Pre-eclampsia

Bu konu başlığı altında 92 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklampsı̇ olgularının hemogram sonuçlarındakı̇ ı̇nflamasyon belı̇rteçlerı̇nı̇n (nötrofı̇l/lenfosı̇t oranı, platelet/lenfosı̇t oranı, monosı̇t /lenfosı̇t oranı) karşılaştırılması ve ağır preeklampsı̇yı̇ tahmı̇n etmedekı̇ yerı̇

Amaç: Çalışmamızda gebeliğinde preeklampsi tanısı alan hastaların hemogram sonuçlarında inflamasyon markerlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve monosit/lenfosit oranı (MLR) nın değerlendirilmesi ve hafif-ağır preeklampsi gelişme ihtimali olan gebeleri, normal gebelerle karşılaştırarak hafif-ağır preeklampsiyi öngörebilmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 148 ağır preeklampsi, 160 hafif preeklampsi olmak üzere toplam 308 preeklampsi ve 308 sağlıklı normotansif gebe olgusunun demografik verileri ve laboratuar testleri retrospektif olarak incelendi. Gruplar NLR, PLR ve MLR açısından incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş bakımından fark bulunmadı. Preeklampsi grubunda parite, gestasyonel yaş, doğum kilosu ve APGAR skorları kontrol grubuna kıyasla düşüktü (p<0,001). NLR preeklampsi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). PLR' de anlamlı derecede düşük olarak bulundu (p<0,001). MLR de gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: NLR ve PLR preeklampsi varlığının gösterilmesinde bir parametre olarak kullanılabilir. MLR için istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı. Anahtar Kelime: gebelik, preeklampsi, nötrofil, lenfosit, monosit, inflamasyon

GebelikKan sayımıMonosit/lenfosit oranı+4
Umut Kudret
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Pre-eklamptik ve eklamptik gebelerde bazı humoral faktörlerin araştırılması

ÖZET Preeklampsi ve eklampsi gebeliğin en ağır komplikasyonlarmdandır. Anne ve bebek mortalite nedenlerinin başında yer almaktadırlar. Bu çalışmada bu hastaların serumlarında olayın patogenezinde etkin olabilecek humoral bir faktörün varlığı araştırıldı. Yine bu hastaların plazmalarında da var olan bazı hümoral faktörlerin doğum öncesi ve sonrası miktarları belirlendi. Ayrıca aynı hasta grubunun doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısındaki değişiklikler saptandı. Yukardaki bütün parametreler normal gebelerle karşılaştırılarak çalışıldı. Pre-eklamptik ve eklamptik gebeler ile normal gebelerin doğum öncesi serumlarında absorbsiyon işlemini takiben yapılan elektroforez testlerinde normal protein bandlarından farklı herhangi bir band gözlenmedi. Belki de etiopatogenezde etkin olan hümoral bir faktör hastalığın herhangi bir döneminde ortaya çıkmakta ancak, bu dönemi saptamanın zorluğu nedeniyle gözelnememektedir. Bu çalışmada ve bu konuda yapılan çalışmaların çoğunda pre- ejclampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi plazma fibronectin, PF-4 ve B-TG düzeylerinin normal gebelere oranla arttığı saptanmıştır. Bu parametreler ile ilgili bulguların tüm 50çalışmalarda uygunluk göstermesi bu hastalarda muhtemelen trombosit aktivasyonunun ve dolayısıyla pıhtılaşma olayının artmış olabileceğini düşündürmektedir. Yine bu çalışmada pre-eklampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısının normal değerden düşük olduğu gözlendi. Bu da pre-eklampsili ve eklampisili gebelerde trombositopeninin var olduğunu, ancak bu azalmanın kemik iliğindeki hızlı tromsosit üretimi ile maskelendiği kanısını uyandırmaktadır. 51

EklampsiGebelikPreeklampsi
Salih Çetiner
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1992
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Assessment of nurses' skills regarding the care of eclamptic women in Babylon city/Iraq

Eclampsia is the development of convulsions in a pregnant or postpartum woman diagnosed with preeclampsia. The study aims to assess nurses' skills in the care of an eclamptic woman and find out the relationship between nurses' skills regarding the care of eclamptic women and demographic data such as age, resident, education level, place of work, and year of experience. A descriptive study was conducted in Babylon city among 200 nurses working in (Babel Maternity and Children Hospital and Imam Al-Sadiq Hospital in Babylon city/Iraq), and they were selected using G Power Analysis. Introductory Information Form and 'Evaluation of Nurses' Skills regarding Eclampsia Scale' were used to collect data. The mean score of immediate management of eclampsia was 47.81±5.51, monitoring women with eclampsia – Hourly score was 25.84±3.54, and the overall skills score was 73.65±8.12. A statistically significant relationship was found between nurses' skills and education levels (p<0.005). It was determined that nurses with higher education levels had higher scores. The study finding concluded that nurses have average practice in immediate management of eclampsia and monitor women with eclampsia hourly. In this context, nurses should be given educational lessons about high pressure during pregnancy, signs and symptoms, and how to deal with high pressure. Women should be educated about the complications of high blood pressure and epilepsy. Practices related to the care of women with eclampsia should be carried out for nurses.

BabylonianEclampsiaPregnancy+5
Huda Abdulhusseın Kadhım Jmaıawı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

An investigation of the role of folic acid supplementation in some biochemical changes during preeclampsia

After 20 weeks of gestation, preeclampsia is diagnosed when the mother experiences high blood pressure for the first time (systolic blood pressure of 140, diastolic blood pressure of 90) in two events, at least 6 hours apart). However, the stressed female can be affected in up to 10% of pregnancies in non-industrialized countries. The importance of folic acid has emerged recently. This research looked at how preeclampsia relates to folic acid intake and serum levels. Fifty women with different stages of disease will be studied, along with fifty healthy controls of similar age, gender and BMI. Fasting blood glucose, albumin, urea, and creatinine levels were tested. Patients diagnosed with pre-eclampsia who received a long-term folic acid vaccine would make up the first of the three study groups and the second group would consist of 25 women with IBD who had not been vaccinated against folic acid. The third group consisted of 25 pregnant women who were healthy throughout their pregnancy and had a good absorption of folic acid. The following are the instruments to be used following the code and method of operation specified by the manufacturer and exporter, a water bath, a visible spectrophotometer, and an electrolyte meter.

