Adaptation
111 theses under this subject heading
Küresel reklamcılıkta adaptasyon türlerı̇: Adaptasyon reklam uygulamalarına yönelı̇k etkı̇ araştırması
Literatürde adaptasyon reklamla ilgili yapılan çalışmalar, standardizasyon ve adaptasyon karşılaştırması üzerinedir. Adaptasyon reklamla ilgili herhangi bir sınıflandırma yapılmamış, dolayısıyla adaptasyon reklam sınıflarına yönelik bir tüketici etki araştırması gerçekleştirilmemiştir. Bu araştırma kapsamında önce adaptasyon reklam türlerini belirlemek, daha sonra adaptasyon reklam türlerine yönelik tüketici tutumunu ortaya çıkarmak hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, araştırma karma bir yöntem ile iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada, reklam yaratıcıları ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek prodüksiyonel ve masaüstü olmak üzere iki adaptasyon reklam türü belirlenmiştir. İkinci aşamada ise, prodüksiyonel ve masaüstü adaptasyon reklamlar oluşturulmuş ve bir deneysel araştırma tasarlanmıştır. Deneysel araştırmada önce reklam katılımcılara gösterilmiş ve sonra katılımcılardan reklama yönelik tutum anketini cevaplamaları istenmiştir. Daha sonra anketi cevaplayan katılımcılarla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilerek, prodüksiyonel ve masaüstü adaptasyona yönelik tutumları ortaya konmaya çalışılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre prodüksiyonel adaptasyon reklama yönelik tutumun, masaüstü adaptasyona yönelik tutumdan tüm değişkenlerde daha olumlu olduğu belirlenmiştir. Ayrıca bir adaptasyon reklama yönelik tutumu, inandırıcılık, yaratıcı yapım uygulamaları öğeleri ve kültürel öğelerin etkilediği görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Adaptasyon reklam,Küreselleşme,Adaptasyon,Küresel reklam stratejileri,Küresel reklamcılık
Gebelerde hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı, gebeliğe uyum ile ilişkisi
Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteki bu çalışma, gebelerde hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı düzeyinin gebeliğe uyum ile ilişkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Veri toplama aşaması 01.06.2021-01.09.2021 tarihleri arasında Orta Karadeniz Bölgesi'nde bir hastanede kadın doğum polikliniklerine başvuran en az 6 haftalık 331 gebe ile tamamlandı. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Hasta Aktivasyonu Ölçeği (HAÖ), Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ), Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Türkçe Uyarlaması Ölçeği (ASOY-TR) ile toplandı. Veriler SPSS 22.0 programı ile Independent t testi, ANOVA ile analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen gebelerin %50.8'i 26-33 yaş aralığında, %41.1'i primigravida, %45.9'u nullipar, 21.7'si daha önce abortus yaşamıştır. %60.7'sinin gestasyonel haftası 24-41 hafta arasındadır. Çalışmaya dahil edilen gebelerin HAÖ ortalama puanı 51.45±12.97, ASOY-TR genel sağlık okuryazarlığı ortalama puanı 128.64±22.33, PKDÖ ortalama puanı 149.07±25.35 olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen gebelerin HAÖ ve ASOY-TR Genel Sağlık Okuryazarlığı ortalama puanları ile PKDÖ toplam ortalama puanları arasında negatif ilişki belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak gebelerin hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı düzeyi arttıkça gebeliğe uyumu artmaktadır.
Suriyeli sığınmacıların yerleşim bölgelerindeki güvenlik kaygıları ve uyum süreci Gaziantep örneği
Bu çalışmada Arap Baharı etkisiyle Suriye'de yaşanan iç savaş neticesinde zorunlu göçe maruz bırakılan Suriyeli sığınmacıların ülkemizde bulunmalarının hukuki statüleri, uluslararası göç kuramları ile birlikte ele alınmıştır. Suriye'de yaşanan iç savaşın başlaması ile birlikte neden sonuç ilişkisi içerisinde zorunlu göçün nedenleri açıklanmaya çalışılmıştır. Türkiye Suriye'de yaşanan iç çatışmalar neticesinde oluşan büyük göç dalgasının büyük kesimini kabul eden ülke konumunda olması sebebiyle büyük öneme sahiptir. Suriyeli sığınmacıların yerleşim bölgelerindeki güvenlik kaygıları ve uyum süreci araştırmanın temel konusudur. Sığınmacıların kentte yaşadığı sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunları ayrıntılı bir şekilde saha çalışmalarıyla birlikte incelenmiştir. Araştırmamızda çoktan seçmeli anket sorularıyla yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak veriler toplanmıştır. Anketin uygulanmasında 400 kişilik örneklem grubu belirlenmiş, veriler öncelikle Excel ortamına aktarılarak uygun biçimde SPSS analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir.
Futsal oyuncularına uygulanan proprioseptif nöromüsküler fasilitasyon germe egzersizlerinin denge, dolaşım parametreleri ve motorik adaptasyonlar üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, 6 haftalık proprioseptif nöromüsküler fasilitasyon germe egzersizlerinin, 14-17 yaş grubu erkek futsal oyuncularının denge, dolaşım parametreleri ve motorik adaptasyonlar üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya 14-17 yaşları arasında futsal antrenmanlarına düzenli olarak katılan, herhangi bir kronik hastalığı olmayan gönüllü toplam 36 futsal oyuncusu dahil edilmiştir. Katılımcı sayılarının belirlenmesinde G-power analizi yapılarak uygun sayı belirlenmiştir. Futsal oyuncuları PNF grubu (n=12), antrenman grubu (n=12), ve kontrol grubu (n=12) olmak üzere eşit sayılarda üç gruba ayrılmıştır. PNF grubuna altı hafta, haftada üç gün PNF germe egzersiz programı futsal antrenmanı ile birlikte uygulanmıştır. Antrenman grubu ise sadece futsal antrenmanlarına düzenli olarak devam etmiştir. Kontrol grubuna herhangi bir antrenman programı uygulanmamıştır. Bütün gruplardan yaş, boy, kilo, nabız, tansiyon, satürasyon, denge, şınav, mekik, dikey sıçrama, yatay sıçrama, otur – uzan esneklik testi ve 30 metre sprint testi ölçümleri yapılmıştır. Verilerin analizi için SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, PNF ve antrenman gruplarında sistolik kan basıncı, şınav, mekik, dikey ve yatay sıçrama ile 30 metre sprint testinde deney grupları lehine anlamlılık tespit edilmiştir (p<0.05). PNF grubunun dolaşım parametreleri ölçümlerinde ön test ve son testleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunamazken (p>0.05), gruplar arası karşılaştırmada PNF grubu lehine anlamlılık bulunmuştur (p<0.05). Futsal oyuncularına uygulanan PNF egzersizlerinin, denge, mekik, şınav, dikey ve yatay sıçrama ile sprint performansı üzerine olumlu etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.
