Neurosurgery
56 theses under this subject heading
Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri
Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD
Basra şehir hastanelerinde acil ve nöroşirurji servislerindeki hemşirelerin glasgow koma skalasına ilişkin bilgisi
Travmatik yaralanmalar dünya çapında önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve travmatik beyin hasarı bu panoramanın önemli bir belirleyicisidir. Dünya üzerinde sözel yanıt, motor aktivite ve göz hareketlerini değerlendirmek amacıyla Glasgow Koma Skalası (GKS), yoğun bakım hemşireleri tarafından sıklıkla kullanılmakta olan bir bilinç değerlendirme skalasıdır. Bu araştırma, Irak Basra Şehrindeki Basra Eğitim Hastanesi Beyin Cerrahisi ve Acil Servisinde çalışan hemşirelerin GKS'ye ilişkin bilgisini incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma kapsamında 100 hemşire ile görüşülmüştür. Bu amaçla hemşireler tarafından cevaplandırılmak üzere araştırmacılar tarafından 23 soruluk bir veri toplama formu hazırlanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin sunumunda frekans (sayı, yüzde) ve ki-kare analizleri kullanılmıştır. Araştırmada katılımcıların %58'ini 25 yaş altının oluşturduğu, %55''lik bir oranla erkeklerin çoğunlukta olduğu, %54'ünün evli olduğu belirlenmiştir. İncelenen gruplar için çalışma süresi düzeyine bakıldığında %55'inin 0 – 5 yıl arasında çalıştığı, eğitim durumunun daha çok (%47) iki yıllık hemşirelik enstitüsü mezunu olduğu, gelir düzeyi açısından genel olarak çalışan hemşirelerin memnun oldukları (%55), sigara kullanım oranının %56 ve acil ünitede çalışma oranının daha yüksek olduğu (%55) tespit edilmiştir. Hemşirelerin çalışma yaşı, iş deneyimi ve eğitim düzeyleri ile GKS'ye ilişkin genel bilgileri arasında anlamlı bir ilişki (p <0.05) tespit edilmiştir. Diğer taraftan, hemşirelerin cinsiyet veya iş yeri ile GKS'ye ilişkin genel bilgi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı da bulunmuştur. Araştırmada hemşirelerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması, GKS vb. uygulamalar hakkında bilgilendirilmeleri gibi önerilere yer verilmiştir.
Endoskopik üçüncü ventrikülostominin hidrosefali tedavisindeki yeri ve etkinliği
Amaç: Hidrosefalinin cerrahi tedavisinde kullanılan şant sistemleri gelişen teknolojiye uyum sağlamasına karşın beklentiyi karşılayamamaktadır. Teknolojik gelişmelerle birlikte endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) popüler hale gelmiştir. Günümüzde EÜV nonkomunike hidrosefalide ilk tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedir. Şant cerrahisi ile kıyaslandığında, EÜV hidrosefali tedavisi için daha fizyolojik bir çözüm sunmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde hidrosefali nedeniyle EÜV uygulanan hastaların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2014- Aralık 2018 tarihleri arasında hidrosefali nedeniyle tedavi edilen ve endoskopik üçüncü ventrikülostomi yapılan 82 hastanın yaş ve cinsiyete göre dağılımları, hidrosefali etiyolojik faktörleri ve tedavinin etkinliğini içeren kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Obstruktif hidrosefalisi olan hastaların %63,5 inde, nonobstruktif hidrosefalisi olan hastaların da %57,89 unda başarı sağlandı. Hidrosefali etiyolojisine dikkat edilmeksizin, 0-18 yaş aralığındaki başarı oranı %58,92 iken, 18 yaş üstü hastalarda başarı oranı %69,23 olarak hesaplanmıştır. Komplikasyon oranı ise, 3 hastada menenjit, 3 hastada cerrahi insizyondan beyin omurilik sıvısı kaçağı, 1 hastada epileptik nöbet, 1 hastada subdural efüzyon ve 1 hastada ventrikül içi kanama olmak üzere %10,97'dir. Sonuç: Yüksek kabul edilebilecek başarı oranları ve şant uygulamaları ile karşılaştırıldığında düşük olarak tespit edilen komplikasyon oranları ile EÜV, yaş grubu ve etiyoloji ne olursa olsun, tercih edilen bir tedavi yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, endoskopik üçüncü ventrikülostomi, şant, beyin omurilik sıvısı
Spinal cerrahi hastalarında elastik basınçlı çorap kullanımının ilk mobilizasyonda ortostatik hipotansiyona etkisi
Amaç: Araştırma, spinal cerrahi hastalarında uyluk boyu elastik basınçlı çorap kullanımının ameliyat sonrası ilk mobilizasyonda ortostatik hipotansiyon (OH) gelişimine etkisini ortaya koymak amacıyla planlandı ve uygulandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma randomize kontrollü tiptedir. Araştırmaya 15 Ekim 2017 – 01 Mayıs 2018 tarihleri arasında Türkiye'nin batı bölgesindeki bir eğitim ve araştırma hastanesinin nöroşirürji kliniğinde spinal cerrahi uygulanan 70 hasta alındı. Hastalar randomize olarak iki gruba (girişim ve kontrol) ayrıldı. Girişim grubundaki hastalara ameliyat öncesi uyluk boyu elastik basınçlı çorap uygulandı. Veriler kişisel bilgi formu, hasta izlem formu ve OH semptom tanılama formu kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Student t, Mann Whitney U, Ki kare, Paired t testi, Wilcoxon işaretlenmiş sıra testi, Friedman testi ve çok değişkenli lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Araştırmada girişim grubundaki hastaların ameliyat sonrası ilk mobilizasyon sırasında %2,9'unda, kontrol grubundaki hastaların %48,6'sında OH geliştiği saptandı. Ortostatik hipotansiyonun en fazla dik duruş pozisyonda (3.dk) geliştiği görüldü. Girişim grubunda bulunan hastaların, kontrol grubundaki hastalara göre OH gelişme olasılığının 0,06 kat (%95 GA: 0,01-0,42) daha düşük olduğu belirlendi. Girişim grubundaki hastalarda OH semptomlarının daha az olduğu saptandı. İnsizyon bölgesindeki ağrı düzeyinin OH gelişme olasılığını 4,3 kat arttırdığı (%95 GA:1,12-16,78) belirlendi (p<0,05). Sonuç: Araştırma sonucunda spinal cerrahi hastalarında uyluk boyu elastik basınçlı çorap kullanımının ameliyat sonrası ilk mobilizasyon sırasında OH gelişimini ve semptomlarını azalttığı saptandı. Ameliyat sonrası OH gelişimini önlemek için elastik basınçlı çorap kullanımı önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: elastik basınçlı çorap, mobilizasyon, ortostatik hipotansiyon, spinal cerrahi.
