Histology
124 theses under this subject heading
Citronella (Cymbopogon winterianus) ve palmarosa (Cymbopogon martinii) uçucu yağlarının gökkuşağı alabalıkları (Oncorhynchus mykiss) üzerindeki anestezik etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) citronella (Cymbopogon winterianus) ve palmarosa (Cymbopogon martinii) uçucu yağlarının anestezik ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Denemede ortalama ağırlığı 50 gr olan balıklar kullanılmıştır. Anestezik etkinliğin belirlenmesi için her iki uçucu yağ farklı konsantrasyonlarda (25, 50, 75, 100 ve 200 mg/L) hazırlanmıştır. Her balık için anesteziye giriş ve çıkış süreleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Daha sonra anestezik olarak etkili konsantrasyondaki uçucu yağların balık dokuları üzerindeki histopatolojik etkileri incelenmiştir. Bu çalışma sonucunda geraniol, citronella (%57.84) ve palmarosa uçucu yağları (%82.23) için majör bileşen olarak tespit edilmiştir. Genel olarak, citronella ve palmarosa yağının konsantrasyonu arttıkça balıkların anestezi indüksiyon süresi azalmıştır. Bununla birlikte, anestezik konsantrasyonun arttışına bağlı olarak balıkların kendine gelme süreleri uzamıştır. Deneme sonucunda citronella ve palmarosa uçucu yağlarının 50 mg/L konsantrasyonu alabalıklar üzerinde en ideal anesteziyi sağlamıştır. Bu konsantrasyonda derin anesteziye giriş ve kendine gelme süreleri sırasıyla citronella uçucu yağı için 203.33 ve 123.67 sn, palmarosa yağı için 184.33 ve 61.67 sn olarak tespit edilmiştir. Histopatolojik bulgulara göre her iki uçucu yağın solungaç, deri ve karaciğer üzerinde herhangi bir patolojik etki yaratmadığı belirlenmiştir. Bu bulgular ışığında citronella ve palmarosa yağlarının gökkuşağı alabalıkları için güvenli ve etkin bir doğal anestezik ajan olarak kullanılabileceği belirlenmiştir.
Dişeti çekilmelerinin tedavisinde ağız içinde deepitelizasyon ve ağız dışında deepitelizasyon yöntemleriyle elde edilen palatal bağ dokusu greftlerinin histolojik olarak incelenmesi ve alıcı bölgedeki etkinliklerinin klinik olarak karşılaştırılması
Dişeti çekilmesi, serbest dişeti kenarının apikale doğru yer değiştirerek kök yüzeyinin klinik olarak açığa çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dişeti çekilmeleri saplı flepler, rejeneratif yaklaşımlar ve serbest greftler ile bu yaklaşımların kombinasyonları kullanılarak tedavi edilebilmektedir. Bu yaklaşımlardan bağ dokusu grefti (BDG) ile birlikte koronale kaydırılan flep (KKF) dişeti çekilmesi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen bir tedavi yöntemdir. BDG trap-door tekniği, L tekniği, tek insizyon tekniği, çift insizyon tekniği ve deepitelize gingival greft tekniği (DGG) ile elde edilebilmektedir. Literatürde DEG elde etme yöntemlerini kıyaslayan yeterli sayıda araştırma bulunmamaktadır. Mevcut araştırmanın amacı ağız içi deepitelizasyon (aiDE) ve ağız dışı deepitelizasyon (adDE) yöntemlerinin kök kapatma ve verici saha iyileşmesindeki etkinliklerini KKF+BDG yöntemi içerisinde klinik ve histolojik açıdan karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya dişeti çekilmesine sahip ve dahil etme kriterlerine uyan toplam 35 gönüllü (aiDE-16 hasta, adDE-19 hasta) katıldı. Alıcı bölgeden tedavi öncesi ve sonrasında çekilme derinliği-genişliği, ataçman seviyesi, keratinize dişeti yüksekliği-kalınlığı, vestibül derinliği ile estetik, iyileşme ve hassasiyet değerleri kaydedildi. Bu değerlerin zaman içindeki değişimleri hesaplandı. Verici bölgeden ise kanama, epitelizasyon, renk uyumu, his kaybı rahatsızlık ölçümleri kaydedildi. Ayrıca cerrahi sırasında greftle ilgili sayısal değerlere ek olarak BDG'lerden deepitelizasyon öncesi ve sonrası lam örnekleri alınarak fikse edildi ve cerrahi sonrasında epitel kalıntıları açısından incelendi. adDE ve aiDE yöntemleri alıcı bölgede; kök kapanma, tam kök kapanma, keratinize doku artışı, ataçman kazancı, dişeti kalınlığı, cep derinliği, dentin hassasiyeti, estetik sonuçlar açısından, verici bölgede; kanama komplikasyonu, post-operatif rahatsızlık, analjezik tüketimi, damaktaki erken dönem iyileşme, epitelizasyon hızı ve renk uyumu açısından benzer sonuçlar verdi. aiDE yöntemi ile tedavi edilen bölgelerde adDE yöntemine göre vestibül derinliğinde daha minimal azalma gelişti. adDE yöntemi aiDE yöntemine göre keratin hücreleri bakımından daha iyi oranda deepitelizasyon sağladı. Bu sonuçlar ışığında dişeti çekilmesi tedavisinde KKF+BDG uygulaması planlanan olgularda alıcı ve verici sahadaki başarı açısından her iki deepitelizasyon yönteminin de kullanılması tavsiye edilebilir.
Primer siliyer diskinezi (PCD) hastalarında dış dynein kolu (ODA) defektleri ile silyum ön yapım proteinlerinin ilişkisinin histolojik olarak araştırılması
Primer siliyer diskinezi (PCD) hastalarında dış dynein kolu (ODA) defektleri ile silyum ön yapım proteinlerinin ilişkisinin histolojik olarak araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Histoloji ve Embriyoloji Uzmanlık Tezi, Ankara, 2022. Primer siliyer diskinezi (PCD), nadir ve otozomal resesif geçişli, sinopulmoner enfeksiyonlar ile karakterize ve motil silyum/flagellumun defektine bağlı oluşan bir hastalıktır. Aksonem yapısında mikrotübül düzenlenmesine sahip olan silyumun içerdiği yapısal proteinlerin PCD'li bireylerin genetik heterojenitesine bağlı olarak defektleri gözlenmektedir. Zinc finger MYND domain-containing protein 10 (ZMYND10); dış dynein kolu (ODA) ve siliyer yapı elementlerinin ön yapımında görevli olan proteindir. GRP78 moleküler bir şaperon olarak çalışmaktır. Bu araştırmaya, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bölümü'nde klinik ve genetik olarak PCD ön tanısı (ODA defekti) almış yaşları 14-23 olan 8 adet hasta birey dahil edilmiştir. Hastaların nazal sürüntü örnekleri DNAH5-asetile beta tübülin, RSPH9-ZMYND10 ve RSPH9-GRP78 antikorları ile çift işaretleme yapılmıştır ve floresan mikroskopta değerlendirmeler yapılmıştır. İmmünofloresan işaretlemelerinde DNAH5 mutasyonlu hastaların %75'inde; DNAH5 ve ZMYND10 floresan işaretlenmesi gözlenmemiştir. Kontrol ve hastaların DNAH5 ve ZMYND10 düzeltilmiş toplam hücre floresan (CTCF) ölçümlerinin ortalama değerleri arasında anlamlı fark bulunmuştur. Hastaların %63'ünde GRP78 floresan işaretlenmesi gözlenmemiştir ve kontrole göre anlamlı fark bulunmuştur. Bu bulgular sonucunda aynı DNAH5 geninde farklı mutasyona sahip ODA defekti olan hastaların; silyum ön yapımında görevli ZMYND10 ve şaperon proteini olan GRP78 proteinleri ile ilişkisinin olduğu kalitatif olarak gösterilmiştir.
