Philosophy
583 theses under this subject heading
Tarım ve gıda etiği bağlamında insan-doğa ilişkisinin yeniden kurgulanması
İnsanlar var olduğu günden bu yana doğa ile iç içe olmuşlar ve doğaya bağımlı yaşamışlardır. Başlangıçta tanrısal bir doğa anlayışı içerisinde, avcılık ve toplayıcılık paradigmasının hâkim olduğu beslenme modelinde, yaşamlarını kendilerini çevreleyen doğa içindeki koşulların değişimine bağlı olarak değiştirmek zorunda kalan insan, doğayı anlamaya ve tanımaya çalışmıştır. Bu dönemin paradigması bağlamında yamyamlık, kölelik, kabilelerin hareket kabiliyetini sınırlaması nedeniyle yaşlıların ve fazla çocukların istenmemesi gibi etik sorun alanları gözlenmiştir. İlk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul edilen yerleşik yaşama geçiş ile başlayan bitkisel ve hayvansal üretim yeni bir tarımsal üretim paradigması yaratmıştır. Bu paradigma bağlamında, yeni tarımsal üretim modeli ilk mülkiyet formalarının ortaya çıkmasına, ilk hukuk kurallarının belirmesine, sosyal sınıfların doğmasına, tarımsal amaçlı astronomi gözlemlerine, geometrik ve aritmetik hesaplamalarda ilerlemelere, bina, alet, sanat eserlerinin yapıma kadar sayısız tekniğin gelişimine yol açmıştır. Ardından sanayi devrimi ile başlayan süreçte, bilim ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak yoğun tarımsal üretim paradigmasına geçilmiştir. Bu dönemde, organik doğa anlayışından mekanik doğa anlayışına geçilmiştir. Mekanik doğa anlayışı içerisinde, insanın merkezli yaklaşımla, doğayı anlama tanıma ve onunla yaşama düşüncesinin doğaya hâkim olma düşüncesine dönüşmüş olduğu görülmektedir. Yoğun tarımsal üretim paradigması başlangıçta, gıda kıtlığını engellemede başarılı olurken dünya nüfusu hızla artmış, kimyasal gübre kullanımı dört kat, pestisit kullanımı otuz iki kat, fosil yakıt kullanımı dört kat artarak tarım ve gıda etiği konusunda yeni sorun alanlarını ortaya çıkarmıştır. Bugün, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çocuk işçiliği, gıda güvenliği ve güvencesi, hayvan hakları, yoğun kimyasalların kullanımına bağlı geri dönülemez çevre sorunları, tarım ve çevrenin sürdürülebilirliği, tarımsal üretime ait büyük verinin sahipliği gibi etik sorun alanları dikkate alındığında, insan merkezli bakış açısı ve mekanik doğa anlayışına dayalı insan doğa ilişkisinin, tarım ve gıda etiğinde gözlenen sorunları çözmekten uzak olduğu gözlenmektedir. Çalışma, değişen insan-doğa anlayışı çerçevesinde, tarımsal üretim paradigmalarına bağlı olarak gözlenen etik sorun alanlarını ortaya koyarken, tarım ve gıda etiği bağlamında insan doğa ilişkisinin yeniden kurgulanması gerektiği savını ortaya koymayı ve bu bağlamda temellendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde felsefe ve etiğin periferinde kalmış görünen tarım ve gıda etiğinin kavramsal çerçevesi ortaya konmaya, ikinci bölümünde zaman içinde değişen tarımsal üretim paradigmalarına bağlı olarak insan doğa ilişkisi tarım ve gıda etiği bağlamında ele alınmaya, üçüncü bölümünde ise tarım ve gıda etiğinde gözlenen sorun alanlarının mekanik insan doğa anlayışına bağlı salt bilimsel ve teknolojik çözümlerle mümkün olmayacağı, ekosistemi göz önüne alan bütüncül (holistik) insan doğa anlayışının kurgulanmasının gerekliliği savı ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonuç bölümünde ise insanın doğadaki diğer türler gibi ekosistemin sıradan bir üyesi olarak görüldüğü ve bağlantısal bir bütünsellik içinde ele alınan bütüncül insan doğa ilişkisinin etik bağı tarım ve gıda etiği bağlamında kurgulanmasının gerekliliği savı temellendirilmeye çalışılmıştır. Zaman içerisinde değişen insan-doğa ilişkisi, kuşkusuz olarak sadece insanlar tarafından tek yönlü olarak ifade bulur. İnsan bilinci tarafından deneyimlenen doğanın değişik zaman akışı içinde sosyal, kültürel, ekonomik ve etik değerlerin değişimine bağlı olarak farklı şekillerde anlamlandırılması, doğanın gerçekliğini göreli bir gerçeklik kılar. Bu yönüyle doğa "orada" duran, ortaya çıkarılması gereken evrensel yasaları olan sabit bir gerçeklik olmaktan ziyade insan ve diğer türler tarafından ortaya konan ilişkiler ağı içerisinde dönemsel olarak yeniden üretilen bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde hazırlanan tez çalışmasının fenomenolojik bir araştırma denemesi olduğu söylenebilir.
