Menstrüal siklus

59 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması

Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.

Corpus luteumDinoprostDiöstrus+4
Eyyüp Hakan Uçar
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite 1. ve 4. sınıf kız öğrencilerin menstrüasyon bilgilerinin, tutumlarının ve davranışlarının belirlenmesi

Çalışma, üniversite öğrencilerinin menstrüasyona yönelik bilgileri, tutumları, davranışları ve etkileyen etmenleri incelemek amacıyla yapılmıştır.Çalışma, tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Çukurova Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, İlahiyat Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi' nde eğitim gören 1. ve 4. sınıf kız öğrencileri araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Bu öğrenciler rastgele seçilmiştir.Örnekleme alınan toplam öğrenci sayısı 200'dür. Veriler literatür doğrultusunda geliştirilen 55 sorudan oluşan anket formu ile toplanmıştır. Anket formu öğrencilere okulda dağıtılarak, yanıtlandırıldıktan sonra geri alınmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS programında, Ki-Kare testi kullanılarak değerlendirilmiştir.Çalışma kapsamına alınan kız öğrencilerin yaş ortalaması 21.2 ± 2.4'dür. Menarş yaş ortalamaları 13.2 ± 1.3'dür. Öğrencilerin %75'inin menstrüasyona yönelik bilgi aldığı, % 25'inin bilgi almadığı saptanmıştır. Bilgilerin kendilerine yeterli olup olmadığı sorulduğunda % 68'i yeterli bulmuştur. Öğrencilerin % 16'sı menstrüasyonun tanımını yapabilmiştir. Menstrüasyon döneminde öğrencilerin % 31'inin daha seyrek banyo yaptığı, % 4'ünün hiç banyo yapmadığı, % 25'inin menstrüasyon döneminde perinesini arkadan öne temizlediği, %2'sinin temizlemediği, % 9'unun ise menstrüasyon döneminde perine bakımının nasıl yapılması gerektiğini bilmediği saptanmıştır. Bu sonuçlara göre, öğrencilerin menstrüasyon bilgilerinin ve hijyenine ilişkin uygulamalarının yetersiz olduğu ve bu durumun enfeksiyon açısından risk oluşturduğu söylenebilir. Sonuç olarak öğrencilerin menstrüasyon konusunda bilgi eksikliği vardır ve bu konuda okullarda ve ailede eğitim verilmelidir.Anahtar Kelimeler: Menarş, menstrüasyon, menstrüasyon hijyeni.

HijyenKız öğrencilerMenarş+3
Elif Arık
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.

EndometriyumKısırlıkKısırlık-kadın+4
Özdem Karaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Adet düzensizliği olan kadınların cinsel yaşam kalitesi ve evlilik uyumunun incelenmesi

Amaç: Bu araştırma, adet düzensizliği olan kadınların cinsel yaşam kalitesi ve evlilik uyumunun incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı olarak yapılan araştırma, Ağustos 2015- Eylül 2016 tarihleri arasında, Adana il merkezinde bulunan bir devlet hastanesinin kadın doğum polikliniğinde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini hastanenin kadın doğum polikliniğine adet düzensizliği şikayeti ile başvuran kadınlar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise araştırma katılım kriterlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 211 kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında kadınların tanıtıcı özelliklerini içeren "Kişisel Bilgi Formu", "Cinsel Yaşam Kalitesi Ölçeği- Kadın (CYKÖ-K)" ve "Evlilik Uyum Ölçeği (EUÖ)" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi SPSS 16.0 paket programında yapılmıştır. Bulgular: Adet düzensizliği olan kadınların CYKÖ-K toplam puan ortalamasının 60,93± 14,61 ve EUÖ toplam puan ortalamasının 48,68±4,18 olduğu saptanmıştır. Kadınların tanıtıcı özellikleri (eşin çalışma durumu ve sosyal güvence durumu hariç) ve tüm obstetrik özellikleri ile CYKÖ-K puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kadınların tanıtıcı özellikleri (eşin çalışma durumu hariç) ve tüm obstetrik özellikleri ile EUÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.05). Kadınların menstrual özelliklerinden sadece adet düzensizliği şikayetlerini paylaşma durumu ile CYKÖ-K ve EUÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.05). CYKÖ-K ve EUÖ arasında, istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=0,589 p<0,001). Sonuç: Adet düzensizliği olan kadınların cinsel yaşam kalitesinin iyi düzeyde olmadığı ve çoğunun evliliklerinde uyum olmadığı belirlenmiştir.

Cinsel birleşmeCinsellikEvlilik uyumu+6
Tuba Soylu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Doğum yapmış kadınların premenstrual sendrom düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi

ÖZET DOĞUM YAPMIŞ KADINLARIN PREMENSTRUAL SENDROM DÜZEYLERİNİN VE ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN BELİRLENMESİ Tuğba AGIRBULAK Yüksek Lisans Tezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Hemşireliği Yüksek Lisans Programı Tez danışmanı: Dr. Öğr. Üyesi Semra ÇEVİK Haziran 2018, 78 sayfa Bu çalışma, doğum yapmış kadınların premenstrual sendrom düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı olarak planlanan bu çalışma, Adana Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi jinekoloji polikliniklerine başvuran sezaryen ve vajinal doğum yapmış, 18 yaş üzeri gebe olmayan 384 kadın üzerinde yapılmıştır. Araştırmanın verileri kadınlarla yüz yüze görüşülerek sosyodemografik özelliklerle ilgili sorular yer alan bir anket formu ve Gençdoğan'ın 2006 yılında geliştirmiş olduğu Premenstrual Sendrom Ölçeği (PMSÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız t testi, tek yönlü varyans analizi ve ki-kare analizinden yararlanılmıştır. Hastaların %41.9'u 30-39 yaş grubundadır ve %45.8 'i normal doğum, %41.1 i sezaryen doğum yapmıştır. Katılımcıların %50.3'ünde PMS var iken, %49.7'sinde PMS görülmemiştir. Doğum şekli grupları ile PMS depresif duygulanım, anksiyete, yorgunluk, sinirlilik, depresif düşünceler, ağrı, iştah değişimi ve uyku değişimi, şişkinlik alt boyutu puan ortalamaları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç olarak; PMS varlığı ile yaş, memleket, yaşadığı yer, eğitim durumu, gebelik sayısı, yaşayan çocuk sayısı, doğum şekli ve alkol kullanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamış (p>0.05) iken düşük sayısı, menarş, gelir durumu ve sigara kullanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Anahtar Sözcükler: Premenstrual Sendrom, Adet öncesi gerilim, Kadın ve Premenstrual Sendrom, Hemşirelik.

