Philosophy

696 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Hilmi Ziya Ülken'de özel bir alan olarak aşk ahlakı

Bu çalışmanın amacı, sistematik bir bütün içerisinde Hilmi Ziya Ülken'in felsefesini ve ahlak anlayışı olan, Aşk Ahlakı'nın unsurlarını, kavramlarını ve ahlak anlayışını detaylı bir biçimde ele almaktır. Ahlak, her milletin, her devirde, hemen hemen her düşünürün ilgilendiği bir felsefi problem olmuştur. Türk Düşünce Tarihinin önemli filozoflarından biri olan Hilmi Ziya Ülken de ahlak ile ilgilenmiş, kendisinden önceki dönemlerde kabul gören bazı ahlak anlayışlarını eleştirmiş ve yalnızca eleştirmekle de kalmayıp kendi ahlak anlayışı önerisini sunmuştur. Ülken'e göre, içten gelen bir duyguyla isteyen her insan mertebelerden geçerek Aşk Ahlakına ulaşabilecektir. İnsan ilk olarak Halk mertebesindedir ve bu durumda eylemlerinde korkudan temellenen zorunlu bir ahlaklılık hâkimdir. İkinci mertebede insan Vatandaş mertebesindedir, burada daha yaşanabilir bir ideal için Ümit Ahlakıyla hareket edecektir. Üçüncü mertebede insan Vatansever mertebesindedir. Bu mertebede yaşamış olduğu toplum tarafından yüceltilmek ve bununla gurur duymak amacıyla ahlaki eylemleri temelini gururdan almaktadır. Son ve en önemli mertebe ise İnsani Vatansever mertebesidir. Bu mertebede insan eylemlerini içten gelen bir duygu olan aşk ile gerçekleştirmektedir ve İnsani Vatanseverin ahlakı Aşk Ahlakıdır. Aşk Ahlakı ile insan eylemlerini herhangi bir amaçtan bağımsız şekilde, yalnızca içten gelen doğal bir duygu ile gerçekleştirmiş olacaktır. Bu da insanın, ahlaki eylemlerinde sürekliliği sağlayacaktır.

Aşk ahlakıFelsefe
Betül Karakuyu
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Aristoteles ve John Stuart Mıll'in mantığında ifade ve tartışma özgürlüğü problemi

Özgürlük, tarih boyunca hep arzu edilen, ulaşılmak istenen bir değer olmuştur. İçerisinde birçok farklı türe ayrılsa da üzerinde en çok durulanı, bireysel ve toplumsal faydası dolayısıyla ifade etme ve tartışma özgürlüğüdür. Tezimiz, ifade etme ve tartışma özgürlüğünün, hakikatin açığa çıkartılması noktasındaki katkısı üzerinedir. Çünkü ifade etme ve tartışma özgürlüğü ile düşüncelerin retoriksel olarak ifade edilip, diyalektik bir yöntemle karşı karşıya getirilmesi özellikle sosyal bilimler alanında doğru bilgi elde etme yöntemidir. Hem Aristoteles hem de John Stuart Mill özgür bir toplumsal yönetim biçimi altında, ifade etme ve tartışma özgürlüğü ile hakikatin bilgisinin elde edilebileceğini savunmuşlardır. Onlar kurdukları mantık sisteminde, mutlak kesinliği olan, değişmez nitelikte bir hakikatin bilgisini ortaya koymaya çalışsalar da, özellikle toplumsal ilişkiler, politika, ahlâk gibi konu başlıklarında, her ikisi açısından da bu arzu edilen mutlaklığa ulaşmak pek mümkün olmamıştır. Çünkü sosyal bilimler olarak ifade edilen alanlarda Aristoteles ve John Stuart Mill'in de kabul ettiği gibi, hakikat olarak ifade edilen düşüncelere karşı, muhalif pek çok görüşün ileri sürülmesi söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla bu noktada muhaliflerin görüşlerinin diyalektik bir tartışma ve retorik ile değiştirilip, hakikatin belirlenebilmesi ve bu hakikat üzerinde uzlaşının sağlanabilmesi ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu ihtiyacın farkına varan her iki düşünürümüz de, ifade etme ve tartışma özgürlüğü içerisinde diyalektik ve retorik sanatlarını özellikle sosyal bilimlerde hakikati ifade eden bilginin elde edilebilmesi açısından bir yöntem olarak değerlendirmişlerdir.

FelsefeFelsefe tarihiFelsefeciler+2
Ahmet Yörük
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

20. yüzyıl estetiğinde güzellik anlayışı (Alfred North Whitehead ve Charles Hartshorne örneği)

Bu çalışma, 20. yüzyıl estetik ve güzellik anlayışını derinden etkileyen Alfred North Whitehead ve öğrencisi Charles Hartshorne'un felsefi düşünceleri üzerine kurgulanmıştır. Özellikle süreç felsefesi ve estetik görüşlerini ele almaktadır. Çalışma sürecinde her iki filozofun etkileşimleri araştırılmıştır. Çıkan sonuçlar üzerinden filozofların ortak yönleri, karşıt düşünceleri ve 20. yüzyıla yansıması tespit edilmiş, teze aktarılmıştır. Whitehead'in süreç felsefesi ve estetiği, sanatın dinamik ve sürekli bir değişim süreci olduğunu, sanat eserinin izleyiciyle etkileşim içinde anlam kazandığını öne sürer. Hartshorne ise Whitehead'in düşüncelerini geliştirerek, özellikle güzelliğin "orta yol" ilkesine dayandığını, birlik ve çeşitliliğin uyumlu bir birleşimini temsil ettiğini savunur. Whitehead'in felsefesinin temel kavramları gerçek olaylar, yaratıcılık ve ritim gibi konular üzerinde şekillenir. Whitehead'in estetik anlayışında sanat, düşüncenin bir modu olarak görülür ve gerçekliği anlamamıza yardımcı olur. Sanat eseri, geçmiş, şimdi ve geleceği bir araya getiren bir anlık tecrübedir. Hartshorne ise, güzelliği "birlik içinde çeşitlilik" ilkesiyle açıklar ve güzelliğin aşırı düzen ve kaos arasında bir denge noktası olduğunu savunur. Hartshorne, güzelliğin hem öznel hem de nesnel yönlerini vurgular ve estetik deneyimlerin ilahi olanla bağlantılı olabileceğini ileri sürer. Kuş şarkıları, Hartshorne'un estetik anlayışında önemli bir yer tutar ve doğadaki güzelliğin özlü bir örneği olarak değerlendirir. Her iki filozof, sanat ve estetik deneyimi salt nesnel bir durumdan ziyade, dinamik bir süreç olarak ele alır. Onlara göre, sanat eseri izleyicinin deneyimiyle tamamlanır ve sürekli bir oluş ve değişim halindedir. Bu bağlamda, güzellik de statik bir ideal değil, sürekli bir değişim ve gelişim süreci içinde var olan bir olgu olarak görülür. 20. yüzyıl sanat akımlarının (soyut dışavurumculuk gibi) Whitehead ve Hartshorne'un fikirlerinden nasıl etkilendiği üzerinde durulur. Bu akımlarda, sanat eserinin dinamik bir süreç olarak ele alınması ve izleyicinin aktif katılımının vurgulanması, süreç felsefesinin estetik alandaki yansımaları olarak değerlendirilir. Anahtar Kelimeler: Whitehead, Hartshorne, süreç felsefesi, 20. Yüzyılda estetik ve sanat

