Pankreas neoplazmları

57 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreatik kitlelerde 18F FDG PET/BT ile metabolik karekterizasyonun ve 18F FDG dağılımının klinik önemi

Amaç: Bu çalışmada pankreatik kitle nedeniyle onkolojik PET/BT tetkiki yapılan olgularda mevcut metabolik-klinik faktörlerin ve çekim parametrelerinin; tüm vücut 18F FDG dağılımına, tümör odaklarının saptanmasına olası etkisi ve 18F FDG PET/BT tetkikinin sensitivite değerine katkısı incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Temmuz 2012- Ocak 2019 tarihleri arasında pankreatik kitle saptanarak metabolik karekterizasyon amacıyla yönlendirilen hastalar, patolojik ve radyolojik bulguları eşliğinde retrospektif olarak incelendi. Olgular lezyonlarına göre benign tanılı, pankreatik adenokarsinom tanılı ve karaciğer metastazı olanlar olarak gruplandı. Her hastadan çalışmaya yanlızca bir pankreatik lezyon ve metastazı mevcut ise bir karaciğer metastazı dahil edildi. Hastalara ait çekim parametreleri, lezyonların ve fizyolojik dağılım alanlarının SUVmax değerleri, hastalara ait laborotuvar ve görüntüleme parametreleri not edildi. Data analizi IBM SPSS Statistics 22.0 Programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmada 162 olgu mevcut olup benign tanı alanlar 17, adenokarsinom tanısı alanlar 145, karaciğer metastazı olanlar ise 47 hastadan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hasta grubu içerisinde 9 hastanın primer pankreatik lezyonu 18F FDG tutulumu göstermemişti. Benign pankreatik lezyonların SUVmax ortanca değeri 4,2 (1-10,7), malign olanların ise 9,6 (1,5-65) idi. Karaciğer metastazı olan olgu grubu içerisinde ise 13 hastada bir santimetreden büyük boyutta 18F FDG PET/BT tetkikinde saptanamamış karaciğer metastazı ile uyumlu lezyon mevcuttu. Saptanamayan tümöral lezyon varlığı bulunan olguların kan glukoz değerlerinin yüksek, SUVmax serebrum değerlerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0,001). SUVmax serebrum değerinin saptanamayan primer veya metastatik lezyon varlığını ön gördüğü değer tüm hasta grubu için 8,2, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl olan olgular için 7,2 olarak belirlendi. Tetkikin pankreatik lezyonları saptamasında sensitivitesi tüm hasta grubunda %94, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl'den yüksek hastalarda ise %90 olarak belirlendi. Kan glukoz düzeyine göre SUVmax serebrum eşik değerleri altında kalan hastalar çalışmadan dışlandığında, tetkikin panreas lezyonlarını saptamadaki sensitivite değeri sırasıyla %98-%95 olarak hesapandı. Sonuç: Benign ve malign pankreatik lezyonların SUVmax değerlerinin istatistiksel olarak birbirinden farklı olduğu gösterilmiş olmakla birlikte iki grup arasında değer aralıklarının kısmen örtüştüğü gözlendi. Çalışmamızda pankreatik adenokarsinomlarda 18F FDG tutulumunun kan glukoz düzeyinden etkilendiği olgularda SUVmax serebrum değerinin de benzer şekilde etkilendiği ve kan glukozu yükselen hastalarda SUVmax serebrum düzeyine göre yanlış negatif olguların tahmin edilebileceği gösterildi. Bu bilgiler ışığında literatürde bildirilen tetkikler arasındaki sensitivite farklılıklarının nedeninin açıklanabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Fluorodeoksiglukoz F18; Pozitron Emisyon Tomografi Bilgisayarlı Tomografi, Pancreas, Adenokarsinoma

AdenokarsinomFlorodeoksiglükozNeoplazmlar+3
Sevil Tatlıdil
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denovo sentezlenen antrakinon türevlerinin pankreas kanseri hücre kültüründe etkinliğinin araştırılması

Dünya çapında pankreas kanserinin görülme sayısı 459.000'dir. Bunların 432.250'si ölümle sonuçlanmaktadır. Kanser mortalite sıralamasında 7. sırada yer almaktadır. Pankreas kanseri nispeten kısa hayatta kalma süresine ve kanser teşhisinin ardından 5 yıllık düşük sağ kalım oranına sahiptir. Ayrıca insidans oranı yılda %1.5 artmaktadır ve pankreas kanseri hastalarının hayatta kalma oranı sabittir. En aktif kemoterapi rejimleriyle tedavi edildiğinde bile sağ kalımları yüz güldürücü değildir. Radyoterapi, lokal olarak ileri hastalığı olanların tedavisine katkısı çok az olduğu görünmektedir. Bu nedenle, bu tümör hücrelerini daha etkili bir şekilde hedefleyebilen ve nüksetme insidansını azaltabilen yeni ilaçlara kritik bir ihtiyaç vardır. Bunlardan, en umut verici yaklaşım olan immünoterapi etkili bir terapötik stratejidir. Son yıllarda pankreas kanseri hastalarında immünterapi tedavisi için telomeraz inhibitörleri kullanılmıştır. Yapılan çalışmalar, telomeraz aktivitesinin pankreas adenokarsinomunun prognozunu iyileştirebileceğini ve terapötik bir hedef olabileceğini göstermektedir. Antrakinon türevleri, yarım asırdır antikanser ajanları olarak kullanılmaktadır. Bu moleküller, DNA ile etkileşime girme yetenekleri açısından önemlidir. Yapılan birçok çalışma doğal antrakinonların antikanser, anti-inflamatuar, immünosupresif, antimikrobiyal, diüretik, katartik, laksatif, damar gevşetici, antioksidan ve fitoöstrojen aktiviteleri gibi çok çeşitli biyoaktivitelere sahip olduğunu göstermiştir. Ftalosiyaninler, aromatik yapısı ve π-elektronlarınca zenginliği sayesinde güçlü kimyasal, termal ve foto kararlılığa sahip yoğun renkli sağlam moleküllerdir. Ftalosiyanin bileşiklerinin telomerik G-Kuadrupleks DNA'ya bağlanma özellikleri kanser tedavisinde yeni bir araştırma alanıdır. Biz bu çalışmada yeni sentezlenen ve moleküler docking analizlerinde G-Kuadrupleks DNA'ya bağlanma enerjileri yüksek olarak belirlenen antrakinon yan zincir taşıyan 2 farklı ftalosiyanin türevleri çinkoftalosiyanin bileşiklerinin (p–ZnPc ve np–ZnPc) pankreas kanseri hücre hatlarında (Mia-PaCa-2 ve PANC-1) telomeraz inhibitörü aktivitelerinin belirlenmesi için; Telomeraz reverse transkriptazın (TERT) ekspresyon tayini araştırarak olası yeni aday telomeraz inhibitörlerinin gösterilmesi amaçladık. Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, Antrakinon, Ftalosiyanin, Telomer, Telomeraz inhibitörü

AntrakinonlarFtalosiyaninlerHücre kültürü+6
Samet Demirci
Pamukkale University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Klomipramin ve kloropiramin'in kanserli hücre hatları üzerindeki apoptotik etkilerinin değerlendirilmesi