Saf ivesi ve değişik kan dereceli ost friz x ivesi melezi koyunların, Çukurova subtropik iklim koşullarındaki fizyolojik tepkileri ve performansları üzerine bir araştırma
Bu araştırma Saf İvesi ve değişik kan dereceli İvesi x Ostfriz melezi koyunların, Çukurova iklim koşullarındaki fizyolojik özellikleri ve performanslarını ortaya koymak amacı ile yapılmıştır. Araştırma materyali hayvan grupları, bölgenin iklim koşullarına adapte olmuş saf İvesi koyunu ile bunun Ostfriz'lerle melezleri olan F1 (%50 İvesi, %50 Ostfriz), F2 ( F1 x F1) ve G1 (%75 İvesi, %25 Ostfriz) koyunlarından oluşturulmuştur. Deneme boyunca, koyunların rektal sıcaklık, solunum sayısı ve nabız sayısı gibi fizyolojik parametreleri, sabah 07.00-08.00, öğle 11.00-12.00 ve öğleden sonra 14.00-15.00 saatleri arasında alınmıştır. Bunlara ek olarak döl verimi ve süt verimi ile ilgili, kuzu verimi, laktasyon süt verimi, laktasyon süresi gibi performanslar belirlenmiştir. Deneme sonunda elde edilen sonuçlar aşağıda verilmiştir. Denemeye alınan koyunların genetik yapısının, fizyolojik özellikler üzerinde önemli farklılıklara neden olduğu ortaya konulmuştur. Yaş faktörlerine göre düzeltilmiş nabız sayısı, solunum sayısı ve rektal sıcaklık bakımından deneme grupları arasındaki farklılık p<0.01 ve p<0.05'te önemli olarak bulunmuştur. Aynı parametreler yönünden haftalar ve saatler arası farklılık önemli düzeyde bulunmuştur (p<0.01 ve p<0.05). Ayrıca hafta x saat interaksiyonu da P<0.01'de önemli olarak saptanmıştır. Fizyolojik özellikler bakımından elde edilen düzeltilmiş ortalamalar ise İvesi, G1, F1 ve F2 koyun grupları için sırası ile rektal sıcaklık (°C) bakımından, 38.8±.0.19, 39.1+0.32, 39.3±0.28, 39.1±0.35 ; solunum sayısı (adet/dak.) bakımından 55.2+23, 57.6±23, 61.0±13, 58.9+20, nabız sayısı (adet/dak.) bakımından ise 56.5+11, 63.5+15, 63.5+15, 69.5+10 olarak bulunmuştur. Ölçümlerin yapıldığı 7.00-8.00, 11.00-12.00 ve 14.00-15.00 saatlerindeki fizyolojik özellikler bakımından, grupların düzeltilmiş ortalamaları sırası ile, rektal sıcaklık için 39.0+0.39, 39.2+0.38, 39.1+0.36, solunum sayısı için 55.6+17, 65.2+22, 69.0+20 ve nabız sayısı için 73.0+12, 74.0+10, 70+10 olarak3 3 saptanmıştır. Denemeye alınan koyunlarının süt veriminin belirlenmesi için, yaş faktörü elemine edilerek düzeltilmiş, laktasyon süt verimi ve laktasyon süreleri hesaplanmıştır. Elde edilen düzeltilmiş ortalamalar aşağıda verilmiştir. Laktasyon süt verimi İvesi, F1, F2 ve G1 için sırası ile; 134±24, 157±5, 136+2, 148+28 olarak saptanmıştır. Laktasyon süresi de aynı şekilde düzeltilmiş ve İvesi, F1, F2 ve Gl'ler için sırası ile, 163±23, 152+22, 137+16, 174+9 olarak bulunmuştur. Grupların döl verim özelliklerine bakıldığında G1 grubunun kuzu veriminin yüksek olduğunu, bunların kuzularının doğum ağırlığının düşük olduğunu ancak sütten kesim ağırlıklarının diğer gruplara eşit hatta daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Deneme sonuçlarından, İvesi grubu koyunların bölge koşullarına en iyi adapte olmuş genotip olduğunu söyleyebiliriz. Bunların melezleri içinde GVlerin bölgeye adaptasyonunun yüksek, buna bağlı olarak performanslarınında denemeye alınan tüm gruplardan daha iyi olduğu söylenebilir.
Türkiye'deki Suriyeli göçmenlerin toplumsal yaşam alanındaki pratiklerini çokkültürlülük bağlamında sorunsallaştırmak: Bolu ili örneği
Eskimeyen bir olgu olarak göç olgusu, şimdilerde yurtlarından edilen milyonlarca insanın sığınacak bir liman arayışını konu edinmektedir. Bu bağlamda Suriye'deki iç çatışmalar yüzünden kendisine sığınan Suriyeli göçmenlere ev sahipliği yapan Türkiye, 3.588.054 Suriyeli göçmen için hem güvenli bir liman olurken hem de kaldıkları süre içinde sıkıntı yaşamamaları için çeşitli alanlarda hizmetler sunmaktadır. Bu tez çalışması Suriyeli göçmenlerin toplumsal alandaki pratiklerini çokkültürlülük bağlamında sorunsallaştırmaya yöneliktir. Bu doğrultuda 2019 yılında Bolu'da yaşayan 20 katılımcıya yarı yapılandırılmış görüşme formu uygulanarak veriler elde edilmiştir. Elde edilen veriler göçmenlik ve çokkültürlülük kuramsal yaklaşımları etrafında sorunsallaştırılmaya çalışılmıştır. Özellikle Suriyeli göçmenlerin sorun yaşayabileceği kültürel perspektif içerisinde çalışma hayatı, barınma, eğitim, dil, iletişim, kültürel uyum, sağlık gibi alanlardaki deneyimlerinin Türkiye'deki yansımaları örneklem çerçevesinde çokkültürlülük kuramı bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Araştırma sonucunda Suriyeli göçmenlerin bu alanlarda sorunlar yaşadığı ve ev sahibi ülkenin vatandaşları ile uyum sağlama durumlarının istenilen düzeyde olmadığı ve kendi geleceklerine yönelik kaygılar taşıdıkları araştırma bulgularına yansımıştır. Anahtar Kelimeler: Çokkültürlülük, Göç, Suriyeli Göçmen, Uyum
Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgesinden selekte edilmiş bazı incir genotiplerinin Adana koşullarında kalite özellikleri ile partenokarpiye eğilimleririnin belirlenmesi
Bu çalışmada, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden selekte edilen bazı incir genotiplerinin, pomolojik ve morfolojik özellikleri ile birlikte meyve doğuş tarihleri saptanmış, Blastophaga psenes'in meyveye giriş tarihleri incelenmiştir.Gelişme dönemi boyunca, haftalık meyve örnekleri alınmış ve bunlar derin dondurucuda (-20oC) saklanmıştır. Daha sonra bu örnekler stereo mikroskopta incelenerek çiçeklerin yıl içindeki gelişimleri gözlenmiştir.Yapılan analizlerde, ortalama meyve ağırlığının 21,17-69,25 g, meyve eni 31,91-50,88 cm, meyve boyunun 32,98-53,44 cm, kabuk kalınlığının 0,88-1,73 cm, suda çözünebilir kuru madde miktarının % 16,0-28,0 arasında olduğu tespit edilmiştir.Bu çalışmada 01-İN-48, 01-İN-51, 01-İN-52, 01-İN-53, 01-İN-54, 01-İN-55, 01-İN-56, 01-İN-57, 01-İN-58, 31-İN-01, 31-İN-05, 31-İN-06, 31-İN-07, 31-İN-11, 31-İN-12, 31-İN-13, 31-İN-16, 31-İN-17, 31-İN-19, 31-İN-24, 31-İM-02, 31-İM-10, 31-İM-15 genotipleri ile Küçük Kuyruklu Sarı, Yerli Beyaz Suruç, Siyah Güzlük Bozova Merkez, Kuyruklu Yeşil, Mut, Sultanı Halfeti, Yerli Beyaz Akçakale, Alakuşu çeşitlerinin partenokarpik meyve oluşturdukları belirlenmiştir.