Belirti ve semptomlarDoğumKadınlar+3
Tuğba Agırbulak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağlıklı erişkinlerde seks steroid hormon düzeylerinin sinir ileti hızı, reaksiyon zamanı, kognitif fonksiyonlar ve serebral lateralizasyon üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkeklerin ve menstrüel siklus fazlarına göre gruplandırılan kadınların, seks steroid hormon düzeylerinin, beynin kognitif becerileri, sinir ileti hızı ve sağ-sol el asimetrisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 18-25 yaş arasındaki sağlıklı ve gönüllü, 30 kadın ve 30 erkek birey üzerinde gerçekleştirildi. Her bir kadının menstrüel siklusunun foliküler (3-4.gün), östrojen (12-15.gün) ve luteal fazında (21-22. gün) üç kere, erkeklerin ise herhangi bir zamanında bir kere venöz kandan serum estradiol (E2), progesteron, total serum testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest testosteron (erkeklerde) ve ELİSA yöntemi ile serum östrojen alfa ve beta düzeyleri ölçülmüştür. Erkekler ve kadınlara (üç fazda), sağ el ve sol el medyan sinirden elektromiyografi (EMG) ölçümü yapılmış ve motor sinir ileti hızları hesaplanmıştır. Kognitif beceri testlerinden reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre ms), muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), görsel algı-dikkat testi (LVT) ve görsel hafıza testi (TAVT) uygulanmıştır. Ayrıca duygu durumunu belirleyen anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı) ölçekleri uygulanmıştır. Tüm veriler SPSS 15.0 ve MİNİTAB 18 istatistik programları ile analiz yapılmıştır. Bulgular: Kadınların (n=25) luteal dönemindeki DT ve DTsüre ms, SPMIQ ve TAVT ortalamaları ovulasyon ve foliküler dönemine göre yüksekti (p<0,05). Sağlak-solak kadın ve erkeklerin dominant ellerinin iletim hızları dominant olmayan ellerine göre yüksekti(p<0,05). Kadınların foliküler fazındaki sinir iletim hızı ortalamaları luteal faza göre yüksekti ve latansı daha kısaydı(p>0,05). Sonuçlar: Seks steroid hormon düzeylerinin serebral asimetri, beyin fonksiyonları ve periferal sinir sistemi üzerinde nöromodülatör etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.

Beyin lateralizasyonuBilişCinsiyet hormonları+6
Beste Menteşe
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Menstrüel migren tanısı alan olgularda tedavi seçenekleri ve asetazolamidin tedavideki yeri

Giriş: Kadınlarda menstrüel siklus ve hormonal değişiklikler migren tetikleyicileri arasındadır. ICHD-3, kriterlerine göre, menstrüel migren (MM) pür menstrüel migren (PMM) ve menstrüasyonla ilişkili migren (MİM) olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda kısa dönem profilaksi olarak asetazolamid kullanan hastaların her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası (3.ay) olmak üzere Vizüel Analog Scale (VAS) testiyle başağrısı şiddetinin; Headache Impact Test (HIT) ve Migraine Disability Assessment (MIDAS) testleriyle yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine MM tanısı ile başvuran olgular etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri sorgulandı. Hastalara kısa dönem profilaksi tedavisi, öngörülen menstrüasyon başlangıcından 2 gün önce başlanarak toplam 5 gün asetazolamid 500 mg/gün tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası VAS, MIDAS ve HIT testleri yapıldı. Bulgular: 26 adet PMM, 26 adet MİM hastası saptandı. Asetazolamid kullanan hastalarda hem totalde hem de gruplar düzeyinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmada; VAS ve HIT skorlarında gruplar arasında farklılık olmaksızın, MIDAS skorunda MİM grubunda daha belirgin olmak üzere her iki alt grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: MM tanısı alan hastalarda kısa dönem profilaksi tedavisinde asetazolamid kullanımı başağrısı şiddetinde ve sıklığında azalmaya ve yaşam kalitesinde düzelmeye neden olmaktadır Çalışmamızla literatürde ilk kez vurgulanmıştır.

AsetazolamidAğrıAğrı şiddeti+5
Güldeniz Çetin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin kadınların hedonik açlık durumları ile menstrual döngüleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Zeynep ÖZKARSLI. Yetişkin Kadınların Hedonik Açlık Durumları ile Menstrual Döngüleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı, Tezli. Yüksek Lisans, Gaziantep, 2022. Bu çalışmanın amacı; yetişkin kadınlarda menstrual döngünün her üç dönemi (menstruasyon dönem öncesi, menstruasyon dönemi ve menstruasyon dönem sonrası) ile hedonik açlık durumları arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Araştırma, Aralık 2021-Mart 2022 tarihlerinde Gaziantep'te özel bir beslenme ve diyet polikinliğine başvuran üreme çağındaki 125 gönüllü kadın ile yapılmıştır. Kadınların boy uzunluğu, vücut ağırlığı, kalça çevresi, bel çevresi ölçümleri online sistemde bireyler tarafından, yüzyüze sistemde araştırmacı tarafından alınmıştır. Sonuçlara göre kadınların BKİ, bel çevresi/kalça çevresi oranı, bel çevresi/boy uzunluğu oranı hesaplanmıştır. Görsel Analog Skalası, Besin Gücü Ölçeği (BGÖ) uygulanmış olup, menstruasyon öncesi, menstruasyon ve menstruasyon sonrası dönemde 24 Saatlik Besin Tüketim Kaydı alınmıştır. Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30.0 ± 10,11 yıldır. Kadınların ortalama BKİ değerleri 26,0 ±7,47 kg/m2 olarak saptanmıştır. Kadınların menstruasyon öncesi dönemde %37,6'sının, menstrual döneminde %26,4'ünün, menstruasyon dönem sonrasında %8,8'inin normalden daha fazla yediği saptanmıştır. Kadınların gece uykudan kalkıp atıştırma durumu menstrual döngülerinin her 3 döneminde BGÖ toplam puanı ile pozitif ilişkili bulunmuştur (p<0.05). Kadınların menstruasyon öncesi dönemde BGÖ toplam puanı 2.8±0.78, menstruasyon sırasında 2.7±0.82, menstruasyon sonrası dönemde 2.5±0.73 olarak bulunmuştur. Menstruasyon dönemlerine göre besin gücü ölçeği puanları farklılık göstermektedir. Dönemler arasındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Menstruasyon; kadın yaşamının büyük bir kısmını etkileyen önemli bir dönem olup, besin ögesi yetersizlikleri, yanlış yeme davranışlarını ortaya çıkarabilmektedir. Menstrual döngüde hormonlardaki değişiklikler besin alımı ve iştah üzerinde olumsuz etkiler yapabilmektedir. Menstrual döngüdeki bu olumsuz etkileri ve mekanizmalarını anlayabilmek için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konuda farkındalık oluşturmakta diyetisyenlere önemli görev düşmektedir.

AçlıkBeslenmeBeslenme davranışı+4
Zeynep Özkarslı
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adet düzensizliği olan adölesan kızlarda serum antimulleriyen hormon düzeyi , hiperandrojenizm ve over boyutları arasındaki ilişki"