AlbuminsKidney function testsElectrolytes+2
Safa Shattı Okab Okab
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fetal trombofilinin preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği olgularında etkisi

Amaç: Amacımız preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği olgularında maternal ve fetal trombofili aranarak bu hastalıkların oluşumundaki etkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Mart 2007- Şubat 2008 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran 50'si çalışma grubu 50'si sağlıklı olmak üzere toplam 100 gebe dahil edildi. Çalışma grubu da preeklamptik grup (39 hasta) ve preeklampsi+IUGR grubu (11 hasta) olarak 2 alt gruba ayrıldı.Doğum sırasında tüm annelerden B12, folik asit, homosistein ve Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları, bebekten de fetal kordondan kan alınarak Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları çalışıldı.Sonuçlar: Çalışma grubu ile kontrol grubu incelendiğinde anne yaşı (p=0,329), gebelik sayısı (p=0,239) ve doğum sayısı (p=0,679) açısından istatistiksel olarak farklılık gözlenmemiştir. Ancak gebelik haftası (p<0.001) ve doğum ağırlığı (p<0.001) açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Çalışma ve kontrol grubundaki gebelerin serum B12, folat ve homosistein seviyeleri karşılaştırıldığında serum B12 (p=0,124) ve folat (p=0,609) düzeylerinde istatistiksel olarak fark saptanmamış ancak homosistein (p<0.001) seviyeleri arasında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasında hem maternal hem de fetal Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonlarının sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Yorum: Homosistein seviyeleri çalışma grubunda kontrol grubuna göre yüksek saptanmasına rağmen, maternal ve fetal Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları gibi kalıtsal trombofililer ile preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği arasında ilişki bulmadık.Anahtar kelimeler: Fetal trombofili, maternal trombofili, preeklampsi, intrauterin büyüme geriliği.

Fetal gelişme geriliğiHipertansiyonKan pıhtılaşması+2
Meliz Onbaşıoğlu
Çukurova University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik gebelerde prepartum dönemde maternal serum vasküler hücre adezyon molekülü 1 ve fibronektin düzeyleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, preeklampsi patogenezinde Vasküler Hücre Adezyon Molekülü ve Fibronektin'in rollerini ortaya koymak olup bu sebeple prepartum dönemde plazma seviyeleri ölçülmüştürGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Kliniğine 01.03.2008 ? 01.03.2009 tarihleri arasında başvuran 80 preeklamptik gebe çalışmaya alındı. Tüm preeklamptik hastlar perinatoloji servisine yatırılıp izlendi. Aynı gebelik haftasındaki 80 normotansif gebe de kontrol grubu olarak alındı. Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve Fibronektin düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay yöntemi ile ölçüldüBulgular: Preeklamptik gebelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve fibronektin değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla P:0,043 ve 0,0001). Preeklamptik gebelerde, plazma fibronektin ve Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 konsantrasyonları ve sistolik- diastolik kan basıncı değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı ve ayrıca doğumda gebelik haftası ve bebek ağırlığı değerleri ile sistolik ?diastolik kan basıncı değerleri arasında negatif korelasyon saptandıSonuç: Biz çalışmamızda Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve Fibronektin değerleri ile preeklampsi patofizyolojisi arasında ilişki olduğunu saptadık. Yükselmiş Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve fibronektin değerlerinin endotel disfonksiyonu ile ilişkili olduğunu saptamamıza rağmen her iki molekülün preeklampsi patogenezindeki spesifik rollerinin ortaya konabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardırAnahtar Sözcükler: Vasküler Hücre Adezyon Molekülü, Fibronektin, Preeklampsi, Gebelik.

Adezyon molekülleriFibronektinlerGebelik+2
Eren Doğan
Çukurova University
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsi hastalarında interlökin 10 geni promotor (2849 A-G) ve anjiyotensin dönüştürücü enzim geni intron 16 insersiyon/delesyon polimorfizmlerinin ve genotip dağılımlarının araştırılması

Preeklampsi, patofizyolojisinde plasental, maternal, immün ve genetik faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülen, hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Preeklampsi oluşumunu birçok çevresel faktör yanında genetik yapının da etkilediği ve birçok aday genin varlığı rapor edilmiştir. Ancak bu genlerin birbirleri ve çevresel etkenlerle olan etkileşimleri ile preeklampsi üzerine olan etkileri halen anlaşılmış değildir.Bu çalışmada, 126 preeklamptik ve 116 normal gebe kadın, preeklampsi ile interlökin-10 (IL-10) 2849 promotor ve anjiyotensin dönüştürücü enzim (ADE) geni intron 16 insersiyon/delesyon (I/D) polimorfizmleri arasındaki ilişki bakımından araştırılmıştır. Ayrıca çalışmamızda bu polimorfizmlere ait genotip ve allel frekanslarının normal ve preeklamptik olgulardaki dağılımı incelenmiştir.Çalışma sonuçlarımıza göre preeklamptik ve normal gebe kadınlar genotip frekansları bakımından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark belirlenmiştir. IL-10 geni 2849 promotor polimorfizmi bakımından preeklamptik kadınlarda; AA genotipine sahip olguların normal gebe kadınlardan daha yüksek olduğu saptanmış (p=0,030), GG genotipi ile preeklampsi arasında ise bir ilişki saptanamamıştır. ADE geni I/D polimorfizminde kodominant, dominant ve resesif modeller uygulanmış ve kodominant modeli bakımından preeklamptik kadınlarda; DD genotipine sahip olguların normal gebe kadınlardan daha yüksek olduğu saptanmış (p=0,016),ancak II genotipi ile preeklampsi arasında bir ilişki saptanmamıştır. Dominant modelde de (DD, II+DI) DD genotipi ile preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,006). Resesif modelde ise II genotipi ile preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0,977). IL-10 geni 2849 promotor polimorfizmi için, G allel frekansı hasta grubunda %85.7 bulunurken kontrol grubunda %87.5 olarak (p=0,564), ADE geni I/D polimorfizmi için D alleli hasta grubunda %64.6 bulunurken kontrol grubunda %56.1 olarak bulunmuştur (p=0,062). Preeklamptik ve normal gebe kadınlar allel frekansları bakımından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark belirlenememiştir.

Anjiyotensin konverting enzimGebelikGenler+5
Ceyhun Bereketoğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik gebelerde iv. Magnezyum Sülfat tedavisinin Bupivakain ile oluşturulan spinal anesteziye etkisi

Çalışmamızda normal ve preeklamptik gebelerde i.v. magnezyum sülfat tedavisinin amid grubu bir lokal anestezik olan bupivakain ile oluşturulan spinal anesteziye etikileri araştırıldıSağlık Bakanlığı Etik kurul onayı alınarak çalışmamıza spinal anestezi altında elektif sezaryen operasyonu ile doğum yapacak olan 32 si normal sağlıklı ve 32 si preeklampsi tanısı almış toplam 64 gebe alındı. Normal ve preeklamptik gebeler; i.v. magnezyum sülfat tedavisi alan ve almayan olmak üzere toplam 4 gruba ayrıldı. Buna göre I. Grubu (n=16) % 5 dekstroz infüzyonu alan normal gebeler, II. Grubu (n=16) İ.V. Magnezyum sülfat infüzyonu alan normal gebeler, III. Grubu (n=16) % 5 dekstroz infüzyonu alan preeklamptik gebeler ve IV. Grubu (n=16) İ.V. Magnezyum sülfat infüzyonu alan preeklamptik gebeler oluşturdu. Tüm gruplara 12,5 mg % 0,5 hiperbarik bupivakain ile T3-4 aralığından spinal anestezi uygulandı. Gebelerde intraoperatif ve postoperatif hemodinamik değişkenler, sensoriyel blok süreleri, sensoriyel ve motor blok başlama süreleri, maksimum sensoryel blok seviyesi ve maksimum blok seviyesine ulaşma süreleri, bromage skorunun gerileme süreleri, intraopretif analjezik ve efedrin gereksinimleri, anestezi kalitesi, ve spinal anestezi süreleri ile kan ve BOS magnezyum düzeyleri ölçülerek kaydedildi.Kan ve BOS magnezyum düzeyleri magnezyum tedavisi alan preeklamptik gebelerde almayan gruplara göre önemli derecede yüksek bulundu (p<0.01). Sistolik ve diastolik arter basınçları preoperatif, intraoperatif 1., 5., 15., 30. dakikalarda Grup III ve Grup IV'de Grup I ve Grup II'ye göre istatiksel olarak yüksek bulundu (p<0.05). Sensoryel ve motor blok başlangıç sürelerinin magnezyum tedavisi uygulanan Grup II ve Grup IV de Grup I ve Grup III'e göre önemli derecede uzun, anestezi sürelerinin ise daha kısa olduğu belirlendi (p<0.05). Magnezyum sülfat tedavisi alan preeklamptik gebelerde almayan gruplara göre anestezi kalitesi benzer ancak ek analjezik ihtiyacı önemli derecede daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). İV. magnezyum sülfat tedavisinin bupivakain ile oluşturulan spinal anestezide sensoryel ve motor blok başlangıç sürelerini uzattığı, anestezi süresini kısalttığı ve dolayısıyla erken analjezik ihtiyaca neden olduğu kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Spinal anestezi, magnezyum sülfat, preeklampsi