Estetik deneyimFelsefeHartshorne, Charles+3
Adem Çelik
Süleyman Demirel University · Institute of Fine Arts
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Muhammed Hamdi Yazır'a göre ontolojik ve kozmolojik kanıt (Hak Dini Kur'ân Dili tefsiri bağlamında)

ÖZET Bu araştırmada, Muhammed Hamdi Yazır'ın tefsirinde ayetleri yorumlarken Tanrı'nın varlığına delil olarak kullandığı ontolojik ve kozmolojik deliller incelenmektedir. Araştırmanın temel amacı, Yazır'ın Tanrı'nın varlığına delil olarak gösterdiği ontolojik ve kozmolojik kanıtlar hakkındaki felsefi görüşlerinin ortaya konulmasıdır. Araştırma kapsamında; ontolojik ve kozmolojik delillerle ilgili olarak varlık-evren-Tanrı, Tanrı-âlem, âlem-kanıt, sebep-müsebbip ilişkisi ile nedensellik ilkesi gibi konulardaki görüşleri de incelenmiştir. Ayrıca vücûd, vâcibü'l-vücûd, vahdet, vücûd-vahdet-kesret kavramları ile kavramlar arasında kurduğu ilişkiler de analiz edilmeye çalışılmıştır. Yazır, ontolojik kanıtı açıklarken "vücûd" kavramını "gerçek varlık" olarak tanımlar ve "vâcibü'l-vücûd" kavramını "mutlak var olan" veya "varlığı zorunlu olan" olarak ifade eder. Ona göre, varlık âlemi (mahlûkat), Allah'ın (Hâlık) karşısında gölge ve hayalden ibarettir. Zorunlu Varlık olan Allah, tektir. O'nun dışındaki her şey, O'na muhtaçtır. Yaratılmış varlıklar, gerçek varlık (Allah) karşısında gölge gibidir. Yazır kozmolojik kanıta evrenin var oluşu üzerinden Tanrı'nın varlığına ulaşmayı amaçlarken yer verir ve yoktan yaratılmış tüm varlıkların Allah'ın kudretine delil olduğunu belirtir. Evren, hem içsel (enfüsî) hem de dışsal (âfâkî) delillerle Tanrı'nın varlığına işaret etmektedir. Nedensellik ilkesi bağlamında ilk sebep Allah'tır. O'nsuz hiçbir şey var olamaz. Evrende birlik vardır ve bu birlik yaratıcının varlığına kanıt oluşturmaktadır. Evren, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren bir kitaptır. Sonuç olarak Yazır Tanrı'nın varlığına delil getiren ayetleri tefsir ederken hem Kur'an'ın kendi delillerini hem de filozofların delillerini birlikte felsefi birikimiyle uyum içinde yorumlamıştır.

FelsefeHak Dini Kur`an DiliHz. İbrahim+4
Ahmet Murat Güngörmez
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Öğretmenlerin eğitim felsefesi inançları ile değerler eğitimi tutumları arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı öğretmenlerin eğitim felsefesi inançları ile değerler eğitimi tutumları arasındaki ilişkiyi belirlemek ve elde edilen veriler arasında cinsiyet, yaş, medeni durum, kıdem, okul kademesi ve branş değişkenlerine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılaşma olup olmadığını ortaya koymaktır. Araştırmanın evreni 2020-2021 eğitim-öğretim yılında Diyarbakır ili merkez ilçelerindeki 197 ilkokul ve ortaokulda görev yapan 6556 öğretmenden oluşmaktadır. Örnekleme seçimi sonucunda 124'ü kadın 246'sı erkek olmak üzere 370 öğretmen araştırmada yer almıştır. Araştırmanın verileri Yılmaz, Altınkurt ve Çokluk (2011) tarafından geliştirilen "Eğitim Felsefesi İnançları Ölçeği (EFİÖ)", Çetin (2018) tarafından geliştirilen "Değerler Eğitimi Tutumları" (DETÖ) ve araştırmacı tarafından geliştirilen "Kişisel Bilgi Formu" araçlığıyla toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde; aritmetik ortalama (X), standart sapma (Ss), frekans (f), yüzde (%) değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca araştırmada, t-testi, ANOVA testi, korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre öğretmenlerin en çok varoluşçuluk, an az ise esasicilik eğitim felsefesini benimsedikleri görülmüştür. Araştırmadan elde edilen sonuçlar incelendiğinde, öğretmenlerin eğitim felsefesi inançları ve değerler eğitimine ilişkin tutumlarının eğitim felsefesi boyutlarından esasicilik dışında diğer tüm eğitim felsefesi boyutları arasında orta düzeyde, pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Eğitim İnancı, Değer, Değerler Eğitimi, Eğitim Felsefesi.

