Prevalans

Bu konu başlığı altında 301 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerde bel ağrısı sıklığı, etkileyen faktörler ve bel ağrısının revizeoswestry bel ağrısı engellilik anketi ile değerlendirilmesi

Ağrı, gerçek veya potansiyel doku hasarını işaret eden, vücudun herhangi bir yerinde başlayabilen, karmaşık bir multidisipliner deneyimdir. Ağrı; kişisel yaşantılarına, duygusal durumlarına ve çevresel etkilerine göre şekillenir. DSÖ, bel ağrısının , her yaş grubunda görülen ve tıbbi hizmetlere başvuruyu gerektiren yaygın bir hastalık olduğunu belirtmiştir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalara bakıldığında YBBA prevalansının %59-80 arasında değiştiği görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde yaşam boyu bel ağrısı sıklığı %70 'in üzerindedir. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran erişkinlerde bel ağrısı prevalansı ve olası katkıda bulunan faktörler araştırıldı. Katılımcılara hazırlanan anketin yanı sıra ODİ skalası uygulandı. Çalışmamıza 01.05.2022-01.10.2022 tarihleri arasında polikliniğe herhangi bir neden ile başvuran 18-65 yaş aralığındaki 108'i erkek, 191'i kadın toplam 299 kişi katılmıştır. Çalışmamız da YBBA prevalansı %78,6 (n=235) olarak bulundu. Yaşamı boyunca bir veya daha fazla BA şikayeti olanların yaş ortalaması 38,57±11,54 idi. YBBA prevalansı; kadınlarda %84,8 (n=162), erkeklerde %67,6 (n=73) olarak bulunmuştur. Çalışmamıza katılanların VAS ağrı skalası ort. puanı 2,93±2,77 olarak bulunmuştur. VAS ağrı skalası ile meslek grupları kıyaslandığında hastane personeli ve hemşire/ebe grubunun ağrı skalası puanı diğer mesleklere göre daha yüksek bulunmuştur. Kadın cinsiyette ODİ skoru ortalaması 23,09±16,91 iken, erkeklerde 17,3±15,61'dir. ODİ skoru toplam puanı ile VKİ değerleri arasında pozitif yönlü istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bireyi ve toplumu hem psiko-sosyal hem de maddi açıdan kötü etkileyen BA tedavisinde, risk faktörlerini belirlemek. BA oluşmadan yada akut olan BA kronikleşmeden risk faktörlerine yönelik gerekli koruyucu önlemleri almak. Mevcut riskler konusunda bireyleri bilgilendirmek ile bel ağrısı sıklığının önemli ölçüde azaltılabileceğini düşünmekteyiz.

Aile hekimliğiAnketlerAğrı+5
Nuriye Sedef
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dünya Sağlık Örgütü Afrika Bölgesi'nde bulunan ve dünya sağlık araştırması'na katılan düşük gelirli ülkelerde bulaşıcı olmayan hastalık görülme sıklıkları ve ilişkili faktörlerinin değerlendirilmesi

Bu araştırma düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde Bulaşıcı Olmayan Hastalıkların (BOH) dağılımı ve ilişkili faktörleri incelenmek için yapılmıştır. Çalışma kesitsel bir araştırma olup 2002-2004 yıllarında gerçekleştirilen Dünya Sağlık Araştırması (DSA) verisi kullanılarak Afrika Bölgesi'nde düşük gelirli ülke kategorisinde olan yedi ülke dahil edilerek tanımlayıcı istatistikler ve lojistik regresyon yöntemleriyle farklı BOH'lar ve ilişkili risk faktörleri analiz edilmiştir. Bölge genelinde yetersiz meyve-sebze tüketimi %65,1, yetersiz fiziksel aktivite %6,3, tütün kullanımı %12,7, alkollü içki tüketimi %22,7 ve katı yakıt kullanımı %92,8 olarak saptanmıştır. Angina pektoris prevalansı %19,1, astım %5,8, diyabet %1,0, depresyon %8,6, artrit %20,7 ve şizofreni %1,9 olarak bulunmuştur. Cinsiyet, yaş, öğrenim durumu, çalışma durumu, yerleşim yeri bölgesi, refah düzeyi indeksi, tütün kullanımı, alkollü içki tüketimi, yetersiz fiziksel aktivite, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumu farklı BOH'lar ilişkili olarak bulunup olası risk faktörü olduğu saptanmıştır. Örneğin, artan yaş, yüksek öğrenim durumu, iyi refah düzeyi, alkollü içki tüketimi ve kötü algılanan sağlık durumunun diyabetle ilişkili bulunurken kadın cinsiyeti, artan yaş, çalışıyor olmak, kentsel bölgede yaşamak, refah düzeyi indeksinin düşük veya orta olması, alkollü içki tüketimi, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumunun kötü veya orta olması artritle ilişkili faktörler olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmada düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde 2002-2004 yıllarında BOH ve risk faktörlerinin yaygın olduğu saptanmıştır ve hastalık yükü anlamında büyük bir halk sağlık sorunu olduğu görülmüştür.

AfrikaDünya Sağlık ÖrgütüGelişmekte olan ülkeler+7
Muhammed B Jaıteh
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk ve ergenlerde süt ve daimi azı dişlerinde hipomineralizasyon ve taurodontizm prevalansının belirlenmesi

Bu çalışma, Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonuna (BAKH) sahip bireylerdeki taurodontizm varlığını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 6-14 yaş aralığındaki BAKH'li 182 birey çalışma grubuna dahil edilirken, sağlıklı mine yapısına sahip 289 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için Ki-kare Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması çalışma grubu için 10,5 yaş, kontrol grubu için ise 10,8 yaş olarak belirlenmiştir. Hasta düzeyinde değerlendirildiğinde, çalışma grubunda (%35,2) kontrol grubuna(%22,1) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek taurodontizm görülmüştür (p=0,015). Çalışma grubunda yer alan BAKH'li ve matür daimi birinci büyük azı dişlerindeki taurodontizm yüzdesi (%22,5), kontrol grubundaki sağlıklı mine yapısına sahip dişlere (%11,5) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). İmmatür daimi birinci ve ikinci büyük azı dişleri arasında taurodontizm yüzdeleri benzerlik göstermiştir.

Azı dişleriDişlerErgenler+5
Ughur Hasanlı
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klinik bacteroides fragilis grubu ı̇zolatlarda enterotoksin ve antibiyotik direnç genlerinin prevalansı ve moleküler tiplendirme

Bacteroides fragilis grubu (BFG) izolatları ile gelişen enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiyotiklere dünya çapında artan direnç oranları bildirilmektedir. Direnç profilleri ülkeler, bölgeler ve hatta hastaneler arasında değiştiği için sürveyans önem arz etmektedir. Bu çalışmada hastanemizde BFG izolatlarında antibiyotik direnç prevalansının, direncin genetik mekanizmalarının belirlenmesi ve bu izolatların moleküler epidemiyolojisinin saptanması amaçlanmıştır. Antibiyotik duyarlılık testleri agar dilüsyon yöntemiyle, direnç genleri tespiti gerçek zamanlı PZR yöntemiyle, moleküler tiplendirme AP-PCR yöntemiyle yapılmıştır. BFG izolatlarının ampisilin, sefoksitin, piperasilin/tazobaktam, imipenem, meropenem, klindamisin, metronidazol ve tigesikline karşı direnç oranları sırasıyla %97.8, %28.3, %11.6, %7.9, %5.1, %47.8, %0 ve %4.3'tür. Tüm izolatlar içinde cepA, cfxA, cfiA, ermF, ermG, ermB, nim, linA, mefA, msrSA, tetQ, tetX, tetX1 ve bft geni sırasıyla %42.8, %44.9, %8.7, %44.2, %10.9, %2.2, %0.7, %29, %17.4, %7.2, %76.1, %8, %37.7 ve %16.7 oranlarında saptanmıştır. Klindamisin direnç genlerinin (ermF, ermG, ermB, mefA, msrSA, linA) BFG izolatlarında yaygın olduğu belirlenmiştir. Karbapenem direnç geni (cfiA) taşıyan 12 B. fragilis izolatının beşinde upstream bölgesinde IS [IS1187(n=3), ISBf6(n=1), IS612B(n=1)] saptanmıştır. Bu izolatlarda yüksek imipenemaz aktivitesi olduğu gözlenmiştir. Metronidazole azalmış duyarlılık saptanan bir izolatta nimE geni saptanmıştır. AP-PCR ile 101 farklı genotip saptanmış, BFG'de yüksek düzeyde genetik farklılık olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmada, BFG izolatlarının antibiyotiklere direnç durumları ve direnç gelişiminde önemli role sahip direnç genlerine ait veri sağlanmıştır.