AnesteziAnestezi-spinalBupivakain+3
Mustafa Atcı
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adölesan gebelikler: Maternal ve fetal sonuçlar

Amaç: Adölesan terimi çocukluktan erişkinliğe geçişi tanımlamakta ve Dünya Sağlık Örgütü adölesanlığın 10-19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan tüm dünya ülkelerinde adölesan gebelikler çok önemli bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Adölesan gebeler maternal ve fetal açıdan yüksek riskli gebeliklerdir. Bu çalışmada hastanemizde adölesan ve adölesan olmayan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01.01.2008-01.08.2011 tarihleri arasında başvuran ve 20 hafta üzerindeki, canlı, tekil doğum yapan 19 yaş altı gebelerin ve aynı dönemde doğum yapmış 19 yaş üstü gebelerin gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, eşiyle resmi nikahlı olması, eşiyle akrabalık), obstetrik sonuçları (doğumda gestasyonel yaş, doğum şekli, doğum kilosu, 1. ve 5. dakika Apgar skorları. anemi varlığı) ve obstetrik komplikasyonlar (preterm doğum, intaruterin gelişme geriliği, oligohidramnios, gestasyonel diyabet, makrozomi, plasental anomali, fetal distres) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Adölesan grupta 80, adölesan olmayan grupta 102 kişi yer almaktaydı. Adölesan gruptakilerin yaş ortalaması 16,68±0,883 olup adölesan olmayanların yaş ortalaması 29,09±5,929 `dur (P<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların gebelik sayılarının ortalaması 1,20±0,461 iken, adölesan olmayan kadınların gebelik sayılarının ortalaması 2.49±1.627 dur (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,09±0,284 iken, adölesan olmayan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,25±1,431'dür (p<0,05). Adölesan kadınların 42'sinde (%52,5), adölesan olmayan kadınların 6'sında (%5,9) eşiyle arasında resmi nikâh yoktur (p<0,05). Adölesan grup ile olmayan grup eşiyle akrabalık olması açısından karşılaştırıldığında adölesan grupta 18 (%22,5), adölesan olmayan grupta10 (%9,8) kadın eşiyle akrabadır ( p< 0,05). Araştırmadaki adölesan kadınlar ortalama olarak 36,55±3,456 gebelik haftasında, adölesan olmayanlar ise 37,37±3,073 gebelik haftasında canlı doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan kadınların 31'i (%38,8) sezaryen ile doğum yaparken, adölesan olmayan kadınların 58'i (%56,9) sezaryen ile doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan olanların ve olmayanların bebeklerinin doğum ağırlığı (2796,69±812,345 gr, 2892,60±747,800 gr, p=0,717), birinci dakika apgar skorlarının ortalaması (6,96±2,292, 7,43±1,656, p=0,480), beşinci dakika apgar skorlarının ortalaması ( 8,41±2, 8,71±1,390,p=0,223) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Adölesan olan grupta olmayan gruba oranla preterm doğum (%37,5 (30/80), %21,6 (22/102)), preeklamsi (%31,3 (25/80), %14,7 (15/102)), intrauterin gelişme geriliği (%20 (16/80), %9,8 (10/102), p=0,050), fetal distres (%20 (16/80), %8,8 (9/102)), konjenital anomali (%16,3 (13/80), %5,9 (6/102)), anemi (%40 (32/80), %12,7 (13/102)) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p<0,05) Adölesan olan grup ile olmayan grup arasında plasental anomali (%1,3 (1/80), %2,9 (3/102), p=0,440), oligohidramnios (%18,8 (15/80), %9,8 (10/102)), p=0,082), gestasyonel diyabet (%5 (4/80), %9,8 (10/102), p=0,227), makrozomi (%6,3 (5/80), %4,9 (5/102), p=0,692) görülmesi açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Adölesan gebelerde preterm doğum, preeklamsi, fetal distres, konjenital anomali oranlarının anlamlı derecede yüksek çıkması bu gebelerde maternal ve perinatal morbidite ve mortalite riskinin arttığını göstermektedir. Anne ve çocuk sağlığı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının adölesan gebeliklerin önlenmesi ve karşılaşılması durumunda ise bu gebelerin sıkı antenatal takibi ve riskleri konusunda uyanık olması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Adölesan gebelik,fetal sonuçlar, maternal sonuçlar