Kanser son yıllarda hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde insidansı ve mortalitesi hızla artan bir hastalık olması nedeni ile bilim dünyasının çok dikkatini çekmiş ve tedavisi için üzerinde çok araştırma yapılan ve çeşitli yöntemler denenen bir hastalık türü haline gelmiştir. Günümüzde kanser, gelişmiş ülkelerde kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci ölüm nedeni olarak gösterilmektedir. Bu tez çalışması kapsamında, bir antidepresan türevi olan Klomipramin Hidroklorür, antihistaminik türevi olan Kloropiramin Hidroklorür'ün ve pozitif konrtrol olarak kullanılan bir kemoterapötik ajan olan Sisplatin'in akciğer karsinom hücre hattı (A549) ve pankreas kanseri hücre hattı (PANC-1) üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkileri araştırılmıştır. Maddelerin sitotoksik analizleri MTT (3-(4,5-dimethylthiazol-2)-2,5-diphenyl tetrazolium bromide) yöntemi her iki hücre tipi içinde yapılmıştır. Daha sonra Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sisteminde (RTCA MP) antiproliferatif etkiler araştırılmış ve 24, 48 saatlik IC50/2 ve IC50 değerleri belirlenmiştir. Klomipramin ve Kloropiramin'in A549 ve PANC-1 hücreleri üzerindeki apoptotik etkileri Akım Sitometri cihazında ve morfolojik görüntüleme yöntemleri ile detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Maddelerin 24 ve 48 saatlik apoptotik etkileri A549 ve PANC-1 hücrelerinde Annexin V/ PI, kaspaz 3 aktivasyonu ve mitokondriyal membran depolarizasyonu (JC-1) yöntemleri ile Akım Sitometri cihazında belirlenmiştir. Hücrelerin morfolojik değişimleri Konfokal Mikroskobu ve Geçirimli Elektron Mikroskobu kullanarak görüntülenmiştir. Çalışmanın sonucunda, Klomipramin ve Kloropiramin'in A549 ve PANC-1 hücreleri üzerinde apoptotik etkiye sahip olabilecekleri sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: Klomipramin, Kloropiramin, A549, PANC-1, Apoptoz

Antineoplastik ajanlarApoptozisHücre dizisi+4
Bahar Demir
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik ve sağkalım özelliklerinin retrospektif incelenmesi

Merkezimizde tedavi gören pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik özelliklerinin hastaların sağkalım süreleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde Ocak 2012-Mart 2021 arasında tanı ve tedavi alan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir.Genel sağkalım (GS) ve hastalıksız sağkalım (HS) analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile analiz edilmiştir. Gruplararası karşılaştırmalarda ise Logrank testi kullanılmıştır. Hastaların ortanca yaşı 60,5 (20 -87 ) idi. Hastaların% 59,5'i erkek ve % 40,5'i kadındı. Patolojik alt tiplere göre; 178 hasta (%89) adenokarsinom, 15 hasta (%7,5) nöroendokrin, 7 hasta (%3,5) psödopapiller tip olarak tespit edildi. Tanı anında 146 hasta (%73) evre IV idi. Hastaların 146'sında (%73) tanı anında metastaz mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca GS süresi 7 ay (%95 GA (5,34-8,65)) ve HS süresi 13 ay (%95 GA (9,39-16,60)) olarak hesaplandı. Adjuvan kemoterapi (KT) alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (33,9 vs 20,1 ay) (p:0,001). Palyatif KT alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (36,8 vs 15,2 ay) (p:0,005). Kanser gelişiminde önemli rol oynayan sigara tüketimi konusunda toplum bilgilendirilmelidir. Uygun hastaları operasyona yönlendirmek sağkalım açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adjuvan kemoterapi, pankreas kanseri, sağkalım

NeoplazmlarPankreasPankreas hastalıkları+4
Yusuf Cenk Şingar
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanseri hücre hattında arum dioscoridis bitki ekstraktının anti-kanserojenik etkilerinin araştırılması

Malign özelliği yüksek olan pankreas kanseri, erken tanısının zor olması ve hızlı metastaz riskiyle ölüm oranı yüksek olan ciddi bir hastalıktır. Fenolik bileşikler kanserin başlama, ilerleme, anjiyogenez ve metastaz aşamalarında pek çok yolakta etkili olabilmektedir. Çalışmamızda Arum dioscoridis etanol ekstraktının (ADEE) pankreas kanseri üzerindeki anti-kanserojenik etkilerinin, in vitro kültür ortamında PANC-1 hücreleriyle belirlenmesi hedeflendi. A. dioscoridis bitkisinin etanol ekstraksiyonu yapılmıştır. ADEE'nin toplam fenolik madde içeriği 2,4732±0,05 μg GAE/mg ekstrakt olarak saptanmıştır. Anti-oksidan aktiviteyi tanımlamak amacıyla yapılan 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) serbest radikal yakalama yöntemiyle IC50 değeri 76,494 μg/ml olarak saptanmıştır. LC-MS/MS'le ekstrakta en fazla miktarda bulunan fenolik bileşik sinarosid (4,948 mg/kg) olarak tespit edilmiştir. PANC-1 ve HEK293 hücre hatlarında hücre canlılığına etkisi MTT'yle belirlenerek, hücrelere IC50 dozlarında 48 saat ADEE uygulaması yapılmıştır. Western blot, qRT-PCR yöntemiyle kantitatif ekspresyon analizi ve inflamasyon tespitine ilişkin immünoreaktivite çalışmaları yapılmıştır. Sonuç olarak, A. dioscoridis'in, PANC-1 hücre hattında anti-proliferatif ve anti-enflamatuar etkilerinin tespit edilmesine rağmen, anti-kanser etkisinin olmadığı gözlenmiştir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisArum dioscoridis+7
Bermal Başbuğ
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Poli laktik-ko-glikolik asit nanopartikülleri kullanarak hedefli hücrelerde RNA interferans ile gen susturma yöntemi geliştirilmesi