AntibiyotiklerBacteroidesBacteroides fragilis+6
Mervenur Demir
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak ülseri hastalarında diyabetik retinopatinin prevelansı ve ilişkili risk faktörleri

Amaç: Diyabetik ayak ülserleri (DAÜ) ve diyabetik retinopati (DRP), diyabet hastalarında, yaşam kalitesini, tedavi maliyetlerini ve mortalite riskini olumsuz etkileyen diyabetin kronik ve ciddi komplikasyonlarıdır. DRP'nin genellikle mikrovasküler, DAÜ'lerin ise hem mikro hem de makrovasküler hasarlarla ilişkili olduğu düşünülmektedir. DRP'nin DAÜ gelişimi ve uzuv amputasyonu için önemli bir risk faktörü olduğu çok sayıda çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak DAÜ'lü hastalarda DRP sıklığı ve ilişkili risk faktörleri ile ilgili çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Yöntemler: Çalışma grubumuz DAÜ olan 85 hastadan, kontrol grubumuz ise DAÜ olmayan 81 diyabet hastasından oluşturuldu. DRP'nin varlığı ve evresi açısından tüm hastaların göz dibi incelemesi yapıldı. Hastaların muayene bulguları, demografik özellikleri, eşlik eden komorbid durumları ve rutin bakılan laboratuvar parametreleri kayıt altına alınarak, gruplar arasında karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışma grubunda 73 kişide (%85.9), kontrol grubunda ise 42 kişide (%51.9) DRP saptandı (p<.001). Proliferatif DRP çalışma grubunda (%33.3), kontrol grubuna göre (%11.1) anlamlı olarak daha yüksekti (p=.002). Çalışma grubunda artan DM süresi, ileri yaş, GFH ve hemoglobin düşüklüğü artan DRP sıklığı ile ilişkili bulundu (sırasıyla, p<.001, p=.002, p<.001 ve p=.015). Eşlik eden hipertansiyon, proteinüri ve koroner arter hastalığı da artan DRP sıklığı ile ilişkiliydi (sırasıyla, p=.001, p=.001 ve p=.002). Ayrıca, DAÜ'nün ileri evreleri, artan DRP sıklığı ve şiddeti ile ilişkiliydi (p=.005). Sonuç: DAÜ'lü hastalarda, oldukça sık görülen ve ilerleyici seyredebilen DRP'nin erken tespiti ve tedavisi, DRP'ye sekonder meydana gelebilecek ciddi morbiditelerin ve yüksek mortalite riskinin azalması üzerinde, olumlu katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: diyabetik ayak ülseri, diyabetik retinopati, mikrovasküler komplikasyon

Ayak ülseriDiabetes mellitusDiabetik ayak+3
İsmail Altıntaş
Harran University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

25-50 yaş arası öğretmenlik mesleği yapan kadınların ve ev kadınlarının obezite prevalansı ve beslenme bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma 25-50 yaş arası öğretmenlik mesleği yapan kadınların ve ev kadınlarının obezite prevalansını ve beslenme bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla; Mayıs 2017- Haziran 2017 tarihleri arasında, Yozgat ili Yerköy ilçesi, Atatürk Ortaokulu, 80.Yıl Yerköy Ortaokulu, Nurdoğdu Ortaokulu, Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu, Fatih Sultan Mehmet Ortaokulu, Reşat Akyön Ortaokulu, Cumhuriyet Ortaokulunda öğretmenlik mesleği yapan kadınlar ile bu ilçede ki ev kadınları arasında örneklemini de evreni belli örneklem hesaplama formülü ile elde edilen, 70 öğretmen kadın ve 70 ev kadını olmak üzere toplam 140 bireyin katılımıyla gerçekleşmiştir. Bireylerin genel bilgilerini, beslenme bilgi düzeylerini, beslenme alışkanlıklarını, sağlık bilgilerini, besin tüketim sıklığını ve bir günlük besin tüketim kayıt formunu belirlemek için daha önce yapılmış bilimsel çalışmalardan yararlanılarak araştırmacı tarafından 51 soruluk bir anket formu düzenlenmiş ve antropometrik ölçümleri şeritmetre ve tanita kullanılarak (ağırlık, boy, bel, kalça) toplanmıştır. İstatiksel hesaplamalarda SPSS 22 programı kullanılmış olup bulguların değerlendirilmesinde ki-kare test istatistiği analizi ve BeBis (beslenme bilgi sistemi) kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olduğu durumlarda gruplar arası fark anlamlı kabul edilmiştir. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; araştırmaya katılan kadınların obezite prevalansı %36 ve fazla kilolu olma prevalansı ise %32.4 olarak saptanmıştır. Obezite prevalansı öğretmen kadınlarda %9.4 ve ev kadınlarında %26.6 olarak belirlenmiştir. Fazla kilolu olma durumu ise öğretmenlerde %17.3, ev kadınlarında %15.1 olarak belirlenmiştir. Obezite prevalansı ve meslek durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Kadınların beslenme bilgi düzeyleri incelendiğinde %1.4'ünün zayıf, %14.3'ünün orta, %33.6'sının iyi, %50.7'sinin çok iyi derecede olduğu saptanmıştır. Öğretmenlerin %68.6'sının çok iyi, ev kadınlarının ise %44.3'ünün iyi derecede beslenme bilgi düzeyine sahip oldukları saptanmıştır. Sonuç olarak; eğitim düzeyinin kadınların obezite prevalansını ve beslenme bilgi düzeylerini etkilediği belirlenmiştir. Obeziteyle mücadele etmek için yeterli ve dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktivitenin artırılması konularında eğitim verilmesi önerilmektedir.

BeslenmeBeslenme incelemeleriBilgi düzeyi+5
Gül Betül Çınar Çelik
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Düzenli klinik pilates yapan ve sedanter yaşayan kadınlar arasında disparoni görülme sıklığının karşılaştırılması

Disparoni, kadınların yaşam kalitesinde büyük tahribata neden olan pratikte genel olarak görülebilen önemli bir cinsel işlev bozukluğudur.Klinik pilates uygulamaları ile pelvik taban kas gücünde önemli gelişmeler sağlanabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada klinik pilates egzersizlerinin, pelvik taban kaslarının kuvvetlendirilmesinde, konsantrasyon, kararlılık ve kesinlik prensibi sonucunda düzenli klinik pilates yapan ve sedanter yaşayan kadınlar arasında disparoni görülme sıklığının karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamıza İstanbul ili Eyüpsultan ilçesine bağlı bir pilates studioda düzenli klinik pilates yapan ve aynı ilçede ikamet eden sedanter kadınlar, gönüllülük esasına göre dahil edilerek yürütülmüştür. Klinik pilates yapanlar(n=30), sedanter kadınlar (n=30) olmak üzere iki grupta incelediğimiz çalışmamızda; klinik pilates süresi ve varlığı sosyodemografik form üzerinde toplanmış, disparoni için Carol Postpartum Disparoni Değerlendirme Ölçeği, fiziksel aktivite düzeyini ölçmek için ise Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi(UFAA) kullanılmıştır. 60 kadın ile yaptığımız çalışmamızın yaş ortalaması 29,25 olup, boy ortalaması 163,80'dir. Carol Postpartum Disparoni Değerlendirme Anketi'nin alt başlıkları olan şiddetli libido bozukluğu %3,3 fark ile sedanter grupta rastlanılmıştır.Orta derece libido bozukluğu ise sedanter grupta %50 klinik pilates yapan grupta %26,7 bulunmuştur. Cinsel ilişkiye başlamadan istek sıklığı ve cinsel aktivite sırasında heyecan sıklığı ile çalışma grupları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.(p<0,05) Orta derecede lubrikasyon bozukluğu sorunu olan sedanter grupta 36,7 iken düzenli klinik pilates yapan grupta %30'dur.Lubrikasyon ve ıslaklık sıklığı ile çalışma grupları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.(p<0,05) Orta derece ağrı sıklığı ve yoğunluğu ile çalışma grupları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.(p<0,05) Vajinal penetrasyon esnasında ağrı sıklığı ile gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.(p<0,05) Vajinal ilişki sırasında ağrı sıklığı ile çalışma grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.(p<0,05) Vajinal ilişki bittikten sonra devam eden ağrı ile gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.(p<0,0) Çalışmamız sonucunda düzenli klinik pilates yapan kadınlarla, sedanter yaşayan kadınlar arasında disparoni sıklıklarının karşılaştırılması sonucunda anlamlı bir fark bulunmamıştır.