Amaç: Manisa ilinde eğitim gören adolesan kızlarda menarş yaşını, menarş özelliklerini belirlemek; menarş tarihinden en az 3 yıl geçmiş oligomenoreik kızlarda antimülleriyen hormon (AMH), androstenedion (AS) düzeyleri ve over görüntülemesinin polikistik over sendromunda (PKOS) ayırıcı tanıdaki etkisini araştırmaktır. Materyal metod: 2015 yılında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Endokrinloji kliniğimizce etik kurul onamı ve il milli eğitim müdürlüğünden izin alındı. Manisa'daki 1304 kız adolesan tarandı. Sosyoekonomik durum, menarş yaşı, menstrüel durumları anketle belirlendi; boy, vücut ağırlığı ölçüldü. Çalışma grubu olarak tanımlanan menarşından en az 3 yıl geçmiş, oligomenoreik, bilinen hastalığı olmayan 68 adölesan; kontrol grubu olarak tanımlanan, ek hastalığı olmayan, menarşından en az 3 yıl geçmiş, adetleri düzenli 64 gönüllü adölesan olmak üzere toplam 132 gönüllü çalışmaya alındı. Çalışma ve kontrol grubu adetin 2. ve 5. günü ultrasonografi (USG) ile değerlendirildi; AS, AMH düzeyleri bakıldı. Bulgular: Kızların menarş yaş ortalaması 13,19±3,00 yıl; annelerinki 13,37±1,17 yıl bulunmuştur. Yüksek sosyoekonomik düzeydeki kızların boyları ve boy sds' leri; düşük sosyoekonomik seviyeye sahip kızlarınkinden anlamlı yüksek saptanmıştır. Düşük sosyoekonomik seviyedeki kızlarda vücut kütle indexi (VKİ) ve VKİ persantili; orta ve yüksek seviyedekilere göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Üç sosyoekonomik düzeyde de menarş en sık yaz aylarındaydı. Vücut ağırlığı artışının, menarş yaşının düşmesine neden olduğu görüldü. Kontrol grubunda USG' de polikistik over (PKO) görünümü %8,3 iken, çalışma grubunda 6 kat fazla (%47,6) bulunmuştur. AMH düzeyi çalışma grubunda (ortalama: 4,95 ± 2,95 ng/ml), kontrol grubunda göre (ortalama: 3,27 ± 1,45 ng/ml) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. AS düzeyi, çalışma grubunda (ortalama: 2,63±1,33 ng/ml), kontrol grubuna göre (ortalama:2,18±0,89 ng/ml) anlamlı yüksek saptanmıştır. PKO görüntüsü olan ve olmayanlar karşılaştırıldı, AMH düzeylerinde anlamlı fark saptandı. AS düzeyleri hirsutizmi olanlarda (ortalama 3,24±1,43 ng/ml); olmayanlara (ortalama:2,17±,95 ng/ml) göre daha yüksek saptandı. Sonuç: Menarş yaşı sosyoekonomik durumdan etkilenmiyor. Vücut ağırlığının artması menarş yaşını düşürebilmektedir. Oligomenoresi olan kızlarda AMH düzeyleri yüksektir. Oligoamenoresi olan kızlarda ultrasonografide polikistik over görünümü de yüksek orandadır. Ultrasonografik olarak polikistik over görünümü olan adolesan kızlarda AMH düzeyleri yüksektir.

AndrostendionAntimüllerian hormonErgenler+7
Nurcan Hanedan
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

35 yaş üstü, ilk siklus IVF denemesinde FSH değeri <10 IU/L olan hastalarda kullanılan tedavi protokollerinin karşılaştırılması

Son 20 yıldır aile kurmaya karar veren kadınların yaşları yükselmekte, böylece asiste reprodüktif terapi yardımı alan kadın yaşı ve 35 yaşın üstünde tedavi ihtiyacı olan kadın sayısı artmaktadır. Kontrollü ovaryen hiperstimülasyonda amaç, sağlıklı bir kadının her ay yaşadığı tek bir dominant follikül seçiminin aksine, gonadotropinlerle çok sayıda büyüyegelen follikül elde etmektir. GnRH agonist/antagonist kullanılarak pitüiter gonadotropin salınımı inhibe edilip, folliküler gelişim eksojen gonadotropinlerle sağlanarak siklus kontrolü ele geçirilir. Otuzbeş yaştan sonra follikül kaybındaki hızlı artış, oosit kalitesindeki düşüş, reprodüktif yaşlanma ve beraberinde kontrollü ovaryen hiperstimülasyona zayıf cevabı getirir. Çalışmamızda, retrospektif olarak Gazi Üniversitesi Tüp Bebek Merkezinde 2004-2012 yılları arasında tedavi görmüş, 35 yaş üstü, ilk siklus in-vitro fertilizasyon tedavisi alan, FSH düzeyi <10 IU/L olan ve herhangi bir endokrinolojik ek hastalığı olmayan hastaların uzun protokol, antagonist protokol ve mikrodoz flare-up protokollerle ovaryen hiperstimülasyona verdikleri cevap; klinik gebelik ve canlı doğum oranları incelenmiştir. 35 yaş üstü hastalarda ilk gelişte en etkin tedavi protokolü bulunmaya çalışılmıştır. Hasta dağılımına bakıldığında uzun protokol alanların daha genç ve antral follikül sayılarının daha fazla olduğu görülmüştür. Elde edilen olgun follikül sayısı, embriyo sayısı, hCG günü östradiol seviyesi, endometrium kalınlığı, klinik gebelik ve canlı doğum oranları da diğer protokollerden daha yüksek saptanmıştır. Antagonist protokolün, gebelik oranı ve canlı doğum oranları açasından sonuçları uzun protokole benzer ve mikrodoz flare-up protokolden daha olumlu izlenmiştir. Total gonadotropin miktarı ve stimülasyon süresi göz önüne alındığında da mikrodoz protokolden daha avantajlı olduğu tespit edilmiştir. İleri istatistiksel analizde uygulanan tedavi protokolleri arasında gebeliği elde etmek üzerine, bir fark saptanmamıştır. Gebelik üzerine direkt etkisinin olduğu saptanan faktörler; antral follikül sayısı, yaş, toplanan oosit sayısı ve hCG günü endometrium kalınlığıdır. Bu faktörleri olumlu etkileyen uzun protokolü daha genç, antral follikül sayısı fazla hastalarda tercih edebilirken, ileri yaştaki antral follikül sayısı düşük hastalarda daha kısa stimülasyon günü, daha az gonadotropin miktarı ile antagonist protokolü tercih edebiliriz. Bu bulgular ıığında her olgu için en yüksek başarının elde edilebileceği, bireysel özellikler, over rezervi, endokrinolojik tablo ve yaş gibi kritik faktörlerin göz önüne alınacağı, kontrollü ovaryen hiperstimülasyon protokolü seçimi önerilebilir.

Fertilizasyon-in vitroFolikül uyarıcı hormonKadınlar+5
Pınar Telli
Gazi University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Premenstrual sendrom yaşayan kadınların kullandıkları geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları

Üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen problemlerden biri olan Premestrual Sendrom (PMS) , tekrarlayıcı, psikolojik, fiziksel, davranışsal belirtilerle ortaya çıkmaktadır. Kadınlar bu belirtileri azaltmak için, farmakolojik ve non-farmakolojik yöntemler kullanmaktadır. En sık kullanılan yöntemlerden birisi de Geleneksel Ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamalarıdır. Araştırma, premenstrual sendrom yaşayan kadınların kullandıkları geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı olarak yapılan araştırmanın örneklemini Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinin "Kadın Hastalıkları ve Doğum" polikliniğine başvuran 357 kadın oluşturmuştur. Veriler Kişisel Bilgi Formu ve Premenstrual Sendrom yaşama durumunu belirlemek amacıyla Premenstrual Sendrom Ölçeği (PMSÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelikler, Kolmogorov Smirnov testi, Pearson Korelasyon Katsayısı , Ki-Kare Testi , Fisher's Kesin (Exact) Ki-Kare Testi, Freeman-Halton Fisher Kesin (Exact) Ki-Kare testleri kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda kadınların PMSÖ'den ortalama 129,67±19,17 puan aldıkları bulunmuştur. Kadınların %82,9'unun PMS yaşadığı, PMS yaşayan kadınların %83,8'inin GETAT yöntemlerini kullandığı belirlenmiştir. PMS yaşayan kadınların %26,2'si rezene çayını kullandığı %60'ının yarar gördüğü, %26,8 vücut terapilerinden masajı kullandığı %90,7 'sinin yarar gördüğü , %23,8 'inin yürüyüş yaptığı %96,6 'sının yarar gördüğü ,%85,1 'inin duş aldığı %99,6 'sının yarar gördüğü,%90,7'sinin karına sıcak uygulama yaptığı, %99,6'sının yarar gördüğü bulunmuştur. Kadınların, PMS'de kullanılan GETAT yöntemleri ve bu yöntemlerin yararlılıkları konusunda bilgilendirilmesi önerilebilir

