İlaçlara direnç
Bu konu başlığı altında 269 tez
Karbapenem dirençli ve karbapenem duyarlı pseudomonas aeruginosa kökenlerinin antibiyotik duyarlılıklarının karşılaştırılması ve karbapenem dirençli kökenlerde bazı karbapenemaz genlerinin araştırılması
Karbapenem dirençli (CRPA) ve karbapenem duyarlı (CSPA) P. aeruginosa kökenlerinin diğer antibiyotiklere duyarlılıklarının karşılaştırılması ve karbapenem dirençli olan kökenlerdeki karbapenemaz genlerinin varlığının tespit edilmesi amaçlandı. Çalışmaya 50 adet CRPA ve aynı dönemde izole edilen 251 tane CSPA dahil edildi. Antibiyotik duyarlılıkları otomatize sistem kullanılarak saptandı. CRPA kökenlerindeki karbapenemaz genlerinin (blaIMP, blaSPM, blaAIM, blaNDM, blaOXA-48, blaKPC) varlığı multipleks polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle araştırıldı. Kökenlerin en fazla yara (%32,6), idrar (%30,6) ve balgam (%16,9) örneklerinden ve yoğun bakım üniteleri dışındaki diğer kliniklerden izole edildiği tespit edildi. Kökenlerin en dirençli olduğu antibiyotikler netilmisin (%41,5), levofloksasin (36,5), piperasilin (%33,2) ve piperasilin/tazobaktam (%31,9) idi. İmipenem ve meropenem direnç oranları sırasıyla %15,6 ve %11,9 olarak bulundu. CRPA'lar amikasin, aztreonam, gentamisin, netilmisin, tobramisin, siprofloksasin, levofloksasin, sefepim, seftazidim, piperasilin, piperasilin/tazobaktama CSPA olanlardan daha dirençli olarak saptanmıştır (p<0,001). CSPA ve CRPA kökenlerde kolistine dirençte farklılık olmadığı tespit edilmiştir (p=1). CRPA kökenlerinde amikasin, aztreonam, seftazidim, siprofloksasin, kolistin, sefepim, gentamisin, levofloksasin, netilmisin, piperasilin, tobramisin, piperasilin/tazobaktam MİK değerleri CSPA olanlara göre daha yüksek saptandı dolayısıyla daha dirençli bulundu (p<0,001). Çoğul ilaca direnç (MDR) oranı %14,6 ve CRPA grupta MDR oranı daha fazla bulundu (P<0,001). CRPA kökenler içinde blaIMP, blaVIM, blaSPM, blaNDM, blaKPC, blaAIM ve blaOXA genleri arasında bir kökende blaIMP, üç kökende de blaVIM geni pozitif olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda karbapenem direnci ve MDR oranı ülkemizdeki oranlardan daha az oranda bulunmuştur. Daha önce hastanemizde yapılan çalışmalardaki oranlara göre de yıllar içinde oranların artmadığı görülmüştür. CRPA'ların CSPA'lara göre diğer antibiyotiklere de daha dirençli olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda karbapenemazlardan IMP ve VIM tipi enzimler bulunmuştur. Hastanemizde yapılan diğer çalışmalarla birlikte bu çalışma hastanemizde izole edilen P. aeruginosa'larda karbapenemazların yaygın olmadığını göstermiştir. Bu enzimlerin epidemiyolojik olarak tanımlanması direnç yayılımını önlemede önemlidir ve bunları kodlayan genlerin tespiti; tedavide kullanılacak uygun antibiyotiklerin seçilmesinde yol gösterecektir.
Antimikrobiyal maddelerin etkinliğini arttıran uçucu yağ ve bileşenlerinin belirlenmesi
Bu tez projesi kapsamında antibiyotiklere dirençli Gram (+) Staphylococcus aureus; Gram (-) Escherichia coli ve antifungal ilaçlara duyarlı Candida albicans klinik ve standart suşları olmak üzere altı farklı hedef patojen seçilmiştir. Antimikrobiyal etkinlik testlerinde Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü (CLSI) in vitro mikrodilüsyon yöntemi uyarlanarak kullanılmıştır. Doğal antimikrobiyal madde olarak, öncelikle Avrupa Farmakope kalitesinde Matricaria recutita L., Lavandula latifolia Medik., Pinus mugo Turra, Citrus reticulata Blanco. uçucu yağları (Aetheroleum) seçilmiştir. Etkinliği arttırmak amacıyla uçucu yağlar sırasıyla kolon kromatografisiyle n-hekzan, dietil eter, diklorometan ve metanolle fraksiyonlanmıştır. Antimikrobiyal deneylerde ayrıca uçucu yağların ana bileşenlerinden R-(+)-limonen, (+)-linalol, 1,8-sineol, (±)-kafur, β-karyofillen, α- pinen, (-)-β-pinen, γ-terpinen, farnasen, bisabolol ve (+)-δ-3-karen kullanılmıştır. Test materyallerinin ampisilin, sefuroksim, tetrasiklin, flukonazol ve nistatin standart antimikrobiyal maddeleriyle farklı kombinasyonlarının etkileşimleri dama tahtası yöntemiyle sinerjik etkinlikleri açısından incelenmiştir. Tüm test numunelerinin dirençli mikroorganizmalara karşı etkinlikleri minimum inhibisyon konstrastrasyonu (MİK) olarak belirlenmiştir. Kombinasyon sonuçları, fraksiyonel inhibisyon konsantrasyonu (FİK) değerleri şeklinde sinerjik, aditif, bağımsız etki veya antagonist etkili olarak sınıflandırılmıştır. Aktif fraksiyon-antimikrobiyal madde kombinasyonu seçici toksisitesi karşılaştırmalı olarak değerlendirmek üzere in vitro WS1-XTT sitotoksisite (insan cilt fibroblast hücre dizileri) ve biyolüminesans yöntemiyle Aliivibrio fischeri NRRL B 11177 suşuna karşı çalışılmıştır. Sonuç olarak, tasarlanan doğal madde kombinasyonların sinerjik/aditif etkinlikleri ilk defa bu çalışma kapsamında gösterilmiştir. Etkinlikler değerlendirildiğinde, toplam 54 sinerjik, 75 aditif ve 108 adet bağımsız etkili antimikrobiyal kombinasyon aktivite sonucu elde edilmiştir. Genel olarak oluşturulan uçucu yağ kombinasyonları, in vitro antimikrobiyal aktivite açısından daha etkin ve daha az toksik olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik dirençli bakteri, Candida albicans, Uçucu yağlar, Kombinasyon çalışmaları, Dama tahtası yöntemi, Sinerjik etki.