İmplant protezlerinde dört farklı ölçü tekniğinin doğruluğunun değerlendirilmesi
İmplant destekli protezlerin başarısı implantın kendisi ve implant-protez bağlantı parçaları arasındaki pasif uyumun doğruluğu ile direkt olarak ilişkilidir. Bu yüzden ölçü ile implant pozisyonlarının, alçı modeline doğru transfer edilmesinin hatasız olması gerekmektedir. Pasif uyum için en önemli basamak doğru bir ölçüdür. Klinik olarak, pasif uyuma sahip bir üst yapı elde edilmesi mümkün olamamaktadır, bunun yerine mümkün olan en az uyumsuzluğa sahip bir üst yapı klinik hedef olabilir.Çalışmamız iki kısımdan oluşmaktadır. Epoksi rezin kullanılarak dişsiz bir üst çene modeli elde edildi ve overdenture protezlere uygun şekilde paralel olarak yerleştirilmiş dört dental implant yerleştirildi. Çalışmamızın her iki kısmında ana model olarak kullanıldı. Ana modelden alınan ölçülerle birinci (n:60) ve ikinci kısım (n:40) için toplamda 100 adet alçı (çalışma) modeli hazırlanmıştır. Çalışma modellerin hazırlanmasında tip IV dental alçı kullanılmıştır. Birinci kısımda, ana model ve çalışma modelleri profil projektör altında incelendi ve lineer implant pozisyonları kaydedildi. Ana model referans olarak alındı ve çalışma modellerinin lineer ölçü varyasyonları istatiksel olarak karşılaştırıldı. İkinci kısımda, ana model (n:10) ve çalışma modelleri (n:40) kullanılarak toplam elli adet Ni-Cr alaşımlı bar üst yapılar elde edildi. Üst çenede orta hattın sağ ve sol kısmına üçer adet olacak şekilde, implantların distal ve mezial servikal bölgelerine toplamda altı adet gerinim ölçer yapıştırıldı. Üst yapıların fiksasyonu esnasında oluşan toplam gerinim miktarı belirlendi ve istatiksel olarak analiz edildi. İlk aşama için, A (indirekt yöntem) ve B (direkt yöntem) gruplardaki modeller istatistiksel olarak ana modelden fark bulunurken, C (akrilik rezin ile splintleme + direkt yöntem) ve D (metal ara parça ile splintleme + direkt yöntem) grupları ana modelden farkı bulunmadı. İkinci aşama ölçümlerine göre, tüm gruplar ana modelden anlamlı olarak farklı bulundu.Bu çalışmada kullanılan metal ara parça ile splintleme + direkt yöntem en güvenilir ölçü tekniği olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, bu yöntem minimum uyumsuzluğa sahip implant üst yapısını elde etmek için klasik ölçü tekniklerine alternatif olabilir.
Ergenlerin cinsiyet, sosyo-ekonomik ve öğrenim kademesi düzeylerine göre bilişsel esneklik, uyum ve kaygı puanları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, ilköğretim ikinci kademe, ortaöğretim ve yükseköğretim öğrencilerinin cinsiyet, sosyo-ekonomik düzey ve öğrenim kademesine göre uyum, kaygı ve bilişsel esneklik düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığını incelemektir.Araştırmanın örneklemi, 11?24 yaşları arasında, 630 kız, 402 erkek olmak üzere, toplam 1032 ön ergenden ve ergen Adana ili, Çukurova, Sarıçam, Seyhan ve Yüreğir ilçelerinde yer alan on ilköğretim, on bir ortaöğretim okulundan ve Çukurova Üniversitesi'nin bölümlerinden evrendeki oranlarına göre Tabakalı ve seçkisiz örnekleme yöntemi ile oluşturulmuştur. Araştırmaya katılan grubun, bilişsel esneklik puanlarını belirlemek amacıyla ?Bilişsel Esneklik Ölçeği?, Uyum düzeylerini belirlemek için ise ?Hacettepe Kişilik Envanteri? ve Kaygı düzeylerini belirlemek içinde ?Spielberg'in Süreklilik-Durumluluk Kaygı Envanteri kullanılmıştır. Araştırmada toplanan veriler SPSS 11.5 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. İlk önce araştırmaya katılan katılımcıların kişisel bilgileri ile ilgili özelliklerinin belirlenmesi amacıyla betimsel istatistikler hesaplanmıştır. İkinci aşamada ise Kaygı ve Uyum düzeylerinin bilişsel esneklik puanlarına, cinsiyet, sosyo-ekonomik düzey ve öğrenim kademesine göre anlamlı bir fark olup olmadığını anlamak için varyans analizi yapılmıştır.Katılımcıların cinsiyet değişkeni açısından durumluluk kaygı düzeylerine göre farklılık olduğu ancak cinsiyet değişkeninden etkilenmediği belirlenmiştir. Diğer taraftan cinsiyet değişkeni açısından genel, sosyal ve kişisel uyum düzeylerine göre farklılık olduğu ve uyum düzeyi arttıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı ancak cinsiyete değişkenine göre sadece kişisel uyum düzeyi açısında bilişsel esneklik puanlarının etkilendiği görülmektedir.Katılımcıların sosyo-ekonomik düzey değişkeni açısından durumluluk kaygı düzeylerine göre farklılık olduğu, kaygı düzeyi azaldıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı ancak sosyo-ekonomik düzey değişkeninden etkilenmediği belirlenmiştir. Diğer taraftan sosyo-ekonomik düzey açısından genel, sosyal ve kişisel uyum düzeylerine göre farklılık olduğu ve uyum düzeyi arttıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı ancak sosyo-ekonomik düzey değişkenine göre bilişsel esneklik puanlarının etkilenmediği görülmektedir.Katılımcıların öğrenim düzeyi değişkeni açısından durumluluk ve süreklilik kaygı düzeylerine göre farklılığın olduğunu kaygı düzeyi azaldıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı ancak öğrenim kademesi değişkeninden etkilenmediği belirlenmiştir. Diğer taraftan öğrenim kademesi açısından genel, sosyal ve kişisel uyum düzeylerine göre farklılık olduğu ve uyum düzeyi arttıkça bilişsel esneklik puanlarının arttığı ancak öğrenim kademesi değişkenine göre bilişsel esneklik puanlarının etkilenmediği görülmektedir.Son olarak, cinsiyet, sosyo-ekonomik düzey ve öğrenim kademesi değişkenlerinin kaygı ve uyum düzeylerinin ortak etkilerinin bilişsel esneklik puanlarında anlamlı bir farklılık oluşturmadıkları bulgusu elde edilmiştir.
