Middle East
225 theses under this subject heading
Arap milliyetçiliğinin düşünsel temelleri
Bu çalışmada Arap Milliyetçiliği düşüncesinin hangi koşullarda nasıl şekillendiği ve temelinde neleri barındırdığı incelenecektir. Arap milliyetçiliği üç döneme ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İlk dönem I. Dünya Savaşının sonuna kadar olan kısmı kapsamaktadır. Çalışmanın kapsamı ilk dönemdir. Arap dünyasında millet inşa süreci bazı tarihi olaylar ve sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hayali bir cemaat ve modern dönemin ürünü olan Arap milletinin kökenleri dini ve kültürel bağlara da dayandırılmaktadır. Kültürel milliyetçilik türüyle benzerlik göstermektedir. Arap milliyetçiliğinin Müslüman ve Hristiyan tebaa içerisinde ortaya çıkışının dayanakları ve yeni bir devlet isteği farklıdır. Dönemin Müslüman düşünürleri Osmanlı'nın son dönemde girdiği sürece bir çözüm aramaya girmiştir. Müslümanlar arasında hilafet makamının Araplara geçmesi ve âdem-i merkeziyet düşüncesi 19.yüzyılın sonlarına doğru ağırlık kazanırken, Hıristiyan Araplar arasında müstakil devlet ve millet olma eğilimi veya Avrupalı devletlerden hami tayin etme gibi düşünceler gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, asırlar boyunca başta Anadolu toprakları olmak üzere, bugün Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika olarak tanımlanan alanlarda hâkim bir güç olmuştur. Geniş alanda hakimiyet sağlaması, Osmanlı toplumunun çeşitli etnik, dini gruplardan oluşmasını sağlamıştır. "Millet Sistemi" şeklinde bilinen bu toplumsal yapıda Osmanlı üst kimliğinin yanında etnik kimlikten ziyade dini cemaatlerinin kimliği önemlidir. 1798-1801 yılları arasında Fransa'nın Mısır'ı işgal etmesiyle Arap vilayetlerinde milliyetçilik ideolojisi yayılmaya başlamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın reformları, Arap vilayetlerin Batılı devletlerle ticari ilişkilerinin gelişimi ve misyonerlik faaliyetleri, Arap kültürel uyanışının başlangıcıdır.19.yüzyılda giderek gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan modernleşme süreci millet sisteminin çözülmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemde yaşanan ağır toprak kayıpları ve Balkanlar'da başlayan milliyetçi hareketler, zamanla Arap vilayetlerinde de kendini göstermiştir. 19.yüzyılın sonuna gelindiğinde elde kalan topraklarda yoğun olarak Türkler ve Araplar bulunmaktaydı. Dönemin Osmanlı yönetiminin elde kalan sınırlı toprak parçasını muhafaza etmek adına aldığı kararlar, merkezileştirme politikaları, Arap vilayetlerinde daha önceden de var olan huzursuzlukların artmasına sebep olmuştur. Son olarak I. Dünya Savaşının başlaması ikili ilişkileri çıkmaza sürüklemiştir. Bu bağlamda kültürel bir milliyetçilik türü olarak ortaya çıkan Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve pan-Arapçılık düşüncesinin gelişimi incelenecektir.
Moyen-orient entre Islamisme, democratie et nationalisme Arabe
Le Moyen-Orient est une région qui contient de la diversité ethnique, religieuse, culturelle et qui a une histoire importante. Il s'agit d'un conflit permanent entre le nationalisme Arabe, l'islam et la démocratie sur la région. Le Moyen-Orient est une région qui est formée par l'Islam. Les idéologies islamiques dans le Moyen-Orient sont les plus dominantes et les plus efficaces que le nationalisme Arabe et la démocratie ; d'où le fait d'avoir les relations entre ces facteurs au Moyen-Orient.
Rusya'nın Putin dönemi Suriye politikasının Neoklasik Realizm bağlamında analizi
Tarih boyunca büyük güçlerin çıkar mücadelesine ev sahipliği yapmış olan Orta Doğu coğrafyası günümüzde de hala bu özelliğini korumakta ve büyük güçlerin mücadele alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Rusya için de bu bölge güney sınırlarının güvenliği ve jeopolitik olarak çevrelenmişlik algısının kırılması bağlamında her zaman önemli bir coğrafya olmuştur. Çarlık Rusya'sı döneminden itibaren Rusya tarafından bölgeye duyulan ilgi dönem dönem dış politikada ikinci plana atılsa da günümüze kadar sürmüştür. Bölge devletlerinden özellikle Suriye ile derin ve tarihsel bağlara sahip olan Rusya 2010'da Tunus'ta patlak veren ve Arap Baharı olarak literatüre geçen sürecin bölgedeki tek müttefiki Suriye'ye sıçramasıyla birlikte sessiz tutumunu bırakarak proaktif bir yaklaşımla olaylara müdâhil olmuştur. Bu tezde ele alınan konu, devletlerin dış politika yapım süreçlerinin analizinde etkili olan sistemik uyarıcı faktörlerin yanı sıra iç faktörlerin de analize dâhil edilmesi gerektiğini savunan Neoklasik Realizm perspektifinden analiz edilmiştir. Bu kapsamda Rusya Federasyonu'nun Suriye politikası; iç faktörler kategorisinde yer alan Rusya'nın devlet içi özelliği ve devlet lideri algısı üzerinden değerlendirilmiştir. Neoklasik Realizm çerçevesinde ele alınan bu tez çalışması, Rusya Federasyonu'nun Putin dönemindeki dış politika davranışlarını devlet içi değişkenler ve lider faktörü bağlamında analiz etmiştir. Neoklasik Realizm bağlamında, Putin döneminde Rusya Federasyonu'nun dış politika çıktıları üzerinde iç değişkenlerin ve lider faktörünün etkileri incelenmiştir.