Preeklampsi modeli oluşturulmuş trofoblastlarda GRP75 inhibisyonunun hücre stresi üzerine etkisi
Preeklampsi (PE), ekstravilloz trofoblastlarin (EVT'nin) uterus spiral arterlerine doğru yetersiz invazyonu ile sonuçlanan uteroplasental vasküler disfonksiyon ile karakterize bir hastalıktır. Bu durumda meydana gelen aralıklı arteriyel kan akışı, tekrarlanan iskemi/reperfüzyon ataklarına yol açar. Bunun sonucunda meydana gelen hipoksiye bağlı oksidatif stres gelişir. Hipoksiye bağlı oksidatif stres, plasenta dokusunda ve trofoblast hücre hatlarında mitokondriyal reaktif oksijen türevlerini (mtROS'u) arttırdığı ve mitokondriyal disfonksiyona sebep olduğu bilinmektedir. Ca2+, mitokondri ile ilişkili endoplazmik retikulum (ER) membranları (MAM) aracılığıyla ER'den mitokondriye aktarılır. Ca2+, normalde mitokondriyal oksidatif fosforilasyon için gerekli olsa da aşırı yüklenmesi bu süreci bozar ve daha fazla ROS üretimini tetikleyerek hem mitokondri de hem de ER'de disfonksiyona sebep olur: hücre ölümü tetiklenir. Bu tez çalışmasında, PE modelini taklit etmek için oluşturulacak hipoksiye bağlı oksidatif stres ortamında, trofoblastlardaki Ca2+ transferinin engellenmesi ile hücre canlılığını ve trofoblast invazyonunu arttırarak PE'ye olası bir terapötik yaklaşım geliştirilmesi amaçlandı. Bu doğrultuda, MAM'da bir 'moleküler köprü' olarak görev yapan Glikoz Düzenlenmiş Protein 75 (GRP75) protein ekspresyonun azaltılması yoluyla aşırı Ca2+ transferinin engellenmesi hedeflendi. Projemizde JAR trofoblast hücre hattı kullanıldı. Hücrelere, PE benzeri in vitro hipoksiye bağlı oksidatif stres ortamı oluşturmak için hidrojen peroksit (H2O2), GRP75 ekspresyonun azaltılması için de kimyasal ajan (MKT077) uygulandı. Böylece çalışmamızda 4 grubumuz yer almaktadır: (1) sham, (2) H2O2, (3) H2O2 + MKT077 ve (4) MKT077 grupları. Gruplarda uygulanacak en uygun H2O2 ve MKT077 dozlarının belirlenmesi için EC50 analizi yapılmışdı. MKT077'nin JAR trofoblast hücrelerine olan azaltıcı etkisini değerlendirmek için GRP75 protein ekspresyon seviyeleri, ER stresi belirteci olarak Glikoz düzenleyici protein 78 (GRP78) ve PE biyobelirteçi olarak da çözünür Fms-benzeri tirozin kinaz-1 (sFLT1) ekspresyon seviyeleri tmmünosttoktmyasal olarak analtz edtldt. Ayrıca bu kimyasalın JAR trofoblast hücrelerine olan etkisinin hücre canlılılıkları, hücre göçü ve hücre ölümü açısından analizleri yapıldı. Projemiz, GRP75'in trofoblast üzerindeki etkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmadan elde edilen verilerin, PE'nin altında yatan mekanizmanın aydınlatılmasında ve olası terapötik yaklaşımların geliştirilmesinde etkili olacağı düşünülmektedir.
Oligoastenoterarozoaspermik kişilerde resveratrolün sperm mitokondri stresi üzerine etkileri
Oligostenoteratozoospermi, erkeklerde üreme sorunlarına yol açan, sperm sayısının (oligozoospermi), hareketliliğinin (astenozoospermi) ve morfolojik yapısının (teratozoospermi) bozulması ile karakterize bir durumdur. Bu hastalığın patogenezinde mitokondriyal disfonksiyon ve buna bağlı oksidatif stress önemli rol oynar. Mitokondriler, sperm hücrelerinin enerji merkezleridir ve hareketlilikleri ve dölleme yetenekleri açısından hayati öneme sahiptirler. Oksidatif stres spermdeki lipidlere, proteinlere ve DNA'ya zarar vererek doğurganlığın azalmasına neden olabilir. Son zamanlarda bu tip moleküler hasara karşı doğal maddelerin, özellikle antioksidan özelliğe sahip polifenollerin koruyucu etkileri üzerine yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Bunlardan biri olan resveratrol, üzüm kabuklarında, ahudududa, yer fıstığında ve bazı bitkilerde bulunan doğal bir polifenol olup, güçlü antioksidan, antiinflamatuar, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkileriyle biliniyor. Yapılan çalışmalar resveratrolün mitokondriyal fonksiyonu desteklediğini, reaktif oksijen türlerinin (ROS) oluşumunu azalttığını ve hücresel enerji dengesinin korunmasında önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu tezin amacı oligostenoteratozoospermik bireylerde resveratrolün sperm mitokondriyal stres ve apoptosis üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışma kapsamında oligostenoteratozoospermi tanısı konulan erkeklerden alınan sperm örnekleri laboratuvar koşullarında resveratrol eklenmiş solüsyon ile yıkandıktan sonra, mitokondriyal membran potansiyeli ve DNA hasarı, apoptosis ile sperm motilite ve morfoloji parametreleri çeşitli histolojik analiz yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Bu tez, resveratrolün erkek kısırlığının tedavisinde alternatif ve yardımcı bir ajan olarak kullanımının bilimsel temellerini inceleyerek, klinik pratikte doğal müdahale stratejilerinin geliştirilmesi için yeni yönler sunmaktadır. Bu araştırmanın sonuçları, yıkama solüsyonlarına resveratrol ilavesiyle spermlerde mitokondriyal aktiviteyi stabilize etmede ve enerji metabolizmasını normalleştirmede bir rol almadığı ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda Resveratrolün sperm yıkama solüsyonlarına ilave uygulamalarının doz bağımlı olarak değişebileceğinide ortaya koymuştur.
Sıçan tip 2 diyabet modelinde farklı egzersiz tiplerinin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı, sıçan tip 2 diyabet modelinde aerobik egzersiz, dirençli egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisini belirlemek ve karşılaştırmaktı Çalışmamız tip 2 diyabet oluşturulan 23 adet erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler aerobik egzersiz grubu (n=6), dirençli egzersiz grubu (n:6), kombine egzersiz grubu (n=6) ve kontrol grubu (n=5) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Aerobik egzersiz grubu 60 dakika yüzme egzersizini, dirençli egzersiz grubu vücut ağırlıklarının %75-100'ü kadar ağırlık kuyruklarına bağlanarak merdiven çıkma egzersizini, kombine egzersiz grubu ise yüzme ve ağırlıklı merdiven çıkma egzersizlerinin dönüşümlü olarak kombine edildiği egzersiz protokolünü 6 hafta, haftada 3 gün gerçekleştirdiler. Kontrol grubundaki sıçanlar herhangi bir egzersiz protokolü uygulamadı. Deneklerin egzersiz dönemi başlangıcında (2.hafta), egzersiz dönemi ortasında (5.hafta), egzersiz dönemi sonunda (8.hafta) vücut ağırlığı ölçüldü ve kuyruk veninden kan alınarak glukometre ile kan glukoz seviyesi belirlendi. Egzersiz eğitimi sonunda anestezi uygulanan deneklerin kalplerinden kan alınarak kolesterol, trigliserit, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), ALT, AST, HbA1c, insülin, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin1-β (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve irisin hormonu düzeyleri belirlendi. M. Soleus ve M. Fleksör digitorum brevis kası çıkarılarak kas dokularındaki yapısal değişiklikler histolojik olarak incelendi. Çalışma sonucunda,vücut ağırlığı ve kan glukoz düzeyinin aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda anlamlı düzeyde azaldığı(p<0,05), dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubunda değişmediği görüldü (p>0,05). Aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda vücut ağırlığı, kan glukoz, TNF-α, IL-1β, IL-6 düzeyleridiğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). TNF-α, IL-1β ve IL-6 düzeylerinde aerobik egzersiz grubu vekombine egzersiz grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak fark yoktu (p>0,05). Dirençli egzersiz grubunun kan glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p<0,05). Plazma irisin hormon seviyesinin kontrol grubuna kıyasla tüm egzersiz gruplarında anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Aerobik egzersiz eğitim grubunun plazma irisin düzeyi dirençli egzersiz eğitim grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Deney grupları arasındakolesterol, trigliserit, HDL-C, LDL-C, ALT, AST, HbA1c ve insülin düzeylerinde istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Histolojik veriler incelendiğinde; aerobik egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubuna göre kas histolojisi üzerinde olumlu etkisi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, aerobik ve kombine egzersiz eğitimin vücut ağırlığını azalttığı, glisemik kontrolü iyileştirdiği, anti-inflamatuar etki yarattığı ve oluşabilecek komplikasyonları önlediği, plazma irisin hormonunu artırarak enerji metabolizmasını düzenlediği gösterilmiştir. Dirençli egzersiz eğitiminin ise glukoz metabolizmasına ve irisin hormonu salınımına olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir.