Hiperemezis gravidarum tanısı almanın gebelerin gebeliği kabulüne ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Gebelerin % 0.3-2'sinde çok daha ağır bir klinik tablo olan hiperemezis gravidarum (HG) görülür. HG olan kadınların gebelik kabulü güçleşmekte ve yaşam kalitesi olumsuz etkilemektedir. Bu araştırma HG tanısı alan ve almayan gebelerin gebeliği kabulü ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Temmuz 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında Lokman Hekim Ankara Hastanesi Kadın Doğum Polikliniği ve Kadın Doğum/Nisaiye servisinde yapılmıştır. Veri toplama araçları; tanıtıcı soru formu, Gebelikte Bulantı Kusma Değerlendirme Aracı, PKDÖ alt boyutu Gebeliğin Kabulü, WHOQOL – BREF – TR Kısa Formu ile toplanmıştır. Bulgular değerlendirilirken IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. Grupların sosyo-demografik ve obstetrik özellikler açısından benzerlik gösterdikleri belirlenmiştir. HG olan kadınların gebelikte bulantı-kusma skorları 3 ile 15 arasında değişmekte olup, ortalaması 11,10±2,12'dir. HG olan gebelerin bulantı-kusmanın başladığı gebelik haftaları ortalaması 4,77±0,79'dur. HG olmayan gebelerin gebeliğin kabulü puanları 14 ile 54 arasında değişmekte olup ortalaması 35,67±6,89'dur. HG olan ise gebeliğin kabulü puanları 27 ile 56 arasında değişmekte olup, ortalaması 50,16±6,30'dur. HG olan gebelerin fiziksel alan puanlarının 8 ile 13,71 arasında değişmekte olup, ortalamasının 10,42±1,20 olduğu; psikolojik alan puanlarının 8 ile 14,67 arasında değişmekte olup, ortalamasının 11,19±1,37 olduğu; sosyal ilişkiler puanları 4 ile 17,33 arasında değişmekte olup, ortalamasının 11,28±1,88 olduğu; çevre-TR puanları 8,44 ile 15,11 arasında değişmekte olup, ortalamasının 11,90±1,24 olduğu saptandı. HG olmayan gebelerin fiziksel alan puanlarının 9,14 ile 16 arasında değişmekte olup, ortalamasının 12,04±1,05 olduğu; psikolojik alan puanlarının 9,33 ile 16,67 arasında değişmekte olup, ortalamasının 13,66±1,32 olduğu; sosyal ilişkiler puanlarının 6,67 ile 17,33 arasında değişmekte olup, ortalamasının 13,83±1,76 olduğu; çevre TR puanlarının 9,33 ile 15,56 arasında değişmekte olup, ortalamasının 13,45±1,14 olduğu saptandı. Bu çalışmada, HG yaşayan gebelerin gebelik kabulü HG olmayanlardan daha düşük bulunmuştur. HG olan gebelerin yaşam kalitelerinin HG olmayan gebelere göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Bu çalışmadan elde edilen veriler doğrultusunda HG'nin gebelik kabulü ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olabileceği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Hiperemezis gravidarum, Gebeliğin kabulü, Yaşam kalitesi
Gebelikte bulantı kusmanın yaşam kalitesi ile gebelik ve anneliğe uyumuna etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı gebelikte bulantı kusmanın yaşam kalitesi ile gebelik ve anneliğe uyuma etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel tipte olan bu çalışmanın evrenini İzmir ilinde bir üniversite hastanesine 2019 yılında başvuran 1738 gebe oluşturmuştur. Araştırmanın örneklem büyüklüğü evreni bilinen formül kullanılarak %95 güven aralığı, %5 standart sapma ile 315 gebe olarak belirlenmiştir. Çalışmada kadınların tanıtıcı özellikleri soru formu, Short-Form 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada gebelikte bulantı kusmadan olumsuz etkilendiğini belirten kadınlarda rol güçlüğü (fiziksel), sosyal fonksiyon, ağrı ve genel sağlık puan ortalamaları düşük bulunmuştur. Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması 146,2 ± 30,1 olup, bu puan ortalaması evde dört ve üzeri kişi yaşayan, eşin yaş grubu 28 ve üzerinde olan, dört ve üzerinde gebeliği ve çocuğa sahip olan, istemeden gebe kalan ve eşi ile uyumsuz olduğunu ifade eden kadınlarda istatistiksel anlamlı olarak yüksek olup, bu kadınların anneliğe uyumunun yetersiz olduğu saptanmıştır. Gebeliğin kabulü alt boyut puan ortalaması bulantı kusmadan olumsuz etkilendiğini belirten kadınlarda yüksek bulunmuştur. Sonuç: Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği toplam puanı ile mental sağlık ve vitalite arasında orta ve negatif yönlü diğer alt boyutlar ile düşük korelasyon saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği, Short-Form 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Gebelikte bulantı kusma, gebelik ve anneliğe uyum
Türkiye'de Suriyeli sığınmacı çocukların sosyo-kültürel uyum düzeylerinin tespiti ve geliştirilmesine yönelik sosyal politikalar önerileri Kırşehir örneği
2011 Arap Baharı'ndan bu yana, yaşanan iç savaşlar, çatışmalar, şiddet ve bunların getirdiği ekonomik yoksunluk vs gibi sebepler, yeni bir yaşam umuduyla etkilenen kitleler Türkiye'yi dünyanın en fazla göçmen kabul eden ülkesi haline getirmiştir. Resmi rakamlara göre 3,5 milyondan daha fazla göçmen barındıran ülkemizde göçe bağlı yüzlerce sorunu çözmek zorunda kalan yetkililer her krizde en kırılgan gruplar olarak karşımıza çıkan dolayısıyla en çok etkilenen kadınlar ve çocukları ayrıca yönetmek ve analiz etmek zorunda kalmışlardır. Sığınmacı çocukların göç sürecinde maruz kaldıkları insani olmayan koşullar tüm dünya tarafından bilinse de bu sorunlara yeterli düzeyde müdahale edilememesi çocuklar üzerinde telafisi güç kalıcı izler oluşmasına neden olmaktadır. Araştırmanın temelini oluşturan veriler 2021 yılında, Kırşehir İlinde sığınmacı olarak yaşayan 150 Suriyeli çocuk arasından toplanmıştır ve bu çalışmada çocukların sosyokültürel uyum düzeyleri incelenmiştir. Araştırmada kişilerarası iletişim, akademik/iş performansı, kişisel ilgi alanları ve toplumsal katılım, ekolojik uyum , dil yeterliği alanları ile ilgili sorular sorulmuştur. Yapılan analiz sonucunda çıkan sonuçlar Suriyeli sığınmacı çocuklara yönelik geliştirilecek sosyal politikalara Kırşehir özelinde ve en nihayetinde Türkiye genelinde katkıda bulunması hedeflenmiştir. Elde edilen sonuçlar kısaca Kırşehir'de yaşayan Suriyeli sığınmacı çocukların sosyal uyum düzeyinin yüksek olduğunu işaret etmiştir. Çocukların farklı yaşam tarzlarına ayak uydurma ve etkinliklere katılım sağlama konusunda problem yaşamadığı verilen cevapların analizinde görülmüştür. Korelasyonel değerlendirmede ise dil yeterliliği ile ekolojik uyum ve kişisel ilişki arasında negatif yönlü uyumsuzluk olduğu görülmüştür. Bu da sosyal uyumun sağlanmasında dil öğrenmenin önemli bir ölçüt olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bütün bu veriler ışığında çalışma Suriyeli sığınmacı çocuklar için geliştirilecek sosyal politikalara alternatif çözüm önerileri ile sonlandırılmıştır.