Kimlik dış politika ilişkisi bağlamında Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye-İsrail ilişkileri
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle uluslararası ilişkilerin uğradığı değişim, kimlik ve kültür gibi sosyal kavramların uluslararası ilişkiler analizlerinde yer edinmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Kimliklerin uluslararası ilişkiler disiplinine dahil oluşunda önemli katkıları bulunan Alexander Wendt, kimliklerin çıkarları belirlediğini öne sürmektedir. Çıkarların da dış politika üzerinde etkileri olduğu düşünüldüğünde kimlikler dış politik analizlerde göz ardı edilmemesi gereken bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri de Filistin'de yaşananlardan ötürü kimliklerden etkilenmektedir. İsrail devletinin kuruluşuna giden süreçten günümüze kadar Müslüman ve Yahudi kimlik karşı karşıya gelmiştir. Bu süreç zarfında Filistinli Müslümanların yaşadıkları sıkıntılar, dünyanın pek çok noktasında bulunan Müslüman kimliği taşıyan bireyler açısından Filistin sorununu hassas bir konu haline getirmiştir. Nitekim İsrail devletinin kuruluşunun akabinde de İsrail'e karşı bir ön yargı oluşmasına sebep olmuştur. Halkın aidiyet duygusu hissettiği kimlik kaynaklı bir ön yargıya sahip olması, karar alıcılara baskı yapmalarını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla ulusal menfaatler ve kimlikler arasında sıkışıp kalan Türkiye-İsrail ilişkileri zaman zaman normalleşme dönemlerine girerken zaman zaman da gerileme eğiliminde olmaktadır. İlişkilerin normalleşme dönemine girmesinde, iki ülkenin menfaatlerinin ortak olması ve bu ortak menfaatler durumunun karşılıklı bağımlığı artırması gerçeği etkilidir. Ancak ortak menfaatlerin ortadan kalkması veyahut da alternatif müttefiklerin ortaya çıkması kimliksel sorunları gün yüzüne çıkarmaktadır. Bundan ötürü Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in kuruluşuna giden süreçten günümüze değin kriz, yumuşama ve normalleşme olarak adlandırılabilecek bir döngü içerisindedir.
Türkiye'nin Ortadoğu Projesinin doğuşu (1945-1956)
Bu araştırma, Osmanlı devletinin zayıflamaya başlamasıyla birlikte uygulamaya çalıştığı ve yerine kurulan cumhuriyetin de sürdürdüğü batılılaşma veya modernleşme hareketlerinin Türk-Arap ilişkileri üzerindeki etkisini tarihsel bir arka plan ile ele alarak, 1945-1956 yılları arasında Türkiye'nin Ortadoğu devletlerine karşı izlemiş olduğu politikaların oluşumundaki iç-dış etkenlerin nasıl etkilediğini analiz etmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden canlanma sürecine giren Türk-Arap ilişkileri çerçevesinde Osmanlı döneminde ilişkilerin kopmasına neden olan Batı, bu toplumların ilişkilerinin oluşmasında ve gelişmesinde önemli roller üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren batılılaşma veya modernleşmenin temel hedef olarak alınması, Türk siyasetçilerinin veya politik aktörlerin Ortadoğu'ya yönelik istikrarlı bir politika oluşturmalarını engellemiştir. Hem tek parti döneminde hem de çok partili hayatın ilk dönemlerinde Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik politikaların belirlenmesinde, Batılı odaklı bakış açısı ve ikinci olarak da güvenlik algısı etkili olmuştur. Atatürk döneminde ilişkilerin iyi olduğu Sovyet Rusya'nın II. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında Türkiye'ye yönelik tutumu değişerek, savaş sonrasında Türkiye için bir tehdit unsuru olmuştur. Bu durum Türkiye'nin Batı Blok'una yakınlaşmasına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye, Batı Blok'unun kurduğu güvenlik şemsiyesi olan NATO başta olmak üzere Batı devletlerinin kurdukları veya oluşturmak istedikleri bütün oluşumlar içerisinde yer almaya yönelmiştir. Bunun için de kendi iç politik yapısında revizyona giderek çok partili hayata geçişi gerçekleştirmiştir. Bu çok partili hayata geçiş süreci ile birlikte Türkiye, her ne kadar Batı'nın safında yer alıyor görünse de bu dönemde kendine özgü bir dış politika projesi geliştirmeye yönelik bir takım diplomatik faaliyetlere girişerek kendi inisiyatifi ile Batı merkezli oluşumların içerisinde yer almıştır. Bu dönemdeki Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik izlediği politikalar da bu eksende şekillenmiş ve Bağdat Paktı'nın kurulması da bunun bir sonucu olmuştur.Anahtar Kelimeler: Dış politika, Ortadoğu, Bağdat Paktı, Batılılaşma, Ortadoğu Projesi.
Ortadoğu'da Türk imajı: Arap basınında Türkiye'nin Ortadoğu'daki yeni rolü (2002-2009)
Türk-Arap ilişkileri Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Birbirlerini bağlayan din unsuruna rağmen Türkler ve Araplar birbirinden hep uzak durmuşlardır. 1990'lı yıllarda bölgede oluşan politik ve ekonomik değişimler Türkiye- Arap ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Daha sonra Türkiye-Suriye arasındaki kriz, Türk-Arap ilişkilerinin en gergin noktası olmuştur. Türkiye ve Ortadoğu ilişkileri olumsuz havada ilerlerken 2002 yılında Türk-Arap ilişkileri hızla olumlu yönde gelişmiştir. Türkiye, Türk-Arap ilişkilerini geliştirmekle kalmamış aynı zamanda Ortadoğu'daki önemli konularda çözüm yolu bulmak için girişimlerde bulunmuştur. Bu anlamda Türkiye, Ortadoğu'da önemli bir role sahip olmuştur. Türkiye'nin Ortadoğu'daki hızlı yükselişi Araplar tarafından nasıl karşılandığı merak konusu olmuştur. Bu çalışmada Türkiye'de son 18 yıl içinde oluşan dış politikadaki değişimi ele aldık. Bu çerçevede 2002 yılından itibaren bölgede yükselen Türkiye'nin rolünün Arap basınında nasıl yorumlandığını incelemeye çalıştık. Bu yönde Arap dünyasının önemli dört gazetesi göz önünde bulundurarak, gazetelerdeki yazarların köşe yazıları ele alarak Türkiye hakkındaki yorumlarını derledik.Çalışmamız Türkiye'nin Ortadoğu'daki hızlı yükselişi karşısında Arapların düşüncelerini ele almıştır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde Türkiye'nin doksanlı yıllarda izlediği politikaların neden Türkiye'yi Ortadoğu'dan uzaklaştırdığını, ikinci bölümde ise Türkiye'de yaşanan iktidar değişikliği sonrası Türkiye'nin Ortadoğu ülkeleriyle yakınlaşması ve bunun Arap basınına nasıl yansıdığını incelemeye çalıştık.Anahtar Kelimeler: Arap Basını, Türkiye'nin Yeni Rolü, Dış Politika, Ortadoğu.
