Laparoskopi

Bu konu başlığı altında 110 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Laparoskopik cerrahi simülasyonlarında öğrenme düzeyinin elektroensefalografi sinyal analizi ile değerlendirilmesi

Laparoskopik cerrahi işlemler açık cerrahi yöntemlerinden ayrı ve üstün bir psikomotor beceri gerektirmektedirler. Beceri düzeyinin niceliksel belirlenmesi zor olmakla birlikte, yeni yeti öğrenimin ölçülmesinde elektroansefalografi (EEG) kullanımı laparoskopik cerrahi simülasyon kullanıcılarının kalıcı performansının belirlenmesi için yansız bir ölçüt oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu amaç doğrultusunda, bu çalışmada laparoskopik cerrahi simülasyon eğitimi sırasında toplanan EEG verilerinin spektral ve istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır. Etik kurulu onaylı protokol çerçevesinde daha önce laparoskopik cerrahi simülasyon cihazı kullanımı için deneyim sahibi olmayan 10 erkek (baskın sağ el, 22+2,43 yaş) üniversite öğrencisi yazılı onamla deneye katılmışlardır. Bir haftalık arayla 2 ayrı tarihte laparoskopik cerrahi simülasyon eğitim modülü olan peg transferi işlemi yaptırılmıştır. İşlem peg transferinin her birinde 4 adet pegi yuvalarına yerleştirme olarak 3 kez gerçekleştirilmiştir. EEG verileri NPX Lab programı ile spektral analizleri yapılmıştır. SPSS programlarıyla da sonuçlar değerlendirilmiştir. İstatistiksel olarak göreceli güçlerin iki zaman noktasındaki değişimine anatomik yerleşkelerde bakıldığında T3-T5 kanalında alfa ve teta bantlarında, T5-O1 ve P4-O2 kanallarında alfa bandında anlamlı artışların olduğu görülmüştür. Alfa bandındaki artış rahatlama ve gevşeme durumunun olduğu, teta bandındaki artış ise yaratıcılık, duygusal bağlantı, sezgi ve gevşeme durumunun gerçekleştiği anlamına gelmektedir. T3-T5 bölgesindeki değişim deneklerin önceki deneyi hatırladıklarını, daha sakin olduklarını, T5-O1 bölgesindeki değişim deneklerin işlemi daha rahat kavradıklarını, P4-O2 bölgesindeki değişim ise sol ellerini de daha aktif kullandıklarını ve mekânsal hafızalarını kullandıklarını göstermektedir. Analiz sonuçlarında, deneklerin ikinci çalışmada yüksek el –göz koordinasyonu ve konsantrasyon gerektiren işlemi daha sakin bir şekilde yaptıkları, sol ellerini daha aktif kullandıkları ve işlemi hatırladıkları görülmektedir. Bu çalışmada laparoskopik cerrahi simülasyon eğitim metotlarının oluşturulmasına yönelik daha etkin niceliksel ölçütlerin saptanabilmesi için özgün ve ilk adımdır.

ElektroensefalografiLaparoskopiİşaret işleme
Fuat Ücrak
Yıldız Technical University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik histerektomilerde trendelenburg pozisyon süresinin kafa içi basıncına etkisinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirilmesi

Bu çalışmada total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınç artısşı üzerine etkisini optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya ASA fiziksel sınıflaması I-III olan,18 yaş üzeri kadın hastalar dahil edildi.bilinen kronik akciğer hastalığı,pulmoner ht,glokom,daha önce göz cerrahisi geçiren diyabetik retinopati,intrakranial kitle/hidrosefali,intrakranial operasyon,ASA IV,optik nörit,daha önce serebral operasyon geçmişi olan hastalar dışlandı.Genel anestezi ile elektif cerrahi planı olan hastalarda indüksiyon öncesi uyanıkken,indüksiyon sonrası,trendelenburg pozisyonundan sonraki 30.dk,60.dk,75.dk,90.dk ve vaka sonunda supine alındıktan 5 dk sonra her iki göz için ayrı ayrı aksiyal ve sagittal planda toplam 4 ölçüm alındı ve aritmetik ortalaması OSKÇ ortalama olarak kayıt edildi. Trendelenburg pozisyon süresi ile OSKÇ de anlamlı artış olduğu bulundu. Sonuç olarak total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif uygulanan trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınca etkisi noninvaziv bir yöntem olan ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü yapılarak takip edilebilir.

HisterektomiLaparoskopiOptik sinir kılıf çapı+4
Hülya Güloğlu
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik üst üriner sistem cerrahilerinde transversus abdominis plane blok uygulanan ve uygulanmayan hastalarda postoperatif ağrı ve komplikasyonların değerlendirilmesi

Amaç: Minimal invaziv cerrahilerde postoperatif ağrı yönetiminde uygulanan multimodal yaklaşımda rejyonal yöntemlerin önemli bir yeri vardır. Bu yöntemlerden olan transversus abdominis plane (TAP) blok son yıllarda oldukça popüler olmuştur. Laparoskopik üst üsriner sistem cerrahisi planlanan hastalarda ultrason (USG) eşliğinde preoperatif TAP blok yapılan grup ile TAP blok yapılmayan kontrol grubunu postoperatif ağrı durumu, ilaç kullanımı ve yan etkilerini, postoperatif hasta konforunu prospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üroloji kliniğimizde 2022 Kasım - 2023 Haziran tarihleri arası böbrek, üreter tümörü veya taşı, böbrek kisti, böbrek atrofisi, üreteropelvik darlık sebepleriyle laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi yapılması planlanan 18-85 yaş arası oryante ve koopere olan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aktif enfeksiyonu olmayan, kanama diyatezi normal olan hastalar, gebe olmayan, ağır komorbid hastalıkları, obezitesi ve geçirilmiş batın cerrahileri olmayan hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastalar randomize kontrollü olarak sırayla ilk 21 kişi kontrol grubu, ikinci 21 kişi çalışma grubu olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna TAP blok yerine postoperatif ağrı durumuna göre intravenöz analjezik ilaç uygulandı. Çalışma grubuna genel anestezi indüksiyonu sonrası anestezi uzmanı tarafından USG eşliğinde unilateral TAP blok uygulandı. Postoperatif ağrı değerlendirmesi için Vizüel Analog Skala (VAS) skorları (1. 2. 6. 12. ve 24. Saat) kullanıldı. VAS skoru 4 ve üstü olan hastalara intravenöz olarak sırayla önce tramadol, sonra parasetamol uygulandı. Kullanılan analjezik miktarları ve türleri, gelişen yan etkiler, ateş, atelektazi, postoperatif mobilite, gaz çıkışı, dren, taburculuk, hemogram, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) takibi ve olası komplikasyonlar prospektif olarak araştırıldı. v Bulgular: Çalışmaya toplam 42 olgu dâhil edildi. Bu hastaların 16'sı kadın, 26'sı erkekti. Gruplar karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (BMİ), sigara kullanım oranı, komorbid hastalık, tanı ve tedavi türü, taraf dağılımı, operasyon süresi anlamlı (p>0,05) farklılık göstermemiştir. TAP blok yapılan grupta 1.saat, 2.saat, 6.saat, 12.saat VAS skorunu TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük bulduk, 24.saat VAS skorunda anlamlı (p>0,05) farklılık saptanmadı. TAP blok yapılan grupta postoperatif ilk 24 saatte Tramadol ve Parasetamol kullanım oranını TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük tespit ettik. TAP blok yapılan grupta hipotansiyon oranı ve gaz çıkarma günü (bağırsak aktivasyonu) TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşüktü. Sonuç: Laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi geçirecek olgularda preoperatif dönemde genel anesteziye ilave USG-TAP bloğun uygulanması, postoperatif ağrıyı, analjezik tüketimini azaltarak ve olası yan etkileri engelleyerek daha iyi hasta konforu sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Minimal İnvaziv Cerrahi, Laparoskopik Ürolojik Cerrahi, TAP Blok