Pankreas kanseri hem dünyada hem de Türkiye'de mortalite insidans oranı en yüksek kanser türleri arasında sayılmaktadır. Bu veri var olan tedavi stratejilerinin yeterince etkili olmadığını göstermektedir. Modern yöntemlere rağmen henüz etkili bir ilaç tedavisi geliştirilememiştir. Ayrıca tedavi amaçlı kullanılan kemoterapi ilaçlarının tümörü hedef alamaması ve sağlıklı dokular üzerinde etkili olması; tedavi amaçlı kullanılan radyoterapinin ise radyasyona maruz kalan sağlıklı dokuda fonksiyon kaybı oluşturması gibi bu yöntemlerin çeşitli dezavantajları vardır. Kanser tedavisinde geleneksel tedavi yöntemlerinin yerini, tümöre özgü hedeflenmiş yeni nesil tedaviler almaktadır. Hedefe yönelik tedaviler sağlıklı hücrelere zarar vermediği ve yüksek seçiciliğe sahip oldukları için oldukça ilgi görmektedir. RNA interferans (RNAi) tekniği, çekirdekte DNA tarafından kodlanan çift iplikli mi-RNA'nın tek sarmalının sitoplazmada komplementeri olan spesifik mRNA moleküllerini yıkıma uğratması sonucu, gen ekspresyonunun inhibe edildiği doğal, biyolojik bir süreçtir. Antisense etki gösteren moleküllerin hedef mRNA'ya bağlanması, genin eksprese olmasını engellemektedir. RNAi mekanizmasında, antisens etki gösteren mikroRNA (miRNA), küçük engelleyici RNA (siRNA) gibi çeşitli moleküller kullanılmaktadır. Poli (laktik-ko-glikolik asit) (PLGA) nanopartiküller; biyobozunurluk, yüksek biyouyumluluk, düşük toksisite gibi özellikleriyle kanser teşhis ve tedavisinde kullanılmaktadır. PLGA nanopartiküllerin içerisine yüklenen siRNA ile mRNA düzeyinde etkili gen susturulması mümkündür. GPR87 (G-protein bağımlı reseptör 87) geni, GPCR (G protein-bağlantılı hücre yüzeyi reseptörleri) ailesine dahil hücre yüzey reseptörünü kodlayan gendir. Pankreas kanserinde aşırı eksprese olan GPR87 geni hücrelerin canlılığını devam ettirmede önemli rol oynamaktadır. GPR87 geni, siRNA yüklü PLGA nanopartikülleri kullanılarak genin susturulması hücrelerin yaşam süresini önemli derecede etkilemektedir. Bu çalışmada farklı hücrelerde GPR87 geni PLGA nanopartikülleriyle hedeflenerek, genin RNAi mekanizmasıyla post transkipsiyonel susturulması hedeflenmiştir. Bu amaçla ilk olarak GPR87 geni HEK293T hücre hattından izole edilmiş, izole edilen gene özgü tasarlanan primerler ile genin polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) amplifikasyonu gerçekleştirilmiştir. PCR ürünü ve psiCHECK™-2 vektörü XhoI ile kesilerek ligasyonu gerçekleştirilmiştir. GPR87-psiCHECK™-2 rekombinant vektörü E. coli One Shot® Mach1™-T1R hücrelerine transforme edilmiştir. Transformasyon kontrolü PCR, agaroz jel elektroforezi ve biyoinformatik araçlarla kontrol edilmiştir. Daha sonra GPR87 gen dizisine özgü siRNA üretimi gerçekleştirilmiştir. siRNA üretimi ilk önce oligonükleotit template tasarımı gerçekleştirilmiştir. Tasarlanan bu template T7 promoter primer ile hibridizasyonu sağlandıktan sonra Klenow DNA polimeraz ile polimerizasyonu gerçekleştirilerek dsRNA elde edilmiştir. Tezin ikinci aşamasında PLGA nanopartiküllerinin sentezlenmesi, karakterizasyonu, optimum salım süresi ve toksisitesi tespit edilmiştir. Bu amaçla ilk önce water-oil-water (W1/O/W2) çift emülsiyon çözücü buharlaştırılması yöntemiyle PLGA nanopartikülleri hazırlanmıştır. Üç farklı formülasyonda nanopartiküller hazırlanmış ve bu nanopartiküllere siRNA yüklenmiştir. Elde edilen siRNA-PLGA nanopartiküllerinin karakterizasyonları gerçekleştirilmiş, enkapsülasyon veriminin (%EE) ve yükleme veriminin (LE) hesaplanmıştır. Ayrıca oluşturulan nanopartiküllerin in vitro salım süreci optimize edilmiş ve sitotoksisitesi ölçülmüştür. Son aşamada ise üretilen nanopartiküller insan embriyonik böbrek hücre hattı HEK293T ve pankreas hücre hattı 1.1B4 hücrelerinde gen susturma oranları lusiferaz aktivitesi ile tespit edilmiştir. Üç farklı protokol kullanarak hazırlanan siRNA-PLGA nannopartiküllerin gen susturma oranlarının farklı olduğu, yüksek enkapsülasyon ve yükleme verimliliğine sahip olduğu, in vitro salım süresinin istenilen düzeyde olduğu ve ayrıca hazrılanan siRNA-PLGA nanopartiküllerinin genin post transkripsiyonel susturulmasını sağlayarak hücre ölümüne neden olduğu belirlenmiştir.

G proteinleriGen susmasıGenler+7
Şeyma Ceylan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.

AdenokarsinomBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+7
Adıla Adıllı
Bezmialem Vakıf University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Platin ve/veya gemsitabin bazlı kemoterapi alan malign epitelyal kanserlerde ilaç direnci, prognostik ve prediktif parametrelerin belirlenmesi

Amaç: Kanserde tanı, tedavi, tedavi yanıtının öngörülmesi ve prognozun belirlenmesi için yeni moleküler belirteçlere gereksinim duyulmaktadır. DNA tamir mekanizması ile ilgili proteinler olan ERCC1 ve RRM1 birçok normal hücre ve malign epitelyal tümör hücrelerinde eksprese olmaktadır. Bu proteinlerin tümör hücre davranışında ve ilaç direncindeki rolü pek çok ileri evre kanserde yoğun olarak araştırılmaktadır. Biz de ileri evre akciğer, over ve pankreas kanserli hastalarda RRM1 ve ERCC1 ekspresyonu ile sisplatin ve/veya gemsitabin kemoterapi yanıtını ve prognozu belirlemedeki etkisini araştırmayı hedefledik.Gereç ve Yöntem: Tedavide sisplatin ve/veya gemsitabin alan akciğer, over ve pankreas kanseri tanılı hastaların dosyaları arşivden belirlenerek, Patoloji ABD'dan parafin bloklarına ulaşıldı ve doku kesitleri immünohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. RRM1 ve ERCC1 ekspresyon sonuçları hasta klinik verileri ve tedavi sonuçları ile ilişkilendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 89 hastanın % 51'ü (n=47) akciğer kanseri, % 30'u (n=27) epitelyal over kanseri, % 19'u (n=17) pankreas kanser idi. Akciğer ve epitelyal over kanserinde ERCC1 ekspresyonu düşük olan hastalarda tedavi yanıt oranı % 62 ve % 90 olarak saptandı(sırasıyla p=0,028 ve p=0,044). Pankreas kanserinde ise ERCC1 ekspresyonu ile tedavi yanıtı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Akciğer ve pankreas kanserinde RRM1 ekspresyon düşüklüğü olan hastalarda tedavi yanıt oranı % 60 ve % 82 olarak saptandı (sırasıyla p=0,020 ve p=0,018). Akciğer kanserinde ERCC1 ve RRM1 ekspresyonu düşük olan hastalarda sağkalım süresi daha uzundu(sırasıyla p=0,001ve p=0,029). Epitelyal over kanserinde ERCC1 ve RRM1 ekspresyon düşüklüğü olan hastalarda median sağkalım süresi yüksek olan hastalara göre daha uzundu(sırasıyla p=0,183 ve p=0,490). Pankreas kanserinde ise ERCC1 ile sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı ancak RRM1 ekspresyonu ile sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,005).Sonuç: ERCC1'in akciğer ve over kanserinde, RRM1'in ise akciğer ve pankreas kanserinde prediktif önemi olduğunu saptadık. ERCC1'in akciğer, RRM1'in ise akciğer ve pankreas kanserinde prognostik önemini saptadık. ERCC1 immünohistokimyasal değerlendirme ile platinden yarar görecek hastaları predikte etmede tek başına veya RRM1 ile birlikte kullanılabilecek olan prediktif faktördür. Bu iki parametrenin tedavi öncesi kullanılmasını önermekteyiz.Anahtar sözcükler: akciğer, over, pankreas kanseri, ERRC1, RRM1, prognostik ve prediktif faktörler

Akciğer neoplazmlarıAntineoplastik ajanlarNeoplazmlar+5
Mehmet Ülker
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cerrahi girişim uygulanan pankreas ve periampüller kitlelerde deneyimlerimiz