Sıçan over dokusu vitrifikasyonunda plateletten zengin plazma (PRP) eklenmiş dondurma solüsyonunun etkilerinin histolojik olarak incelenmesi
Kanser veya kanser dışı nedenlerle gonadotoksik tedavi alacak özellikle prepubertal çağdaki hastalar ve fertilite arzusunu ertelemek isteyenlerde doğurganlığın korunabilmesi günümüz şartlarında mümkündür. Gelişen tedavi protokolleri ile bazı kanserlerde kür sağlanmakta ancak alınan kemoterapötik ilaçlar ve/veya radyoterapi sonrası ovaryan disfonksiyon kaçınılmaz olmaktadır. Fertilitenin korunması için oosit ve embriyo kriyoprezervasyonu gibi yöntemler seçenekler arasında bulunmaktadır ancak bu işlemlerde önceden stimülasyon protokollerine ihtiyaç duyulmaktadır. Hızlıca kemoradyoterapi başlanması gereken hastalarda ovaryan stimülasyon işlemlerine vakit kalmamaktadır. Söz konusu durumlarda ovaryan kriyoprezervasyon alternatif bir tedavi seçeneği sunmaktadır. Günümüzde over doku kriyoprezervasyonu sonucu sağlıklı gebelikler bildirilmiştir. Over doku kriyoprezervasyonu işleminin başarılı örnekleri literatürde mevcut olmakla birlikte hala deneysel çalışma olarak nitelendirilmekte ve prosedürlerin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Kriyoprezervasyon ve kriyoprotektan ajanlardan kaynaklanan hücresel hasarın azaltılmasında çeşitli maddeler denenmiş ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Kriyohasarı azaltmak amacıyla plateletten zengin plazmanın kullanılabilirliği çalışmamıza konu olmuştur. Plateletten zengin plazma (PRP), plateletlerin yoğunlaştırılmasıyla elde edilen bir kan ürünüdür. İçeriğindeki zengin büyüme faktörleri sayesinde rejeneratif tıpta oldukça fazla kullanım alanı bulmuştur. Besiyerlerine eklenen hücresel fonksiyonlarda destekleyici görev gören fetal sığır serumunun (FBS) alternatifi olarak PRP kullanılması ile hayvansal maddelerin veya enfeksiyöz patojenlerin geçişi elimine edilmektedir. Ayrıca PRP'nin otolog kullanılması nedeniyle immün reaksiyon ihtimali azalmaktadır. Kriyoprezervasyon tekniklerinin geliştirilmesi adına literatürde ilk defa sıçan bütün over doku kriyoprezervasyon işleminde vitrifikasyon solüsyonuna PRP eklenerek dokular dondurulmuştur. Dokular kontrol (Grup 1), vitrifikasyon solüsyonuna PRP eklenerek dondurulan PRP eklenmiş (Grup 2) ve vitrifikasyon solüsyonuna FBS eklenerek dondurulan PRP eklenmemiş (Grup3) olarak gruplandırıldı. Çözme sonrası dokular histokimyasal, immünhistokimyasal ve immünfloresan boyama yöntemleri ile boyanarak incelendi. Histokimyasal boyama yöntemi ile HE, PAS ve Mallory Trikrom boyamaları yapıldı. İmmünfloresan boyama yötemiyle kaspaz 3 ekspresyonuna ve TUNEL analizine bakıldı. İmmünhistokimyasal boyama yöntemiyle konneksin 43, Bax, Bcl-2 ve kaspaz 3 ekspresyonu incelendi ve TUNEL analizi yapıldı. Sonuçta kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gerek Grup 2'de gerekse Grup 3'te vitrifikasyona bağlı dejenerasyonların olduğu görülmüştür. Ancak Grup 2'de PRP'yi aktive etmek için kullanılan CaCl2'ün vitrifikasyonun zararlı etkilerini agreve ederek over dokusunda görülen dejenerasyonu arttırdığı ve PRP'nin muhtemel olumlu etkilerini önlediği tespit edilmiştir. Her iki deney grubunda da primordiyal foliküllerin korunmuş olduğu ancak foliküler gelişimin ileri aşamasındaki foliküllerde dejenerasyonun artmış olduğu dikkati çekti. Elde edilen bulgular ışığında sıçan over dokusu kriyoprezervasyonunun bütün over dokusu yerine kortikal parçalar halinde yapılması, PRP aktivasyonu için CaCl2 yerine başka metodların uygulanması, vitrifikasyon solusyonlarına CaCl2 eklenmemesi, PRP'nin kriyoprezervasyondaki muhtemel yararlı etkilerinin gösterilmesi ve standardizasyonunun sağlanması için CaCl2 ile aktive edilmemiş PRP'nin hem vitrifikasyon hem de yavaş dondurma yönteminde uygulanarak sonuçlarının analiz edilmesi gerektiği kanaatine vardık.
PKOS modeli geliştirilmiş sıçanlarda anjiotensin resetör II blokeri losartanın tedavisinin etkilerinin histolojik ve biyokimyasal parametrelerle gösterilmesi
Ortalama 8-12 haftalık Sprague-Dawley türü dişi sıçanlar (n=21); standart koşullarda (21-22 C, %55-65 nemli ortamda, 12 st aydınlık-12 st karanlıkta) hazır pellet sıçan yemi ile beslendi ve su içimi serbest bırakıldı (ad libitum). Aynı beslenme koşullarını paylaşan olgular çalışmaya dâhil edildi. 14 sıçana PCOS modeli oluşturuldu, 7 sıçan normal kontrol olarak çalışmaya alındı ve herhangi bir işlem uygulanmadı. Daha sonra tüm sıçanlardan anestezi altında serumda çalışılacak parametreler için kan örneği alındı ve tüm sıçanlara bilateral ooferektomi uygulandı. Sonrasında sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Ooferektomi materyallerinde histolojik kesitlerinde foliküler yapı (antral folikül sayısı) değişiklikleri incelendi. Kan örneklerinde ELISA tekniği ile AMH (anti mullerian hormon), IGF-1 (Insulin benzeri büyüme faktörü) ve lipid peroksidayon göstergesi olan malondialdehit düzeylerine bakıldı. Histolojik olarak,PKOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre over dokusunda primer ve sekonder folikül sayısı azalmış, tersiyer folikül sayısı artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda, salin grubuna göre over dokusundaki primer ve sekonder folikül sayısı artmış, tersiyer folikül sayısı anlamlı azalmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda(p=6.62 ± 1.53), plasebo salin grubuna göre AMH seviyesi anlamlı azalmıştır (p=11.08 ± 0.56 )(Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre IGF anlamlı olarak artmıştır(p=4.63 ± 0.44). Losartan verilen PCOS grubunda(p=4.97 ± 0.66), plasebo salin alan grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır (Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl)( 0.19 ± 0.045)alan sıçanlarda, normal gruba(0.17 ± 0.022) göre plazmada oksidan stres belirteci malondialdehit (MDA) değişmemiştir. Losartan verilen PCOS grununda(p=0.18 ± 0.045), plasebo salin alan grup(p=0.19 ± 0.045) arasında plazma MDA miktarında anlamlı fark bulunamamıştır.
Deneysel polikistik over sendromu (pkos) modelinde tamoksifen ve klomifenin ovaryum dokusu üzerine etkilerinin otofajik açıdan değerlendirilmesi
Polikistik over sendromu (PKOS), menstrüel disfonksiyon, hiperandrojenizm, hirsutizm, infertilite ve polikistik overlerle karakterize endokrin bir bozukluktur. Üreme çağındaki kadınların %5 ila %10'unu etkileyen bu hastalık anovulasyon nedeniyle ortaya çıkan infertilitenin en önemli sebeplerinden biridir. PKOS'un neden olduğu infertilinin tedavisinde en sık kullanılan ilaç olan klomifen, hipotalamusta bulunan östrojen reseptörlerine bağlanarak östrojenin negatif feed-back mekanizmasını engeller. Bu durum FSH hormonunun artmasına neden olarak ovulasyonun gerçekleşmesini sağlar. Tamoksifen, Klomifen gibi nonsteroid selektif östrojen modülatörüdür ve yapısal olarak klomifene benzerdir. Esas olarak meme kanseri tedavisinde kullanılsa da ovulasyon indüksiyonu için yapılan çalışmalarda Klomifenle benzer ovulasyon ve gebelik oranlarına ulaşılmıştır. Çalışmamızda, 21 gün boyunca gavaj yöntemiyle 1mg/ kg Letrozol verilerek oluşturulan PKOS modelinde, grup ismine bağlı kalınarak dişi sıçanlara 5 gün boyunca Tamoksifen ve Klomifenin uygulaması yapılmıştır. Uygulama süresinin sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan ovaryum dokuları, histokimyasal, immünohistokimyasal boyamalar ve Real time-PCR (RT-PCR) tekniği ile analiz edilmiştir ve bu ilaçların ovaryum dokusu üzerine etkinliklerinin, otofaji yolağıyla ilişkisi araştırılmıştır. Yaptığımız çalışmada immünohistokimyasal boyamalar ve RT-PCR analizlerinde, tamoksifen ve klomifen gruplarında LC3 ekspresyonunun arttığı, mTOR ekspresyonunun azaldığı gözlemlenmiştir. Bu bulgulara dayanarak, tamoksifen ve klomifenin PKOS'lu ovaryumlarda, otofajiyi indükleyabileceği sonucuna vardık.