AğrıAğrı yönetimiAğrı-postoperatif+7
Bilal Çelikörs
Hitit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparaskopik sleeve gastrektomi ameliyatında recruitment manevrasının solunum mekanikleri üzerine etkisi

Giriş-Amaç: Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariyatrik cerrahidir. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) morbid obezitenin cerrahi tedavisinde yeni bir yaklaşımdır. Obezite ve anestezi birbirlerinden bağımsız olarak, fonksiyonel rezidüel kapasitenin azalması ve atelektaziye yatkınlık oluşturur. Laparoskopik cerrahilerde uygulanan pnömoperitonyum da akciğer kompliyansında azalma ve atelektazi ile ilişkilidir. Obez hastalarda anestezi yönetiminin en önemli amaçlarından biri, obezite ve pnömoperitonyuma karşı havayolu ve alveolleri açık tutmaktır. Alveolar ''recruitment'' manevrası havayolu basınçlarını yüksek tutarak kapanmış alveolleri açar ve arteriyal oksijenizasyonu artırır. Çalışmamızın amacı, morbid obez hastalarda uygulanan, LSG ameliyatında, yapılan "Recruitment'' manevrasının solunum mekanikleri ve arteriyal kan gazları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, elektif LSG ameliyatı planlanan 18-65 yaş arası, ASA II-III, vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 60 hasta dahil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulandı. Hastalar kura yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara düzeltilmiş kilo hesabına göre tidal volüm 6 mL.kg-1, 8 cmH2O pozitif ekspirasyon-sonu basınç (PEEP), inspire edilen oksijen (FiO2) %40, taze gaz akımı 4 L.dk-1 ve end-tidal karbondioksit (EtCO2) 30-35 mmHg arasında olacak şekilde solunum frekansı ayarlandıktan sonra mekanik ventilasyon uygulandı. Recruitment grubundaki (n=30) hastalara desuflasyondan 5 dk sonra %100 oksijen altında, 40 cmH2O basınçla, 40 sn süreyle, manuel olarak "recruitment" manevrası uygulandı. Kontrol grubunda (n=30) ise mekanik ventilasyona ek bir işlem uygulanmadı. İki grubun operasyon sırasında solunum mekanikleri (kompliyans ve havayolu basınçları) ve arteriyal kan gazı değerlendirmeleri indüksiyon sonrası 10.dk, insuflasyon sonrası 10.dk, desuflasyondan sonra 5.dk, desuflasyondan sonra 15.dk'da yapıldı. Ayrıca derlenme ünitesinde ameliyat sonrası 30. dk arteriyal kan gazı değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda; recruitment grubunda, recruitment uyguladıktan sonra grup içerisinde oksijenizasyonun anlamlı olarak arttığı gösterildi. Ameliyat sonrası 30.dk 1 değerlerinde; recruitment grubunda, parsiyel oksijen basıncı (PaO2 ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ve parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (normal sınırlar içinde) bulunmuştur. Kompliyansın her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte azaldığı ve desuflasyon sonrasında başlangıç değerlerinin üzerinde olduğu saptandı. Desuflasyon sonrası 15. dk ölçümünde kompliyansın recruitment grubunda daha yüksek olduğu belirlendi. Her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte PIP değerlerinde artış olduğu ve desuflasyon sonrasında pnömoperitonyum öncesindeki seviyelere döndüğü saptandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönemde hastalarda recruitment manevrasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç:LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda, PEEP uygulamasına ''recruitment'' manevrasının eklenmesi, solunum mekaniği ve arteryel kan gazı değerlerinin iyileştirilmesinde daha etkili bir yöntem olarak güvenle kullanılabilir.

Cerrahi tedaviCerrahi-sindirim sistemiGastrektomi+4
İsmail Sümer
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatlarında düşük akımlı anestezi yönteminin hemodinami üzerine etkisi

Giriş Amaç: Obezite yaşam kalitesini ve süresini olumsuz olarak etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariatrik cerrahidir. Bariatrik cerrahide anestezi uygulamak riskli ve komplikedir. Yıllardır kullanılan düşük akımlı anestezi tekniğine obezite cerrahisinde kullanımına rastlanmamıştır. Anestezi makinelerinin yüksek standartlara sahip olması, düşük akımlı anestezinin güvenli bir şekilde uygulanabilmesi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Çalışmamızda günümüzde sıklıkla kullanılan düşük akımlı anestezi tekniği, laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatlarında kullanıp hemodinamik açıdan hastaların nasıl seyrettiğini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya LSG ameliyatı planlanan 18-60 yaş arası ASA II-III vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 40 hasta dahil edildi. Hastaların düzeltilmiş kilosu hesaplandıktan sonra ilaçlar buna göre yapıldı. Endotrakeal entübasyon sonrası tüm hastalarda tidal volüm 7ml/kg, solunum frekansı 12/dk ve PEEP 5 cmH2O olacak şekilde ventilasyon başlandı. Düşük akım grubunda balangıçta 4lt/dk (denitrojenasyon amacıyla) %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile 10 dk devam edildikten sonra 1lt/dk %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile düşük akıma geçildi. Normal Akım grubunda 4lt/dk (denitrojenasyon amacıyla) %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile anestezi idamesi sağlandı. Hastalardan anestezi başlangıcı ve bitişinde arter kan gazı örneği alındı. Anestezi başlangıcından sonra 10dk aralıklarla, kalp atım hızı, sistolik arter basıncı, diyastolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, periferik oksijen saturasyonu, bispektral indeks, train of four değerleri kaydedildi. Operasyon bitiminde hastanın spontan solunumu başlayınca dekürarizasyon uygulandı, spontan solunumu ve kas gücü yeterli olduğunda ekstübe edildi. Bulgular: Çalışmamızda; düşük akım grubunda ve normal akım grubunda arter kan gazı örneklerinde, pH, PaO2, PaCO2, HCO3, Laktat ve BE açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Hemodinamik verilerde SAB, DAB, OAB, KAH, SpO2 ve BİS ölçümlerinde iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ameliyat sırasında ve sonrası dönemde hastalarda düşük akımlı anestezi uygulamasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç: LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda düşük akım tekniği güvenle kullanılabilir.