İki askeri darbe arası dönemde Türkiye'nin Ortadoğu politikaları (1960-1980)
Bu araştırmada, Türkiye'nin yaşadığı iki askeri darbe ve bir muhtıra döneminde Ortadoğu ülkelerine yönelik dış politikalarının analizi ve bu politikaların siyasi, ekonomik, kültürel sonuçları ele alınmaktadır. Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinin tarihi arka planı da göz önünde bulundurularak bütüncül bir çerçeve oluşturmak temel amaçtır. Bu dönemdeki Türkiye'nin Ortadoğu ülkelerine yönelik politikaları iç politika dış politika etkileşimi çerçevesinde ele alınmıştır. Bu dönemde kamuoyunun Türk dış politikası üzerindeki belirleyiciliği göz önünde bulundurulduğunda Türkiye'nin siyasal kültürünün kökleri incelenmeden ve iç politikadaki gelişmeler ele alınmadan bu dönemdeki Türkiye-Ortadoğu ilişkilerini değerlendirmek gerçekçi olmaktan uzak kalacaktır. Atatürk döneminde reform ve inkılaplar yoluyla stratejik bir değişim geçiren Türk dış politikası, daha sonraki dönemlerde ise taktiksel açıdan farklılık göstermiştir. Türkiye, bazen Ortadoğu'dan uzaklaşmakta bazen de Ortadoğu'ya yakınlaşma içine girmektedir. Yani Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik politikaları tutarsız ve çelişkili bir görüntü içindedir. Bu durum dönemin şartları karşısında uygulanan taktiklerden kaynaklanmaktadır. Bu duruma yol açan etkenlerden biri de iç politikada meydana gelen gelişmelerdir. Ülkelerin iç politikalarında yaşanan olaylar dış politikayı da ister istemez etkilemektedir. Hatta bazen dış politikanın yönü iç politik gelişmeler doğrultusunda değişebilmektedir.Anahtar Kelimeler: Diplomasi, Dış Politika, Kimlik, Ortadoğu, Siyasal Kültür.
Ortadoğu ve Arap baharı: Türkiye demokratik bir ülke olarak Ortadoğu'da model olabilir mi?
İnsanoğlunun en eski yerleşim alanı olan Ortadoğu; coğrafyası, tarihi, zengin kültürü ve ekonomik değerleri gibi pek çok özelliği nedeniyle yüzyıllardan beri sarsıcı olaylara sahne olmuştur. Gözlerin her daim üzerinde olduğu bu bölge günümüzde de yeni bir değişim dalgasıyla karşı karşıyadır. Bölgede tüm dengeleri alt üst eden ve sonucu bilinmeyen pek çok sorunu beraberinde getiren bu yeni süreç, Ortadoğu'nun kaderini de belirleyecektir.Yakın tarihte Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin incelendiği bu çalışmada ise bölgeye geniş çerçeveden bakılarak Ortadoğu kavramı ele alınmış, bölgenin dinamikleri aktarılmıştır. Bu verileri, bölgede önem arz eden ve meydana gelen olaylarda başrolü paylaşan ülkeler üzerine yapılan incelemeler izlemiştir. Elde edilen bu bilgiler ile yaşanan olayların temellerine ilişkin bir arka plan sunulmuştur.Bu teorik çerçeve ekseninde Ortadoğu'nun yaşadığı değişim ve dönüşüm dalgası ülkeler bazında ayrı ayrı incelenmiş, ortaya çıkan konjonktüre ilişkin açıklamalarda bulunulmuştur. Son olarak bölgede önemli bir ülke olan Türkiye'nin gelişmeler karşısında politikaları ele alınmış ve Ortadoğu'nun geleceğine yönelik tartışmalarda kritik önem taşıyan ?Türkiye demokratik bir ülke olarak Ortadoğu'da model olabilir mi?? sorusuna cevap aranmıştır.Anahtar Kelimeler: Arap Baharı, Ortadoğu, Dış Politika, Türkiye, Oryantalizm, Yönetim
Ortadoğu'nun sınırlarının jeopolitik arka planı ve geleceği
Bu çalışmada, Ortadoğu'nun tarihsel sürecinde yaşanan savaş ve iç çatışmalarının arka planında bulunan küresel güçlerin, kendi çıkarları ve birbirleriyle olan siyasi-askeri mücadelelerinin Ortadoğu coğrafyasında günümüze kadar sürecek krizlerine ve Ortadoğu ülkelerinin yapay sınırlarının oluşmasındaki kırılma noktalarına değinilmiştir. Ortadoğu'nun iç dinamikleri, dini ve jeopolitik konumu bakımından iştah kabartan bir bölgeyi temsil etmesi birçok savaşın ve krizin çıkış noktası olarak tarihi süreçte önemli bir yere sahiptir. Dinlerin ve bu dinlerin peygamberlerinin bu bölgede ortaya çıkması, siyasi gücün kaynağının din referanslı tayin edilmesi ve güçlü olmanın yolu bölgeye hâkim olmaktan geçer algısı Ortadoğu'yu daima ilgi odağı haline getirmiştir. Batıda ortaya çıkan Sanayi devrimiyle beraber Ortadoğu'nun açık pazar alanına dönüşmesi ayrıca Hindistan gibi zengin bir bölgeye geçiş sağlayacak güzergâhları içinde barındırması siyasal ve askeri krizlerin ortak noktası olmasına da yol açmıştır. Dünyadaki petrol sanayisinin gelişmesi ve Ortadoğu'nun petrol bakımından zengin rezervlerinin keşfedilmesiyle vazgeçilmez bir bölge haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş sanayisinde ve ulaşımda yaşanan yaşanan gelişmeler bölgede yaşanan askeri müdahalelerin şiddetini artırmış ve bölgede askeri üslerin kurulmasını hızlandırmıştır. Ortadoğu tarihinde yaşanan askeri işgal ve müdahaleler bölgede yeni sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan sorunların çözümü ise yeni müdahaleleri ve savaşları beraberinde getirmiştir. Ortadoğu'nun kaderi bu kısır döngü içinde günümüze kadar devam etmektedir. Batı tarafından desteklenen oligarşi temelli yönetimler ve diktatörler bölgede istikrasız ve patlamaya hazır radikal grupları ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu, Batının Ortadoğu'ya demokrasi pazarlama siyasetinin perde arkasında yatan gerçekliğin farkında olmasına rağmen bölgenin ekonomik, siyasi ve askeri bakımından yetersizliği bölge halkının kaderini batının vicdanına bırakmıştır.