2006-2010 yılları arasında takip edilen febril nötropeni ataklarındaki kültürlerde üreme oranları, antibiyortik duyarlılıkları antibiyotik dirençleri
2006-2010 Yılları Arasında Takip Edilen Febril Nötropeni Ataklarındaki Kültürlerde Üreme Oranları,Antibiyotik Duyarlılııkları Antibiyotik Dirençleri
Yoğun bakımda yatan hastalarda nozokomiyal çoklu ilaç dirençli acinetobacter enfeksiyonlarındaki risk faktörlerinin belirlenmesi ve izolatların genotiplendirilmesi
Bu çalışma ile erişkin yoğun bakım üniteleri (YBÜ)'nde hastane kökenli çoklu ilaç dirençli (ÇİD) Acinetobacter enfeksiyonları, özellikle Acinetobacter baumannii, gelişiminde etkili olabileceği düşünülen risk faktörlerini belirleyerek Acinetobacter enfeksiyonu oranlarını azaltmak için görüş ve önerilerde bulunmak ve antimikrobiyal duyarlılığın değerlendirilmesi ile tedavi protokollerinin geliştirilmesi ve izolatların genotiplendirilmesi amaçlanmıştır.Araştırma ileriye dönük vaka-kontrol çalışması olarak yapılmış olup, Nisan 2011-Mart 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi erişkin YBÜ'de yatan ve hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı saptanan 108 vaka ile aynı dönemde erişkin YBÜ'de takip edilen ve kültürlerinde üreme olmayan 105 kontrol grubu hastası karşılaştırılarak enfeksiyon gelişiminde rol oynadığı düşünülen risk faktörleri belirlenmeye çalışıldı. Tek ve çok değişkenli regresyon analizi yapılarak hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimini ve mortaliteyi etkileyen risk faktörleri belirlendi.Çok değişkenli regresyon analizi sonrasında son modelde yaş, mekanik ventilatör uygulaması, trakeotomi uygulaması, PEG uygulaması, karbapenem kullanımı ve 3. kuşak sefalosporin kullanılmaması hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimi için bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. Mortalite için yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde son modelde, mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri ise enteral beslenme şekli ve APACHE II skoru tespit edilmiştir. Bu risk faktörlerinin kontrolü, özellikle karbapenem gibi geniş spektrumlu antibiyotik kullanımının kısıtlanması ve ampirik tedavide 3. kuşak sefalosporinlerin uygun durumlarda tercih edilmesi desteklenmelidir.İzolatların %94'ünde çoklu antibiyotik direnci saptanmıştır. İmipenem direncinin %82.4 ve meropenem direncinin %88 oranında olduğu gözlenmiştir. Kolistin duyarlılığı %100 ve tigesiklin duyarlılığı %99,1 olarak bulundu.Çalışmamızda en fazla izolat sayısına sahip klonun hastanemizde yaklaşık 14 ay varlığını sürdürdüğü tespit edildi. Bu veri ile özellikle ÇİD Acinetobacter baumannii salgın klonlarının önlem alınmadığı durumda hastane ortamında uzun yıllar kalabileceği ve hastadan hastaya taşınabileceği ortaya konulmuştur.
Karbapeneme dirençli klebsiella pneumoniae suşlarında karbapenem direncinin fenotipik ve genotipik yöntemlerle araştırılması
Amaç: Klinik örneklerden izole edilen karbapeneme dirençli Klebsiella pneumoniae suşlarında karbapenemaz varlığının fenotipik ve genotipik yöntemlerle test edilmesi, karbapenemaz enzim tiplerinin dağılımının tespit edilmesi ve test yöntemleri arasındaki korelasyonun belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2021-Mart 2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na gönderilen klinik örneklerden izole edilen ve karbapenem grubu antibiyotiklerden en az birine dirençli 100 K. pneumoniae suşu çalışmaya dahil edilmiştir. Bakterilerin tanımlanması ve antibiyogramı VITEK 2 Compact (bioMérieux, Fransa) otomatize sistemi ile yapılmıştır. Karbapenemaz direncini belirlemek amacıyla fenotipik yöntem olarak kombinasyon disk testi kullanılmıştır. Genotipik yöntem olarak ise en sık rastlanan karbapenemaz direnç genleri olan blaKPC, blaNDM, blaVIM, blaIMP ve blaOXA-48'i hedefleyen iki farklı multipleks polimeraz zincir reaksiyonu uygulanmıştır. Bulgular: Kombinasyon disk testi ile tüm örneklerin karbapenemaz ürettiği saptanmış olup 87 (%87) izolatta OXA-48 benzeri, 13 (%13) izolatta MBL pozitifliği tespit edilmiştir. Polimeraz zincir reaksiyonu ile 91 izolatta pozitiflik saptanmış olup 76 (%76) izolat OXA-48, 13 (%13) izolat NDM, 2 (%2) izolat OXA-48 + NDM olarak sonuçlanmıştır. 9 (%9) örnekte araştırılan direnç genlerine rastlanmamıştır. Hiçbir izolatta KPC, VIM ve IMP gözlenmemiştir. İki test arasındaki uyum %89 olarak saptanmıştır. Kombinasyon disk testinin karbapenemaz varlığını saptama açısından duyarlılığı %100, pozitif prediktif değeri %91 olarak saptanmıştır. Kombinasyon disk testinin sadece OXA-48'e sahip izolatlar için duyarlılığı %100, özgüllüğü %54,1, pozitif prediktif değeri %87,3, negatif prediktif değeri %100 olarak saptanmıştır. Sadece NDM'ye sahip izolatlar için ise tüm değerler %100 olarak saptanmıştır. OXA-48 + NDM'ye sahip iki izolat kombinasyon disk testi ile OXA-48 benzeri olarak yorumlanmıştır. Sonuç: Türkiye'de OXA-48'in endemik olduğu düşünüldüğünde en sık saptanan karbapenemazın OXA-48 olması beklenen bir sonuç olmuştur. Kombinasyon disk testi ucuz maliyeti, uygulama kolaylığı, karbapenemaz direnç mekanizmalarını belirleyebilmesi ve polimeraz zincir reaksiyonu ile büyük ölçüde uyumlu olması bakımından laboratuvarlarda karbapenemaz direnç genlerinin saptanması için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: K. pneumoniae, Kombinasyon disk testi, Karbapenemaz, Karbapenem direnci, OXA-48
Kolistin ve karbapenem dirençli acinetobacter baumannii ve klebsiella pneumoniae suşlarında akım sitometri yöntemi ile kolistin ve meropenem kombinasyonunun in vitro etkinliğinin test edilmesi ve dama tahtası yöntemi ile karşılaştırılması
Günümüzde gram negatif bakterilerde karbapenem direncinin artması ile birlikte tedavilerde kolistin daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak kolistine direnç giderek artmaktadır. Çalışmamızda, kolistin ve karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii ve Klebsiella pneumoniae suşlarında akım sitometri tabanlı time kill ve dama tahtası sinerji testi yöntemleri ile kolistin ve meropenem kombinasyonunun in vitro etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Kolistin ve karbapenem dirençli 10 adet A. baumannii ve 10 adet K. pneumoniae suşunda kolistin direnci broth mikrodilüsyon yöntemi ile doğrulandıktan sonra, kolistin ve meropenem kombinasyonu akım sitometri tabanlı time kill ve dama tahtası yöntemleri ile çalışıldı. Ek olarak suşlar, gradient difüzyon sinerji testi yöntemi ile de çalışıldı. Sonuçlar, dama tahtası ve GDY için fraksiyonel inhibitör konsantrasyonu, time kill için logaritma tabanında artış-azalış ile hesaplanarak değerlendirildi. Klebsiella pneumoniae suşlarında dama tahtası yöntemi ile %40 sinerjik, %50 aditif ve %10 indiferan etkinlik saptandı. A. baumannii suşlarında ise %70 sinerjik, %20 aditif, %10 indiferan etkinlik saptandı. Time kill yönteminde ise tüm suşlarda indiferan etkinlik saptandı. Akım sitometri tabanlı time kill ve dama tahtası yöntemleri arasında %10 uyum saptanırken, time kill ile GDY arasında %55 uyum saptandı. Literatürde akım sitometri tabanlı bir sinerji testi ile hasta izolatları kullanılarak antibiyotik kombinasyonu etkileşiminin incelendiği bir çalışmaya rastlamadık. Geleneksel yöntemi modernize etmesi, hızlı sonuç vermesi gibi yönleriyle çalışmamız dikkat çekicidir. Ancak sinerji testlerinin doğasında bulunan testler arası uyumsuzluk nedeniyle yeni çalışmalar ile testler arasındaki korelasyon iyileştirilmelidir.