AnestetiklerAnesteziCerrahi+3
Zeynep Ertaş Dursun
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi

Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Belirti ve semptomlarGastrektomiGastrointestinal sistem+7
Yunus Yapalak
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rektum kanserli hastalarda fast track cerrahi uygulaması

Günümüzde rektum kanseri, kansere bağlı ölümlerin ve sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Nüfus artışı, sağlık kaynaklarına daha kolay erişim ve sosyal bilinç oluşumu sonucunda, erken yaşlarda artan sayıda hasta teşhis edilmektedir. Dolayısıyla, ekonomik kaynaklar ve sınırlı hastane kapasitesi açısından zorluklar ortaya çıkmaktadır. Birçok merkez, rektum kanseri tedavisinde hala geleneksel prosedürleri tercih etmektedir. Fast track cerrahi fikri, son 10 yılda ameliyatla ilişkili mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastaların daha hızlı ve ekonomik olarak nasıl tedavi edileceği arayışı sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde 2006 yılından bu yana rektum kanserli hastaların Fast track cerrahi yönteminin sonuçlarını tartışmaktır. Kliniğimizde 2006 yılı Ocak ve Aralık 2009 tarihleri ​​arasında toplam 46 rektum kanserli hasta fast track cerrahi yöntemle tedavi edildi (grup 2). Ocak 2004 ile Aralık 2009 arasında 26 hastaya konvansiyonel yöntemler tercih edildi (grup 1). Bu iki hasta grubu postoperatif morbidite, mortalite ve hastanede kalış açısından karşılaştırıldı. Morbidite oranları grup 1'de% 42,3 ve grup 2'de% 32,6, grup 1'de mortalite oranı% 10,3 idi ve grup 2'de mortalite kaydedilmedi, ancak orantılı olarak daha düşük mortalite ve morbidite olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı(p = 0,45 ve p = 0,054). Ortalama hastanede yatış süresi grup 1'de 10,5 gün ve grup 2'de 7,3 gün olarak saptandı. Bu iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (p = 0,009). Sonuç olarak, rektal kanser cerrahisinde kliniğimizde yapılan fast track cerrahi prosedürünün mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastanede yatış süresini azalttığını söyleyebiliriz. Çalışmamızın en önemli kısıtlılığı açık cerrahi yapmaktı; rektal kanser cerrahisinde rutin laparoskopik cerrahi uygulamasına girdikten sonra çok uygun oranlar elde edilebilir.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiLaparoskopi+4
Coşkun Çakır
Bezmialem Vakıf University · İstanbul Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Standart laparoskopik nefrektomi ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu ileriye dönük çalışmada, standart laparoskopik nefrektomi ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerinin, operasyon süresi, kanama miktarı, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastaların ağrı skoru, analjezik kullanımı, hastanede yatış ve gündelik yaşama dönme süreleri, yaşam kalitesi, hasta memnuniyeti ve operasyon maliyeti açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem ve gereçler: Ocak 2009 ? Eylül 2011 tarihleri arasında selim hastalıklar nedeniyle basit nefrektomi endikasyonu konulan ve transperitoneal yolla laparoskopik basit nefrektomi uygulanan, 10 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. On dokuz hastaya standart laparoskopik nefrektomi, 18 hastaya ise tek port ile laparoskopik nefrektomi uygulandı. Sonuçlar istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi.Bulgular: İstatistiksel değerlendirmede, intraoperatif komplikasyonlar açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,677). Ortalama hastanede yatış süresi tek port ile laparoskopi grubunda daha kısa olmasına rağmen bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,435). İki grubun da görsel ağrı skalası skorlarının zaman içinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşüş gösterdiği görüldü (p=<0,001). Maliyet değerlendirmesinde, iki operasyonun toplam maliyetleri benzer bulundu (p=0,076).Sonuçlar: Tek port ile laparoskopik nefrektomide, bizim hasta grubumuzda standart laparoskopik nefrektomiye göre kozmetik sonuçlar daha iyi, ağrı kesici gereksinimi ve komplikasyon oranı benzer, hastanın toparlanması ve gündelik hayata dönüşü daha çabuk, hasta memnuniyeti daha fazla olmuştur. Tek port ile laparoskopik nefrektominin dezavantajları ise, deneyim gerektiren zor bir teknik olması ve yüksek malzeme maliyetidir. TPLN, laparoskopide deneyimli merkezlerde, kozmetik beklentisi fazla olan hastalarda öncelikle seçilip güvenle uygulanabilir.Çalışmamız, standart ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerini komplikasyon, görsel ağrı skoru, operasyon sonrası memnuniyet, yaşam kalitesi ve maliyet parametrelerinin tümü açısından karşılaştıran ilk çalışma olması açısından önemlidir.Anahtar Sözcükler: Laparoskopi, tek port, nefrektomi, komplikasyon, yaşam kalitesi.

Böbrek hastalıklarıCerrahi-ürolojikKomplikasyonlar+3
Veysi Kaya
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klomifen sitrata dirençli polikistik over sendromlu hastalarda laparoskopik drilling ve gonadotropin tedavilerinin karşılaştırılması

Amaç: Polikistik over, üreme çağındaki kadınların % 5-10'unu etkileyen, en sık görülen endokrinopatilerden biridir. Anouvulasyona bağlı infertilitesi olan kadınların % 75' inde polikistik over sendromu vardır. Polikistik overin sebep olduğu infertilitenin anlaşılması, uygun bir şekilde yönetilmesi ve tedavi verilmesi, infertilite problemi olan ve bebek isteyen çiftlerde büyük öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, polikistik over sendromlu hastaların infertilite tedavisinde; klomifen sitrat kullanmış ve direnç göstermiş hastalarda laparoskopik ovaryan drilling ve gonadotropin tedavilerinin sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Hastanemize 01.01.2002-01.07.2015 tarihleri arasında infertilite polikliniğine başvurmuş, polikistik over sendromu olan infertil kadınlar dahil edilmiştir. Çalışma kriterlerine uyan toplam 124 infertil hasta çalışmaya alındı. Bunların 33'üne laparoskopik drilling uygulanmıştır. 91 kişiye gonadotropin tedavisi verilmiştir. Hastaların androjen ve hormon profilleri, insülin rezistansları, ovulatuar durumları ve tedavileri sonucunda görülen faydalar, elde edilen gebelik sonuçları, bu gebeliklerin seyri değerlendirilmiştir. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular:Laparoskopik drilling ile hastaların androjen profillerinin iyileştiği, over volümlerinin azalarak normal sınırlara indiği, ovulatuar durumlarının iyileştiği görülmüştür. Gonadotropin tedavisinde ise hastaların ovulatuar durumlarının veya androjen profillerinin değişmediği görülmüştür. Gebe kalma oranlarına bakıldığında laparoskopik drilling ve gonadotropin tedavilerinin kümülatif gebelik oranı benzerdir ve birbirlerine üstünlüğü görülmemiştir (p= 0,142). Bunun yanı sıra laparoskopik ovaryan drilling tedavisinin hastanın metabolik ve ovulatuar durumuna daha çok faydası olduğu tespit edilmiştir. Sonuç:İnfertilite hastalarında hasta bazlı değerlendirme ve hastaya uygun tedaviyi verme, başarı sansının yüksek olmasında ve hastaya maksimum fayda sağlanmasında önemlidir. Çalışmamızın sonucunda laparoskopik ovaryan drilling ve gonadotropin tedavileri arasında tedavi sonuçları açısından birbirine üstünlük olmadığı görülmüştür, bu daliteratür ile uyumludur. Tedavi sonuçları ve başarısı değerlendirilirken hastanın klinik durumu ve göreceği fayda esas alınmalıdır. Anahtar sözcükler: polikistik over, gonadotropin, gebelik, infertilite

ClomiphenGebelikGonadotropinler+5
İpek Eskiyörük
Çukurova University
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bariatrik cerrahi uygulanmış hastaların ameliyat sonrası altı ay ve üzeri sürede vücut ağırlığı kaybının, besin tüketim durumunun ve bazı biyokimyasal bulgularının belirlenmesi