HemşirelikKadın sağlığıKadınlar+5
Hanife Uçak
Düzce University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal menstruel kanamalı adolesan kız çocuklarında kanama bozukluğu hastalıklarının araştırılması

Menstruel siklus uzunluğu ortalama 21-35 gündür ve menstruel kanama süresi 2-7 gündür. Normal menstruel kanama her siklusta 30-40 ml. ya da günde 3-6 ped kadardır. Anormal uterin kanama (AUB); gebe olmayan bir kadında menstruel volüm, sıklık veya süresinde herhangi bir anormalliği ifade eder. AUB adolesan kızlarda oldukça yaygın bir şikayettir. Ağır menstruel kanama (HMB), kanama süresinin 7 günden daha uzun olmasına veya bir siklusta meydana gelen kanamanın 80 ml'den fazla olmasına denir. Ağır menstruel kanama tarifleyen adolesan kızlarda %20'ye varan oranlarda alta yatan kanama bozukluğu saptanmıştır. Çalışmamızda anormal uterin kanama şikayetiyle başvuran adolesan kızlarda kanama bozukluğu hastalıklarını araştırmayı amaçladık. Çalışma anormal uterin kanama şikayetiyle çocuk hematoloji polikliniğine başvuran hastalara yönelik prospektif olarak yapılmıştır. Sikluslar arası uzunluk, mentruasyon süresi, kanama miktarına yönelik detaylı hikaye alınmış ve anemiye yönelik bulugular saptanmıştır. Kolay morarma, epistaksis ve dişeti kanamasının yanında kanama bozukluğuna yönelik aile hikayesi sorgulanmıştır. Kronik inflamatuar barsak hastalığı, kronik karaciğer veya böbrek hastalığı olan hastalar çalışma dışında tutulmuştur. Tam kan sayımı, periferik yayma, kan grubu, serum transaminazları, üre, kreatinin, ferritin, B12, template yöntemiyle KZ, PT, aPTT, INR, fibrinojen, vWF:Ag. vWF:RCo, FVIII, FVII, FXI, FVIII, platelet agregasyon testleri yapılmıştır. Endokrinolojik bozuklukları saptayabilmek amaçlı serbest testesteron, 17-OH progesteron, LH, FSH, östradiol, TSH, sT4 labratuvar tetkikleri gönderilmiştir. Çalışma Ocak 2018-Ocak 2021 yılları arasında anormal uterin kanama şikâyetiyle başvuran 97 hastadan çalışmayı tamamlayabilen 90 hasta ile yapılmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 14±1,8 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların %15,6'sında (n=14) altta yatan bir kanama bozukluğu olduğu (%5,5 vWH, %5,5 faktör eksikliği, %3,3 trombosit fonksiyon bozukluğu, % 1,1 İTP) gösterilmiştir. %12,2 (n=11) hastada endokrin bozukluk %26,6 (n=24) hastada eklem hipermobilitesi saptanmıştır. Hastaların %55,6'sı (n=50) herhangi bir tanı almamıştır. Faktör eksikliklerini kendi içinde incelemek gerekirse; 2 hastada FXI eksikliği 1 hastada FV eksikliği, 1 hastada FVII, 1 hastada hipofibrinojenemi saptanmıştır. Trombosit fonksiyon bozukluklarını kendi içinde incelemek gerekirse 2 hastada Bernard-Soulier sendromu, 1 hastada Glanzman trombastenisi saptanmıştır. Anormal utein kanama adolesanın yaşam kalitesini etkilemektedir ve ergen sağlığı sağlığı açısından araştırılmayı hak etmektedir. Bu çalışmada anormal uterin kanama ile başvuran bireyin altta yatan bir kanama bozukluğuna hastalığına sahip olabileceği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Anormal uterin kanama, menoraji, kanama bozukluğu, von Willebrand hastalığı, trombosit fonksiyon bozukluğu, eklem hipermobilitesi

Hemorajik bozukluklarKız çocuklarıMenoraji+4
Mediha Bulut
Fırat University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Dişi farelerde cinsel siklusun farklı evrelerinde kisspeptinin bazı beyin bölgelerinde immünofloresan yöntemle görüntülenmesi

Bu tez çalışmasıyla, dişi farelerin cinsel dönemlerinin östrus, diöstrus ve proöstrus fazlarında hipotalamusun arkuat nükleus (ARC), paraventriküler nükleus (PVN), dorsomedial nükleus (DMN) ve ventromedial nükleus (VMN) bölgelerinde kisspeptin ekspresyonunun immünofloresan yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu çalışmayla, dişi farelerin belirlenen cinsel dönemlerde, ilgili hipotalamik bölgelerde immünofloresan yöntemle belirlenen kisspeptin salınımlarının etkilediği fizyolojik mekanizmaların belirlenmesi ve bu bölgelerin immünofloresan görüntülenmesinin literatüre kazandırılması hedeflenmiştir. Belirlenen amaç doğrultusunda yapılan çalışmayla, beyin dokusunda farklı östrus fazlarındaki kisspeptin ekspresyonunun varlığı immünofloresan yöntemi ile tespit edilmiş ve kisspeptin salgılayan beyin bölgelerinin etkilediği fizyolojik mekanizmaların kisspeptin ekspresyonuyla bağlantısı açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışmada, 40 adet ortalama ağırlığı 35-40 gram olan 5-6 aylık Balb/c ırkı dişi fare kullanılmıştır. Tüm dişi farelere, ortalama 3 östrus döngüsü olacak şekilde her gün saat 10.00-12.00 arasında 15 gün süreyle vajinal smear ile siklus takibi yapılmıştır. Ardından düzenli siklus gösteren toplam 21 adet hayvan seçilmiş ve östrus fazlarına göre 3 gruba ayrılmıştır (diöstrus proöstrus, östrus ve grupları olmak üzere, n=7). Östrus, proöstrus ve diöstrus fazında olan hayvanlar, herhangi bir anestezik madde uygulamadan dekapite edilmiştir ve ardından beyin dokuları kuru buzda dondurulmuştur. Beyin dokusundan kesitler alınıp, floresan boyama basamakları uygulanmıştır. Çalışmanın sonunda, hipotalamusun ARC, PVN, DMN ve VMN çekirdeklerinde kisspeptin yoğunluğu hesaplanmıştır. ARC'de de östrus grubunun diöstrus grubuna göre kisspeptin yoğunluğunun istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. PVN'de kisspeptin yoğunluğu, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde gruplara göre anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. DMN ve VMN bölgelerinde, östrus ve proöstrus grupları diöstrus grubuna göre kıyaslandığında kisspeptin yoğunluğunun istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. Sonuç olarak, bu çalışmayla dişi farelerin östrus, diöstrus ve proöstrus dönemlerinde hipotalamik ARC, PVN, DMN ve VMN ve bölgelerinde kisspeptin yoğunluğunun farklı olduğu tespit edilmiştir.