DisparoniKadınlarPilates+3
Emine Serdem Karakaya
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Van ilinde hastanemize başvuran gebe hastalarda Rubella, Cytomegalovirus, Toxoplasma gondii seroprevalansı, ölü doğum ve erken doğum oranları, IgG pozitif hastalarda IgG avidite karşılaştırılması

Gebelik, anne ve fetüs sağlığının çeşitli enfeksiyonlar ile tehdit edildiği ve birçok fizyolojik değişimin gerçekleştiği bir dönemdir. Gebelikte geçirilen ve konjenital anomalilere sebep olan enfeksiyonlar, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, mortalite ve perinatal morbiditenin en önemli sebeplerinden biridir. Gebelik döneminde geçirilen ve düşük veya ölü doğumlara sebep olan TORCH grubu enfeksiyonlarınaRubella, Cytomegalovırus, Toxoplasmagondii ve diğer etkenlerin sebep olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde geçirilen bu enfeksiyonların mümkün olduğu kadar erken teşhisi özelikle fetüs sağlığı açısından oldukça önem arzetmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebelerde Rubella, Cytomegalovırus ve Toxoplasmagondii seroprevalansını belirlemek, ölü doğum ve erken doğum oranlarının saptanması ayrıca IgG antikorları pozitif olan gebe hastalarda avidite bakılarak IgG avidite değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışma Van ilinde Eylül 2015 - Eylül 2017 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 18-48 yaş aralığındaki 300 gebe hasta üzerinde yürütüldü. Yaş aralığı 18-48 ve yaş ortalaması 29 ± 6,9 olan gebelerin gebelik haftası 11-32 hafta aralığında ve gebelik haftası ortalaması 21,5 ± 3,4 olarak belirlendi. Toplam gebelik sayısı (gravide) ortalaması 3,2 ± 1,6 olarak saptandı. Gebeler ikamet yerlerine göre incelendiğinde 196'sı (%65,3) şehirde ikamet ederken 104'ünün (%34,6) kırsal bölgede ikamet ettiği görüldü. Eğitim durumlarına göre değerlendirilen gebelerin ise 122'sinin (%40,6) okur-yazar olmadığı 126'sının (%42) ilköğretim mezunu olduğu, 52'sinin (%17,3) ise lise ve sonrası okullardan mezun olduğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen gebe hastalardan alınan 300 kan örneği Cytomegalovirus, Rubella ve T.gondii IgG ve IgM antikorlarının araştırılması amacıyla ELISA yöntemi kullanıldı. Gebelerden alınan kan örneklerinde Rubella IgG %96 ve Rubella IgM %4, CMV IgG %99 ve CMV IgM %1,3, T.gondii IgG %56,3 ve IgM %7,6 oranında seropozitiflik tespit edildi. Ölü doğum/erken doğum oranlarının sırasıylaRubella IgM 2 (%18,1) / 4 (%17,3), Rubella IgG 11 (%100) / 22 (%95,6), CMV IgM 1 (%9) / 2 (%8,6), CMV IgG 11 (%100) / 23 (%100), T.gondii IgM 1 (%9) / 3 (%13), T.gondiiIgG 4 (%36,3) / 8 (%34,7) olduğu saptandı.Avidite değerleri sırayla düşük/gri zon/yüksek değerlerin Rubella'da 3/0/2, Cytomegalovırus'te 0/0/3 ve T.gondii'de 8/1/12 şeklinde olduğu saptandı. Sonuç olarak düşük veya ölü doğumlara sebep olabilen Toxoplasma gondii, Cytomegalovırusve Rubella etkenlerinin bölgemizdeki gebe hastalarda halen önemini koruyan sağlık sorunları arasındadır. Serolojik yöntemlerin bu enfeksiyonların teşhisinde ve IgG avidite testi yapılarak şüpheli durumların netleştirilmesinde hekime yol gösterici bir yöntem olabileceği kanaatine varıldı. Ayrıca bu hastalıklardan korunma, bulaş yolları ve kontrolü konusunda toplumun eğitilmesinin toplum sağlığı açısından çok önemli olduğu sonucuna varıldı.

GebelikGebelik ayıPrevalans+5
Esra Hazan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van ili Gevaş ilçesinde atık yapan koyunlarda neospora caninum'un seroprevalansı

Bu çalışmada Van ili Gevaş ilçesinde koyunlarda abort etkenlerinden Neospora caninum'a karşı oluşan antikorlar varlığının serolojik olarak belirlenmesi hedeflendi. Bu amaçla Van ili Gevaş ilçesinde atık şikayeti ile başvuran hayvan sahiplerinin işletmesine gidilerek atık sonrası 16. güne kadar olan 80 adet koyundan usulüne uygun olarak V. jugularisten kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinden RBC, HCT, HB, RDW, PLT, WBC Nötrofil, Lenfosit ve Eozonofil düzeyleri belirlendi. Biyokimya tüpüne alınan kan örneklerinden de serum elde edilerek Neospora caninum' a karşı oluşmuş antikorların varlığı tür spesifik ELISA test kiti ile belirlendi. Elde edilen absorbans değerler neticesinde 72 tane negatif, 8 tanesinde de şüpheli değer belirlenirken, pozitif değere ise hiç rastlanmadı. Sonuç olarak; elde edilen bulgular ışığında Van ili Gevaş ilçesinde abort yapan 80 koyunda her ne kadar pozitif değer görülmese de 8 adet şüpheli sonucun olması Neospora caninum' un bölgede olabileceği, konuyla ilgili bölgede koruma ve kontrol uygulamalarının yapılması gerektiği kanaatine varıldı.

Abortus-veteriner hekimlikHayvan hastalıklarıKoyunlar+4
Uğur Har
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van bölge eğitim ve araştırma hastanesine başvuran çocuk hastalarda intestinal parazitlerin yayılışı

Bu çalışmanın amacı, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran çocuk hastalarda bağırsak parazitlerinin sıklığını belirlemek, bu parazitlerin sıklığını etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek ve çocuklarda intestinal parazitozların önemini bir kez daha ortaya koymaktır. Bu çalışma, Kasım 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran 0-17 yaşları arasında 135'i kız, 165'i erkek olmak üzere toplam 300 hasta üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hasta ve/veya hasta yakınlarının ailenin aylık gelir düzeyi, ebeveynlerin öğrenim durumu, ebeveynlerin mesleği, çocukların oynadıkları oyun alanı, ailenin oturduğu mesken türü, kardeş sayısı, tuvalet temizliğinin ne ile yapıldığı, kanalizasyon şebekesinin olup olmaması, evde kullanılan suyun kaynağı, meskenin yakınında ahır olup olmaması gibi soruları içeren anket formlarını doldurmaları sağlandı. Dışkı örneklere önce nativ-Lugol yöntemi ile incelendi. Daha sonra bu örneklere modifiye asit-fast boyama yöntemi uygulanarak Cryptosporidium spp. ve Cyclospora cayetanensis gibi etkenler yönünden değerlendirildi. Bu çalışmada, dışkı örnekleri incelenen toplam 300 çocuk hastanın 87'sinde (%29) bir veya birden fazla parazit türü saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen kız hastaların 48'inde (%35,6), erkek hastaların 39'unda (%23,6) intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Çalışmada Giardia intestinalis %9,7, Blastocystis hominis %8, Crypytosporidium spp. %2,3, C. cayetanensis %0,7 ve Hymenolepis nana %0,7 oranında saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda %29 gibi yüksek bir oranda intestinal parazitlerle enfekte olan çocuk hastalarda G. intestinalis ve H. nana gibi parazitlerin yanı sıra Crypytosporidium ve C. cayetanensis de saptanmıştır. Bu sonuçlar hastanelere başvuran çocuk hastaların rutin parazitolojik bakılarında sadece nativ yöntemin değil aynı zamanda modifiye asit-fast gibi boyama yöntemlerinin de kullanılma gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca çalışmamızda saptadığımız yüksek intestinal parazit oranı bu etkenlerin çocuk yaş grubundaki önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anahtar sözcükler: Ġntestinal parazitler, çocuk hastalar, prevalans

Bağırsak hastalıklarıBağırsak hastalıkları-parazitikBağırsaklar+6
Leyla Aktop Türkan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Onkoloji hastalarında bağırsak parazitlerinin yayılışı

İlhan P. Onkoloji Hastalarında Bağırsak Parazitlerinin Yayılışı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde tedavi gören hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu sıklığı etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu çalışma, Şubat 2012–Temmuz 2012 tarihleri arasında Hastanenin Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde tedavi gören 66'sı bayan ve 74'ü erkek olmak üzere toplam 140 kanser hastası üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hastalara hastalıkları ve yaşam koşulları ile ilgili soruları içeren anket uygulandı. Hastalardan alınan dışkı örnekleri incelenmek üzere 30 dakika içinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma ve Uygulama Laboratuvarına getirildi. Örnekleri önce makroskobik olarak incelendi. Daha sonra nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelendi ve Cryptosporidium spp., ve Cyclospora cayetanensis yönünden değerlendirilmek için modifiye asit-fast yöntemiyle boyandı. Kanser tanısı almış 66 kadın hastanın %34,8'inde, 74 erkek hastanın %40,5'inde olmak üzere toplam 140 hastanın %37,9'unda bir veya birden fazla bağırsak paraziti saptandı. Çalışmada en yüksek oranda Blastocystis hominis (%17,9), en düşük oranda ise Iodamoeba butschlii (%1.4) ve C. cayetanensis (%1,4) saptandı. Ayrıca Cryptosporidium spp. (%13,6), Endolimax nana (5.7), Entamoeba coli (%3,6) ve Giardia intestinalis (%2,9) türlerine de rastlandı. Sonuç olarak tarafımızdan yapılan bu çalışmada, kanser hastalarında intestinal parazitlerin %37,9 oranında görülmesi, özellikle immün sistemi baskılanmış hastalarda bağırsak parazitlerinin önemli bir sağlık problemi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Elde ettiğimiz bu sonuçlara göre onkoloji hastaları gibi immün sistemi baskılanmış hastalarda intestinal parazitozların dikkate alınması ve rutin olarak sık aralıklarla dışkı incelemesi yapılmasının gerekli olduğu kanaatine varılmıştır.