Bursa Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde ev sineği (Musca domestica) popülasyonlarında bazı insektisitlere karşı oluşan direncin belirlenmesi
Musca cinsi içerisinde yer alan sinekler kutuplar hariç dünyanın tropik ve subtropik iklim kuşaklarında geniş bir yayılım alanına sahiptir. Enfeste oldukları insan ve hayvanlarda huzursuzluk başta olmak üzere çeşitli rahatsızlıkları oluşturmanın yanında birçok etkene de vektörlük yapmaları ile hem insan hem hayvan sağlığını olumsuz etkilerler. Bakteriler, mantarlar, virüsler ve parazitler olmak üzere birçok patojenin hem naklinde hem de biyolojik gelişiminde önemli bir rol oynarlar. Musca domestica L. Musca cinsi içerisinde en çok gözlemlenen türdür. Çalışma 2013-2014 yıllarında yaz dönemlerinde Bursa iline bağlı 11 ilçeden toplanan popülasyonlardan elde edilen F2 ve F3 larvaların Diflubenzuron ve Pyriproxfen'e karşı geliştirdikleri direncin besleme yöntemiyle ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Bu amaçla 0.01/0.1/1/10/100 ppm dozlarda Diflubenzuron ve Pyriproxyfen içeren özel besi yerleri hazırlanmıştır. Bu besi yerlerine 48-72 saat yaş aralığındaki larvalar yerleştirilmiş ve 14 gün sonunda ergin çıkış oranları kaydedilmiştir. Buna ek olarak kontrol gruplarında besi yerlerinde sadece süt kullanılmıştır. Ergin çıkış oranları kullanılarak popülasyonlar üzerinde EPA-PROBİT analiz programı kullanılarak LC50 dozları hesaplanmıştır. Arazi popülasyonlarının LC50 değerleri duyarlı WHO (Dünya Sağlık Örgütü) popülasyonlarının LC50 değerleriyle karşılaştırılıp RF (direnç katsayısı) değerleri hesaplanmıştır. Hesaplanan RF oranı dört kategoride değerlendirilmiştir. Bu kategoriler <10'dan küçükse düşük direnç, 10-40 arası ise orta derece direnç, 41-160 arası ise yüksek direnç ve >160 ise çok yüksek direnç vardır şeklinde yorumlanmıştır (Rupes, Zdarek, Svandova, &Pinterova, 1976). Pyriproxyfen için 2013-2014 yılları arasında en yüksek RF değeri Yıldırım ilçesi popülasyonunda 3,2 olarak tespit edilmiştir. Diflubenzuron için 2013-2014 yılları arasında en yüksek RF değeri Kestel popülasyonunda 9,33 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak tüm popülasyonlarla yapılan denemeler göz önüne alındığında ulaşılan en yüksek RF değeri 9,33 olarak hesaplanmış ve değerlendirme kriterlerine göre (<10) düşük seviyede direnç tespit edilmiştir. Bu sonuç bize Bursa bölgesinde bu iki aktif maddeye karşı düşük seviyede direnç oluştuğunu göstermektedir. Bundan sonraki yıllarda uygulanacak vektör mücadesi programları hazırlanırken elde edilen sonuçların dikkate alınması hususu larval mücadelede önemli bir yer tutacaktır. vi Bu çalışmanın amacı vektör mücadelesinde son yıllarda kullanımı artmış olan ve etkinliği uçkun mücadelesine göre daha yüksek olan böcek gelişim düzenleyicilerinin etkinliğini ve bu aktif maddelere karşı gelişen direncin Bursa ili özelinde ölçülmesini amaçlamaktadır.
Akut promyelositik lösemi hücre hattında (HL-60) çoklu ilaç direncininin azaltılmasında manyetik nanopartikül destekli ilaç kullanılması
Kanser, ölüm oranlarının yüksek olması ve tedavideki zorluklar nedeniyle önemli bir sağlık problemidir. İdarubisin göğüs kanseri ve akut lösemilerin tedavisinde sıklıkla kullanılan bir antikanser ilacıdır. İdarubisin kullanımının bazı dezavantajları vardır. Bunlar kanser hücrelerine spesifik olmaması, sağlıklı hücre ve dokulara zarar vermesi, kullanımından sonra kanserin nüksetmesi ve çoklu ilaç direncinin gelişmesidir. Bu amaçla, tez kapsamında ilaç direncini azaltacak, ilacın taşınmasını sağlayacak ve ilacı lösemi hücrelerine daha spesifik hale getirecek manyetik nanopartikül (MNP) sistemini kullandık. Çalışmamızda öncelikle Fe3O4 nanopartikülleri hazırlandı, çeşitli organik moleküllerle kaplandı, MNP'lere folik asit bağlandı ve FT-IR, XRD, C-TEM, SEM yöntemleriyle karakterizasyon işlemleri yapıldı ve idarubisin bağlandı. İdarubisin bağlı MNP'lerin ve serbest idarubisinin HL-60 hücre hatlarında sitotoksik etkisi 24., 48. ve 72. saatlerde MTT ve ATP testleriyle belirlenip IC50 değerleri hesaplandı. Bulunan IC50 konsantrasyonlarındaki apoptoz durumu flow sitometriyle değerlendirildi, PCR yöntemiyle MDR1, Puma, NOXA, BAX, Survivin ve BCL-2 genlerin eskpresyonları ölçüldü. Yapılan sitotoksite testlerinde MNP kullanımıyla IC50'nin 2 ile 20 kat arasında düştüğü ve folik asit bağlı MNPlerde sitotoksik etkinin daha da arttığı bulundu. Gen ekspresyon ölçümlerinde MNP kullanımında apoptotik genlerin ekspresyonlarının arttığı, MDR1 ve antiapoptotik genlerin ekspresyonlarının ise azaldığı bulundu. Flow sitometri ölçümlerinde apoptozun arttığı bulundu. MNP sistemlerinin kullanımı ilacın kontrollü salınımını sağladığından ve yapısından dolayı hücre dışına çıkışını engellediğinden ilaç direncini azaltmıştır. Ayrıca apoptozu uyardığından ilacın daha düşük konsantrasyolarda etki etmesini sağlamıştır. Folik asit kullanımı ilacı kanser hücrelerine spesfikliğini arttırdığından ve hücre içine girişi kolaylaştırdığından ilacın etkinliğini arttırmıştır. Buradan elde edilen sonuçlar daha ileri çalışmalara ışık tutacak ve kanser hastalarının tedavisi için daha etkili yöntemler geliştirmesini sağlayacaktır.
Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonu tanılı çocuk hastaların idrar kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların ve antibiyotik dirençlerinin araştırılması
İdrar yolu enfeksiyonu çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Tedavide ve uzun süreli profilakside bilinçsiz antibiyotik kullanımının direnç gelişimi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Erken tanı ve etkin tedavi ile geri dönüşümsüz böbrek hasarı ve kronik böbrek yetmezliği gelişmesi engellenebilir. Bu çalışmada Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonlarında üreyen mikroorganizmaları ve antibiyotik dirençlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Ocak 2016-Aralık 2020 arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Nefroloji, Genel Çocuk Poliklinikleri ve Çocuk Acil bölümlerinde idrar yolu enfeksiyonu tanısı almış ve idrar kültürlerinde anlamlı üreme olup antibiyogram çalışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 1053 hastanın epidemiyolojik ve klinik verileri, üriner sistem görüntüleme sonuçları, idrar kültürü ve antibiyogram sonuçları gözden geçirildi. Verilerin düzenlenmesinde Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 22.0 paket analiz programı kullanıldı. Olguların yaş ortalaması 5,43±4,61 idi. Hastalaların %75,1'i kız %24,9'u erkek idi. En sık saptanan başvuru şikayetleri %27,3 oranında karın ağrısı ve %26,5 oranında ateş idi. Hastaların %88,4'nün (n=931) herhangi bir profilaktik antibiyotik kullanmadığı, %11,6'nın (n=122) kullandığı görüldü. Görüntüleme yapılan hastaların %44,7'de (n=335) USG'de patoloji, %52,8'inin (n=220) DMSA sintigrafisinde skar bulgusu, %38,5'inin (n=99) VCUG'da reflü tespit edildi. İdrar kültürlerinde E. Coli (%74), Klebsiella (%17), Proteus (%7), P. aeruginosa (%2) oranında tespit edildi. Tüm hastalarda en sık direnç oranları ampisilin için %81,6, sefuroksim için %64,3, sefiksim için %61,3, seftriakson için %55,9, amoksisilin-klavulanat için %55,1, trimetoprim-sulfametaksazol için %50,7 olarak tespit edildi. Tekrarlayan ÜSE'de benzer antbiyotiklere direnç saptanırken oranlarda anlamlı artışlar olduğu görüldü (ampisilin için %95,6, sefuroksim için %74,4, sefiksim için %74,6, seftriakson için %68,3, amoksisilin-klavulanat için %66,2, trimetoprim-sulfametaksazol için %61,7). İlk ÜSE olup proflaksi alan hastalarda Klebsiella spp. üreme oranları (%32,4) proflaksi almayanlara göre (%14,5) yüksek iken, Escherichia coli üreme oranları ise proflaksi almayanlarda (%77,5), proflaksi alanlara göre (%44,1) anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise en sık Escherichia coli saptanmış olup, üreyen mikroorganizma yüzdeleri arasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. İlk ÜSE olup profilaksi alanlarda imipenem (%17,6), kolistin (%10,3) ve meropenem (%11,8) direnci, profilaksi almayanlara göre anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise profilaksi almayanlarda sefepim (%73,5) direnci, profilaksi alanlara göre anlamlı şekilde yüksekti. Diğer antibiyotiklere karşı profilaksi alan ve almayan gruplar arasında direnç açısından bir fark bulunmadı. Sonuç olarak kendi merkezimizde antibiyotik direncinin tekrarlayan ÜSE'de giderek arttığı görüldü. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilerin teyidi için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, antibiyotik direnci, profilaksi
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen hipervirülan ve klasik klebsiella pneumoniae izolatlarında virülans genleri ve karbapenem direnç genlerinin araştırılması
Çeşitli Klinik Örneklerden İzole Edilen Hipervirülan ve Klasik Klebsiella pneumoniae İzolatlarında Virülans Genleri ve Karbapenem Direnç Genlerinin Araştırılması Klebsiella pneumoniae hastane kökenli ve toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olabilen ve antibiyotiklere karşı kazandığı dirençle bilinen küresel bir patojendir. Hipervirülan K. pneumoniae (hvKp) diye tanımlanan ve klasik K. pneumoniae (cKp) izolatlarından daha öldürücü olan patotip, sağlıklı genç erişkinlerde karaciğer apsesi, endoftalmi, pnömoni gibi birçok toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olmaktadır. HvKp‟yi tanımlamak için klinik ya da mikrobiyolojik net kriterler bulunmamaktadır. Hipermukoviskoziteyi gösteren string testi, kültür plaklarında üreyen kolonilerin öze yardımıyla yukarı doğru çekilmesi ve uzama miktarının ölçülmesiyle yapılır ve hvKp‟yi tanımlamak için en sık kullanılan mikrobiyolojik testtir. Çalışmamızda farklı klinik örneklerden üretilen 100 K. pneumoniae izolatı string testine göre hvKp ve cKp olarak gruplandırılmıştır. Tüm izolatlarda 6 virülans geni (fimH-1, rmpA, magA, aerobaktin, K1, K2) ve karbapenem dirençli izolatlarda 5 karbapenem direnç geni (OXA-48, KPC, IMP, VIM, NDM-1) varlığı araştırılmıştır. İzolatların %45‟i hvKp, %55‟i cKp olarak tanımlanmıştır. İzolatların %94‟ünde fimH-1 geni, %37‟sinde aerobaktin geni, %34‟ünde magA ve K1 geni, %5‟inde rmpA geni, %3‟ünde K2 geni bulunmuştur. HvKp izolatlarının %68,9‟unda, cKp izolatlarının %10,9‟unda aerobaktin geni pozitif saptanmıştır ve hvKp izolatlarında cKp izolatlarına oranla yüksek aerobaktin geni varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). MagA geni ve K1 serotipi hvKp izolatlarının %28,9‟unda, cKp izolatlarının %38,2‟sinde bulunmuştur. CKp izolatlarında magA geni oranı yüksek görülse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p>0,05). FimH-1 geni hvKp izolatlarının %93,3‟ünde, cKp izolatlarının %94,5‟inde pozitif bulunmuştur. Negatif gen sayısı az olduğu için iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. RmpA geni hvKp izolatlarının %8,9‟unda, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. K2 geni hvKp izolatlarının %4,4‟ünde, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. Bu genler için hvKp ve cKp grupları 13 arasındaki fark, sayılar az olduğu için istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. HvKp ve cKp izolatları arasında antibiyotik duyarlılıkları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen seftriakson, sefuroksim, seftazidim, amikasin, sefoksitin, ertapenem, sefuroksim aksetil ve imipenem hvKp izolatlarında daha etkili bulunmuştur. Siprofloksasin ve trimetoprim sülfametoksazol ise hvKp izolatlarında cKp izolatlarına göre daha etkili saptanmıştır ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). CKp grubunda gentamisin, amoksisilin, piperasilin-tazobaktam istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp grubundan daha etkili bulunmuştur (p>0,05). Karbapenem dirençli izolatların %65,7‟si cKp, %34,3‟ü hvKp olarak saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp izolatları karbapenemlere daha duyarlı bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatlarda en sık rastlanan gen OXA-48 olmuştur. KPC geni 5 izolatta tespit edilirken IMP, VIM ve NDM-1 izolatların hiçbirisinde saptanmamıştır. OXA-48 pozitif örneklerin %69‟u cKp, %31‟i hvKp izolatlarına ait bulunmuştur. KPC pozitif izolatların tümünün hvKp grubundan olduğu saptanmıştır. String testinin ve virülans faktörlerinin hipervirülansı göstermek için tek başına yeterli olmayacağı, hipervirülansı göstermek için hipervirülan enfeksiyonların klinik özelliklerini taşıyan olgularda birden fazla virülans faktörü kombinasyonunun gösterilmesi gerektiği kanısına varılmıştır.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen kültürle kanıtlanmış neonatal sepsis vakalarının retrospektif incelenmesi