DeğerlerDeğerler envanteriDeğerler eğitimi+5
Mehmet Ali Ayaz
Siirt University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Câhız'ın tabiat felsefesinde evrimin imkânı

9. yüzyılda (hicrî 3. yy) Basra'da yaşayan ve dönemin entelektüel şahıslarından biri olan Câhız'ın (ö. 255/869), hocası Nazzâm'a (ö. 231/845) atfederek söylediği "Evrende olup-biten her şey doğasıyla hareket eder" sözü, doğa düşüncesini özetleyen en veciz ifadelerinden biridir. Zira Câhız, doğada Allah tarafından yaratılan her canlının bir tabiata sahip olduğunu ve ona göre hareket ettiğini, ürediğini, besinini aradığını, avlandığını, yuva edindiğini söyler. Canlılar üzerinde Allah'ın hikmetini, kudretini, azametini gösteren delilleri inceler ve canlılar hakkında birçok bilgiye sahip olur. Bunun yanında "doğa bilimci" ve "etolog" kimliğiyle canlıların yaşamsal sürecini inceler. Onların davranışlarının nedenlerini ve psikolojileri üzerine zihin yorar. Hatta deney ve gözlemler yaparak canlılar hakkında gördüğü, okuduğu, duyduğu haberleri bir dizi testten geçirerek deney ve gözleme tabi tutar. Ona kaynaklık eden bu bilgiler, Aristoteles ve diğer Yunan düşünürlere, tıp-eczacılık kitaplarına, bedevîlerden alınan bilgilere, hayvan terbiyecilerine, avcılara, farklı toplumlara, Kur'ân ve hadise dayanır. Câhız, tüm bu birikimini, araştırmalarını ve incelemelerini başta yedi ciltlik Kitâbü'l-Hayevân isimli eser olmak üzere diğer kitaplarında kaleme alır. Bu eserde Câhız, kedi, köpek, yılan, kertenkele, köstebek, güvercin, devekuşu, zürafa, fil, maymun, domuz, balık gibi canlı türü ve farklı tabiatları hakkında birçok önemli bilgi aktarır. Bu yüzden Câhız'ın canlılar hakkındaki görüşleri biyoloji ve zooloji alanında çalışan birçok araştırmacının dikkatini çekmiş ve onda Charles Darwin'in (1809-1882) öncülüğünü yaptığı evrim mekanizmalarının olduğuna dair görüşler ileri sürülmüştür. Bundan dolayı bu çalışmada, Câhız'ın tabiat felsefesinde canlıların yaşamsal süreçlerine, habitatlarındaki tutumlarına, onlardaki tabiatların işlevine dair ortaya koyduğu görüşlerin evrim mekanizmaları bağlamında izleri sürülmeye çalışılmıştır. Onun tabiat anlayışının kökenlerine dair Stoacı pneuma (yaşamsal ısı, soluk, nefes) yaklaşımı üzerinden bir okumanın imkânı araştırılmıştır. Bu yaklaşım üzerine Nazzâm'a nispet edilen, canlıların tabiatlarına yaratılışın ilk anında verilen özelliklerin zaman içerisinde şartlara ve durumlara göre ortaya çıktığını öne süren kümûn (gizlenme) ve zuhûr (ortaya çıkma) teorisi inşa edilip, aralarındaki benzerlikler ve bağlantıların izdüşümleri irdelenmiştir. Öte yandan canlıların tabiatlarında bulunan hayatî özelliklerin; onlara doğada ne tür avantajlar sağladığı? Nasıl işlevsel olduğu? Soruları üzerinden evrim mekanizmalarının (doğal seçilim, yapay seçilim, cinsel seçilim, akraba seçilimi) imkânı araştırılmıştır. Böylece çalışma sonucunda, Câhız'ın canlılar arasındaki yaşam mücadelesi, çevrenin onlar üzerindeki etkisi, canlıların hayatî organlarının onların hayatta kalmalarına etkileri, üreme, besin zinciri, canlılarda adaptasyon-modifikasyon, spontane jenerasyon ve metamorfoz gibi evrimin doğal seçilim mekanizması kapsamında ele alınan konulara temas ettiği görülmüştür. Bunun yanında Câhız'ın bahsettiği canlılar arasında yapay seçilim, cinsel seçilim ve akraba seçilimi gibi evrimin diğer mekanizmalarının da izlerini görmek mümkün hâle gelmiştir. Ayrıca Câhız'ın ortak ata sorununa işaret eden herhangi bir görüş beyan etmediği ortaya konulmuştur. Ancak onun kümûn ve zuhûr teorisine dayalı tabiat felsefesinde ortak atanın imkânının aklen mümkün olduğu da söylenilebilir. Bunun yanı sıra Câhız, insan ve maymun arasındaki fiziki ve karakteristik benzerliklere de değinmiştir. Çalışmada birçok araştırmacı ve düşünür tarafından Câhız'da ortak ataya işaret eden görüşler olduğuna dair iddiaların da anakronik ve zorlama yorumlar olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Câhız, Tabiat felsefesi, Pneuma, Kümûn ve Zuhûr teorisi, Evrim.

CahızEvrimFelsefe+2
Veysel Eliş
Siirt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Felsefede matematik yöntem kullanımı üzerine epistemolojik bir araştırma

Felsefede matematiksel yöntem kullanımının ve kesinlik arayışının kökenleri ve gelişimini ele alan bu araştırma, matematiksel yöntem anlayışının Pythagorasçı-Platoncu geleneğin saf matematiğe olan yaklaşımlarının etkisiyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Felsefede matematik yöntem kullanımı epistemolojik bir temelde araştırıldığı zaman, onun köklerinin, matematiğin özellikle kadim dönemlerdeki astroteolojik inanışların etkisiyle kutsallaştırılmasına kadar dayandığı görülür. Antik Yunan'da saf matematik alanındaki teorik kanıtlamaların kesinliğinden etkilenen Pythagorasçılar matematiği "saf matematik" disiplini haline getirmişlerdir. Pythagorasçılardan etkilenen Platon'a göre, matematik doğru düşünmenin ve kesin bilgiye ulaşmanın en önemli aracıdır. Matematiği yücelten bu yaklaşımlar felsefenin matematikle ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Matematiksel kesinlikteki bilgiye ulaşma arzusu sadece felsefe ve bilim alanlarıyla sınırlı değildir; teoloji ve ahlak alanlarında bile kesin bilgiye ulaşmak için matematiksel yöntemin kullanıldığı örneklerin mevcut olduğunu görmek mümkündür. Felsefenin ve teolojinin matematikle ilişkili olarak ele alınması, özellikle 12. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar pek çok düşünürün matematik olmadan bilim yapılamayacağı, kesin bilgiye ulaşılamayacağı fikrini savunmasına zemin hazırlamıştır. Bu ise 17. yüzyılda Descartes'ın mathesis universalis yani evrensel matematik bilimi projesiyle ve kesin bilgiye ulaşmak için matematiksel yöntemi sunmasıyla, Spinoza'nın çoğu eserini geometrik yöntemle yazmasıyla sonuçlanmıştır. Felsefenin matematikle ilişkilendirilmesi de ve ahlakın matematiksel olarak ele alınması da en nihayetinde filozofların kesin bilgiye ulaşma çabasının bir sonucudur ve saf matematiğin yüceltilmesinin de en önemli sebebidir. Felsefe tarihinde felsefeyi, teolojiyi ve bilimleri matematikle ilişkilendiren yaklaşımların aksine bütün konuların matematikle ilişkili olarak ele alınmasına karşı çıkan düşünürler de bulunur. Aristoteles matematik ve matematiksel kesinlik konusunu gerçekçi bir bakışla inceleyerek matematiğin diğer bilimler arasındaki yerini belirlemeye çalışmıştır. O, felsefeyi matematik haline getiren yaklaşımlara karşı çıkmıştır. Francis Bacon da matematiğin saf yanının tanrısal olanla ilişkilendirilip kutsallaştırılmasına, matematik aracılığıyla tanrının ve öteki şeylerin bilinebileceğinin düşünülmesine karşı çıkmıştır. Felsefede matematik yöntem kullanılamayacağını ve bundan dolayı da ondan matematiksel kesinlik beklenemeyeceğini tespit eden düşünürlerden birisi de 18. yüzyılda Kant'tır.