Bağırsak hastalıkları-parazitikBağırsaklarKanser hastaları+5
Pelin İlhan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van ilinde köpeklerde echinococcus spp. koproantijenlerinin ELİSA yöntemi ile belirlenmesi

Bu çalışma, Van ilinde sokak köpeklerinde Echinococcus spp.'nin yayılışını koproantijen ELISA yöntemi ile tesbit etmek amacıyla yapılmıştır. Toplam 150 köpek dışkısı önce Taenia spp. yumurtaları yönünden çinko sülfat flotasyon metoduyla muayene edilmiştir. Dışkı örneklerinde Echinococcus spp.'nin koproantijenlerinin varlığı ticari bir koproantijen ELISA kiti kullanılarak (Combined kit) (COMBINED BIOTECH CO., LTD, Shenzhen,P.R.China) incelenmiştir. Köpeklerin % 15.3'ünün Taenia spp. ile enfekte olduğu tespit edildi. Köpeklerde Echinococcus spp'nin. koproantijen prevalansı % 29.3 oranında bulundu. Dışkı muayenesinde köpeklerin Taenia spp. haricinde Toxascaris leonina (% 13.3), Toxocara canis (% 11.3), Ancylostoma caninum (% 2.6) ve Trichuris vulpis (% 0.6) ile de enfekte olduğu görülmüştür. Bu çalışma Van'da köpeklerde Echinococcus spp.'nin koproantijen ELISA tekniği ile araştırıldığı ilk çalışmadır.

AntijenlerEchinococcusEnzime bağlı immünosorbent testi+3
Pınar Kartal Varol
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mide kanserli hastalarda intestinal parazitlerin sıklığı

Bu çalışmanın amacı, mide kanser (CA)'li hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını saptamak ve bu hasta grubunda intestinal parazit enfeksiyonlarının önemini ortaya koymaktır. Çalışma 01.08.2017–01.12.2018 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Parazitoloji Laboratuarında yürütülmüştür. Hasta ve Kontrol grubu Dahiliye Polikliniklerine başvuran hastalardan oluşturulmuştur. Hasta grubu 40'ı kadın, 60'ı erkek olmak üzere 100 hastadan; kontrol grubu ise 50'si kadın, 50'si erkek olmak üzere 100 kişiden oluşturulmuştur. Hasta ve kontrol grubundan alınan dışkı örnekleri önce nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelenmiş daha sonra formol-etil asetat yöntemiyle çoklaştırılmış ve modifiye asit-fast yöntemiyle boyanmıştır. Yaptığımız bu çalışmada hasta grubunu oluşturan mide CA'lı hastalarda %14, kontrol grubundaki sağlıklı bireylerde %2 oranında intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Hasta grubunun %11'i Blastocystis. hominis (%4'ü bol B. hominis), %4'ü Cryptosporidium spp., %2'si Giardia intestinalis, %1'i Cyclospora cayetanensis yönünden pozitif bulunmuştur. Yapılan istatistik değerlendirmede intestinal parazit pozitifliği bakımından mide CA'lı hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistik olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p= 0.028). Ayrıca intestinal parazit pozitifliği (p= 0.012) ve bol B. hominis pozitifliği (p= 0.041) bakımından hasta ve kontrol gubunun 51 ve üzeri yaş grupları arasında ayrı ayrı anlamlı fark belirlenmiştir. Cinsiyete göre mide CA'lı hastalarda parazit pozitifliği istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grubundaki kadınlar arasında anlamlı fark (p= 0.004) elde edilmiştir. Hasta grubunda Cryptosporidium spp., C. cayetensis, G. intestinalis ve bol B. hominis saptananlarının genellikle ishalli olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alınarak ishalli olanları başta olmak üzere tüm mide CA hastalarının hem nativ-Lugol yöntemi hem de modifiye asit-fast gibi boyama yöntemleri ile intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: Mide kanseri, İntestinal parazitler, Prevalans

Bağırsak hastalıklarıBağırsak hastalıkları-parazitikMide neoplazmları+4
Anıl Gezici
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van yöresinde koyun klinik mastitis olgularından izole edilen bakteri türlerinin prevalansı ve antimikrobiyel duyarlılıkları

Bu çalışmada, Van ve yöresinde koyunlarda mastitis olgularına neden olan bazı bakteriyel etkenlerin prevalansının ve antimikrobiyel duyarlılıklarının belirlenmesi amaçlandı. İzole edilen etkenlerin tür düzeyinde identifikasyonu otomatize bakteri identifikasyon cihazı ile yapılırken antimikrobiyel duyarlılığın belirlenmesinde disk difüzyon testi kullanıldı. Çalışmada 103 mastitisli süt örneğinin 51 (%49.51)'inden bakteriyel etken izole edilirken, örneklerin geri kalanında bakteriyel üremenin olmadığı görüldü. Araştırmada en fazla izole edilen bakteriyel etkenlerin sırasıyla Pseudomonas spp. (%27.1), Mannheimia haemolytica (%16.94), Staphylococcus spp. (%13.55) ve Streptococcus pneumoniae (%11.86) olduğu belirlendi. Bununla birlikte Gram negatif bakteriyel etkenlerin sırasıyla %72.2, %52.8, %42.2, %25, %50 ve %50'sinin penicillin, cefoxitin, tetracycline, co-trimaxozole, tilmicosin ve erythromycine dirençli olduğu belirlendi. Gram pozitif bakteriyel etkenlerin ise methicillin, cefoxitin, enrofloxacin, tilmicosin, erythromycine ve gentamicine sırasıyla %21.7, %43.4, %8.7, %8.7, %8.7 ve %4.3'ü dirençli bulundu. Sonuç olarak bu çalışmada koyunlarda mastitis olgularında Gram pozitif bakteriyel etkenlerin yanı sıra Pseudomonas spp. ve Mannheimia haemolytica izolatlarının da önemli rol oynayabileceği gözlendi. Bununla birlikte Van ve yöresinde koyunlarda mastitis vakalarının tedavisinde penicillin, cefoxitin, tetracycline, tilmicosin ve erythromycin kullanımına dikkat edilmesi gerektiği belirlendi. Bakteriyel etkenlerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde etkili antimikrobiyel terapinin yapılabilmesi için etken izolasyon ve identifikasyonuyla birlikte antimikrobiyel duyarlılık testlerinin de önem arz ettiği kanaatine varıldı.

BakterilerKoyunlarMastit+4
Mehmet Salih Sercan Gökhan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin görülme sıklığı

Bu çalışma madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin sıklığını araştırmak ve önemini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma Mayıs 2019–Şubat 2020 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Araştırma Laboratuarı ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yürütülmüştür. Hasta gurubu Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlıları Tedavi Merkezi)'ne başvuran bağımlı 150 hastadan, kontrol grubu ise Dahiliye Polikliniği'ne başvurup kronik herhangi bir hastalığı olmayan, sigara, alkol ya da uyuşturucu kullanmayan 75 hastadan oluşturulmuştur. Dışkı numuneleri nativ-Lugol yöntemi ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmada madde bağımlısı olan 150 hastanın %21,3'ünde ve kontrol grubundaki 75 hastanın %10,7'sinde bir ya da birden fazla bağırsak parazitine rastlanmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda Giardia intestinalis %7,3, bol Blastocystis hominis %2,7, Hymenolepis nana ise %0,7 oranında belirlenmiştir. Parazite rastlama sıklığı bakımından hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p= 0,03). Yaş gruplarına göre parazit görülme sıklığı dikkate alındığında 35 ve daha küçük yaş grubundakilerde (%23,8), 35 ve daha büyük yaş grubundakilere göre (%17,2) daha yüksek oranda intestinal parazitlere rastlanmıştır. Bağırsak paraziti pozitifliği metamfetamin kullananlarda en yüksek oranda (%23,8) saptanmıştır. Madde bağımlısı olan hasta grubunda en sık olarak kabızlık (%79,3), ardından ishal (%23) görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen madde bağımlısı kişilerden, mesleği şöför olanlarda en yüksek (%33,3), çiftçi olanlarda ise en düşük (%11,5) oranda parazit pozitifliği saptanmıştır. Uyuşturucu bağımlısı olan 150 kişi içerisinde hepatitli olan 19 kişinin ikisinde G. intestinalis'e (%10,5) rastlanmıştır. Bu çalışma ile madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin sıklığı belirlenerek hem literatüre katkıda bulunulmuş hem de intestinal parazit enfeksiyonlarının, madde bağımlılığının zemin hazırladığı kötü sonuçlardan biri olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular madde bağımlılarında intestinal parazitlerin dikkate alınması gerektiğini göstermiştir. Ayrıca bu kişilerde intestinal parazit enfeksiyonları hakkında bilgi edinilmesi için daha çok kişinin dahil edildiği daha ayrıntılı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İntestinal Parazitler, Madde Bağımlıları, Prevalans