Amaç: Yenidoğan sepsisi, yaşamın ilk 28 günündeki en sık ve hayatı tehdit edici hastalıklarından biridir. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen yüksek morbidite ve mortaliteyle seyredebilmektedir. En çok neden olan etkenler ve sıklıkları farklılık gösterebilmekte ve zaman içinde aynı hastane içinde dahi değişebilmektedir. Bu çalışmada, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavi edilen kültürle kanıtlanmış sepsis tanılı yenidoğan bebeklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2012-Temmuz 2015 tarihleri arasında 1,2 ve 3. düzey yenidoğan yoğun bakımda takip ve tedavi edilmiş olan 1735 hasta retrospektif olarak incelendi. Kültür ile kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı almış 56 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Hastaların %55,4'ü erkek, %44,6'sı kız idi. Doğum haftaları ortalama 31,77 ±5 idi. Doğum ağırlıkları ortalama 1654,07 ±906,6 gramdı. Hastaların %76,8'i preterm, %23,2'si term idi. Hastaların %14,3'ünün erken başlangıçlı neonatal sepsis, %85,7'sinin geç başlangıçlı neonatal sepsis olduğu saptandı. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste en sık etken Stenotrophomonas maltophilia, geç başlangıçlı neonatal sepsiste ise koagülaz negatif stafilokoklar ve Klebsiella pneumonia idi. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste mortalite %12,5 ve geç başlangıçlı neonatal sepsiste de %12,5 idi. Her iki sepsis grubunda da ölen bebeklerin hepsi preterm idi. Gram pozitif mikroorganizmalarda vankomisin direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmaların antibiyotik dirençleri değerlendirildiğinde meropenem direnci saptanmazken imipenem direnci en fazla %50 idi. Sonuç: Neonatal sepsisli hastalarda sepsis tipi, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri üniteler arasında ve zamanla ünite içerisinde de farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle, aktif sürveyans uygulanarak tedavi protokolleri sıklıkla güncellenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Yenidoğan, Prematürite, Kan Kültürü, Antibiyotik Direnç
Çocuk hastalıkları servislerinde nozokomiyal enfeksiyon etkenleri ve direnç dağılımının belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Nozokomiyal enfeksiyonlar, diğer ifade şekliyle "sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE)" hastanın sağlık kuruluşundaki bakım sürecinde gelişen ve hasta sağlık kuruluşuna başvurduğu sırada bulunmayan veya kuluçka döneminde olmayan enfeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. SHİE ile ilgili yapılan sürveyans çalışmaları artmakla birlikte çocuk hastalıkları servislerinde yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Bu çalışmada bir merkezde 2016-2020 yılları arasında çocuk sağlığı ve hastalıkları servislerinde yatarak tedavi gören hastalarda gelişen SHİE etkenleri, antibiyotik dirençleri incelenerek bu etkenlerdeki direnç dağılımının saptaması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2016- Aralık 2020 tarihlerinde Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servislerinde tedavi gören ve SHİE tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. SHİE tanısı Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) ve Türkiye Ulusal Hastalık Sürveyans Ağı (UHESA) tanı kriterlerine göre konulmuştur. Tüm hastaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Hastaların mikrobiyolojik kültürleri klinik seyir kayıtları ile birlikte değerlendirilerek, SHİE'ye sebep olan etken/etkenler ve kültür duyarlılık sonuçları kaydedilmiştir. Bulgular: Beş yıllık retrospektif değerlendirmede mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış 297 SHİE saptanmıştır. Servislere göre dağılımı sırasıyla çocuk yoğun bakım ünitesi (ÇYBÜ)(n=148, %49,8), yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YYBÜ)(n=76, %25,6) ve çocuk hastalıkları servisidir (n=73, %24,6). En sık görülen SHİE'ler sırasıyla kan dolaşım enfeksiyonu (KDE)(n=155, %52,2), pnömoni (n=88, %29,6) ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) (n=22, %7,4) olmuştur. Etkenlerin %64,9'unu gram negatif bakteriler, %23,4'ünü gram pozitif bakteriler, %11,7'sini mantarlar oluşturmaktadır. Enfeksiyon tipinden bağımsız olarak en sık saptanan etkenler Klebsiella spp.(%20,4), Pseudomonas aeruginosa (%13) ve koagülaz negatif stafilokoklar (KoNS) (%12,7) 'dır. KDE'de en sık izole edilen etken KoNS (%22,2), pnömonide P. aeruginosa (%26,1), ÜSE'de Klebsiella spp. (%50) olmuştur. KoNS'lerin %92'si; Staphylococcus aureus suşlarının ise %57'si metisilin dirençli bulunmuştur. Klebsiella spp. suşlarında %30, E. coli suşlarında %.50 oranında GSBL pozitifliği saptanmıştır. E.coli suşlarında karbapenem direnci saptanmazken Klebisella spp. suşlarının %15'i, P.aeruginosa suşlarının %20'si, Acinetobacter baumanii suşlarının %60'ı karbapenem dirençli bulunmuştur. P.aeruginosa ve A.baumanii suşlarında kolistin direnci saptanmazken, karbapenem dirençli iki Klebsiella suşunda kolistin direnci saptanmıştır (%3,2). Sonuç: Antibiyotiklere karşı giderek artan direnç, özellikle kritik hastaların ampirik tedavi seçiminde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Çocuk hastalarda SHİE ile ilgili yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Merkezlerin kendi hasta profillerini, hastane florasını oluşturan mikroorganizmaları ve bunların direnç özelliklerini, her bölümdeki SHİE dağılımını ve sıklığını bilmeleri, SHİE'lere karşı doğru ampirik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesini sağlayacaktır.
İnsan sağlığı açısından risk oluşturabilecek koagulaz pozitif ve negatif Staphylococcus türlerinin rezervuar evcil hayvanlardaki insidansı ve antibiyotik duyarlılığının belirlenmesi
Çok çeşitli enfeksiyöz bakterilerin sahip oldukları antimikrobiyal direnç, ülkeleri ve birçok sektörü ilgilendiren, büyüyen bir halk sağlığı tehdidi olarak görülmektedir. Araştırmalar, antimikrobiyel direncin evcil hayvanlarda enfeksiyon etkeni olan belirli mikroorganizmalar arasında tırmandığını ve bunların evcil hayvanlar, sahipleri, veteriner personeli arasında yayılımının hakim olduğunu ve evcil hayvanların bu tür bakteriler için rezervuar gibi davranabileceğini ortaya koymaktadır. Yapılan araştırmada muayene veya kontrol amacıyla veteriner kliniğine getirilen 30 kedi ve 30 köpeğin derisinden sürüntü alındı. Bu sürüntülerden izole edilen koagulaz pozitif ve koagulaz negatif Staphylococcus'larda antibiyotik dirençliliği araştırıldı. Koagulaz pozitiflerin tamamı S. aureus olarak tanımlandı. Elde edilen izolatlarda 10 tanesi CLSI 2020'de mutlaka izlenmesi gerekenler olmak üzere toplam 15 antibiyotiğe karşı direnç varlığı disk diffüzyonla incelendi. Pozitif bulunanlara RT-PCR uygulandı ve Sanger dizileme yapıldı. Kedi ve köpek florasında koagulaz negatif Staphylococcus'ların daha baskın olduğu tespit edildi. Köpek izolatlarında koagulaz negatif Staphylococcus oranı kedilerdekinden yüksekti. Koagulaz pozitif Staphylococcus olan S. aureus izolatı sayısı da oransal olarak kedilerde fazlaydı. En fazla sayıda antibiyotiğe direnç ile çoklu antibiyotik direnci kedilerden yapılan izolatlarda tespit edildi. Bu antibiyotikler özellikle insan hekimliğinde de yoğun olarak reçetelenen penisilin, sülfonamid, makrolid ve özellikle ciddi enfeksiyonların tedavisinde kullanılan linkozamidlerdir.