Adıyaman il merkezindeki gebelerin gebelik ve anneliğe uyumlarının karşılaştırılması
ÖZET Nurten ÖZÇALKAP, Adıyaman İl Merkezindeki Gebelerin Gebelik ve Anneliğe Uyumlarının Karşılaştırılması, Hemşirelik Programı Yüksek Lisans Tezi. Gaziantep, 2018. Araştırma Adıyaman il merkezindeki gebelerin gebelik ve anneliğe uyumlarının belirlenmesi ve karşılaştırılması amacıyla ilişki arayıcı, kesitsel ve tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Araştırma örneklemini 24 Aralık 2016- 28 Şubat 2017 tarihleri arasında Adıyaman ili Halk Sağlığı müdürlüğüne bağlı 17 Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran ve araştırma kriterlerine uyan farklı yaş grubundaki 308 gebe oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Gebe Tanıtım Formu" ve "Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği" kullanılarak toplanmış uygun istatistiksel yöntemler ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin %62' sinin 21-30 yaş arasında, %54.2' sinin ilköğretim mezunu, %89.9' un çalışmadığı, %57.8'inin sosyal güvencesinin olduğu saptanmıştır. Gebeliklerin %94.5'inin istenen gebelik olduğu, %31.5'inin ise ilk gebelik olduğu ve %47.7'nin üçüncü trimesterde olduğu belirlenmiştir. Gebeliklerin çoğunluğunun planlı ve istenen gebelikler olduğu, gebelik ve annelik ile ilgili duygularının olumlu olduğu, sosyal destek ve bilgiyi en çok ailelerinden aldığı, plansız ve istenen gebeliklerinin gebelik ve annelik uyumunun arttırdığını, kadınların, annelik ve gebelik rol kabulünün orta seviyede olduğu, kadınların sosyal desteği ve bilgi seviyesi artıkça annelik ve gebelik rol kabulünün arttığı, sağlık profesyonellerinden bilgi alan gebe sayısı orta seviyede olmasına karşın gebelik ve annelik uyumunu arttırdığı belirlenmiştir. Annelerin yaş gruplarına göre gebeliğe uyumlarının benzerlik gösterdikleri saptanmıştır. Sonuç olarak ailelerin uygun gördüğü kişi ile evlenenlerin, plansız gebeliklerin, gebeye verilen bilgi ve sosyal desteğin gebelik ve annelik uyumlarını artırdığı, Adıyaman il merkezindeki gebelerin gebelik ve anneliğe uyumlarının benzerlik gösterdikleri tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, annelik, uyum ve hemşirelik.
Hofstede ulusal kültür modeli temelinde Türkiye'deki yönetici hemşirelerin kültürel değerlerinin örgüt ve iş uyumuna etkilerinin incelenmesi
Amaç: Hofstede ulusal kültür modeli temelinde Türkiye'deki üniversite hastanelerinde çalışan yönetici hemşirelerin kültürel değerlerinin örgüt ve iş uyumuna etkilerinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Analitik kesitsel tipte olan araştırmanın örneklemini, Türkiye'deki 20 üniversite hastanesinde çalışan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 391 yönetici hemşire oluşturdu. Araştırmanın verileri, Bilgi Formu ve Bireysel Kültürel Değerler, Kişi Örgüt Uyumu, Kişi İş Uyumu ölçekleri ile toplandı. Verilerin analizinde, tanıtıcı bilgilerle ölçek ortalama puanları arasındaki ilişkiyi değerlendirmede Mann Whitney U testi ve Kruskall Wallis testi, ölçek ortalama puanları arasındaki ilişkiyi incelemek için ise Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Yönetici hemşirelerin yaş ortalamasının 37,08±7,05, %89'unun kadın, %77,2'sinin evli, %66,8'sinin lisans mezunu olduğu ve %19,4'ünün Marmara bölgesinde çalıştığı bulundu. Yönetici hemşirelerin güç mesafesini ve belirsizliğe toleransı düşük değerlendirdikleri, toplulukçu yapıya ve uzun vadeli yönelime sahip oldukları ve kadına özgü değerleri benimsedikleri belirlendi. Yönetici hemşirelerin örgüt uyumu puan ortalamalarının ortalamanın biraz, iş uyumu puan ortalamalarının ise ortalamanın üzerinde olduğu bulundu. Güç mesafesi ve uzun vadeli yönelim alt boyutları ile kişi örgüt uyumu arasında pozitif yönde, erillik alt boyutu ile kişi iş uyumu arasında ise negatif yönde ilişki olduğu saptandı. Sonuçlar: Hemşirelerin örgüte ve işe uyumun sağlanmasının kültürel değerler ile ilişkili olduğu saptandı. Hemşirelerin işe alım ve seçme süreçlerinde bireylerin kültürel değerleri göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Hofstede, kültürel değerler, örgüt uyumu, iş uyumu, hemşirelik
Kadınlarda lohusalık dönemine uyumun yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Amaç:Bu çalışmanın amacı kadınlarda lohusalık dönemine uyumun yaşam kalitesine etkisinin incelenmesidir. Gereç yöntem: Kesitsel tipte araştırmadır. Araştırma İzmir Karşıyaka'da bir aile sağlığı merkezine başvuran 4-6 haftalık lohusalarla yürütülmüştür. Araştırmada herhangi bir örnekleme yöntemi kullanılmadan tüm lohusalara ulaşılmaya çalışılmıştır (N:220). Araştırmanın örneğini 201 lohusa oluşturmuştur. Araştırmaya katılım oranı %91 olarak belirlenmiştir. Verilerin toplanmasında tanıtıcı bilgi formu, postpartum kendini değerlendirme ölçeği ile doğum sonu yaşam kalitesi ölçeği kullanılmıştır.Verilerin değerlendirilmesinde SPSS15.00 paket programında, sayı, yüzde dağılımı, ortalama değerleri ile pearsonkorelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmada kadınların yaş ortalaması 32,52±4,84'dir. Kadınların postpartum kendini değerlendirme ölçeği puan ortalaması 121.65±33.18'dir. Kadınların doğum sonu döneme uyumları iyi düzeydedir.Kadınların doğum sonu yaşam kalitesi ölçeği toplam puan ortalaması 19,36±2,06'dır. Kadınların yaşam kaliteleri orta düzeydedir. Postpartum kendini değerlendirme ölçeği alt boyutları ile doğum sonu yaşam kalitesi ölçeği toplam puanı arasında orta derecede ters yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Postpartum kendini değerlendirme ölçeği toplam puanı ve yaşam kalitesi ölçeği toplam puanı arasında ise; yüksek derecede ters yönde anlamlı ilişki saptanmıştır(r:-0.68,p:0.00). Sonuç: Araştırmadakadınlarındoğum sonu döneme uyumları iyi, yaşam kalitesi seviyesi orta düzeydedir. Kadınların doğum sonu döneme uyumları artttıkça yaşam kalitelerinin de olumlu yönde etkilendiği bulunmuştur. Anahtar kelimeler:Lohusalık, doğum sonu döneme uyum,yaşam kalitesi