Olgu ve Yöntem: Çalışmamızda, 2001-2011 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında, pankreas ve periampuller bölgede kitle nedeniyle radikal amaçlı operasyon yapılan 79 hastanın retrospektif değerlendirilmesi yapılmıştır.Bulgular: Yetmişdokuz olgumuzun 38'i erkek (% 48,1) 41'i kadın (% 51,9) idi. Erkek olguların yaş ortalaması 57, kadın olguların yaş ortalaması 56 olarak bulundu.Olguların içinde kliniğimize en sık başvuru nedeni (% 74,6) karın ağrısı idi. Bunu sarılık ile 31 olgu (% 39,2) takip ediyordu.Ameliyat öncesi hastalar radyolojik olarak ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildi. Abdominal Ultrasonografi yapılan olguların 32' sinde (% 40,5) safra kesesi hidropik, koledok ve intrahepatik safra yollarında genişleme bulguları, 20 olguda (% 25,3) pankreasta kitle saptandı. Pankreasta kitle olan hastalarımızın 39' unda (% 90,6) bilgisayarlı tomografi ile kitle gösterildi. Manyetik rezonans görüntüleme yapılan 18 olgunun 16' sında (% 88,8) pankreas veya periampuller bölgede lezyon saptandı.59 olguya (% 74.7) pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi, 11 olguya (% 14) subtotal pankreatektomi splenektomi, 9 olguya (% 11,3) distal pankreatektomi splenektomi yapıldı.Ortalama ameliyat süresi 240 dakika (60?360 dakika arasında) olarak bulundu.Ameliyat sırasında ortalama 2.8 ünite (0?8 ünite) kan transfüzyonu yapıldı.Peroperatif dört olguda (% 5,1) vasküler yaralanma oldu. Bu olgulara primer vasküler onarım yapıldı.Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalarda postoperatif komplikasyon olarak 4 olguda safra fistülü (% 6,7), 4 olguda pankreatikojejenostomi kaçağına bağlı pankreas fistülü (% 6,7) gelişti. Gelişen fistüller tüm olgularda medikal tedavi ile kendiliğinden kapandı. İki olguda (% 5,8) erken dönem ileus gelişti. Medikal tedavi ile düzeldi. Yirmi olguda (% 25,3) yara yeri enfeksiyonu ortaya çıktı. Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalardan 4'ünde (% 5,2) gastrik atoni gelişti. Kontrastlı pasaj grafisinde belirgin bir obstrüksiyon saptanmadı. Medikal tedavi ile düzeldi.Çalışmamızda 79 pankreas ve periampuller kanserli olgumuz çeşitli yönleri ile incelenmiş ve literatür desteği altında irdelenmeye çalışılmıştır.Sonuç: Genel durumu cerrahi için uygun olan hastalara en az invaziv ve en etkili radyolojik yöntemleri tanı ve evrelemede yeterli düzeyde kullanıp rezektabl olarak görülen hastalara düşük mortalite ve morbidite ile rezeksiyon yapılabileceği düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, Periampuller tümör, Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi

CerrahiCerrahi-abdominalNeoplazmlar+3
Erkan Cirit
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanseri tedavisinde üç boyutlu konformal radyoterapi ve yoğunluk ayarlı radyoterapi tekniklerinin karşılaştırılması

Pankreas kanseri çok sık gözlenmese de yüksek invaze olma ve metastaz yapma potansiyelinden dolayı da kanser ölümlerinin % 5?ini teşkil etmektedir. Pankreas kanserinde radyoterapi hem küratif hem de palyatif olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada amaç, pankreas kanseri tanılı 10 hastanın tedavisinde yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) ile yaygın olarak kullanılan üç boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) tekniklerinin etkinliğini, hedef sarması ve kritik organların aldığı dozları doz volüm histogramı yardımıyla inceleyerek karşılaştırmaktır. Çalışmanın ilk aşamasında belirlenen hastalara 3BKRT tekniğinde 18 MV foton enerjisi kullanarak planlanan hedef hacim (PTV) için 45 Gy, tanımlanabilir tümör hacmi (GTV) için toplamda 50,4 Gy doz verecek şekilde her hastaya özel olarak belirlenen 2, 3, 4 alan planlar hazırlanmıştır. YART tekniğinde ise PTV için 45 Gy ve GTV için toplamda 50 Gy doz verecek şekilde 7 alan plan yapılmıştır. 3BKRT ile kıyaslandığında YART planlarında PTV?nin maksimum dozu 3,3 Gy, GTV? nin maksimum dozu 1,9 Gy azalmıştır. YART planları ICRU 83?e göre PTV için % 856, GTV için % 2027 daha homojen doz dağılımı sağlamaktadır. Ayrıca konformite indeksi ICRU 62?e göre % 42, ICRU 83?e göre ise % 45 artmıştır. 3BKRT ile karşılaştırıldığında YART planlarında kritik organ olan karaciğerin maksimum dozu 4,5 Gy artmış, spinal kordun maksimum dozu ise 5,1 Gy azalmıştır. 20 Gy doz alan sağ böbrek, sol böbrek ve bilateral böbrek hacmi, % 3,3, % 1,2 ve % 2,9 azalmıştır. Çalışmanın sonucunda, YART tekniğinin 3BKRT tekniğine göre hedef hacimlerde daha homojen doz dağılımı elde edildiği, kritik organ olan spinal kord ve böbrekleri daha iyi korunduğu belirlenmiştir.

NeoplazmlarPankreas neoplazmlarıRadyografi+1
Sevda Güler
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü

ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.

AkciğerKaraciğer neoplazmlarıNeoplazm evreleri+3
Mehtap Güler
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periampulller bölge tümörlerinde mirna'ların rolünün araştırılması

Periampuller bölge tümörlerinin patolojik incelemesi sonucu bu bölge tümörlerinin büyük çoğunluğunun kanser olduğu anlaşılmıştır. Periampuller bölge tümörleri kansere bağlı ölüm nedenleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Ayrıca periampuller bölge kanserlerinde 5 yıllık sağ kalım oranı sadece %6 olup diğer maligniteler içinde en kötü prognoza sahip olanıdır ve muhtemelen, obezite ve diyabet gibi risk faktörlerinin insidansındaki artışa bağlı olarak, pankreas kanseri insidansı da artmaya devam etmektedir. Bu hastalığın tanı ve tedavisinde yeni yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmesine rağmen, hastalığın insidansındaki sürekli artıştan dolayı periampuller bölge kanserleri önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Periampuller bölge tümörleri etyolojilerinde bir çok etkenin rol aldığı multifaktöryel hastalıklardır. Etyolojide genetik faktörler ve aile öyküsü çok önemli bir yer tutmaktadır. miRNA-196a, miRNA-223 ve miRNA-145 periampuller bölge kanserlerinde etkisi olduğu düşünülen mikroRNA (miRNA)'lardandır. Literatürdeki kısıtlı çalışmalarda periampuller bölge tümörlerinde, normal dokulara göre miRNA-196a ve miRNA-223'ün yüksek, miRNA-145'in ise düşük oranda bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada daha önce periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı yapılan ve patoloji sonucu adenokarsinom gelen hastaların patoloji spesmenlerinde normal ve tümoral dokulardan alınan örneklerde ayrı ayrı miRNA düzeyleri araştırıldı. Çalışma sonucunda her üç miRNA için de, kanserli dokularda normal dokulara oranla azalma tespit edildi. Periampuller bölge kanserleri için literatürdeki çelişkili sonuçlar göz önüne alındığında bu konuda ek çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Mikro RNANeoplazmlarPankreas+2
Cuma Ali Emir
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kurutulmuş incir yağı'(Oleum ficus carica L.) nın pankreas kanseri hücrelerinde hücre ölümü üzerinde etkisinin in vitro araştırılması

Amaç: Bu araştırma Oleum Ficus Carica L.`deki antosiyaninlerin pankreas kanseri hücrelerine olan etkisinin değerlendirilmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Adnan Menderes Universitesi'nde yapılmıştır. Araştırmaya Eylül 2020 tarihinde literatür taraması ile başlanmış olup, araştırma proje materyelleri Mart 2021 tarihinde tamamlanmıştır. Mart 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında deney grupları oluşturularak elde edilen örneklerden MTS/PMS, Muse Analyzer ve Klonojenik analizleri yapılmıştır. Bulgular: İncir Yağı, Gemcitabine ve Kombine (Gem+İncir) gruplarında IC50 değerlerini belirlemek için MTS/PMS deneyi yapıldı. Muse Analyzer deneyinde annexinV kiti kullanılarak kontrol, gemcitabine, incir, kombine (gemcitabine+incir) gruplarında apoptotik değerlendirme için yapıldı. Tüm gruplarda canlılık ve apoptoz sonuçları yüzdelik oranla gösterildi. Son olarak Klonojenik Deney yapılarak, kontrol grubunda hücrelerin koloni oluşturduğu, ancak ilaç uygulanan kuyucuklarda ( incir yağı, gemcitabine, gemcitabine+incir) koloni oluşturmadığı gözlemlendi. Sonuç: Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre kurutulmuş incir yağının pankreas kanseri hücrelerinde hücre ölümünü tetiklediği kanısına varıldı. Çalışmanın pankreas kanseri tedavisi için gelecekte yeni araştırmalara işık tutabileceği, incir yağının tümordeki hücre ölümünü tetikleyen bir ilaç/kimyasal olabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Antosiyanin, Apoptoz, Ficus Carica L , Flavonoid, Pankreas Kanser Hücresi.

