında 64 tez
Vücut kompozisyonu değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu artışı) intraarteryal tedavi uygulanan primer ve sekonder karaciğer maligniteli hastalardaki prognostik rolünün araştırılması
Amaç: İntraarteryal tedavi uygulanan hepatoselüler kanser (HSK) ve metastatik kolorektal kanser (mKRK) hastalarında işlem öncesi hastaların vücut kompozisyon değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu indeks artışı) tedavi yanıtına ve sağkalıma olan etkisini, ayrıca kontrol görüntülemelerde izlenen vücut kompozisyon değişimlerinin sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2012-31 Aralık 2022 tarihleri arasında intraarteryal tedavi uyguladığımız toplam 160 HSK (ortalama yaş: 63.45±11.79, E/K:123/37) ve 146 mKRK (ortalama yaş: 59.98±11.94, E/K:90/56) hastasını belirledikten sonra hastaların işlem öncesi 30 gün içinde elde edilmiş BT tetkikleri üzerinden L3 vertebra seviyesinden ölçüm ile vücut kompozisyon parametreleri (iskelet kas alanı, iskelet kas dansitesi, ciltaltı yağ dokusu alanı ve viseral yağ dokusu alanı) belirlendi. Sarkopeni ve miyosteatoz tanımı için literatürde tanımlanmış sınır değerler; ciltaltı ve viseral yağlanma tanımları için ise kendi hasta populasyonumuzun ortanca değerleri kullanıldı. Vücut kompozisyon parametreleri ile tedavi yanıtı ilişkisi belirlendikten sonra tek ve çok değişkenli binominal lojistik regresyon yöntemi ile tedavi yanıtına etki eden faktörler araştırıldı. Ardından vücut kompozisyon değerleri sağkalım ilişkisi ve tedavi yanıtı-sağkalım ilişkisi Kaplan-Meier yaşam analizi yöntemi ile ortaya konuldu. Hastaların kontrol görüntülemelerinden HSK grubu için mRECIST, mKRK grubu için RECIST 1.1 kılavuzu doğrultusunda vücut kompozisyon değerlerindeki değişimler belirlendi ve negatif veya pozitif yöndeki değişikliklerin sağkalım ile ilişkisi Kaplan-Meier analizi ile ortaya konuldu. Ardından tek ve çok değişkenli Cox-regresyon yöntemi ile progresyonsuz ve genel sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Ayrıca "propensity score matching" (PSM) yöntemi ile bazal değişkenlerdeki farklılıklar ortadan kaldırılıp seçici yanlılık azaltılarak sağkalımı etkileyen faktörler tekrar araştırıldı. Bulgular: Hepatoselüler kanser hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %77.7, objektif yanıt oranı %55.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda erkek cinsiyet (odds oranı: 0.30, %95 güven aralığı: 0.11-0.81, p=0.017), ECOG skoru (odds oranı: 0.26, %95 güven aralığı: 0.08-0.89, p=0.032), AFP düzeyi (odds oranı: 0.36, %95 güven aralığı: 0.16-0.81, p=0.014) ve ALBI skoru (odds oranı: 7.23, %95 güven aralığı: 0.76-68.61, p=0.085)'dir. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kası indeksinde azalma olanların hem progresyonsuz hem de genel sağkalım süreleri daha kısayken iskelet kası dansitesinde azalma olanların genel sağkalım süreleri daha kısadır. Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (hazard oranı:0.51, %95 güven aralığı: 0.31-0.84, p=0.009), Child evresi (p=0.004), albümin düzeyi (hazard oranı=1.56, %95 güven aralığı=1.06-2.31, p=0.024), AFP düzeyi (hazard oranı:1.83, %95 güven aralığı: 1.22-2.75, p=0.003), sarkopeni (hazard oranı=1.59, %95 güven aralığı=1.05-2.41, p=0.029), miyosteatoz (hazard oranı=1.96, %95 güven aralığı=1.32-2.92, p=0.001) ve kontrolde iskelet kası indeksinde azalma (hazard oranı=2.13, %95 güven aralığı=1.41-3.22, p<0.001) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 2.06, %95 güven aralığı: 1.24-3.42, p=0.005) ve kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı: 2.27, %95 güven aralığı: 1.35-3.81, p=0.002) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Hepatik metastazı olan KRK hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %53.1, objektif yanıt oranı %23.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (odds oranı: 4.21, %95 güven aralığı: 1.36-13.07, p=0.013) ve AST artışı (odds oranı: 0.22, %95 güven aralığı: 0.04- 1.07, p=0.061)'dır. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kas indeksinde azalma olanlarda progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri istatistiksel anlamlı olarak daha kısa iken (sırasıyla p=0.028 ve p=0.016), iskelet kas dansitesi değişiklikleri ile sağkalım arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir (sırasıyla p=0.608 ve p=0.125). Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda ECOG skoru (hazard oranı=2.08, %95 güven aralığı= 1.44-2.99, p<0.001), KCFT yüksekliği (hazard oranı=1.84, %95 güven aralığı=1.19-2.84, p=0.006), sarkopeni (hazard oranı=2.96, %95 güven aralığı=1.68-5.21, p<0.001), kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı=2.03, %95 güven aralığı=1.16-3.55, p=0.013) ve miyosteatoz (hazard oranı=2.17, %95 güven aralığı=1.31- 3.58, p=0.002) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 1.91, %95 güven aralığı: 1.20-3.05, p=0.006) ve miyosteatoz (hazard oranı: 1.97, %95 güven aralığı: 1.00-3.87, p=0.049) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Sonuç: Hem HSK hem de mKRK hasta gruplarımızda bazal sarkopeni ve miyosteatoz hastaların progresyonsuz ve genel sağkalımı etkileyen faktörlerden birisi olup bu faktörlerin varlığı prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kontrol incelemelerde iskelet kas indeksindeki azalma da her iki hasta grubunda prognozu olumsuz yönde etkilemektedir.