Diyabetin neden olduğu testis hasarı üzerine losartan'ın olası anti-apoptotik etkisinin araştırılması
Diyabet kan glukoz seviyesindeki aşırı yükselmeyle sonuçlanan, birçok doku ve organ yapısını olumsuz etkileyen metabolik bir hastalıktır. Mortalite ve morbitide oranındaki yükseklik ve artan prevalans değerleri ile günümüz önemli problemlerinden biridir. Diyabet birçok doku ve organ yapısında gösterdiği bozukluğun yanısıra testis yapısını ve spermatogenez sürecinide olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Yapılan birçok çalışmada Streptozotosin (STZ) ile indüklenmiş diyabetik sıçan modellerinde diyabetin testis dokusu üzerine olumsuz etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Losartan'ın antihipertansif etkilerinin yanında yapılan çeşitli çalışmalarda, farklı hastalık modellerinde testis dokusu üzerine olumlu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Losartan bir Angiotensin II tip 1 reseptör blokörüdür. Özellikle diyabet ve hipertansiyon birlikteliği olan hastalarda diyabetik nefropatiyi geciktirici etkiye sahip özelliğinden dolayı oldukça sık tercih edilmektedir. Biz yaptığımız çalışmada STZ (50mg/kg) ile indüklenmiş diyabetik sıçanlarda testiste oluşabilecek olası hasarın farklı dozlarda losartan kullanılarak düzeltilebilme olasılığını araştırdık. Bu amaçla 5 farklı deney grubu oluşturulmuştur bu gruplarda kontrol, diyabetik kontrol, düşük doz losartan uygulanan diyabetik grup, orta doz losartan uygulanan rup ve yüksek doz losartan uygulanan diyabetik grup yer almaktadır. Oluşturduğumuz deney guruplarından testis dokuları alınarak meydana gelmiş olan değişiklikler apoptotik yolaklar üzerinden immünohistokimyasal, Real Time-PCR analizi yapılarak incelenmiştir bunun yanı sıra gruplardan alınan epididimlerden sperm elde edilerek sperm parametreleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda artan losartan dozuyla bağlantılı olarak testiste gözlemlenen apoptoz oranlarında azalma tespit edilmiştir. Artan losartan dozuyla birlikte pro-apoptotik protein mRNA'sında azalma ve anti-apoptotik protein mRNA'sında ise artış tespit edilmiştir. Ayrıca yapılan sperm değerlendirmeleri sonucu sperm anamoli ve apoptoz oranlarında düşüş, sperm sayısında ise artış tespit edilmiştir. Losartanın doz artışının diyabetin neden olduğu testis hasarı üzerine olumlu etki gösterdiği ve apoptoz oranlarını azalttığı tespit edilmiştir.
İnsan erişkin kadavralarından alınan temporal adale fasyası ve dura mater greftlerinin biyomekanik ve histolojik olarak incelenmesi ve sonuçların karşılaştırılması
Temporal adale fasyası temporal kasın üzerini örter. Karmaşık ve özellikli bir anatomik yapıya sahiptir. Ulaşılabilirliği, kullanıma elverişli olması ve kollajenden zengin yapısı sebebiyle bir greft materyali olarak kullanılır. Kollajen yapısı temporal adale fasyasına benzeyen bir diğer otolog greft materyali, dura materdir. Dura mater greftleri genellikle dura onarımlarında kullanılır. Temporal adale fasyası otolojik, okuloplastik, fasiyal estetik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde kullanılır. İki greft materyali de birbirinin yerini tutabilecek anatomik ve histolojik yapıda benzerliğe sahiptir. Bu çalışmada, insan erişkin kadavralarından alınan formalinli temporal adale fasya greftleri ile formalinli dura mater greftleri biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmıştır. Yaptığımız biyomekanik çekme testi sonuçlarımıza göre formalinli temporal adale fasya greftinin elastisite modülü, maksimum kuvveti ve dayanıklılığı dura materin biyomekanik sonuçlarından yüksek çıkmıştır. Bu değerlerle, %10 formaldehit çözeltisinde saklanan insan erişkin kadavralarında temporal adale fasyasının dura materden daha az elastik ve daha sert yapıda olduğu söylenebilir. Histolojik olarak kollajen lif ve elastik lif yoğunlukları ise benzer bulunmuştur. Sonuç olarak, dura mater ve temporal adale fasya greftlerinin biyomekanik ve histolojik özellikleri değerlendirildiğinde, bu greftlerin otolojik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde birbirinin yerine kullanılabileceği fikrine katkı sunulabilir. İleriye yönelik değerlendirildiğinde, bu çalışmanın birçok farklı greft materyalinin biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmasında faydalı bilgiler sunacağını düşünmekteyiz.
İnsan fetüs kadavralarında vomeronazal organın incelenmesi
Vomeronazal organ (VNO) omurgalı canlıların birçoğunda bulunan aksesuar koku alma sisteminin periferik duyu organı olup feromonların kemoresepsiyonunda rol aldığı düşünülmektedir. Vomeronazal organın insandaki varlığı ve fetal yaşamdaki gelişim süreci halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada insan fetüslerinde Vomeronazal organ varlığı ve histolojik yapısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında Mersin Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan (18/09/2019 tarih ve 2019/383 sayılı) etik onay alındıktan sonra 30 adet (14 erkek ve 16 kadın) %10 formalinle sabitlenmiş insan fetüsünde (ortalama yaş, 23 hafta, 17-30 hafta) yapılmıştır. Fetüs nazal septumları cerrahi diseksiyon ile ortaya konularak alınan nazal septum örnekleri septum formaldehid içerisinde Histoloji laboratuvarında incelendi. Kesitler, ışık mikroskobu ile incelenerek, mikroskoba entegre edilmiş bir dijital kamera ile fotoğraflandı ve değerlendirildi. Vomeronazal organ bulunan boyanmış preparatlarda organın boyu, alanı, çapı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan yüzeylerin epitel kalınlığı ile solunum epiteli kalınlığı x10 büyütmede 5 farklı alanda ölçüldü. Değişkenlerin Normal Dağılıma uygun olup olmadığını Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. İki grup karşılaştırılmasında Independent Sample t testi ve Mann Whitney U testinden yararlanılmıştır. Bağımlı yapıda olan değişkenlerin karşılaştırılması için Terkarlı Varyans Analizi uygulanmıştır. Analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. 30 fetüse ait nazal doku örnekleri incelendiğinde 15 tanesinde nazal septumun her iki tarafında ve 9 tanesinde tek taraflı olmak üzere toplam 24 örnekte (%80) VNO tespit edilmiştir. Biyoistatistiksel olarak 24 tane VNO incelemesi cinsiyet ve bilateral veya unilateral olmasına göre yapılmıştır. VNO bulunan preparatlarda organın boyu, çapı, alanı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan epitelin kalınlığı ve solunum epitel kalınlığı değerlendirildi. Beş farklı noktadan ölçülen VNO çaplarında (p=0,17), nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlıklarında (p=0,75), solunum epiteline bakan epitel kalınlıklarında (p=0,619), solunum epiteli kalınlıklarında (p=0,715) ve ölçülen VNO alanları arasında (p=0,135) fetüsler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsiyetler arası ikili grup karşılaştırmaları sonuçlarına göre kız ve erkek cinsiyet grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p0,005). Nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlığı açısından unilateral ve bilateral gruplar arasında 2, 3, 4 ve 5 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yok iken epitel 1 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır(p=0,033). Histolojik değerlendirmede Vomeronazal organın nazal septumun her iki yanında gevşek bağ dokusu içerisinde yerleşim gösterdiği görüldü. Bazı preparatlarda bu organ gevşek bağ dokusunu saran solunum epitelinin invajinasyonu olarak izlendi. Vomeronazal organın histolojik yapısı incelendiğinde ise gevşek bağ dokusu yapısındaki lamina propriya üzerine oturmuş yalancı çok katlı silli silindirik goblet hücreli epitele sahip lümenli yapılar şeklinde görüldü. Çalışmamızda Vomeronazal organın insan fetüslerinin büyük kısmında mevcut olduğu gözlenmiş olup histolojik yapısı literatür bulguları ile benzer şekilde tanımlanmıştır. Vomeronazal organın histolojik yapısının ortaya konmuş olmasıyla birlikte klinik öneminin ortaya konması için ileri çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.