Çocuklar için felsefe eğitimi üzerine
Bu çalışmanın amacı felsefi düşünce kazandırılarak, çocuğun ve çocukluk döneminin doğru anlaşılması, tarihsel süreçte geçirilen evrelerin incelenmesi, çocuklara uygulanan yanlış yöntem ve tutumların giderilmesine katkı sağlar ve eğitim almış kişiler tarafından daha mutlu, sorunlarını kendi çözebilen, yaratıcı düşünme becerisini elde etmiş bilinçli çocuklar, daha sağlıklı toplum yapısı temelleri oluşturur bu bağlamda yapılan çalışmalar da incelenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma da, çocuk ve çocukluk kavramları incelenerek geçmişten günümüze çocuk, günümüz çocukluk anlayışı, çocuk ve felsefe üzerine yapılan yöntem ve çalışmalar, günümüzdeki çocuklar için felsefe eğitimi çalışmalarına yer verilerek 1970'li yıllarda "çocuklar için felsefe" adıyla geliştirilen düşünme eğitimi programını ve bu doğrultuda yapılmış dünya geneli ve ülke genelindeki çalışmalara da yer vererek çocuklar için felsefe yaklaşımı aktarılmaya çalışılacaktır. Felsefe eğitimi, arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamanın gerekliliği aktarılmaya çalışılacaktır. Anahtar kelimeler: Çocuklar için Felsefe Eğitimi, Düşünme Eğitimi, Çocuklarla Felsefe
Kojin Karatani'de felsefenin politik olan ile ilişkisi
Felsefenin politik-olanla ilişkisi kapsamında politik-olanın felsefeye içkinliğini savunan bu tez çalışması Japon Filozof Kojin Karatani'den hareket etmiş ve kendini Karatani'nin ele aldığı filozoflar ve sorunsallarla sınırlandırmıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Karatani'nin Transkritik eserinden hareketle Kant üzerinden yapılan Marx okuması paralelinde kapitalizme karşı oluşturulabilecek mücadelenin üretim hattından mübadele hattına kaydırılması gerektiği sonucuna varılmış ve bu da transandental felsefedeki politik-olanın açılımına dayandırılmıştır. İkinci bölümde Dünya Tarihinin Yapısı eserinden hareketle birinci bölümde varılan yer olan mübadeleden devam edilerek Karatani'nin mübadele tarzları perspektifinden yapmış olduğu dünya tarihi okuması incelenmiştir. Bu paralelde kapitalizme alternatif toplumsallıkları oluşturabilmek için aynı anda aşılması gereken sermaye, ulus, devlet üçlü yapısına sırasıyla denk düşen mübadele tarzları tanımlanarak incelenmiş ve bu üçlü yapıyı aşarak farklı bir toplumsallığı oluşturabilecek olan nihai mübadele tarzı ortaya konmuştur. Bu bölüm aynı zamanda tez çalışmasında birinci bölüm ile üçüncü bölümü birbirine bağlayan köprü vazifesi görmüştür. Üçüncü bölümde ise İzonomi ve Felsefenin Kökenleri eserinden hareketle ikinci bölümde ortaya konan üçlü yapıyı aşacak olan mübadele tarzının fiili olarak gerçekleştiği İonia dönemi incelenmiştir. Bu döneme dair olan inceleme de izonomi kavramı temel alınarak İonia felsefesindeki politik-olana dayandırılmıştır. Felsefenin başladığı yer olarak görülen İonia ve İonia felsefesinin, Karatani'nin düşünsel mecrasında bir doruk noktasını ifade ettiği ve günümüz için kapitalist dünya ekonomisine ve onun yarattığı toplumsallıklara alternatif olabilecek yeni toplumsallıklar için nasıl ufuklar sunabileceğinin değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çerçevede çalışmanın öncelikli hedefi politik-olanın felsefeye sonradan eklemlenen ya da felsefenin kendine araştırma nesnesi olarak aldığı "konulardan bir konu" olmadığını, felsefenin kendisine her zaman içkin olan bir etmen olduğunu Karatani'den hareketle ortaya koymak olmuştur. Anahtar Sözcükler: Karatani, Kant, Marx, İonia, İzonomi, Politik olan
Çocuklar için felsefe eğitiminde hipotetik düşünme yönteminin ilkokul BİLSEM öğrencilerinin yaratıcı düşünme becerilerine etkisi
Bu araştırmanın amacı Çocuklar İçin Felsefe eğitiminde hipotetik düşünme yönteminin Bilim ve Sanat Merkezi (BİLSEM) ilkokul öğrencilerinin yaratıcı düşünme becerilerine etkisini belirlemektir. Çocuklar için Felsefe dersi kapsamında uygulanan hipotetik düşünme yönteminin yer aldığı etkinliklerin doğuştan standartların üzerinde yaratıcılık becerisine sahip üstün yetenekli ilkokul 3. ve 4. sınıf öğrencilerin yaratıcı düşünme becerilerine etkisi olup olmadığı araştırma konusunu oluşturmaktadır. Literatür incelendiğinde Çocuklar İçin Felsefe ve Düşünme Eğitimi ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu çalışmalarda üstün yetenekli ilkokul öğrencileriyle çalışılmamış ve hipotetik düşünme yöntemine rastlanılmamıştır. Araştırmada tek gruplu deneysel desen kullanılmıştır. Uygun örneklem yoluyla araştırmanın örneklemi oluşturulmuştur. Araştırmanın örneklemini Muğla ili Menteşe İlçesinde Bilim ve Sanat Merkezinde eğitim ve öğretim gören 36 ilkokul öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada "Torrance Yaratıcı Düşünme Testi (TYDT)" kullanılmıştır. Araştırmanın başında ön test olarak TYDT Sözel A form uygulanmıştır. Ardından öğrencilere 8 hafta boyunca 40 dakikalık 2 oturum şeklinde Çocuklar İçin Felsefe eğitimi hipotetik düşünme yöntemi ile etkinlik olarak verilmiştir. Eğitim sonrasında son test olarak TYDT Sözel B formu uygulanmıştır. Araştırma verileri öğrencilerin TYDT testlerine verdikleri yanıtlardan oluşmaktadır. TYDT'nin A ve B formlarından her bir öğrenci için; sözel toplam puanlar ve alt puan türleri elde edilmiştir. Elde edilen bu verilerin analizi için SPSS programı kullanılmıştır. Erişi verilerin normallik dağılımlarına bakıldıktan sonra İlişkisiz Örneklemler T Testi ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi ile veriler analiz edilmiştir. Analiz sonucunda Çocuklar İçin Felsefe eğitiminde kullanılan hipotetik düşünme yönteminin sözel yaratıcılık toplam, akıcılık, esneklik ve orijinallik puanlarına tüm gruplar ve 3. sınıf düzeyinde olumlu etki ettiği, 4. sınıflar için ise akıcılık ve sözel toplam puanlarında anlamlı fark yaratmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak BİLSEM ilkokul öğrencilerine verilen Çocuklar İçin Felsefe eğitiminde kullanılan hipotetik düşünme yönteminin öğrencilerin yaratıcı düşünme becerilerine olumlu yönde geliştirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: çocuklar için felsefe eğitimi, BİLSEM, üstün yetenekli, hipotetik düşünme, yaratıcılık
Natüralizm ve akıl delili
Aklın bizi gerçeklerle ilgili doğru bilgiye ulaştırdığına dair inancımız her araştırma alanının temelindeki en sarsılmaz ilkedir. Bu inanç o kadar güçlüdür ki o olmadan akıl yürütemeyiz. Onun gerçekliğini dahi sorgulayamayız çünkü bu sorgulama için de aklımıza güvenmek zorundayız. Fakat natüralizm doğruysa bu inanç tehlikeye düşer. Çünkü natüralizme göre akıl, akıldan yoksun doğal süreçlerin bir sonucudur. Eğer akıl, gaye ve mantıktan yoksun fiziksel olayların bir ürünüyse onun güvenilirliğine duyduğumuz inancın doğal açıklamalarla temellendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bir rasyonel görüş olarak natüralizm kendini çürütür. Buna karşın teizme göre akıl, kaynağını doğaüstü rasyonel bir varlıktan alır. Akıl doğal bir sonuç değil, tüm varlığın ilk sebebidir. Ancak akıl sahibi kişisel bir Tanrı varsa ve gerçeği bilmemizi hedeflediyse aklın doğru bilgiye ulaştıracağına inanmak için bir güvencemiz vardır. Bu çalışmada insanın gerek günlük hayatını gerek bilimsel çalışmalarını yürütmek için başvurduğu akıl yürütme ya da rasyonel çıkarım yetisinin varlığını natüralizm mi yoksa teizm mi daha makul açıklar sorusu cevaplanmaya çalışılacaktır. Temel iddiamız, akla duyduğumuz güveni temellendirmede natüralist teorilerin başarısız olduğunu savunan filozofların geliştirdiği argümanlar ışığında, aklın ve akıl yürütmek için gerekli koşulların varlığını ancak teizmin tutarlı bir şekilde açıkladığı ve bu nedenle akıl yürütme yetisinin natüralizme karşı güçlü bir delil oluşturduğudur.