BeyinFarelerFloresan antikor tekniği+4
Meryem Sedef Doğru
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik epilepsili adölesan kız hastalarda menstrüel siklusun farklı dönemlerinin antiepileptik ilaç kan düzeyi ve elektroensefalografi üzerine etkileri

Giriş ve Amaç: Menstrüel siklusun belirli fazlarında epileptik nöbet aktivitesi artabilmektedir. Menstrüel siklusla ilişkili nöbetler, katamenial nöbet olarak tanımlanır. Katamenial epilepsinin (KE) etiyolojisinde yer alan moleküler mekanizmalar tam bilinmemektedir. Bu çalışmada; menstrüel siklus ilişkili nöbet artışının, serum antiepileptik ilaç (AEİ) düzeyindeki değişikliklerden kaynaklanabileceği hipotezinden yola çıkarak, idiopatik epilepsili adölesan kızlarda, menstrüel siklusun farklı dönemlerindeki serum AEİ düzeyi ve elektroensefalografi (EEG) bulguları incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı'na başvuran, menstrüel siklusları başlamış olan, idiopatik epilepsi tanılı 27 adölesan kız hasta (yaş ortalaması 15.4±1.3 yıl) çalışmaya alındı. Hastaların menstrüel sikluslarının, menstrüel faz ve geç luteal fazında serum AEİ, östradiol (E2), progesteron (Pg) seviyelerine bakıldı ve EEG incelemeleri yapıldı. Bulgular: Hastalar valproat (VPA) (n=16), levetirasetam (LEV) (n=9) ve karbamazepin (KBZ) (n=3) kullanmaktaydı. Hasta sayısının yetersiz olması nedeniyle, KBZ için istatistiksel karşılaştırma yapılmadı. Menstrüel ve luteal dönemdeki VPA ve LEV düzeylerinde anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ovulatuar ve anovulatuar siklusa göre hastalar gruplandırıldığında, sadece anovulatuar siklustaki hasta sayıları istatistiksel karşılaştırma için yeterliydi ve iki farklı dönemdeki VPA ve LEV düzeyleri anlamlı fark göstermedi (p>0.05). Olası sıvı retansiyonu açısından, ilk serum örneği mensin 1. gününde alınan, VPA kullanan hastalarda (n=12) anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İki hastaya KE tanısı kondu. Bunlardan birinde, menstrüel dönemdeki KBZ düzeyinde, luteal döneme göre %57 azalma saptandı. Ayrıca, menstrüel dönemdeki EEG'sinde patolojik bulgular mevcuttu. Diğer hastalarda, menstrüel siklusun her iki döneminde çekilen EEG incelemeleri normaldi. Sonuç: Çalışmamız; VPA veya LEV kullanan idiopatik epiepsili adölesan kızlarda, menstrüel ve luteal fazdaki serum AEİ düzeylerinde anlamlı değişiklik olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak, KE olarak değerlendirilen bir olgumuzun, menstrüel dönemdeki KBZ seviyesinde azalma ve patolojik EEG bulguları, KE tanılı hastalarda yapılacak benzer çalışmanın fayda sağlayabileceğini düşündürmektedir.

AntikonvülsanlarElektroensefalografiEpilepsi+4
Semra Atasoy Yılmaz
Karadeniz Technical University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Premenstrual ve menstrual dönemdeki kadınların anksiyete düzeylerinin anne-çocuk ilişkisi açısından değerlendirilmesi

Premenstrual dönem yakınmalarının anksiyete bozuklukları ile olan ilişkisi karmaşık bir örüntüye sahiptir. Bu doğrultuda yapılan çalışmanın amacı premenstrual ve menstrual dönemdeki kadınların anksiyete düzeyleri ile anne-çocuk ilişkisinin incelenmesidir. Araştırma Mersin ilinde faaliyet gösteren ve üyeleri çalışan ve girişimci kadınlardan oluşan bir derneğin üyeleri ile yapılmıştır. Araştırma kolayda örneklem yöntemi ile seçilen, fertil çağı devam eden, çalışan ve çocuk sahibi olan 49 kadın üye ile gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada verilerin toplanması aşamasında anket formundan yararlanılmştır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Premenstrual Sendrom Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve Çocuk-Anababa İlişki Ölçeği uygulanmıştır. Analizler sonucunda premenstrual dönemde anksiyete ve premenstrual sendrom arasında yüksek, pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Bununla birlikte premenstrual dönemde premenstrual sendrom ve anne-çocuk ilişkisi arasında zayıf, pozitif yönde ilişki bulunmaktadır. Bunların yanı sıra premenstrual dönem anksiyete düzeyi ile aylık gelir düzeyi grup ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmuştur.

Ana-çocuk ilişkisiAnksiyeteMenstrüal siklus+3
Billur Güneş Oksayoğlu
Çağ University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenstrual dönemdeki adolesanların agresif tutum düzeylerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Bu kesitsel çalışma ile, literatürde incelenmediği düşünülen premenstrual dönemdeki adolesanların agresif tutum düzeylerini belirleyip bazı sosyodemografik ve antropometrik özellikler ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:Bu çalışma 01.11.2021-15.05.2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Adolesan Polikliniği'ne başvuran 12-18 yaş grubu araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 1450 adolesan ile yapılmıştır.Çalışmamızda Premenstrual Sendrom Ölçeği (PMS) ve Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular:Çalışmaya katılan adolesanların yaş ortalaması 15,8 ± 2,0 yıl olup tümü adet görmekte idi. Adolesanların tamamında PMS varlığı saptanmıştır. PMS ile saldırganlık davranışı ve adolesanların Beden Kütle İndeksi (BKİ) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,001).Adolesanların vücut ağırlığı arttıkça PMS ve saldırganlık düzeylerinin arttığı bulunmuştur. PMS skor düzeyi arttıkça fiziksel saldırganlık, düşmanlık, öfke ve sözel saldırganlığın giderek arttığı ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,001). Sonuç:Bu çalışma adolesan dönemde görülen PMS ve agresif tutum arasındaki ilişkinin incelendiği Türkiye'deki ilk büyük örneklem çalışması olup elde edilen veriler literatürü desteklemektedir. Bu dönemdeki agresif tutumların ve PMS varlığının anlaşılması, uygun yönetim stratejilerini belirlemek açısından önem arz etmektedir. Stresin azaltılması, dengeli beslenme, düzenli uyku, seçici serotonin geri alım inhibitörleri, eğitim ve psikolojik destek ile agresif tutumların önlenebileceği ve PMS'de klinik iyileşme sağlayabileceği düşünülmektedir.

ErgenlerMenstrüal siklusMenstrüasyon+4
Derya Çağıran
Dicle University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde premenstrual dönemdeki dikkatin premenstrual sendrom, duygudurum bozuklukları belirtileri ve menstrual siklusun özellikleri ile incelenmesi

Premenstrual sendromu hafif, orta, ağır şiddette en az bir semptom olarak kadınların bir çoğu yaşamaktadır. Fiziksel, emosyonel ve kognitif semptomları olan premenstrual sendrom kadınların yaşamlarının bir çok alanında problem yaşamalarına neden olmaktadır. Bir kadının her ay ortalama 6 gün, hayatı boyunca 8 yıl adet gördüğünü düşünürsek anlaşılması ve tedavisinde etkili çalışmaların yapılması oldukça önemlidir. Bu araştırma, kadınlarda premenstrual sendromun (PMS) kognitif semptomlarından dikkat eksikliğini incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu bağlamda üniversite öğrencilerinde premenstrual dönemdeki dikkat pms, duygudurum bozuklukları belirtileri ve menstrual siklusun özellikleri ile incelenmiştir. Araştırmada 98 premenstrual döneminde olan, 78 premenstrual döneminde olmayan, 8 menstruasyon dönemi bilinmeyen toplam 184 kadına araştırmacı tarafından geliştirilen Sosyodemografik Bilgi Formu, D2 Dikkat Testi, Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri, Premenstrual Sendrom Ölçeği uygulanmıştır. Yapılan araştırmada pms ile dikkat ve menstruasyon siklusunun özellikleri arasında anlamlı bir fark ve ilişki bulunamamış, pms ile duygudurum bozuklukları belirtlileri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. PMS ile anksiyete, depresyon, hostilite, olumsuz benlik, somatizasyon belirtileri arasında pozitif bir kolerasyon vardır ve belirti şiddeti arttıkça premenstrual sendromun şiddetinin de arttığı saptanmıştır. Bununla birlikte premenstrual dönemde, duygudurum bozuklukları belirtileri ile dikkat arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.