İklim değişikliğinin maternal fetal sağlığa etkilerine yönelik farkındalık ölçeğinin geliştirilmesi
. İklim değişikliği 21. yüzyılın en büyük sağlık sorunudur ve içinde yaşadığımız toplumu tüm yönlerden tehdit etmektedir. Hamile kadınlar ve yeni doğanlar iklim değişikliği bağlamında artık daha savunmasız gruplar olarak kabul edilmektedir. İklim değişikliğinin maternal ve fetal sağlık üzerinde iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için uluslararası meslek örgütleri iş birliği içinde çalışmalı, iklim değişikliğine daha duyarlı olmaları ve adaptasyon politikaları geliştirmeleri yönünde teşvik edilmelidir. İklim değişikliğinin ana çocuk sağlığı ve gelecek nesiller üzerindeki sonuçları konusunda farkındalık yaratmaya yönelik adımlar adaptasyonun ilk adımı niteliğindedir. Bu çalışma iklim değişikliğinin maternal fetal sağlığa etkilerine yönelik gebelerin farkındalık düzeylerini ölçmeyi sağlayacak bir ölçüm aracı geliştirmek ve geliştirilen ölçeğin geçerlilik ve güvenirliliğini saptamak amacıyla metodolojik tipte planlanmış ve uygulanmıştır. Araştırmanın evrenini, Adana Şehir Hastanesinde Kadın Doğum Servisine ve Gebe Okuluna başvuran gebelerdir. Örneklemini ise araştırmaya katılmaya gönüllü olan gebeler oluşturmuştur (n=500). Araştırma verilerinin toplanmasında, "Tanıtıcı Bilgi Formu" kullanılmıştır. Araştırma, görüşülerek toplam 500 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından, literatürde yer alan pek çok araştırma incelenerek ''Genel'', ''Maternal'', ''Fetal" olmak üzere 3 ayrı alt boyuttan oluşan "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe (İDFÖ-G)" geliştirilmiştir. İlk geliştirildiğinde 36 maddeden oluşan taslak ölçek gerekli geçerlilik ve güvenirlilik çalışmaları sonucunda 21 maddelik son halini almıştır. Elde edilen bulgular IBM SPSS Statistics 22 ve Mplus 7 programları kullanılarak değerlendirilmiştir. "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe'nin geçerlilik ve güvenirlilik çalışmasında kapsam geçerliği analizleri sonrası içerik geçerlik oranları madde düzeyinde 0,84 ile 0,92 arasında bulunmuştur. 21 maddelik ölçeğin toplam iç tutarlık Cronbach's Alpha katsayısı 0,946, alt boyutlarının Cronbach alfa değerleri ise "Genel"alt boyut için 0,871, "Fetal" alt boyut için 0,924, "Maternal" alt boyut için ise 0,907 olarak saptanmıştır. Bu veriler doğrultusunda; "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe" nin geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir.
Suriyeli mültecilerde kültürel uyum sürecinin dinî ve psikolojik boyutları (Kilis örneği)
Bu tez çalışmasının konusu; ülkelerinde çıkan iç savaş nedeniyle zorunlu olarak göç etmiş ve akabinde Kilis'e gelmiş olan Suriyeli mültecilerin kültürel uyum süreçlerinin ne şekilde ilerlediği, hangi kültürleşme stratejisine yöneldikleri ve psiko-sosyal uyum sürecine etki eden dinî ve psikolojik faktörlerin neler olduğunu belirlemektir. Araştırmamızda nitel araştırma yöntemi kullanılmış ve durum çalışması yapılmıştır. Buradaki amacımız; gerçek yaşama ve güncel bir duruma ait olan konu hakkında gözlem ve mülakat tekniğine başvurarak o husus ile alakalı derinlemesine bilgi toplamak ve bu bilgiler ışığında değerlendirmeler yapmaktır. Araştırma sonucunda Kilis'te yaşayan Suriyeli mültecilerin, yerel halk ile iyi bir iletişim ve temasının olduğu anlaşılmaktadır. 19 katılımcıdan 18'inin Türkçe öğrenmiş olmasının kültürel uyum sürecine büyük katkı sağladığı gözlemlenmiştir. Kilis'in diğer illere oranla küçük bir şehir olması ve ekonomik açıdan yaşam koşullarının daha iyi olmasının mültecilerin kültürel uyumuna olumlu yönde etki ettiği tespit edilmiştir. İki kültür arasındaki benzerliklerin çok farkların az olması, daha önce kurulan akrabalık ve ticaret ilişkilerinin olması, şehrin muhafazakâr yapısı, insanların çoğunun aynı dine mensup olması ve yerel halkın dinî pratiklere önem vermesi gibi faktörlerin psiko-sosyal uyum sürecinde önemli motivasyon kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. Katılımcıların yaşadıkları travmalar neticesinde sıklıkla olumlu dinî başa çıkma yöntemine başvurdukları gözlemlenmiştir. 8 katılımcı Türkiye'de kalmak istediğini belirtmiştir. 12 katılımcı ise geri dönmek için Suriye'deki savaşın bitmesini ve ülkelerinin her anlamda refaha kavuşmasını aksi halde geri dönmeyeceklerini ifade etmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere katılımcıların Türkiye'de kalmak istemesinin kültürel uyum sürecinde önemli güdülenme kaynaklarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Katılımcıların yaşadığı savaş, ölüm, bombalanma vb. durumların yarattığı travmalar neticesinde ise uyum sürecinin zorlaştığı gözlemlenmiştir. Kültürleşme stratejileri açısından bakıldığında 14 katılımcının entegrasyon stratejisine yöneldiği anlaşılmaktadır. 3 katılımcının ayrılma stratejisine yöneldiği tespit edilmiştir. 2 katılımcı ise Türk vatandaşlığı aldığı için kendilerini Türk gibi hissettiklerini ifade etmiş ve asimilasyon stratejisine yönelmiştir. Marjinalleşme stratejisine ise yönelen olmamıştır. Anahtar kelimeler: Suriyeli, Kilis, mülteci, dinî başa çıkma, kültürel uyum.