Doğum-prematürErgenlerFetüs+6
Rauf Melekoğlu
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trombofili saptanan gebelerde perinatal sonuçların değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda belirlediğimiz kriterler çerçevesinde trombofili saptanan ve gebe olarak başvuran hastalara uygulanan tromboprofilaksi ile perinatal sonuçları (gebelik kaybı, preeklampsi, preterm doğum, venöz tromboz vb) değerlendirdik. Kontrol grubunda da aynı dönemde trombofili taranıp trombofili taraması negatif olan hastalardaki benzer perinatal sonuçları gözlemlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe Polikliniğinde Haziran 2010 ile Şubat 2012 tarihleri arasında gebelik takibi yapılan hastalar yer aldı. Daha önce tekrarlayan gebelik kaybı nedeni ile düşük araştırması yapılmış olup, etyolojik nedenlerden sadece trombofili testleri pozitif çıkan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara gebeliğin ilk trimesterinde tromboprofilaksi başlandı ve hastaların demografik özellikleri, önceki gebelik öyküsü, trombofili tipi ve trombofilik defekt sayısı kaydedildi. Doğum şekilleri ve perinatal sonuçları prospektif olarak incelendi. Araştırmamızın kontrol grubu ise aynı dönem içerisinde gebe polikliniğine başvurup, tekrarlayan gebelik kaybı nedeni ile düşük araştırması yapılmış olan ve etyolojik nedene ait bulgu saptanamayan gebelerden oluşturuldu. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Çalışmada rekürren gebelik kaybı nedeni ile gebelik öncesi etyolojik tarama yapılıp trombofili saptanan 60 gebe çalışma grubuna ve trombofili dahil etyolojik neden saptanamamış 50 gebe ise kontrol grubuna alınmıştır. Trombofili olan grup ile olmayan grup arasında 1. trimester kayıp (% 11,7 (7/60), % 8 (4/50), p=0,487), 2. trimester kayıp (% 0 (0/80), % 2 (1/50), p=0,487), 3. trimester kayıp (% 1,7 (1/60), % 0 (0/50), p=0,487), preeklampsi ve eklampsi gelişimi (% 3,3 (2/60), % 8(4/50), p=0,257), gebelik haftasına göre küçük bebek görülmesi (% 3,3 (2/60), % 4 (2/50), p=0,619), preterm doğum görülmesi (% 16,7 (10/60), % 10 (5/50), p=0,232), venöz tromboz gelişimi (% 11,7 (7/60), % 6 (3/50), p=0,246) oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Trombofili saptanan grupta sezaryenle doğum oranı % 55 (33/60) iken kontrol grubunda % 18 (9/50) olarak bulunmuş ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. (p=0,000)Sonuç: Çalışmamızda trombofili saptadığımız grupla trombofili saptanmayan grup obstetrik sonuçlar açısından karşılaştırıldığında; doğum şekli dışındaki diğer sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalara uygulanan tromboprofilaksi ile iki grup arasında benzer sonuçların çıkması olağan karşılanabilir. Tedavinin etkinliğini değerlendirmek ve trombofilinin gebelik üzerine etkilerini net olarak ortaya koyabilmek için daha geniş katılımlı, prospektif randomize çalışmalar planlanmasına ihtiyaç vardır.?

AbortusDoğum-prematürGebelik+4
Yusuf Taner Kafadar
Çukurova University
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsili ve normal gebelerde Anjiyotensin II Tip 2 Reseptör Geni A1675G ile Interlökin 4 Geni-590 (C>T) polimorfizmlerinin ve genotip dağılımlarının araştırılması

Gebeliklerin yaklaşık %3-5' inde görülen, oluşumunda maternal, plasental, immün ve genetik faktörlerinrol oynadığı, hipertansiyon ve proteinuri ile tanısı konulan insan gebeliğine özgü ciddi bir rahatsızlıktır. Gebeliğin fizyolojisinde yer alan birçok biyolojik yolakta etkili pek çok genin preeklampsinin kalıtımında çeşitli rollere sahip olduğu düşünülmektedir. Yapılan farklı tipte çok sayıda genetik çalışma, preeklampsinin genetik kökeni ile ilgili bilmeceyi çözmek için yeterli değildir.Bu çalışmada 131 preeklampsili gebe ve 86 sağlıklı gebe, preeklampsi ile anjiyotensin 2 tip II reseptör geni (AT2-R) A1675G ve interlökin 4 (IL-4) geni -590 C>T polimorfizmleri arasındaki ilişki bakımından araştırılmıştır. Ayrıca çalışmamızda bu polimorfizmlere ait genotip ve allel frekanslarının normal ve preeklamptik olgulardaki dağılımı incelenmiştir. Çalışma sonuçlarımıza göre preeklamptik ve normal gebe kadınlar genotip frekansları bakımından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark belirlenmemiştir. AT2-R geni 1675 polimorfizmi bakımından preeklamptik kadınlarda A alleline sahip olguların, normal gebe kadınlardan daha yüksek olduğu belirlenmiştir. (p=0.033). AG+AA genotipleri frekansı, GG genotipi frekansı ile karşılaştırıldığında GG genotipi preeklamptik grupta %78.5 iken, kontrol grubunda %89.5 olarak bulunmuştur. Bu genotipler bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p=0.034). IL-4 geni -590 polimorfizminde genotip (p=0.456) ve allel (p=0.310) frekansları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştırSonuç olarak, gelecekteki çalışmalarda preeklampsi ile ilişkili olabileceği düşünülen genler ile polimorfizmler daha geniş çalışma gruplarında değerlendirilmelidir.Anahtar sözcükler: Preeklampsi, Anjiyotensin II Tip 2 Reseptör Geni, İnterlökin 4 Geni, Polimorfizm

Anjiyotensin IIPolimorfizm-genetikPreeklampsi+1
Lütfiye Özpak
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklamptik olgularda anjiyojenik ve anti-anjiyojenik faktörlerin araştırılması

Preeklampsi gebeliğin 20. haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri karakterize bir hastalıktır. Maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Preeklampsinin patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamasa da plasental anjiyojenik ve antianjiyojenik faktör dengesinde bozulma ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle son zamanlarda preeklampsinin etiyolojisinde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin önemi artmıştır. Çalışmamızda preeklamptik olgularda bazı önemli anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin seviyelerinin belirlenmesi ve hastalığın seyri üzerindeki rollerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Araştırma Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi kliniklerinde 24-42 haftalık gebeliği olan preeklampsi nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Bu tezin kapsamında 41 preeklamptik kadın ve maternal yaş olarak uyumlu 32 sağlıklı hamile kadınların serum örneklerinde PlGF (Placental Growth Factor), VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor), sFlt–1 (Soluble Fms-Like Tyrosine Kinase–1) ve sEndoglin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüş ayrıca hemogram, tam idrar tahlili, glukoz, BUN, üre, kreatinin, ALT, AST, potasyum gibi biyokimyasal parametreler de değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırma yapıldığında sFlt-1 ve sEndoglin seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). PlGF seviyeleri ise hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur(p<0,05). Ancak VEGF seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak ölçülmelerine rağmen aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak çalışmamıza göre preeklampside sFlt-1 ve sEndoglin gibi antianjiyojenik faktörlerin seviyeleri artarken, anjiyojenik bir faktör olan PlGF'ninki azalmıştır. Böylece sFlt-1, sEndoglin ve PlGF gibi testlerin kombine edilerek preeklampsinin tanı ve takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EndoglinEtyolojiGebelik+3
Muhammet Hanifi Kızılyer
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsi takibinde serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Preeklampsi 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon, proteinüri ve ödem ile karakterize bir hastalıktır. Maternal/perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiş olmasına karşın hastalığın patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Preeklampsiye yol açan risk faktörlerinin değerlendirildiği pek çok yöntem önerilmiştir. Geçmişte preeklampsi öngörüsüne dair kullanılan yöntemler genellikle biyokimyasal olmayan belirteçlere odaklı olarak yapılmakta iken günümüzde ise biyokimyasal belirteçlere doğru bir kayma söz konusudur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda pek çok biyokimyasal ajan preeklampsi tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada preeklampsi takibinde bazı serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda serum nesfatin, ezrin, plasental protein 13, hypoxia inducible factor 1- α subunit (HIF1A), nörofilin 1 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada tedavi öncesi preeklampsili (n = 35), tedavi sonrası preeklampsili (n = 35) ve sağlıklı kontrol (n = 20) grubu olmak üzere toplam 90 numune değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde tedavi öncesi nesfatin-1 ve ezrin düzeyleri tedavi sonrası ve sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde daha düşük, HIF-1A düzeyi ise anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yine yapılan analizler neticesinde tedavi öncesi ve sonrası preeklampsili hastalarda PP13 düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında nesfatin, ezrin, HIF1A, PP13 ve NRP1'in preeklampsi öngörüsünde önemli biyobelirteçler olduğu söylenebilir.