AristotelesFelsefeKant, Immanuel+4
Ebru Aydın Çağlıyan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Özel yetenekli öğrencilerin destek eğitiminde yürütülen çocuklar için felsefe etkinliklerine yönelik deneyimleri

Araştırmada özel yetenekli öğrencilerin destek eğitim odasında yürütülen çocuklar için felsefe etkinliklerine yönelik görüş ve deneyimlerini incelemek amaçlanmıştır. Araştırma nitel araştırma yöntemi desenlerinden, durum çalışması deseni ile yürütülmüştür. Araştırmanın katılımcılarını Ankara ili Yenimahalle ilçesinde bir devlet ilkokulunda eğitim gören, 4.sınıf düzeyinde özel yetenekli üç öğrenci oluşturmuştur. Katılımcılara sekiz hafta boyunca, haftada iki ders saati olmak üzere toplam 16 ders saati çocuklar için felsefe etkinlikleri uygulanmıştır. Araştırma verileri gözlem, görüşme ve doküman analizi teknikleri ile toplanmış, içerik analizi tekniği ile analiz edilmiştir. Araştırma bulguları; özel yetenekli öğrencilerin, çocuklar için felsefe etkinliklerinde düşünmeyi ve düşüncelerini ifade etmeyi zorlayıcı bulduklarını; etkinliklerin öğrencileri düşüncelerini ifade etmeye, düşüncelerinde değişiklik yapmaya, farklı bakış açılarını öğrenmeye ve üst düzey düşünmeye yönelttiğini göstermiştir. Özel yetenekli öğrencilerin destek eğitim odası çalışmalarına katıldıklarında, genel eğitim sınıfındaki sevdikleri ders ve etkinlikleri kaçırdıkları için sıkıntı yaşadıkları görülmüştür. Araştırmada ayrıca çocuklar için felsefe etkinliklerinin öğrencilerin okuduğunu anlama ve matematik problemi çözme becerilerine, kelime dağarcıklarının artmasına katkı sağladığı ortaya çıkmıştır.

Destek eğitim odasıDestek eğitim programlarıFelsefe+7
Derya Akar
Hacettepe University · Institute of Educational Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Olanak kavramı üzerine bir tartışma: Aristoteles ve Martin Heidegger

Bu çalışmada, gerçekliği hesaba katmasına rağmen ona göre belirlenmeyen bir olanağın, yani "olanak olarak olanak"ın yerinin ontolojik bakımdan belirlenmesinin mümkün olup olmadığını araştıracağım. Her ontoloji araştırmasında söz konusu olduğu gibi bu araştırmada da, araştırma konusunun araştırılma gerekliliği, yapılacak felsefe tarihi çalışması sonucunda, tarihte konuyla ilgili belirlenecek olan aporia'lar üzerinden ortaya koyulacaktır. Çalışmanın giriş bölümünde ilkin, dynamis kavramının Aristoteles'le birlikte kazandığı "olanak" anlamına sahip olmadan önceki ilerleyişi; ardından, Aristoteles'in ona yüklediği olanak anlamının yarattığı güç ve "olanak"ın neden çoğunlukla gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak Aristoteles'ten tarihe miras kalmış olduğu konuları üzerinde duracağım. Bunun ardından, söz konusu mirasın, Descartes, Spinoza, Hume, Kant, Hegel ve Hartmann tarafından nasıl üstlenilmiş olduğundan bahsedip tarihte, Heidegger'e gelene dek olanağın daima gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak söz konusu edilmiş olmasından doğan aporia'yı açıklığa kavuşturacağım. Çalışmanın birinci bölümünde, Aristoteles'in tarihe bıraktığı olanak kavrayışı mirasını, üç katmanlı bir yer belirleme denemesi üzerinden ortaya koyacağım. İlk katmanı, Aristoteles'in aporia'larına işaret ederek sınırlarını çizdiği felsefe tarihinin topos'u; ikincisini, tarihteki aporia'ları tekrar üretmeyecek şekilde oluşturulmuş olan Aristoteles'in ortaya koyduğu yeni dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, Aristoteles'in bu dizgeye yerleştirdiği haliyle açığa çıkarılacak olan "olanak" kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Aristoteles'in tarihe bıraktığı mirasa ilk kez sırt çeviren bir figür olarak belirmekte olan Heidegger'in, yeni olanak kavrayışını, yine üç katmanlı bir yer belirleme denemesi aracılığıyla ortaya koyacağım. İlk katmanı, Heidegger'in onlarda beliren aporia şeritleri üzerinden sınırlarını çizdiği felsefe ve bilimlerin tarihinin topos'u; ikinci katmanı, tarihin topos'unda beliren aporia şeritlerini euporia'ya ulaştıracak şekilde kurgulanmış olan Heidegger'in ortaya koyduğu önontolojik dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, bu dizgede kendini göstermekte olan olanak kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Sonuç bölümünde ise, ilkin, mevcut-olana işaret eden gerçekliği tek ölçüt olarak kabul eden ontoloji geleneğinin "olanak olarak olanak"ı yakalama denemelerinin başarısız olmaya yazgılı oluşunun nedenlerine işaret edeceğim. Ardından, böylesi bir olanağın, ancak gerçekliğin zemini (olanak koşulu) olan bir unsur olarak açığa çıkan "yer olmayan yer"inin ontolojik açıdan nasıl belirlenebileceği üzerinde duracağım.