Erken evre opere akciğer kanseri hastalarında adenokarsinom alt tiplerinin prognostik etkisi
Adenokarsinom, akciğer kanserlerinin en sık görülen alt tipidir. Akciğer adenokarsinomları başlıca lepidik, asiner, papiller, mikropapiller ve solid olmak üzere beş temel histolojik alt tipin görülebildiği oldukça heterojen bir gruptur. Hastaların çoğu mikst tip akciğer adenokarsinomuna sahiptir ve bu alt tiplerden yüzdesi en fazla olan baskın tipe göre sınıflandırılırlar. Baskın paterne göre sınıflandırma, genel sağkalım ve nüks açısından önemli prognostik bir faktör olmasına rağmen, yüksek dereceli alt tiplerin (solid ve mikropapiller gibi) baskın patern olmadığı ancak tümör yapısında bulunduğu durumlarda da prognoz kötü etkilenmektedir. Bu nedenle erken evrede lobektomi gibi küratif cerrahi tedaviler sonrasında bile nüks görülebilen bu hastalarda prognozu ve nüksü öngören faktörleri belirlemek büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda erken evrede lobektomi ile küratif cerrahi rezeksiyon yapılan adenokarsinomlu hastalarda histolojik paternlerin oranlarının ve diğer prognostik faktörlerin etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı (AÜTF)' nda 2011 - 2019 yılları arasında Evre I akciğer adenokarsinomu tanısı ile lobektomi yapılan 141 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik ve patolojik verileri ile bu verilerin nüks ve sağkalım ile ilişkisi incelendi. Hastalara ait patoloji preparatları, baskın alt tipe dayanarak derecelendirme yapan 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflandırmasına ve 2020'de Uluslararası Akciğer Kanseri Araştırmaları Derneği (IASLC) patoloji komitesi tarafından önerilen derecelendirme sistemine göre deneyimli iki patolog tarafından yeniden gözden geçirildi. Hastaların %63'ü erkek, %37'si kadın olup yaş ortalaması 62 ± 7,8 olarak bulundu. Tüm hastalara lobektomi yapılmış olup 5 yıllık genel sağkalım oranı %82,7 iken nükssüz sağkalım oranı %77,6 olarak bulundu. Cinsiyet, örneklenen lenf nodu istasyon sayısı, pT evresi, F-18 Florodeoksiglikoz Pozitron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET/BT)' deki tümör SUVmax tutulumu, lenfovasküler invazyon ve visseral plevra invazyonunun genel sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,047, p=0,004, p=0,013, p=0,007, p=0,041). FDG PET/BT' deki tümör SUVmax değerinin 4,8 ve üzerinde olması, STAS varlığı ve IASLC Grade 3 ve STAS birlikteliğinin nükssüz sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı oranda kötüydü (p=0,001, p=0,038, p=0,002). Tek değişkenli Cox regresyon ile nükssüz sağkalım analizlerinde, tek başına STAS pozitifliğinde nüks için HR=3,096 iken STAS pozitif olan ve IASLC Grade 3 olan grupta nüks için HR=5,680 olarak bulundu. Sonuçlar iki değişken için de anlamlıydı (STAS için p=0,049 ve STAS + IASLC Grade için p=0,007) ancak STAS pozitif ve Grade 3 tümörler nüks açısından çok daha riskliydi. Çok değişkenli Cox regresyon ile yapılan genel sağkalım analizlerinde yaş, cinsiyet ve PET/BT SUVmax tutulumu genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019, p=0,026, p=0,045). Nükssüz sağkalımda ise yaş, PET/BT SUVmax tutulumu ve STAS + IASLC Grade kombinasyonu sınıflandırması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,005, p=0,021). Sonuç olarak çalışmamızda IASLC Grade 3 tümörlerin ve STAS varlığının nükssüz sağkalım üzerindeki prognostik önemi, hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerle doğrulandı. Bu nedenle, IASLC Grade 3 ve STAS pozitifliği rezeke edilmiş akciğer adenokarsinomu olan hastalarda kötü prognoz ve nüks için bağımsız risk faktörleri olarak değerlendirilmelidir. Bu özelliklere sahip hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası nüks riski göz önünde tutularak erken evre olsa da adjuvan tedavi endikasyonunun yeniden değerlendirilmesi ve daha yakın takip protokolü uygulanması gerekebilir.
Subkutan leptin uygulanan gebe farelerin erkek yavrularında sperm canlılığı ve motilitesinin araştırılması
Erkek infertilitesi, erkeğin doğal yoldan baba olmaması durumudur. Erkek infertilitesi iki karakteristiğe sahiptir; sperm yetersizliği ve morfolojik anomalilerdir. Leptin sağlıklı üreme işlevi için gerekli olmakla beraber; fazla miktarda leptin erkek üreme sistemi üzerinde zararlı etkileri olabilmektedir. Bu tez çalışmasında gebelik sırasında annelerine deri altına leptin enjeksiyonu yapılan 10 haftalık Balb-C farelerinin erkek yavrularının ağırlık, sperm morfolojisi ve sperm motilitesindeki farklılıkların infertilite ile ilişkili olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Leptin tedavisinin ikinci nesil farelerde erkeklerin ağırlığı, sperm morfolojisi ve hareketliliği üzerindeki etkileri incelendi. 12 haftalık Balb-C farelere gebelik oluşturulduktan sonra, subkutan leptin enjeksiyonu uygulanan grup deney grubu olarak tasarlandı. Subkutan distile su enjeksiyonu uygulanan grup kontrol grubu olarak tasarlandı. İkinci jenerasyon 10 haftalık erkek Balb-C farelerin epididimisleri çıkartılıp, elde edilen sperm örnekleri kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Sperm morfolojisini belirlemek için, Spermac ile boyanan sperm örnekleri ışık mikroskopunda 100X'lik büyütme oranında sperm sayımı yapıldı. Sperm motilitesini belirlemek için, makler kamerası kullanılarak 40X'lik büyütme oranında hareketli ve hareketsiz spermlerin sayımı yapıldı. Kontrol grubu ile deney grubunun kiloları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05). Kontrol grubuna göre deney grubunda kıvrık kuyruk anomalisinde artma; normal spermde azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Deney grubu ile kontrol grubu arasında, hareketsiz sperm sayılarında azalma (p<0.05); hareketli ve toplam sperm sayılarında ise artma istatiksel olarak anlamlı bir şekilde belirlendi (p<0.05). Leptinin ikinci jenarasyonun sperm hareketi ve morfolojisini gösteren ilk veri setleri arasında yer almaktadır. Leptin ile yapılan bu çalışmalara ek olarak ikinci kuşak erkek infertilitesinin birinci kuşakta alınan leptin ile ilgili olduğunu savunan bir çalışma olarak bilimsel literatürde ilkler arasında yer alacaktır.
Correction of artifacts in formalin-fixed paraffin-embedded tissue section images with contrastive unpaired image-to-image translation
Formalin-fixation and paraffin-embedding (FFPE) is a specimen preparation and preservation technique that has been used in histology and pathology since the late 19th century. Because the preparation of FFPE specimens is a complex, lengthy, and difficult to standardize process, and due to the complex histological and cytological characteristics of tissue, FFPE slides often contain defects. Defects arise during tissue fixation, processing, embedding, microtomy, staining, and coverslipping. These defects are referred to in images as artifacts, a term which encompasses staining inconsistencies, tissue folds, chattering, pen marks, blurring, air bubbles, and contamination, in addition to some other defects. We propose an unpaired image-to-image translation approach, FFPE++, which corrects artifacts in FFPE slides for digital pathology. Our method is a deep-learning-based approach which uses contrastive learning with spatial attention block and self-regularization loss, leading to higher quality in terms of both the visibility of textural details and cellular features. 10 board certified pathologists have performed comparative tests between our FFPE++ method and the standard FFPE sections of the ovary, thyroid, and lung, showing that our approach results in visually coherent images for histopathological diagnosis.