DikkatDuygudurumMenstrüal siklus+3
Esra Kaya
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Üreme çağındaki sağlıklı kadınlarda premenstrüel sendrom belirtileri ile duygusal yeme davranışı arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü

Premenstrüel Sendrom (PMS), menstrüel döngünün luteal fazında ortaya çıkan ve menstrüsyonun başlamasıyla azalan veya kaybolan; temelinde bir psikiyatrik hastalık olmaksızın kişide fiziksel, psikolojik ve davranışsal belirtilerle kendini gösteren bir durum olarak tanımlanmaktadır. PMS'de görülen hormonal değişikliklerin duygu durum dalgalanmalarında ve duygularımızın etkili olduğu duygusal yeme davranışı üzerinde etkisi olabileceği düşünülmektedir. Bu kapsamda, bilinen bir psikiyatrik tanısı olmayan sağlıklı kadınların PMS belirtileri ile duygusal yeme davranışları arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Üreme çağındaki sağlıklı kadınlar (N=254) Premenstrüel Sendrom Ölçeği (PMSÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü-Kısa Form (DDGÖ-16), Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve Duygusal İştah Anketi (DİA) bulguları açısından incelenmiştir. PMS belirtileri ile duygusal yeme davranışı arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü PROCESS Macro kullanılarak basit aracılık modeliyle test edilmiştir. Bunun sonucunda, toplam dolaylı etki anlamlı bulunmuş (p=0,000) ve modele duygu düzenleme güçlüğü değişkeni eklendiğinde PMS'nin duygusal yeme davranışı üzerindeki doğrudan etkisinin azalması fakat, hala anlamlılığını koruması nedeniyle söz konusu ilişkiye duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracılık ettiği görülmüştür. Aracı değişken, duygusal yeme davranışına ait varyansın %11'ini açıklamıştır. Mevcut çalışmanın, duygusal yeme davranışı ile PMS arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü inceleyen ilk bulguları sunması ve gelecekte konuyla ilgili daha fazla sayıda araştırma yapılmaya gerek olduğunu ortaya koyması açısından önem taşıdığı düşünülmektedir.

Duygusal yemeMenstrüal siklusPremenstrüel sendrom
İrem Elmas
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağlıklı yetişkin kadınlarda menstrual döngünün vestibüler sistem üzerine etkisi

Vestibüler disfonksiyonu etkileyen periferik veya santral kaynaklı birçok neden olabilir. Hormonal sistem değişikliklerinin de vestibüler sistemi etkilediği düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlıklı yetişkin kadınlarda premenstrual ve postmenstrual dönemde, farklı test bataryaları ile vestibüler sistemin bütünlüğünün değerlendirilmesi ve iki dönemin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya katılımcı olarak dışlama kriterlerine uyan 18-40 yaş arası işitme ve denge şikayeti olmayan, toplam 40 sağlıklı yetişkin kadın seçilmiştir. Bu çalışmada bireylerin denge sistemini değerlendirmek için sırasıyla objektif vestibüler testler olan VEMP, vHİT ve subjektif testler olan Baş dönmesi engellilik ölçeği (DHI) ve Hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD) anketleri uygulanmıştır. Sağlıklı 40 kadın katılımcının menstruasyon öncesi ve sonrası test sonuçları belirtilmiştir. Katılımcıların her iki kulak cVEMP ve oVEMP N1, P1 latans ölçümlerinin menstruasyon öncesi ve sonrası zaman değişiklikleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmaya alınan katılımcıların her iki kulak vHİT lateral, anterior, posterior kanal kazanç değerlerinin menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre değişimi istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Katılımcıların baş dönmesi engellilik envanteri toplam puanı ve alt boyutları olan emosyonel, fiziksel ve fonksiyonel puanlarının menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre azalması istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Katılımcıların hastane anksiyete depresyon ölçeği alt boyutları olan depresyon ve anksiyete puanlarının menstruasyon öncesi ve sonrası zamana göre azalması istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Baş dönmesi engellilik envanteri alt ölçeklerinden emosyonel durumu skorları menstruasyon öncesindeki puanları ile menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında yüksey düzeyde, menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında ise orta düzeyde bir korelasyon gözlendi. (p<0,05). Baş dönmesi engellilik envanteri alt ölçeklerinden fonksiyonel durumu skorları menstruasyon öncesindeki puanları ile menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında yüksey düzeyde, menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında ise orta düzeyde bir korelasyon vardır. (p<0,05). Menstruasyon öncesindeki depresyon ve menstruasyon öncesindeki anksiyete skorları arasında da orta düzeyde bir korelasyon gözlenmiştir. (p<0,05). Menstruasyon öncesi BEE toplam skorları ile menstruasyon öncesi depresyon skorları arasında orta düzeyde; menstruasyon öncesi anksiyete skorları arasında ise yüksek düzeyde bir korelasyon vardır. Bu sonuçlarla birlikte premenstrual dönemde daha çok görülen dizziness ve anksiyete gibi semptomların subjektif testlerimize yansıdığı ancak objektif testlerimize ve kliniğe yansımadığı gözlenmiştir. Yaptığımız bu çalışma menstrual döngü fazlarında değişen hormonal değişim ile ilgili yapılacak çalışmalarda karşılaştırma yapmak açısından bir yol gösterici olacaktır. Bu bulgular ışığında vestibüler testlerin frekans aralığı göz önünde bulundurularak daha kapsamlı yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Vestibuler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller, cVEMP, oVEMP, Video Head Impulse Test (vHIT); Baş Dönmesi Engellilik Envanteri, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Menstrual döngü. Araştırma Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Araştırma Etik Kurulu'na sunularak 29/07/2020 tarihinde KA 20/302 no ile araştırma projesi olarak kabul edilmiş ve etik kurul onayı alınmıştır.