Mctaggart'ın zamanın gerçekdışılığı argümanının zaman felsefesi bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma, zamanın ne'liği problemi üzerine felsefi bir sorgulama amacını taşımaktadır. Zamanın ne'liği meselesi, Antik Çağ'dan günümüze kadar pek çok felsefeci tarafından incelenmiştir. Bu felsefeciler arasında yirminci yüzyıl felsefecilerinden John Ellis McTaggart'ın ortaya attığı "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı", sorgulamanın gidişatı açısından son derece önem teşkil etmiştir. Bu nedenle çalışmanın merkezi McTaggart'ın argümanının incelenmesine ayrılmış, diğer bölümlerde ise McTaggart öncesi ve McTaggart sonrasına ait düşünceler ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde McTaggart'a kadarki süreç içerisinde felsefe tarihinde geliştirilmiş zaman düşünceleri ele alınmıştır. Bölüm içerisinde nesnel zaman anlayışının benimsendiği Aristo fiziği, Aristo fiziği karşısında geliştirilen öznel zaman anlayışı, mutlak zaman anlayışının benimsendiği Newton fiziği, Newton fiziği karşısında geliştirilen ilişkisel zaman anlayışı, izafi zaman anlayışının benimsendiği Einstein fiziği ve Einstein fiziği döneminde geliştirilen diğer zaman anlayışları karşılıklı olarak değerlendirilmiştir. Böylece McTaggart'ın argümanının nelerden etkilendiği, bu argüman öncesinde zamana dair hangi sorgulamaların yapıldığı gibi sorulara yanıt aranmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, McTaggart'ın "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı"nın incelenmesine ayrılmıştır. Bu bağlamda sırasıyla zamanın gerçek olmadığına dair geliştirilen ilk düşünceler incelenmiş, McTaggart'ın sistematiğinde anahtar rol oynayan zamanın A serisi, B serisi ve C serisi kavramları ve argümanın sistematiğinin detaylı analizi yapılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise McTaggart sonrası geliştirilen zaman teorileri ve yirminci yüzyıl Zaman Felsefesi tartışmaları ele alınmıştır. Bölüm içerisinde sırasıyla A serisi savunucularından Şimdicilik Teorisi, Genişleyen Evren Teorisi, İndirgemeci Yaklaşım; B serisi savunucularından Ezeli Zaman Teorisi, Kadercilik Teorisi, Blok Evren Teorisi ve Platonizm Teorisi incelenmiştir. Böylece McTaggart öncesi, McTaggart argümanı ve McTaggart sonrasına dair zamanın ne'liği üzerine geliştirilen düşünceler karşılaştırılmalı olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Felsefe Tarihi, Zaman Felsefesi, Zaman, Zamanın Gerçekdışılığı, McTaggart, A serisi, B serisi, Kipli Zaman Teorisi, Dinamik Zaman Teorisi, Kipsiz Zaman Teorisi, Statik Zaman Teorisi.
Anadolu'daki fikri gelişmelerin Cemal Süreya'nın düşüncesine etkileri -Felsefeyi Anadolu'da yeniden yurtlandırmak bağlamında bir inceleme-
Her insan gibi şair ve yazarların da yaşadıkları coğrafyanın siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik değişimlerinden etkilendiklerini görmekteyiz. Bu tez çalışmamızda gayemiz, Felsefeyi Anadolu'da Yeniden Yurtlandırmak Projesi kapsamında Anadolu'daki fikri gelişmelerin ışığında şair Cemal Süreya'da karşımıza çıkan kavramsal yansımalar ve bireysel davranışları mümkün olduğunca temellendirmektir. Cemal Süreya günceli temsil ederken bu güncel olanın arka planına ulaşmak için geçmişe dönmemin gerekliliği vurgulanmıştır, fakat burada anakronizm riski de göz önünde bulundurulmuştur. Cemal Süreya ve şiir konusuna hangi temellendirme ile ulaşabilirimin planlaması yapılmıştır. Bu planlamada öncelikli olarak İslam Felsefesinin kurucu metinlerinden Farabi'nin "İlimlerin Sayımı" adlı eseri çıkış noktamız olmuştur. Buradan hareketle dil ilmi ve beş sanat ele alındıktan sonra şiirî sözlerin de felsefi arka planı olduğundan hareketle Cemal Süreya'da kavramsal yansımalara ve bireysel tutuma dair açıklamalar yapılmıştır. Burada amaç "Felsefeyi Anadolu'da Yeniden Yurtlandırmak Projesi" ne uygun hareket ederek Anadolu'nun sadece topraktan müteşekkil bir mekân olmayıp aslında kökleri Orta Asya'da, Ortadoğu'da, Balkanlarda ve Afrika'da olan ve oralardan beslenen kültürel bir yarımada olduğu ve bu coğrafyada yetişen her şair ve yazarın bu kültür ve uygarlığa katkı sağladığını gözler önüne sermektir.
Kitâbu'l- Hurûf'dan hareketle Fârâbî'de dil düşünce ve mantık ilişkisi
Bu çalışmada Fârâbî'nin Kitabu'l-Huruf adlı eseri baz alınarak; dil, düşünce ve mantık konuları ve bunların birbirleriyle olan ilişkisi incelenmektedir. Bu çalışma giriş bölümü, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. İlk bölümde İslam Felsefesinin kurucu metni olarak Fârâbî'nin İlimlerin Sayımı adlı eserin tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde Fârâbî'nin Hayatı, Eserleri, İlmi Kişiliği ve İlimleri Tasniflemesi hakkında bilgi verilmiş-tir. Üçüncü bölümde ise Fârâbî'de Dil, Düşünce ve Mantık İlişkisi alt başlıklar halinde; Kavramsal Temellendirme, Fârâbî'de Dil Kavramı, Fârâbî'de Akıl ve Düşünce Kavramı, Fârâbî'de Mantık Kavramı, Mantık İlminin Tarihi, Mantık – Gramer İlişkisi, Fârâbî'nin Felsefe Kurgusunda Dil, Düşünce ve Mantık İlişkisi,Fârâbî'de Dil ve Gelişimi, Fârâbî'de Düşünce ve Gelişimi ve son olarak Fârâbî'de Mantık ve Felsefe İrtibatının Kurgulanışı98 şeklinde incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise bireyin akıl ve ruh sağlığının korunması ve gelişmesi bağlamında, dil, düşünce mantık ilimlerinin ifade ettikleri 1anlama dikkat çe-kilmiştir.