HBV enfeksiyonu zemininde hepatosellüler karsinom gelişen olgularda prognostik risk faktörlerinin incelenmesi
HBV Enfeksiyonu Zemininde Hepatosellüler Karsinom Gelişen Olgularda Prognostik Risk Faktörlerinin İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi. Ankara, 2023. Amaç: Hepatit b virüs (HBV) ilişkili hepatosellüler karsinom (HSK) olgularında sağkalıma etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Ocak 2010 ile Ocak 2021 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan 114 hastaya ait bilgiler olarak toplandı. Sirotik hasta ve non-sirotik hasta gruplarına ait karşılaştırıldı. Log-rank ve Cox regresyon analizi ile sağkalıma etki eden faktörler tanımlandı. Bulgular: Tek değişkenli sağkalım analizinde; vücut kitle indeksi (VKI), AFP, bilirubin düzeyleri, AST, GGT, ALP, albümin, albümin/ALP oranı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), en uzun tümör çapı, hipertansiyon, infiltratif tümör, asit, tedavi tipi sağkalım ile ilişkili bulundu. 64 (%56,1) hastada siroz mevcuttu, azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde, ALP, asit, en uzun tümör çapı, AFP ve albümin sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlerdi. Sirotik ve non-sirotik hastalar karşılaştırıldı; albümin, lökosit, nötrofil, trombosit, albümin/ALP oranı ve hipertansiyon sirotik grubunda daha yüksek izlendi. VKI, non-sirotik grubunda sağkalıma etki etmekte, sirotik grupta ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sirotik hasta grubunda ise AST/ALT, globülin NLO, nötrofil ve lökosit sağkalıma etki etmekte, non-sirotik hasta grubunda ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sonuç: Karaciğer fonksiyon testleri, hemogram ilişkili parametreler, tümör yüküne ilişkilin bulgular, AFP, siroz ve komplikasyonlarının literatürle uyumlu şekilde sağkalıma etki ettiği görüldü. Non sirotik hasta grubunda VKI artışı ile sağkalımda artış izlendi, hipertansiyon sıklığı sirotik olgulara göre daha yüksek bulundu. HBV ilişkili HSK gelişen olguların ⁓%30-50'sinde siroz izlenmemesi göz önüne alındığında, non-sirotik hastalarda metabolik etkenlerin sağkalıma ilişkin etkileri için ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatit B virüs, Hepatosellüler karsinom, Sağkalım, Karaciğer sirozu
Hepatoselüler kanser hastalarında uygulanan tedavilerin sağkalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Hepatoselüler karsinomun (HSK) yüksek mortaliteyle seyreden bir hastalık olup, günümüzde tedavi seçenekleri ve tedavilerin etkinliklerine yönelik çok sayıda çalışma yürütülmektedir. Bu çalışma; literatürdeki mevcut bilgiler ışığında hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve görüntüleme verilerine dayalı olarak cerrahi, ablasyon, transarteriyel kemoembolizasyon, transarteriyel radyoembolizasyon (TARE) ve sistemik tedavilerin HSK hastalarının sağkalım süreleri üzerindeki etkinliğini analiz etmektedir. Çalışmaya 311 hasta retrospektif olarak dahil edilmiştir. Hastalar, demografik ve klinik özelliklerine, aldığı tedavi seçeneklerine göre incelenmiş ve sağkalımları analiz edilmiştir. Medyan kümülatif sağkalım süresi 21,5 ay bulunmuştur. Ağır alkol tüketimi ve sigara kullanımının sağkalıma olumsuz etkisi olduğu, diğer demografik ve etiyolojik faktörlerin anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur. Çalışmamızda gastrointestinal sistem kanaması öyküsü ve hepatik ensefalopati varlığının sağkalım üzerine olumsuz etkisi gösterilmiştir. Ayrıca laboratuvar parametrelerinden hemoglobin düzeyi, sodyum, albümin, trombosit sayısı, lökosit sayısı, nötrofil lenfosit oranı, kan üre azotu, potasyum, alkalen fosfataz, gama glutamil transferaz, total ve direk bilirubin, aspartat aminotransferaz, alfa fetoprotein ve sedimentasyon düzeylerindeki bozuklukların sağkalıma etkisi gösterilmiştir (p<0,05). Radyolojik görüntülemelerde lezyon sayısı, tümör çapı, metastaz veya lenfadenopati varlığı, satellit lezyon varlığı çalışmamızda sağkalımı göstermede önemli prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Hastaların 1 yıllık ve iki yıllık takiplerinde; ilk bir yıl içinde progresif hastalık olmasının sağkalıma olumsuz etkisi daha fazla olduğu gösterilmiştir. Performans durumu, albümin bilirubin indeksi, sağkalımda kullanımı anlamlı bulundu. Hasta popülasyonumuzda, mevcut skorlama sistemleri değerlendirildiğinde sağkalımı belirlemede Honkong Liver Cancer (HKLC) sisteminin diğer sistemlere kıyasla daha başarılı olduğu olduğu gösterilmiştir (p=0,000). Küratif tedavilerin küratif olmayan tedavilere göre belirgin sağ kalım avantajı sağladığı saptanmıştır. Primer tedavilerden TARE, TAKE, sistemik kemoterapilerin uygulandığı hastalarda sağkalım daha düşük bulundu (p=0,000). Multimodal tedavilerden lokorejyonel tedavi ve cerrahi uygulanan hastalarda sağkalım yüksek bulunmuştur (p=0,002). Hastaların aldığı tedavi modaliteleri sağkalıma etkisinin incelendiği, nakil hastalarının dahil edilmediği analizde; medyan sağkalım küratif tedavilerde 97,6 ay (80,4-114,9), tedavi almayan hastalarda 3,6 ay (1,4-5,7) olarak bulunmuştur.
Hepg2, CACO-2 ve HT-29 kanser hücrelerinde 2D jel elektroforez ve MALDI-TOF/TOF-MS ile ankaferd hemostat' ın in-vitro antineoplastik etkisinin proteomik açıdan araştırılması
Yaşam bilimlerinde çığır açan keşiflerden biri insan genom projesinin tamamlanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak tüm genom haritasının oluşturulması, bilim adamları için zorlu bir görevi de beraberinde getirmiştir. Bu görev insan proteomunun karakterizasyonudur. Proteomik araştırmalar, moleküler seviyede değişim gösteren proteomların analizinin yapıldığı çalışmalardır. Onkoproteomik, kanser hücresindeki protein etkileşimlerini içeren proteomik teknolojilerin kullanıldığı proteomiklerin bir koludur. Kanser patogenezinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak, tanı için yeni tümör biyobelirteçleri geliştirmek ve örneklerin proteom profili kullanılarak erken tespit ve teşhisi sağlamak için onkoproteomik çalışmalar yapılmaktadır. Bu tez çalışması kapsamında, Caco-2 ve HT-29 kolon kanseri ve HepG2 karaciğer kanseri hücre hatları, Ankaferd Hemostat (ABS; Ankaferd Blood Stopper®) ile farklı sürelerde muamele edilmiştir. ABS ile muamele edilen hücreler (işlenmiş, T grubu) ve muamele edilmeyen hücreler (kontrol, C grubu) üzerinde karşılaştırmalı proteomik çalışmalar yapılmıştır. Proteomik çalışmalarda, 2 boyutlu jel elektroforezle ayrılan C ve T gruplarına ait proteinler için imaj analizi çalışmaları yapılmıştır. C ve T grupları karşılaştırıldığında, nicel anlamda en az 2 kat farklılaşan proteinler, MALDI-TOF/TOF-MS ile analiz edilmiş ve peptid dizileme çalışmalarıyla tanımlanmıştır. Tanımlanan proteinler Uniprot ve SwissProt gibi veri tabanlarında taranıp yapıları, fonksiyonları, gen adları ve protein-protein etkileşimleri belirlenmiştir. String veri tabanı aracılığıyla da ABS' nin, kanser hücrelerinde etkilediği biyolojik süreçler ve yolaklar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Proteomik, Kolon kanseri, Karaciğer kanseri, İki boyutlu (2D) jel elektroforez, MALDI-TOF/TOF-MS, Protein etkileşimleri, Ankaferd Hemostat. Bu tez çalışması 114S500 no' lu TUBİTAK projesi ve 17656 no'lu Hacettepe BAB Projesi tarafından desteklenmiştir.