Beyin ameliyatlarında saçı kesilen hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası beden imajı ve benlik saygısı
DİLMEN A. (2018). Beyin Ameliyatlarında Saçı Kesilen Hastaların Ameliyat Öncesi ve Ameliyat Sonrası Beden İmajı ve Benlik Saygısı. Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik ABD. Yüksek Lisans Tezi. Gaziantep. Bu araştırma; Gaziantep ili Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nöroşirurji Kliniğinde beyin ameliyatlarında saçı kesilen hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası beden imajı ve benlik saygısını belirlemek amacıyla tanımlayıcı türde bir çalışma olarak planlanmıştır. Araştırma örneklemini, 1 Aralık 2015-31 Mart 2016 tarihinde Nöroşirurji Kliniği'ne beyin ameliyatı nedeniyle başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden, iletişim problemi olmayan ve ameliyat öncesi saç kesimi planlanan 65 hasta oluşturmuştur.Veri toplama aracı olarak, literatür doğrultusunda araştırmacı tarafından geliştirilen anket formu, Coopersmith Benlik Saygısı Ölçeği ve Sosyal Görünüş Kaygı ölçeği kullanılmıştır. Anket formunun 8.soruya kadar olan ilk bölümü ameliyattan önce, ikinci bölümü ameliyattan 1 hafta sonra hasta ile yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır. Araştırma grubunun %56,9'unu erkekler oluşturmakta olup %73,8'i 35 yaş ve üzeri, %86,2'si çocuk sahibi, %67,7'si evli, %53,8'i ilkokul mezunu, %64,2'sinin çalıştığı ve %95,6'sının sosyal güvenceye sahip olduğu belirlenmiştir. Hastaların %97'si malign tümör tanısı almıştır. Ameliyat sonrası saçları kısmen kesilen ve eğitim düzeyi yüksek olan hastaların benlik saygılarının daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Anahtar kelimeler: Hemşirelik, beyin ameliyatı, beden imajı, benlik saygısı.
Koyun omurları üzerinde değişik tipteki pedikül vidalarının değişik yerleşim pozisyonlarındaki sıyrılma dirençlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada en fazla osteoporotik hasta grubunun sorunu olan vida sıyrılmasını azaltmak için kullanacağımız cerrahi teknikle ve enstrümanlarla ilgili değerlendirmenin, deneysel biyomekanik tarzda yapılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Koyun omurları üzerinde değişik tipteki pedikül vidalarının değişik yerleşim pozisyonlarındaki sıyrılma dirençleri ölçülerek kayıt altına alındı. Çekim işlemlerinden önce BT görüntülemesi yapıldı. Sıyrılma dirençleri dört ana grupta ölçüldü. Bunlar; tek pozisyon-dört tip vida, tek tip vida-dört farklı pozisyon, PMMA vida–dört farklı pozisyon ve ikili vidarod sistemi idi. BULGULAR: PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidanın en güçlü sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. Trapezoidal diş yapısındaki silindirik vidanın trapezoidal diş yapısındaki konik vidadan daha fazla sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. En güçlü sıyrılma direncine sahip olan yerleşimin ekstrapediküler yerleşim olduğunu, sonra sırasıyla bikortikal, CBT ve unikortikal yerleşimlerin geldiğini saptadık. CBT yönteminin, unikortikal yerleşimle karşılaştırıldığında anlamlı miktarda daha fazla sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. CBT gönderimde PMMA'nın anlamlı bir katkısının olmadığı istatistiksel olarak ortaya çıktı. Rodlu sistemlerle yapılan çekme işlemlerimiz sonucunda PMMA enjekte edilen kanüllü vidaların sıyrılmaya daha dirençli olduğunu gördük. TARTIŞMA: Pedikül vidasına ait sıyrılma direncini hem cerrahi teknik hem de vida tipi ve özellikleri birlikte etkilemektedir. PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidaların ve trapezoidal diş yapısındaki vidaların sıyrılma dirençleri daha yüksektir. Özellikle osteoporotik hastalarda PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidaların iyi bir seçenek olarak düşünmekteyiz. Bikortikal kurtarma 81 cerrahisinde ciddi komplikasyonlar göz önüne alındığında; kurtarma cerrahisinde CBT güçlü bir alternatif olarak görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Omurga stabilizasyonu, osteoporoz, kurtarma cerrahisi, vida sıyrılması, malpozisyon.
Beyin cerrahi servisinde lomber disk hernisi (LDH) ameliyatı sonrası yatan hastaların ağrılarının değerlendirilmesi ve hemşirelik bakımı memnuniyet düzeyinin belirlenmesi
Çalışma Beyin Cerrahi Servisinde Lomber Disk Hernisi (LDH) Ameliyatı Sonrası Yatan Hastaların Ağrılarının Değerlendirilmesi ve Hemşirelik Bakımı Memnuniyet Düzeyinin Belirlenmesi amacıyla kesitsel olarak yapıldı. Çalışmanın evrenini Bingöl Devlet Hastanesi Beyin Cerrahi Servisinde Lomber Disk Hernisi (LDH) ameliyatı geçiren hastalar oluşturdu. Çalışmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Sayısal Ağrı Ölçeği, Newcastle Hemşirelik Bakımı Memnuniyet Ölçeği kullanılarak elde edildi. Araştırma verilerinin toplanmasında yüzyüze görüşme tekniği kullanıldı. İstatistiksel analizlerde Whitney U testi, Kruskal Wallis testi kullanıldı. İlişkileri belirlemek için Spearman korelasyon katsayısı analizi kullanıldı. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 49.16±12.49 idi. Hastaların ameliyat sonrası ağrı ortalamalarının 2.66±1.69 olduğu saptandı. Newcastle hemşirelik bakımı memnuniyet düzeyinin "yüksek" olduğu saptandı. Sonuç olarak hastaların ameliyat sonrası ağrı seviyesinin düşük olduğu, hemşirelik bakımı memnuniyet düzeyinin yüksek olduğu saptandı. Lomber disk hernisi ameliyatı geçiren hastaların ameliyat sonrası dönemde yaşam konforunu arttırmak için uygun eğitimin verilmesi gerektiği önerilmektedir. Anahtar Kelimeler; lomber disk hernisi, hemşirelik bakımı, ağrı değerlendirilmesi
Transsfenoidal mikroskopik hipofiz cerrahisi: Remisyon ve komplikasyon oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç Hipofiz adenomlarının tedavisinde cerrahi önemli bir yer teşkil etmektedir. Transsfenoidal mikroskopik cerrahi, etkin bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda tek cerrah tarafından opere edilmiş olan hipofiz adenomu hastalarının postop tetkik sonuçları ile kür/remisyon oranlarını değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza tek cerrah tarafından, transsfenoidal mikroskopik yolla opere edilmiş 111 hasta dahil edildi. Hastaların hormon aktiflikleri sınıflandırıldı ve adenom boyutları preop olarak değerlendirildi. Postop dönemde yapılan tetkiklerine ulaşılarak kür/remisyon kriterlerini karşılayıp karşılamadıkları belirlenmeye çalışıldı. Bulgular Yapılan değerlendirmelerde, 111 hastanın toplamında %63,9 kür/remisyon kriterleri karşılandığı görüldü. Akromegali hastalarında %74,1, cushing hastalarında %80, prolaktinomalı hastalarda %42,8 ve non fonksiyone adenomu olan hastalarda %43,3 olarak belirlendi. Mikroadenomlarda %93,3, makroadenomlarda %65,1 ve dev adenomlarda %10 olarak kür/remisyon kriterlerinin karşılandığı izlendi. Kavernöz sinüs invazyonu olan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %36,9 oranında kür/remisyon kriterleri görülürken, bu oranın kavernöz sinüs invazyonu olmayan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %87'e çıktığı görüldü. %12,6 geçici diabetes insipitus, %7,2 rinore, %1,8 kanama komplikasyonları görüldü. Kalıcı diabetes insipitus, enfeksiyon, hipofizer yetmezlik saptanamadı. Mortalite %0,9 olarak belirlendi. Sonuç Hipofiz adenomların cerrahi tedavisinde, transsfenoidal mikroskobik cerrahi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Dezavantajları olduğu gibi, avantajları ile, özellikle parasellar ve suprasellar yayılımı olmayan hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde başarılı sonuçları ve düşük komplikasyon oranlarıyla etkin bir yöntemdir.