Obezite ve obeziteye bağlı metabolik bozukluklar yüksek morbidite ve mortalite ile ilintilidir.Bariatrik cerrahi (BC) morbid obezlerdevücut ağırlığı kaybı ile komorbiditenin iyileştirilmesinde etkin bir yöntemdir.Bu çalışmanın amacı bariatrik cerrahi ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyattan sonra 6 ay ve üzeri sürede vücut ağırlığı kaybı, besin tüketim durumu, beslenme alışkanlıkları ve bazı biyokimyasal bulguların değişimlerininsaptanmasıdır. Çalışma Gaziantep İlinde bir özel hastanede 30 hastada (14 erkek, 16 kadın) yürütülmüştür. Bireylerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, besinlerin tüketim sıklığı ve fiziksel aktivite düzeyleri, 24-saatlik besin tüketim durumları belirlenmiştir. Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) öncesi ve sonrası bazı antropometrik ölçümler, hekim kontrollü olarak rutinde yapılan biyokimyasal ve hematolojikanalizler (açlık kan şekeri, insulin düzeyi, HbA1c, total kolesterol, düşük (LDL) ve yüksek dansiteli(HDL) kolesterol, serum demiri, hemoglobin, alanin aminotransferaz (ALT), B12) değerlendirilmiştir. Bireylerin %56,7'si 30-44 ve %26,6'sı 45 ve üzeri yaş grubundadır.LSG öncesi bireylerin%52,9'unda tip 2 diyabet,%23,5'inde karaciğer yağlanması, %5,9'unda hipertansiyon belirlenmiştir.Ameliyat sonrası bireylerin %73,3'ünün hastalıklarında düzelme görülmüştür,%53,3'ü besin desteği (%82,4'i protein hidrozialtı,%17,6 multivitamin mineral) kullanmaktadır.Ortalama günlük enerji alımı erkeklerde 728,2±250,8 ve kadınlarda 828,8±257,1 kkal'dir. Enerjinin karbonhidrat, protein ve yağdan gelen oranı erkeklerde %32,9±12,6, %24,2±8,1 ve%42,9±12,2,kadınlarda%32,9±9,7, %22,4±7,2 ve %44,6±8,8'dir.Vücut ağırlığı ve BKİ değerleri LSG öncesi ve sonrası erkeklerde 139,9±29,8 ve 98,3±17,8 kg (ortalama kayıp: %29,7; p<0,05), 42,9±8,5 kg/m2 ve 30,7±5,8 kg/m2 (p<0,05), kadınlarda 109,3±15,4 ve 71,8±12,8 kg (ortalama kayıp: %34,3; p<0,05), 41,0±5,3 ve 27,0±4,9 kg/m2 (p<0,05) bulunmuştur.Tüm antropometrik ölçümlerde istatistiksel anlamlılık göstermeyen düşmeler gözlenmiştir.Erkeklerde ALT (p=0,007, p<0,05), kadınlarda insülin (p=0,005, p<0,05), total kolesterol (p=0,016, p<0,05), LDL-K (p=0,004, p<0,05), ALT (p=0,004, p<0,05) düzeylerinde anlamlı düşmeler belirlenmiştir. LSG uzun dönemde vücut ağırlığında önemli kayba ve antropometrik ölçümlerde, biyokimyasal parametrelerde ve morbiditede azalmaya neden olmaktadır.

AntropometriBeslenme durumuBiyokimya+6
Almila Kuyucu
Hasan Kalyoncu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Laparoskopik kolesistektomi sonrası hastaların bilgi ve eğitim gereksinimlerinin belirlenmesi

Bu çalışmada laparoskopik kolesistektomi olan hastaların ameliyat sonrası bilgi ve eğitim gereksinimlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 51.89±15.32 yıldı. Hastaların 41'i erkek, 75'i kadın olmak üzere 116 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın amacı doğrultusunda hastalara hasta öğrenim gereksinimleri ölçeği uygulanmıştır. Hastalara uygulanan hasta öğrenim gereksinimleri ölçeği Croncbah alpha katsayı değeri 0,982 olarak hesaplanmıştır. HÖGÖ toplam ölçek puan ortalamasının 211.2±32.0 olduğu gözlenirken, alt ölçek boyutları en düşük 19.9±4.3, en yüksek 38.8±5.7 ortalama arasında değişim gösterdiği bulunmuştur. Çalışmada yer alan hastaların cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, yaş, çalışma durumu, vakanın tipi, kronik hastalık varlığı ve taburculuk eğitimi alma değişkenleri ile HÖGÖ'den almış oldukları puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Hastaların ameliyat ile ilgili bilgi alma değişkeni ile HÖGÖ'den almış oldukları puan ortalamaları arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak araştırmaya katılan hastaların öğrenim gereksinim düzeyleri yüksek bulunmuştur. Laparoskopik kolesistektomi uygulanacak hastalara cerrahi yöntemler konusunda ameliyat öncesinde bilgi verilmesinin hastalara yararlı olacağı önerilmiştir.

CerrahiEğitim ihtiyaçlarıGenel cerrahi+5
Fatma Targan
Hasan Kalyoncu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Laparoskopik kolesistektomi cerrahisi uygulanan hastalara ılık su içirmenin gastrointestinal sistem fonksiyonlarına etkisinin incelenmesi

Araştırma laparoskopik kolesistektomi cerrahisi uygulanan hastalara ılık su içirmenin GİS fonksiyonlarına etkisinin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Araştırma Kahramanmaraş Necip Fazıl Şehir Hastanesinde 50'si Çalışma Grubu (ÇG), 50'si Kontrol Grubu (KG) olmak üzere 100 hasta ile tamamlandı. ÇG 'deki hastalara cerrahi sonrası 2.saatte ılık su içirildi. KG'deki hastalara ise bağırsak sesleri başladıktan ve gaz çıkışı olduktan sonra ılık su içmelerine izin verildi. Her iki gruptaki hastalar cerrahi sonrası 2,4,8,12. saatlerde GİS fonksiyonları açısından değerlendirildi. İstatistiksel analiz SPSS 22.0 for Windows paket programında yapıldı. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 değeri kabul edildi. ÇG'deki ve KG'deki hastalar bağırsak seslerinin başlama süresi ve gaz çıkarma süresi açısından karşılaştırıldığında aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Bağırsak seslerinin başlama süresi ve gaz çıkarma süresinin etki büyüklükleri pos-hoc test ile değerlendirildiğinde ise etki büyüklüklerinin olduğu tespit edildi. LK cerrahisi uygulanan hastalarda cerrahi sonrası ikinci saate ılık su içirmek bağırsak seslerinin başlama ve gaz çıkarma sürelerinin kısalttığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Laporoskopik Kolesistektomi, Bağırsak Hareketleri, Gaz Çıkışı, Abdominal Distansiyon, Gastrointestinal Sistem Fonksiyonları

Bağırsak hareketleriDistansiyonGastrointestinal sistem+3
Selda Güler
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediyatrik hastalarda laparoskopik cerrahinin, serebral oksijenizasyona etkisinin NIRS ile değerlendirilmesi