AristotelesFelsefeGerçeklik+4
Barışcan Demir
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Celâleddîn es-Suyûtî'nin (ö. 911/1505) Fahreddîn er-Râzî'ye (ö. 606/1210) eleştirisi bağlamında tefsir ilminin neliği meselesi.

Bir tarafta eğitiminde yoğun olarak felsefeyle ilgilenen ve bunun sonucunda tefsirinde bu alanla ilgili bilgilere yer veren Râzî, diğer tarafta Antik Yunan'dan miras alınan mantık ilminin öğrenimine mesafeli yaklaşan Suyûtî. İkisinin tefsirde önem verdiği hususların ve zihin dünyalarını belirleyen etkenlerin farklı oluşu, Suyûtî'yi Rȃzî'ye 'Râzî'nin tefsirinde, tefsir dışında her şey var' şeklinde bir eleştiri yöneltmesine ve tefsir uygulamasında tefsirin sınırlarına sadık kalmadığını vurgulamasına yöneltmiştir. Bu eleştiri tefsir ilminin neliği ve sınırları meselesini ortaya çıkarmaktadır. Mevcut tenkit noktalar, iki müfessirin zihin dünyası, ilmi geleneği, tanım ve uygulamadan oluşan tefsir anlayışlarını araştırmayı gerekli kılmaktadır. Eleştirinin bilimsel değeri ve tefsir geleneğindeki yeri ancak bu şekilde belirlenmiş olacaktır. Bilimsel değeri belirleyebilmek için bu saydığımız konular dışında ayrıca Râzî'nin tefsirindeki felsefî bilgilerin tefsir değeri konusu da önemlidir. Eleştirinin tarihte başka âlimler tarafından da yinelendiği onun daha ziyade bir düşünce geleneğinin ürünü olduğu ve tanımı ile sınırları belli klasik tefsir anlayışını yansıttığı düşündürebilir. Anahtar Sözcükler: Mefȃtîhu'l-gayb, ed-Dürru'l-mensûr, zihin dünyası, tanım, uygulama, tefsirin neliği, eleştiri.

Celaleddin es-SuyutiEleştiriFelsefe+4
Kamil Öktem
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hume ve Kant'ın nedensellik anlayışı itibariyle nesnenin kuruluşu ve a priori olumsal nedensellik

Nedensellik felsefenin en temel problemlerinden biri olup felsefenin bütün dalları ile ilgilidir. Özellikle bilim ve fizik felsefesinde nedensellik en merkezi problemdir. Bu tezde Hume ve Kant'ın nedensellik hakkındaki görüşlerini karşılaştırmayı amaçladık ve Kant'ın nedensellik kavramının tecrübeye öncelikli olarak belirlediğimiz sentetik a priori koşullardan biri olduğunu savunarak Hume'a cevap verdiğini açıkladık. Bununla birlikte, nesnenin dilde var olmasından önce, bir nedensellik senaryosuna sahip olmamız gerektiğini ve Kant'ın nedensellik hakkındaki görüşlerinin aksine bu senaryo fikrinin kuantum fiziğindeki nesnelerle uyumlu olduğunu iddia ettik. Anahtar Sözcükler: nedensellik, nesne, a priori, zorunlu, Hume, Kant, Kripke, Bohm

FelsefeHume, DavidKant, Immanuel+2
İbrahim Türkmen
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Alain Badiou'nun varlık felsefesinde matematik-hakikat ilişkisinin eleştirel bir değerlendirmesi

Düşünce tarihinin en asli sorusu; "ne var ne yok?" etrafında gelişen ontoloji yaklaşımlarına baktığımızda, Parmenides'ten bu yana birçok filozofun, varlıksal anlamda bir ile çok tartışmasına açıklama getirme çabasını görürüz. Bu bağlamda varlık alanında Bir'in aksine çokluk ortamının hakim olduğunu savunan, çağdaş felsefenin önde gelen filozofu Alain Badiou'un ontoloji yaklaşımı bu tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Özellikle Badiou'nun "matematik = ontoloji" derken neyi ifade ettiği ve iki kategori altında topladığı -aşkın ve inşacı- düşünce oryantasyonlarına karşılık, küme kuramının gelişimiyle jenerik düşünce sistemini nasıl kurduğu ele alınmıştır. Ayrıca jenerik düşünce oryantasyonun, özneyi nasıl hakikatin yaratıcısı olma yolunda etkin bir noktaya taşıdığı meselesi de detaylandırılmıştır. Anahtar Sözcükler:Felsefe, Matematik, Ontoloji, Küme Kuramı, Badiou, Model Kavramı, Özne Teorisi

Badiou, AlainFelsefeHakikat+2
İlknur Çelikel
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Levinas'ta fenomenoloji ve başkalık

İnsanın dünyada başka insanlarla bir arada olmasının anlamı nedir? Ben, kendine yabancı olan başkasını nasıl kavrar ve onunla nasıl bir ilişkiye girer? Bu ilişkiler ağı sonucunda oluşan toplumsallığının etik ve metafizik açıdan bir incelemesi mümkün müdür? Emmanuel Levinas, 20. yüz yılın en çalkantılı dönemi olan İkinci Dünya Savaşı sırasında bu meseleleri ele almış Yahudi kökenli Fransız filozoftur. Fenomenolojik gelenekten miras aldığı düşünceyi, bu soruları cevaplamak için bir yol olarak benimsemiş ve etik temelli felsefesine doğru yol almıştır. Bu çalışmada Edmund Husserl'le başlayan fenomenolojik yöntemin, Martin Heidegger tarafından potansiyellerinin keşfedilmesiyle Levinas'ın önüne açılan etik alanın imkanı meselesi ele alınmıştır. Bunu yaparken kavramlar fenomenolojinin etik dönüşümü sorunsalı bağlamında incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: fenomenoloji, yönelimsellik, Levinas, başkalık, başkası, arzu, sonsuzluk, etik, yüz.