İntrakranial kitle cerrahisinde urapidil ve remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda intrakranial cerrahisi geçiren hastalarda, selektif α-1 antagonisti olan urapidil ile remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arası ASA skoru I-II olan,intrakranial cerrahi geçiren 90 hasta dahil edildi. Propofol rokuronyum ile anestezi indüksiyonunu takiben sevofluran-remifentanil anestezisi uygulanan hastalar ekstübasyondan 15 dakika önce üç gruba ayrıldı. Grup I'de son 15 dakika remifentanil infüzyonu 0,02-0,03 µg/kg/dk dozuna düşürüldü ve ekstübasyonla birlikte sonlandırıldı. Grup II'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durdurulduktan 5 dk sonra bolus urapidil (12,5 mg) verilip, ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2.-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Grup III'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durduruldu ve hemen ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Tüm hastalarda ameliyatın son 15 dk.'sında ve ekstübasyondan sonrası ilk 5 dakika vital parametreler ile ekstübasyon zamanı ve ameliyat süresi kaydedildi. İlaçların uyanıklığa etkisini değerlendirmek için vital parametrelerle birlikte entropi değerleri de kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik bulgular, ekstübasyon süresi, ameliyat süresi açısından anlamlı (p>0,05) fark saptanmadı. Grup I'de bazal SAB, OAB ve DAB değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından düşük olduğu belirlendi. Grup II ve III'de SAB, OAB, DAB bazal değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından yüksek olduğu saptandı. Entropi değerleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.Ekstübasyon kalitesi gruplarda benzerdi. Sonuç:Bu çalışma ile, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda ekstübasyon öncesi başlanan ve iki faklı yöntem (bolus+infüzyon veya tek başına infüzyon) ile uygulanan urapidil uygulamasının, düşük dozda remifentanil uygulamasına (0,2-0,3 µg/kg/dk) göre ekstübasyon sırasında hemodinamik yanıtın kontrolünü daha iyi sağladığı ve uygulanan dozlarda uyanıklığı etkilemediği kanısına varıldı.
Travmatik omurga yaralanmalarında yapılan tedavi ile ligamanlar ve kifoz açısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
AMAÇ:Bu çalışmada torakolomber travmalı hastalarda gelişen kifotik açılanmanın operasyon sonrası kontrollerinde ölçülen kifotik açılanma ile birlikte değerlendirilerek yapılan cerrahinin etkinliğinin karşılaştırılması ve anterior girişimin hangi hastalara ilk etapta yapılması gerektiğini saptamak hedeflendi.HASTALAR VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversite hastanesi Beyin ve Sinir cerrahisi kliniğinde 2007 Ocak 2012 Ocak tarihleri arasında travma sonrası omurga yaralanması ile başvuran ve cerrahi yapılarak tedavi edilen poliklinik takipleri olan yirmi dokuz(29) hasta yerel etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya alındı . Hastaların preoperatif ve postoperatif muayeneleri direkt grafi , bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleri incelendi.BULGULAR: Hastaların 19'u erkek 10'u kadın toplam sayı 29 idi. 29 hastalık grubumuzda Torakolomber bileşkede T11 kırığı olan 3 hasta , T12 kırığı olan 5 hasta, L1 kırığı olan 8 hasta, L2 kırığı olan 7 hasta tesbit edildi. İncelenen 29 hastadan 18'ine sadece posterior cerrahi, 11'ine posterior ve anterior cerrahi birlikte uygulanmıştır. Yapılan istatistiksel değerlendirmede her iki grup arasında yaş açısından anlamlı fark yoktu yaşlar benzer olarak bulundu. Hastaların takip süreleri toplamda 20,62 ay olarak bulundu ,Cerrahi gruplar arasında yapılan değerlendirmede sadece posterior cerrahi (ort:13,67) yapılan grup ile posterior ve anterior cerrahinin(ort:32,00) birlikte yapıldığı grup arasında takip sürelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tesbit edilmedi. İki cerrahi grup arasında hastaların VKİ'lerine göre dağılımlarında anlamlı fark olmadığı istatistiksel olarak görüldü. Hastalara yapılan cerrahi öncesi ve sonrası lateral direkt grafi kullanarak yapılan sagital indeks karşılaştırması yapıldı her iki grupta düzelme yönünde değişiklik saptandı gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.TARTIŞMA: Temel de yük paylaşım teorisini kullanarak ,önkolon hasarı ciddi olmayan hastalara tercih ettiğimiz sadece posterior cerrahi de sonuçlarımız sağlanan Sİ ve ASIA değerlerinde ki değişiklik ile doğru kurgu olduğunu göstermektedir. Kombine cerrahinin tercih edildiği grup ise temelde ön kolonun ve anterior longitudinal ligamanın hasarlı olduğu ve yüksek kifotik açılanmanın mevcut olduğu grup idi. Kombine cerrahi ile ön kolon desteği yapılan bu grupta sağlanan SI ve ASIA değerleri takip süresince korunmuştur. Kliniğimizde bu cerrahi yöntem uygulanırken literatürde yayınlanan komplikasyonlar görülmedi. Cerrahi deneyim gerektiren bir yöntem olsa da ön kolon desteği gerektiren anterior longitudinal ligaman hasarı ve kifotik açılanması olan hastalarda daha çok tercih edilmesi ve böylece daha fazla fonksiyonel segmental ünitenin korunması gerektiği fikrindeyiz.