Hepatoblastom tedavisinde ve prognozunda radyolojik ve histopatolojik ipuçları
Amaç: Wnt/Beta-katenin sinyal iletim yolu, karaciğer gelişimi ve rejenerasyonunda önemli görevlere sahip bir yolaktır. Bu yolakta meydana gelen anormal bir aktivasyonun hepatoblastom gelişimine neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada hakkında sınırlı sayıda çalışma olan, beta-katenin proteininin hücre içi ekspresyon özelliklerine göre hepatoblastom hastalarının prognozunu belirlemedeki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Mayıs 2004-Kasım 2018 yılları arasında kliniğimizde hepatoblastom nedeni ile opere edilen olguların demografik özellikleri, PRETEXT evreleri, risk sınıflamaları, radyolojik özellikleri, histopatolojik özellikleri, adjuvan-neoadjuvan kemoterapi (KT) protokolleri, KT yanıtları, nüks ve sağ kalım oranları geriye dönük olarak değerlendirildi. Radyolojik görüntülerine ulaşılan olgular radyolog tarafından vasküler tümör tutulumu açısından tekrar değerlendirildi. Olgular beta-katenin proteininin sitoplazmik ya da nükleer ekspresyonuna göre iki gruba ayrıldı. Bulgular iki grup arasında karşılaştırmalı olarak Fisher-Exact testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. p değeri <0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma süresi içerisinde kliniğimize yönlendirilen toplam 41 hasta mevcuttu. Olgulardan dördü dosya kayıtlarına ulaşılamadığı için çalışma dışı bırakıldı. Kalan 37 (E/K: 22/15) olgunun dördünde beta-katenin ekspresyonu negatif, üçünde beta-katenin özellikleri belirtilmemişti. 2 olgu KT toksisitesi nedeni ile tedavi sırasında kaybedildi. On altı hastada sitoplazmik, 12'sinde ise nükleer beta-katenin pozitifliği saptanan toplam 28 olgu değerlendirmeye dahil edildi. Grupların PRETEXT evreleri, risk grupları, KT yanıtları, cerrahi özellikleri, nüks ve sağkalım oranları aşağıdaki tabloda özetlenmiştir. Beta-katenin Sitoplazmik (n) Nükleer (n) p Ortanca yaş (ay) 18 ay (+/-) 16 ay (+/-) PRETEXT (n:28) 1 0 1 2 4 5 3 7 5 4 5 1 Hepatik Ven Tutulumu (n:26) 0.016 V+ 11/14 3/12 V- 3/14 9/12 Portal Ven Involvement (n:26) 0.45 P+ 6 4 P- 8 8 Risk sınıflaması (n:28) >0.05 Standart 1 4 Yüksek 15 8 Kemoterapi yanıtı (n:27) 0.0046 KT yok 2/15 4/12 ≥%50 4/15 8/12 <%50 9/15 0/12 Transplantasyon (n:8/28) 7/16 1/12 0.035 Sonuç: Çalışmamızda, sitoplazmik beta-katenin ekspresyon özelliklerine sahip olguların daha yüksek oranda hepatik ven tutulumu gösterdiği, daha düşük KT yanıtına sahip olduğu ve geniş cerrahi rezeksiyon ve nakil ihtiyacı olduğu görülmüştür. Bu sonuç literatürde sitoplazmik beta-katenin ekspresyonunun prognoza etkisinin gösterildiği ilk çalışmadır.
Karaciğer tümörlerinde transarteriyel radyoembolizasyon (TARE) tedavisi sonrası alınan Y-90 görüntüleri ile yapılan doz hesabı ve tedavi cevabının öngörülmesindeki rolü
Amaç: Karaciğerin primer ve sekonder tümörleri dünyada kanser ilişkili ölümlerin önemli sebeplerinden biri olup radyoembolizasyon bu hasta gruplarında uygulanabilecek olan bir lokal/bölgesel tedavi yöntemidir. Bu çalışmada 90Y cam ve reçine kürelerle radyoembolizasyon sonrasında alınan 90Y PET/MRG ile yapılan voksel temelli dozimetrinin tedavi yanıtını öngörmede rolü ve tedavi öncesinde yapılan 99mTc-MAA SPECT/BT ile korelasyonunun araştırılması amaçlanmıştır. İkincil amaç olarak ise tedavi sonrasında izlenen toksisite ve komplikasyon sebeplerinin tespiti belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya retrospektif ve prospektif olarak toplamda TARE tedavisi uygulanan 84 hastaya ait 97 tedavi dahil edilmiştir. Bu tedavilerden 60'ında cam küreler kullanılmakla birlikte 37 tedavide ise reçine küreler kullanılmıştır. Hastaların 37'sinde (%44) kolorektal kanser, 24'ünde (%28) hepatosellüler kanser tanıları bulunmaktayken kalan hastaların ise kolanjiyosellüler, meme, pankreas, adrenal bez, tiroid karsinomları, nöroendokrin tümör ve uveal melanom tanıları bulunmaktaydı. Tedavi sonrası 90Y PET/MR görüntülerinde tümör ve normal karaciğer parankimi segmente edilmiş, 90Y PET görüntüleri kullanılarak her bir kompartman için ortalama doz değerleri ve doz-hacim histogramları elde edilmiştir. Dozimetrik parametrelerin tedavi öncesi ve takip PET görüntülerinde belirlenen tedavi yanıtı kategorilerinde (tam yanıt/parsiyel yanıt/stabil/progresyon) dağılımı regresyon analizleriyle araştırılmış ve tedavi yanıtı ile tam tedavi yanıtının öngörülmesinde ayırıcı güçlerinin belirlenmesi için ROC analizleri uygulanmıştır. Ayrıca 90Y PET/MRG ve 99mTc-MAA SPECT/BT ile elde edilen parametreler arasındaki korelasyon araştırılmıştır. PET/MRG ve SPECT/BT ile elde edilen tümör dozlarının tedavi yanıtının öngörülmesindeki başarıları ROC analizleri ile karşılaştırılmıştır. Toksisite değerlendirilmesi içinse tedavi sonrasında Child-Pugh skorunda artış ile ilişkili olabilecek klinik ve dozimetrik parametreler değerlendirilmiştir. Bulgular: 90Y PET/MRG ile elde edilen ortalama doz ve D0-99 değerleri ile yapılan regresyon ve ROC analizlerinde ortalama doz değerlerinin ve neredeyse tüm D değerlerinin tedavi yanıtı ve tam tam tedavi yanıtını öngörmede istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Cam küreler için tam tedavi yanıtı öngörüsünde ise ayrıca D60 ve D70 değerinin tümör ortalama dozundan ayırıcı gücünün istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Tedavi yanıtı ve tam tedavi yanıtının öngörülmesi için yüksek seçiciliğe sahip eşik değerleri hesaplanmıştır. PET/MRG ve SPECT/BT'nin karşılaştırılmasında ise tedavi öncesinde alınan SPECT/BT'nin normal karaciğer parankimi doz değerlerini büyük bir doğrulukla öngördüğü ancak T/N ve tümör dozlarının ise daha düşük bir doğrulukla öngörebildiği izlenmiştir. Tedavi yanıtının öngörüsünde ise SPECT/BT ile PET/MRG edilen ortalama tümör doz değerleri ile tedavi yanıtını öngörüsünde PET/MRG'nin ayırıcı gücünün SPECT/BT'den daha üstün olduğu gösterilmiştir. Tam tedavi yanıtının öngörülmesinde yapılan analizde ise SPECT/BT için ROC analizinde AUC değeri 0,5'ten istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmamıştır. Tedavi öncesi albümin düzeyi, ALBI skoru ve karaciğerde tümör yüzdesinin tedavi sonrasında Child-Pugh skor artışı izlenen ve izlenmeyen gruplar arasında dağılmlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Ancak karaciğer fonksiyon bozukluğunun öngörülmesi için dozimetrik verilerle yapılan analizde ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç: TARE sonrasında alınan PET/MR görüntüleri ile yapılan voksel temelli dozimetri ile tedavi yanıtının ve tam tedavi yanıtının büyük ölçüde öngörülebilmektedir. 99mTc-MAA SPECT/BT ise normal doku dozunu ve daha düşük doğrulukla da olsa T/N oranını ve tümör dozlarını öngörebilmekte ve her ne kadar tedavi yanıtı öngörüsünde PET/MRG'den daha düşük ayırıcı güce sahip olsa da tedavi planı oluşturulması için halen önemini korumaktadır.