İbnü'l Arabî'nin felsefesinde dinin zahiri ve batını
Bu tezde dinin zahiri ve batını yönü tartışmaları bağlamında İslam düşünce ve felsefesine yeni bir perspektif kazandıran İbnü'l Arabî'nin konumunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle Vahdet-i Vucüd taraftarı İbnü'l Arabî'nin din, peygamber ve veli, Kur'an ve vahiy, batını bilgi, insan ve insan-ı kâmil gibi dini unsurlar hakkındaki düşünceleri onun kendi felsefesi içinde incelenmiştir. 13. yüzyıl düşünürü olmasına rağmen akademik çalışmalarda halâ İbnü'l Arabî (1165-1240) yorumlanmaya çalışılmakta ve bu çalışmalar eleştirel ve destekleyici olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Bu nedenle konuyu ele alınırken, eleştiriler ve eleştirilere verilen cevaplar ve O'nun eserlerine yapılan şerhler karşılaştırılmıştır. Tezin birinci bölümünde İbnü'l Arabî'nin vahdet-i vücud ve Allah kavramları ile Allah, insan ve evren ilişkisi ele alınmıştır. İkinci bölümde batını bilgi, insan-ı kâmil, bilgiye ulaşma imkânı ve peygamber, veli, Kur'an ve kader gibi kavramlar zahir ve batın açısından ele alınmıştır. Çalışmanın sonucunda engin birikime sahip olan sûfi filozof İbnü'l Arabî'nin düşüncelerine kısıtlamalar getirmenin doğru olmayacağı kanısı hâkim oldu. Onun için genelde zahiri bakış açısına uzaktır diyebiliriz. Ancak bazı hususlarda mesela şeriatı takip etmede o bir zahiri dir. Bazı hususlarda ise bir batını olduğunu söylemek yerinde olacaktır. İbnü'l Arabî bilgi konusunda bir batınıdir. İbnü'l Arabî bazı konularda (tenzih ve teşbih hususunda) orta yolu takip eden denge yanlısıdır. Sonuç olarak entelektüel sufi filozof İbnü'l Arabî, zahir-batın tartışmaları içerisinde kimi zaman bir zahiri bazen bir batını bazen orta yol üzere biri olarak karşımıza çıkıyor. Ancak o düşüncelerinde kemale varmaya zahiri ve batını birleştirerek erişmiştir diyebiliriz.
Modern Türkiye'de felsefe-mantık ilişkisi-matematik tarihçisi Yavuz Aksoy merkezli bir inceleme-
Modern Türkiye'de Felsefe ve Mantık İlişkisini ülkemizin yetiştirdiği önde gelen bilim insanlarından birisi olan Yavuz Aksoy merkezli incelemeyi hedefleyen tez; önsöz, giriş, üç bölüm, sonuç ve kaynakçadan oluşmaktadır. Tezin giriş bölümünde, Felsefeyi Anadolu'da Yeninden Yurtlandırmak projesinin çalışmamızla olan bağlantısı kurularak Aksoy'un önemli katkılar yaptığı mantık, matematik ve müzik alanlarının önemi ortaya konulmuştur. Birinci bölümde Yavuz Aksoy'un hayatı hakkında detaylı bilgiler verilerek, akademik hayata geçiş süreci değerlendirilerek "sosyal felsefe"ye giriş yapılmaktadır. İkinci bölümde akademik kişiliğine yoğunlaşarak, Cumhuriyet Dönemi akademik hayatına yaptığı katkılar detaylı olarak incelenmektedir. Üçüncü ve son bölüm ise bilgi, bilim ve bilim felsefesi kavramlarına Aksoy'un verdiği anlamlar müzakere edilerek, ilimler tasnifine dair yaptığı ayrım incelenmiştir. Bu bölümde özellikle Yavuz Aksoy'un mantık matematik ilişkisine dair görüşleri tahlil edildi. Ayrıca bu bölüm Yavuz Aksoy'un müzik ve matematik ilişkisi ile ilgili görüşlerine ayrılmıştır. Sonuç kısmında mantık, matematik ve müzik alanlarında Yavuz Aksoy'un ülkemiz akademik birikimine olan katkıları değerlendirilmiş, bunun felsefe ve bilim tarihindeki yerine vurgu yapılmıştır. Anahtar Kavramlar: Yavuz Aksoy, Felsefe, Bilim Tarihi, Modern/Sembolik Mantık, Matematik
Kant'ta saf aklın sınırı
Bir problem olarak akla sınır çizme; yani insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği, doğru bilgiye nasıl ulaşabileceği veya nerde durması gerektiği geçmişten günümüze kadar felsefenin temel konularından biri olagelmiştir. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden Immanuel Kant'ın eleştiri felsefesinde ulaşmak istediği temel amaç da, Critique of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi) adlı eserinde belirttiği üzere, saf aklın bütün kapsamını, hem sınırları hem de içeriğiyle eksiksiz ve genel ilkelere göre belirlemektir. Kant eleştiri felsefesinde, klasik metafizikçilerin yaptığının aksine, metafizik bilgilerin pozitif bilimlerin yöntemleriyle bilinemeyeceğini savunmuştur. Kant'a göre eğer metafizik bir bilim olarak mümkün olacaksa, insan aklı neyin a priori olarak bilineceğini tespit etmek, bu temel üzerinde prensiplerini belirlemek ve bu prensiplerin uygulanabileceği alanın dışında kalan şeyleri bilimin dışında bırakmayı kabul etmek mecburiyetindedir. Metafiziğin bir bilim olabilmesi için, aklın deneyimi aşan bu etkinliğinin bilimsel açıdan dayanaklarının ve çerçevesinin açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği problemiyle ilgili olarak öncelikle ele alınması gereken, saf aklın deneyimden bağımsız olarak neyi, ne kadar ve nasıl bilebileceğinin belirlenmesidir. Bu bağlamda Kant eleştirisinde, a priori (deneyimde verilmeyen)-a posteriori (deneyimde verilen) kavramlarına paralel olarak fenomenal (duyu verileriyle deneyimlenebilen alan) ve numenal (duyu verileriyle deneyimlenemeyen alan) dünya ayrımlarını yaparak fenomenlerin bilgisini elde etmek mümkün iken, numenlerin bilgisini elde etmenin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Kant bu iddiasını, deneyden gelmeyen ama deney-nesne bilgisiymiş gibi bilgimizi genişleten "sentetik a priori yargı"ların nasıl olanaklı olduğunu bu yargıların kaynak, kapsam ve sınırlarını göstermeye çalışarak temellendirmiştir. Bu problem "saf matematik nasıl olanaklıdır?", "saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?" ve "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" sorularını da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada, "saf aklın sınırı nedir?" problemi, Kant'ın eleştiri felsefesi üzerinden araştırılmıştır. Felsefe tarihinde bir mihenk taşı görevi gören Kant'ın eleştiri felsefesi; "eleştiri" ve "sınır" kavramları ile felsefe tarihine yönelttiği sorular ve cevapların Kant sonrası felsefeye yaptığı etkinin daha iyi anlaşılması için önem arz ettiğinden söz konusu