BiyobelirteçlerEzrinGebelik+4
Abdalrhman Kuba
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsi tanısı alan gebelerin sosyal destek ve anksiyete düzeylerinin prenatal bağlanmaya etkisi

Bu araştırma, preeklampsi tanısı alan gebelerin sosyal destek ve anksiyete düzeylerinin prenatal bağlanmaya etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Vaka kontrol gruplu, tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma, Eylül 2015-Ağustos 2016 tarihleri arasında, Adana il merkezinde bulunan iki hastanenin kadın doğum servisleri ve polikliniklerinde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, belirtilen hastanelerin adı geçen servislerinde yatan, preeklampsi tanısı alan ve polikliniklerine rutin antenatal takip için başvuran gebeler, örneklemini ise, araştırma katılım kriterlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 313 gebe (101 vaka, 212 kontrol) oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında gebelerin tanıtıcı özelliklerini içeren "Kişisel Bilgi Formu", "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ)","Durumluk-Sürekli Anksiyete Ölçeği (DSAÖ)" ve "Prenatal Bağlanma Envanteri (PBE)" kullanılmıştır. Preeklampsi tanısı alan vaka grubundaki gebelerin ÇBASDÖ toplam puan ortalamasının 69,14±11,20, kontrol grubundaki gebelerin 71,93±10.10 olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Vaka grubundaki gebelerin Durumluk Anksiyete Ölçeği (DAÖ) puan ortalamasının 48,46±2,13, kontrol grubundaki gebelerin ise 39,63±9,67 olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Vaka grubundaki gebelerin Sürekli Anksiyete Ölçeği (SAÖ) puan ortalamasının 41,45±9,98, kontrol grubundaki gebelerin 42,20±9,12 ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamsız olduğu belirlenmiştir (p>0.05). Vaka grubundaki gebelerin PBE puan ortalamasının 62,31±10,19, kontrol grubundaki gebelerin ise 62,13±11,28 olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamsız olduğu belirlenmiştir (p>0.05). Araştırmada vaka ve kontrol grubunda ÇBASDÖ ve alt boyutları ile PBE arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<0.05). Vaka ve kontrol grubunda DAÖ ve SAÖ ile PBE arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Araştırmada preeklampsi tanısı alan vaka grubunun sosyal destek düzeyinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu, durumluk anksiyetelerinin daha yüksek olduğu ve prenatal bağlanma düzeyinin benzer olduğu saptanmıştır. Doğum öncesi bakımda rol alan ebe ve hemşirelerin, preeklampsi tanısı alan gebelerin sosyal destek, anksiyete ve prenatal bağlanma düzeylerini değerlendirmesi önerilmektedir.

AnksiyeteGebelikPreeklampsi+2
Pınar Kara
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrauterin gelişme geriliği tanısı konulan fetüslerin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: İntrauterin gelişme geriliği (İUGG) artmış erken doğum riskiyle yenidoğan morbidite ve mortalitede yaptığı artış sebebiyle prenatal bakımın ana zorluklarından biri olmaktadır. Amaç erken doğumdan fayda görecek fetüsleri zamanında tanımlamak ve uygun yönetimle doğum zamanını iyi planlanlamak ve anne karnında ölüm riskini ve yenidoğan morbiditesini en aza indirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 01 Ocak 2015- 01 Ocak 2019 Tarihleri Arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bilim Dalı`nda İUGG tanısıyla takibe alınmış 452 hastanın demografik özellikleri ve perinatal sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya İUGG tanısı konan tekil gebelikler alındı. Konjenital anomali olmayan 334 (%73,9) hastanın gelişme geriliği tipi, tanı aldığı gebelik haftası, tahmini fetal ağırlığı (TFA), doğum haftası, preeklampsi varlığı, doppler bulguları, doğum kilosu, doğum şekli, doğum haftası, 5.dk Apgar skoru, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı kayıt edildi ve tüm bu parametrelerin yenidoğanın olumsuz sonuçlarıyla ilişkisi ele alındı. Bulgular: Çalışmada 118 (%26,1) hastada konjenital anomali saptandı, 334 (%73,9) hastada konjenital anomali saptanmadı. Bebeğinde anomali saptanmayan annelerin yaş ortalaması 29,6±6,4 (min-maks:17-45) şeklindedir. İUGG tanı gebelik haftası ortalaması 30,9±4,5 (min-maks:18-39)'dır. Hastaların doğum haftası ortalaması 34,4±4,5 (min-maks:22-41)'dır. Hastaların 41`inde (%12,7) sigara kullanımı mevcut, 283`de (%87,3) sigara kullanımı yoktu. Hastalar tanı aldıkları gebelik haftasına göre <27+6, 28-31, 32-36, >37 olarak dört grupta incelendi. Hastaların 113`ünde (%33,8) asimetrik İUGG, 221`inde (%66,2) simetrik İUGG görüldü. Anomali olmayan grupta hastaların 273`ünde (%81,7) preeklampsi oluşmadı, 61`inde (%18,3) preeklampsi oluştu. Doppler bulguları 141 (% 43,1) hastada normal, 193 (%56,9) hastada bozulmuş olarak saptandı. Plasental kanama ve kronik dekolman gibi anormal bulgular ve doppler bozukluğu ele alındığında preeklampsili hastalar ile preeklampsi olmayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptansa da, 5.dk Apgar skoru, ölü doğum, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ele alındığında preeklampsi olmayanlar ve olanlar arasındaki sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak fark anlamlı değildi. Verilerimiz doppler bulgularının şiddeti ile perinatal sonuçların kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yine çalışmamız TFA<%3percentil olmasının bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilediğini gösterdi. Sonuçlar: Çalışmada İUGG ve eş zamanda preeklampsi yaşanan gebeliklerde erken doğumun anlamlı şekilde yüksek olduğunu saptadık. Fakat, >35 gebelik haftasında preeklampsi olan ve olmayan grupta perinatal sonuçlar benzer ve her ikisinde sonuçlar olumlu idi. Bu verileri dikkate aldığımızda geç başlangıçlı preeklampsinin bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilemediğini, fakat erken başlangıçlı preeklampside erken doğum nedeniyle ortaya çıkan prematüritenin de yenidoğan morbidite ve mortalitesindeki artışa önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. Çalışmamız çok erken büyüme kısıtlı fetüsün belirsizlikler varlığında doğumun geciktirilmesinin bazı ölü doğumlarla sonuçlandığını, ancak beklenmeden yapılmış doğumun hemen hemen eşit sayıda yenidoğan ölümü oluşturduğunu ve her iki yaklaşımın da 2 yaş ve altındaki nörogelişimsel sonuçları iyileştirmediğini düşündürmektedir. Çalışmamızda 35 gebelik haftası üzerinde total mortalitenin sadece 5(%2.8) ve sadece 2 (% 1,0) bebekte sekel olduğunu dikkate alarak fetal iyilik hali izin verdiği halde ve erken doğum için başka endikasyonların bulunmadığı sürece 37.gebelik haftasına kadar doğumun ertelenmesinin faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Veriler ışığında çalışmamız, üçüncü basamak bir hastanedeki kayıtların irdelendiği, güncel, literatüre yeni katkılar sunan, daha ileri araştırmalar için araştırmacılara yol gösterici bir çalışmadır.