Progesteron ve D vitamininin karaciğer kanseri hücreleri üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Kolestaz, karaciğer hastalıklarının en yaygın semptomlarından birisidir. Progesteronun, gebelik sürecinde kullanılmasının kolestaz riskini arttırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda, insan kolestaz örnekleri ile ilgili genlerin ifadesinde benzerlik gösterdiği bildirilmiş olan HepG2 hücre hattı model olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, progesteronun HepG2 hücre proliferasyonu ve karaciğer enzim düzeylerine etkilerini belirlemek, ayrıca D vitamininin progesteron muamelesinin sebep olabileceği olası sitotoksik etkileri engellemede rolü var mıdır incelemektir. Yöntem: Progesteron ve D vitamini tek başına veya birlikte uygulandıktan sonra HepG2 hücre canlılığı ve karaciğer enzimleri alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST) ve laktat dehidrogenazın (LDH) düzeyleri saptanmıştır. Bulgular: Hücrelere uygulanan progesteron dozlarından sadece 1mM ve 2 mM uygulama yapılmayan kontrol hücrelerine kıyasla hücre canlılığında anlamlı bir azalmaya yol açmıştır. Ek olarak, 1mM ve 2mM progesteron uygulaması AST ve LDH değerlerini anlamlı olarak düşürmüştür. D3 vitamininin 0,008 µM ve 166,667 µM dozları aralığında HepG2 hücrelerinde sitotoksik bir etkiye sahip olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, D3 vitamini uygulanmış hücrelerde ALT, AST ve LDH değerlerinde anlamlı bir fark görülmemiştir. Progesteronun tek uygulandığı hücrelerle, progesteron ve D vitamininin birlikte uygulandığı hücreler arasında hücre canlılığı ve karaciğer enzim düzeyleri benzer bulunmuştur. Sonuç: Kullanılan doz ve inkübasyon sürelerinde D vitamininin progesteron muamelesinin sebep olabileceği olası sitotoksik etkileri engellemede rolü olmadığı düşünülmektedir.
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
Hepatosellüler kanserde canlı vericili karaciğer nakli
Amaç: Karaciğer nakli, Hepatosellüler kanser (HSK) tedavisinde genel kabul görmüş bir tedavi modalitesidir. Ancak nakil yapılacak hastaları belirlemede, birbirinden farklı ve rakamlara dayanan çok sayıda kriter mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı Milan kriterleridir. Biz kriter olarak hastalığın karaciğere sınırlı olmasını ve makrovasküler invazyon olmamasını canlı vericili nakil için yeterli görmekteyiz. Bu çalışmada bu kriterler göz önüne alınarak yapılan karaciğer nakli olgularımızın sonuçları değerlendirildi.Materyal-Metod: HSK tanısıyla 105 hastaya karaciğer nakli yapıldı. Ameliyat sonrası erken dönemde kaybedilen ve kadavradan nakil yapılan hastalar dışında kalan toplam 74 hasta değerlendirildi. Hastaların 65'i (% 88) erkek, 9'u (% 12) kadındı. Ortalama yaş 53'tü (19-69). Tek değişkenli Kaplan-Meier ve çok değişkenli Cox proportional hazards modeli ile genel ve hastalıksız sağkalım analizi yapıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Hastaların 32'si (% 43) Milan kriterlerinin içinde, 42'si (% 57) ise dışındaydı. 1 ve 2 yıllık genel sağkalım, Milan kriterleri içindeki hastalarda % 72 ve % 68, dışındakilerde sırasıyla % 61 ve % 58'di. Hastalıksız sağkalım oranları, 1 ve 2 yıl için Milan kriterleri içinde kalan hastalarda % 72 ve % 68 iken, dışındakilerde sırasıyla % 60 ve % 55 bulundu (p>0,05). Milan kriterleri içinde ve dışında olan hastalarda tümör nüksü sırasıyla % 0 ve % 36 idi (p=0.0002). Genel sağkalım açısından sadece AFP değeri, hastalıksız sağkalım açısından ise AFP değeri ve diferansiasyon derecesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Milan kriterleri dışında kalan hastalarda beklenildiği üzere nüks açısından sonuçlar daha kötüdür ancak, kadavra organ bulunmasının zor olduğu ülkelerde, bu hastalar için canlı vericili karaciğer naklinin tek tedavi şansı olduğunu düşünüyoruz. Kadavra karaciğerlerin bu hastalarda kullanılmasının uygun olmadığına inanıyoruz.
Dosimetric calculations in 90Y microsphere treatment
The aim of this study is to compare the mean absorbed doses of tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver obtained by 99mTc¬-MAA SPECT / CT and 90Y PET / CT images before and after treatment in patients receiving 90Y microsphere treatment. Patients with lung shunt fractions> 0.2 are excluded from the treatment. In total of 14 patients (8 females, 6 males, age: 35-76 years, totally 18 tumors) who underwent 90Y microsphere treatment at Yeditepe University Hospital between May 2018 and February 2019 participated in the study. SPECT images are obtained by injecting an average of 185 MBq 99mTc¬-MAA during angiography. The required administered activities for SPECT images were calculated based on VOIs (Volume of Interests) for tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver using the partition method. After 90Y treatment, PET / CT scan is performed and the absorbed dose was calculated with reference to 99mTc-MAA SPECT / CT images, areas for tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver using the same method as 99mTc¬-MAA SPECT. As a results; The absorbed dose of tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver calculated from PET / CT and SPECT counts were compared using Bland Altmann method and 87.5% of the values were found to be within the confidence interval. In this study, it can be said that activity planning based on 99mTc-MAA SPECT is related to 90Y microsphere PET / CT dosimetry calculated based on 99mTc-MAA SPECT areas. The 90Y microsphere PET / CT-based post-treatment dosimetry, based on the 99mTc-MAA SPECT areas, is an effective method for predicting treatment efficacy.