Amaç : Gelişen teknoloji ve artan deneyimler sonucunda laparoskopik cerrahi, yetişkinlerde olduğu gibi pediyatrik hasta grubunda da çok geniş uygulama alanı kazanan bir teknik haline gelmiştir. Laparoskopik cerrahi, sıklıkla CO2 gazı ile gerçekleştirilen pnömoperitonyum denilen teknik ile uygulanır. Pnömoperitonyum intraabdominal basıncı artırır, bu durum venöz dönüşü etkileyerek organların perfüzyonunu olumsuz yönde değiştirebilir. Çalışmamızın amacı; pediyatrik hastalarda laparoskopik cerrahinin, serebral oksijenizasyona etkisini NIRS monitorizasyonu kullanarak izlemek, gelişebilecek olumsuz durumları tespit etmek ve alınabilecek önlemleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler : Araştırma için Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Etik Kurulu onayı alındı. Aynı genel anestezi yöntemi uygulanarak laparoskopik cerrahi geçiren 25 pediyatrik olgu ve laparoskopi endikasyonu bulunup açık cerrahi geçiren 26 pediyatrik olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, geçirilmiş ameliyat, ek hastalık ve ilaç kullanımı gibi bilgileri ebeveynlerinden ve hasta dosyalarından detaylı olarak öğrenilerek kayıt altına alındı. Tüm hastaların hemodinamik verileri, NIRS yöntemi kullanılarak ölçülen serebral oksijenizyon değerleri, ameliyathaneye ilk girişte ve cerrahi bitimine kadar belli aralıklarla ölçülerek kaydedilmiştir. Bulgular : Çalışmamızda, laparoskopik cerrahi geçiren 25 çocuk hastada NIRS ölçümlerinde başlangıca göre %20'den fazla desatürasyon 2 hastada gözlenirken, açık cerrahi geçiren 26 hastada %20'den fazla düşüş tespit edilmemiştir. Uygun koşullar altında, açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi 54 arasında serebral oksijenizasyon açısından anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir. Önceki çalışmalarla benzer olarak, komorbiditesi fazla olmayan, ameliyat pozisyonu gibi ek sorunların olmadığı hastalarda, uygun İAB değerleri uygulandığı takdirde laparoskopik tekniğin güvenli olduğu düşünülmektedir. Sonuç : Laparoskopik cerrahide uygulanan pnömoperitonyuma bağlı gelişebilecek fizyopatolojik değişimler serebral oksijenizasyonu bozabilir ve serebral hipoksiye neden olabilir. Anestezistler için ayrı dikkat ve özen isteyen pediyatrik hasta grubunda da laparoskopik cerrahinin güvenle uygulanabilmesi, gelişebilecek hipoksinin erkenden tanınarak, gerekli müdahalenin yapılabilmesi için serebral oksimetre izleminin önemi açıkça görülmektedir. Anahtar Kelimeler : Laparaoskopi, Pediyatri, NIRS, Serebral Oksimetre

CerrahiLaparoskopiOksijen satürasyonları+3
İlknur Bahar Başkavas
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Laparoskopik kolesistektomi sonrası solunum öksürük egzersizlerinin ve oksijen tedavisinin omuz ağrısına ve analjezik tüketimine etkisi

Araştırma; laparoskopik kolesistektomi sonrası solunum öksürük egzersizlerinin ve oksijen tedavisinin omuz ağrısına ve analjezik tüketimine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü müdahale araştırması olarak planlanan bu çalışma Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Genel Cerrahi kliniğinde laparoskopik kolesistektomi uygulanan ve örneklem kriterlerine uyan 105 (Müdahale grubu ( Grup 1: 35, Grup 2: 35) ve Kontrol grubu (Grup 3): 35 ) hasta ile yapılmıştır. Müdahale gruplarından Grup 1 ve 2'ye ameliyattan sonra 4. saatten itibaren derin solunum öksürük egzersizleri, ek olarak Grup 2'ye ameliyattan sonraki ilk bir saat boyunca 2lt/dk O2 tedavisi uygulanmış olup, kontrol grubuna ( Grup 3) herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Veriler, Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu ve Ağrı Değerlendirme Formu aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, "Kruskal-Wallis H ki kare, Friedman ki kare test, korelasyon analizi, normal dağılım gösteren sayısal değişkenler ortalama±standart sapma olarak, normal dağılım göstermeyen sayısal değişkenler ortanca (min-max), kategorik değişkenler sayı ve yüzde kullanılmıştır. Ameliyat sonrası 2. ve 12. saatlerde tüm gruplarda ağrı düzeylerinde artış görülmekle birlikte, 12. saatteki ağrı düzeylerinde müdahale grupları (Grup 1 ve Grup 2) lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Tüm gruplarda ağrı düzeyleri ile SpO2 değerleri arasında negatif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,05). Nonopioidler müdahale gruplarında (Grup1, Grup 2) kontrol grubuna (Grup 3) göre daha az miktarda tüketilmiş olup (p>0,05), opioidler ise sadece kontrol grubunda (Grup 3) tüketilmiştir. Sonuç olarak, laparoskopik kolesistektomi sonrası solunum öksürük egzersizlerinin ve oksijen tedavisinin omuz ağrısını ve analjezik tüketim miktarını azalttığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Laparoskopik Kolesistektomi, Solunum Öksürük Egzersizleri, Oksijen Tedavisi, Omuz Ağrısı, Ağrı, Hemşire

AnaljeziAğrıEgzersiz tedavisi+7
Tülay Artıklar
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üreteropelvik bileşke darlığı nedeni ile açık ve laparoskopik piyeloplasti yapılmış çocuk hastaların klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPD) tedavisinde minimal invaziv uygulamalar son 10 yılda önemli ölçüde gelişmiştir. Ancak ÜPD'nin cerrahi tedavisinde geleneksel açık cerrahi altın standart tedavi olmaya devam etmektedir. Çalışmamızın amacı, kliniğimizde son 8 yılda çocuklarda yapılan laparoskopik ve açık pyeloplastinin cerrahi ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde 2012-2020 yılları arasında üreteropelvik bileşke darlığı tanısı alan ve cerrahi tedavisi yapılan hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi planlanmıştır. Laparoskopik ve geleneksel açık cerrahi yöntemi ile tedavi edilen hastalar çalışma grubu olarak değerlendirilmiştir. Sekiz yıllık bir süre içinde gerçekleştirilen 0-18 yaş arası 194 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar laparoskopik grup ve açık cerrahi grup olarak karşılaştırıldı. 164 hasta açık cerrahi (AP) ve 30 hasta laparoskopik yaklaşım (LP) ile tedavi edilmiştir. Her iki gruptaki olguların demografik özellikleri, klinik görünümü, etkilenen böbreğin işlevselliği, hastanede kalış süresi karşılaştırıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Çalışmaya alınan hastaların 94 (%57,3)'ü erkek, 73 (% 44,5)'ü kız çocuktu. İki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından fark yoktu (p=0,564). Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması AP grubunda 35 ± 47,2 ay, LP yapılan grupta ise 147,6±46,4 ay idi. Hastalar kliniğe başvuru semptomlarına göre gruplandırıldı. En sık başvuru şikayetleri 103 (%53) yan ağrısı, 37 (%19,07) karın ağrısı, 41 (%21.13) ateşli İYE, 14 (%7,2) antenatal hidronefroz idi. Her iki grup operasyon süresi açısından karşılaştırıldığında ortalama operasyon süresi AP grupta 122 ±35,2/dk, LP grupta 200 ±66,7/dk idi. Hastanede kalış süresi karşılaştırıldığında AP grubunda ortanca 3,5 gün, LP grubunda 3,2 gündü. Kliniğimizde yapılan çalışma sonucunda çocuk yaş grubunda ÜPD'nin cerrahi tedavisinde laparoskopik ve açık cerrahi gruplarının sonuçlarının benzer olduğu gösterilmiştir.