EtikFelsefeFenomenoloji+2
Hatice Turan
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Graham Priest'te dialetik mantık ve zaman metafiziği bakımından sonuçları

Felsefe tarihine baktığımızda Aristoteles'in ortaya koyduğu haliyle çelişmezlik ilkesinin, düşüncenin ve hatta varlığın temel ilkesi olarak kabul edilip bu anlamda ortodoksiyi oluşturduğunu görürüz. Aristoteles, varlığın en temel ilkesi olarak gördüğü çelişmezlik ilkesinden hareketle kuvve-fiil, fiil-tamamlanmış fiil gibi ayrımlar yaparak değişim içerisindeki nesnenin varoluşunu incelemiştir. Çelişmezlik ilkesi de nesnenin belirleniminin temel ilkesi olmuştur. Ancak bu ilkeye bağlı olarak zaman, özellikle de zamanın kesiti olarak ân düşünülmeye çalışıldığında çelişkilerle karşılaşıldığı görülür. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalınan çerçevede zamanın kavramsal düzeyde açıklanamadığı tespit edilmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan –klasik olmayan mantıklardan olan–tutarlı-ötesi mantıklar çelişmezlik ilkesinin belirli durumlarda geçerli olmadığını iddia etmektedir. Tutarlı-ötesi mantıklardan en radikal olanı ise düşüncenin sınır durumlarında ortaya çıkan bazı çelişkilerin doğru ve gerçek olduğunu savunan dialetik mantıktır. 1970'lerde Graham Priest ve Richard Routley'in ortaya koyduğu, Priest tarafından geliştirilen dialetik mantık son yıllarda akademide hem mantık düzeyinde hem de metafiziksel imaları itibariyle etkisini göstermektedir. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalındığı için klasik mantıkta kavramsallaştırılamayan zamanın dialetik mantık içerisinde kavram düzeyinde açıklanıp açıklanamadığı tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu konu incelenirken öncelikle Aristoteles düşüncesinden hareketle klasik mantıkta zaman konusunda karşılaşılan güçlükler ortaya konulmuş, ardından dialetik mantığın gerekçelendirilmesine ve temellendirilmesine yer verilmiştir. Nihayetinde ise dialetik mantığın zaman metafiziğini nasıl ele aldığı aktarılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda, dialetik mantığın önemli imkânlar barındırdığı ama zaman metafiziği konusunda henüz bu imkânları kullanmadığı, dialetik mantıktan metafiziğe geçiş sürecinin Priest'te yeterince hazırlanmadığını ve dialetik mantıktan metafiziğe geçişin transandantal bir bakış açısı gerektirdiği tespit edilmiştir.

DiyalektikFelsefeMantık+3
Ebubekir Muhammed Deniz
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Rıza Tevfik'in sübjektivizm anlayışı ve estetik alanına etkisi

Rıza Tevfik Felsefe alanında Sübjektivizm mesleğini kabul etmektedir. Onun sübjektivizm anlayışının etkisiyle Estetik ve Sanat felsefesi ile ilgili yazılarında ortaya koyduğu argüman, varlığın hakikatinin duyu verileriyle bilinemeyeceği fikridir. Rıza Tevfik'e göre hakikat bilgisi ancak insanın şahsî hissiyatlarından doğan, sübjektif bir bilgidir. Tabiat ise sembolik bir yapıdır. Estetik ve Sanat, bu sembolik yapıda hakikat bilgisine erişebilmek kabiliyetine ve bu bilgiyi diğer insanlara aktarabilme kudretine sahiptir. Estetik ilminin unsurları ve sanatların menşei meselelerinin Sübjektivizm doğrultusunda ele alınmasıyla görülmektedir ki, sanatın gayesi şahsi hissiyatın ifade edilmesidir. İfade biçimi olarak estetik bir bilgi türü olarak temellendirilmektedir.

EstetikFelsefeSanat felsefesi+3
Memduh Yasin Özyalvaç
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Nagarcuna düşüncesinin mantık ve metafizik eleştirisi

Eski Hindistan'da mantık ilkeleri, örneğin çelişmezlik ilkesi, konu hâline getirilmese bile bilinmekteydi. Ancak mantığın konu kılınması ve o zamana kadarki bilgilerin derlenip toparlanması işini MS ikinci yüzyılda yaşamış Hint filozoflarından Nagarcuna üstlenmiştir. Nagarcuna, mantığı kullanarak, gerçekliği belli bir şekilde ve kendindeliğe sahip göstermenin bir aracı olan mantıkla, svabhava, şunya, nirvana ve çatuşkoti kavramları üzerinden bu aracın imkânlarıyla bir şeylere töz atfedilmesini bir yanılsamadan ibaret görmüştür. Geç dönem Wittgenstein'da da buna benzer bir eleştiri sözkonusudur. O da dilin bir mantığı olduğu, o mantığın bize bir gerçeklik resmi sunduğu ve bizim ancak bu yolla felsefe yapabileceğimiz gibi düşüncelerden kurtulmaya çalışmıştır. Metafiziğe karşı bu tutum 20. yüzyılın ikinci yarısında modal mantığın klâsik olmayan mantıkların modellere sahip olmasına izin verecek biçimde gelişmesiyle bir değişim geçirme eğilimine girmiştir. Bazı yeni dönem mantıkçılar, örneğin İngiliz filozof Graham Priest, çelişkilerin gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaya başlamışlardır. Doğal dilin çelişkiler içermesi düşüncesinden hareketle, dilin resmettiği gerçekliğin de bu anlamda çelişkiler içermesi gerektiği düşüncesine bir geçiş yapmış, bu düşünüş biçiminin Batı metafiziğini Hint metafiziğine yakınlaştırdığı görüşünü öne sürmüştür. Priest'in temellendirmeye çalıştığı bu görüş, Nagarcuna'nın yaklaşık iki bin yıl önce, yazdığı kitaplarda ortaya koyduğu Orta Yol düşüncesinin bir yorumu olarak ele alınabilir. Tezimizde bu bağlamda Nagarcuna düşüncesi, kavramları ve bu düşüncenin yankıları değerlendirilerek, metafiziğin geldiği nokta açısından Priest'in ileri sürdüğü gerekçeler gözönüne alınarak, Batı metafiziğinin Hint metafiziğine yakınsayıp yakınsamadığı, Hint metafiziğinin felsefe için bir açılım sağlayıp sağlamayacağı sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır.