AnksiyeteBaş itme testiDepresyon+7
Meryem Mutlu
Başkent University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

20-45 yaş arası kadınlarda menstrüal siklusun her üç döneminde (menstrüal dönem öncesi, menstrüal dönem ve menstrüal dönem sonrası) beslenme alışkanlıklarının belirlenmesi

Seniha Çukurovalı Soykurt, 20-45 Yaş Arası Kadınlarda Menstrüal Siklusun Her Üç Döneminde (Menstrüal Dönem Öncesi, Menstrüal Dönem ve Menstrüal Dönem Sonrası) Beslenme Alışkanlıklarının Belirlenmesi. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Bölümü Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2016. Menstrüal siklus birçok faktörden etkilenebilen karmaşık bir döngüdür. Beslenme ve beslenme alışkanlıklarının menstrüal siklus üzerine etkileri hem yetersiz beslenme hem de aşırı beslenme üzerinden görülebilmektedir. Bu çalışma, 20-45 yaş arası kadınlarda premenstrual dönem, menstrüal dönem ve menstrüal dönem sonrasındaki beslenme durumları, besin tercihleri, yeme tutumları ve farklılıkların saptanması, elde edilen verilere göre alınan enerji ve besin ögelerinin değerlendirilmesi amacı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Aralık 2015 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 20-45 yaş arası 100 kadın üzerinde yürütülmüştür. Bireyların kişisel bilgileri, menstrüasyonun besin tüketimi ve enerji dengesi üzerine etkisinin saptanması, menstrüal siklusun her üç döneminde (menstrüal dönem öncesi, menstrüal dönem ve menstrüal dönem sonrası) oluşan fiziksel ve besin tüketimindeki değişikliklere ilişkin bilgileri saptamaya yönelik anket formu uygulanmıştır. Çalışmada bireyların yaş ortalaması 32.57 ±7.62 yıl olarak saptanmıştır. Bireylerin ilk menstruasyon yaş ortalaması 12.99 ± 1.23 yıl olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin BKİ (kg/m²) oratlaması 24.68 ± 4.25'dir. Çalışmaya katılan bireylerden % 62.0' ının premenstrual dönemde iştahının arttığı, % 8.0'ının bu dönemde iştahının azaldığı ve % 30.0'ının ise bu dönemde iştahlarında herhangi bir değişme olmadığı belirlenmiştir. Çalışmaya katılan 100 kadının 90'ı premenstruasyon dönemde tatlı ihtiyacı hissederken, 21'i tuzlu, 16'sı acı ve 14'ü ekşi besin tüketme ihtiyacı hissetmektedir. Sonuç olarak, menstrüal siklus beslenme durumu ve yeme tutumu ile ilişkilidir ve kadınların yaş gruplarına ve fizyolojik ihtiyaçlarına göre uygun bir beslenme ve yaşam tarzı geliştirilmesi önemlidir. Bu durumun detaylı incelenmesi için daha büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Beslenme durumu, menstrual döngü, yeme tutumu, enerji alımı, beslenme alışkanlıkları. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: KA 15/102) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıBeslenme davranışı+3
Seniha Çukurovalı Soykurt
Başkent University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leuprolide asetat tedavisi alan santral puberte prekoks tanılı kız hastalarda uzun dönem sonuçlar

Amaç: Santral puberte prekoks (SPP), hipotalamo-hipofizer-gonadal (HHG) aksın erken aktivasyonuna bağlı olarak sekonder seks karakterlerinin kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce görülmesidir. Bu çalışmada amaç; SPP tanısıyla leuprolide asetat tedavisi alan kız olguların tedavi bitiminden sonraki uzun dönem pubertal verilerini ve boy kazanımlarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Aralık 2002 – Haziran 2013 tarihleri arasında periferik veya organik nedenli puberte prekoksu (PP), akut ya da kronik hastalığı ya da ilaç kullanım öyküsü olan hastalar dışlanarak santral PP nedeniyle izlenen ve tedavi edilen toplam 70 kız olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların dosya bilgilerinden anamnez, fizik muayene bulguları, anne-baba boyları, laboratuar ve radyolojik tetkikleri, tedavi öncesi ve tedavi bitimindeki boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), hedef boy (MPH=midparenteral height) kaydedildi. Tedavinin başlangıcında ki tahmini erişkin boy (TEB) hesaplandı. Tedavinin kesilmesinden sonra olgular yeniden değerlendirildiğinde adet başlama yaşı ve düzeni, final boyları, VKİ kaydedildi. Bulgular: SPP tanısı konan ve ortalama 21,73±8,45 ay leuprolide asetat tedavisi gören 70 hastada TEB 157,7±7,4 cm, MPH 158,3±4,5 cm, final boy 161,3±6,7 cm bulundu. Final boy standart deviasyon skoru (SDS) değeri , -2SD (standart deviasyon) gerisinde kalan 3 hasta saptandı. Hastaların final boy uzunlukları ile başvuru anındaki boy yaşı, MPH değeri, başvuru anındaki ve tedavi bitimindeki boy uzunluğu arasında pozitif yönde, orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (sırasıyla r=0,443, p<0,001, r=0,502, p<0,001, r=0,462, p<0,001 r=0,610, p<0,001). Hastaların tedavi sonrası adet yaşları ortalama 11,7±0,5 yıl saptandı. Hastaların %97,1'inin (n=68) adeti düzenliyken %2,9'unun (n=2) düzensiz bulundu. Bu 2 olgu polikistik over sendromu (PKOS) tanısı aldı. Adet düzensizliği zemininde PKOS saptandı. Olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası relatif VKİ'ları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p=0,328). Sonuç: Leuprolide asetat tedavisinin HHG aksının baskılanması, pubertal bulguların ilerlemesinin durdurulması, menarşın geciktirilmesi ve final boyun korunmasında etkili olduğu gösterildi. Tedavinin adet düzensizliği, obeziteyi arttırıcı yönde yan etkilerinin olmadığı saptandı. Anahtar Sözcükler: Puberte Prekoks, Leuprolide Asetat, Final Boy, Adet Düzeni, Obezite

ErgenlikErgenlik-erkenKızlar+4
Esra Özmen
Başkent University
2016
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında menstruel dönemdeki hormonal değişikliklerin nörolojik durum üzerine etkisi

Amaç ve HipotezPremenstruel dönemde kötüleşme multipl skleroz (MS) hastalarının sıklıkla belirttiği bir durumdur. MS'te hormonal etkilerle oluşan premenstrüel semptom kötüleşmesi bildirilmiştir; fakat premenstrüel kötüleşmeye ilişkin niceliksel çalışma olmayıp nedene yönelik az sayıda çalışma vardır. MS gibi etiyolojiye ve tetikleyicilere ilişkin çok kısıtlı kanıtın olduğu bir hastalıkta menstrüel dönem gibi tanımlanması görece kolay bir döneme ilişkin değişkenlerin saptanması, hastalığın aydınlatılmasına büyük katkılarda bulunma potansiyeline sahiptir. Bu çalışmada MS hastalarında premenstrüel dönemde; kötüleşmenin var olup olmadığını araştırmayı, varsa gözlenen kötüleşmeyi ölçmeyi, bunun demografik, fiziksel ve hormonal değişkenlerle ilişkisini saptamayı amaçladık.YöntemÇalışmaya McDonald ölçütlerine göre MS tanısı konmuş 44 hasta ve 14 sağlıklı kontrol olgusu alındı. Olgular birbirini takip eden iki siklusta premenstrüel ve ovülasyon fazlarındaki nörolojik fonksiyonlar açısından değerlendirildi. Her muayenede hastalardan cinsiyet hormon düzeylerinin (FSH, LH, E2, Progesteron) saptaması için kan örneği alındı. Birinci ve dördüncü muayenede Multiple Sclerosis Functional Composite (MSFC), Auditory Consonant Trigram (ACT), Face Symbol Test (FST) uygulandı. Tüm muayenelerde Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS) hesaplandı, Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ), Multiple Sclerosis International Quality of Life (MUSIQoL), Vizüel Algı Skalası (VAS) uygulandı.BulgularMultipl skleroz hastaları kullanılan tüm ölçümlerde sağlıklı kontrollere göre daha kötü performans gösterdi. Premenstruel dönem hem sağlıklı kontrolerde hem de MS hastalarında bilişsel açıdan ovulasyon dönemine göre daha kötü bulundu. Bu durum MS hastalarında daha belirgindi. Hastaların premenstruel dönemde fiziksel performansları kötüleşirken sağlıklılarda anlamlı kötüleşme saptanmadı. Premenstruel dönemde hem MS hastalarında hem de sağlıklılarda yorgunluk artışı ve yaşam kalitesinde bozulma saptandı. İmmünomodülatör kullanan hastalar kullanmayanlara göre bilişsel testler ve fiziksel performans açısından daha iyi durumdaydı.SonuçÇalışmamızda MS hastaları bilişsel testler, fiziksel performans, yorgunluk, yaşam kalitesi, depresyon değerlendirilmesinde sağlıklı kontrolere göre daha kötü bulundu. Premenstruel dönemde bilişsel fonksiyonlar, fiziksel performans, yorgunluk, yaşam kalitesi MS hastalarında kötüleşti, sağlıklı kontrolerde sadece Paced Auditory Serial Additional Test'te (PASAT) kötüleşme saptandı. Yorgunluğu değerlendirmede YEÖ, YŞÖ'ye göre daha etkili bulundu.Anahtar kelimelerMultipl skleroz, menstruel siklus, premenstruel kötüleşme, özürlülük