kavramlar bağlamında irdelenmiştir. Çalışmanın temel amacı; Kant'ın geleneksel metafiziğe yönelik eleştirilerine yön veren aklın deneyimden bağımsız olarak kullanımı hakkındaki düşünceleriyle bilgiye çizdiği sınırları belirleyerek onun eleştiri felsefesinde "saf aklın sınırı" problemini tespit ve analiz etmek; tartışmalardan hareketle "saf aklın sınırı"nı açığa çıkartmaktır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada, akla çizilen sınırlar içinde Kant felsefesinde aklın teorik faaliyetlerine temel teşkil eden durum, olanak ve şartlar ortaya konmuş; transendental felsefenin temel argümanlarıyla "matematik ve doğa bilimlerinde sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?" sorunsalıyla birlikte "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" problemi sistematik bir şekilde incelenmiştir. Bu inceleme göstermiştir ki, metafizik alanda sentetik a priori bilgi, yani metafiziğin nesnel nitelikte bir bilim olmasına imkân sağlayacak bir bilgi, metafizikte saf aklın sınırlarını aşmaktadır. Anahtar Kavramlar: Kant, Saf Akıl, Sınır, Transendental, Eleştiri
Hint düşüncesi ve Hint düşüncesinin J. Krishnamurti'ye etkisi
Hindistan, MÖ 4000'li yıllara dayanan tarihiyle bilinen en eski medeniyetlerden biridir. Bu medeniyet üzerinde bulunduğu coğrafya itibariyle birçok medeniyetle etkileşim halinde olmuştur. Bundan dolayı günümüze kadar gelen pek çok felsefe ve kültüre kaynaklık etmiştir. Bu coğrafya üzerinde göç faaliyeti içerisinde olan toplulukların Hint kültüründen ve düşüncesinden etkilendiğini söylemek gerekmektedir. Ayrıca Hint düşüncesi ve inanış biçimleri günümüzde halen etkisini devam ettirmektedir. Özellikle Batılı bilim insanları bu konular üzerine yoğunlaşmış, Hint düşüncesini sistemli bir şekilde araştırma konusu haline getirmişlerdir. Bu çalışma, konusu itibariyle Hint felsefesinin araştırılmasını ve ana temalarının ortaya konulmasını amaçlamıştır. İlk olarak Hint felsefe tarihinin araştırılması yapılmış, Vedalar Dönemi'nden başlayarak kurulan felsefe okullarına kadar incelenmiştir. Daha sonrasında Hint felsefesinin temellerini oluşturan konular üzerine bilgiler verilmiştir. Ayrıca Hint kültürü içerisinde yetişmiş olan konuşmacı, yazar ve filozof Jiddu Krishnamurti'nin yaşamı ve felsefi öğretileri üzerinde durulmuştur. J. Krishnamurti'nin eserlerinde önemli görülen bazı kavramların incelemesi yapılmıştır. Bu kavramlar; bilgi, zihin, tanrı, sevgi ve zamandır. Theosophical Society tarafından "dünya öğretmeni" seçilen düşünürün, Hint felsefesinin bazı alanlarından etkilendiği bazı alanlarda ise kendi görüşlerini ortaya koyduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Hint felsefesinin özellikleri verilerek bunlarla etkileşim içerisinde olup olmadığına bakılmıştır. J. Krishnamurti, yaşamını tamamen kendini anlama çabası üzerine kurmuş bir bilgedir. Hakikati "yolları olmayan bir ülke" olarak tanımlayan filozof, yaşamın dingin bir zihinle araştırılması gerektiğini ancak o şekilde bireyin gerçeği bulabileceğini söylemiştir.
Hakikatin sunumunda metafor kavramı
ÖZET Çalışmamızda anlatıların, insanların kendi dönemindeki şartları doğrultusunda önemli bir veri sunduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla bu verilerin tutarsız ve değersiz düşünülmesinden ziyade her verinin kendi döneminde bir geçerliliği olduğundan yola çıkarak hakikatin sunumunda elde edilen bu veriler dikkate değerdir. Tarih boyunca aktarımın daha çok hatabi/retorik yöntemle olması ve hemen her bireye bu yöntemin hitap etmesi nedeniyle hakikatin sunumunda bu yönteme önem atfetmekteyiz. Öncelikle bu hususları ele alarak, hakikatin sunumunda insanların kullandığı anlatıların metaforla ilişkisine yer vererek araştırmamızın kapsamını oluşturmaktayız. Çalışmanın ilk bölümünde metafor kavramını hakikat ile ilişkilendirebilmek için metaforla karıştırılma ihtimali olan bazı kavramlar açıklanmıştır. Metaforla ilişkili olan kavramlar teşbih, mecaz, istiare, mecaz-ı mürsel ve kinaye gibi söz sanatlarıdır. Ayrıca çalışmanın bir bölümünde eğretileme, istiare ile eş anlamlı olarak görülebileceği ifade edilmiştir. İstiare (eğretileme) ile metaforu farklı kavramlar olarak ele almakla alegoriyi söz sanatı olarak değil anlatım tekniği şeklinde inceleyip hikmet, hakikat, metafizik, teoloji/ilahiyat kavramları arasındaki farklar ele alınmıştır. Bu ise hakikatin sunumunda görülen farklı tezahürleri anlamlandırabilmemiz için son derece önemlidir. Bu noktada ise çocuklar için felsefe bağlamında incelemelere yer verilerek çocukların kendilerine ve hayatlarına dair farkındalık kazabilmelerine dikkat çekilmiştir. İkinci bölümde çalışmada öne sürülen varsayımlar ise hakikatin sunumunda metafor kavramının anlaşılabilir olduğudur. İnsanoğlunun doğaüstü varlıklara olan merakı, bize onların hakikate ulaşmaya dair veriler sunmaktadır. Yani hakikatin farklı tezahürleri olabileceği temelde verilmek istenen mesajdır. Bu sayede her milletin oluşturduğu yorumlar sayesinde biz de hakikat hakkındaki yorum çeşitliliğinden yola çıkarak hakikatin aslında "bir" olduğunu farklı zaman ve mekan-kültürel ortamlarda insanların kendi bilgi seviyesine göre farklı anlam verdiğini belirtmekteyiz. Üçüncü bölümde Kelile ve Dimne üzerinden ve modern Osmanlı düşüncesinde Ali Suavi'nin Salâmân ve Absâl hakkındaki görüşler metaforik üslupla incelenmiştir. Ayrıca bu bölümde Dede Korkut Hikâyeleri'ndeki karakterler metaforik şekilde ele alınmıştır. Bu hususta ele alınan üç farklı metindeki metafor sunumlarını incelerken aslında bu metinlerin genel çerçevede alegorik metinler olduğunu bilmekteyiz. Ancak alegorilerin bir metaforlar silsilesi olması ve kişinin kendini keşfedebilmesi noktasında metaforların daha kişiye özgü olması ve kişiye bakış açısı sunabilmesi noktasında incelemeye aldığımız metinleri metaforik olarak ele almak uygun görülmüştür. Bu bölüm; farklı zaman, kültür ve geleneklerden gelen eserlerdeki metafor kullanımlarına dair incelemelerden oluşmuştur. Böylelikle klasikleşen metinlerde metafor sanatının ne derece iyi kullanıldığını görüp, günümüz eğitim sisteminde çocuklara klasik metinlerdeki anlatılardan yola çıkarak hakikatin sunumunda metafor kullanımının önemi vurgulanmıştır. Bunun sayesinde farklı bir bakış açısı oluşturabilmek nedeniyle çocuklar için felsefe üzerinde durulmuştur. Sonuç bölümünde ise klasik felsefe metinlerinin günümüzde yaşanan sorunlara çözüm üretilmesine katkı sağlanabileceği, özellikle çocukların fikri hür, vicdanı hür bir şekilde yetişmelerine çocuklar için felsefe bağlamında okunma ihtimali vurgulanarak, bu bağlamda ulaştığımız bulgular ve sonuçlara yer verilmiştir. Bu çalışma, yöntem olarak nitel araştırma yöntemiyle desteklenerek oluşturulmuştur. Anahtar Kavramlar: Felsefe, Metafor, Hay b. Yakzan, Dede Korkut, Kelile ve Dimne. Bilim Kodu: 61101