AntosiyaninlerAntosiyaninlerApoptozis+6
Suma Garibova
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Pankreas duktal adenokarsinomunda (PDAC) yeni tümör baskılayıcı genlerin araştırılması

Amaç: Metilasyon reaksiyonları için ana metil donörünü sağlayan endositoz ve metiyonin yolağı, kanser patogenezinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu yolaklarda yer alan genler insanlarda sporadik mutasyonlara sahiptir ve in silico analizlere göre bu genlerin bazıları tümör baskılayıcı olarak rol oynayabilir. Bu çalışmanın temel amacı endositoz ve metiyonin döngüsünde rol alan Metiyonin Adenoziltransferaz 2A (Mat2a), Protein arjinine metiltransferaz 6 (Prmt6), Protein arjinin metiltransferaz 5 (Prmt5), Protein arjinin metiltransferaz 7 (Prmt7), SET ve MYND domeinini içeren protein 4 (Smyd4), DNA metiltransferaz 1 (Dnmt1) Ras ilişkili protein 11b (Rab11b), Ras ilişkili protein 4b (Rab4b), Selenoprotein I (SelenoI), Selenoprotein N (SelenoN) genlerinin hangilerinin, in vivo Kras kaynaklı PDAC gelişimi için tümör baskılayıcı gen olduğunu belirlemektir. Bunun yanında ikinci bir amaç ise, listelenen genlerden Smyd 4'ün PDAC gelişiminde tümör baskılayıcı olarak davrandığını in vitro ve in vivo olarak ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, bahsedilen yolaklarda yer alan 10 gen arasından tümör baskılayıcıları taramak için somatik CRISPR/Cas9 genom mühendisliği yönteminden yararlanıldı. Bulgular: Bu gen setlerinde tanımlanan tümör baskılayıcılardan biri, meme kanserinde lizin metiltransferaz Smyd4'tür. Çalışmamızda fare pankreas hücre hatlarında CRISPR/Cas9 aracılı Smyd4 delesyonu ortotopik fare modelinde hücre proliferasyonunu, yumuşak agarda koloni oluşumunu ve tümör oluşumunu arttırmıştır. Sonuçlar: Mekanizma olarak SMYD4 delesyonu, histon H3K9m2'nin spesifik bir aşağı yolak regülasyonuna yol açmıştır. Bu durum histon H3K9me3'ün SMYD4 demetilaz aktivitesi için spesifik bir substrat olduğunu düşündürdü. Ayrıca, in silico analizler ve hücre kültürü deneyleri ile Smyd4 delesyonu glikoz metabolizmasındaki değişikliklerle ilişkilendirildi. Sonuç olarak, lizin metiltransferaz Smyd4, PDAC için yeni bir tümör baskılayıcı olarak bu çalışmada tanımlanmıştır. Bunun yanında SMYD4'ün histon H3K9me3'ü spesifik olarak demetile ettiği ve glikoz metabolizmasını düzenlediği altta yatan bir mekanizma ortaya konulmuştur.

AdenokarsinomGenler-tümör baskılayıcıMetilasyon+3
Hilal Kabadayı Ensarioğlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatopankreatikobiliyer kanserli hastaların serumlarında TFPI2 gen metilasyon profilinin araştırılması

HEPATOPANKREATİKOBİLİYER KANSERLİ HASTALARIN SERUMLARINDA TFPI2 GEN METİLASYON PROFİLİNİN ARAŞTIRILMASI Giriş-Amaç: TFPI2'nin çeşitli kanserlerde tümör supresör gen olduğu ve promotor metilasyonu içeren epigenetik değişimler yoluyla sessizleştirildiği bulunmuştur (20). Bu araştırmada hepatopankreatikobiliyer kanser hastalarının serum örneklerinde TFPI2 metilasyon profilini araştırarak girişimsel olmayan tanısal veya prognostik belirteç olarak kullanılabilirliğini tartışılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya katılan 70 hepatopankreatikobiliyer kanserli hastanın ve üst gastrointestinal yakınması olup, hepatobiliyer kanser saptanmayan 28 sağlıklı bireyin serum örnekleri alınarak -80oC'da saklanılmıştır. Hasta grubundaki bireylerin uzak metastazları kaydedilmiş ve sağkalım açısından takip edilmiştir. DNA izolasyonu bisülfit uygulanması yapılmış ve realtime PCR ile metilasyon durumları değerlendirilmiştir. Sonrasında bisülfit sekans analizleri yapılarak metile bölgeler belirlenmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda üç hastada DNA izolasyonu sağlanamadığı için istatistiksel analize katılmamıştır. Tanısal açıdan HCC grubunda metilasyon ile anlamlı ilişki saptanırken, kolanjiosellüler ve pankreas kanserlerinde anlamlı ilişki saptanmamıştır. Metastaz ile metilasyon profili arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. Sağkalım açısından ise pankreas kanser grubunda, metilasyon profili ile anlamlı ilişki saptanmıştır ve unmetile hastalarda sağkalım daha uzun olarak saptanmıştır. Fakat HCC ve kolanjiosellüler kanser grubunda anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, TFPI2'nin tanısal açıdan HCC için, sağkalım açısından değerlendirildiğinde ise pankreas grubunda anlamlı olabileceği saptanmıştır. Fakat kesin sonuçlar için, daha geniş hasta popülasyonları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: TFPI2, metilasyon, hepatopankreatikobilier, sağkalım

GenlerKaraciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmları+5
Neslihan Erdem
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreatikoduodenektomi komplikasyonları, literatür taramasıyla kliniğimiz sonuçlarının değerlendirilmesi

AMAÇ: Periampuller bölge kanserleri nedeniyle pankreatikoduodenektomi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi, hastane mortalite, morbidite ve sağkalım oranlarını ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. HASTALAR VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümünde 2003-2014 yılları arasında periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi yapılan 23 hasta çalışmaya alındı. Retrospektif yürütülen bu çalışmada yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, lenf nodu metastaz varlığı, tümörün diferansiasyon derecesi, preoperatif total bilirubin düzeyi, preoperatif serum alkalen fosfataz değeri, preoperatif bilier drenaj girişim varlığı ve ameliyat süreleri göz önüne alınarak değerlendirildi. Değerlendirilen parametreler üzerinden pankreatikoduodenektomi operasyonu sonrasında mortalitemorbidite verileri 1 ve 2 yıllık sağkalım süreleri karşılaştırıldı. İstatiksel veriler Sosyal Bilimler için İstatistik Programı (SPSS) 15.0 kullanılarak oluşturuldu. Veriler değerlendirilirken tanımlayıcı istatiksel analizde sürekli veriler ortalama minimum ve maksimum ile, kategorik veriler ise sayı ve yüzde dağılımları ile ifade edildi. Kategorik verilerin karşılaştırmasında Ki-Kare ve Fisher'in kesin testi kullanıldı. Tümöre bağlı mortalite değerlendirmesi Kaplan-Meier testi ve Cox regresyon testi ile yapıldı.Analitik değerlendirmelerde p< 0.05 anlamlılık sınır değeri olarak alındı. BULGULAR: Yaptığımız çalışma sonucunda tümör lokalizasyonunun, lenf nodu metastaz durumunun, ve preoperatif total bilirubin değerinin mortalite morbidite ve sağkalım üzerine etkili olduğunu gördük ÇIKARIM: Bu faktörlerin pankreatikoduodenektomi uygulanacak hastaların seçiminde ve hastaların perioperatif mortalite, postoperatif morbidite, ve operasyon sonrası sağkalım oranlarını öngörmekte kullanabiliriz.