BağımlılıkBağırsak hastalıklarıEktoparazitler+6
Yeter Taylan Bozkurt
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Iğdır'da bazı sağlık kuruluşlarına başvuran ishalli çocuklarda bağırsak parazitlerinin sıklığı

Bu çalışma, Iğdır ilinde, ishal şikâyetiyle sağlık merkezlerine başvuran çocuklarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu parazitlerin önemini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2019–Şubat 2020 tarihleri arasında Iğdır Devlet Hastanesi ve Özel Bulut Hastanesi'ne ishal şikâyetiyle başvuran 1-16 yaş aralığında olan çocuklar üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada hasta grubu 141'i kız, 159'u erkek olan toplam 300 ishalli çocuktan; kontrol grubu, herhangi bir kronik hastalığı ve ishali olmayan 50'si kız, 50'si erkek olmak üzere toplam 100 çocuktan oluşturulmuştur. Dışkı örnekleri nativ-Lugol yöntemi ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Hasta grubundaki 300 çocuğun %35'inde, kontrol grubundaki 100 çocuğun %17'sinde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Parazit pozitifliği bakımından, ishalli çocuklar ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmiştir (p=0,001). Hasta grubunda en yüksek oranda Blastocystis hominis'e (%13), en düşük oranda Giardia intestinalis'e (%2) rastlanmış, ayrıca %3 oranında Cryptosporidium spp. belirlenmiştir. Hasta grubunda kızların %40,4'ünde, erkeklerin %30,2'sinde, kontrol grubunda ise kızların %20'sinde, erkeklerin %14'ünde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. İstatistik olarak değerlendirildiğinde, hasta grubu ve kontrol grubu cinsiyetler karşılaştırması sonucunda anlamlı bir fark (erkekler karşılaştırması: p= 0.008; kızlar karşılaştırması: p= 0.004) tespit edilmiştir. Parazite rastlama sıklığı ile hastaların bazı yaşam koşulları arasındaki ilişkide, "hayvancılık yapılıp-yapılmaması" (p= 0,004) ve "kanalizasyon şebekesinin olup-olmaması" (p=0,002) karşılaştırılmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hastalardaki parazit pozitifliği ile karın ağrısı (p= 0,008) ve mide bulantısı (p= 0,003) arasında anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; ishal, karın ağrısı ve mide bulantısı gibi klinik belirtileri olan çocukların intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesinin gerekli olduğu kanaatine varılmıştır. Ayrıca çocuk yaş grubunda intestinal parazitlerin halen önemli bir sağlık sorunu olduğu anlaşılmıştır.

Bağırsak hastalıkları-parazitikDiyare-infantilIğdır+4
İnan Karakuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik apikal apseli dişlerde gözlemlenen intraoral sinüs yolunun karakterizasyonu

Kronik apikal apse, kök kanal sistemindeki enfeksiyona karşı kademeli başlayıp, mevcut bir sinüs yoluyla aralıklı olarak oluşan iltihabın boşalmasıyla görülen asemptomatik seyreden enflamatuar bir reaksiyon olarak tanımlanır. Literatür taraması sadece birkaç çalışmanın odontojenik sinüs yollarının prevalansını ele aldığını ortaya koymuştur. Bu çalışmanın amacı dental kaynaklı sinüs yolunun epidemiyolojik yaş, cinsiyet, diş pozisyonlarına göre görülme sıklığını, fiziksel yapısı ve dağılımını araştırmak, karakterini ortaya koymaktır. Hacettepe üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde, etik kurul onayı alınarak yapılan kesitsel analiz çalışmasında endodonti birimine yönlendirilen intraoral sinüs yolu mevcut olan 105 hasta analiz edildi. Tüm hastalar tek bir hekim tarafından değerlendirildi. Hastalar klinik ve radyografik olarak sinüs yolunun yeri, sayısı, yapısı, çevre dokularla olan ilişkisi ve dişin durumu gibi parametreler analiz edildi ve veriler veri toplama formuna kaydedildi. Bulguların değerlendirilmesinde SPSS V23 (Chicago, IL, ABD) programı kullanıldı. Veriler kendi içinde kategorilere ayrılarak ve farklı gruplar şeklinde karşılaştırılarak analizleri ki-kare testi ile yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Hastaların 47'si erkek (%44,8), 58'i kadın (%55,2) idi. Sinüs yoluyla ilişkili dişlerden 76' sı (%72,4) üst çenede, 29'u (%27,6) alt çenede yer almaktaydı. Yaş ile çene ilişkisi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). 15-45 yaş grubundaki hastalarda sinüs yolu, anlamlı olarak üst çenede daha fazla gözlendi (p<0,05). Cinsiyet ve farkındalık arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Sinüs yolunun bulunduğu çene ve dişetindeki vertikal konumu incelendiğinde üst çenede görülen sinüs yolunun bulunduğu dişeti seviyesi anlamlı olarak bukkal mukozada, alt çenede ise anlamlı olarak mukogingival birleşimde görüldü. Saplı/pedinkül olarak sonlanan sinüs açıklığı anlamlı olarak daha az iltihaplı ve kanamalı akıntıya sahipti. (p<0,05) Ayrıca saplı/pedinkül olarak sonlanan sinüs yolu anlamlı olarak 2 mm'den daha büyük olarak gözlendi (p<0,05). Yaş ve sinüs yolu çevresi doku rengi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). 65 yaştan büyük hastalarda sinüs yolu çevresi anlamlı olarak daha kızarık görüldü (p<0,05). 46-65 yaş arası hastalarda gözlenen sinüs yolunun çevresi ise anlamlı olarak daha fazla pembe/normal doku rengindeydi (p< 0,05). Hastalarda gözlemlenen sinüs yolunun oluşum paterni ile ilgili net bir açıklama olmasa da, sinüs yolunun oluştuğu bir çok durum söz konusudur. Endodontik hastalıkların yanı sıra; periodontal hastalıklar, vertikal kök kırıkları ve nonodontojenik hastalıkların sinüs yoluna sebep olabileceği unutulmamalıdır. Sinüs yolunun oluşumu ile ilgili veriler kısıtlıdır. Bu yapısal farklılıkları anlayabilmek için daha fazla tedavi ve takiplerinin yapıldığı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kronik apikal apse, sinüs yolu, prevelans, odontojenik fistül yolu, periapikal patoloji

AbselerDiş apeksiDişler+4
Gizem Özdemir
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri iç hastalıkları servislerinde yatan hastaların başvuru sonrasında uzamış COVİD sendromu belirtileri açısından anket yöntemi ile araştırılması