Irak: Krallıktan cumhuriyete evrilme (1932-1958)
Irak, günümüzde cumhuriyetle yönetilen Ortadoğu devletlerinden biridir. Daha Ortadoğu topraklarında cumhuriyet yönetim biçiminin nadir görüldüğü bir dönemde cumhuriyet yönetim biçimini benimseyen Irak'ın demokratikleşme adımlarını nasıl aştığı ve bu yönetim biçimine nasıl ulaştığı ise bölgenin toplumsal yapısında ne gibi dönüşümler yaşandığını özetler niteliktedir. Birinci Dünya Harbi sonrasında büyük imparatorluklar son bulmuş ve birçok Ortadoğu toprağı da çoğunluğu dış etkenler vasıtasıyla devletleştirilmiştir. Irak'ın kaderi de bir dış etken olan İngilizlerce belirlenmiştir. Yüzyıllarca birçok etkin gücün hâkimiyeti altında yaşayan Irak toprakları hiçbir zaman milli veya mezhepsel bir devlete kaynaklık etmemiştir. Ayrıca sınırları da bu doğrultuda çizilmemiştir. İngilizlerden önce bölgeye hâkim olan birçok unsur bölgenin yaygın toplum düzenine uygun bir yönetim anlayışı benimsemiş, zaman zaman bölgede bu durumun değiştirilmesi yönünde adımlar atılmak istense de başarısız olunmuştur. İslam tarihi açısından vazgeçilmez olan toplum yapısı da İslam Devleti döneminde büyük ölçüde günümüzdeki haline benzer olarak şekillenen bölgenin demografik yapısı ve yaygın inanç sistemleri de yıllarca korunmuştur. İngilizler Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında işgal ettiklerinde bölgenin toplum yapısı olarak bir bütün teşkil etmediğini anlamışlar ve bölgede yapılacak çalışmaları da devletleştirmeyi kolaylaştırmak için ortak değerler üzerinden kurgulamışlardır. İngilizler bölgede her ne kadar kalıcı olmayı planlasalar da Irak coğrafyasında yaşayan unsurların çoğunluğunu Müslümanların oluşturması Hıristiyan bir dış faktörün tutunamayacağının kanıtı olmuştur. İngilizlerin bölgeyle bir bütün oluşturmadıkları manda yönetimleri uzun sürmemiş, yaşanan kısa süreli işgal döneminde de İngiliz yanlısı bir kesim oluşsa da bunlar da azınlık olmaktan ileriye gidememiştir. Irak toplumu istemedikleri bir dış etken aracılığı ile yönetildikleri dönemden dersler çıkarmışlar ve geleceklerini inşa ederken de bu birikimi kullanmışlardır. Manda döneminde ve sonrasında kurulan partiler Irak toplumunda parlamenter sitemin oluşmasına önemli katkılar yapmışlardır. Dönem dönem geçmiş alışkanlıkların da etkisiyle bir kişi ya da grubun yönetimde etkin olduğu dönemler yaşansa da demokratikleşmek için yapılan çalışmalar da sürdürülmüştür. Irak topraklarında yönetimde istikrarı engelleyen en önemli faktörü bölgenin farklı etnik gruplara, farklı dinlere ve farklı mezheplere mensup unsurları bir arada barındırması oluşturmaktadır. İşte Irak'ta cumhuriyetin inşasına kadar geçen sürecin aydınlatılmaya çalışıldığı bu çalışmada bölgenin kendi içinde ayrışmasına sebep olan faktörlere ve bölgenin yönetim anlamında yaşadığı dönüşüme yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler: Irak, Demokratikleşme, Cumhuriyet, I. Dünya Savaşı, İngiliz Mandası, Müslüman.
Demokrat Parti Dönemi Türkiye-İran ilişkileri (1950-1960)
Türkiye ile İran Orta Doğu'nun iki büyük devletlerindendir. Bu iki devlet geçmişten beri süre gelen dostluk ilişkilerine sahiptir. Bu dostluk Atatürk zamanında pekişmiş olsa da zaman zaman ilerlemiş ve gerilemiştir. Geliştiği süre zarfında karşılıklı anlaşmalar ve jestlerin arttığı ilişkiler gerildiği zaman bile tamamıyla kopmamıştır. Zira gerginken bile iki ülke ilişkisi sürmüştür. Belirtilen zaman aralığı olan 1950-1960 dönemi her iki ülke içinde sosyal ve siyasal şekilde değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Zira bahsi geçen zaman Orta Doğu'da yeni bir düzenin oluşturulmaya çalışıldığı bir dönemdi. Karşılıklı ilişki Demokrat Parti döneminde dış politikada benzer amaç ve hedefler belirlendiği zaman artmış ve yakınlaşmıştır. Bu yakınlaşmalardan biri her iki ülke içinde bir zaman Şah döneminde dış politika hedefi olan batılılaşma idi. Bu ortak amaç sayesinde iki ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ve ortak paktlar ve anlaşmalarda bir araya gelmiştir. Bunların yanı sıra ülke güvenliği amacıyla ekonomik, kültürel ve siyasal anlaşmalar yapmışlardır. Benzer bir diğer yaklaşım olan milliyetçi politika sayesinde iki ülke birbirleri ile işbirliğine yanaşmış ve yıllardan beri süre gelen bazı anlaşmaları sonuca bağlamıştır. Her ne kadar yabancıların da dâhil olduğu Demokrat Parti'nin iktidarda kaldığı bu on yıllık süreç içerisinde iki devlet ortak paydada ve dostluk ilişkileri yürütme tutumunda bulunup çatışmadan kaçınmışlardır. Ancak buna rağmen Sovyet tehdidi olan komünizm sebebiyle Türkiye, bir müddet İran ile olan ilişkisinde oldukça dikkatli olmuştur. Zira bir süre İran Başbakanlığı yapan Musaddık'ın Sovyet yanlısı olduğunu düşünmekteydi. Bu ve bunun gibi birçok iç ve dış sebepler dolayısıyla iki ülke ilişkilerinde dikkatli olmuş ve ortak çaba göstermişlerdir.