Irak Vasit hastanesinde izole edilen metisiline dirençli Staphylococcus aureus prevalansı
Metisiline dirençli olan Staphylococcus aureus (S. aureus), özellikle bilinen hiçbir risk faktörü olmayan kişilerde son zamanlarda ortaya çıkan salgınlar ve bildirilen ölümlerin bir sonucu olarak büyüyen bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Çeşitli virülans faktörleri ve toksinlerine sahiptir. Staphylococcus türleri içinde en virulent olanıdır. Bu da onu toksin aracılı bozuklukların sık karşılaşılanı yapar. Ayrıca, metisiline dirençli S. aureus (MRSA), hem akut hem de kronik enfeksiyonların önde gelen bir kaynağıdır ve MRSA'nın yapışma ve biyofilm oluşturma yeteneği, MRSA izolatları arasında artan virülansın bir belirtecidir. Lokal izolatların metisilin ve diğer bazı antibiyotiklere direncini saptamak ve mecA geninin amplifikasyonunun yararlılığını ve MRSA suşlarının tanımlanmasındaki güvenilirliğini değerlendirmek için farklı bölgelerden 100 örnek toplandı. İlk olarak fenotiplerine göre teşhis edildi. Bu örneklerden sadece 37'si S. aureus pozitifti, 44'ünün farklı bakteri türleri olduğu, kalan 19 numunede ise herhangi bir bakteri üremediği görüldü. VITEC 2 ile S. aureus olduğu tespit edilen pozitif numuneler Muller-Hinton Agar plate tekniği ile antibiyotik direnci araştırıldı. Dirençli izolatlara Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi uygulanarak minimum inhibitor konsantrasyonlar belirlendi. S. aureus izolatlarının yaklaşık % 95'i sefoksitin ve metisiline dirençli olduğu belirlendi. Diğer antibiyotiklerle karşılaştırıldığında, vankomisin duyarlılığının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu araştırmada S. aureus'a ait izolatları belirtmek için tanısal gen olan 16srDNA kullanılmıştır. 35 dirençli izolat ve 2 hassas izolat dahil tüm izolatların S. aureus olduğu doğrulandı. Bu 35 numune, mecA geninin varlığını tespit etmek için polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) tekniği ile tanımlandı. 35 örnekten 34'ü mecA geni için pozitif, biri negatifti.
Molecular determination of the ure a gene in Klebsiella pneumonia with hypermucoviscos resistant to multipleadents isolated from hospital patients
Hypermucoviscous Klebsiella pneumoniae is an emerging pathogen. In this study two hundred clinical samples were collected randomly from patients suffering from urinary tract infections. The collected samples were cultured on selective and differential media. The isolated bacteria were identified. Antibiotic susceptibility was detected by vitek system to detect the multidrug resistant bacterial isolates. String test was adopted to confirm the identification of hypermucoviscous type. Urease production by Hypermucoviscous Klebsiella pneumoniae was characterized phenotypically by Christensen medium. Ure A gene was detected using selective primers designated for this study. Polymerase chain reaction was adopted to detect the presence of urease coding gene. The resuls revealed that there were differences between the genetic and phenotypic methods to detect urease. PCR was more accurate as it detected the ure A gene in all the isolates (100%) while the phenotypic method results revealed that the positive urease occupied 70.5% of all the isolates.
Çukurova bölgesinde kronik iskemik kalp hastalığında aspirin direnci sıklığı ve tedavi değişikliğinin trombosit fonksiyonları ve prognoz üzerine etkisi
Amaç: Aspirin kardiyovasküler hastalıklarda antitrombosit tedavinin temelini oluşturur. Fakat tüm hastalarda aspirinin etkisi aynı değildir. Daha önce yapılan çalışmalarda aspirinle tedavi edilen hastalarda % 0,4 ile % 83,3 arasında değişen oranda aspirin direnci gösterilmiştir. Bu çalışmada 100 mg aspirin alan stabil koroner arter hastalarında aspirin direnci sıklığının tayini ve 100 mg aspirine direnci olan hastalarda 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel tedavisinin trombosit fonksiyonları ve morbidite üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim dalınca stabil koroner arter hastalığı tanısı ile izlenen ve 100 mg aspirin kullanan 168 hasta (115 erkek, 53 kadın ve yaş ortalaması 60,1 ± 8,4 yıl) alındı. Aspirine verilen cevap modifiye tromboelastogram ile belirlendi. Tromboelastogram ile tam kanda araşidonik asitin indüklediği trombosit agregasyon inhibisyonunun % 50'nin altında olması aspirin direnci olarak kabul edildi. Bu hastalarda aspirin dozu 300 miligrama çıkılarak veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel verilerek yeniden trombosit agregasyon inhibisyonu ölçüldü. Hastalar 464 ± 264 (200-728) gün takip edildi.Bulgular: Toplam 27 hastada (% 16,1) aspirin direnci tespit edildi. 100 mg aspirin alan hastalarda saptanan trombosit agregasyon inhibisyonu düzeyinin, doz 300 miligrama çıkıldığında veya 100 mg aspirine 75 mg klopidogrel eklendiğinde anlamlı derecede arttığı bulundu (p=0,008). Bununla birlikte 300 mg aspirin alan hastaların 16'sında ve klopidogrel eklenenlerin 11'inde direncin devam ettiği belirlendi. İki grup arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamsız olduğu tespit edildi (p=0,508). 100 mg aspirin+ 75 mg klopidogrel tedavisi alan hastalarda 300 mg aspirin tedavisine göre daha yüksek trombosit agregasyon inhibisyonu elde edildiği ancak bunun istatistiksel önemi olmadığı saptandı (p=0,205). Aspirin direnci ve trombosit agregasyon inhibisyonunu öngörmede sadece fibrinojen düzeyi ve nabız basıncının bağımsız gösterge olduğu saptandı. Nabız basıncı 50 mmHg ve ortalama fibrinojen değeri 400 mg/dL ``kesim değeri'' olarak alındığında sırası ile % 88,9 ve % 74 duyarlılık, % 64,4 ve % 68 özgüllük ile aspirin direncini öngördüğü saptandı. 100 mg aspirine direnci olan 27 hastada tedavi değişikliği olarak 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+klopidogrel uygulandı. Tedavi değişikliği sonrası yeterli trombosit agregasyon inhibisyonu sağlanan 20 hasta ve sağlanamayan 7 hasta morbidite açısından değerlendirildiğinde, aspirin direnci devam eden hastalarda morbiditenin anlamlı derecede artmış olduğu bulundu (p=0,045).Sonuç: Çalışmamızda, koroner arter hastalarında 100 mg aspirin ile hastaların %16,1'inde yeterli trombosit inhibisyonu sağlanamadı. Düşük doz aspirine cevapsız hastaların önemli kısmında, 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel ile yeterli platelet inhibisyonu sağlandı. Ayrıca aspirin direnci olan hastalarda kardiyovasküler morbidite riskinin arttığı tespit edildi.