Hepatoselüler karsinom hücrelerinde hipoksi ile indüklenen faktör-1 inhibisyonunun GLUT1 ve paraoksonaz enzim ailesi üzerine etkisinin incelenmesi
Hipoksi ile indüklenebilir faktör-1 (HIF-1), hipoksiye adaptasyonun ana düzenleyicisi olan bir transkripsiyonel aktivatördür. Kanser hücreleri artan miktarda ROS üretir ve bu da oksidatif stresin oluşmasına yol açar. Oksidatif stresin azaltılması amacı ile antioksidan savunma sisteminde yer alan enzimlerden paraoksonaz (PON, EC 3.1.8.1) ailesi (PON1, PON2 ve PON3) devreye girer. Bir glukoz taşıyıcısı olan GLUT1'in ekspresyon seviyesi değişikliğinin bir çok kanser tipinde HIF-1 ekspresyon seviyesi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Laktat dehidrogenaz (LDH), sitozolde laktat üreterek, glikoliz yoluyla devam eden ATP üretimini kolaylaştıran bir enzimdir. HIF-1α'ın artışı ile glukoz taşıyıcılarının ve LDHA'nın artan ekspresyonu, hızla prolifere olan tümör hücrelerinin ihtiyaçlarına mükemmel bir adaptasyon sağlar. Çalışmamızda; HepG2 hücre hattında oluşturulan normoksik ve hipoksik koşullarda HIF-1α inhibitörü Echinomycin'in PON aktiviteleri (paraoksonaz ve laktonaz) ve HIF-1α, GLUT1, LDHA ve PON ailesi protein düzeyleri analiz edilmiştir. HepG2 hücrelerinde Echinomycin'in IC50 dozu WST-1 testi ile 5.7 μM olarak belirlenmiştir. HIF-1α için uygulanması gereken hipoksik zaman aralığı ELISA ve western blot analizleri ile "4 saat" olarak belirlenmiştir. Spektrofotometrik olarak ölçülen PON aktivitelerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Western blot yöntemi ile ölçülen PON1, PON2, PON3, HIF-1α, GLUT1, LDHA proteinlerinin ekspresyonlarındaki değişiklikler de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Glukoz taşıyıcıları, hepatoselüler karsinom, HIF-1α, hipoksi, laktat dehidrogenaz, laktonaz, paraoksonaz
Normoksik ve hipoksik koşullarda hepatosellüler karsinom hücrelerinde ve eksozomlarında paraoksonaz enzim ailesi ile PI3K/AKT sinyal yolağı ilişkisinin incelenmesi
Hepatoselüler karsinom (HCC), hipoksik tümör mikroçevresi ve oksidatif stres ile karakterize edilen, kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir. Enzimatik bir antioksidan olan paraoksonazın (PON) (EC 3.1.1.2), hücreleri oksidatif stresten koruyarak, apoptozun engellenmesi ve kanser hücresinin sağkalımında rol oynadığı düşünülmektedir. ROS detoksifikasyonunda, redoks homeostazında ve PON düzenlenmesinde Fosfatidilinositol-3-kinaz (PI3K)/Akt sinyal yolağı etkilidir. Sinyal iletimine aracılık eden eksozomlar karsinogenez süreciyle de yakından ilişkilidir. Non-invaziv olarak elde edilen eksozom içeriklerinin, erken tarama, erken tanı, terapötik etkilerin izlenmesi ve ilaç direncinin saptanmasında kullanılabilirliği son yıllarda dikkat çekmektedir. Hipoksi ve oksidatif stres koşullarında, eksozom salınımı artmakta ve eksozom içeriği değişmektedir. Çalışmamızın amacı, normoksik ve hipoksik koşullarda hepatosellüler karsinom hücre hattında (HepG2) ve eksozomlarında, PON enzim ailesi ile PI3K/Akt sinyal yolağı proteinlerinin ilişkisini belirlemektir. Çalışmamızda, MACS sistemiyle HepG2 hücre hattı eksozomları izole edilerek Bradford, SEM ve NTA yöntemleriyle karakterize edilmiştir. HepG2 hücre hattı için uygun hipoksi maruziyet süresinin belirlenmesi adına farklı hipoksik zaman dilimlerinde (2, 4, 6, 12 ve 24 saatler) HIF-1α protein seviyeleri western blot ve ELISA kullanılarak tespit edilmiştir. Hem normoksik hem de uygun süredeki hipoksik koşullarda çoğaltılan HepG2 hücre hattından hücre ve eksozom lizatları elde edilmiştir. Paraoksonaz ve laktonaz enzim aktiviteleri spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Ayrıca PON enzim ailesi (PON1, PON2, PON3) ve PI3K/Akt sinyal yolağı proteinleri (Akt, p-Akt, mTOR, p-mTOR) western blot ile analiz edilmiştir. Çalışmamız sonucunda HepG2 hücre hattı için uygun hipoksi maruziyet süresi 4 saat olarak belirlenmiştir. Söz konusu HepG2 hücre hattından eksozomlar başarılı bir şekilde izole edilmiştir. Normoksik koşullara kıyasla hipoksik koşullarda, PON enzim ailesi (PON1, PON2, PON3) protein düzeylerinde anlamlı bir artış olmasına rağmen, paraoksonaz ve laktonaz enzim aktivitelerinde azalma tespit edilmiştir (p˂0.05). Hipoksik koşullar; Akt, p-Akt, mTOR ve p-mTOR düzeylerinde, HepG2 hücrelerinde artışa sebep olurken, eksozomlarında azalmaya sebep olmuştur. Bu sonuçlara göre; hipoksik koşullarda PON enzim aktivite azalmasının HCC'nin karsinogenez sürecine katkı sağladığı gösterilmiştir. PON enzimlerinin ekspresyon artışının da onkogen gibi davranarak PI3K/Akt sinyal yolağının aktifleşmesinde rol oynadığı düşünülmektedir. PI3K/Akt ve PON arasındaki bu ilişkide eksozomların da rol oynadığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Eksozom, Hepatosellüler karsinom, Hipoksi, Paraoksonaz, PI3K/Akt sinyal yolağı.