Türk toplumunda Suriyeli göçmenleri kabul ve uyumda dindarlığın rolü (Gaziantep örneği)
Küreselleşmenin etkisinin hemen her alanda hissedildiği mal ve hizmetler kadar insan hareketliliğinin de arttığı bir çağdayız. Bu hareketliliğin önemli bir kesimini zorunlu göçler oluşturmaktadır. Bu çalışmanın konusu, Türk toplumunda Suriyeli göçmenleri "kabul ve uyumda" dindarlığın rolüdür. Göçle birlikte iki farklı ülkenin toplumu bir araya gelmiştir. Gaziantep örneğinde Suriyeli göçmenleri "kabul ve uyumda" dindarlığın inanç, sosyal etki-ahlak ve ibadet boyutlarında farklılaşma olup olmadığı temel problemimizi oluşturmaktadır. Çalışmamız, Suriyeli göçmenlerin "kabul ve uyumda" dinin ve dindarlığın rolünü ele alması ve ilgili literatüre mütevazı bir katkı sağlaması açısından önemlidir. Nicel araştırma yönteminin kullanıldığı bu çalışma, literatür taraması ve alan araştırmasına dayanmaktadır. Bu amaçla ilgili literatüre dayalı olarak "dindarlık ölçeği" ve Suriyeli göçmenleri "kabul ve uyum" ölçeği geliştirdik. Çalışmamızın amacına ulaşmak için Gaziantep'in 116 mahallesinde tesadüfi örneklem yoluyla anket uygulanmıştır. Veriler SPSS programı çerçevesinde işlenmiş ve analizlere tabi tutulmuştur. Analizler sonucunda dindarlık ölçeğimiz inanç, sosyal etki- ahlak ve ibadet olmak üzere üç boyutlu olduğu tespit edilmiştir. Kabul ve uyum ölçeği kabul, uyum, yabancı düşmanlığı, insani tutum ve hak temelli yaklaşım olmak üzere beş boyutlu olarak tespit edilmiştir. Boyutlar arasında ilişkiler analiz edilmiştir. Sonuç olarak demografik değişkenlerle Suriyeli göçmenleri "kabul ve uyum" arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Siyasi tercihler arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir. Suriyeli göçmenleri "kabul ve uyumda" dindarlığın kolaylaştırıcı rolü olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Göç, kabul, uyum, din, dindarlık,
Yabancı orijinli bazı çilek genotiplerinin Adana ekolojik koşullarında performansları
Bu tezde bazı Avrupa orijinli çilek genotiplerinin Adana ekolojik koşullarında meyve verim ve kalite özellikleri bakımından performanslarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda İtalya orijinli 3 adet (AN124553, AN142161, AN131355), Fransa orijinli 4 adet (EXP 118, EXP 121, EXP 129 VE EXP 801) çilek genotipi materyal olarak kullanılmıştır. Tezde yer alan 7 farklı genotip, bitki başına verim, meyve şekli, meyve rengi, ortalama meyve ağırlığı, kalite sınıflaması, SÇKM(Suda Çözünebilir Toplam Kuru Madde), toplam fenol, toplam antioksidan kapasite, toplam antosiyanin, aroma, şeker ve organik asit içeriklerine göre karakterize edilmişlerdir. Elde edilen en yüksek değerler toplam bitki başına verim bakımından AN142161 genotipinde (832,15 g/bitki), ortalama meyve ağırlığıAN14261 genotipinde (12,37 g/adet), SÇKM ortalama değerin ise (%8,5) EXP 121 genotipinde olduğu tespit edilmiştir. Toplam fenol içeriği bakımından ortalama en yüksek değer EXP 801 genotipinde (551,47mg/GAE100g), toplam şeker değeri en yüksek EXP 121 genotipinde (%12,23), L-askorbik asit ortalama değerleri en yksek EXP 121 genotipinde (73,71 mg/100g) ve sitrik asit ortalama değeri ise en yüksek EXP 801 genotipinde (789,82 mg/100g) belirlenmiştir. Sonuç olarak bitki başına verim ve ortalama meyve ağırlığında AN142161 genotipinin, SÇKM, toplam şeker ve L-Askorbik asit içeriğinin EXP 121 genotipi ve toplam fenol, sitrik asit değerleri bakımından EXP 801 genotipin de ön plana çıktığı saptanmıştır.
Avrupa Birliği bölgesel politikası ve Türkiye'nin uyumu
AB'nin kuruluş esası içinde de yer alan bölgesel farklılıkların giderilmesiyle ulaşılacak refah seviyesi 1957 tarihli Roma Antlaşması'ndan bu yana önemini korumaktadır. Birliğe üye ülkeler ve aday ülkeler arasında, ülkelerin bölgeleri arasındaki ve bölgelerin kendi içindeki farklılıkların azaltılması için uygulanan bölgesel politikalara çeşitli finansman kaynakları ile destek verilmektedir. Birlik üyelerinin ve aday ülkelerin ekonomik ve sosyal uyumu sağlanmaya çalışılmaktadır. Avrupa bütünleşmesinin önemli bir parçası olan ortak politikalar ve AB Bölgesel Politikası bölgelerarası farklılıklardan kaynaklanan sorunları azaltmanın yanında günümüzde bölgelerin rekabet edebilirliğinin artırılması konusu üzerine yoğunlaşmıştır. Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin başladığı tarihten bu yana uyumlaştırma çabaları Türkiye açısından çok önemlidir. Bölgesel Politika kapsamındaki uygulamalar ve AB'ye uyum kapsamında yapılan kurumsal düzenlemeler, Türkiye'de yerel dinamiklerin ortaya çıkarılmasında ve Türkiye'nin çoğu alanda gelişmesine hız kazandırmıştır. Türkiye'nin uyguladığı bölgesel politikalar, AB stratejilerine uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda yerel katılımın, bölgelerin özelliklerine göre programlamanın önemi gibi birçok etkenin planlardan sağlıklı sonuçlar alınabilmesi açısından ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak günümüze kadar uygulanan Bölgesel Politika kapsamındaki çalışmalarla istenilen seviyeye henüz gelinememiştir. Türkiye'nin bu konudaki ilerlemeleri çeşitli nedenlerden dolayı kısıtlı kalmıştır.
Teknolojik yatkınlık, kişi iş ve kişi örgüt uyumunun değişime dirence etkisi: Bilgi paylaşımının düzenleyici rolü
İçinde bulunulan zaman, teknolojik gelişmelerin hız kazanmasıyla değişimin hızlı yaşandığı ve bu değişim hızı insan hayatını, toplumu özellikle de iş dünyasını etkisi altına alarak değişime zorlamaktadır. Sürekli değişen, gelişen ve başkalaşan bu ortamda örgütlerin de en temel sorunları arasında elbette değişim yer almakta olup, değişmeyen ya da direnç gösteren örgütlerin ya hayatta kalma şansları olmayacak ya da en azından ciddi maddi kayıplar yaşayacak ve yönetimsel sorunlarla karşı karşıya kalacaklardır. Dolayısıyla örgütler ayakta kalabilmek için değişimi yakalamaları ve hızlı bir şekilde değişime ayak uydurmaları ve başarılı bir değişim yapma zorunluluğundadırlar. Örgütlerin başarılı bir değişim gerçekleştirmeleri, kolayca değişmelerine yani değişime yatkınlıklarına bağlıdır. Değişime yatkın olabilmeleri teknolojiye olan yatkınlığa yani örgütlerin en temel taşı olan insan unsurunun teknolojiye ve aynı zamanda iş ve örgütlerine olan olumlu bakış açılarına bağlıdır. Örgütsel değişimde yöneticilerin karşılaştıkları ve çözmek zorunda oldukları problem çalışanların değişime olan direncidir. Çünkü değişime en çok maruz kalan ve değişimden etkilenenler çalışanlardır. Dolayısıyla çalışanların direnç sebeplerinin anlaşılması ve değişime direnç gösterme nedenlerinin bilinmesi gerekmektedir. Bu nedenle öncelikle örgütsel değişime dirence etki eden faktörlerin ele alınması ve direncin muhtemel nedenleri ve bu hususta alınacak tedbirler detaylandırılmalıdır. Bu çalışmanın amacı; örgütlerin değişim süreçlerinde çalışanların değişime karşı gösterdikleri direnç ve direnç üzerinde etkili olan faktörleri ele almaktır. Değişime direnci önlemek için; çok sayıda faktör olmakla birlikte nispeten üzerinde daha az durulmuş olan kişi-iş ve kişi-örgüt uyumu ile teknolojik yatkınlık faktörlerine odaklanılmış, değişime direnç ile bahsi geçen değişkenler arasında bilgi paylaşımının düzenleyici rolü üzerinde durulmuştur. Bu araştırmanın evrenini Kayseri ili ve OSB'de çalışan ve teknoloji ağırlıklı iş gören çalışanlar oluşturmaktadır. Bu kapsamda 501 çalışana anket uygulanmıştır. Elde edilen verilere nicel yöntemler kullanılarak faktör, korelasyon ve düzenleyici analizleri uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, teknolojik yatkınlık, kişi iş ve kişi örgüt uyumları değişime direnci açıklayan önemli bir etken olduğu görülmüştür. Ayrıca yönetici ve çalışanlar açısından bilgi paylaşımının önemi gösterilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda ilgili alan yazın araştırmacılarına ve uygulayıcılara yönelik önerilere yer verilmiştir.