İlk olarak 2019 yılında tanımlanan, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV-2) isimli virüsün yol açtığı yeni koronavirus hastalığı (COVID-19) pandemisi, insan topluluklarını ve ülkeleri pek çok olumsuz yönde etkilemiştir ve hala devam etmektedir. SARS-CoV-2 ile enfekte olmuş hastalarda aktif hastalık iyileştikten sonra bazı belirti ve bulguların devam ettiği izlenmiştir ve bu tablo 'uzamış COVID' olarak tanımlanmıştır. Uzamış COVID tablosu hastalarda kardiyovasküler, pulmoner, nörobilişsel, psikiyatrik ve başka gruplarda 200'den fazla semptomla ortaya çıkabilen, her hastada farklı fenotip ile seyredebilen bir semptom kümesi olmuştur. Tedavi bulma amacı ile yapılan patogenez araştırmalarında, birbirinden farklı patogenetik yolakların etkili olduğu gösterilmiştir. Tanısı da diğer hastalıklarla sık karışabildiğinden dışlamaya dayalı olmaktadır. Çalışmamızın amacı, COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak izlenen hastalarda uzamış COVID semptomları açısından risk faktörlerini incelemek ve tanı anında uzamış COVID açısından yüksek riskli olan hasta grubunu öngörmeye yardımcı olabilecek bir yöntem tanımlamaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı servislerinde COVID-19 tanısı ile yatan, taburculuk sonrasında Genel Dahiliye Bilim Dalı COVID-19 izlem polikliniğine başvuran ve prospektif bir çalışma dahilinde bilgileri toplanmış olan hastalar ile telefonda görüşülerek tanımlayıcı bir anket çalışması ile hastaların uzamış COVID semptomları değerlendirildi. Çalışmaya toplam 479 hasta dahil edildi. Kohortun COVID-19'a karşı aşılanma oranı %91.9 olarak izlendi. Hastane yatışından itibaren ortanca izlem süresi 21.7 ay idi. Hastaların %48.8'inde (n=234) en az bir tane uzamış COVID semptomu saptandı. Sıklık sırası ile halsizlik (%28.8), öksürük (%12.7), nefes darlığı (%11.7), efor dispnesi (%11.3), sersemlik/beyin sisi (%11.1) semptomları izlendi. COVID-19 ile yatış sonrasında hastaların %9.6'sına diyabet, %9.4'sına hipertansiyon, %5.4'sına kronik böbrek hastalığı, %4.6'sına koroner arter hastalığı, %3.3'üne ise kalp yetmezliği tanısı konulduğu öğrenildi. Uzamış COVID sendromu olan hastaların yaş ortalaması, olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0.001), ayrıca bu hastalarda ilk başvuruda nefes darlığı şikayetinin daha sık olduğu görüldü (p=0.01). Yaş, başlangıç semptom sayısı, yatış esnasındaki serum C-reaktif protein (CRP) seviyesi ve hastane yatışında çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'sinde lober konsolidasyon olma durumu uzamış COVID risk faktörleri olarak izlenirken; ileri yaş, kadın cinsiyet, serum CRP seviyesi, yatış süresi, yatışında çekilen toraks BT'de lober konsolidasyon izlenmesi ve toraks BT'de COVID-19 için atipik ya da tipik bulgular saptanması, şiddetli uzamış COVID sendromu için risk faktörleri olarak izlendi. Sonuç olarak belirlenmiş bazı risk faktörlerine sahip COVID-19 hastalarında, uzamış COVID olasılığı belirli bir oranda öngörülebilir ve kişiselleştirilmiş bir yaklaşım ile hastaların erken dönemde tedavi, terapi ve rehabilitasyon ihtiyacı karşılanabilir.

AnketlerBelirti ve semptomlarCOVID 19+6
Berkay Yeşilyurt
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aı̇lesel akdenı̇z ateşı̇ hastalarında hı̇pertansı̇yon prevalansı ve amı̇loı̇dozun kan basıncı ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇

Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tekrarlayan ateş ve serozal inflamasyonla karakterize kalıtsal, otoinflamatuvar bir hastalıktır. AAA inflamatuvar ataklar ve ataklar arasında subklinik inflamasyonla seyreder. Kronik inflamasyon sonucu gelişen sekonder amiloidoz en önemli uzun dönem komplikasyonu ve mortalite nedenidir. İnflamasyonun kardiyovasküler, renal, nöral, endokrin ve doku düzeyinde kan basıncı kontrol sistemlerine etkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının belirlenmesi ve amiloidozun kan basıncı ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 2000-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Polikliniği'ne Ailesel Akdeniz Ateşi tanısı ile başvuran 603 hasta değerlendirildi. 603 AAA hastasının 102'sinde hipertansiyon izlendi. AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının %16,9 olduğu görüldü. Hipertansiyon sıklığında kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir fark bulunmadı. AAA hastaları ve 1329 bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırıldığında hipertansiyon sıklığı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p= 0,028, p<0,001, p=0,012). Hipertansiyon tanısı olmayan AAA hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sistolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Homozigot ve heterozigot M694V mutasyonu ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Amiloidozu olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında amiloidozu olan hastaların kan basınçlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) azalmanın kan basıncı üzerine olan etkisini ortadan kaldırmak için GFH<60 ml/min/1.73m2 olan hastalar ayrıldı. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan ve olmayan hastaların hipertansiyon tanıları ve kan basınçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı izlendi. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise sistolik kan basıncının amiloidozu olan grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p=0,002). AAA hastalarında normal popülasyona göre hipertansiyon sıklığının düşük olması ve kan basıncı değerlerindeki düşüklüğün kolşisinin anti-inflamatuvar ve kardiyoprotektif etkisi ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Amiloidozun glomerüler filtrasyon hızında azalmaya neden olmadıkça kan basıncında yükselmeye sebep olmadığı aksine kardiyovasküler, otonom sinir sistemi ve adrenal bez tutulumu ile sistolik kan basıncında düşmeye neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ailesel Akdeniz Ateşi, Hipertansiyon, Amiloidoz, Kronik inflamasyon, Kan Basıncı

Ailevi akdeniz ateşiAmiloidozHipertansiyon+3
Gözde Kavgacı
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akıllı telefon bağımlılığı envanteri-kısa formu'nun Türkçe'ye uyarlanması ve Ankara'nın Pursaklar ilçesi'ndeki liselerde öğrenim gören 10. sınıf öğrencilerinin akıllı telefon kullanma ve bağımlılık durumu

Bu araştırmada; Akıllı Telefon Bağımlılığı Envanteri-Kısa Formu'nun (SPAI-SF) geçerlik ve güvenirliğinin belirlenmesi ve Ankara'nın Pursaklar İlçesi'ndeki liselerde öğrenim gören 10. sınıf öğrencilerinin akıllı telefon kullanma durumları ve akıllı telefon bağımlılığı ile ilişkili bazı faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. İki aşamalı olarak yapılan bu araştırmanın ilk aşaması metodolojik tipte, ikinci aşama ise kesitsel tipte yürütülmüştür. Veriler Mayıs 2019'da onamları alınmış 16 lisede öğrenim gören 644 öğrencinin katılımıyla gözlem altında toplanmıştır. Araştırmada veriler "sosyo-demografik özellikler", "teknoloji ile ilgili özellikler", "akıllı telefon kullanımı ile ilgili özellikler" ve "internet kullanımı ile ilgili özellikler" olarak dört bölümden oluşan veri toplama aracıyla toplanmıştır. Veri toplamadan iki hafta sonra (20-24 Mayıs) test-tekrar test güvenirlik analizi için aynı örnekte yer alan, takma adları (nickname) belli, akıllı telefon kullanan ve tekrar test için gidildiğinde ulaşılabilen 109 öğrenci arasında SPAI-SF tekrarlanmıştır. İlk aşamada; "dil", "yüzey", "ölçüt" ve "yapı" geçerliği analizleri sonucu SPAI-SF'nin "geçerli" bir ölçek olduğu kabul edilmiştir. SPAI-SF'nin on maddelik dört alt boyutlu yapısı Türkçe formunda orijinaline uygun olarak doğrulanmıştır. SPAI-SF'nin güvenirlik analizlerinde hesaplanan Cronbach alfa değeri 0,853'tür. Ölçeğin alt boyutları için hesaplanan Cronbach alfa değerleri 0,589-0,745 arasında değişmektedir. Ayrıca yapılan test-tekrar test güvenirlik analizi sonucunda, test-tekrar test ölçek puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=0,68, p<0,001). Sonuç olarak, ölçeğin "güvenilir" bir ölçek olduğu kabul edilmiştir. Ergenlerde akıllı telefon bağımlılığının değerlendirilmesi amacı ile SPAI-SF'nin Türkçe formunun kullanılabileceği önerilmektedir. İkinci aşamada; öğrencilerin sosyo-demografik ve akıllı telefon kullanımı ile akıllı telefon bağımlılığı durumları arasındaki ilişki, geçerli ve güvenilir olduğu gösterilen SPAI-SF kullanılarak araştırılmıştır. SPAI-SF'den orijinalindeki kesme noktası olan 24 puan ve üstünde alan öğrenciler akıllı telefon bağımlısı olarak kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan öğrencilerin yarısından fazlası (%59,9) kadındır ve yaşları 15-19 yaş aralığındadır. Katılımcıların yarısından fazlası meslek lisesinden (%50,9) olmak üzere; büyük çoğunluğu (%81,4) devlet okulunda öğrenim görmektedir. Katılımcılar ortalama dört yıldır akıllı telefon kullanmakta olup katılımcıların akıllı telefona sahip olma yaşı, ortalama 13'tür ve ortalama üç akıllı telefona sahip olmuşlardır. Günlük akıllı telefona ayırdıkları süre ise ortalama yaklaşık beş saattir. Öğrenciler ne kadar erken yaşta ilk akıllı telefonlarına sahip olmuşsa toplamda sahip oldukları akıllı telefon sayısı (r=-0,59, p<0,001) ve akıllı telefona günlük ayırdıkları süreler o kadar artmaktadır (r=-0,08, p=0,04). Öğrencilerin akıllı telefon kullanma yılı arttıkça akıllı telefona günlük ayırdıkları süreler de artmaktadır (r=0,14, p<0,001). Yapılan lojistik regresyon analizi sonucunda, akıllı telefon bağımlılığı ile kadın cinsiyet 1,7 kat, ailenin ilk çocuğu olmak 1,8 kat, zamanını internette geçirmek 2,1 kat, akıllı telefona günlük fazla zaman ayırmak 1,07 kat, ailesinde akıllı telefon kullanan kişi sayısı fazla olanlar 1,3 kat ve ebeveynlerinin kendisini karar alma sürecine katmadığını belirtmesiyle 1,5 kat ilişkilidir. Ayrıca okul dışındaki zamanını sporla geçirenler daha az akıllı telefon bağımlısıdır (p=0,007). Yapılan bu araştırma sonucunda ergenler arasında akıllı telefon bağımlılığı düzeyinin yaygın olduğu, bu konuda gereken önlemlerin alınmasının önemli olduğu düşünülmektedir.