CerrahiMorbiditeMortalite+5
Şafak Ulutürk
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periampuller tümörlerde batın tomografisi, dinamik manyetik rezonans görüntüleme ve endoskopik retrograd kolanjio pankreatografinin rolü

Amaç: Pankreatik ve periampuller kanserler mortalite oranları oldukça yüksek düzeylerde seyreden kanserlerdir. Bütün gastrointestinal kanserlerin %5'ini, tüm kanserlerin yaklaşık %2'sini oluştururlar. Periampuller bölge neoplazmlarının cerrahi tedavisinin uygulanabilmesi için erken tanı ve tümör rezektabilitesinin değerlendirilmesi esas teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı periampuller tümörlü olgularda; Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjio Pankreatografinin rolünü karşılaştırmaktır.Hastalar ve Metod: 2009-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı`nda periampuller tümör ön tanısı ile izlenen ve ERCP, BT, MRG tetkikleri yapılan 20 olgu dahil edilmiştir.Bulgular: Çalışmamızda periampuller bölge tümörlerini saptamada BT'nin duyarlılığını %75, MRG'nin duyarlılığını %85, ERCP'nin duyarlılığını ise %100 olarak saptadık. ERCP'nin, BT ve MRG ile karşılaştırıldığında en büyük saptama üstünlüğünün, ampulla vateri tümörlerinde olduğu görüldü.Sonuçlar: Periampuller tümörü saptamada ERCP'nin, BT ve MRG'den; MRG'nin tespit oranının ise BT'ye göre biraz daha fazla olduğu görüldü. MRG ve BT'nin hastalık bulgularının yaygınlığı ile evrelemesinde; ERCP'nin ise safra yolu obstrüksiyon seviyesi ve nedenini belirlemede, sitolojik örnek alma ve aynı seansta terapötik yaklaşımda bulunma gibi avantajları bulunmaktadır.

AbdomenEndoskopiEndoskopi-gastrointestinal+8
Suade Özlem Badak
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanserlerinde D vitamini reseptör polimorfizmi ve ekspresyonu

Bu çalışmadaki amacımız, pankreas kanserli vakalarda tümöral dokulardaki vitamin D reseptör geninin ekspresyonu ve polimorfizmini ortaya koyarak VDR geni polimorfizmleri ile pankreas kanseri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, VDR geninin ekspresyon seviyesinin normal dokuda ve tümör dokusunda belirlenerek bu genin ekspresyon seviyesi ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişkinin ortaya konulması hedeflenmektedir.Bu çalışmaya, pankreas kanseri nedeniyle operasyona alınan hastalar (n=31) ve polimorfizm karşılaştırması için, kontrol grubu olarak kendinde ve birinci derece akrabalarında kanser hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu, n=31) alınmıştır. Hastalardan alınan dokular ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinden DNA ve RNA izolasyonları yapılarak, floresan PCR yöntemi kullanılarak erime eğrisi analizi yapılmıştır.Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen BSM I polimorfizmi için G/G, G/A, A/A genotip frekanslarına ve G ve A allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen Fok I polimorfizmi için C/C, C/T, T/T genotip frekanslarına ve C ve T allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastalardan operasyon sırasında çıkarılan materyallerinden alınan normal ve tümörlü dokulardan VDR gen ekspresyon düzeyi çalışıldı. Referans aralığı, Yüksek<1.25, Düşük>0.75, 0.75Anahtar Kelime: Neoplazmlar = Neoplasms ; Pankreas = Pancreas ; Pankreas hastalıkları = Pancreatic diseases ; Pankreas neoplazmları = Pancreatic neoplasms ; Polimorfizm-genetik = Polymorphism-genetic ; Vitamin D = Vitamin D ; Vitamin D eksikliği = Vitamin D deficiency

NeoplazmlarPankreasPankreas hastalıkları+4
Mahmut Aslan
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanserlerinde CDC25A gen polimorfizmi ve ekspresyonu

Bu çalışmadaki amacımız; pankreas kanserli vakalarda tümöral dokulardaki CDC25A gen ekspresyonu ve polimorfizmini ortaya koyarak CDC25A geni polimorfizmleri ile pankreas kanseri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, CDC25A geninin ekspresyon seviyesi normal dokuda ve tümör dokusunda belirlenerek bu genin ekspresyon seviyesi ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişkinin ortaya konulması hedeflenmektedir. Bu amaçla CDC25A'nın 28 hastada dokuda ekspresyonunu, 118 hastada ise kanda polimorfizmini çalışarak literatür verilerine daha kapsamlı hale getirdik.Çalışmaya pankreas kanseri tanısı ile opere edilen 28 hasta ve pankreas kanseri tanısı ile takip edilen 90 hasta, toplam 118 pankreas kanserli hasta alındı. Kontrol grubu olarakta 83 tane önceden bilinen kronik bir hastalığı olmayan ve birinci derece akrabalarında kanser hastası olmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hastalardan alınan doku ve kan örnekleri, kontrol grubundan alınan kan örnekleri ile beraber DNA ve RNA izolasyonları yapıldı.Pankreas kanserli grupla kontrol grubu CDC25A geni SER88PHE polimorfizmi için C/C, C/T, T/T genotip frekanslarına ve C ve T allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pankreas kanserli grupla kontrol grubu CDC25A geni RS3731485 polimorfizmi için C/C, C/G, G/G genotip frekanslarına ve C ve G allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastalardan operasyon sırasında çıkarılan materyallerinden alınan normal ve tümörlü dokulardan CDC25A gen ekspresyon düzeyi çalışıldı. Referans aralığı >1.5 ise artmış, <0.5 ise azalmış, 0.5-1.5 aralığı ise normal olarak alındı. Elde edilen ekspresyon değerlerine yapılan istatiksel çalışmada; kontrol gurubu ile pankreas kanseri gurubu arasında CDC25A gen ekspresyonun anlamlı olmadığı görüldü (p<0,05).Elde edilen veriler ışığında pankreas kanserinde CDC25A gen polimorfizminde ve ekspresyonu düzeyinde anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pankreas kanseri mortalitesi yüksek olan bir hastalık olup, kanser etyolojisinde genetiğin yeri tartışmasızdır. Bundan dolayı polimorfizm ve ekspresyon çalışmalarının devam etmesi gerektiği kanaatindeyiz.

EkspresyonNeoplazmlarPankreas+2
Başar Aksoy
Gaziantep University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanserli hastalarda kaspaz 10 geninin analizi ve cDNA seviyesinde gen ifade düzeyinin incelenmesi

Pankreas kanseri, ölüm oranı en yüksek olan kanser tiplerinden biridir. 5 yıllık sağ kalım oranı %5'den azdır. Pankreas kanserinde kazanılmış veya kalıtılmış gen mutasyonları vardır. K-ras onkojeninin tetiklenmesi ile beraber tümör baskılayıcı genlerin (p53, DPC4, p16 ve BRCA2) etkinliğinin kaldırılması pankreas kanseri gelişiminde önemlidir. Hücrenin işlevsel farklılaşmış halde kalması, yaşlanma sonunda ölüme gitmesi veya farklılaşmış hücrenin hücre döngüsüne girerek çoğalma seyri p53 tarafından kontrol edilir. Özellikle farklılaşmış hücrenin değişen ortamı sebebiyle (bazı gen ürünlerinin gereğinden fazla sentezlenmesi veya ortamda bulunması gibi) normal olmayan bir durum sözkonusu ise hücre döngüsü p53 gen ifadesi artar ve hücre döngüsü duraksatılmaya çalışılır. Pankreas kanserinde tümör baskılayıcı geni p53'ün %50'den fazla mutasyona uğradığı sıkça rapor edilmiştir. Pankreas kanserinde %10-20 oranında ailesel bir geçis olduğu tahmin edilmektedir. p53 hücre dışı uyarımlı apoptotik yolağı Fas, DR5 ve PERP gibi zarlararası proteinlerinin genlerini tetikleyerek işlevsel hale getirir, hücre içi apoptotik yolakta mitokondriya ile ilşkili olup, proapoptotik ve antiapoptotik genleri sırasıyla işlevsel hale getirir veya çalıştırır. Hücre dışı ve hücre içi programlı hücre ölümünde etkin rol alan kaspazlar büyük bir proteaz enzim ailesidir. Başlatıcı kaspazlardan olan Kaspaz 10 proapoptotik hücre dışı uyarı ile yolaktaki diğer kaspaz üyelerinin işlevsel hale gelmesini sağlar. Kaspaz 10 zarlararası almaçları veya sitotoksik etkiye sahip maddeler ile etkileşerek etkin hale geçerler. Pankreas kanserinde 2q33 kromozom bölgesinde bulunan caspase 10'un mRNA genomik yapısı ve gen ifade seviyesi belirlenmiş ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişki ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Genler-P53Kaspaz 10Kaspazlar+4
Esma Özkara
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Pankreas kanser dokularında ING4 gen ifade seviyesinin ve P53 gen mutasyonlarının araştırılması