Serebral anevrizmalı hastaların cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada; serebral anevrizmalı olguların cerrahi tedavi sonuçlarını irdeleyerek literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde 30.03.1998- 12.12.2011 tarihleri arasında serebral anevrizması olan 286 hasta ameliyat edildi. Bu seri hem subaraknoid kanamalı (n=238, % 83.2) hem de insidental anevrizmalı (n=48, % 16.8) hastaları içeriyordu. Bu 286 hastanın cerrahi tedavi sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda, olguların kadın erkek oranı 172/114 (1.51) ve yaş ortalaması 50.56 (8-86) idi. 286 olgunun 45'i (% 15.73) çoğul anevrizma nedeniyle ameliyat edildi. 268 olguya klipaj uygulanırken, komplex anevrizmalı 4 hastada trapping beraberinde ECA-ICA bypass cerrahisi uygulandı. 286 olgunun 48' i (% 16.78) postoperatif erken dönemde eksitus oldu. 6. ayın sonunda kalıcı nörolojik kayıpların oranı % 6.6 (n=19) olarak tesbit edildi. Ölüm nedenleri , yeniden kanama (n=8), akciğer enfeksiyonuna sekonder sepsis (n=4), akut miyokard infarktüsü (n=3), beyin ödemi (n=2) ve vazospazma bağlı iskemi (n=31) idi. 75 olguda klinik vazospazm gelişti (% 26.22). Bu olguların 31' i (% 41.3) eksitus oldu. 21 (% 28) olguda ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Hipertansif 12 hastanın 8' i (% 66.6) cerrahi sonrası gelişen yeniden kanama nedeniyle hayatını kaybederken, 4' ünde (% 33.3) ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Sonuç olarak; hipertansiyon, yeniden kanama, vazospazm ve ileri yaş gibi bazı önemli faktörlerin varlığının, ölüm ve sakatlık oranlarını belirgin ölçüde artırdığını tespit ettik (p=0,001).Anahtar Kelimeler: Komplikasyon, Tedavi Sonuçları, Cerrahi, Serebral Anevrizma.
Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı pediatrik olgularda operasyon öncesi ve sonrası işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Pediatrik nöroşirurji pratiğinde en sık karşılaşılan hasta grubu hidrosefali tanılı hastalardır. Hidrosefalik hastalarda işitmenin objektif olarak değerlendirilmesi ile ilgili olarak literatür tarandığında; yeterli sayıda hasta sayısından oluşan ve bilimsel kanıt düzeyi yüksek herhangi bir çalışma bulunamamıştır. Bu nedenle hidrosefalik hastalarda ventriküloperitoneal şant cerrahisi sonrasında işitme fonksiyonlarının ne yönde değişikliğe uğradığı işitsel uyarılmış beyinsapı cevapları (ABR) testi aracılığıyla değerlendirilip, sonuçlarını ortaya koymak amaçlandı. Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı 20 yenidoğan hasta (13 kız, 7 erkek) çalışmaya dâhil edildi. Her hasta için operasyondan 1 gün önce, operasyon sonrası 7. Günde ve yine operasyon sonrası 90. günde ABR testleri yapıldı. 90 dB nHL, 70 dB nHL, 50 dB nHL ve 30 dB nHL klik uyarana karşı elde edilen işitsel beyinsapı yanıtlarının V. dalga latansları ile I-III, I-V dalgalar arası latans süreleri her iki kulak için kayıt altına alındı. Elde edilen parametrik veriler için varyans analizi ve farklı çekim dönemlerinden elde edilen sonuçlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için ise post hoc Tukey's HSD testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Hastaların ABR test verilerinin ortalama değerleri dikkate alınıp, operasyon öncesi ve operasyon sonrası geç dönem elde edilen bütün sinir iletim hızları kıyaslandığında 0,2 ms'den daha hızlı bir iletim olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar istatistiksel olarak 90 ve 50 dB ses şiddetinde test dönemleri arasında kıyaslama yapıldığında anlamlı çıkmasa da (p>0,05), 70 ve 30 dB ses şiddetinde yapılan kıyaslamalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuçlara ulaşılmıştır (p<0,05). Geri dönüşümsüz beyin parenkim hasarına, kognitif bozukluklara, mental-motor retardasyona, özellikle sensörinöral tipte işitme kaybı neticesinde dil öğrenememe ve konuşamama gibi sekellere neden olan hidrosefalik hastalarda mümkün olan en kısa sürede tanı konulmalı ve tedavi geciktirilmemelidir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, İşitme, Uyarılmış beyinsapı cevabı, Ventriküloperitoneal şant cerrahisi
Lomber disk cerrahisinde postoperatif analjezi için I.V. deksketoprofen trometamol ve plasebo karşılaştırılması
Çalışmamızda mikroşirurjik lomber diskektomi yapılan hastalara preoperatif ve postoperatif 8 saat ara ile üç doz İ.V. uygulanan 50 mg deksketoprofen trometamol'un postoperatif VAS skorlarına ve 24 saatlik total tramadol tüketimine etkisini ve hasta memnuniyetini araştırmayı amaçladık.Çalışmamız, beyin cerrahisi kliniğinde mikroşirurjik lomber diskektomi planlanan, yaş aralığı 18 ? 65, ağırlıkları 50 ? 120 kg arasında, ASA I - II risk grubunda olan 50 hastada prospektif, randomize ve çift kör olarak yapıldı. Grup I' e ( preoperatif ) indüksiyondan hemen önce İ.V. 50 mg deksketoprofen trometamol ve ilk dozun verilişinden sonraki 8. ve 16. saatlerde birer doz daha 50 mg deksketoprofen trometamol verildi. Grup II' ye (kontrol grubu) operasyon öncesi ve sonraki 8. ve 16. saatlerde plasebo uygulandı. Her iki gruba da postoperatif HKA cihazı ile tramadol 24 saat süre ile İ.V. yoldan uygulandı. Hastaların analjezi düzeyi postoperatif 0., 15., 30., 45., 60. dakikalarda ve 2., 3., 4., 5., 6., 8., 12., 24. saatde görsel ağrı skalası ( VAS ) ile değerlendirildi. Bu zamanlardaki tramadol tüketim miktarları kaydedildi. Deksketoprofen trometamol'un analjezik etkinliği ve tramadol tüketim miktarına etkisi karşılaştırıldı.Grup I'in VAS skorları, Grup II' ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu(P< 0,001). Grup I'in tüm zamanlardaki tramadol tüketim miktarı Grup II ile karşılaştırıldığında 15.dak. ve 45.dak.dakikadaki tramadol tüketim miktarı gruplar arasında fark gözlenmezken(P > 0,05), 30.dak., 60.dak., tramadol tüketim miktarı Grup I de düşük bulundu(P < 0,05).Diğer zaman dilimlerindeki tramadol tüketim miktarları Grup I de Grup II ye oranla anlamlı derecede düşük bulundu(P < 0,001). Total tramadol tüketim miktarları ise Grup I de Grup II ye oranla anlamlı derecede düşük bulundu(P< 0,001). Grup I ve Grup II'nin ilk analjezik talep zamanı karşılaştırıldığında Grup I' de Grup II' ye göre anlamlı derecede uzun bulundu(P<0,05). Genel hasta memnuniyeti Grup I ile Grup II karşılaştırıldığında, Grup I de daha iyi olduğu bulundu(P<0,05).Sonuç olarak; preoperatif ve postoperatif kullandığımız İ.V. 50 mg deksketoprofen trometamol lomber disk hernisi cerrahisi sonrasında orta - şiddetli postoperatif ağrı tedavisinde güvenilir, etkin olduğunu ve opioid kullanımını da azaltığını, tek başına opioid kullanımına göre daha avantajlı olduğu sonucuna vardık.