Husserl ve Heidegger'de doğruluk ve hakikat üzerine
Bu çalışma Husserl ve Heidegger felsefelerinde Doğruluk ve Hakikat kavramlarını ele almaktadır. Ana hattında bir tür betimleme bulunmakla birlikte çalışmanın nihai savı şu doğrultudadır: Hem Husserl hem de Heidegger, klasik aydınlanmacı katı nesnel kavrayışı terk eden bir felsefi tutumu benimsemişlerdir. Husserl felsefesi kendi içinde bir nesnellik arayışı olarak ele alınmaya elverişli olmakla birlikte onun nesnellik ile öznelliği buluşturan bir tutumu vardır. Fenomonoloji ile Husserl felsefenin kadim anlayışını modern zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden diriltmeye çabalamıştır. O bu doğrultuda bilimin bir işlev üstlenmesinin olası olduğunu ancak bilim ile kastedilenin pozitivizmin sınırlayıcı kavrayışı olmadığını iddia eder. Husserl doğa bilimi ile geleneksel kavrayışı, bütünselci bilim etkinliği olarak kesin bilim olarak felsefeyi inşa etmeye ve merkeze oturtmaya çabalar. Husserl, kesin bilim olarak felsefenin inşa edilebilmesi için doğruluk kavramına odaklanırken Heidegger sorunu epistemolojik sınırlarının dışına çıkarır ve ontolojik bir sorun olarak ele almak üzere doğruluk kavramının yerine daha çok hakikat kavramını merkeze alır. Burada önemli bir ayrışmanın olduğu dikkat çeker. Husserl sorunu epistemoloji ve bilgiye ulaşma üzerinden değerlendirirken, Heidegger eldeki bu sorunu ontolojik bir mesele olarak okur ve temel amacını varlığı anlama şeklinde ortaya koyar. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kriz, Doğa Bilimleri, Fenomenoloji, Yönelimsellik,Epokhe, Refleksiyon, Redüksiyon, Transendental Fenomenoloji, Doğruluk,Varlık, Zaman, Dasein, Hakikat
Nietzsche's conception of truth and perspectivism
In Nietzsche's opinion truth is a human invention whose aim is to escape from or mask the essential aspect of life. Although Nietzsche questions the concept of truth, the main issue that concerns him is not to investigate the method with which science achieve truth as modern epistemology thinkers did, but why humans had to invent such a concept. What the criterion of truth for Nietzsche is cannot be determined unless his doctrine of perspectivism is investigated. There is no such a thing as absolute truth. But there are different perspectives that one can adopt. According to the doctrine of perspectivism there are different perspectives on any topic and some perspectives are more superior than others. And this is related to the teaching of Nietzsche called Will to Power. In this context, according to Nietzsche, there are two complementary instincts in humans; one is destructive and the other is constructive. Nietzsche's view of truth and his understanding of perspectivism is not independent of his affirmative attitude toward life. Nietzsche approaches the concept of objective truth very critically; to believe that there is only one possible approach to a subject shows only that our way of thinking is stereotyped. This intellectual stiffness is a symptom of life denying attitude. A healthy mind is flexible and it accepts that there are many different approaches to a subject. Truth is not one but many. In this thesis, Nietzsche's perspectivism is studied and elaborated in detail and tried to show the problems which are solved by his perpectivism. KEYWORDS: Truth, Correspondence, Perspectivism, Will to Power, Reality,Positivism, Scienticism, Wisdom
Frege'nin Gönderge Teorisi ile Gelenbevi'nin Delâlet Teorisi arasında bir karşılaştırma
Bu çalışmamızda Friedrich Ludwig Gottlob Frege'nin (1848-1925) gönderge teorisi ile İsmail Gelenbevi'nin (Gelenbeli İsmail) (1730/31-1790/91) delâlet teorisini inceleyerek karşılaştırma yaptık. Buradaki karşılaştırmadan kastımız, iki mantıkçıdan birinin diğerine göre görüşlerine bir değer biçmek değil; konu edindiğimiz akademik ve felsefi bilginin netleştirilmesi için bir görüşün ötekine göre farklı, benzer ve aynı yönlerini belirlemektir. Böylece söz konusu akademik-felsefi bilginin, daha arı duru bir şekilde ortaya konmuş olabileceğini düşündük. Frege'nin özdeşlik teorisi, yine kendi gönderge anlayışının doğmasına neden olmuştur. O, ifadelerin özdeşliği meselesini kendine sorun edinmiştir. Onun özdeşlik hakkındaki görüşü evrilerek dönüşmüş ve bu dönüşüm de "gönderge" ile "duyum" kavramlarının karşılıklı olarak yorumlanmasına neden olmuşken, ifadelerin özdeşliği konusunda Gelenbevi'nin doğrudan doğruya bir görüşünden söz edemeyiz. Ancak lafzın manaya delâleti, mutabakat (tam örtüşme) yoluyla gerçekleştiğinde özcü yaklaşımından dolayı ona göre delâlet, her iki ifadeyi eşit kılmaktadır. Frege'ye göre sözcükler olağan tarzda kullanıldıklarında, kişinin söylemek istediği şey onların göndergesidir. Gelenbevi'ye göre ise delâlet, bir şeyin öyle bir halde bulunmasıdır ki, o şeyi anlamak, başka bir şeyin anlaşılmasını sağlar (husûle getirir). Frege'nin tanımı yalnızca dil felsefesi içerisinde değerlendirilirken Gelenbevi'nin tanımı hem epistemeloji hem de dil felsefesi içerisinde değerlendirilebilecektir.