Giriş: Pankreas kanseri 5 yıllık sağ kalım süresi %1'in altında olan çok hızlı metastaz gelişmesi ve tıbbi tedavi ve uygulamalara dirençle karakterize oldukça kötü huylu bir kanser türüdür. Bu kanser tipinde tümör baskılayıcı genlerden p53'ün %50'den fazla mutasyona uğradığı sıkça rapor edilmiştir. ING4 ve ING tümör baskılayıcı genler MDM2'ye bağlanarak p53'ün ubikutinasyon yoluyla parçalanmasını önler ve p21'in özendirici bölgesine bağlanarak gen ifadesini düzenlerler. Ayrıca, ING4 Lys-382 asetilasyonunu tetikleyerek p53'ün oligomerizasyonunu sağlar. ING ailesi tümör baskılayıcı genler p53'ün bu yolla kararlılığını sağlayarak hücre döngüsünü ve hücresel çoğalmanın kontrolüne yardımcı olmakla birlikte, ayrıca, liprin ?1 yoluyla hücresel göçü ve NF-?B yoluyla anjiyogenesisi kontrol etmektedir. ING ailesi PHD bölgesi aracılığı ile de kromatin yapısı kararlılığının düzenlenmesinde rol almaktadır. Bu sebeple pankreatik kanserlerde p53 mutasyonları ve ING4 gen ifadesi ve mutasyonları çalışıldı. Materyal ve yöntemler: Pankreas dokularından elde edilen genomik DNA'larda p53 mutasyonları tanımlanmış primerler kullanılarak, elde edilen mRNA kümesinden sağlanılan cDNA'lar üzerinde tanımlanmış ING4 primerleri ile ß-aktin gen ifadesine göre ING4 gen ifade seviyesi ve dizin analizleri çalışıldı. Sonuçlar: p53 mutasyonları örneklerimizde gözlenmedi fakat p53 de görülen farklı bantların mutasyon taşımadıkları nukleotid dizin analizlerinde görülmüştür. Örneklerde ß-aktin gen mutasyonları gözlemlenmiştir. ING4 çeşitlerinden V1, V2 ve V4 çeşitlerinin hakim olduğu ve gen ifade seviyelerinin azaldığı bulunmuştur. Tartışma: Jel yürütmelerinde bulunan farklı p53 bantlarının GC'ce zengin tekrar dizilerinden kaynaklanan saç tokası yapısı oluşturması sebebiyle eksik yapılı işlevsiz p53 proteininin sentezlenmesine yol açmıştır. ß-aktin geninde bulunan mutasyonlar hücre iskeletinde bozulmalara ve bazı pankreatik kanser dokularının metastatik özelliği ile ilişkilendirilebilir. ING4 gen ifade seviyesinin düşüklüğü ile birlikte işlevsiz p53 sebebiyle pankreatik kanser dokularında hücre döngüsü ve çoğalma kontrolünün bozulmasıyla ve neticede apoptozisin çalışmaması ve metastazisin gelişimini engellemeyen hücresel ortam ile kanser gelişiminin ilşkili olabileceği düşünüldü. Bu arada sitoplazmada biriken ING4 çeşitleride ubikuinasyon yoluyla parçalanmaya giderek nisbi derişiklikleri de düşmektedir. Pankreatik kanser hastaları öykülerinde 1-2 yıl önce tip2 şeker hastası olduklarını dolayısı ile histon asetilaz ve histon deasetilaz ve IGF, MAPK ve p38 yoluyla cAMP ve PI-3K yolaklarının etkinliği anlaşılmaktadır. Her tip2 şeker hastası pankreatik kansere yakalanmadığına göre bu hastalarda yatkınlığın genetik ve çevresel alışkanlıkların etkinliği de dikkate alınarak, ING4 çeşitlerinin hücre içi dağılımları ve pankreatik kanserlerde bu çeşitlerin işlevleri hakkındaki bilgilerin ortaya çıkarılması ING4'ün pankreas kanseri gelişimindeki rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Pankreas neoplazmları
İbrahim Halil Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik pankreatit hastalarında serum amfiregülin düzeyi tayini

Kronik pankreatit, progresif parankimal fibrozis, maldijesyon, diyabetes mellitus ve ağrı ile karakterize olan pankreasın inflamatuar sendromudur. Kronik pankreatit, pankreas karsinomu için premalign bir hastalıktır ve efektif tarama metodu yoktur. Amfiregülin, epidermal growth faktör ailesi üyesidir ve EGFR?ye bağlanarak mitojenik etki gösterir. Pankreas karsinomunda da amfiregülin ekpresyonunun arttığı bilimektedir. Çalışmamızda pankreas karsinomunda, premalign lezyon olan kr pankreatitte, malignite belirteci olan serum amfiregülin düzeyinin tayini ve yüksek riskli hastalarda pankreas karsinomunun ön görülmesi amaçlanmıştır. Sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda, kronik pankreatit hastalarında(p: 0.007) , kronik pankreatit hasta grubunda da psödokist ile komplike olan grupta, serum amfiregülin düzeyinin(p: 0.006) ve Ca 19-9 (p: 0.03) düzeyinin yüksek olduğunu tespit ettik. Ayrıca komplike olan kronik pankreatit grubunda psödokistin uzun çapı ile serum amfiregülin düzeyi (p: 0.01) ilişkisinin istatiksel olarak anlamlı olduğu saptadık. Kronik pankreatit hastalarıyla beraber, psödokist ile komplike olan kronik pankreatit grubunda, serum amfiregülin düzeyinin ve Ca 19-9 düzeyinin yüksek bulunması ve psödokistin uzun çapı ile serum amfiregülin düzeyi ilişkisinin istatiksel olarak anlamlı olması nedeniyle bu hasta gruplarının pankreas kanseri açısından daha yakın takibi gerekmektedir.