Osteoporoz hasta takip sisteminin osteoporozlu hastaların tedavi uyumu ve yaşam kalitesine etkileri
Osteoporoz; kemik kitlesinin azalması ve kemik kalitesinin bozulması ile karakterize kronik seyirli bir hastalıktır. Uzun süreli tedavi gerektirmesi nedeniyle hastaların ilaç tedavisine uyumları ve yaşam kaliteleri düşüktür. Biz bu çalışma ile ilaç uyumunun özellikle azaldığı; günlük, haftalık ve aylık grupta tedavi alan OP' lu hastaların, Fizakademi OP Hasta Takip Sistemi yardımıyla telefonla aranarak ilaç zamanlarının hatırlatılmasının ilaç uyumuna ve yaşam kalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 233 osteoporoz hastası alındı. Dışlama kriterlerine göre 200 hasta (173 kadın, 27 erkek) ile çalışmaya devam edildi. Günlük, haftalık ve aylık grup olmak üzere hastalar 3 eşit gruba ayrıldı. Tüm hastalara osteoporoz anket formu dolduruldu, ilaç almaları gerektiği Fizakademi hasta takip programı yardımıyla telefon ile hatırlatıldı. Aylık MPR düzeyleri hesaplandı. Başlangıç, 3. ve 6.aylarda Qualeffo-41 ile yaşam kalitesine bakıldı.Başlangıca göre 6 aylık süre içinde MPR düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,05) ve paralel olarak yaşam kalitesi ve MPR arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon saptandı (r = -0.246 (p<0.001)).Sonuç olarak, osteoporoz tedavisi uzun zaman alabilen kronik bir hastalık olup, kırık riskini artırmasından, sosyal, psikolojik, ekonomik ve fiziksel boyutları ile yaşam kalitesine olumsuz etkileri olmasından dolayı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu nedenle ilaç tedavisine uyum büyük önem arz etmektedir. Hasta yaşının, eğitim seviyesinin ve kullanılan ilacın doz aralığının özellikle uzun doz aralıklı ilaç rejimlerinin ve hasta ilaç hatırlatma programlarının uyum üzerine etkili olduğunu ve uyumun artması ile paralel olarak yaşam kalitesinin de arttığını söyleyebiliriz. İlaç tedavisine uyumsuzluk varsa nedeni tam olarak araştırılmalı, çözüm üretilmeli ve hasta ilaç hatırlatma sistemine alınmalıdır. Aksi halde hastanın tedavi süresi içerisinde hastaya fayda sağlanamayacağı gibi sosyal ve tıbbi zararlara, ekonomik kayıplara neden olunabileceği unutulmamalıdır.
Multipl Sklerozlu hastalarda hastalık algısı
Bu çalışma, MS tanısı konulan hastalarda, hastalık algısının belirlenmesi amacıyla 70 MS hastası ile yapılmıştır. Verilerin toplanması için Anket Formu, Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ-R) (IPQ-R Illness Perception Questionnaire) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H testi kullanılmıştır. Çalışma sonucunda, hastalık algısı alt boyutlarından kişisel kontrol puan ortalaması en yüksek, süre (döngüsel) puan ortalaması ise en düşük bulunmuştur. Ölçeğin olası hastalık nedenleri boyutuna bakıldığında, psikolojik atıflar puan ortalaması en yüksek bulunmuştur. Hastalık alt boyutlarından kimlik boyutu kadınlarda, süre (döngüsel) alt boyutu 41 ve üzeri yaş grubunda, hastalığı anlayabilme alt boyutu okuryazar değil/ilköğretim mezunu olanlarda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların hastalık hakkındaki görüşleri ile ilgili alt boyutlar incelendiğinde; süre (akut/kronik), sonuçlar, kişisel kontrol ve duygusal temsiller puan ortalamalarının diğerlerinden daha yüksek olduğu saptanmıştır. Multipl Skleroz dışında hastalığı olan hastalarda kişisel kontrol ve duygusal temsiller alt boyutu, yardıma gereksinimi olanlarda kimlik ve sonuçlar alt boyutu, bilgi alma durumuna göre süre (akut/kronik) alt boyutu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bilgi alan hastaların puan ortalaması daha yüksek bulunmuştur. Hem hastalık hakkında hem de bakım konusunda yeterli bilgi alan hastalarda, hastalığı anlayabilme alt boyutu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hastalık Algısı, Multipl Skleroz, Hemşirelik, Uyum, Yaşam Kalitesi
Teknoloji yönetimi
The IPCC reports since 1990 have studied the trends in the variability of our climatic system. Most recently, reports by the IPCC established that global temperatures have risen with less cold days and nights. Variability has also been recorded in the water cycle all around the world. Already observed impacts and forecasts are predicting vulnerability situations that will threaten the very existence of man on earth. Sub-Saharan African will be affected greatly by the impacts to unfold. Furthermore, agriculture which is the major source of livelihood for the rural populace will be significantly affected. The reason being not only on the dependence of Sub-Saharan Africa's agriculture on rainfall, but also due to the high vulnerability of the region to climate change. Increasing population, which is a characteristic of developing economies, will further worsen the situation of the region. The surest path to salvaging the region has been identified in improving agricultural adaptive capacity. To achieve this, the region's agriculture has to improve through technology capacity building. This study was conducted with the main objective of determining the level of vulnerability and identifying the kind of new technologies and management techniques needed to close the gap in terms of climate change adaptive capacity in Africa's agriculture. Household data was taken from selected communities in two districts of Ghana (Pru district and Wa West district). In total, 174 households were interviewed using a two phased questionnaire. The data was analysed using the livelihood vulnerability index (LVI) developed by (Hahn et al., 2009) and a modified Technology Need Assessment method as used by (Essegbey et al., 2012). Regression analysis and descriptive statistics were also used in the result presentation. The results show that both study areas are vulnerable to climate change. Technology usage was identified to be very low with a concurrent low yields in all crops. The study identified that establishing an agricultural mini-technology park in rural communities along with establishing irrigation facilities will significantly increase agricultural productivity as well as reduce the vulnerability situation of the rural communities in the country. It is recommended that further studies should be carried on to assess the effectiveness of a technology park in the rural communities of Ghana. Key Words: Technology, Climate Change, Adaptation, Agriculture