Farklı sürelerde etodolak kullanımının farelerde yapısal ve biyokimyasal etkilerinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız etodolağın farklı sürelerde kullanımıyla böbrek, karaciğer ve akciğerde ne gibi etkilere yol açtığını histolojik ve biyokimyasal olarak değerlendirmek ve farklı sürelerde kullanımının dokuda meydana getirdiği etkiyi gözlemlemek. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 3 aylık dişi balb-c cinsi fare kullanıldı. Fareler 3 gruba ayrılıp birinci grupta 8 hayvan, ikinci ve üçüncü grupta 10 hayvan olacak şekilde gruplandırıldı. İlk grup olan kontrol grubuna oral gavajla %40 'lık DMSO verildi. İkinci gruba 10 mg/kg etodolac (etol ford 400 mg) %40 'lik DMSO'da çözündürülerek oral gavajla 3 hafta boyunca verildi. Üçüncü gruba 10 mg/kg etodolac %40 'lik DMSO'da çözündürülerek oral gavajla 6 hafta boyunca verildi.. Biyokimyasal analizler alınan kan örneklerinden böbrek için üre ve kreatin değerlerine karaciğer için alanin aminotransferaz (ALT) ve aspartat aminotransferas (AST) seviyelerine bakıldı. Bulgular: Grup 3'te diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlemlendi. Grup 2 ve Grup 3'ün karaciğerinde yer yer sinüzoidal dilatasyonlar görüldü nekroza giden hüc re kümeleri izlendi. Grup 3'te geniş bir alanı kaplayan nekroza uğramış hücreler ve onları sa- ran fagositik sisteme ait hücreler izlendi.Grup 2 ve Grup 3'ün böbrek dokularında tubuler dila- tasyon ve tubulus epitelinde dejenerasyon h&E boyasıyla gösterildi. Grup 3'de bunlara ek ola- rak yaygın bir moleküler infiltrasyon gözlemlendi. İmmünohistokimyasal boyamada SAA (Serum Amiloid A) ve CD4 antikorları kullanıldı. Böbrek dokusunda SAA antikoruyla amilo- oid boyanmalar grup 3'te gösterildi. CD4 antikoruyla akciğerdeki yardımcı t hücrelerine bakıl- dı. Akciğerde yardımcı T hücrelerinde artışa neden olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda ilacın 3 ila 6 hafta kullanıyla böbrek, karaciğer ve akciğerde olumsuz etkilerin olduğu izlendi. 6 hafta etodolak uygulamasının karaciğerde ve böbrekte daha bariz yapısal değişiklikler gözlemlendi. Bu değişiklikler biyokimyasal parametrelerle uyumludur. Anahtar kelimeler: CD4, Etodolak, NSAİİ, SAA
Tavşanlarda carpal bölge anatomisinin görüntüleme yöntemleriyle incelenmesi
Amaç: Bu tezde tavşanlarda el bilek bölgesinin morfolojik ve morfometrik yapısının farklı görüntüleme yöntemleri kullanılarak incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu tezde karpal bölgeyi incelemek amacıyla 16 adet tavşan kadavrası kullanılmıştır. Karpal bölge, iskeletinde yer alan kemiklerin proximal'den distal'e doğru sıralanışına göre altı farklı bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Bu amaçla anatomik diseksiyon, histolojik kesit, BT ve MR (3 Tesla) görüntüleme yöntemi kullanılmıştır. Bu bölgelerden alınan kesitler ve görüntülerden elde edilen veriler karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada karpal bölgede bulunan anatomik oluşumlar morfolojik ve morfometrik olarak incelenip yöntemler arası karşılaştırmalar yapılmıştır. Karpal bölgenin tavşanlarda çok küçük olması görüntüleme yöntemlerinin bu yönde kısıtlılıklarına neden olmuştur. Özellikle MR görüntüleme yöntemlerinde istenilen yumuşak doku verilerine ulaşmada zorluklar yaşanmıştır. Dolayısıyla histolojik kesit yöntemleri bölgeyi incelemede oldukça faydalı olmuştur. Karpal bölgede klinik önemi açısından karpal tünel daha detaylı incelenmiş ve tünel içinden geçen yapılar ile tüneli palmar yönde çevreleyen retinaculum flexorum'un incelenmiştir. Tavşanlarda karpal tünelin insanlara benzediği dikkati çekmiştir. Karpal tünelin kemiksel çatının alanı distal'e doğru daralırken kanalın derinliğinin arttığı, bu derinliği os carpi accessorium'un belirlediği tespit edilmiştir. Ayrıca yapılan ölçümlerle karpal tünelin n. medianus'un tuzak nöropati bölgesi olabilceği gösterilmiştir. Tavşanlarda karpal tünelin biraz distal'inde kıkırdak bir yapının görüldüğü ve bu yapının köpeklerdeki torus carpi'i gibi karpal tünelden çıkan yapıları koruduğu düşünülmektedir. Sonuç: Yapılan bu tezde tavşanların karpal bölgesi özellikle burada bulunan karpal tünelin morfolojik ve morfometrik yapısı detaylı olarak sunulmuştur. Elde edilen verilerin ilerideki karpal bölgeye ait klinik ve deneysel çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Anatomi, Bilgisayarlı Tomografi, Histoloji, Karpal Tünel, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Tavşan
Ovarian hiperstimülasyon sendromu (OHSS) oluşturulan sıçanlarda, indometazin'in ovaryum üzerindeki yapısal, biyokimyasal ve moleküler düzeydeki etkileri
Amaç: İndometazin'in farklı dozlarının OHSS üzerindeki etkilerini yapısal, biyokimyasal ve moleküler yöntemlerle ayrıntılı olarak araştırmak amaçlanmıştır. Literatürdeki çelişkili sonuçlardan biri olan histaminin ve mast hücrelerinin OHSS üzerindeki etkileri araştırılarak açıklık getirilmesi amaçlanmaktadır. Bunların yanı sıra literatürde sınırlı sayıda mevcut olan OHSS patofizyolojisine ait verilere katkı sağlanması ve patafizyolosinin daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada hayvan materyali olarak, immatür (22 günlük) ve ağırlıkları 40-80 gram arasında değişen 40 adet Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her gruba 8'er tane olacak şekilde rastgele olarak 5 gruba ayrıldılar. Sıfır kontrol grubuna herhangi bir işlem uygulanmazken, sham grubuna 6 gün boyunca 0.1 mL % 0.9'luk steril salin subkutan (s.c.) olarak enjekte edildi. OHSS gruplarına 4 gün boyunca 10 IU PMSG subkutan (s.c.) olarak enjekte edildi. Ardından deneyin 5. gününde 30 IU hCG subkutan (s.c.) olarak enjekte edildi. Tedavi gruplarında ise; 6 gün boyunca 1 mg/kg ve 1 mg/kg indometazin subkutan (s.c.) olarak enjekte edildi. Deneyin 7. gününde sıçanlar genel anestezi altına sakrifiye edildiler. Ardından serum, periton sıvısı ve doku örneklerinden ELİSA ile protein tayini işlemleri, histokimyasal boyamalar ve western blot işlemleri gerçekleştirildi. Bulgular: Gerçekleştirilen deneyler sonucunda; OHSS deney grubunda sıçan kilo değişimleri ve over ağırlıkları artmış olarak saptandı. Bu verilerin indometazin sayesinde dozu ile ters orantılı olarak düşüş olduğu saptandı. Ek olarak OHSS durumunda gözlemlenen üçüncül boşluklara sıvı kaçışı, OHSS gruplarında gözlemlendi. Bu durumun indometazin uygulanan gruplarda düşüş sağladığı tespit edildi. Ayrıca histopatolojik incelemelerde; OHSS grubunda artmış sayıda kistik folikül, korpus luteum ve hemorajik bölge odakları saptandı. Bu bulgular ilaç uygulanan gruplarda doz ile ters orantılı olarak düşüş gösterdi. Mast hücrelerinin OHSS durumunda hem sayı, hem yoğunluk, hem de lokasyon olarak değişikliğe uğradığı tespit edildi. Sonuç: İndometazin'in doz bağımlı olarak OHSS semptomlarını azalttığı ve patofizyolojisinde iyileşme sağladı tespit edildi.
Postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesinde ankaferd blood stopper®'ın etkilerinin klinik, histopatolojik ve serolojik yönlerden araştırılması: Ratlar üzerinde deneysel araştırma
Postoperatif intraabdominal adezyonlar cerrahi alanda ameliyat sonrası karşılaşılan önemli bir problemdir ve ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Bu ciddi komplikasyonlar morbidite artışıyla beraber, ileus, kronik pelvik ağrı, infertilite şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesi için Ankaferd Blood Stopper® (ABS) kullanılması ve etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. ABS; Thymus vulgaris, Glycyrrhiza glabra, Vitis vinifera, Alpinia officinarum ve Urtica dioica bitkilerinin özlerinden elde edilmiş kanama önleyici bir bitki özütüdür. Lokal kanama durdurma etkisinin yanı sıra, bakteriyostatik ve antibakteriyel özelliği bulunmaktadır. Deneysel çalışmamıza dahil edilen toplam 120 rat, kendi aralarında 3 tane işlem grubuna (Laparotomi grubu, Laparotomi + Çekal abrazyon grubu, Laparotomi + Cornu uteri dikiş grubu) ayrıldı. Her bir işlem grubu ise kullanılan solüsyon materyaline göre %0,9 NaCl grubu, ABS grubu, herhangi bir madde uygulanmayan grup, icodextrin (%4) grubu olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Her bir ratın ventral abdominal duvarında standart 3 cm'lik deri ensizyonu yapılıp, batına girildi. Laparotomi grubunda abdominal organlara herhangi bir işlem yapılmadan, kendi içinde gruplara ayrılan ratlarda seçilen solüsyonlar batın içine verildi. Laparotomi + Çekal abrazyon grubunda, cecum'un antimezenterik sınırına ve kendisine karşı gelen abdominal duvara standart kuvvette gazlı bez ile 20 kere peteşiyel kanama oluşması için abrazyon işlemi uygulandı ve bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. Laparotomi + Cornu dikiş grubunda, her bir deneğin sağ cornu uteri'si, corpus uteri'nin 1 cm kraniyalinden olacak şekilde ensize edildi ve hepsi aynı şekilde basit sürekli dikiş ile kapatıldı. Batın kapatılmadan bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. İşlemlerden 21 gün sonra denekler ötenazi edildi. İntraabdominal adezyon gelişimi, daha önce belirlenmiş olan kantitatif değerlendirme ve adezyon şiddeti derecelendirme skoruna göre kör olarak değerlendirildi. Hasarlı yüzeyde oluşan adezyonlardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı. Hazırlanan preparatlar Hematoksilen-Eozin boyası ile boyandıktan sonra, dokulardaki fibroblastik aktivite, yangısal hücreler ve vasküler proliferasyon açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizler için bütün gruplar arası karşılaştırmalar mikroskobik, makroskobik bulgular ve ELISA verileri median (minimum-maksimum) olarak ifade edildi. Gruplar arasındaki Metalloproteinazların doku inhibitörü- 1, Matriks metalloproteinaz- 9, İnterlöykin- 6, Tümör nekrozis faktör- α, Dönüştürücü büyüme faktörü- β'yı kapsayan ELISA verileri ile adezyon skorlarının mikroskobik ve makroskobik karşılaştırılmasında "Kruskal-Wallis varyans analizi" yöntemi kullanıldı. Post-hoc karşılaştırmalarda "Dunn-Bonferroni testi" uygulandı. Değişkenler arasındaki ilişkiler ise "Spearman sıra korelasyon katsayısı" ile incelendi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi olarak p=0,05 alındı. Yapılan değerlendirmeler sonunda makroskobik değerlendirme skorları için ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Histopatolojik incelemenin mikroskobik değerlendirmesinde ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Ankaferd Blood Stopper®'ın postoperatif intraabdominal adezyonları önlemede etkinlik sağlamadığı belirlenmiş olup, bununla birlikte abdominal organ hasarları verdiği için kullanılmasının zararlı olabileceği kanısına varılmıştır. Adezyon oluşum mekanizmaları ve etkili ajanların bulunması için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Sisplatin ile indüklenen sıçanlarda testiküler toksisiteye karşı astaksantinin koruyucu etkileri
Amaç: Sisplatinin testis üzerindeki hasarına karşı astaksantinin biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirip sonuçlandırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereç: 36 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı ve 4 gruba ayrılarak kontrol ve astaksantin grubunda 8, sisplatin ve sisplatin+astaksantin grubunda 10 adet sıçan olacak şekilde ayarlandı. Deney sonunda dokular toplandı ve histolojik analizler için H-E ve immünohistokimya için Nrf2, HO-1, Vimentin, Kaspaz-3, PCNA ve 3β-HSD ile boyandı. Biyokimyasal analizler için kalpten alınan kanlardan testosteron hormon ve testis dokularından MDA ve tGSH analizi yapıldı. Bulgular: Biyokimyasal sonuçlara göre sisplatin grubunda testosteron seviyesinde ve tGSH düzeyinde anlamlı bir azalma, MDA düzeyinde ise anlamlı bir artış gözlendi. İmmünohistokimyasal sonuçlara göre Nrf2, HO-1, vimentin ve kaspaz-3 immünreaktivitesinde artış, 3β-HSD ise anlamlı bir azalma gözlendi. Histopatolojik sonuçlara göre seminifer epitel ve tübül çapları sisplatin grubunda anlamlı bir azalma gözlendi. Deney öncesi ve sonrası vücut ağırlıkları sisplatin grubunda anlamlı bir azalma, testis ağırlıkları karşılaştırıldığında ise belirgin bir azalma olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Sisplatinin testis üzerindeki sitotoksik etkisine karşı astaksantinin koruyucu ve tedavi edici etkinliği, çalışmamızın sonuçları ile kanıtlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Astaksantin, Apoptoz, İnflamasyon, Testis hasarı, Sisplatin, Oksidatif stress.