Ortadoğu'da otoriter rejimler
Ortadoğu siyasal coğrafyasının en belirgin özelliklerinden biri, uzun yıllardır bölgede hüküm süren dirençli otoriter rejimlerdir. Otoriter rejimler yalnızca güncel siyaset üzerinde değil, yürüttükleri politikalarla, bölgenin ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısı üzerinde de uzun erimli ve belirleyici etkilere sahiptir. Bu nedenle, Ortadoğu siyasetini ve toplumlarını anlayabilmek için, otoriter rejimlerin kaynaklarını ve işleyiş mekanizmalarını kavramak büyük öneme sahiptir. Bu tez, Ortadoğu'da otoriter rejimler üzerine akademik literatürün bir bilançosunu sunmayı hedeflemektedir. Otoriter rejimleri incelerken hangi kuramsal yaklaşımların benimsendiği, bu yaklaşımların literatüre olan katkıları ve sorunlu yönleri eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Böylece, Ortadoğu'da otoriter rejimleri uzun yıllar ayakta tutan kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal dinamikleri ana hatlarıyla ortaya koyabileceğime inanıyorum. Bu amaç doğrultusunda, ilk olarak, mevcut literatür otoriter rejimlerin kaynakları ve rejimlerin kendilerini sürdürme stratejileri bakımından iki ana başlık halinde sınıflandırılacaktır. Literatürün sınıflandırılması ve alt başlıklar halinde incelenmesinin ardından, son bölüm, otoriter rejimler nasıl incelenmeli sorusuna cevap arayan bir tartışmaya ayrılmıştır. Bu bölümde ilk olarak, son yılların yeni otoriteryanizm tartışmaları ele alınacaktır. Yeni otoriteryanizm çalışmalarının vaatleri ve sınırlılıkları ortaya konulduktan sonra, otoriter rejimleri siyasal iktidar perspektifinden okumanın, ana akım rejim çalışmalarının sıkıştığı dar formalist bakış açısını zenginleştireceği, siyasal rejimleri ortaya çıkaran toplumsal faktörleri ve rejimlerin maddi ve sembolik yaşam stratejilerini bütün veçheleriyle kavramamıza yardımcı olabileceği ileri sürülecektir. Burada, siyasal iktidar perspektifi olarak önerilen yaklaşıma, Pierre Bourdieu'nun alan teorisi ve Michael Mann'ın siyasal iktidar üzerine geliştirdiği kavramsallaştırmalardan hareketle varılmıştır.
İran ve nükleer silahlanma politikası
Nükleer silahlar ilk kez 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın bitirilmesi için kullanılmış, Soğuk Savaş dönemine damgasını vurmuş ve halen devletlerin güvenlik politikalarında önemini korumaktadır. Öte yandan, bu silahlara sahip olmanın meşruiyeti de dünyada başlı başına bir tartışma konusudur. Nükleer yayılmanın gerek dikey ve gerekse yatay boyutlarıyla devam etmesi ve devlet-dışı aktörlerin de bu silahlara sahip olmaya çalışması, uluslararası barış ve istikrarın korunmasında bu tür silahların kontrolünü ve nükleer yayılmanın önlenmesi çabalarını önemli kılmaktadır.Bu bağlamda İran gibi stratejik öneme sahip orta ölçekli bölgesel güçlerin nükleer silahlanma çabasında olması kuşkusuz Ortadoğu'daki güç dengesini ve güvenlik denklemlerini alt üst edici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. İran, nükleer güç olduğu takdirde Ortadoğu'daki gücünü ve nüfuzunu dramatik olarak arttırırken bölgede var olan nükleer silahlanma yarışına ivme kazandıracaktır. Diğer yandan bölgedeki [bu arada İran'ın] nükleerleşme çabaları askeri müdahaleyle önlendiği takdirde bölgede uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklar ve insani trajediler ortaya çıkacak ve dünyadaki Müslüman [Doğu]-Hıristiyan [Batı] gerginliği tırmanacaktır.Türkiye ise İran'ın bu çabalarından en ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. İran'ın nükleer güç olması Türkiye'yi askeri güvenlik bakımından yeni önlemler almaya yönelteceği gibi siyasal, ekonomik ve çevresel sorunlarla da yüzleştirecektir. Öte yandan ABD'nin [veya bir bölge ülkesinin] İran'ın nükleerleşme çabalarına yönelik olası bir müdahalesi de Türkiye için farklı düzlemlerde sorunlar doğurabilecek bir seçenek olacaktır.Anahtar Kelimeler: İran, Ortadoğu, Nükleer Silahlanma, Nükleer Yayılma, Nükleer Yayılmanın Önlenmesi, Nükleer Güçler, Soğuk Savaş, Nükleer Terörizm, Türkiye
Arap Birliği'nin, Orta Doğu ve bölge dengeleri üzerindeki etkisi (1945-2006)
Arap Birliği'nin kurulmasının etkileri, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi harekete dek geri götürülebilir. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki dönem, Batı ülkelerinde milliyetçi hareketlerle yayılan millileştirme eğilimleri, milletlerin etnolinguistik bir temelde tanımlanmasına yol açmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiş ve millileşmemiş toplumların millet olma talepleri ve eğilimleri artarak Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Daha sonra Arap Milliyetçileri, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa'nın sömürge yönetimlerine dâhil olmuşlardır. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa'nın mandası altında kalan Araplar, milliyetçi hareketlerinin amacını değiştirmiş ve bu kez manda yönetimlerine karşı tavır almıştır. Yedi ülke ve Filistinlilerin temsilcilerinin katıldığı İskenderiye Protokolü'yle Arap Birliği'nin temeli teşkil edilmiştir. Arap Birliği, 22 Mart 1945 tarihinde kurulmuş olup, o tarihten bu yana 22 üye ile faaliyetlerine devam eden siyasi bir örgüttür. Arap Birliği, kuruluşundan sonra birçok zorlukla ve birbirini takip eden olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu'nun ve Bölge dengelerinin, Arap Birliği'nin kuruluşundan 2006'ya dek incelendiği bu Tez içerisinde; Arap-İsrail Savaşları, Arap devletleri arasındaki çatışmaları, Amerika'nın Irak'a müdahalesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün kurulması gibi gelişmelerde Arap Birliği'nin işlevi incelenmiştir. Arap Birliği'nin Orta Doğu ve Bölge dengesi üzerindeki etkisi dikkat alındığında; Birlik'e üye devletlerin özel çıkarlarının ortak çalışma, birlikte hareket etme ve Birlik'in savunulması fikrini çürütecek neticeler verdiği görülmektedir. Ayrıca bu Tez Arap Birliği'nin yapısından kaynaklanan bu sorunlarının yapısal analizine de eğilmektedir. Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Ortadoğu, Arap Birliği, İskenderiye Protokolü, Diğer Hareketler.