HidronefrozLaparoskopiPiyeloplasti+2
Samır Jafargulıyev
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elektif laparoskopik batın cerrahilerinde salin veya hava ile şişirilen endotrakeal tüp kaf basınç artışı insidansının karşılaştırılması

Amaç: Genel anestezi sırasında solunum yolunu güvence altına almak için yapılan endotrakeal entübasyon (ETE) işlemi, trakeaya bir tüp yerleştirilmesini içerir. Tüpün distal ucunda gaz değişimine izin vermek ve hava kaçaklarını önlemek için şişirilebilir bir kaf (balon) bulunur. Trakeal entübasyon sonrası boğaz ağrısı, ses kısıklığı ve yutma güçlüğü gibi semptomlar bildirilir. Bu semptomların önemli bir nedeni, kaf düzeyinde meydana gelen mukozal hasardır. Genel anestezi sırasında N20 kullanımı ile birlikte, laparoskopik cerrahide pnömoperitonyum uygulanması gibi intraabdominal ve intratorasik basınç değişiklikleri, hasta pozisyon değişiklikleri gibi faktörler kaf basıncını artırabilir. Kaf basıncını kontrol altına almak için birçok klinik çalışma yapılmaktadır. Çalışmamızda, N2O kullanılan genel anestezi altında elektif laparoskopik batın cerrahilerinde hava veya salin ile şişirilen tüp kaflarının kaf basınç artış insidansını karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız genel anestezi altında elektif laparoskopik batın cerrahisi uygulanacak 18-65 yaş arası ve ASA fizik durumu I-II olan 60 hasta üzerinde prospektif gözlemsel olarak yapıldı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Bir grupta tüp kafları hava (Grup H, n=30) ile diğer grupta ise salin (Grup S, n=30) ile şişirildi. Kaf basıncı üç yönlü musluk kullanılarak kaf balonuna bağlanan basınç transdüseri ile sürekli olarak monitörize edildi. Her iki grupta da anestezinin idamesi için rutin olarak sevofluran ve oksijen/N2O (%40/%60) ile sağlandı. Batının CO2 ile insüflasyonuna kadar geçen sürede kaf basıncının 20 mmHg'ı >30sn aştığı her durumda müdahale edilerek basınç azaltıldı. Çalışmanın birincil sonucu olarak müdahale sayıları kaydedildi. Hastaların insuflasyon sonrası, ters trendelenburg ve trendelenburg pozisyonlarına alınmadan önce ve sonraki kaf basınçları kaydedildi. Bulgular: Trendelenburg öncesinde ve sonrasında ölçülen kaf basınçları açısından gruplar arasında bir fark yoktu. Trendelenburg sonrası kaf basıncı öncesine göre her iki grupta da anlamlı artış gösterdi. Ters-trendelenburg sonrası ölçülen kaf basınçları hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Ters-trendelenburg sonrası ölçülen kaf basınçları öncesine kıyasla sadece hava grubunda anlamlı bir yükseliş gösterdi. İnsuflasyon öncesi zaman aralıklarında yapılan müdahale sayısının hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. İnsuflasyon sonrası zaman aralıklarında yapılan müdahale sayısının hava grubunda, salin grubuna göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Sonuç: Nitröz oksit kullanılan genel anestezi altındaki elektif laparoskopik batın cerrahilerinde, ETT kafının salin ile şişirilmesi, hava ile şişirilmesine göre kaf içi basıncına daha az müdahaleyi gerektirmiştir. Bu sonuç kaf basıncı oluşturmak için salin kullanıldığında, ETT kaf içi basınç artışlarının neden olabileceği komplikasyonların daha az ortaya çıkabileceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, salin ile ETT kafının şişirilmesi, elektif laparoskopik batın cerrahilerinde kullanılan nitröz oksitli genel anestezi yöntemi için daha güvenli bir seçenek olabilir. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik cerrahi, kaf basıncı, nitröz oksit, basınç artış insidansı. ABSTRACT

AnesteziAnestezi-endotrakealAnestezi-genel+6
Özge Şıktaş
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği

Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.

Cerrahi-ürolojikEpidermal büyüme faktörüKriptorşidizm+2
Reha Sermed Aygören
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik abdominal cerrahilerde, intraabdominal basınç değişikliklerinin optik sinir kılıf çapı, serebral oksijen saturasyonu ve kognitif fonksiyonlara olan etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Laparoskopik abdominal cerrahi sırasında oluşturulan iyatrojenik intraabdominal basınç artışının kafa içi basınç, serebral oksijenizasyon ve erken postoperatif kognitif fonksiyon değişimlerine etkilerini inceleyerek; kognitif fonksiyonların normal düzeyde devamlılığı ve güvenli cerrahi uygulamalarına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Genel anestezi altında laparoskopik abdominal cerrahi planlanan 20-60 yaş aralığında 50 hasta çalışmaya katıldı. Operasyon öncesi ve operasyondan 24 saat sonra yatışlarının bulunduğu serviste SMMT uygulandı. Hastalar ameliyat odasına alındıktan sonra standart anestezi monitörizasyonuna ilave olarak NIRS ile sağ ve sol frontal rScO2 monitorizasyonu yapıldı. Operasyon sırasında EtCO2 33-40 mm Hg olacak şekilde ventilatör frekans düzenlemelerine izin verildi. OSKÇ ölçümü, her bir göz için horizontal ve vertikal olmak üzere iki ölçüm yapıldı. Ölçüm zamanları genel anestezi indüksiyonu öncesi (T0), genel anestezi indüksiyonundan 5 dakika sonra (T1), CO2 pnömoperitoneum oluşturulduktan 5 dakika sonra (T2), CO2 pnömoperitoneum oluşturulduktan 30 dakika sonra (T3) ve batın desuflasyonundan 5 dakika sonra (T4) olmak üzere tekrarlanan ölçümlerle kaydedildi. Genel anestezi indüksiyonu sonrasında İAB intravezikal olarak ölçüldü. Sonuçlar: İntraserebral basıncı değerlendirmek için OSKÇ'nin ultrasonografik olarak ölçümleri alındığında pnömoperitoneumun başlangıcından itibaren OSKÇ artışının olduğu, bununla birlikte pnömoperitoneumun sonlanması ile başlangıç değerine geri döndüğü tespit edildi. NIRS ile serebral perfüzyon açısından bu değişim değerlendirildiğinde ise pnömoperitoneumun 5. dk sında serebral oksimetre değerlerinde anlamlı azalma tespit edilirken sonraki dönemlerde artışa geçtiği görüldü. OSKÇ ve rScO2 arasında uyumsuz ve zıt değişim, pnömoperitoneum oluşturulduktan sonra 5. dakikadan itibaren artarak devam ettiği tespit edildi ancak aralarında anlamlı bir korelasyon bulunmadı. Pnömoperitoneumun OSKÇ artışına neden olmakla birlikte serebral perfüzyonun korunduğu ve değişimlerle korele SMMT değişikliği tespit edilmedi. Çıkarımlar: Çalışmamız sonucunda; laparoskopik girişimlerde pnömoperitoneumun uygulamasına bağlı İAB ile eş zamanlı OSKÇ artışına karşın rSO2 değerlerinde azalma beklenirken aksine artış gözlenmiştir. POKD açısından SMMT ile OSKÇ ve İAB parametreleri arasında korelasyon bulunmamıştır.