AmfiregulinKarsinomaNeoplazmlar+3
Bülent Çolak
Gazi University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Insan pankreas kanserinin biyoinformatik araçlar ile genom boyu ifade analizi

Pankreas kanseri, tanısı ve tedavisi oldukça zor olan, yüksek derecede metastatik özellikte olup oldukça kötü prognozlu ve sağkalım oranı düşük bir malignitedir. Pankreatik duktal adenokarsinom (PDAC), pankreas kanserleri içinde en sık görülen tip olup oldukça kötü prognoza sahip bir kanserdir. Bir yıllık sağ kalım oranı yaklaşık %18'dir. Hastalık, erken dönemde belirti vermediği için teşhis edildiğinde genellikle 3. veya 4. evrede olmaktadır. Erken teşhisin çok önemli olduğu bu tür patolojilerde, hastalık teşhisinden kısa süre sonra (6-12 ay) hasta kaybedilmektedir. Bu durumun en önemli sebebi, pankreas kanserinin erken teşhisinde kullanılabilecek invazif olmayan moleküler biyobelirteçler (genler) tespit edilememiş olması bundan dolayı da hastalığın genellikle ileri veya metastatik safhada tespit edilebilmesidir. Bu anlamda, pankreas kanseri tanısı konulmuş hastaların sadece %20 'si cerrahi rezeksiyon için uygunluk gösterir. Çünkü teşhis esnasında hastaların çoğunda lokal ve uzak metastaz görülür. Pankreas kanserinin teşhisinde kullanılabilecek invazif olmayan bir tarama testi yoktur. Pankreas kanserinde CA 19-9, P53, K-ras ve mikro RNA'lar en sık incelenmiş ve pankreas kanseri ile ilişkilendirilmiş tümör markerlarıdır. Tanıda en çok tercih edilen CA 19-9 serum markırıdır. Ancak bu belirtecin pankreas kanserine spesifitesi ve hassasiyeti şüphelidir. Serum karbohidrat antijeni CA 19–9 (CA 19–9) tümör ilişkili bir antijen olup, Lewis a-antijeni olarak da bilinir. CA 19–9 normal şartlarda pankreas, safra kanalı hücreleri, mide, kolon, endometrium, tükrük bezleri ve bronşiyal epitelyum hücrelerinden salgılanır. CA 19–9, pankreas kanseri tanısında en yaygın olarak kullanılan tümör markeridir. CA 19–9, sadece pankreas adenokarsinomları için spesifik olmayıp gastrointestinal sistemin de neden olduğu birçok tümörde de yükselebilir. Aynı zamanda CA 19-9'un kan grubu antijenleri ile de ilişkisi vardır. CA 19-9 sentezi genotip olarak Lewis a-b- olan kişilerde, oluşmaz. Bu nedenle bu hasta grubu yanlış sonuçlarla değerlendirilebilir. Son yıllarda yeni tümör markerları üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Hücre çoğalması ve büyümesinde oluşan genetik değişikliklerin kanser gelişimindeki etkisi bilinmektedir. Onkogenlerin fonksiyonu, uyarılmasındaki artışı, tümör baskılayıcı genlerin inhibe olması, DNA tamir mekanizmalarında meydana gelen değişimler ve apoptozdan sorumlu genlerdeki bozukluklar kanserin temel moleküler patolojisinden sorumludur. Diğer bir belirteç olan K-ras ise bir guanin nükleotid bağlanma proteini olarak büyüme faktörü sinyal iletiminde görev alır. Bu fonksiyonu ile hücre çoğalması artar ve apoptoza karşı direnç gelişir. K-ras insan kanserleri içerisinde en sık tespit edilen mutasyona uğramış onkogendir. Pankreatik duktal orijinli kanserlerin yaklaşık %90'ında K-ras onkogeninde mutasyon tespit edilir ve karsinogenezin özellikle ilk evrelerinde önem kazanır. K-ras mutasyonu sadece pankreas doku hücrelerinde değil, pankreatik sıvıda duodenal fırça biopsilerinde, kan ve gaita örneklerinde tespit edilebilir. Günümüzde pankreas kanserinin tanısında; Ultrason, EUS, CT, ERCP, MR ve ince iğne aspirasyonu kullanılmaktadır. Ancak bu yöntemler, hastalığın erken teşhisi için bir ipucu vermemektedir. Yaptığımız çalışmada öncelikle NCBI GEO DataSet veri bankasında bulunan transkriptom ham verileri kullanılarak in siliko analizler yapılmıştır. Bu analizlerde Pankreas kanseri ile normal doku ve kan örneklerinin ifade profilleri karşılaştırılmış ve bu iki grup arasında ifade düzeyi farklılık gösteren genler belirlenmiştir. Farklı veri setlerinden gelen bu gen listeleri kullanılarak Gene Set Enrichment Analysis, Hierarchical Cluster Analizleri ve Yolak Analizleri yapılmıştır. Bu biyoinformatik analizler sonucunda belirlenen aday gen listesinde bulunan genlerin validasyonu ise pankreas kanseri hastaların hem kan hem de tümör doku örnekleri kullanılarak QRT-PCR ile valide edilmiştir. Bu şekilde hem pankreas kanserinin oluşumunda hem de prognoz sürecinde rol oynayan moleküler mekanizmalar hakkında bilgi edinilmekte hem de pankreas kanserinin moleküler alt tipleri hakkında önemli veriler elde edilebilmektedir. Bu çalışmaların bazılarında bu kanserin 3 farklı moleküler alttipi olduğu bazılarında ise dört farklı moleküler alttipi olduğu ifade edilmiştir. Ancak bu konuda yapılan çalışmalar daha çok yeni olduğu için bu konuda yeterince veri bulunmamaktadır. Bundan dolayı gelecek açısından pankreas kanserine spesifik olan, invazif olmayan, klinik uygulamaya geçme potansiyeli yüksek doğru ve özgül olabilecek bir moleküler biyobelirtecin geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir.

BiyoinformatikDNAGen ifadesi+2
Lütfiye Kadıoğlu Dalkılıç
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanserinde oksaliplatin temelli tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi

Pankreas kanserinde cerrahi rezeksiyon ile kür sağlanabilmesine rağmen hızlı ilerleyen ve geç bulgu veren bir hastalık olması nedeniyle rezektabilite oranları düşüktür.Hastalar sıklıkla lokal ileri veya metastatik hastalık evresinde başvurduklarından prognoz kötüdür.Günümüzde standart adjuvan tedavide gemsitabin bazlı rejimler tek başına veya radyoterapi ile birlikte uygulanmaktadır.Pankreas kanserinin kemoterapiye dirençli olması ve hızlı ilerlemesi nedeniyle başlangıçta gembisitabine direnç gösteren veya gembisitabin bazlı tedaviye ilk yanıttan sonra dirençli hale gelen hastalarda yapılan bazı çalışmalar vardır. Gemsitabin bazlı tedaviye dirençli hastalarda oksaliplatin içeren rejimler alternatif tedavi olarak uygulanmaktadır.Çalışmamızda lokal ileri veya metastatik pankreas adenokarsinomu tanısı olan gembisitabin bazlı tedavi sonrası progres gösteren 23 hastanın ikinci sıra tedavisinde kullanılan oksaliplatinin etkinliği ve güvelinirliği incelendi.Çalışmamızın etkinlik ve toksisiteleri daha önceki çalışmalarla benzerdi.Sıklıkla grade 1 ve 2 nötropeni, bulantı, kusma ve diyare görülürken 1 hastada grade 1 periferik nöropati yine 1 hastada grade 3 trombositopeni tespitedildi. Ancak bazı yan etkilerin görülme sıklığı ve tam olarak derecesiyle beraber; duyusal nöropati gibi görülebilecek bazı yan etkiler kaydedilmemiş olabildiğinden daha düşük gözükmektedir. Oksaliplatinli rejimle ilişkili toksisiteler beklenebilecek ve genellikle tedavi edilebilir düzeylerdeydi.Gemsitabin bazlı tedavi sonrası progrese olan pankres adenokarsinomlu hastalarda 4 aylık medyan PFS ve 7 aylık OS ile oksaliplatin bazlı tedavilerin fayda sağlayacağı görülmekte.Tedavi edilebilir toksisite ile birlikte hastalar oksaliplatin bazlı kemoterapi rejimine iyi bir tolerans sergilemiştir; bu durum daha önce gemsitabin ile tedavi edilmiş olan ilerlemiş veya metastatik pankreas adenokarsinomu olan hastalarda yeni tedavi yaklaşımları bulununcaya kadar ikinci sıra bir tedavi olarak kabul edilebilir.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, oksaliplatin etkinlik-toksisite

Antineoplastik ajanlarNeoplazmlarPankreas neoplazmları+1
Kerem Deryal
Gazi University
2012
00

Related subjects