Akıllı telefonlarBağımlılıkCep telefonu+3
Zeynep Devran Muharremoğlu
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Multipl sklerozlu hastalarda kognitif fonksiyon ile yaşam kalitesi ve depresyon arasındaki ilişki

Amaç: Multipl Skleroz (MS)'a eşlik eden en yaygın bulgulardan birisi olan kognitif bozukluk, MS'te görülen özürlülüğün önde gelen sebeplerinden birisidir. Hastalığın erken ve geç safhalarında kognitif bozukluk prevalansı %43-70 arasındadır. MS hastalarının yarısından fazlası hastalıkları boyunca herhangi bir zamanda depresyon yaşamaktadırlar. Depresif semptomlar, MS hastalarının kognitif durumunu olumsuz olarak etkilemekte ve hastalıkla başa çıkmayı daha da zorlaştırmaktadır. Düşük yaşam kalitesi; kognitif fonksiyondaki defisitlerle ve depresif semptomlarla da ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, MS hastalarında kognitif fonksiyon ile yaşam kalitesi ve depresyon arasındaki ilişkiyi incelenmek ve sağlıklı bireyler ile MS hastalarının kognitif fonksiyon düzeylerini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi (EÜ) Nöroloji Anabilim Dalı MS Polikliniği'ne başvuran ve dahil edilme kriterlerine uygun olduğuna karar verilen 82 RRMS tanılı hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 82 sağlıklı kontrol dahil edildi. MS grubunda (n=82) kognitif fonksiyon "Brief International Cognitive Assessment for Multiple Sclerosis (BICAMS)" bataryası ile, depresyon "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)" ile ve yaşam kalitesi "Multiple Sclerosis International Quality of Life (MUSIQoL)" ile değerlendirildi. Kontrol grubunda (n=82), BICAMS bataryası kognitif fonksiyon durumunu, BDÖ ise depresyon düzeyini belirlemek için kullanıldı. BICAMS bataryası; bilgi işleme hızını değerlendiren SDMT, sözel öğrenme ve belleği değerlendiren CVLT-II ile görsel hafızayı değerlendiren BVMT-R testini içerir. Bulgular: Gruplar arasında SDMT, CVLT-II ve BVMT-R testleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0,05); BDÖ'de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı görüldü (p>0,05). MS grubunda MUSIQoL ölçeği total skoru ve alt bölümleri ile BICAMS bataryası arasında bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Depresyon ile kognitif fonksiyon arasındaki ilişkiye bakıldığında; SDMT ve CVLT-II testi ile BDÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönde zayıf düzeyde korelasyon görülürken (r=-0,240; r=-0,231; p<0,05), BVMT-R testi ile BDÖ arasında orta düzeyde korelasyon gözlendi (r=-0,267; p<0,05). MUSIQoL ile BDÖ arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). EDSS ve FAS ile BICAMS bataryası arasında anlamlı bir korelasyon görülürken (r=-0,311, r=-0,235, r=-0,256; p<0,05)(r=0,360, r=0,317, r=0,280; p>0,05) hastalık süresi ile yalnızca SDMT testi arasında korelasyon saptandı (r=-0,318; p<0,01). Eğitim düzeyi ile kognitif fonksiyon arasında ise her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulundu (r=0,572, r=0,311, r=0,429; p<0,01)(r=0,719, r=0,579, r=0,619; p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonucu, MS hastalarının kognitif fonksiyon test sonuçlarının sağlıklı kontrollerden daha düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca, kognitif fonksiyon ile depresyon arasında korelasyon bulunmaktadır. Kognitif fonksiyon ile yaşam kalitesi arasında ise korelasyon saptanmaması, önceki çalışmalarla uyumsuzluk göstermektedir. Bu durum çalışmamızdaki olguların yaşlarının genç olması ve hastalık sürelerinin kısa olmasıyla açıklanabilir.

BilişBiliş bozukluklarıDepresyon+3
Fatma Büşra Karaman
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Trizomi 21'li bireylerde dişsel gelişim defektlerinin görülme sıklığının ve olası etiyolojilerinin değerlendirilmesi

Otozomal kromozomal hastalıklar içinde en yaygın görülen, Trizomi 21 veya Trizomi G olarak da bilinen Down sendromunun diş bulguları arasında hipoplazi, hipokalsifikasyon ve mine defektlerinin yaygın olarak gözlendiği bilinmektedir. Araştırmacılar Down sendromlularda fetüsün fetal yaşam boyunca ve sonrasında bir dizi gelişimsel bozukluğa maruz kaldığı sonucuna varmışlar ve bu bireylerin neonatal adaptasyonda zorluklar yaşadığını belirtmişlerdir. Bunun sonucunda Down sendromlu bireylerde dentin ve minenin olgunlaşması sırasında oluşan, bir ağaçtaki büyüme halkalarına benzeyen inkremental çizgilerin arttığı, sağlıklı bireylere göre daha geniş ve koyu renkte olduğu bildirilmiştir. Erken yaşlarda antimikrobiyal kemoterapiye çoğunlukla gerek duyulması sonucu bu bireylerde tetrasiklin renklenmeleri de görülebilmektedir. Bazı araştırmacılar; hipoplastik defektlerin prenatal değişiklerden çok postnatal değişiklikler olduğunu vurgulamış, bu defektlerin önemli veya uzun süren ateşli hastalıkların sonucu olarak meydana geldiğini belirtmişlerdir. Literatürde Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansıyla ilgili çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Çalışmamızda, Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansının ve olası etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 50 Down sendromlu birey ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı bireyin ağız içi muayenesi yapılarak hipoplazi ve hipomineralizasyon bozuklukları, bruksizm, dişlerde atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, travma, çiğneme, yutma problemi ve çürük prevalansı kaydedildi. Aynı zamanda var olan hipoplazinin etiyolojisine yönelik velilere anket uygulaması yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Fisher's Exact Test , ki kare testi ve Mann Whitney-U testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda Down sendromlu bireylerde hipoplazi prevalansı %6 olarak bulundu. Hipoplazisi olan Down sendromlu bireylerin hepsi erkek olarak tespit edildi. Down sendromlu bireylerde bruksizm, atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, çiğneme ve yutma problemi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Down sendromlu bireylerin dfs değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuş olup, DMFS değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Hipoplazi görülen Down sendromlu bireylerin diş fırçalama alışkanlığı hipoplazisi olmayan Down sendromlu bireylerden anlamlı derecede düşük, dfs ve DMFS değerleri anlamlı olmamakla birlikte yüksek bulundu. Çalışmamız Down sendromlu bireylerin diş yapısındaki hipoplazi prevalansı ve olası etiyolojik faktörlerle ilgili yapılacak diğer çalışmalara ışık tutabilir. Ancak daha fazla sayıda Down sendromlu bireyin dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Down sendromu; Mine hipoplazisi; Prevalans; Etiyolojik faktör

Dental mineDiş anomalileriDown sendromu+4
Cansu Ertaş
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kesitsel çalışma: Üçlü negatif meme kanserinde androjen reseptörünün prevelansı ve prognostik önemi