Lomber dar kanal ve lomber disk hastalarının oswestry fonksiyonel ağrı değerlendirilmesi skalası ile klinik sonuçları
Beyin ve sinir cerrahlarının en çok karşılaştıkları hastalık olan lomber disk hernileri, iş gücü ve maddi kayıplara neden olan hastalıkların başında gelir . Lomber disk hernisi en sık genç ve orta yaş hastalarda görülür. Olguların % 70' i 30?50 yaş arasında iken, % 10'u 60 yaşını geçmiştir. Ağrı ve diğer bulgular duyarlı yapıların irritasyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. Bel ağrısının kökeni anulus fibrozusun posterior kısmı, posterior longitudinal ligaman (PLL), faset eklem kapsülü ve periosttur. Herniasyonla anulus fibrosus rüptüre olur ve PLL gerilir. Lomber disk herniasyonu ile bel ağrısının ortaya çıkmasının nedeni PLL ve anulus fibrozusun etkilenmesidir (40).Hastaların % 15'i her türlü tedaviye rağmen operasyona gider. Son bir yıl içinde Kliniğimizde flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi yöntemiyle ameliyat edilen 286 hasta incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Lomber spinal stenoz, ileri yaşlarda bel ve alt ekstremite ağrılarının sık görülen bir nedenidir. Spinal stenozlu hastalar yaşlı ve uzun süredir bel ağrısı olan kişilerdir. Spinal kanal ve sinir kökü kanalı çevresinde kemik ve bağ dokularındaki değişiklikler, disk dejenerasyonu, ligaman ve faset hipertrofisi, osteofit oluşumları sonucu hastalarda lomber spinal dar kanalın belirti ve bulguları ortaya çıkar. En sık bel ağrısı, bacak ağrısı, nörojenik kladikasyon ve sfinkter kusuru yakınmaları ile başvuran hastalarda yaşam kalitesi düşer. Konservatif tedavinin yarar sağlamadığı olgularda, sinir kökleri basısının cerrahi olarak dekompresyonu gereklidir. Spinal stenoz olgularında klasik yöntem olan total laminektomi ameliyatları sonrasında hastalarda instabilite bulguları ortaya çıkması ve bu ameliyatlar sonrası yaşlı hastalarda bazı komplikasyonların artması, cerrahları minimal invaziv cerrahi yöntemlere yöneltmiştir. Kliniğimizde uygulanmakta olan tek taraftan yaklaşımla bilateral mikrodekompresyon yöntemi, stabiliteyi bozmadan, düşük komplikasyon oranına sahip ve hastalarda erken mobilizasyonu sağlayan bir yöntemdir. Bu çalışmada 49 olgu prospektif olarak incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Anahtar kelimeler: Oswestry Ağrı Skalası, flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi, lomber spinal stenoz
Sıçan siyatik sinirinde modifiye "sleeve neurorrhaphy" ile onarımın elektrofizyolojik, histopatolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesi
Amaç: Periferik sinir yaralanması onarımında en sık kullanılan yöntem epinöral onarım tekniğidir. Son zamanlarda bu tekniğe bir alternatif olarak uç-içe onarım ("sleeve neurorrhaphy") konsepti gündeme gelmiş ve epinöral onarıma üstün olduğu gösterilen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı uç-içe onarım tekniği ile epinöral onarımı kıyaslamak ve uç-içe onarım tekniğinin uygulanmasını kolaylaştıracak teknik yöntemlerden bahsetmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sham grubu (n:5), epinöral onarım yapılan kontrol grubu (n:8) ve "sleeve neurorrhaphy" yapılan deney grubu (n:8) olacak şekilde 3 grupta toplam 21 adet Sprague- Dawley tipi rat kullanıldı. Deneklerin sağ siyatik sinirleri diseksiyon ile ortaya kondu. Sham grubuna herhangi bir ek işlem yapılmadan cilt onarımı yapıldı. Kontrol grubuna epinöral onarım yapılırken, deney grubuna "sleeve neurorrhaphy" işlemi uygulandı. 3 ay boyunca günlük pansuman yapıldı. 3 ayın sonunda yürüme analizi ile SFI(siyatik fonksiyon indeksi) ölçümü, EMG ile motor sinir ileti hızı ölçümü yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edildikten sonra siyatik sinirler eksize edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Yürüme analizi sonucu elde edilen SFI değerlerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Motor sinir ileti hızı değerlendirildiğinde sham grubu, deney ve kontrol grubuna üstün bulundu ancak deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik inceleme ile fiber çapı/ akson çapı oranı değerlendirildiğinde sham ve deney grubu arasında anlamlı fark bulunmazken, bu iki grup ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Sleeve neurorrhaphy ile epinöral onarım arasında fonksiyonel ve histopatolojik analiz değerlerinde anlamlı fark bulundu. Çalışmada bahsedilen teknik öneriler ile beraber, "sleeve neurorrhaphy" sinir onarımında kullanılabilecek önemli bir yöntemdir.
Spinal cerrahide magnezyum ile esmololün hemodinamik etkiler açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada lomber disk hernisi cerrahisi geçiren hastalarda, esmolol ve MgSO4'ın bolus uygulamalarının yanında düşük doz infüzyon uygulamasının oluşan laringoskopi ve ETE'da, operasyonun özelliği olan pron pozisyon döneminde, ekstübasyonda hemodinamik kontrolün sağlanmasında, derlenme döneminde sedasyon ve postoperatif ağrının kontrolünde etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.Bu çalışma etik komite izni alındıktan sonra, klinik ileriye dönük, rastgele, plasebo kontrollü çalışma olarak planlandı. Genel anestezi altında, elektif lomber disk hernisi operasyonu planlanmış, ASA I,II risk grubundan seçilen 18-65 yaş arası 60 erişkin hasta rastgele 3 çalışma grubuna ayrıldı (n=20). Hastalara üç farklı protokolle esmolol 0,2 mg/kg bolus dozu ve takiben ekstübasyon öncesine kadar 50 µg/kg/dk infüzyonu, MgSO4 30mg/kg bolus ve takiben 10mg/kg/saat infüzyonu ile kontrol grubuna ise eşit volümde izotonik salin bolus ve infüzyon olarak uygulandı. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sırası ve sonrasında takip protokolüne uygun şekilde SKB, DKB, OAB, KAH, ETCO2, SpO2, NRS ve mRSS takibi yapıldı. Ayrıca olası yan etkiler kaydedildi.Sonuç olarak, lomber disk hernisi cerrahisinde esmolol ve magnezyumun hemodinamik stabilite sağlamada kontrol grubuna göre daha etkili ve güvenli olup aralarında anlamlı fark gözlenmemiştir.Anahtar Kelimeler: Spinal cerrahi, esmolol, magnezyum, hemodinamik etki
İntervertebral diskektomide noktasal plazma tabanlı cerrahi cihaz tasarımı
Tez çalışması, cerrahi operasyonlarda kullanılan mekanik sistemler ve elektrocerrahi sistemlerine alternatif olarak plazma tabanlı (plazma jet) cerrahi cihaz sisteminin tasarımı ve yapılandırmasını ve canlı dışı testler ile prototip sistemin performans testlerini kapsamaktadır. Bu tez çalışmasındaki amaç; plazma ile kontrollü bir şekilde doku buharlaşmasını sağlamak ve çevre dokularda oluşabilecek hasarın minimuma indirgenmesini sağlayacak prototip bir cihaz oluşturmaktır. Tez çalışması aynı zamanda bursiyerliğini üstlendiğim 116E144 numaralı TÜBİTAK 1001 Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Projesi olan "Omurga Diskektomi Ameliyatları İçin Cerrahi Alet Tasarımı ve Gerçeklemesi" projesi sürecinde yapılan çalışmalar sebebiyle spesifik olarak omurga diskektomi operasyonlarında kullanılabilecek nitelikte bir prototip cihazı ele almaktadır. Sistem, elektronik tasarım olarak; yüksek voltaj güç kaynağı devresi ve pedal-tetik modülünü içeren devre tasarımlarını barındırmakta, mekanik tasarım olarak; prob düzeneği ve cihaz kutu düzeneğinin tasarımlarını bulundurmaktadır. Oluşturulan tasarımlar neticesinde uygun sistem entegrasyonunun tamamlanmasıyla birlikte cihaz çalışma parametreleri, elektriksel güvenlik testleri ve "tıbbi cihaz yönetmeliği" incelemesi ile cihazın sınıflandırılması araştırmaları gerçekleştirilmiştir. Tüm bu çalışmalar sonucu, cihazın canlı dışı performansının belirlenebilmesi için standart bir referans sentetik polimer malzeme üretimi yapılarak deney tasarım matrislerine uygun şekilde cihaz canlı dışı testleri gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak, yapılandırılan prototip cihaz ile referans sentetik materyal üzerinde oluşturulan tahribatların "taramalı elektron mikroskobisi (SEM)" ile alan bilgisinin analizi ve "atomik kuvvet mikroskobisi (AFM)" ile tahribatın çevre dokuya etkilerinin analizleri ortaya konulmuştur.