Hannah Arendt'te sorumluluk ve daha iyi bir dünyanın mümkünlüğü üzerine
"Başka türlüsü mümkün değil, en iyisi bu" diyenlere inat, içinde bulunduğumuz çağın sorunlarıyla başa çıkmanın ve daha iyi bir dünya kurmanın yollarını ararken, Arendt gibi bir düşünüre başvurmak oldukça öğretici ve ufuk açıcı bir yerde durabilir. Zira Arendt, bizlere en umutsuz zamanlarda dahi beklenmedik başlangıçlar yapabilmek için ihtiyacımız olan tüm olanaklara sahip olduğumuzu ve asla bize öğretilmek istendiği gibi çaresiz olmadığımızı hatırlatır. O, insanın anlayan ve eyleyen bir varlık olarak daha iyi bir dünya kurma gücüne sahip olduğunu ve daha iyi bir dünyayı kurmakla da yükümlü olduğunu söyler. Bu düşüncesini devrimler tarihinin örnekleriyle temellendiren Arendt, bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirme sorumluluğuyla bizleri dünya için düşünmeye ve dünya için eylemeye davet eder. Bu çalışma, Arendt'in yapmış olduğu çağrının dikkate alınmasının bir sonucu olup, sorumluluk ile ilişkisinde daha iyi bir dünya kurmanın mümkünlüğü problemini onun başlattığı tartışma içerisinden ele almak amacıyla yazılmıştır.
20. yüzyıl tıp tarihinde hasta-hekim ilişkisinin fenomenolojik analizi
20. yüzyıl tıbbı, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile önemli ilerlemeler kaydetmiş olmasına rağmen, söz konusu yüzyılın tıbbi dünya görüşü, hastalık deneyiminin tam olarak anlaşılmasını engelleyen patolojik ve anotomik hastalık görüşüne bağlı olarak, hastalığın belli paradigmalar içerisinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Hekimin bir teori içerisinde, hastayı teori nesnesi kılarak hastalığa yaklaşımı, hasta-hekim ilişkisinde birtakım sorunları açığa çıkarmıştır. Bu bağlamda çalışmada, felsefenin tıp tarafından ihmal edildiği modern tıp anlayışında, hasta-hekim ilişkisinin analizi için, fenomenolojik yöntem ve bu yöntemin günümüz tıbbında uygulanabilirliği ve bu uygulanabirliğin hangi boyutlarda olduğu/olabileceği konusu ele alınmıştır. Tıpta fenomenoloji, hasta olan-ın yaşadığı hastalık deneyimin, (birincil şahıs hastalık deneyiminin) betimlenmesine izin veren bir olanak olarak, tıp pratiğinde hastanın hastalığı yaşama şekli ile hekimin hastaya bakış açısının farklılığını ortaya koyma imkânıdır. Böylece tıbbi ilerlemelerdeki tüm olumlu gelişmelere rağmen, hastanın fiziksel bedenine indirgendiği bir tıp yaklaşımını eleştiren ve teori öncesi bir yöntem ve düşünme biçimine işaret eden fenomenoloji, tıbbi fenomenlerin, (hastalık, sağlık vb. gibi) deneyimleyenlerin perspektifinden keşfedilmesini sağlamaktadır. Tıpta felsefe bağlamında konu ile ilgili materyallerin incelendiği (doküman analizi) ve fenomenolojik yöntemin kullanıldığı çalışmada, tıbbi olay ve durumları anlamak için felsefi bir yöntem olan fenomenolojinin tıpta büyük bir olanak olduğu sonucuna varılmıştır.
Hayat bilgisi öğretiminde çocuklar için felsefe (P4C) yaratıcı düşünme becerisi etkinliklerinin öğrencilerin yaratıcı düşünme becerisine etkisi
Araştırmanın amacı, Hayat Bilgisi Öğretiminde Çocuklar İçin Felsefe (P4C) Yaratıcı Düşünme Becerisini Geliştirici Etkinliklerin Öğrencilerin Yaratıcı Düşünme Becerisinin Gelişimine Etkisi' nin belirlenmesidir. Yapılan nitel çalışma verilerine bakıldığında ön test ve sontest arasında değişiklikler olduğu öğrnecilerin görüşlerinin tamamına yakınında özllikle tasarlarıkları ürünler olasun ifade becerileri olsun hepsinde teknik düşünme, teknolojik özelliklere dayalı projeler üretme gibi düşüncelerin çok fazla yer aldığı görülmektedir. Torrance Yaratıcı Düşünme Testi'nin A ve B formunun uygulama öncesi ve sonrasında uygulanması ile elde edilmiştir. Aşağıda bu deneceler ile ilgili ulaşılan bulguların sonuçlan özetlenmiştir. Hayat bilgisi dersinde yaratıcı düşünmeyi geliştirmeye yönelik bir program uygulanan deney grubunun ön Torrance Yaratıcı Düşünce Testleri ile son Torrance Yaratıcı Düşünce Testleri arasında son testler lehine anlamlı bir fark bulunmuştur. Deney ve kontrol gruplarının Torrance Yaratıcı Düşünce Testi sözel/şekilsel son testleri arasında yapılan istatistiksel çalışma sonrasında tüm alt boyutlarda deney grubu lehine anlamlı bir fark bulunmuştur. Anahtar Sözcükler:Yaratıcılık, Yaratıcı Düşünme, Çocuklar İçin Felsefe
Manevi danışmanlığın felsefi temelleri
Bu çalışmanın temel amacı, manevi danışmanlığın felsefi temellerini araştırmak ve bu doğrultuda felsefi kaynaklara bağlı bakış açısının manevi danışmanlık alanına sağlayacağı katkıları incelemektir. Bu bağlamda çalışmada, pratik felsefi geleneğin temeline inilerek felsefenin ruhun bakımı için gerekli görüldüğünün ve maneviyatı yadsımayıp aksine kucaklayan bir düşünme etkinliği olarak yürütüldüğünün altı çizilmiştir. Antik Yunan felsefesinin ve İslam ahlak metafiziğinin yol gösterici ve mutluluk verici boyutuyla ele alındığı çalışmada, modern manevi danışmanlık uygulamalarına teorik temel sağlayacak felsefi öğretiler ve temalar üzerinde durulmuştur. Manevi danışmanlıkta felsefi düşünmenin değerinin, modern bireyin belirsizliklerinin ve maneviyat arayışının, felsefenin din ve maneviyatla olan ilişkisinin tartışıldığı bu çalışmada, din felsefesinin temel problemlerinden olan kötülük problemi, danışanın aşkın varlıkla ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Türkiye'de manevi danışmanlık alanına felsefi bir perspektiften bakan ilk çalışma olan bu araştırmada sonuç olarak; (i) manevi danışmanlık ve rehberliğin felsefi temellerinin olduğu; (ii) manevi danışmanlık hizmeti veren manevi danışmanların, gerek danışmanlığın amaçlarına ulaşmalarında gerekse kullandıkları teknikler açısından felsefi birikimden yararlanabilecekleri; (iii) manevi danışmanlık alanında, manevi danışman ve danışan arasında gerçek bir terapötik anlamanın sağlanıp sağlanamayacağının sorgulanabilmesi ve bu terapötik anlamanın ve yorumlamanın gerçekleşebilmesi için gerekli görülen teknikler açısından felsefi kaynaklardan yararlanılabileceği saptanmıştır.