BasınçBiliş bozukluklarıCerrahi-abdominal+3
Özkan Aba
Düzce University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut kolesistit cerrahi tedavisinde açık ve laparoskopik yöntemlerin karşılaştırılması

Günümüzde; cerrahi hastalıkların tedavisindeki radikal geleneksel yaklaşımların yerini minimal invaziv veya endoskopik metodlar almaktadır. Laparoskopik kolesistektomi; kısa süre içinde safra kesesi ameliyatlarında altın standart olarak kabul edilmiş ve endoskopik cerrahinin diğer formlarının geliştirilmesinde önemli etken olmuştur. Daha önceleri laparoskopik girişim için kontrendike olarak kabul edilen akut kolesistit; tecrübenin artması ve teknolojik gelişmelerin sağlık alanına uygulanması ile endike hale gelmiş ve hızla yaygınlaşmaya başlamıştır.Akut kolesistit cerrahi tedavisinde açık ve laparoskopik yöntemlerin birbirine karşı bazı avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Haziran 2005 - Mayıs 2010 tarihleri arasında akut kolesistit nedeniyle opere ettiğimiz 338 hastayı çalışmamıza dahil ederek hastaları laparoskopik yöntem ile opere edilenler ve açık yöntem ile opere edilenler olmak üzere iki gruba ayırdık. Her iki yöntemin avantaj ve dezavantajlarının belirlenmesi, yöntemlerin mortalite ve morbidite oranlarının, peroperatif ve postoperatif komplikasyonlarının, hastanede yatış sürelerinin, rejim başlanma sürelerinin ve cerrahi konfor durumlarının karşılaştırılmasını amaçladık.Laparoskopik ve açık yöntemler arasında mortalite, peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastanede yatış süreleri açısından istatiksel olarak anlamlı farklar saptandı.Literatür bilgileri ve gözlemlerimize dayanarak laparoskopik cerrahinin daha kozmetik ve daha az ağrılı olması ve daha erken dönemde rejim başlanması nedeniyle hasta için daha konforlu bir ameliyat şekli olduğunu söyleyebiliriz.Safra kesesi ameliyatlarında altın standart olarak kabul edilen laparoskopik kolesistektominin akut kolesistit cerrahi tedavisinde de güvenle kullanılabileceği yönünde literatürde yeterli çalışma olmamakla birlikte; çalışmamızda kullanılabilirliliği yönünde bir kanaat oluşmuştur. Ancak yinede daha büyük sayılarda hasta grupları ile daha fazla çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.

CerrahiCerrahi tedaviKolesistektomi+3
Serdar Dündar
Gaziantep University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Jinekolojik laparoskopik cerrahide spinal ile genel anestezinin total oksidan-antioksdan seviyeleri üzerine etkisi ve her iki anestezik yöntemin birbirlerine üstünlüklerinin araştırılması: Prospektif kontrollü klinik çalışma

Bu çalışmada amacımız, jinekolojik laparoskopik girişimlerde; spinal anestezinin genel anesteziye kıyasla uygun ve güvenilir bir alternatif olup olmadığını, bu iki teknik arasında farklılık bulunup bulunmadığını ve total oksidan-antioksidan kapasite üzerine etkileri yönünden farklılıklarını araştırmaktır.Laparoskopi uygulanacak olan 18-45 yaş arası ASA I-II risk grubunda 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Grup I'deki 30 hastaya standart genel anestezi uygulandı. Grup II'deki 30 hastaya ise spinal anestezi (heavy bupivakain %0.5 10 mg [ 2ml] + fentanil 25 µg [0.5 ml]) uygulandı. Tüm hastalardan arteriyel kan gazı örnekleri, preoperatif ve postoperatif dönemde alındı. Hastaların kalp atım hızı (KAH), periferik oksijen satürasyonu (SpO2), sistolik arter basıncı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB) ve Grup I'deki hastaların endtidal CO2 basıncı (PETCO2), indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası, insizyon, 5.dakika, 10.dakika, 15.dakika, 30.dakika ve sonrasında her yarım saatte bir kaydedildi. Her iki gruptaki hastalardan operasyon bitiminde 6 ml periferik venöz kan alındı.Gruplar arasında hastaların 5., 10., 15., 30., 60., ve 90.dakikalardaki OAB değerleri Grup II'de anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Grup I ve II'nin giriş ve operasyon sonu kan gazı değerlerinin grup içinde karşılaştırılması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,000). İntraoperatif hipotansiyon Grup II'de daha fazla gözlendi (p=0.038). Postoperatif analjezik tüketimi ve ağrı başlama zamanı Grup I'de daha yüksek bulundu (p=0.000). Postoperatif bulantı-kusma, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı Grup I'de daha fazla gözlendi (p<0.05). Gruplar arasında hastaların total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) değerleri yönünden farklılık gözlenmedi (sırasıyla p=0.849, p=0.391, p=0.312).Jinekolojik laparoskopi olgularında spinal anestezi kullanımı ile genel anestezi arasında total oksidan antioksidan seviye açısından anlamlı fark saptamadık. Bu nedenle spinal anestezi tekniği ile laparoskopi uygulamasının seçilmiş olgularda genel anesteziye güvenli, daha az invazif ve sağduyulu bir alternatif olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konuda daha kapsamlı ve daha çok hasta içeren randomize prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Laparoskopi; Anestezi; Spinal; Genel; Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Seviye

Anestezi-genelAnestezi-spinalAntioksidanlar+5
Berna Kaya Uğur
Gaziantep University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı basınç ve sürelerde uygulanan karbondioksit insuflasyonunun trombotik faktörler üzerine etkisi

Açık cerrahi işlemlerin meydana getirdiği travmanın, trombotik olayların predispozan faktörü olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Daha az doku travmasına sebep olan laparoskopik cerrahide tromboembolik komplikasyonların daha az görülmesi beklenen bir durumdur. Ancak son yıllarda daha da yaygınlaşan laparoskopik cerrahi girişimler sonrasında VTE insidansında meydana gelen artış, araştırmacıları bunun sebebini bulmaya yöneltmiştir. PP?un neden olduğu İAB?taki artış; VKİ akımında ve alt ekstremitelerden venöz dönüşte azalmayla sonuçlanırken, venöz kan basınçlarında ise artışa sebep olmaktadır. Aynı zamanda azalan splanknik dolaşım desuflasyon sonrasında düzelmekte ve damar endotelinde meydana gelen reperfüzyon hasarı trombüs oluşumuna ön ayak olmaktadır. Ratlar üzerinde yapılan bu deneysel çalışmada, düşük ve yüksek İAB değerlerinin farklı sürelerde uygulanmasının pıhtılaşma faktörleri üzerinde yaptığı değişikliklerin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Ekim 2012?de GÜDAM?da yaptığımız deneyimizde her biri 6 rattan oluşan; bir kontrol grubu (Grup K) ve 1 saat 6 mm Hg (Grup A), 2 saat 6 mm Hg (Grup B), 1 saat 12 mm Hg (Grup C), 2 saat 12 mm Hg (Grup D) olacak şekilde dört adet de deney grubuyla toplam 5 grup oluşturuldu. Deney sonrası deneklerden alınan plazma örneklerinde fibrinojen, FII (protrombin), FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, vWF, Ristosetin Kofaktör, ProtC, ProtS, ATIII değerleri çalışıldı. Çalışılan parametrelerden FII, FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, ve protein S?de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı. Sonuç olarak CO2 insuflasyonu ile oluşturulan İAB artışı, fiziksel ve kimyasal hemodinamik değişikliklere neden olmakta; bunun etkisiyle koagulasyon mekanizmaları aktiflenmekte ve tromboza eğilim artmaktadır.