BudizmFelsefeHindistan+4
Ayşe Yılmaz
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Max Scheler'de değer ve öznelerarasılık

Max Scheler'in erken dönem fenomenologlar arasında en önemli ahlak felsefecilerinden birisi olduğunu söylemek mümkündür. Bu çalışmada öncelikle Scheler fenomenolojisinin temel özellikleri, Husserl fenomenolojisiyle karşılaştırmak ve Kant felsefesiyle ilişkisi üzerinden gösterilmek suretiyle ortaya konulmaya çalışıldı. Ardından kendi etiği için nesnel bir zemin oluşturma aracı olarak Scheler'in değer teorisi incelemeye konu edildi. Son olarak onun öznelerarasılık ve sosyal alanın deneyimi üzerine görüşleri incelendi. Böylece Scheler'in etikte öznellik iddiası ve solipsizmle nasıl yüzleştiği meselesi gün yüzüne çıkartılmaya çalışıldı.

Değer teorisiEtikFelsefe+3
Yekta Münib Hatiboğlu
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Platon'da logos-mitos diyalektiği

Platon felsefesinin amacı alêtheia'nın açığa çıkartılarak, psukhe'nin mağaranın karanlığından güneşin aydınlığına çevrilmesidir. Platon mitosu bu süreçte engel teşkil ettiği gerekçesiyle eleştirmektedir. Logos ise, felsefenin temel dayanağı olarak kabul edilmektedir. Ancak Platon'un diyaloglarda logos ile birlikte sıklıkla mitosa müracaat etmesi, mitos eleştirisinin bazı kayıtlarla sınırlı olduğu; logos ve mitosun alêtheia'nın açığa çıkartılması bağlamında bazı imkânlara sahip olduğu sonucunu doğurmaktadır. Alêtheia'nın açığa çıkması bağlamında philosophia faaliyetin "diyalektik yöntem", "eros", "anamnesis" boyutları üzerinden logos ve mitosun sahip olduğu imkânların, logos-mitos arası ilişkinin mahiyetinin anlaşılması mümkün gözükmektedir.

DiyalektikFelsefeLogos+2
Hediye Yaşar
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Saf bağlamsal terimlerin transandantal zemini

Günümüz dil felsefesi çalışmaları bakımından saf bağlamsal terimlerin semantiğinin nasıl yapılacağı tartışması güncel bir meseledir. Saf bağlamsal terimlerin doğal dildeki ayrıcalıklı kullanım özellikleri bu tartışma içerisinde tespit edilmekle beraber bu ayrıcalıklı kullanımın kaynağı konusunda bir açıklama getirilmemiştir. Bu çalışma saf bağlamsal terimleri kaynağı bakımından soruşturmayı amaçlar. Çağdaş semantik anlayışına hakim olan paradigmanın kökeninde bulunan bir filozof olarak Kant'ın düşüncesi aynı zamanda bu çalışmanın da teorik zeminidir. Çalışmamız saf bağlamsal terimlerin ayrıcalıklı kullanım özelliklerinin kaynağını Kant düşüncesinde tecrübenin kuruluşunda araştırır. Bu araştırma Kant'ta tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığı eleştirel bir bakış açısıyla ele alır. Tecrübenin kuruluşuna dair araştırma sonucunda çalışmamız tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığın dildeki bağlam duyarlı terimler arasındaki hiyerarşi ile ilişkisini tartışır.

Dil felsefesiFelsefeKant, Immanuel+1
Elif Erdemir
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kendinde şey ve ilk felsefe

Günümüzde felsefe ve bilimler arasında yapılan ayrım Kant öncesi dönemde metafizik ve diğer bilimler arasındaydı. Yani metafizik felsefeyle aynı şeydi. Kant'ın metafizik eleştirisi felsefenin parçalanmasına yol açmıştır. Günümüzde yaygın haliyle felsefe "…'nın felsefesi" gibi alanlara ayrılmıştır. Fakat özü itibariyle felsefe tümel bir disiplin olduğu için parçalanmak doğasıyla çelişmektedir. Kant'ın metafizik eleştirisinin doğal bir sonucu "felsefe nedir" tartışmaları olmuştur. İlk felsefe veya felsefe olarak metafiziğe getirilen eleştiriler muhtelif ilk felsefe adaylarını ortaya çıkarmıştır. Kant sonrası felsefe tarihinin anlaşılmaz ve filozofların birbirinden farklı bir faaliyet yapıyor gibi görünmesinin temel sebebi ilk felsefelerinin farklı olmasıdır. Bu tartışmaların izini sürmek ve farklı felsefelerin birliğini anlamak için "kendinde şey" kavramı oldukça elverişlidir. Anahtar Kelimeler: Kant, İlk Felsefe, Kendinde Şey

FelsefeFelsefi düşünceKant, Immanuel+1
Murat Şamil Şen
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Platon'un Politeia diyalogunda siyâsî tartışma sahnesi ve siyâsî eylem olarak felsefe

Bu çalışmada siyâsetin felsefe ile olan bağı üzerinde durularak siyasî eylemin mahiyeti irdelenmiştir. İrdelemeye başlangıç noktası olarak Parmenides'in Peri Phuseus'u seçilmiş olmakla birlikte, Peri Phuseus'un ortaya çıkış koşulları da mercek altına alınmıştır. Dolayısıyla mitler, tragedyalar ve bunların akabinde ortaya çıkan düşünce okulları da –Parmenides'in felsefesini etkilemesi bakımından- konu edinmiştir. Ancak çalışmanın merkezinde yer alan isim Platon'dur. Platon'un diyaloglarına bahusus Politeia'ya, hem siyâset ve felsefe arasındaki ilişki hem de siyasî eylemin mahiyeti ele alınırken mürâcaat edilmiştir. Çalışmayla, yeni bir Peri Phuseus ve Politeia yorumu ortaya koymak amaçlanmamakla birlikte Peri Phuseus ve Politeia'nın yeni bir okumasının yapıldığı söylenebilir. Çalışmayla amaçlanan siyâsetin kendi başına değil, felsefe faâliyetinin bir alt sahnesi olarak var olduğunu göstermektir. Siyâsetin kendi başına var olduğunu kabul eden tavır sorunsallaştırılarak, işbu tavrın açmazları anlatılmış ve bu bağlamda yeni bir tavrın geliştirilmesi gerektiği fikri üzerinde durulmuştur. Siyâsete yönelik bu yeni tavır, "siyâset, felsefe faâliyetine tâbidir" ve "siyasî eylem nazarî faâliyete taraf olmaktır" tezlerinden hareketle geliştirilmiştir. Sonuç olarak, Platon'un, Sokrates'in ağzından savunduğuna kanaat getirdiğimiz "ayrıcalıklı bir nokta-i nazarın siyâsette esas alınması gerektiği" düşüncesine göre yaşamayı arzulayan bir vatandaşın, bu görüşün kabul görmediği bir siyâset sahnesinde siyâsete katılımının, bu itibarla, ancak nazarî bir faâliyet üzerinden gerçekleşebileceği görüşü savunulmuştur.