Fetal gelişme geriliğiFetüsGebelik+3
Gulmıra Alıyeva
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipertansiyon ile komplike olmuş gebelerde serum nöropeptid-FF ve catestatin düzeylerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi ve etyopatogenezdeki rollerinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda hipertansif ve normotansif gebe kadınların serumlarındaki Nöropeptid-FF ve Catestatin düzeylerini kendi aralarında karşılaştırarak gebeliğin hipertansif hastalıklarındaki olası değişimlerini saptamayı ve gebeliğin hipertansif hastalıklarındaki olası yerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullandık. Neuropeptide FF ve Catestatin düzeyleri Enzim Linked Immunoassay (ELISA) yöntemiyle analiz edildi. Hasta ve kontrol gruplarının Nöropeptid-FF ve Catestatin değerleri Mann-Whitney ve Ki-kare(Chi-Square) testi ile analiz edildi. Analiz için SPSS programın 21. versiyonu kullanıldı. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Gebe polikliniğine başvuran 19 ile 42 yaş arasındaki, 39 adet sağlıklı ve 39 adet hipertansiyon ile komplike toplam 78 gebe kadın çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bir Catestatin değeri saptandı ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,000). Hasta grubunda Catestatin değeri 31,61±12,54; kontrol grubunda bu değer 48,46±22,45 olarak bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Nöropeptid-FF değeri ise kontrol ve çalışma grubunda fark saptanmadı (p=0.916). Dolayısıyla Nöropeptid-FF değeri hasta grubunda 134,30±93,72; kontrol grubunda bu değer 139,49±96,41 olarak bulundu ve istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Araştırmamızın analiz sonuçlarına göre, Catestatin için hasta grubu ile kontrol grubu arasında %5 önem seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu. Nöropeptid-FF için hasta ve kontrol grubuna göre daha düşük bir değeri bulunmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, Nöropeptid-FF, Catestatin, Hipertansif Hastalıklar

EtyopatogenezGebelikGebelik komplikasyonları+5
Hamdin Günsel
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklampsi etiyopatogenezinde antimülleriyan hormon ve ilişkili miRNA'ların rolü

Amaç: Preeklampsi gebelikte en sık görülen komplikasyonlardan olup maternal ve perinatal morbidite ile mortalitenin en önemli nedenidir. Preeklampsi etiyopatogenezinin aydınlatılabilmesi, hastalığı önleyebilmek ve tedavi yöntemleri geliştirebilmek bakımından önemli bir adım olup hem maternal hem de perinatal sağlığa önemli katkıları olacaktır. Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezinde fetal cinsiyet ve AMH, AMHIIR, VEGF ve microRNA-26, microRNA-126, microRNA-155 ile microRNA-210'un rolünün araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya 20 preeklampsi, 20 kontrol grubu hastası olmak üzere toplam 40 hasta dahil edildi. Hem maternal serumda hem de plasentada preeklampsi etiyopatogenezinde oldukça önemli olduğu düşünülen miR-26, miR-126, miR-210, miR-155 miRNA'ların ifade düzeyleri qPCR yöntemi kullanılarak belirlendi. Ayrıca plasenta örneklerinde AMH, AMHIIR, VEGF genlerinin ifade düzeyleri hem immünohistokimyasal hem de qPCR yöntemleri ile tespit edildi. Bulgular: İmmnohistokimyasal değerlendirmede, AMH primer antikor ve AMH reseptör ve VEGF antikor immünreaktivitesinin preeklampsi grubu sinsityotrofoblast hücrelerinde azaldığı; endotel hücrelerin VEGF primer antikoru immünreaktivitesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azaldığı, VEGF'nin plasenta ekstra embriyonik mezoderm bölgesinde ekspresyonunun kontrol ve preeklampsi grubunda anlamlı farkı olduğu tespit edildi. Plasental dokudan elde edilen örneklerde yapılan qPCR analizlerinde, AMH ve AMHIIR mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak artmış olduğu; VEGF mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azalmış olduğu gösterildi. Serum ve plasentadan alınan örneklerde miRNA'lar için yapılan qPCR analizleri sonucunda; preeklampsi grubunda miR-26 ifadesinin serum örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği, plasenta örneklerinde ise anlamlı olarak azaldığı; miR-126 ifadesinin serumda anlamlı olarak azaldığı ancak plasental ifadesinde anlamlı fark olmadığı; miR-155 ile miR-210 ifadesinin ise hem serum hem plasenta örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülen çeşitli moleküller hem serum hem plasentada incelenmiştir. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda preeklampsi hastalarının serum ifadelerinde anlamlı farklılık saptanan miRNA moleküllerinin, preeklampsinin erken tanınması için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca plasental doku örneklerinden izole edilip ifadeleri değerlendirilen hem AMH, AMHIIR, VEGF mRNA genlerinin hem de miRNA'ların preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili moleküller oldukları düşünülmektedir. Çalıştığımız moleküllerle ilgili literatürde farklı görüşler olduğu, ancak yeni moleküller olmaları ve bu sebeple kısıtlı literatür verisi elde edilebilmesi nedeniyle daha fazla ve geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.

Antimüllerian hormonEtyopatogenezGenetik+2
Didem Çırak
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında oksidatif dengenin rolü