Engelli kişilerHormonlarMenstrüal siklus+5
Yüksel Güven Yorgun
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Menoraji tedavisinde levonorgestrel salgılayan intrauterin sistem ile oral medroksiprogesteron asetat'ın karşılaştırılması

Menorajide, medikal tedavi önemli yer tutmaktadır. Bunun yanında etkin medikal tedavi gereksiz cerrahi girişimlerinde azalmasını sağlayacaktır. Biz de çalışmamızda, oral MPA ile LNG-RİS'i etkinlik ve yan etkiler yönünden karşılaştırdık. Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Eylül 2009-Nisan 2010 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya menoraji şikayetiyle başvuran 33-50 yaş arası 66 gönüllü kadın dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. ilk grubu oluşturan 29 hastaya LNG-RİS uygulanırken, ikinci grubu oluşturan 37 hastanın oral MPA (5 mg günde iki defa, menstrüel siklusun 16-25. günleri arasında) kullanıldı. Çalışmaya alınan kadınlar, çalışma protokollerinden birine alınmadan önce, vital bulguları kaydedildi, hemogram, biyokimyasal parametreleri ve kanama profillleri değerlendirildi. Bütün hastaların serum Fe, FeBK, serum ferritin değerlerine bakıldı. Her iki gruptaki hastalar 6. ayda kontrole çağrıldılar. Adet günlüklerini de getirmeleri istendi. LNG-RİS grubundaki hastalarda transvaginal USG ile araç kontrol edildi ve endometrial kalınlık yeniden ölçüldü. Medroksiprogesteron alan gruptaki hastaların transvaginal USG ile endometrial kalınlıkları değerlendirildi. Hemogram, serum Fe, FeBK, ferritin değerleri kontrol edildi. Adet günlüklerinden Modifiye PBAC değerleri hesaplandı. İlaç kullanımındaki yan etkiler sorgulandı. LNG-RİS grubunda ki 29 hastanın 2 tanesi kanama miktarındaki artış, diğer 2 tanesi RİA yerinden çıkması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. MPA grubunda ki 37 hastadan 4 tanesi kanama miktarındaki artış, 5 tanesi de ilaç kullanımında uyumsuzluk nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. LNG-RİS grubunda ortalama hb değeri 10,29±1,175 gr/dL'den 11,360±0,8312'e, MPA grubunda ortalama hb değeri 10,39±1,053 gr/dL'den 11,075±0,7575'e yükselmiştir. LNG-RİS grubunda tedavi sonrası hb değerlerinde anlamlı bir artış saptandı (p=0,001). MPA grubunda da tedavi sonrası hb değerlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır (p=0,001). İki grup birbirleriyle karşılaştırıldığında LNGRİS grubunda kanama gün sayısında, günlük ped sayısında, PBAC skorunda MPA grubuna göre daha fazla bir düşüş izlendi. Hastaların serum fe ve ferritin değerlerinde her iki grupta da anlamlı artış saptandı.Çalışmamızın sonucunda; uygulanan iki medikal tedavi yöntemininde gerek hemoglobin düzeyini arttırması ve gerekse kanama miktarını azaltması açısından etkinliği gösterilmiştir. Bu bulgularımız literatür ile uyum göstermektedir. LNG-RİS tedavisi tedavi etkinliği, kullanım kolaylığı, yan etkilerinin azlığı bakımından oral MPA'a iyi bir alternatiftir.

HemorajilerKontraseptif ajanlarMedroksiprogesteron+3
Alper Karalök
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı derinin nem, sebum ve PH değişikliklerinin menstruel siklus ile ilişkisi

Amaç ve hipotez: Derinin nem, sebum, pH özelliklerinin yaş, cinsiyet, gebelik ve menopoz gibi çeşitli fizyolojik süreçler ile değişimini araştırmaya yönelik çalışmalar sınırlı sayıdadır. Menstruel siklus kadın vücudunda çeşitli organ ve sistemlerde değişikliklere neden olan fizyolojik bir proçestir. Bu çalışmada menstruel siklus ile derinin nem, sebum ve pH değerlerindeki olası değişiklikler araştırılacaktır. Böylece menstruel siklusu yönlendiren hormonal değişikliklerin deride gözlemlenebilir etkilerinin olup olmadığının anlaşılması hedeflenmiştir.Yöntem: Çalışmamızda sağlıklı derinin nem, sebum ve pH değerlerinin menstruel siklus ile ilişkisi, MPA-5 cihazı ile araştırılmıştır. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışan 21-45 yaş arasında, düzenli adet gören gönüllü 51 kadın olgu alındı. Ölçüm MPA-5 cihazı ile yapıldı. Bu çalışmada katılımcıların yüz derisi pH, nem ve sebum değerleri ardışık 2 menstruel siklus boyunca, her siklusun başında (erken folliküler fazda), ortasında (geç folliküler fazda) ve sonunda (midluteal fazda) olmak üzere toplamda 6 kez ölçülmüştür. Nem ve pH için, yüz üzerinde belirlenen 5 farklı noktadan (glabella, her iki yanak zigomatik çıkıntılar, çenede mentum üzerinden ve burundan olmak üzere), sebum ölçümü ise glabelladan tek ölçüm olarak yapılmıştır.Bulgular: Yapılan ölçümlerden elde edilen veriler değerlendirildiğinde derinin nem, sebum ve pH değerlerinin menstruel siklusun erken folliküler faz, geç folliküler faz ve midluteal faz ile uyumlu ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ayrıca kişilerin yaşları, vücut kitle indeksleri ve sigara kullanımı ile ortalama sebum, nem ve pH değerleri karşılaştırılmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Menstruel siklustaki hormonal değişikliklerin, derinin nem, sebum ve pH değerlerinde herhangi bir değişikliğie neden olmaması, kişilerin muayenesinde, kişilere günlük bakım ürünü önerisinde bulunulmasında ve dermatopatolojik durumların saptanmasında menstruel siklusun hangi döneminde olduğunun sonucu değiştirmeyeceğini göstermektedir. Yapılacak daha ayrıntılı ve uzun dönem çalışmalarla daha net sonuçlar elde edilebilir.Anahtar kelimeler: deri, sebum, nem , pH

DeriHidrojen iyon konsantrasyonuMenstrüal siklus+2
Nilgün Küçükaydoğan
Aydın Adnan Menderes University
2012
00

Related subjects