Bisfenol A'nın nörotoksik etkilerine karşı timokinonun potansiyel nöroprotektif etkisi
Amaç: Bisfenol A'nın beyin dokusu üzerinde oluşan nörotoksik hasarlarına karşı timokinonun potansiyel koruyucu ve tedavi edici etkilerini histokimyasal, immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirmek. Materyal ve Metot: 32 adet Wistar albino cinsi erkek sıçan K, TQ, BPA ve BPA+TQ olmak üzere 4 gruba ayrıldı. K grubu ad libitum beslendi, TQ grubu 50 mg/kg oral gavaj ile TQ, BPA grubuna 50 mg/kg oral gavaj ile BPA, BPA+TQ grubuna ise yarım saat aralıkla 50 mg/kg BPA ve 50 mg/kg TQ verildi. 30 günlük deney süresinin sonlanmasıyla sıçanlardan anestezi altında intravenöz kan ve beyin doku örnekleri alındı. Beyin dokuları, histokimyasal, immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Bulgular: Biyokimyasal sonuçlara göre BPA verilen grupta MDA seviyesinin arttığı, GSH seviyelerinin azaldığı izlendi. K ve TQ gruplarında benzer histolojik yapı gözlenirken, BPA grubunda heterokromatik-piknotik nükleuslu nöronlar, glial hücre infiltrasyonu, bazı nöronlarda kromatolizis ve karyolizis görünümü dikkat çekti. Perinöronal alanda ödem ve nöropil doku yoğunluğunda azalma izlendi. BPA+TQ grubunda iyileşmenin olduğu gözlemlendi. BPA grubunda BDNF, MBP ve NF immünreaktiviteleri en düşük, Cas-3 en yüksektir. Sonuç: Beyin dokusunda BPA'nın nörotoksik etkilerine karşı timokinonun koruyucu ve tedavi edici etkisi bulgularımız ile kanıtlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Beyin, Bisfenol A, Nörotoksisite, Timokinon
Benzo (A) piren uygulanan sıçanların bazı dokularında adrenomedullin etkisinin araştırılması
Adrenomedullin (AdM), C-terminali amidlenmiş 52-amino asitlik halkasal yapılı peptid olup ilk kez insan feokromasitomadan izole edilmiştir. AdM dolaşımdaki bir hormon gibi rol alıp, çoklu biyolojik aktivitelerini parakrin ve otokrin tarzda başlatmaktadır. Son zamanlarda AdM'nin antioksidan özellikler gösterdiği ve hücreleri oksidatif hasardan koruduğu rapor edilmiştir. Çevresel kirleticiler olan polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH'lar), canlılarda oksidatif strese yol açarlar. Benzo(a)piren (B(a)P) gibi PAH'ların bazıları canlılarda karsinojenik etkiler göstermektedir. Hava, su, toprak ve besinlerde bulunan B(a)P canlılar için oksidatif stres kaynağıdır. Bu çalışmada, B(a)P'a maruz kalan sıçanların kalp, böbrekler, karaciğer ve akciğer dokularında AdM'nin antioksidan sistem üzerine etkisi araştırıldı. Wistar ırkı 30 erkek sıçan kontrol, yağ, AdM, B(a)P, ve B(a)P+AdM grubu şeklinde 5 deney grubuna ayrıldı. B(a)P mısır yağında çözüldü ve intraperitonal olarak 50 mg/kg vücut ağırlığı olacak şekilde tek dozda enjekte edildi. Yağ grubundaki hayvanlara da 50 mg/kg v.a. mısır yağı enjekte edildi. AdM uygulanan hayvanlara 7. ve 8. haftalarda olmak üzere (2 ?g/kg v.a.) dozda iki hafta boyunca i,p, enjeksiyon yapıldı. Sıçan dokularında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ve toplam glutatyon ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlendi. Dokularda ayrıca nitrik oksit (NO) ve AdM seviyelerin ölçümü ile histolojik incelemeler yapıldı. Çalışma sonunda B(a)P uygulaması genel olarak antioksidan enzim aktivitelerini azaltmış ve histopatolojik değişikliklere yol açmıştır. B(a)P+AdM uygulama gruplarında ise genel olarak antioksidan sistemde düzelme gözlenirken histopatolojik olarak kalp ve böbrek dokularında normale yakın görünümler elde edilmiş, ancak karaciğer ve akciğer dokularında B(a)P zararlı etkisini göstermeye devam etmiştir. Çalışmada B(a)P uygulama gruplarındaki AdM seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde AdM uygulamasının biyokimyasal ve histolojik parametreler üzerine hem yararlı hem de zararlı etkileri olduğu söylenebilir. Bu farklı deneysel sonuçlar doku özgüllüğü, AdM uygulaması süresi ve konsantrasyonundan dolayı olabilir. ANAHTAR KELİMELER: Adrenomedullin, Benzo(a)piren, Nitrik oksit, Oksidatif stres
Yaşlanmayla deride meydana gelen değişimlerin incelenmesi
Bu çalışmada intrauterin dönemden başlayarak yaşlılık dönemine kadar deride meydana gelen histolojik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmada İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: İntrauterin Grup (doğum öncesi) 19 günlük grup, 2. Grup: Postpartum (doğum sonu) 21 günlük grup, 3. Grup: Postpartum (doğum sonu) 60 günlük grup, 4. Grup: Postpartum (doğum sonu) 19 aylık grup. Deney sonunda bütün deneklerden ketamin/ksilazin anestezisi altında sırt, karın, kafa, kol ve bacak bölgelerinden deri örnekleri alındı. Örnekler rutin takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan elde edilen seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson's Trichome, Elastic Van Gieoson's, Mowry's Collaidal Iron, Periodic Asit Schiff ve Toluidine Blue boya metodları uygulandı ve incelendi.Her gruba ait sırt, kafa, karın kol ve bacak deri örnekleri epidermis, dermis ve bazal membran kalınlığı, dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği, mast hücre ve pilosebase birim sayısı açısından hem morfolojik hem de istatistiksel olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Tüm grupları çeşitli deri bölgeleriyle değerlendirildiğinde epidermis kalınlığı açısından en kalın epidermisin doğum öncesi grupta olduğu, doğum sonrasında ise inceldiği ancak yaşlanmayla tekrar epidermisin kalınlaştığı, bazal membran kalınlığının yaş arttıkça arttığı, dermis kalınlığının ise intrauterin dönemden 2 aylık döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise azaldığı tespit edildi. Dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği açısından baktığımızda tüm bu parametrelerin doğum öncesi dönemden 60 günlük döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise tekrar azalmış olduğu saptandı. Mast hücre sayılarına tüm gruplarda ve tüm incelenen deri bölgelerinde baktığımızda en fazla sayının intrauterin dönemde olduğu ve doğum sonrasından itibaren bu sayının giderek düştüğü gözlemlendi. Dermiste bulunan pilosebase birim sayıları incelendiğinde ise intrauterin dönemde hiç rastlamadığımız pilosebase birimlere doğum sonunda gittikçe artan sayılarda rastlandı, ancak yaşlı deride sayıların tekrar düştüğü tespit edildi.Yapılan incelemeler ve ölçümler sonucunda; sıçanlarda farklı deri bölgeleri belirtilen parametreler açısından intrauterin dönemle doğum sonu dönemler arasında farklar bulundu. Ayrıca doğum sonu dönemlerinde yaşa bağlı kendi aralarında morfolojik farklar ortaya koyduğu saptandı.Anahtar kelimeler; Deri, yaşlanma, histoloji.
Diyabetin sıçan testislerinde neden olduğu histolojik değişiklikler üzerine aminoguanidin'in etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, STZ ile diyabet oluşturulan sıçanlarda, testis dokusunda meydana gelen histolojik değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine Aminoguanidin'in (AG) etkilerinin histokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: Kontrol grubu 2. Grup: Aminoguanidin (AG) verilen grup 3. Grup: Streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan grup 4. Grup: STZ ile diyabet oluşturulan ve AG verilen grup. Sıçanların deney başında ve sonunda kan glikoz seviyeleri ve vücut ağırlıkları ölçüldü. 10 haftalık deney sonunda ketamin/ksilazin anestezisi altında sıçanlar sakrifiye edildi ve testisler alınıp ağırlıkları ölçüldü. Sol testisler biyokimyasal analizlerde, sağ testisler ve pankreas örnekleri histolojik analizlerde kullanıldı. Alınan dokular, rutin doku takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan alınan seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Toluidin mavisi ve kaspaz-3 boyama metodları uygulandı ve Leica DFC?280 ışık mikroskobunda incelendi.Diyabet grubunda, kontrol grubuna göre kan glikoz seviyelerinde artış ile vücut ve testis ağırlıklarında azalma saptandı. Seminifer tübüllerde şekil ve yapı bozuklukları gözlendi. Bu grubun tunika albuginea kalınlıkları diğer gruplara göre anlamlı derecede artmıştı. Ayrıca tunika albuginea içerisindeki mast hücre sayılarının, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmış olduğu gözlendi. Tübüler germ hücrelerinde dejenerasyon ve kaspaz-3 pozitif boyanan hücreler belirgindi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda kontrol gubuna göre MDA ve NO seviyelerinde artış gözlenirken, CAT, SOD ve GSH aktivitelerinde azalma gözlendi. Diyabetik sıçanlara AG verilmesi, testiküler hasarı önemli derecede azalttı. Bu grupta, diyabet grubuna göre kan glikoz seviyelerinde azalma ile vücut ve testis ağırlıklarında artış saptandı. Seminifer tübüllerinin diyabet grubuna göre daha düzgün şekil ve yapıda olduğu gözlendi. Bu grubun tunika albuginea kalınlıkları ve mast hücre sayıları kontrol grubuna benzerdi. Tübüler germ hücrelerinde dejenerasyon ve apoptozun diyabet grubuna göre azalmış olduğu saptandı. Ayrıca biyokimyasal analizlerde ise diyabet grubuna göre MDA ve NO seviyelerinde azalma gözlenirken, CAT, SOD ve GSH aktivitelerinde belirgin bir artış gözlendi.Bu çalışma, sıçanlarda diyabetin neden olduğu testiküler hasarda, oksidatif stres, NO seviyelerinde artış ve apoptotik hücre ölümünün rol oynadığını, diğer yandan AG uygulamasının, oksidatif stres ve apoptotik hücre ölümüne karşı spermatogenik hücreleri korumasında etkili olduğunu göstermiştir.Sonuç olarak, diyabet tedavisinde kullanılan ilaçlarla birlikte, spermatogenik hücreleri oksidatif hasar ve apoptoza karşı koruyabilecek AG gibi ajanların kullanılmasının, diyabete bağlı infertilitenin önlenmesinde katkıda bulunabileceği kanısındayız. Ancak yine de AG'nin etki mekanizmasının tam olarak anlaşılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.