GİRİŞ: Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen, aynı zamanda akciğer kanserinden sonra ikinci en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Malign meme tümörlerinin sınıflaması geleneksel olarak histolojik görünümüne göre yapılmaktayken, günümüzde moleküler özelliklerine göre alt tiplere ayrılmıştır. Östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve İnsan epidermal büyüme faktörü reseptörü (HER-2) ekspresyonu olmadığı için üçlü negatif olarak adlandırılan grup, tüm meme kanserlerinin %10-20'sini oluşturmaktadır. Üçlü negatif meme kanseri (ÜNMK) diğer meme kanseri tiplerine göre daha agresif seyir gösterir, yüksek nüks oranı ve kısa sağkalım süresi bu grupta belirgindir. ÜNMK'da hedefe yönelik bir tedavi seçeneği mevcut değildir, bu nedenle günümüzde sadece kemoterapi ile tedavi edilebilmektedir. ÜNMK hastalarında ER ve PR bulunmadığından özellikle bu grupta AR pozitifliği prognoz ve tedavi seçeneği açısından önemli olabilir. ER ve PR' nin meme kanserinde prognostik ve prediktif rolü iyi bilinmesine rağmen, gerek normal meme dokusu gerek primer tümörlerde sıkça eksprese edilen AR'nin prognostik değeri henüz tam olarak anlaşılamamıştır. METOD: Çalışmamıza 2005-2017 yılları arasında patolojik olarak üçlü negatif meme kanseri tanısı alarak, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip ve tedavisi yapılmış 18 yaşından büyük,tanı anında metastatik olmayan, ÜNMK hastaları alındı. Olguların tümünde androjen reseptör (AR) ekspresyonunun prevelansı,ki67 proliferasyon indeksleri, histolojik tipleri, nükleer ve histolojik dereceleri,nüks gelişimi, izlemde metastaz olup olmadığı, metastaz var ise yeri ve sağkalım analizlerine göre karşılaştırmalı değerlendirmesi yapıldı. BULGULAR: Çalışmamıza 100 ÜNMK olgusu alındı. Hastaların yaşları 51.45 ± 11.39 arasında, beden kitle indeksleri (BMI) 28.55 ± 5.66 arasında dağılmakta idi. En düşük yaş 18, en büyük yaş 75 iken minimum BMI 16.40, maksimum BMI 54.20 olarak bulundu. Hastaların %84'ünde aile öyküsü yok iken %11'inde aile öyküsü olduğu gözlendi. Tümör çapları ise 3.05 ± 1.74 mm arasında dağılmakta idi. Hastaların %60'ında (60 hasta) lenf nodu tutulumu yok iken %40'ında (40 hasta) lenf nodu tutulumu olduğu görüldü. Çalışılan AR ekspresyonu ise hastaların 36'sında (%36) saptanırken, 64 (%64) olguda ekspresyon izlenmedi. Olgularımızın %33,3 sı (n=12) AR ile güçlü pozitiflik; %66,6 (n=24) zayıf-orta kuvvette pozitiflik gösterirdi. Hastaların 4 tanesinin histolojik tipi apokrin iken bunların tamamının kuvvetli AR eksprese ettiği görüldü. Lenf nodu negatif olan ve AR+ olan 21 hastanın 2'sinde(%9,5), lenf nodu negatif olan ve AR- olan 39 hastanın 12'sinde (%30) nüks geliştiği saptanmıştır. AR+ olan 36 hastanın 10'u (%27,7), AR- olan 64 hastanın 24'ü(%37,5) izlem sırasında kaybedilmiştir. Bizim çalışmamızda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım ile AR durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmasa da AR pozitif grupta hem hastalıksız sağkalımın önemli ölçüde uzun olduğu gözlenmiştir, ayrıca istatiksel olarak anlamlı bulunmasa da erken evre üçlü negatif meme kanseri olgularında AR pozitifliği daha iyi prognoz ve daha az nüks ile ilişkili olduğu gözlenirken, lokal ileri hastalarda AR pozitif/negatif grup arasında fark saptanamamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda ÜNMK olgularında AR ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ve sağkalımla istatistiksel anlamlı ilişkisi bulunmasa da, bu konuda daha geniş ölçekli çalışma serilerine ihtiyaç duyulduğu görüldü. Ayrıca %36'lık ekspresyon oranı ile ÜNMK grubunda AR'nin rutin histopatolojik incelemeye dahil edilmesi ile gelecekte AR hedefleyen tedavilerin umut ışığı olabileceği düşünüldü.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+5
Elif Sıla Yelim
Ege University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ege Üniversitesi Tıp ve Diş hekimliği fakültelerinde eğitim gören yabancı uyruklu öğrencilerde depresif belirti prevalansı ve mental sağlık hizmetlerine gereksinim algısı

Amaç: Bu çalışmanın amacı Ege Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği Fakültelerinde 2017-2018 yılında eğitim gören yabancı uyruklu öğrencilerde depresif belirti prevalansını, risk faktörlerin ve mental sağlık hizmetlerinden yararlanma düzeyinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel özellikteki bu çalışmanın evrenini 2017-2018 eğitim yılında Ege Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenim gören tüm yabancı uyruklu öğrenciler oluşturmuştur. Araştırmanın verilerinin toplandığı 2017-2018 eğitim döneminde tıp fakültesinde 110, diş hekimliği fakültesinde de 35 olmak üzere toplam 145 yabancı uyruklu öğrencinin eğitim gördüğü belirlenmiştir. Bu öğrencilerin %84,1'ine ulaşılabilmiştir. Görüşülen toplam 122 öğrencinin %73,8'inin (n=90) tıp, %26,2'sinin (n=32) diş hekimliği fakültesinde okumaktadır. Depresyon belirtisi varlığı çalışmanın bağımlı değişkeni olarak alınmıştır ve Epidemiyolojik Çalışmalar Merkezi Depresyon Skalası (The Center for Epidemiologic Studies Depression Scale; CES-D) ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler ise demografik özellikler; sosyoekonomik durum, sağlık davranışları–alışkanlıklar; sosyal ilişkiler, akademik durum; ayrımcılık ile karşılaşması ve Mental Sağlık Hizmetine Gereksinim Algısı ve Hizmet Kullanımı olmak üzere yedi başlık altında değerlendiren bir anket kullanılmıştır. Veri toplama aşamasında öğrencilere sınıflarında ya da kütüphanede ulaşılmıştır. Tüm bağımsız değişkenler için tanımlayıcı istatistikler hesaplanmıştır (frekanslarda, ortalama değerlerde ve standart sapma) ve ki-kare testini kullanılmıştır. Bulgular: Toplam 39 ülkeden gelen katılımcıların yaş ortalaması 23,51±3,47 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin %93,5'i ailesinin gelir düzeyinin orta veya iyi olduğunu düşünmektedir. Her on öğrenciden ikisi maddi sıkıntı yaşadığını bildirmiştir. Araştırma grubunun %81,9'u ve %48,4'ü sırasıyla tıp/ diş okuyor okumaktan ve alınan tıp/ diş hekimliği eğitimi niteliğinden memnun olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların %66,4'ü tıp/ diş hekimliği fakültesindeki akademik başarı düzeyinden memnun olduğunu belirtmiştir. Öğrencilerin %44,3'ü tıp ya da diş hekimliği okuma nedeni olarak çocukluğundan beri idealindeki meslek olduğu ifade etmiştir. Fakültedeki öğretim üyeleri ile olumlu bir iletişim kurabildiğini düşünen öğrenciler araştırma grubunun yarısını oluşturmaktadır. Birlikte eğitim görülen arkadaşlar açısından ise bu oran yüzde 72,9'a çıkmıştır. CES-D ölçeğine göre araştırma grubunun 17.43±10,25 skor ortalamasıyla %35,2 öğrencide depresif belirtiler olduğu belirlenmiştir. Tıp fakültesinde ilk üç sınıfta okuyan öğrencilerin yarısında depresif belirti saptanırken, diş hekimliği fakültesinde ise sınıflar arasında bir fark gözlenmemiştir. Tıp /diş hekimliği okuyor olmaktan ve aldığı eğitimin niteliğinden memnuniyet ile depresif belirti varlığı arasında anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Birlikte eğitim gördüğü arkadaşları ile iyi bir ilişkisi olan, sorunlarını rahatlıkla paylaşabildiği en az bir arkadaşı olan ve ailesinden manevi destek alabilen öğrenciler arasında depresif belirti sıklığı diğer öğrencilere göre daha düşük bulunmuştur. Öğrencilerin hane reisinin işi ve maddi açıdan sıkıntı yaşayıp yasamadığını ifadesi açısından bakıldığında depresif bulgu gösteren ve göstermeyen kişiler arasında anlamlı fark olduğunu göstermektedir. Diğer yandan, fakültedeki öğretim üyeleriyle iletişim ve depresyon arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Cinsiyet, yaş, medeni durum, doğum yeri, yaşamının en büyük bölümünü geçirdiği yer, öğrencinin ailesinin şu anda yaşamakta olduğu yer, doğumdan bu yana Türkiye'de yaşamış olma ve eğitim dönemlerinde oturulduğu yer ile CES-D'ye göre depresif belirti varlığı arasında bir ilişki saptanmamıştır. Araştırma grubunun %63,3'ü fakültede mental sağlık sorunları için danışmanlık veren bir birim olmadığını ya da varlığını bilmediğini belirtmiştir. Öğrencilerin %22,1'i doktor, psikolog, sosyal çalışmacı gibi bir profesyonel danışman ile görüşmenin kendisine iyi geleceğini düşünmüş, fakat sadece %6,6'sı herhangi bir danışman ile görüşmüştür. Sonuç: Bu çalışma tıp/diş hekimliği öğrencilerinde depresyon prevalansı yüksek olduğunu ve dünya çapında yapılan çalışmalarda da benzer bir eğilimin olduğunu göstermiştir. Öğrenim yılı ve alınan eğitiminden ve niteliğinden memnuniyeti depresyon prevalansı üzerinde bir etkiye sahiptir. Tıp fakültesinde öğrenim yılı artıkça depresif belirti sıklığı düştüğünü saptanmıştır ama diş hekimliği fakültesinde sınıflar arasında bir fark gözlenmemiştir.

Depresif bozuklukDepresyonMental bozukluklar+6
Hadera Atobrhan Israel
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00

İlgili konular