Çukurova bölgesindeki helicobacter pylori suşlarının antibiyotik direnci
Giriş: Helicobacter pylori enfeksiyonu gastrit, peptik ülser ve mide kanserinin ana nedenidir. Bu nedenlerle ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan H.pylorinin eradikasyonunda halen tüm dünyada en sık kullanılan tedavi amoksisilin, klaritromisin ve metronidazol arasında herhangi iki antibiyotik ile bir proton pompa inhibitörü veya bizmut sitrattan oluşan üçlü tedavidir. Birinci basamak tedavi için başarısızlık oranı, antibiyotiklerin gelişigüzel kullanımıyla gelişen direnç nedeniyle yüksektir. Bu sebeple H.pylori eradikasyonu için tedavi protokollerinin belirlenmesinde antibiyotik direnç tayini önem kazanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla hastanemiz erişkin gastroenteroloji polikliniğine dispeptik şikayetlerle başvuran ve gayta tetkiki ile H. pylori antijeni pozitif saptanan 59 hastadan tedavi öncesi ve sonrası özofagogastroduodenoskopi yapılarak kültür, moleküler çalışmalar ve histopatoloji için antrum ve korpustan biopsiler alındı. Hastalara işlem sonrası 14 günlük Lansoprazol, Amoksisilin ve Klaritromisin'den oluşan üçlü eradikasyon tedavisi verilerek eradikasyon başarısı değerlendirildi.Bulgular: Kültür ile 50 hastada (% 84,7) H.pylori üretildi. Antibiyotik duyarlılık testleriyle % 5,1 amoksisilin, % 42,4 klaritromisin, % 15,3 tetrasiklin direnci saptandı. Çalışılabilinen tüm örneklerde ve dilüsyonlarda levofloksasin direncine rastlanmadı (% 0). Kontrole gelen ve biyopsi örneği alınan 40 hastadan 25'inde (% 62,5) H.pylori'nin eradike edildiği saptandı. Eradikasyon başarısının yaş, cinsiyet, daha önce eradikasyon tedavisi almış olmak, cagA pozitifliği, çoklu antibiyotik direnci ve dokudaki H.pylori yoğunluğu ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi saptanmadı.Sonuç: Bulduğumuz antibiyotik direnç oranları diğer gelişmekte olan ülkelerdeki direnç oranlarıyla uyumluydu. Elde ettiğimiz antibiyogram sonuçları ışığında, amoksisilin + levofloksasin + proton pompa inhibitörü kombinasyonunun H. pylori eradikasyonunda birinci seçenek tedavisi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: Direnç, Eradikasyon, Helicobacter Pylori, Kültür, Levofloksasin
Karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında direnç genlerinin Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile araştırılması ve Pulsed Field Gel Electrophoresis yöntemi ile genotip tayini
Acinetobacter baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal infeksiyonlara ve salgınlara yol açan önemli bir patojendir. Karbapenem grubu antibiyotikler de dahil, çoklu ilaç direnci göstermesi bu patojenle olan infeksiyonların tedavisinde ciddi problemlere sebep olmaktadır. Karbapenem direnci sıklıkla OXA tipi karbapenemazlar ile oluşmaktadır. OXA tipi enzimler 4 subgrupta (OXA-51, OXA-58, OXA-23, OXA-24) toplanır. Acinetobacter izolatlarında OXA-51 subgrubundaki enzimler intrinsik olarak bulunurken, mobil elementler ile horizontal olarak kazanılan genlerle kodlanan OXA-58, OXA-23 ve OXA-24 subgrup enzimlerde beraberinde bulunabilmektedir. Ayrıca blaOXA-51 geninin upstream bölgesinde yerleşen ISAba 1 segmenti de transkripsiyonel bir promotor olarak ß-laktamaz gen ekspresyonunu indüklemektedir.Bu çalışmada hastanemizde hastane enfeksiyonlarndan izole edilen karbapenem dirençli A. baumannii izolatlarında karbapenemaz enzimini kodlayan blaOXA genlerinin subgruplarının Multipleks PCR, ISAba1 segmentinin tek tüp PCR yöntemi ile araştırılması ve klonal ilişkilerinin PFGE yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır.İncelenen 55 izolatın tamamında(%100) OXA 51 ve ISAba1 geni tespit edilmiştir. İzolatların 4(%7.27)ünde OXA 58, OXA 51 ve ISAba1, 3(%5.45)ünde OXA24, OXA51 ve ISAba1 geni belirlenmişken OXA 23 geni hiç bir izolatta bulunamamıştır. PFGE ile klonal ilişkilerinin incelenmesi sonucu, 55 izolatın 29(%52.72)'unun yakın ilişkili olduğu ve aynı klondan köken aldığı görülmüştür.Anahtar sözcük: Anahtar Sözcük: Acinetobacter baumannii, blaOXA21, blaOXA23, blaOXA51, blaOXA58, PFGE
Solunum yolu enfeksiyonlarında haemophilus influenzae türlerinin ve antibiyotik duyarlılıklarının araştırılması
Amaç: Çukurova üniversitesi Balcalı Hastanesi Merkez labaratuvarı'na çeşitli kliniklerden gönderilen üst solunum yolu örneklerinden izole edilen 146Haemophilus influenzae izolatlarında direnç durumunun belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Suşların ampisilin (Amp), ampisilin/sulbaktam (SAM), sefprozil (CPR), sefotaksim (CTX), meropenem (MEM), klaritromisin (CLR), trimetoprim/sulfametoksazol (T/S), siprofloksasin (CiP), tetrasiklin (TET)',imipene (IPM), sefaklor`a duyarlılıkları ?Haemophilus Test besiyerinde disk difuzyon yontemiyle CLSI kriterlerine uygun olarak çalışılmıştır. Suşların serotiplendirilmesine bakılmıştır.Bulgular: H.influenzae izolatlarının, 133'si balgam, 13' ü bronkoalveolar lavaj sıvısı, H.influenzae izolatlarında ampisilen'e direnç%20,ampisilin/sulbaktama direnç %11, seprozil'le direnç %12, sefotaksim'e direnç %8, meropenem'e direnç %7, klaritromisin'e direnç %10, trimetoprim/sülfametoksazol'a direnç %29, siprofloksasin'e direnç %8, tetrasiklin'e direnç %10, imipenem'e direnç %7 , sefaklor'a direnç %15 olarak görülmüş. 146 hastanın 92'si bütün antibiyotiklere duyarlı bulunmuş. 130 hasta serotiplendirilmesi sonucunda tip b olarak tayin edilmiş. 6'sı a grubu ,6'sı c grubu, 4'i f grubu olarak tiplendirilmiştir.Sonuç: Yıllara göre direnç dağılımı ampirik tedavi planlanırken göz önüne alınması gereken önemli bir bulgudur. Çalışmamız da en yüksek oranda direnç T/S'a karşı belirlenmiştir. Direnç oranların da diğer çalışmalarla kıyaslandığında yıllara göre farklılık gözlenmiştir. Buna karşın sabit bir artış veya azalma saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Haemophilus influenzae, direnç, antibiyotik
Klinik örneklerden izole edilen Streptococcus pneumoniae suşlarının direnç paterni
Hastanemizde izole edilen pnömokok suşlarının çeşitli antibiyotiklere direnç durumlarının belirlenmesi planlandı. Bu çalışmaya 2006 Mart -2007 Aralık tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi polikliniklerine başvuran veya çeşitli servislerde yatan hastalardan Merkez Laboratuvarına gönderilmiş olan klinik materyallerden izole edilen 92 adet Streptococcus pneumoniae suşu dahil edilmiştir. Bu suşların penisilin, seftriakson, meropenem, eritromisin, levofloksasin, klindamisin, tetrasiklin, trimetoprim, rifampin, kloramfenikol, telitromisin, vankomisine direnç durumları disk difüzyon ve E-test (AB Biodisk, Sweden) ile belirlendi. Sonuçların değerlendirilmesi NCCLS kriterlerine göre yapıldı.