Moleküler parametreler ile metastatik karaciğer kanserlerinde metastazektomi sonrasi nüksün öngörülmesimümkün mü? Retrospektif çalişma
Planlanan bu tez çalışmasında, kolorektal tümörlerden köken alan metastatik karaciğer kanserlerinde (mKK) takip sırasında oluşan nükse ve kısa sağkalıma neden olan genetik ve epigenetik sinyal yolaklarının araştırılarak rutin pratikte kullanılabilecek güçlü bir biyobelirtecin tanımlanması amaçlanmaktadır. Mevcut tez çalışmasında hasta seçim kriterleri doğrultusunda belirlenen mKK'larda ve primer kolorektal kanserlerde, gerçek zamanlı PCR kullanılarak kök hücre belirteçleri, RAS, PIK3CA, P53, mTOR, VEGF sinyal yolaklarının ve EMT mekanizmasının aktivitesi incelendi. Web tabanlı Sabiosciences PCR-Data Analiz programından yararlanılarak, gruplar arasında mRNA ekspresyon düzeyindeki değişimleri ifade eden kat değişimleri belirlendi. Çalışmada 85 primer kolorektal kanser vakası değerlendirildi. 21 vakada (%24.7) mKK gelişimi gözlendi. Metastazektomi sonrası 21 vakanın 9'unda nüks belirlendi. Genel sağ kalım ortalama 84 ay olarak belirlendi. Hastalıksız sağ kalım da ortalama 51 ay olarak saptandı. Kök hücre CD44, EMT'den SNAIL, TWIST, MEK ve mTOR ekspresyonlarının mKK gelişiminde etkili olduğu saptandı. CD44, mTOR ve SNAIL yüksek ekspresyonları metastazektomi sonrası nüks gelişiminde etkili olduğu gösterildi. Bu çalışmada, CD44, mTOR ve SNAIL'in primer kolorektal tümörlerde yüksek ekspresyonlarının ileride gelişecek mKK ve hatta mKK'larda metastazektomi sonrasında gelişecek nüksü öngörmede kullanılabilecek biyobelirteç adayları olduğu belirlendi. Anahtar Kelimler: Karaciğer metastazları, metastazektomi, sinyal yolakları, RT-PCR, kolorektal kanser
Hepatoselüler karsinomda doksorubisin yüklü mikrosferlerle transarteriyel kemoembolizasyon
Amaç: HSK'lı uygun hasta gruplarında, Doksorubisin yüklü mikrosiferler ileTAKE tedavisinin etkinliğini değerlendirmek ve diğer tedavi yöntemleriylekarşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, daha önce HSK tanısı almış, Şubat 2007-Nisan2010 tarihleri arasında DC Bead ile kemoembolizasyon tedavisi uygulanan 39'u erkek,6'sı kadın, toplam 45 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 59,7 (min: 14, max:77) idi. Hastaların, işlem öncesi standart prosüdürlerden sonra abdominal aortografileri,selektif çölyak ve SMA anjiyografileri yapılarak selektif veya süperselektif olarak DCBead ile embolizasyon işlemleri yapıldı. Hasta takipleri ve tedavi etkinliği RECISTkriterlerine uygun olarak yapıldı ve değerlendirildi.Bulgular: Kümülatif sağkalım oranları 3 ay, 6 ay, 1 yıl, 2 yıl ve 3 yıl içinsırasıyla % 97,4, % 94,7, % 74,5, % 61,8 ve % 39,7 olarak saptandı. Tümör boyutuna,Child-Pugh sınıflamasına, etiyolojik etkene, Okuda ve Barcelona Evreleme Sistemlerinegöre yapılan gruplandırmada, gruplar arasında sağkalım sürelerinde anlamlı farklılıklarsaptandı. Hastalardan en uzun yaşayan 40. ayda takipte olup, en kısa yaşam süresi 1aydı. İşlem başarısı % 100 olarak gerçekleşti. Hiçbir hastada hayatı tehdit edenkomplikasyon gelişmedi.Sonuç: Uygun hastalarda, DC Bead TAKE tedavisi, yaşam süresine vekalitesine olumlu katkıları olan, yan etkisi oldukça az, hastalar tarafından kolay tolereedilebilen etkili bir tedavi yöntemi olup, geleneksel TAKE'ye üstündür.Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler Karsinom, DC Bead, TransarteriyelKemoembolizasyon
Dev primer karaciğer tümörlerinde hepatektomi sonuçlarımız
Primer karaciğer tümörleri özellikle doğu coğrafyasında en sık rastlanan tümörlerdendir. Bu nedenle farklı tedavi modeliteleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Çalışmamızda 1997?2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hepatektomi yapılan dev primer karaciğer tümörlü hastaların retrospektif klinik analizi yapılmıştır.Bu çalışmada tedavi edilen 68 olgunun demografik bilgileri, tümör histolojik tipi, tümörün boyutu ve yerleşim yeri, peroperatif laboratuvar ve radyolojik tetkikleri, kullanılan preoperatif yardımcı yöntemler, yapılan hepatektomi teknikleri, peroperatif kan transfüzyonu, operasyon süresi, postoperatif yatış süresi, postoperatif mortalite ve morbidite, nüks oranları ve yaşam süreleri incelendi.Olguların 45 (%66,2)'i erkek 23 (%33,8)'ü kadındı. Ortalama yaş 50,2 (15-80) idi. Olguların histopatolojik inceleme sonrası 46 (% 67,8)'sı hepatoselüler karsinom, 7 (% 10,3)'si mezenkimal tümörler, 6 (% 8,8)'sı kolanjioselüler karsinom, 6 (% 8,8)'sı nöroendokrin tümör, 2 (% 2,9)'si kist adenokarsinomu iken, 1 olgu (% 1,5) non-Hodkign lenfoma olarak bulundu. Hepatektomi yapılan 68 olgunun 31'inde kronik karaciğer hastalığı saptanmış olup bu olguların tümü hepatoselüler karsinomdu.Tümörün karaciğer içindeki yerleşimi, tümör boyutları, hastanın genel durumuna göre olgulara farklı cerrahi teknikler uygulandı. Tümörün lokalizasyonuna göre olguların 38 (% 55,9)'ine sağ hepatektomi, 7 (% 10,3)'sine genişletilmiş sağ hepatektomi, 18 (% 26,5)'ine sol hepatektomi, 2 (% 2,9)'sine sol lateral segmentektomi, 2 (% 2,9)'sine kaudat lobektomi, 1 (% 1,5)'ine sol hepatektomi ve kaudat lobektomi yapıldı.Operasyon süresi ortalama 158,3 (s.s±46,4) dakikaydı. Operasyonda kullanılan transfüzyonu ise ortalama 3,2 (s.s±3,1) üniteydi. Olguların postoperatif yatış süreleri ortalama 14,4(s.s±9,3) gündü.Olguların 26 (% 38,2)'sında komplikasyon gelişti.Olguların takiplerinde 21 (% 30,9)'inde lokal, intrahepatik ve uzak metastaz gelişirken, 47 (% 69,1)'sinde nüks saptanmadı. 1.yıl sonunda % 78,26 (45)'sı, 3. yıl sonunda % 58,93 (34)'ü 5. yıl sonunda % 46,22 (26)'si 10 yıl sonunda % 7,01 (4)'i yaşamakta idi.Bütün bu bulgular ve incelenen literatür bilgileri sonucunda klinik deneyim, preoperatif değerlendirme, radyolojik olanaklar ve teknolojik destek arttıkça major hepatik rezeksiyonların azalan morbidite ve mortalite oranları ile yapılabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Primer, Hepatoselüler karsinom, Hepatektomi, Komplikasyon
Karaciğer spesifik mikro-RNA 122'nin hepatoselüler karsinomadaki yeri ve önemi
Giri? ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MicroRNA-122, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balcalı Hastanesinde 2011-2012 yıllarında tedavi gören 43 hepatoselüler karsinoma hastasının ve 43 sağlıklı kontrol grubunun serumunda real time-PCR metodu kullanılarak microRNA-122 düzeyleri saptandı.Bulgular: Hepatoselüler karsinomalı hasta grubunun serum miR-122 değerikontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu.( hasta grubu ort.: 0,030173±0,053, kontrol grubu ort.: 0,00493±0,015, p<0.0001 ) ROC eğrisi altında kalan alana göre (0,724) hasta grubunda miR-122 için cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-122 değerleri, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik, prognostik verilerle karşılaştırıldı.Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-122?yi gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırdık. MicroRNA?ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Şu dönemde hastanın serum miR-122 değeri viral hepatit, hepatoselüler karsinom, karaciğer tümör rezeksiyonu ya da karaciğer transplantı gibi durumlarda tedavi öncesi ve sonrası, ameliyat öncesi ve sonrasında bakılankontrollerle karaciğerdeki nekroinflamasyonun giderildiğinin ciddi bir göstergesi olabilir. Ancak miR-122 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler, Karsinom, microRNA-122
Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya
Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü
ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.