Modern ve postmodern hakikat anlayışları arasındaki ilişkiye dair kavramsal bir inceleme
Hakikat anlayışının olumsuzluklarına işaretle modernizmi reddetmek üzere ortaya çıkan postmodern düşünce, tepkisel özelliğinin bir sonucu olarak modernizme benzer şekilde olumsuzluklara yol açmaktan kendini kurtaramamış ve eleştirilerin odağı haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, postmodernizmin nihai bir düşünceyi temsil edemeyeceği iddiasını, onun modernizme yönelik tepkisel özelliği üzerinden temellendirmektir. Ayrıca modernizmin ve postmodernizmin olumsuzluklarının dışarıda bırakıldığı bir sentezin zorunluluğunu ispatlamak ve söz konusu senteze yönelik bazı imkanlara işaret etmek hedeflenmektedir. Bu amaç ve hedefler doğrultusunda; bu tez çalışmasında benzerlik, tepkisellik, birbirini gerektirme ve sentez olmak üzere modern ve postmorn düşünceler arasındaki ilişkiyi gösteren dört aşamadan oluşan kavramsal bir model geliştirilmiştir. Birinci aşama olan benzerlik olgusunu tespit etmek üzere modern ve postmodern hakikat anlayışları karşılaştırılmıştır. Benzerliğe dair elde edilen verilerden hareketle mantıksal çıkarım yoluyla diğer aşamalara geçilmiştir. Sonuç olarak, modern ve postmodern düşünceler arasında bir sentezin gerekliliği fikrine ulaşılmıştır. Çalışmamızın çağdaş felsefede modern ve postmodern düşünürlerin birbirlerine yönelik sert eleştirilerinin yerine yapıcı önerilerin sunulduğu bir tartışma zemininin oluşmasına katkı sağlaması beklenmektedir.
Panoptikondan post-panoptikona geçişte sınırların dönüşümü
Kendini modernliğin mimari bir yapılanması olarak gösteren panoptikon tasarımcısı Bentham hayattaki iken mimari bütünlüğü ile hayata geçirilememiş ancak takip eden süreçte tüm bir modern çağın ruhunu oluşturmuştur. Panoptikon modern iktidarın sınırları takip etmek için oldukça geniş bir imkân alanı sunmaktadır. Modernliğin katı disiplinlerle örülmüş sınırları özgürleşme vaadine karşılık kendini şiddetle müdafaa etme hali sınırın dışarısında bıraktığına yaşam hakkı tanımayan tutumu kendini panoptikonda göstermiştir. Güç kullanımını en aza indirmeyi hedefleyerek klasik iktidar metotlarını dönüşüme uğratan bu yeni düzen post-panoptik süreçte kendini aşarak ilerlemiştir. İktidar artık tamamen görünmez hale gelmiştir. Ve kaba güç kullanımı mekânsal sınırlandırmayı da aşarak kendini akışkanlığa bırakmıştır. Post-panoptik stratejiler sınır çizmek için arzu, teşvik, ikna ve özgürlük yollarına başvurarak mahkumlarına özgür olduklarını yanılsamasını yaşatmışlardır. Panoptik sınırlar post-panoptikonda imkân ölçülerinin en yüksek düzeyine erişmiştir.
Clausewitz ve Schmitt'te politika-savaş ilişkisine dair bir analiz
Teknolojik alanda yaşanan gelişmeler savaşlarda da köklü değişimlere neden olmuştur. Bu tezin temel amacı, savaşlarda yaşanan bu değişimler sonrasında Clausewitz'in "savaş sadece politikanın başka araçlarla devamıdır.'' argümanının geçerliliğini koruyup korumadığını Carl Schmitt'in görüşlerinden istifade ile sorgulamaktır. Bu çerçevede, tezin ilk bölümünde, savaşın kavramsal incelemesi ile savaşın felsefe içerisindeki yeri ele alınmıştır. Müteakiben savaşlarda yaşanan dönüşümler ile Clausewitz'in savaş üzerine görüşlerine yer verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde, politikanın kavramsal analizi ile Schmitt'te politik olan savaş ilişkisi incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise günümüzde savaş ile politikanın bir bağlatısının olmadığına dair iddialar incelenerek Clausewitz'in tezinin geçerlilik durumu değerlendirilmiştir.
Michel Foucault'da hümanizm sorunu
Hümanizmi; tarihin belirli dönemlerinde Avrupa toplumlarında pek çok kere yeniden gündeme gelmiş ve sıklıkla değer yargılarıyla ilişkilendirilmiş temalar bütünü olarak tanımlayan Foucault, bizâtihî bir düşünce sistemi ortaya koyamayacak kadar esnek ve tutarsız olarak nitelendirdiği bu tematiğin, din, bilim ve siyasetten derlenmiş kimi insan telakkilerine dayanmakta ve onları meşrulaştırmakta olduğunu belirtmiştir. Çoğu zaman eleştirel bir farklılaşmanın ifadesi olacak şekilde zıt kutuplarda yer alan bu hümanist temalar hususunda kendisini en çok endişelendirenin, bahsi geçen hümanizmlerden her birinin ahlâkın belirli bir biçimini bütün özgürlüklerin evrensel modeli olarak sunmaları neticesinde "insanın sınırlandırılması" olduğunu söylemiştir. Oysa Foucault açısından hümanist temanın, bir araya getirilemeyecek derecede çeşitli ve farklı düşünce ekolleri tarafından dillendiriliyor olması "insanın sınırlandırılamayacağı" anlamına gelmektedir. Bu nedenle Foucault, erken dönem çalışmalarında, insanın, varoluşunun evrensel zorunluluğu olarak rasyonel insan doğasını gören böylece onu epistemik bir çıkış noktası, tarihsel ilerleyişin merkezinde pratik bir fail şeklinde konumlandıran (aslında "insanı belirli bir bilginin nesnesi olarak inşa ettiğini" söylediği) hümanizmlere karşı eleştirel bir yaklaşım sergilemiştir. Bununla birlikte düşünürün, son dönem çalışmalarında söylem ya da iktidarın edilgen ürünü şeklinde tasarladığı özne fikrini terk ederek öznelliğe yeniden yöneldiği görülmektedir. Felsefesinin ve politik eylemin odağı olarak belirlediği kişisel etik'inde, özgür öznenin "kendimizin eleştirel ontolojisi" ve "yaşama sanatları" vasıtasıyla değişimini ve inşasını talep eden düşünürün hümanizm eleştirilerinin sınırsız özgürlük ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirecek başka bir figür için yapıldığı açıktır. Dolayısıyla Foucault, yeni bir hümanizm ve insan tanımı önermektedir. Bu bağlamda hakîkati, anlamı ve gerçekliği epistemik söylemlerle kuran insanın, modern seküler hümanizm tarafından akıl varlığı olarak tanımlandığı yerde Foucault'nun kişinin kendini gerçekleştirmesi bağlamında ortaya koyduğu hümanizmle birlikte hakîkati, anlamı ve değeri sınırsız seçme ve sınırsız zevk istemiyle yok sayan irrasyonel bir arzu varlığına dönüştüğü görülmektedir.