Spine Tango Çekirdek Set enstrumanının Türkçeye uyarlanması, kültürler arası uyumunun ve geçerliliğinin sınanması
Bu tezin amacı bu Avrupa Omurga Derneği Spine Tango projesinde kullanılan yaşam kalitesi ölçeği ?çekirdek set? bel ve boyun formlarını Türkçeye uyarlanmak, bu ölçeğin kültürler arası uyumunu sağlamak, geçerlilik analizlerini yapmak ve daha önce Türkçe geçerliliği sınanmış ölçekler ile karşılaştırmaktır.Bu amaçla bu form kabul edilmiş bilimsel yöntemlerle Türkçeye çevrilmiş ön testleri yapılmış ve ardından Oswestry disabilite indeksi, SF36 ve EQ5D ölçekleri ile birlikte iki kez hastalara uygulanmıştır.Elde edilen verilerle ölçeğin içsel tutarlılık, test tekrar test tekrarlanabilirliği ölçümleri ile güvenilirliği, yapı geçerliliği ve benzer ölçek geçerliliği ile geçerliliği sınanmıştır.Sonuç olarak hazırladığımız Türkçe ?Spine Tango COMI Bel? ölçeğinin güvenilirliği ve geçerliliği gösterilmiş bir ölçek olarak Türkçe konuşan bel hastalarında uygulanabilineceği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Spine Tango çekirdek set ölçeği, güvenilirlik, geçerlilik, kültürler arası uyum.
Lomber bölge dejeneratif omurga ve dar kanal cerrahisinde cerrahi karar verme ve ameliyat öncesi planlamanın ameliyatta yapılanlarla ilişkisi
Dejeneratif zeminde gelişen omurganın lomber bölge patolojilerinin tedavisinde cerrahi yöntemler hastanın klinik ve radyografik bulgularına göre konservatif tedavinin başarısız kaldığı durumlarda seçilebilecek bir yöntemdir.Ancak hem uygulanan cerrahi tedavi prosedürlerinin sayıca fazlalığı ve çeşitliliği hem de preop cerrahi girişim planı sırasında kullanılan parametrelerin çokluğu preop plan ile perop yapılan cerrahi girişim arasında farklılıklara yol açabilmektedir.Bu çalışma ile ilk olarak,bu olası farklılıkların istatistiksel olarak ortaya konulması sonrasında ise bu farklılığı oluşturan parametrelerin tespit edilmesi amaçlandı.Araştırmada dört farklı omurga cerrahına,cerrahlar tarafından operasyonu planlanan ve gerçekleştirilen 16 lomber dejeneratif omurga hastası ile ilgili hazırlanan anket formundaki toplam 162 soru yöneltildi.Cerrahların operasyondan önce verdikleri yanıtlar ile operasyondan sonra verdikleri yanıtlar arasındaki tutarlılık incelendi.Buna göre öncelikle tüm cerrahi seviyeler ve tüm cerrahi girişimler için cerrahların preop planladıkları ile perop uyguladıkları cerrahi girişimler arasındaki kappa tutarlılık hesaplamasına bakıldı.Sonuç güçlü tutarlılık olarak bulundu..Diskektomi,laminektomi, flavum eksizyonu ve posterior spinal enstrümentasyon girişimleri için de güçlü tutarlılık tespit edildi.Foraminotomi ve foraminektomi girişimleri içinse kappa tutarlılık sonucu orta tutarlılık olarak çıktı.Klaudikasyo ve radikülopati bulgularının cerrahi planın yapılmasında tamamen etkisiz,buna karşın manyetik rezonans görüntülemeyle yorumlanan kanalda darlık bulgusunun ise planda oldukça etkili olduğu bulundu.Son olarak lomber omurga seviyelerinden L5-S1 bölgesinin diğer lomber bölge seviyelerine göre daha tutarsız olduğu sonucuna ulaşıldı.Sonuç olarak;dejeneratif omurga cerrahisinde preop planlananla perop yapılanlar arasında farklılıklar vardır.Bu farklılıkların özellikle foraminotomi ve foraminektomi girişiminde ve bölge olarak ta L5-S1 seviyesinde olduğu görülmüştür.