Hepatosellüler karsinom tedavisinde küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle transarteryel kemoembolizasyonun etkinliği
Amaç: HSK'lı uygun hasta gruplarında erken dönemde 100μm'dan daha küçük boyutlu doksorubisin yüklü mikrosferlerle yapılan TAKE'nin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2013-Ekim 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde doksorubisin yüklenen 40 ve 75µm'luk mikrosferler (Embozene TANDEM Microspheres; CeloNova BioSciences, Inc, San Antonio, Texas) ile TAKE uygulanan 20 hasta dahil edildi. Hastalara, işlem öncesi, 1. gün, 1. ay ve 3. ay dinamik MRG yapıldı ve tedaviye olan yanıt mRECIST kriterlerine uygun olarak değerlendirildi. Bulgular: Birinci ay kontrolünde GY için TY % 50, PY % 15, objektif yanıt % 65, SH %10, PH %25, 3.ay kontrolünde TY % 50, PY % 11, objektif yanıt % 61, SH % 17, PH % 22 alınmıştır. GY değerlendirilmesinde HDL olan hastalarda olmayanlara göre daha düşük TY ve daha yüksek PH bulunmuştur. HL boyutu <5 cm küçük olan hastaların 1.gün , 1.ay ve 3.ay kontollerinde HL için TY %100'dür. Çalışmamızda tedavi sonrası 24 saat içinde AST ve ALT değerlerindeki artış anlamlı olmamış hastaların çoğunda kritik değerlere ulaşmamıştır ve 1-2.ay içinde anlamlı düşüş saptanmıştır. Sonuç: Doksorubisin yüklü 40 ve 75μm'luk mikrosferlerle yaptığımız pilot çalışmada mRECIST kriterlerine göre erken yanıtın literatürde büyük boyutlu mikrosferlerle yapılan TAKE sonuçlarından farklı olmadığı gözlemledik. Ancak 5 cm'den daha küçük lezyonlarda diğerlerine göre yüksek tam yanıt sağlanmaktadır.
İnsan akciğer kanseri hücre hattında traıl ve bortezomib'in apoptoz yolağı genlerinin MRNA ve protein ekspresyonları üzerine etkilerinin araştırılması
Akciğer kanseri görülme sıklığı ve mortalitesi en yüksek oranda görülen bir hastalıktır. Uzun yıllardır yapılan çalışmalarda çoğu akciğer kanserinde kullanılan tedaviler başarısız olmuştur. Bu çalışmada; küçük hücreli akciğer kanser hücre hattı olan A549 hücrelerinde, TNF-bağımlı apoptoz-uyarıcı ligand (TRAIL) ile uyarılan apoptoz yolağında görev alan genlerin ekspresyon profillerinin ve bu genlerle ilgili protein miktarlarının incelenmesi; rekombinant TRAIL (rTRAIL) ve Bortezomib antitümör ajanların çeşitli kombinasyonlarının bu yolak gen ekspresyonunu ve protein miktarlarını nasıl etkilendiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Amacımıza yönelik olarak insan akciğer kanser hücre hattı (A549)'nın hücre kültürleri yapılmış, hücre kültürleri 3 gruba ayrılarak sürdürülmüştür. İlk grup kontrol grubudur. İkinci gruba dışardan rekombinant TRAIL proteini (rTRAIL) uygulaması yapılmış, üçüncü grup ise rTRAIL ve Bortezomib ile muamele edilmiştir. Bunun sonucunda TRAIL bağımlı apoptoz yolağında görevli genlerin ekspresyon düzeyleri ve protein seviyeleri belirlenmiştir. TRAIL bağımlı apoptoz yolağında görev alan genlerin ekspresyon düzeyleri Real Time PCR, protein seviyeleri ise Western Blot yöntemiyle belirlenmiştir. Ayrıca kültür hücrelerinde apoptoz oranı apoptoz assayle kontrol edilmiştir. Çalışmamızda TRAIL ve Bortezomib uygulaması yapılan hücrelerde TRAIL, TRAIL-R1, TRAIL-R2, TRAIL-R3, TRAIL-R4, OPG, Bcl-2, Bax, Bcl-XL genlerinin RNA ve protein ekspresyonları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Gen ekspresyonu, NSCLC, Real Time PCR, TRAIL, Western Blot
İmmünohistokimya yöntem ile boyanan EZH2 (Enhancer of zeste homologue) veINI1(SMARCB1) markerlarının hepatosellüler kanserde boyanma sıklığı, prognoz üzerine etkisi ve prediktif değeri
Giriş ve Amaç: HSK, genellikle altta yatan bir kronik hepatit veya siroz zemininde gelişen tek veya çok sayıda nodüllerle seyreden primer malign karaciğer hastalığıdır. HSK moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir kanserdir. HSK moleküler patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerin katıldığı çok basamaklı bir süreçtir. HSK henüz patogenezi tam olarak aydınlatılmamış bir malignitedir. Patogenezini anlayabilmek için çok sayıda epigenetik ve genetik çalışmalar yapılmaktadır. Biz de EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyinin HSK epigenetiğindeki önemini anlamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 2011-2019 yılları arasında ÇÜTF' nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 103 HSK' li vaka seçildi. EZH2 ve SMARCB1/INI-1 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. Sorafenib ve/veya lokal ablatif işlem yapilmis hastalarin EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Daha sonra istatiksel olarak hastaların sagkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 89' u (% 86,4) erkek, 14' ü (% 13,6) kadındı. Hastaların median yaşı 68 (min17- max 89) idi. İmmunohistokimya yöntemi ile bakılan EZH2, 45 (% 43,7) hastada pozitif boyanma gösterdi, 58 (% 56,3) hastada boyanma gözlenmedi. INI-1 ise 92 (%89. 3) hastada pozitif boyanma gösterdi, 11 (% 10. 9) hastada boyanma gözlenmedi. Çalışmamızda progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım için EZH2' nin prognostik önemine değindik. Prediktif değer için yeterli hasta sayısına ulaşılamadı. INI1 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılığa yakın bulundu. Sonuç: HSK patogenezinde epigenetik faktörlerin rolü hâlâ araştırılma aşamasında olup EZH2' nin HSK için prognostik önemini vurgulamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: EZH2, SMARCB1/INI1, HSK
Kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında perkütan termal ablasyonun güvenirliliği ve etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı kolorektal karsinom karaciğer metastazlarında uygulanan perkütan termal ablasyon tedavisinin güvenirliliğini ve etkinliğini araştırmak idi. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli retrospektif çalışmaya Haziran 2012 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Kolorektal Karsinom Karaciğer(KRK)metastaz tanısı alan ve hastanemizin tümör konseyi kararı ile termal ablasyon işlemi uygulanan ardışık 51 hasta (67 tümör) dahil edilmiştir. Termal ablasyon sonrası hastalar 1. ay ve sonrasında 3 aylık aralıklar ile takipedilmiştir . Tedaviye yanıt oranları, tedavi sonuçlarına etki edebilecek etkenler, genel sağ kalım süreleri, lokal rekürrens ve komplikasyonlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada KRK metastazı nedeniyle perkütan termal ablasyon uygulanan toplam 67 metastazı olan 51 hasta (26'sı [% 51] kadın) tedaviye yanıt ve işlem güvenirliği açısından değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan hastaların yaşları 26 ile 76 (medyan yaş 54,9) arasında idi. Medyan genel sağ kalım süresi 34 ay (aralık 1-45 ay) idi. Yeni intrahepatik metastaz gelişmesinin genel sağ kalım üzerine etkileri anlamlı bulunmuştur (p = 0,02). Takiplerin 3. ayında işlem uygulanan lezyonların % 86,6 tam yanıt saptanmıştır. Tüm takip süresi boyunca işlem uygulanan tümörlerin % 26,8 lokal rekürrens izlenmiştir. Tümör boyutunun ve ablasyon kenarının işlem başarısına etki ettiği izlenmiştir. İşlem uygulanan hiç bir hastada major veya minor komplikasyon izlenmemiştir. Sonuç: Kolorektal Karsinom Karaciğer metastazlarında uygun hazırlık ve teknikle yapıldığında termal ablasyon işlemi etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. Tümör boyutu ve işleme sekonder ablasyon kenarı işlem etkinliğine etki eden nedenlerdir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal karsinom karaciğer metastazı, lokorejyonel tedaviler, termal ablasyon, sağ kalım, lokal rekürrens.
Karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde bleomisin ve lipiodol karışımı ile kemoembolizasyonun güvenilirliği ve etkinliği
Amaç: Bu retrospektif gözlemsel çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda karaciğer dev hemanjiyomlarının tedavisinde uygulanan Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile transarteryal kemoembolizasyon (TAKE) tedavisinin güvenilirliğini ve etkinliğini araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ekim 2014 ile Ocak 2020 tarihleri arasında Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulanan ve takip edilen 24 dev hemanjiyomu olan ardışık 21 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların işlem öncesi ve sonrası dev hemanjiyom boyutları, hacimleri, bası bulguları not edilmiştir. Veriler, SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada tedavi uygulanmış toplam 24 hemanjiyomu olan 21 hasta (14'ü [%66,6] kadın) istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Hastaların medyan yaşı 47'dir (min-max: 35-69 yaş) arasındadır. TAKE sonrası medyan takip süresi 26,2 aydır (min-max: 5,5-48,5 ay). İki hasta dışında tüm hastalara tek seans Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE uygulandı. Dev hemanjiyomların medyan boyutu, TAKE öncesi 96 mm (min-max: 41-210 mm), TAKE sonrası 61 mm'dir (min-max: 20-120 mm). Dev hemanjiyomların TAKE öncesi medyan hacmi 240,79 ml (min-max: 13,13-2628,62 ml); TAKE sonrası 61 ml'dir (min-max: 3,02-831,16 ml). Hem boyut hem de hacimsel azalma istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,001). Herhangi bir majör komplikasyon gözlemlenmedi. Üç hastada üç günlük semptomatik tedavi ile kendini sınırlayan post-embolizasyon sendromu gelişti. Bu üç hasta dışında tüm hastalarımızın hastanede kalış süresi 24 saat ile sınırlıydı. Sonuç: Bleomisin ve Lipiodol karışımı ile TAKE düşük komplikasyon oranı nedeniyle güvenilir bir yöntemdir. Dev hemanjiyomlarda anlamlı ölçüde küçülme sağlaması nedeniyle, etkin bir yöntemdir. Cerrahi tedavinin uygun olmadığı dev hemanjiyomlu hastalarda alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer, dev hemanjiyom, Bleomisin, Lipiodol, transarteryal kemoembolizasyon.
Kronik karaciğer hastalığında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kronik hastalığa sahip bireylerde fiziksel işlevlerde engellilik, vücut ve ruh sağlıklarının bozulma nedeniyle yaşam kalitesi olumsuz etkilenebilmektedir. Kronik karaciğer hastalıkları, genellikle asemptomatik olmakla birlikte, bazı hastalarda yorgunluk, bulantı, kaşıntı, iştahsızlık ve psikolojik bozukluklar gibi sistemik şikayetler nedeniyle yaşam kalitesinde belirgin bozulma söz konusudur. Hastalarda siroz gelişmeden dahi, hastalığın erken evrelerinde yaşam kalitesinde bozulma görülebilmektedir. Hastalığın yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması ve düzeltilmesi sağlanmalıdır. Hastaların yaşam kalitesini etkileyen başlıca problemlerin belirlenmesi, alınabilecek tedbirleri belirlemeye yardımcı olacaktır. Çalışmamızda kronik karaciğer hastalığı olan hastalarda Kısa-Form 36 ölçeği ile hastaların yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. METOT: Çalışmamıza Gastroenteroloji Polikliniği ve Servisine Kronik Karaciğer Hastalığı (KKH) nedeniyle başvuran 125 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda kontrol grubu bulunmamaktadır. Kronik karaciğer hastalığından başka ek kronik hastalığı olanlar, yaşam kalitesini daha fazla etkileyeceği ve yaşam kalitesini azaltacağı düşünülerek mümkün olduğunca çalışmaya alınmamıştır. Kısa-Form 36 ölçeği kullanılarak, hastaların yaşam kalitesi değerlendirildi. Veriler tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, ortanca, min-max değerleri), bağımsız gruplarda t testi, pearson korelasyon testi ve kruskal-wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 64'ü (%51.2) kadın, 61'i (%48.8) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52.5±13.8 saptandı. Hastaların %80.0'inin MELD skoru 10'un altındadır; %15.2'sinin MELD skoru 11-20, %4.8'inin MELD skoru 21-30 aralığında bulunmuştur. Hastaların %84.8'i Child A, %13.6'sı Child B, %1.6'sı Child C grubundadır. Vitalite (r = -0.11 p=0.219) ve mental sağlık (r = -0.11 p=0.206) dışındaki alt alan puanları Child Pugh evrelemesi ile anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.41 p= <0.001). Benzer şekilde vitalite (r = -0.15 p=0.090) ve mental sağlık (r = -0.10 p=0.249) dışındaki alt alan puanları MELD skoru ile de anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan da en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.44 p= <0.001). Child Pugh evrelemesi ile MELD skoru, yaşam kalitesi üzerine etki bakımından incelendiğinde güçlü korelasyon gösterdi (r=0,79 p=<0.001). SONUÇ: Bu çalışma, literatürle benzer şekilde, yaşam kalitesinin KKH hastalarında bozulduğunu, KKH ciddiyeti ile de yaşam kalitesi değerlerindeki bozulmanın korelasyonunu göstermiştir. Bir çok fiziksel ve psikolojik faktör bozulmuş yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu faktörlerin yaşam kalitesi ile ilişkisinin gücünü gösteren çalışma sayısı arttıkça tedavide odaklanılacak faktörlerin belirlenmesi kolaylaşacaktır. Anahtar kelimeler: Kronik karaciğer hastalığı, yaşam kalitesi, Child Pugh, MELD