AMAÇ: Preeklampsi, preterm doğumun önemli nedenlerinden biridir. Preeklamptik anneden doğan preterm bebeklerde oksidatif hasar ile ilişkili respiratuvar distres sendromu (RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriozus (PDA) gibi hastalıkların ortaya çıkmasında preeklampsinin yarattığı oksidatif ve antioksidatif durumun etkisi olduğu bilinmektedir. Bu çalışmalardaki çelişkili sonuçlar göstermektedir ki preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif dengenin belirsizliği hala devam etmektedir. Çalışmamızda preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif ve antioksidatif durumu 8 Hydroxy-2-Deoxy-Guanosine (8-OHdG), Total Oxidant Status/Total Antioxidant Status (TOS/TAS), Advanced Oxidative Protein Products (AOPPs) ile değerlendirmek ve oksidatif stresin rol oynadığı RDS, BPD, ROP, İVK, NEK, PDA gibi serbest radikal hasarı ile ilişkili hastalar arasındaki ilişkisini göstermek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2021 ile Ocak 2022 tarihleri arasında doğum haftası 37 haftanın altında preeklamptik anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek hasta grubu ve preeklamptik olmayan anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek kontrol grubu olarak alındı. Toplam 60 preterm bebeğin kord kanında, 1., 3. ve 7. günde ardışık olarak alınan serum örneklerinde TOS, TAS, 8-OHdG ve AOPPs biyobelirteçleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grunundaki bebeklerin oksidan ve antioksidan durumu, protein ve DNA hasar düzeyleri karşılaştırıldı. Bu biyobelirteçler düzeyleri ile yatışı boyunca ortaya çıkabilecek oksidatif hasarın neden olduğu hastalıklar (RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA) arasındaki ilişki incelendi. Tüm istatistiksel analizler SPSS 25.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 31,73±3,63 hafta, ortalama doğum ağırlığı 1745,33±809,86 g idi. Kontrol grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 32,43±3,44 hafta, ortalama doğum ağırlığı 2117,5±746,12 g idi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre RDS, NEK ve PDA sıklığı daha yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). BPD, ROP ve IVK açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında AOPPs seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Hasta ve kontrol grupları arasında kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında 8-OHdG ve TAS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord kanındaki TOS seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arasındaki bu fark istatistiksek olarak anlamlıydı (p=0,005). Hasta ve kontrol grupları arasında 1., 3. ve 7. günlerdeki TOS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Yaşamının ilk 1 haftasında ardışık bakılan TOS, TAS, 8-OHdG, AOPPs seviyeleri ile oksidatif stress ile ilişkili hastalıklar olan RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif hasarın erken tanısında yeni bir biyobelirteç olarak AOPPs kullanılabilir. AOPPs'un oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında kullanılabilirliği ile ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnnelerBebeklerErken teşhis+3
İzel Kutlu Can
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli, insülin düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsi etyolojisini aydınlatmak amacıyla preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri komplike olmamış normal gebelerle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalına başvuran 18-40 yaş arası 24-40 hafta arasında sağlıklı 30 gebe ve preeklampsi tanısı almış 34 gebe dahil edildi. Gebelerin yaş, eğitim düzeyi, boy/kilo ölçümleri, gebelik sayısı, paritesi, sigara kullanma alışkanlığı, sistemik hastalık varlığı, önceki gebelik öyküleri sorgulandı. Venöz kan örnekleri alındıktan sonra FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri çalışıldı. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 preeklamptik gebenin yaş ortalaması 27,5, kontrol grubundaki 34 gebenin ise 28,6 idi. Preeklamptik gebelerin %35,3ü nullipar, kontrol grubunun ise %26,7 si nullipardı.(p:0,06) Hasta grubunda %11,8 oranında preeklampsi, %5,9 IUMF ve %2,9 oranında erken doğum öyküsü vardı. Preeklamptik grupta BMI kontrol grubuna göre yüksek saptandı.(p<0,05) Hasta grubunda CRH, üre, ürik asit, AST, ALT, GGT, klor, trigliserit, insülin ve HOMA düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı.(p<0,05) Kalsiyum düzeyleri preeklamptik grupta daha düşüktü.(p<0,05) FABP4 düzeyleri her iki grupta benzer saptandı.(p:0,98) Glikoz, LDH, ALP, LDL, total kolesterol düzeyleri preeklaptik grupta daha yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Her iki grupta kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve HDL düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı. Sonuç: Yüksek lipid düzeyleri ve insülin direnci preeklampsi patogenezinde etkin rol almaktadır. CRH düzeylerinin de preeklamptik gebelerde yüksek saptanması preeklampsinin erken tanısında yeni bir marker olabileceği umudunu taşımaktadır. FABP'ün preeklampsideki rolünün net olarak aydınlatılabilmesi için daha geniş gruplarda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, FABP4, CRH

Adrenokortikotropik hormonElektrolitlerGebelik+7
Nazan Özgür
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne başvuran preeklampsi olgularında MPV ve trombosit düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda; gebelik döneminde rutin izlemlerin yapıldığı birinci basamakta, preeklampsinin bazı hematolojik parametreler üzerinden öngörülebilir bir durum olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: M.C.B.Ü. KHD Servisi'nde 01.01.2012 ile 01.10.2017 tarihleri arasında doğum yapan 56 preeklampsi tanılı gebe ve 116 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Preeklampsi grubundan tanı anına (ort. 30,78. gestasyonel hafta) ve tanıdan 2-6 hafta öncesine (ort. 34,42. gestasyonel hafta) ait olmak üzere 2 ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Kontrol grubunun ise doğum anına ( ort. 39,43. gestasyonel hafta) ve doğumdan 2-6 hafta öncesine ( ort. 35,46. gestasyonel hafta) ait iki ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Hemogram sonuçlarından gestasyonel haftası daha erken olan birinci hemogram, geç olan ise ikinci hemogram olarak adlandırıldı. Her hastanın hemoglobin, platelet sayısı, MPV, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, NLR ve PLR değerlerine ulaşıldı. Preeklampsi grubunun birinci ve ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırılması, preeklampsi ile kontrol grubunun birinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması ve preeklampsi ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması şeklinde 3 ayrı sonuç elde edildi. Bulgular: Preeklampsi grubunda ikinci hemogram sonuçlarında birinci hemogram sonuçlarına göre; MPV düzeyleri yüksek; platelet sayısı, NLR ve PLR düzeyi düşük saptandı. Birinci hemogram sonuçlarındaki hemoglobin düzeyi, preeklampsi grubunda sağlıklı gebe grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Preeklampsi grubu ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçları karşılaştırıldığında MPV düzeyi preeklampsi grubunda anlamlı ölçüde yüksek bulundu. ROC analizi sonucu, MPV'nin 8,95 (fL) kabul edildiği cut-off değerinde preeklampsiyi öngörmedeki duyarlılığı %75,9 ve özgüllüğü %33,3 olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarını literatürle karşılaştırdığımızda MPV, NLR ve PLR verilerinin PE tanılı hastaları öngörmede kullanılabilir olduğu değerlendirildi. MPV'de yükselme, NLR ve PLR'de düşme eğiliminin preeklampsiyi öngörmede kullanılabilmesi için daha fazla hasta sayılı ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

EklampsiGebelikKan trombositleri+3
Hilal İkbal Damar
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Birinci trimester gebelik döneminde plasenta volüm ölçümünün preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığını (IUGR ) öngörmede rolü

Amaç: Çalışmamızda 11-13 hafta 6 gün arasında ve CRL ölçümü 45-84mm arasında olan, ilk üç ay tarama testi yaptırmaya gelen gebelerde 3D ultrasonografi görüntüleme yöntemleri kullanılarak plasenta volüm ölçümü ile ilk trimesterde preeklampsi ve IUGR öngörmeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Perinatoloji Bilim Dalı polikliniğine ilk üç ay tarama testi için başvurmuş hasta bilgi yönetim sisteminde kayıtlı 450 hasta örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Plasenta hacmi ile sigara, kilo, gravide arasında ilişki bulunmazken, anne yaşı, gebelik haftası, fetal ağırlık, IUGR ve preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca bebek ağırlığı ile değişkenler arası ilişkiye bakıldığında kilo, yaş ve gravide arasında ilişki bulunmazken, gebelik haftası arasında ilişki olduğu sonucuna varıldı. Sonucuna ulaşılamayan 2 olgu çalışma dışı bırakıldı. Kalan 448 olgunun 16'sında preeklampsi gelişti. Bu 16 olgunun 11' inde (%78.6) plasenta hacmi 0-32mm3 arasında, 5 olguda(%1.2) ise plasenta hacmi 32mm3 üstünde saptandı. Böylece plasenta hacmi ile preeklampsi arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Toplam 448 olgunun 16'sında IUGR gelişti. Bunların14'nün plasenta hacmi 0-32 mm3 arasında, 2' sinin plasenta hacmi ise 32mm3 üstünde saptandı. Plasenta hacmi ile IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki olduğu görüldü(p=0.000). Sonuç: Plasenta hacmi ile preeklampsi ve IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Anahtar kelimeler: Plasenta Volüm, Preeklampsi, İntrauterin Gelişme Kısıtlılığını (IUGR), Gebelik, Bebek Ağırlığı