Çin'in yükselişi ve güç dönüşümü tartışmaları: 21. yüzyılın başında değişen güç dinamikleri ve Türkiye
Bu çalışma, "Doğu" ile "Batı" arasındaki güç mücadelesini; güç geçişi, Çin'in yükselişi ve Soğuk Savaş sonrasının mevcut hegemonyası ABD nezdinde "Batı" ile verilen güç dönüşümü temelli "Doğu"nun mücadelesini incelemektedir. Uluslararası İlişkilerin iki ana akım teorisi, idealizm ve realizm çerçevesinde Çin'in yükselişi ve güç geçişine ilişkin özellikle hegemonik tartışmalara değinilmektedir. Çin'in yükselişiyle birlikte Uluslararası İlişkiler alanı Neorealizm, Neoliberalizm, Neomarksist ve hatta ilerisine giderek Asya Merkezli hegemonya ve hegemonik mücadele ile açıklamaktadır. Amacımız teorik tartışmanın çerçevesini sınırlamak için özellikle kötümser ve iyimser argümanlarla konuyu açıklamaktır. Çalışmanın ikinci bölümü; Çin'in Uluslararası İlişkilerdeki rolünü genel hatlarıyla özetlemekte, özellikle büyük güç politikalarına ve Çin'in yakın bölgesel komşularıyla ilişkilerine odaklanmaktadır. Bölgesel yaklaşımlardan Ortadoğu ve özellikle Arap olmayan ülkelerle ilişkisinde Çin ve Ortadoğu ile ilgili literatürün bir incelemesini sunmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümü, Çin'in Arap olmayan Ortadoğu ülkelerinden tarihi ve diplomatik ilişkileri olan Türkiye özeline odaklanmaktadır. Çin'in Ortadoğu politikalarının tarihsel arka planını dört farklı döneme ayırdığımızda karşımıza çıkan; (i)ideolojik dış politika, (ii)bağımsız dış politika arayışı, (iii)pragmatist dış politika ve (iv)aktif pragmatist dış politika, yapısı ile Çin'in aktivizmine odaklanarak konu aktarılmaktadır. Bu bağlamda, 21.yüzyılın şu ana kadar ki en büyük ve başarılı birliktelik vurgulu projesi Kuşak ve Yol ile orta koridor üzerindeki kilit ülke konumu, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik önemi günümüzde daha fazla artan Türkiye ile ilişkiler incelenmektedir. Bu kapsamda, örneğin; yükselen hegemonik güç Çin'in, Kuşak ve Yol ile Türkiye'ye bölgesel güç / bölgesel hegemonik güç olma fırsatını sunup sunmadığı soruları araştırılmaktadır.
Arap Baharı sonrası Ortadoğu'nun uluslararası ilişkileri ve Türk dış politikası
Ortadoğu bölgesi; siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı sebebiyle uluslararası ilişkilerde çok önemli bir yere sahiptir. Enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biridir. Bölge, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ciddi bir değişime sahne olmuştur. Soğuk Savaş sonrası Türkiye'nin bölge devletleriyle olan ilişkileri de değişime uğramıştır. 2010 yılı sonlarında Tunus'ta başlayan Arap Baharı, Ortadoğu'da yeni bir değişim dalgası yaratmıştır. Bölgede yaşanan gelişmeler ve akabinde Suriye'de ortaya çıkan iç savaş, Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Ulusal çıkarlarını korumak isteyen Türkiye'nin Ortadoğu politikasına yeni boyutlar eklenmiştir. Bu çalışmada; Arap Baharı sonrası Ortadoğu'da yaşanan uluslararası gelişmeler bağlamında Türkiye'nin izlediği bölgesel politikalar analiz edilmektedir. Ortadoğu coğrafyasında Arap Baharı sürecinden etkilenen devletler incelenmiş, bölgede yaşanan gelişmelerin Türk Dış Politikası'na yansımaları değerlendirilmiştir.
The Arab Spring: Tunisia, Egypt and the US foreign policy
The United states' foreign policy towards the middle east has always been a matter of discussion in the Arab countries. The basis on which the US built its Middle East policy was put to test when the Arab spring broke out. Stability was the US top priority in the region, but when the dictatorships collapsed in Tunisia and Egypt, the response from the American side to each country under investigation differed. The purpose of this thesis is to understand the reason behind such behavior of the US. Therefore, it becomes important to examine the basis on which the United States builds its Middle East policy, and the U.S. response to the Arab Awakening in these countries? Also, how the US deals with the emerging ruling elites in Tunisia and Egypt after the dramatic changes that took place is being examined within the scope of the aforementioned question. The method used in this thesis is the semi-structured interviews and secondary date to enhance the research. This research indicates that on one hand, the United States have chosen stability and interests over values of democracy and good governance in Egypt by supporting the military the military coup in 2013. On the other hand, the US provided financial support to the Tunisian government and non-governmental organizations, to help the new regime survive which would eventually prevent the rise of extremism in the country. While the concern for stability made the US support the military coup in Egypt, it made the US assist the democratically elected government in Tunisia. For the US stability meant the prevention of the rise of extreme movements and developments that would strengthen the radical movements and put the Israeli security at risk. Key words: Arab Awakening, Democracy and governance "referred to as DG", US Foreign policy.