Acom anevrizmalarında ACA-A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna etkisinin dsa ile gösterilmesi
Nöroşirürji kliniklerinin en sık karşılaşılan anevrizma tipini anterior communican arter anevrizmaları (AComAA) oluşturur. Tüm intrakranial anevrizmaların yaklaşık %30-35'ini oluşturduğu düşünülen AComAA, anterior dolaşım anevrizmaları içinde yaklaşık %90'lık bir orana sahiptir. Anterior dolaşımın yapısal zayıflığı ve morfolojisinin anevrizma oluşumuna yatkınlığı bunun başlıca sebebi olarak düşünülmektedir. Proksimal anterior cerebral arterler (ACA) arasındaki çap farkına bağlı olarak anterior communican arterdeki (AComA) kan akımı ve kan basıncı değişir. Daha geniş olan A1 segment tarafında akım ve basınç daha fazla olur, bu sebeple geniş olan A1 segmenti ile AComA bileşkesi anevrizma oluşumuna daha yatkın hale gelir. Bu çalışmada AComAA olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna katkısının araştırılması planlandı. ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlandı. Çalışmada ocak 2016- aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz nöroşirürji servis ve yoğun bakımında yatan hastalara nöroanjiografi ünitesinde yapılan dijital substraksiyon anjiografi (DSA) sonuçları retrospektif olarak incelendi. Birinci grup olarak AComAA'na sahip hastalar değerlendirilirken, ikinci grup olarak anterior dolaşımdaki diğer arter anevrizmaları (ACA, internal carotis arter, middle cerebral arter) ve üçüncü grup olarak DSA negatif subaraknoid kanama (SAK) hastaları değerlendirildi ve bu hastalarda da ACA- A1 segment çapları ölçüldü. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Nitel değişkenler arasındaki ilişki ki- kare analizi ile araştırıldı. Nicel değişkenlerin tanımlayıcı istatistikleri ortalama± standart sapma ya da minimum-maksimum şeklinde gösterildi. Nitel değişkenlere ilişkin tanımlayıcı istatistikler frekans (%) şeklinde ifade edildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Verilerin elde edilmesi için toplam 584 hasta ile çalışıldı, yaş ve cinsiyet gibi genel değerlendirmelerin yanında anevrizma yeri, ACA- A1 segment çapı, anevrizmanın dolum yönü, varsa A1 segment hipoplazisi ya da aplazisi değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda AComAA'na sahip olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisi görülme oranı diğer iki gruba göre yüksek olarak izlendi. Diğer arter anevrizmalarında ya da anevrizma saptanmayan hastalarda A1varyasyonları arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Bu çalışmada elde edilen veriler sonucunda A1 segment hipoplazisinin AComA'de kan akımını ve hemodinamik stresi etkileyebileceği bütün bunların sonucunda anevrizma oluşumuna zemin hazırlayacağı öngörülebilir. AComAA'na sahip hastalarda bulduğumuz oranlar çalışmamızda öngörülen hipotezi desteklemiştir. Anahtar Kelimeler: A1 segment, Anevrizma, Hipoplazi,
Nöroşirürji kliniğinde periferik intravenöz kateter uygulanan hastalarda flebit ve infiltrasyon gelişme durumu ve etkileyen etmenler
Bu araştırma, Nöroşirürji kliniğinde periferik intravenöz kateter uygulanan hastalarda flebit ve infiltrasyon gelişme durumunu ve etkileyen etmenleri incelemek amacıyla yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmanın verileri anket ve gözlem formu ile 24 saatte bir kateter giriş alanı flebit ve infiltrasyon bulguları yönünden değerlendirilerek toplandı. Araştırmanın örneklemini; Nöroşirurji Kliniği'nde yatan, 18 yaş ve üstü olan, periferik kateter takılarak ilaç ve sıvı tedavisi uygulanan 325 hasta, 347 kateter oluşturdu. Flebit gelişme oranı %17.6 olarak saptandı. Gelişen flebitlerin tamamının (%100) 1. derecede flebit olduğu ve en fazla (%60.7) 2. gün flebit geliştiği saptandı. Mevcut hastalık, kateterin uygulandığı birim, kateterin vende kalış süresi, kateterin bölgeye uygulanma sıklığı, kateteri uygulayan kişinin öğrenim durumunun flebit gelişmesini etkilediği bulundu. Araştırmada infiltrasyon gelişme oranı %6.3 olarak saptandı. Gelişen infiltrasyonların tamamının (%100) 1. derecede infiltrasyon olduğu ve en fazla 2. gün (%81.8) infiltrasyon geliştiği saptandı. Sonuç olarak periferik İV kateterlerin flebit ve infiltrasyon skalası ile düzenli olarak değerlendirilmesi, hastalara uygulanan periferik İV kateterlerin maksimum 48-72 saatten sonra değiştirilmesi, uygulama bölgelerinin tekrarlı kullanımından kaçınılması, ilerleyen yaş gruplarında flebit ve infiltrasyon riskinin farkında olunması ve gerekli önlemlerin alınması, flebit ve infiltrasyon risk faktörlerini belirlemeye yönelik çalışmalar planlanması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Flebit, İnfiltrasyon, Nöroşirürji, Periferik İntravenöz Kateter
İzmir bölgesindeki kedi ve köpeklerde cerrahiyi ilgilendiren sinir sistemi hastalıklarının prevalansı
Bu çalışmada İzmir Bölgesinde yerleşik veteriner kliniklerine getirilen ve ameliyat gerektiren beyin-omurilik rahatsızlığına sahip değişik ırk, yaş ve cinsiyette sahipli ve sahipsiz kedi ve köpekler incelenerek operasyon geçiren hastaların belirlenmesi, operasyon teknikleri, kedi ve köpeklere göre bu operasyonların görülme sıklığı, operasyona karar vermede kullanılan tanı yöntemleri ve post operatif başarı oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma esnasında operasyon endikasyonu olmayan nörolojik vakalar değerlendirme dışında tutulmuştur. Araştırma materyalini İzmir bölgesinde yerleşik veteriner kliniklerine getirilen ve cerrahi endikasyonu olan beyin omurilik hastalıklarına sahip 26 kedi ve 26 köpek oluşturmuştur. Kedi ve köpeklerde en sık rastlanan sinir sistemi probleminin 26 vaka ile trafik kazaları sonucu oluşan omurilik yaralanmaları (%50) olduğubunu 16 vaka ile yüksekten düşme sonucu omurilik yaralanmalarının izlediği (%30.76) tespit edilmiştir. Gelen vakaların çoğunlukla sahipli hayvanlar (%61.53) olduğu gözlemlenmiştir. Çalışmada hastalara operasyon öncesi nörolojik ağrı ve tepki derecelendirmesi yapılmış bu derecelendirmeler ile operasyon sonrası geri dönüşler 3 aylık periyotta incelenmiştir. Tedavilerde ağırlıklı teknik dorsal laminektomi ve dekompresyon cerrahisi olmuş ve ileri derece olguların operasyonlarının başarılı sonuçlanmasının güç olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak İzmir bölgesinde nöroşirurji vakalarının profilini belirlemek amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmada hastalıklarının çoğunun omurilik kanalı ile ilişkili olduğu ve ileri derece ağrı ve duyarlılık yokluğunun post operatif olumsuz geri dönüşle dikkatte değer derecede orantılı olduğu tespit edilmiştir.