FelsefePlatonPoliteia+1
Hayyam Celilzade
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kelâm ilminin Stoa felsefesi ile ilişkisi hakkındaki iddia ve tartışmalar

Bir Helenistik Dönem felsefe ekolü olan Stoacılığın, kelâm geleneği üzerinde farklı yönlerden, çeşitli düzeyde etkide bulunduğuna dair, yüz yılı aşkın önemli bir akademik literatür mevcuttur. Farklı dönemlerde yaşamış olan farklı zihniyetlere sahip yazarlarca dile getirilmiş bu iddiaların bir kapsayacı tez ile değerlendirilmesi gerekliliği ihtiyacına binaen bu çalışma kaleme alınmıştır. İlgili literatürü incelerken tartışmayı zenginleştirmek, çalışma sahasına yeni boyutlar kazandırmak, eksik ve zayıf kalan noktaları gidermek, literatürde yapılmış açık yanlışlıklara işaret etmek ve alternatif okumalar ortaya koymak, elinizdeki çalışmada öncelik verilmiş hususlardan bazılarıdır. Yapılan detaylı araştırmalar sonucunda, Stoa felsefesinin kelâm üzerinde etkili olduğu yönündeki iddiaların son derece spesifik ve ideolojik bağlılıkların sonucu olarak üretildiği tespit edilmiştir. Söz konusu iddiaların, modern akademik bilginin kesinlik gerekliliklerini karşılamakta yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, Stoa felsefesinin kelâm ilmini etkilediği yönündeki iddialara, elimizdeki kaynaklar çerçevesinde şimdilik mesafeli yaklaşmak gerektiği kanaatine varılmıştır.

Din felsefesiFelsefeHelenistik Dönem+2
Mustafa Boz
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Varlık ve Zaman'da dünya kavramı

Alman filozof Heidegger, varlığın anlamı sorusunu ancak dünya kavramının sorgulanması üzerinden sormanın mümkün olduğu tezi ile varlığı yeniden felsefenin temel meselesi haline getirirken, aynı zamanda o zamana kadarki dünya tanımlarından çok farklı bir dünya tasavvuru öne sürmüştür. Konstrüktivist felsefeye göre varolanları kendisi kuran özne, Heidegger'e göre varlığın kendine açımlandığı ve varlığı anlayan tek varolan, insandır. İnsan, varlığı anlayarak varolmaktadır. Bu nedenle Heidegger insanı Dasein olarak adlandırır. Varlığın anlamının araştırılması Dasein'ın varoluşunun araştırılmasını gerektirmektedir. Dasein'ın temel varoluşsal hali ise dünya-içrevarolma'dır. Dasein, dünyadan ayrı bir biçimde varolamayacağı gibi dünya da Dasein olmaksızın varolmayacaktır. Heidegger, Dasein olmaksızın diğer varolanların değil, "dünya"nın varolmayacağını ifade etmektedir. Bu, onun dünya anlayışının kavranmasında oldukça önemli bir çıkış noktasıdır. Bu tezde Heidegger'in Varlık ve Zaman'da bir fenomen olarak ele aldığı dünya, dünyaya dair öne sürdüğü dört tanımın her birinin bir başlık altında incelenmesi ile ortaya konacaktır. Heidegger'e özgü olan üçüncü ve dördüncü tanım; çevreleyen dünya ve dünyanın dünyeviliği tezin odağında bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dasein, Dünya, Varlık, Varolan, Dünya-içre-Varolma, Çevreleyen Dünya, Dünyevilik

DünyaFelsefeHeidegger, Martin+3
Ayşe Nur Koç
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Gazzâlî ve yöntem: Tehâfüt'ün yöntemsel zeminine dair bir inceleme

Bu tez, geleneksel olarak filozoflara karşı kelâmî bir eleştiri olarak kabul edilen Gazzâlî'nin (ö. 505/1111) Tehâfütü'l-felâsife'sini, onun bu eseri yazarken sahip olduğu entelektüel zihin dünyasına odaklanarak metnin yöntemsel zemini bakımından incelemektedir. Bu çalışmada, Gazzâlî'nin Tehâfüt'ü bir sûfî olarak yazdığı, Tehâfüt'ün yöntemsel zeminin tasavvufî yöntem olduğu, bu itibarla Gazzâlî'nin eleştirisinin diyalektik olarak kelamcıları da kapsadığı ve metnin bu çerçeve itibarıyla okunması gerektiği ortaya konulmaktadır. Gazzâlî'nin kariyeri boyunca merkeze aldığı hakikate ulaşmada yöntem meselesi, tezin altyapısını oluşturmaktadır. Buna binaen Gazzâlî'nin tasavvufî yöntemle ilişkisi, tarihsel tanıklık ve metinler-arası ilişkiler itibarıyla aydınlatılmakta ve Gazzâlî'nin Tehâfüt'ü yazdığında zaten sûfî olduğu tespit edilmektedir. Bunu takiben Tehâfüt'teki her bir mesele üzerinden Gazzâlî'nin epistemolojisi ve metnin yöntemsel zemini ifşa edilmekte, sonuç olarak Tehâfüt'ün, zemine tasavvufî yöntemi alan bir metin olduğu gösterilmekte ve Gazzâlî'yi anlamada yöntemin merkezîliği vurgulanmaktadır.

EpistemolojiFelsefeGazzali+3
Muhammed Burak Bakır
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00

Related subjects