Toplumsal hareket çalışmaları ve siyasal şiddet analizi: Hamas örneği
Şiddet literatürü üzerine yapılan bir tarama, kolektif siyasal şiddet analizi için bütüncül bir paradigmatik yaklaşımın ve metodolojinin söz konusu olmadığını göstermektedir. Bu durum araştırmacıların, genellikle, siyasal şiddetin farklı türlerinden birine odaklanarak vakaya özgü yaklaşımlar geliştirmesinden kaynaklanmakta ve netice olarak da kolektif siyasal şiddet analizinde kullanılacak bütüncül bir çerçevenin geliştirilmesini engellemektedir. Bu çalışma, mevcut literatürün eksikliklerini ve sınırlılıklarını geride bırakmaya yardımcı olacak yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Kaynak Mobilizasyonu ve Yeni Toplumsal Hareketler yaklaşımlarının siyasal fırsat yapıları, çerçeveleme süreci, kaynak mobilizasyonu, örgütsel hareketlilik stratejileri, harekete katılım ve kimlik inşası süreçleri gibi kavramsal ve metodolojik araçlarıyla, kolektif siyasal şiddet analizi için gerekli olan bütüncül yaklaşıma katkı sunabileceği savunulmaktadır. Bu yaklaşım, farklı zamansal ve mekânsal koşullarda ortaya çıkan kolektif siyasal şiddetin daha iyi anlaşılabilmesi için gereklidir. Ayrıca çalışmanın vaka analizi olarak, varsayılandan daha karmaşık bir örgütlenme sunan ve mevcut literatürün analizde yetersiz kaldığı Hamas örneği seçilmiştir. Anahtar kelimeler: Kolektif siyasal şiddet, toplumsal hareket çalışmaları, eleştirel terörizm çalışmaları, radikalleşme, Hamas
Ortadoğu'da Nusayri ideolojisi (Suriye örneği)
Ortadoğu'nun kültürel, dini ve etnik çeşitliliği çok olan yapısında Nusayriler azımsanmayacak bir öneme sahiptirler. Suriye Devlet yönetimindeki Esad ailesi ve Suriye'de gerçekleşen iç savaş nedeniyle gerek medyada gerekse akademik makalelerde Nusayri ismi sık sık zikredilmektedir. Peki, kimdir Nusayriler? Suriye devlet yapılanmasında ilerlemelerinin inançlarıyla bağlantısı var mıdır? Nusayrilik inancı tarihsel süreç içerisinde bir ideolojiye dönüşmüş müdür ya da çıkışı itibariyle zaten ideolojik bir yapıda mıdır? Şüphesiz ki bu sorulara cevap verebilmek için gerek dinsel, gerekse kültürel olarak Nusayrilerin tarihi ve antropolojik gelişimini incelememiz gerekmektedir Bu çalışmada sırasıyla önce Nusayrilerin ilk oluşumlarını, yerleşim yerlerinin dağılımını, inanç sistemlerini ve tarih içinde nasıl değişim gösterdiklerini. Kapalı bir grup olan Nusayrilerin siyasi anlamda ilerlemelerinin dini inançlarıyla olan bağlantısını, inançlarının siyasal bir ideolojiye dönüşüp dönüşmediğini ve ideolojik karakterde olan bir inancın kendisini nasıl yansıttığı konularını anlamaya çalışacağız. Nusayriliği Ortadoğu'da Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden günümüze kadar olan zaman diliminde inceleyeceğiz.
21. yüzyıl dış politikasının vazgeçilmez aktörü gizli servisler: Ortadoğu ölçeğinde ABD, Türkiye ve İsrail gizli servisleri örneği
Gizli Servisler, 1. Dünya Savaşı'nda İngiltere, Almanya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerin Ortadoğu coğrafyasını yeniden düzenleme sürecinde, en az ülkelerin silahlı kuvvetleri kadar etkin bir rol oynamışlardır. Gizli servisler, savaş dönemlerinin yanı sıra barış zamanlarında da hasım ülkenin silahlı kuvvetleri hakkında teknik bilgi elde etmenin yanı sıra psikolojik harekat kapsamında, mücadele içerisinde bulunulan ülkenin etnik, sosyal ve ekonomik yapısında var olan kırılganlıkları tespit ederek, ayrışmalar yaratmak üzere hamleler yapmaktadır. Bu sayede, gizli servisler bağlı bulunduğu ülkedeki karar alıcılar uluslararası arenada elinin güçlenmesini sağlayacak verilere ulaşması için gayret sarf etmektedirler. Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri izledikleri dış politikalarında, gizli servislerin geçmişten gelen deneyimleri, birikimleri ve elde ettikleri bilgilere büyük önem atfetmektedirler. Yapılan bu çalışma, dünyada birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke olmakla birlikte, spesifik olarak Ortadoğu'da etkin, proaktif bir siyaset izleyen, hâlihazırda dünyada süper güç olma özelliğini koruyan ABD, bölgesel güç olma iddiasında olan ve bu yönde dış siyaset izleyen İsrail ve Türkiye ile sınırlandırılmıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında, iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş döneminde, Ortadoğu merkezli olarak yeniden düzenleme hareketi gerçekleşmektedir. Realist yaklaşımın küreselleşmeye evrildiği dünya düzeninde, süper güç ABD, Ortadoğu'yu kendisine "vadedilmiş toprak" olarak gören İsrail, Ortadoğu'da Osmanlı'nın bakiyesine sırtını dönemeyeceğini anlayan Türkiye'nin, gizli servis yapılanmaları, gizli servisler aracılığıyla bölgede attıkları adımlar, bölgedeki sorunlara bakış açıları ve müdahale yöntemlerindeki farklılıklar detaylı şekilde incelenecektir. Anahtar kelimeler: Gizli servisler, Ortadoğu, ABD, dış politika
Yeni Dünya düzeni bağlamında terör, vekâlet savaşları ve Türkiye
Değişen koşullar neticesinde vekâlet savaşları kavramı yeni yüzyılın yeni savaş stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde terör örgütleri başta olmak üzere farklı devlet ve devlet dışı aktörlerle yürütülen Vekâlet Savaşları özellikle Ortadoğu coğrafyasında sıkça yaşanmaktadır. Yeni Dünya Düzeni bağlamında ve değişen koşullar çerçevesinde Vekâlet Savaşlarının bugün olduğu gibi gelecekte de en çok tercih edilen savaş stratejisi olacağı tahmin edilmektedir.Bu tez çalışması sonuç hariç üç bölüm olarak ele alınmıştır. İlk bölümde ABD ve Batılı müttefikleri tarafından oluşturulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeni ve bu düzenin bir yansıması olarak günümüzde tüm dünyayı saran Terör ve Terörizm kavramları ele alınmıştır. İkinci bölümde günümüzde devlet ve devlet dışı aktörlerin yeni savaş stratejisi haline gelen Vekâlet Savaşlarının ne olduğu, neden ortaya çıktığı, nasıl yürütüldüğü ve aktörlerinin kimler olduğu başlıklar halinde örneklerle açıklanmıştır. Üçüncü ve sonuç bölümünde Türkiye'nin zorlaşan konumuyla beraber vekâlet savaş stratejisini hayata geçirmesinin gerekliliği anlatılmıştır. Ayrıca Türkiye'nin Suriye iç savaşında doktrine etmeye çalıştığı vekâlet savaş stratejisi, bu stratejide yapılan hatalar ve çıkarılması gereken dersler ele alınmıştır.