BebeklerDoğum ağırlığıFetal gelişme geriliği+3
Gulnar Samadova
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik ve eklamptik hastalarda Prokalsitonin ve Endotelin -1 düzeyleri

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız; preeklampsi, eklampsi ve kontrol grubunda prokalsitonin (ProC) ve endotelin -1 (ET -1) düzeylerini karşılaştırarak preeklampsi etyopatogenezindeki rollerini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: 01/02/2009 -01/10/2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine yatırılan başka metabolik problemi bulunmayan , >38 C ateş ve lökositozu olmayan 22 preeklampsi, 5 eklampsi ve 22 normal gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Plazma ET -1 düzeyleri ELİSA, ProC düzeyleri ise ELFA yöntemiyle değerlendirildi. Normal doğum yapan hastaların travayı başladığında, sezaryen olanların ise ameliyathaneye çıkmadan hemen önce umblikal dopler değerlendirmeleri yapıldı. Doğum sonrası umblikal arter pH'ı, 1. ve 5. dakika Apgar skorları rutin olarak değerlendirildi. Prokalsitonin değerleri ile Apgar 1. dakika skorları karşılaştırıldı.Bulgular: Preeklampsi ve eklampsi grubunda kontrole göre ProC düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar arasında ET -1 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Apgar 1. dakika değerleri eklampsi grubunda preeklampsi ve kontrole göre; preeklampsi grubunda ise kontrole göre daha düşük olarak değerlendirildi. Prokalsitonin yüksekliği olan grupta Apgar 1. dakika değerleri düşük değildi.Sonuç: Eklampsi ve preeklampsi grubundaki ProC yüksekliği, etyopatogenez de inflamatuar faktörlerin yer aldığını ve bakteriyel sepsis açısından yüksek duyarlılık ve özgünlükle kullanılan ProC'in preeklampsi için bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Endotelin -1 düzeylerinin eklamptik ve preeklamptiklerde artmaması, bize bu hastalıkta etyolojik değil tamamlayıcı rolü olduğunu düşündürmektedir. Prokalsitonin yüksekliğinin kötü fetal durumla ilişkisi olmadığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, Eklampsi, Prokalsitonin, Endotelin -1

EklampsiEndotelinlerKalsitonin+1
Sultan Buğday
Manisa Celal Bayar University
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Preeklampsili gebelerde ve preterm doğumlarda RHOA/ROPCK gen polimorfizmlerinin araştırılması

Preeklampsi ve preterm doğum gebelik patolojileri arasında önemli bir yer tutmakta ve hem maternal hem de fetal olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Rho/ROCK yolağının düz kaslarda kalsiyum duyarlılığını arttırarak preeklampsi ve preterm doğum patogenezinde yer alan miyometriyum ve vasküler düz kas kontraksiyonlarında rolü olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; RhoA, ROCK1 ve ROCK2 gen polimorfizmlerinin preeklampsi ve preterm doğum ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya preeklampsi tanısı almış 96, preterm doğum tehtidi tanısı almış 96 ve 96 sağlıklı gebe dahil edilmiştir. Çalışmada, periferik kandan genomik DNA'ların izolasyonunu takiben BioMark 96.96 Dynamic Array Sistem kullanılarak polimorfizmler tespit edilmiştir. RhoA geni rs2177268, rs3448 ve rs974495 polimorfizmleri ile hem preeklampsi hem de preterm doğum arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken, ROCK1 geni rs2271255 polimorfizmi CT, TT genotipleri ve T alleli hem preeklampsi hem de preterm doğum grubunda kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklı bulunmuştur (P<0.0001). Preeklampsi grubunda; ROCK2 geni rs6755196 polimorfizmi GA ve AA genotipi (P=0.0002), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklıdır (P<0.0001 ve P=0.0023). Preterm doğum grubunda ise; ROCK2 rs10178332 polimorfizmi AC genotipi (P<0.0001), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli (P<0.0001) anlamlı biçimde kontrol grubundan farklıdır. Bu çalışma Rho/ROCK yolağındaki bu polimorfizmler ile preeklampsi ve preterm doğum arasındaki ilişkiyi gösteren literatürdeki ilk çalışmadır

Biyobelirteçler-farmakolojikCerrahi-kadın doğumDoğum+6
İbrahim Serkan Avşar
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklampsi hastalarında optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Preeklamptik gebe kadınlar, sağlıklı gebe ve gebe olmayan kadınlarda Optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) bulgularını karşılaştırmak ayrıca preeklamptik gebe hastalara farklı zamanlarda yapılan ölçümleri birbiriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 53 gebe hasta (29'u preeklamptik, 24'ü sağlıklı) ve 28 doğurganlık çağında sağlıklı kadın çalışmaya dahil edildi. Hastalar preeklamptik gebe grubu (PGG), sağlıklı gebe grubu (SGG) ve sağlıklı kontrol grubu (SKG) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm hastalara OKTA'yı da içeren kapsamlı göz muayenesi yapıldı. Ek olarak 29 preeklampsi hastasının 23'ü doğum öncesi ve postpartum 1. gün ve 6.haftada OKTA ile değerlendirildi. Bulgular: Peripapiller retinal sinir lifi (PPRSLT) süperior ve ortalama değerleri SGG'nda PGG ve SKG grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p= 0,005, p=0,012 sırasıyla). Santral maküler kalınlık (SMK) değerleri, postpartum 6. haftada yapılan ölçümlerde diğer zamalarda yapılanlara göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,028). Koryokapiller kan akım alanı (KKAA) değerleri postpartum 6. haftada yapılan ölçümlerde diğer zamanlarda yapılanlara göre anlamlı olarak düşüktü(p=0,013). Sonuç: OKTA preeklampsi hastalarında biyomikroskopik muayenede retinopati bulguları ortaya çıkmadan retinal mikrovasküler yapıdaki değişimleri gösterebilir ve bu hastaların postpartum dönemdeki takibi OKTA ile yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Damar Yoğunluğu, Foveal Avasküler Alan, Gebelik, Optik Koherens Tomografi Anjiografi, Preeklampsi

GebelikKan damarlarıPreeklampsi+1
Zeynep Özer Özcan
Gaziantep University
2020
00

İlgili konular