Kan pıhtılaşma faktörleriLaparoskopiPnömoperitonyum-yapay+2
Mehmet Şen
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hiatus hernisi nedeniyle laparoskopik nissen fundoplikasyon yapılan hastaların opere olmayan ve medikal tedavi alan hastalara göre yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmada Hiatus Hernisi bulunan GÖRH hastalarında laporoskopik nissen fundoplikasyon operasyonu ile medikal tedavi etkinliğinin orta dönem sonuçlarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın deney grubu 2014-2018 yılları arasında Düzce Üniversitesi Genel Cerrrahi polikliniğine gelen klinik olarak GÖRH tanısı konulan ve üst gis endoskopisi sonucunda hiatus hernisi saptanan 116 hastadan oluşmaktadır. Çalışmanın kontrol grubu ise 2014-2018 yılları arasında Düzce Üniversitesi Gastroenteroloji polikliğinine başvuran klinik olarak GÖRH tanısı konulan ve üst gis endoskopisi sonucunda hiatus hernisi saptanan 70 hastadan oluşmaktadır. Hastalar ilgili polikliniğe başvurduklarında GÖRH'ye özel sağlıkla ilgili yaşam kalitesi anketi ön test olarak uygulanmıştır. Deney gurubunda olan 116 hastaya LNF operasyonu uygulanmış, kontrol grubu olan 70 hasta ise medikal tedavi almıştır. Hastalara uygulanan tedavinin orta dönem sonuçlarını değerlendirmek için aynı anket 2019 yılında hastalara telefonla ulaşılarak tekrarlanmıştır. Bulgular: Çalışmada opere olan hastaların operasyon öncesi ve sonrası yaşam kaliteleri arasında anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). Medikal tedavi alan hastalar için de medikal tedavi öncesi ve sonrası yaşam kaliteleri arasında da anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). İki tedavi yönteminin etkinliğini kıyaslamak için opere olan ve medikal tedavi alan hastaların yaşam kaliteleri beraber incelenmiş ve aralarında anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). Ayrıca uygulanan ankette GÖRH hastalarının pirozis semptomlarının ve regurjitasyon semptomlarının yaş ile korelasyonun bakılmış ve bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların operasyon sonrası ve medikal tedavi sonrası memnuniyet durumları incelenmiştir. Opere olan hastaların %73'ü medikal tedavi alan hastaların ise sadece %6'sı mevcut durumundan memnun olduğunu söylemiştir. Tartışma ve Sonuç: Hiatus hernisi bulunan gastroözofagiyal reflü cerrahi tedavisinde laparoskopik nissen fundoplikasyonun kısa-orta dönemde patolojik reflüyü önlediği, semptomları kontrol altına aldığı ve yaşam kalitesindeki iyileşme sağladığı görülmüştür ve yaşam kalitesine olumlu erkisi medikal tedaviye oranla yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlarla hiatus hernisine bağlı gelişen gastroözafagial reflü hastalığında ilk seçenek laparoskopik nissen fundoplikasyon düşünülmelidir.

AnketlerGastroözofageal reflüHerni-hiatal+3
Ufuk Önsal
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokalize prostat kanseri tedavisinde üç boyutlu laparoskopinin yeri

Prostat kanseri, erkeklerde ikinci en sık görülen kanserdir. Lokalize prostat kanserinde altın standart tedavi yöntemi radikal prostatektomidir. Günümüzde radikal prostatektomi ameliyatı açık (retropubik, perineal), laparoskopik ve robot yardımlı laparoskopik yöntemler ile yapılabilmektedir. Kliniğimizde üç boyutlu görüntüleme sistemleri eşliğinde laparoskopik radikal prostatektomi uygulanmaktadır. Bu yöntemde kullanılan 3 boyutlu görüntüleme sayesinde robotik cerrahinin etkinliğinin, konvansiyonel laparoskopi maliyetinde elde edilebileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda 2015 yılından başlayarak Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğinde, 3 boyutlu görüntüleme eşliğinde yapılan laparoskopik radikal prostatektomili hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmaya 69 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların elde edilen onkolojik, fonksiyonel, preoperatif, perioperatif ve postoperatif sonuçları literatürde yer alan açık retropubik radikal prostatektomi, iki boyutlu görüntüleme eşliğinde yapılan laparoskopik radikal prostatektomi ve robot yardımlı radikal prostatektomi sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Elde edilen verilerimiz literatürle karşılaştırıldığında onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarımızın literatür verileriyle paralellik gösterdiği tespit edildi. Hastanede yatış süresi, kanama miktarı, uretral kataterizasyon süresi, cerrahi sınır pozitifliği, PSA progresyonu gibi diğer parametrelerin de RARP literatür verileriyle paralellik gösterdiği sonucuna varılmıştır. Üç boyutlu görüntüleme eşliğinde LRP maliyetinin RARP'ye kıyasla çok daha düşük olması ve RARP'de sağlanamayan dokunma hissinin uyguladığımız üç boyutlu LRP'de elde edilebilmesi lokalize prostat kanseri tedavisinde üç boyutlu görüntüleme eşliğinde LRP'nin üstünlüğünü göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, radikal prostatektomi, laparoskopi, üç boyutlu görüntüleme.

LaparoskopiNeoplazmlarProstat+4
Mehmet İkbal İpek
Fırat University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik sleeve gastrektomi operasyonu geçiren hastalarda perioperatif bulantı kusma üzerine etkili etmenler

Cerrahi sonrası bulantı ve kusma (PONV), hem açık hem de laparoskopik ameliyatlardan sonra anesteziye bağlı olarak ve genellikle operasyon sonrası 24 saat içinde görülebilen rahatsız edici bir komplikasyondur. Bu çalışmada Laparoskopik Sleeve Gastrektomi uygulanan ve %0,9 sodyum klorür (Grup S) verilen grup ile %0,9 Sodyum klorür+%5 dextroz (Grup D) verilen grubun PONV açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Prospektif, randomize kontrollü olarak gerçekleştirilen klinik çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, VKİ, ASA skoru, eşlik eden komorbit durumları ve hastalara uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim metoduyla ilgili bilgiler kayıt altına alınmıştır. Hastalar, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniği baz alınarak %0,9 sodyum klorür +%5 dekstroz (n=100) ve %0,9 sodyum klorür (n=101) olmak üzere randomize biçimde iki gruba ayrılmıştır. Preoperatif ve postoperatif dönemde bakılan laboratuvar değerleri incelenip, açlık kan şekerleri kaydedilmiştir. Ayrıca hastaların, postoperatif 0.dakika, 30. dakika, 6 saat ile 24. Saatteki postoperatif bulantı-kusma skorları, antiemetik ve analjezik tüketimi ve ilk mobilizasyon zamanı kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya 100'ü (%49,8) Grup D ve 101'i (%50,2) Grup S olan toplam 201 hasta dahil edilmiştir. Gruplar arasında demografik veriler (cinsiyet, yaş, kilo, boy, VKİ), ek hastalık varlığı, ASA, ameliyat süresi, indüksiyon öncesi kan şekeri, intraoperatif opioid tüketimi, postoperatif analjezi ihtiyacı ve total sıvı miktarı açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Grup D'nin ekstübasyon kan şekeri düzeyi Grup S'nin değerinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Grup D'de PONV görülme oranı (%48) Grup S'nin oranından (%25,7) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,001). Sonuç olarak çalışmamızda Grup D'de post operatif bulantı-kusma görülme sıklığı Grup S'den anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu tür morbid obezlere yapılan operasyonlarda dekstroz içeren sıvılardan kaçınılması ameliyat sonrası bulantı-kusma oranında azalmaya yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Sleeve Gasterktomi, Dekstroz, PONV

BulantıCerrahiGastrektomi+4
Ahmet Demirdağ
Fırat University
2022
00

İlgili konular