Türkiye-Suriye ilişkilerinde kriz dönemlerinin değerlendirilmesi (1915-1998)
Bu çalışmada Türkiye-Suriye ilişkilerinde ortaya çıkan kriz dönemlerine ve iki ülke arasında savaş durumunun doğmasına neden olan hadiselerin değerlendirmesi yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye-Fransa ve Suriye arasında vukuu bulan Hatay krizine Türkiye'nin 1936 yılında müdahale etmesiyle kriz uluslararası bir hal almış ve 1939'da Türkiye'nin Hatay'ı ilhakıyla Türkiye-Suriye ilişkileri kökten sarsılmıştır. Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak talepleri ve Orta Doğu ülkelerine Komünist ideolojisini yayma girişimi Türkiye'nin Batı blokunu tercih etmesini sağlarken; ABD ve İngiltere'nin sömürgeci tutumları Mısır ve Suriye'yi Sovyetler Birliği'ne yakınlaştırmıştır. Ayrıca Suriye'nin Bağdat Paktına karşı çıkması ve Suriye Genelkurmay Başkanlığına Marksist bir generalin getirilmesi Türkiye'nin Komünist devletlerce sarılma algısı yaşamasına neden olmuştur. Bu durum üzerine Türkiye'nin Suriye sınırına asker yığmasıyla 1957 Suriye krizi olarak adlandırılan olay patlak vermiş ve kriz BM'ye taşınarak uluslararası bir hal almıştır. Türkiye'nin bölgesel kalkınma hamleleri kapsamında Fırat ve Dicle Nehirleri üzerine barajlar inşa etmeye başlaması üzerine Suriye'nin adı geçen nehir sularını ortak kaynak niteliği taşıdığı gerekçesiyle uluslararası sular olarak görmesi ve kazanılmış haklar olduğunu iddia etmesiyle yeni bir bölgesel sorunu doğurmuştur. Suriye yönetimi komşularıyla olan sorunlarında siyasi ve askeri üstünlük sağlayamaması üzerine o devletleri içten yıpratmak ve iç çalkantılara sürüklemek için terörizmi bir silah olarak kullanma yoluna başvurmuştur. Bu bağlamda Suriye yönetimi çeşitli terör örgütlerini alenen destekleyerek komşu ülkelerden siyasi ve iktisadi menfaat sağlamaya çalışmıştır. Bu durum Orta Doğu'da yeni uluslararası kriz ortamlarının doğmasına neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Suriye, Türkiye, Uluslararası İlişkiler, Ortadoğu, Kriz
"Arap Baharı" sonrası Orta Doğu'da su sorunu: Mısır ve Suriye örnekleri
Bu çalışmanın konusu, küresel iklim değişimi ile birlikte "Arap Baharı" sonrasında Orta Doğu Bölgesi'nde yaşanan su sorunlarını Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti örneklemleri üzerinden incelemektir. Bu çalışmada su sorunu, Arap Baharı sonrasında çalışmanın konusu ülkeler ve halkları nezdinde su kıtlığı, su güvenliği, gıda kıtlığı ve gıda güvenliği çerçevesinde ele alınmıştır. "Arap Baharı"nın Orta Doğu coğrafyasında son derece önemli sosyal, ekonomik, siyasi ve demografik değişiklikler meydana getirdiğine sürekli değinilmektedir. Yalnız bu değişikliklerin neler olduğu, su sorunun bu değişikliklerden ne derece etkilendiği ile ilgili çalışmalar yetersizdir. Bu çalışma, literatürde böyle bir eksikliğin giderilmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Çalışmada küresel iklim değişimine değinilmiştir. Yalnız bu konu, küresel iklim değişiminin su kaynakları üzerindeki etkisi ile sınırlı tutulmuştur. Aynı zamanda Orta Doğu bölgesi denildiğinde çok geniş bir coğrafya kastedilmektedir. Bu bakımından bölgenin iki önemli ve birbirinden farklı su sorunu yaşayan devletleri olan Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti incelenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda küresel iklim değişimi ve buna bağlı oluşan su sorununun bahsi geçen ülkelerde mevcut durumu daha da tırmandırdığı/kötüleştirdiği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: İklim Değişimi, Su Sorunu, Arap Baharı, Suriye, Mısır.
Suriye iç savaşının Türkiye'nin Orta Doğu politikaları üzerine etkileri (2011-2016)
Arap Baharı ile Suriye'de olayların baş göstermesi üzerine Türkiye, başlangıçta Esad rejimi ile farklı düzeylerde birçok defa temasa geçmiş ve reform çağrılarında bulunmuştur. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, Esad rejiminin reformlar konusunda yavaş davranması ve halkına karşı uyguladığı şiddeti artırması sonucunda, iyi ilişkiler kurduğu Esad rejimini karşısına alarak, Suriye halkının yanında olmayı tercih etmiştir. Bu aşamadan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler kopmuştur. Türkiye'nin, Suriye'de yaşanan olaylar karşısında politikalarını muhaliflerden yana değiştirmesinin en büyük nedeni Arap Baharı'ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi Suriye'de de rejimin kısa süre içerisinde değişeceği beklentisi olmuştur. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) Suriye politikalarının başlangıçta benzer çizgide olmasına rağmen, Suriye iç savaşının ilerleyen dönemlerinde iki ülke arasında farklı bakış açıları geliştiği görülmektedir. ABD'nin askeri ve diplomatik olarak, Türkiye'nin güvenlik kaygılarına cevap verecek şekilde Suriye krizine müdahil olmaması hatta tam tersine"Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele" adı altında terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı Halkçı Koruma Birliklerine (YPG) silah ve mühimmat yardımı yapıp binlerce militanını eğitmesi gibi konular Türkiye'nin radikal kararlar almasına neden olmuştur. Suriye iç savaşın başlangıcında Türkiye ve Rusya farklı noktalarda bulunmuşlardır. Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen kopmasına neden olmuştur. Ancak ABD'nin değişen Suriye politikaları ve YPG'yi desteklemesi, bozulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin de hızlı bir şekilde düzelmesine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türkiye'nin ve İran ile ilişkileri, her ne kadar karşı kutuplarda yer alsalar da, hiçbir zaman kopma noktasına gelmemiştir. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yanı sıra barındırdıkları Kürt nüfus nedeniyle bölgedeki Kürt devleti oluşumuna karşı tavırları da benzerlik göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye'de devam eden krizden ekonomik, siyasi ve güvenlik açısından en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Suriye iç düzenindeki istikrarsızlığa paralel olarak, Türkiye de Suriye ile ilişkilerinde inişli ve çıkışlı, farklılıklar gösteren bir politika takip etmek durumunda kalmıştır. Türkiye'nin Suriye konusundaki bu faklı tutumları, Suriye krizine müdahil olan devletlerle ilişkilerine de etki etmiştir.