Denerve kasların nörotizasyonunda cerrahi tekniklerin ve nerve growth factor etkilerinin araştırılması (Ratlarda deneysel çalışma)
Travma, cerrahi, tümörler, kompresyon, enflamatuar durumlar ya da enfeksiyonlar sonucunda hasar gören periferik sinir yapılarının onarımında anatomik, histolojik, patolojik olayların anlaşılması ve rekonstrüktif cerrahi yöntemlerinin gelişmesi ile periferik sinir lezyonlarının ve bunlara bağlı defektlerin onarımında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak özellikle bazı travmatik durumlarda sinir innerve ettiği kastan avülsiyon şeklinde kopabilir, sinir çeşitli seviyelerden multifokal zarar görmüş olabilir, sinir brakial pleksus yaralanmalarında olduğu gibi daha yukarı seviyelerden hasar görmüş olabilir, geç sinir eksplorasyonlarında distal uç wallerian dejenerasyon sonucunda tamamen kaybedilmiş olabilir ya da santral sinir sistemi lezyonları denervasyona yol açabilir ve bu gibi durumlarda primer sinir onarımı mümkün olamaz. Bu gibi durumlardaki tedavi alternatifi olan nörotizasyon santral veya periferik sinir lezyonları sonucunda denerve olan motor veya duyusal bir bölgenin reinnervasyonu daha az klinik değeri bulunan fonsiyonel bir sinirin hasarlanan sinir yerine kullanılmasıdır. Denerve kasların nörotizasyonu için kullanılmakta olan başlıca nörotizasyon metodları direkt sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonudur. Sinirlerin fasiküler yapılarını göz önüne alarak ana sinirin fasiküllerine ayrılarak kas yüzeyine yayılması ile daha etkin bir nörotizasyon sağlanabileceğini düşünülerek daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu metodunu bu yöntemlere ek olarak geliştirdik. Nerve Growth Factor sinir iyileşmesini arttıran temel faktörlerden biridir. Sinir hücrelerinin hayatiyetini arttırır, aksonal büyümeyi hızlandırır, iyileşen sinirlerde aksonal yapıyı ve organizasyonu destekler ayrıca iskelet kası üzerine myojenik etkileri vardır. Periferik sinir iyileşmesi üzerine etkileri daha önce yapılan çeşitli deneysel çalışmalarla araştırılmış olsa da nörotizasyona olan etkilerinin literatürde yer almadığı görüldü. Bu 63özellikleri göz önüne alınarak NGF'nin nörotizasyon etkileri oluşturduğumuz deneysel modelde farklı nörotizasyon teknikleri ile birlikte araştırıldı. Rat soleus kası ve derin peroneal sinir kullanılan deneysel modelde direkt sinir implantasyonu, fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonu yöntemlerinin kullanıldığı ve aynı cerrahi yöntemlere ek olarak NGF uygulanan 6 grup oluşturuldu. Nörotizasyonun değerlendirilmesi için elektromyografı, tetanik ve seyirme kas gücü ölçümleri, kas ağırlıklar ve histopatolojik morfometrik ölçümler yapıldı. Tüm gruplarda normal kas ile karşılaştırıldığında çeşitli ölçülerde reinnervasyonun sağlanmış olduğu tespit edildi. Elektromyografık olarak fasiküler sinir implantasyonu grubunun daha erken dönemde daha yaygın reinnerve olduğu saptandı. Sinir-kas pedikülü implantasyonunun da etkin bir şekilde reinnervasyon sağladığı tespit edildi. Direkt sinir implantasyonu ile geç dönemde etkin bir reinnervasyon sağlansa da denervasyon bulgularının uzun sürmesi fonksiyonel sonuçları etkilemekteydi Aynı cerrahi işlemlerin uygulanıp ek olarak NGF enjeksiyonları yapılan grupların elektromyografık bulguları aynı dönemlerdeki diğer gruplara göre daha iyi bulundu. Kas gücü değerlendirmesinde sinir kas pedikülü grubu seyirme ve tetanik kasılma gücü ölçümlerinde normal kasın %65 ve %64'ü ile en iyi sonuçlan verdi. Fasiküler sinir implantasyonu istatistiksel olarak sinir kas pedikülü ile farklı sonuç vermedi. Direkt sinir implantasyonu her iki gruptan daha az güç üretmekteydi. NGF verilen gruplar aynı cerrahi işlem yapılan diğer gruplara oranla anlamlı şekilde daha fazla güç üretiği saptandı. En yüksek değer % 82 seyirme gücü ve %85 tetanik güç üretimi ile sinir-kas pedikül implantasyon grubunda bulundu. Kas ağırlıklarının ölçümleri ile ortalama olarak direkt sinir implantasyonu ile %75, fasiküler sinir implantasyonu ile %82 ve sinir kas pedikül implantasyonu ile %83 kas ağırlıklarının korunmuş olduğu saptandı. Aynı cerrahi işlemlere ek olarak NGF uyguladığımız 64gruplar ise anlamlı olarak daha iyi kas kitlesi korunduğu bulunmuştur. Fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikülü implantasyonu arasında anlamlı bir fark bulunmazken bu iki grupta direkt sinir implantasyonundan daha üstün bulundu. Histopatolojk olarak asetilkolinesteraz boyası ile yeni motor son plak gelişimi tespit edildi. Morphometrik inceleme sonucunda direkt sinir implantasyonu ve fasiküler sinir implantasyonu ile normal motor son plak bölgesindeki motor son plak yoğunluğuna yakın sonuçlatr elde edilirken sinir kas pedikülü ile daha yoğun bir motor son plak gelişimi olduğu saptandı. NGF uygulanan grupların hepsinde daha yoğun motor son plak gelişimi olduğu bulundu. Sonuçlar göz önüne alındığında çeşitli cerrahi yöntemlerle nörotizasyon ile denerve kasların reinnervasyonunun sağlanabildiği görüldü. Daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu ise direkt sinir implantasyonundan daha başarılı sonuçlar veren sinir-kas pedikül implantasyonu metoduna yakın sonuçlar vermesi nedeniyle önemli bir alternatif olarak belirlendi. NGF'nin uygulandığı grupların aynı cerrahi işlemlerin yapıldığı gruplara göre daha iyi sonuçlar vermiş olması nörotizasyon için de etkin bir madde olduğunu kanıtlamıştır. 65
Lenke tip 1 adolesan idiyopatik skolyozda selektif füzyon sonrası sagittal spinopelvik dizilim
GİRİŞ VE AMAÇ: Lenke Tip I idiyopatik skolyozu olup selektif füzyon cerrahisi yapılan hastalarda minumum 2 yıllık takipte hem sagittal spinal hem de spinopelvik parametrelerdeki değişiklikleri değerlendirmek. YÖNTEM: Adölesan idiyopatik skolyoz nedeniyle merkezimizde 2010-2020 yılları arasından opere edilen 42 hasta retrospektif incelendi. Ameliyat öncesi, sonrası ve postoperatif 2.yıl sagital ve spinopelvik ölçümler, pelvik tilt (PT), pelvik insidans (PI), sakral eğim (SE), lomber lordoz (LL), torasik kifoz (TK), torakolomber kifoz (TLK), servikal lordoz (SL) ve C2 eğim açısı değerleri SURGIMAP© Yazılımı (Nemaris Inc. USA) ölçüm sistemi) kullanılarak analiz edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası SRS-22 total puanları kayıt altına alındı. BULGULAR: Hastaların pelvik tilt ve torakolomber kifoz değerlerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi. Pelvik insidans, sakral eğim, lomber lordoz, torakal kifoz, servikal lordoz ve C2 eğim açısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlendi. SRS-22 total puanının postoperatfi takip sürecinde anlamlı olarak yükseldiği gözlendi. SONUÇ: Selektif füzyon cerrahisi sonrası sagittal spinal ve spinopelvik parametreler sürekli olarak değişmeye devam etmektedir. Bu konuda yapılacak uzun süreli çalışmalarda, AİS cerrahisinde sagital planı değerlendirirken pelvisin akılda tutulması gerekliliğini giderek daha fazla gerektireceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adolesan idiyopatik skolyoz, Lenke Tip 1, Sagital spinal ve spinopelvik parametreler