Çalışma sonucunda 29 çocuk ve 63 yetişkin örneğinde direnç oranları sırasıyla penisiline % 17,2 ve % 12,7 seftriaksona çocuklarda direnç rastlanmazken yetişkinlerde seftriakson direnci %3,2`di. Meropenem, eritromisin, levofloksasin, klindamisin, tetrasiklin trimetoprim/ sülfametoksa-zole çocuk ve yetişkinlerde % 3.4 ve % 6.3, % 51,7 ve % 30,2, %10,3 ve %3,2, %31,0 ve % 15,9 % 34,5 ve % 27,0 % 62,1 ve % 36,5 direnç oranları vardı. Çocuklarda rifampine direnç görülmezken, yetişkinlerde bu oran %3.2'di. Çocuk ve yetişkinlerde kloramfenikole direnç sırasıyla %3,4 ve %6,3 bulundu. Vankomisin ve telitromisine çocuklarda ve yetişkinlerde direnç görülmedi.Penisiline orta derecede ve yüksek derecede dirençli pnömokoklar tarafından oluşturulan ciddi pnömokok infeksiyonları için verilecek optimal tedavi tartışmalıdır. Hetorojen hasta popülasyonun varlığı, mortaliteyi etkileyen eş zamanlı risk faktörlerinin varlığı ve Penisilin direnci olan Streptecoccus pneumoniae suşları arasında orta derecede direncin ağırlıkta olması verileri yorumlamakta zorluklara neden olmaktadır. Klinik deneyimlerin yetersizliğine rağmen çalışmacıların çoğu penisilinlerin duyarlı suşlarla oluşan pnömokok infeksiyonları için halen temel tedavi olduğuna inanırlar. Pnömokok suşlarındaki artan penisilin direnci, ciddi boyutlarda bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Direnç gelişiminden dolayı tedavinin giderek zorlaşması, pnömokok enfeksiyonlarında aşı uygulamalarının biran önce hayata geçirilmesi gerekliliğini ortaya çıkartmaktadır.Anahtar Sözcükler: Antibiyotik direnci, Streptecoccus pneumoniae
Yöremizde izole edilen Brusella Spp suşlarının antibiyotik duyarlılıklarının E-Test yöntemi ile değerlendirilmesi
Bruselloz tüm dünyada yaygın olarak görülen ve ülkemizde kırsal alanlar başta olmak üzere önemli bir sağlık sorunu oluşturan zoonotik bir hastalıktır. Ülkemiz brusellozun endemik görüldüğü coğrafyada bulunmaktadır. Bu çalışmada, klinik örneklerden izole edilen Brusella cinsi bakterilerde tür tayini yapılması ve bu suşların klasik tedavi rejimlerinde kullanılan antibiyotiklere karşı in vitro duyarlılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 2010 ile 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinde, klinik örneklerden izole edilen 50 Brusella suşu dahil edilmiştir. İzolatlar Vitek 2 otomatize sistemiyle tür düzeyinde tanımlanmıştır Brusella cinsi 50 izolata karşı doksisiklin, streptomisin, rifampisin, siprofloksasin, tigesiklin, gentamisin, trimetoprim-sulfametoksazole, eritromisin, ampisilin ve amoksisilin/klavulanik asit'in in vitro aktivitesi E-Test yöntemi ile belirlenmiştir.Tüm izolatlar Brusella melitensis olarak belirlenmiştir. Tüm izolatlar doksisiklin, streptomisin, siprofloksasin, tigesiklin, gentamisin, trimetoprim-sulfametoksazole, eritromisin, ampisilin ve amoksisilin/klavulanik asit'e duyarlı (%100) olarak bulunmuştur. Rifampisin'e 11 suş (%22) orta duyarlı, bir suşta (%2) dirençli olarak tespit edilmiştir. Tüm Brusella melitensis izolatlarına karşı minimal inhibitör konsantrasyon (MIK50; 0,023 ug/ml ve MIK90; 0,064 ug/ml) değerleri en düşük Trimetoprim-sulfametoksazole'de belirlenmiştir.Brusella türlerinin antibiyotik duyarlılıklarının belirli aralıklarla tespit edilmesinin ve buna göre tedavinin yönlendirilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Antibiyotik duyarlılık, Brusella spp, Bruselloz tedavisi, E-Test
Çocuk yoğun bakımda vankomisin rezistan entrokok kolonizasyonunda moleküler epidemiyoloji ve risk faktörleri
Yoğun Bakımda Vankomisin Rezistan Enterokok KolonizasyonundaMoleküler Epidemiyoloji ve Risk FaktörleriEnterokoklar; insanlarda gastrointestinal sistem özellikle kolon florasınındeğişmez komponentidir. Ancak, gastrointestinal sistem dışında sağlıklı insanların en az% 25'inde orofarinks, hepatobiliar sistem, vagina, üretra ve deri yüzeyinde enterokokkolonizasyonu görülür. Normal şartlarda düşük virulan ve bazı antibiyotiklere karşı daintrinsik dirence sahip olan bu mikroorganizmalar, 1986 yılından itibaren başta Avrupaülkeleri olmak üzere tüm dünyada glikopeptid grubu antibiyotiklere karşı dirençgeliştirmişlerdir. Enterokok suşların sebep olduğu üriner sistem enfeksiyonları, cerrahiyara enfeksiyonları ve bakteriyemi gibi hastane kökenli enfeksiyonların giderek artansıklıkta görülmesi; bu suşların neden olduğu enfeksiyonlar da ciddi tedavibaşarısızlıklarına, tedavi rehberlerinin değişmesine, hastane enfeksiyonlarınınkontrolünde Vankomisin Rezistan Enterokok'ları da dikkate alan yeni düzenlemeleringeliştirilmesine ve ciddi epidemiyolojik çalışmaların yapılmasına sebep olmuştur.Diğer yandan gıda üretiminde de bir glikopeptit antibiyotik olan avoparcin vediğer geniş spektrumlu antibiyotiklerin irrasyonel kullanımı, toplum kökenliVankomisin Rezistan Enterokok kolonizasyonlarının artışına yol açmıştır. VankomisinRezistan Enterokok kolonize kişilerin hastaneye kabulleri, bir taraftan hastaneenfeksiyonları için endojen ve ekzojen kaynak olarak, diğer taraftan da stafilokoklargibi gram pozitif mikroorganizmalara direnç genlerinin aktarılmasında rol oynarlar.Bu çalışmada, Toplumda enterekok ve Vankomisin Rezistan Enterokokkolonizasyon insidansı ile kolonize hastaların Çocuk Hastalıkları yoğun bakımünitesindeki muhtemel Vankomisin Rezistan Enterokok kökenli hastane enfeksiyonlarıile ilişkisi araştırıldı. Bu amaçla, Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde 82 hastadan alınan246 adet göbek, kulak ve rektal sürüntü örneğinden izole edilen 49 enterococcusizolatının Pulsed Field Gel Electrophoresis yöntemi ile analiz edilmiş ve klonalilişkileri araştırılmıştır. VanA ve VanB gen kümelerinin varlığını göstermek içinPolymerase chain reaction yöntemi uygulanmıştır.Sonuç olarak, İzolatlar arasında klonal ilişki bulunamamıştır. Bu izolatların, 11tanesinde VanA olmak üzere toplam 14 suşta Vankomisin direnci tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler; VRE, PFGE, VanA, Kolonizasyon,
Çoklu ilaç dirençli (ÇİD) mycobacterium tuberculosis izolatlarının filogenetik ilişkilendirilmesinde kullanılan IS6110, MIRU-VNTR ve spoligotyping yöntemlerinin karşılaştırılması
Tüberkülozun az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki yüksek insidansı ve en az 2 major ilaca (MDR) ek olarak iki minor ilaca dirençli (XDR) suşlarının ortaya çıkışları,bu suşlarla birlikte özellikle anti-tüberküloz tedaviye cevap vermeyen Beijing suşlarının tüm dünyada yayılma eğilimi göstermesi tüberküloz kontrol programlarının en önemli handikapıdır. Bu global problem M tuberculosis suşlarının toplum içerisindeki hareketlerinin daha duyarlı ve yüksek ayırım gücüne sahip moleküler epidemiyolojik yöntemlerle izlenmesi ile aşılabilir. Bu amaçla Hsp65, IS6110, ve genomdaki random dağılım gösteren kısa tekrarların polimorfizmini hedef alan PCR, PCR-RFLP, MIRU-VNTR ve spoligotipleme gibi moleküler yöntemler ve modifikasyonları denenmiştir. Yapılan çalışmalarda bu yöntemlerin tek başlarına ayırım güçlerinin iki veya daha fazla yöntemin birlikte kullanılması ile elde edilecek ayırım gücünden daha düşük olduğu gösterilerek birden çok yöntemin kullanıldığı çalışmalar önerilmiştir. Daha önceki çalışmalarımızda bölgemizde akciğer tüberkülozlu hastalardan izole edilen M tuberculosis suşlarının epidemiyolojik özelliklerinin tespiti için bu yöntemlerden bazıları laboratuarımızda denenmiş, Beijing suşunun bölgemizdeki varlığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada epidemiyolojik amaçlarla kullanılan IS6110 PCR-RFLP, 15 lokus MIRU-VNTR ve spoligotyping yöntemi ile M tuberculosis suşları arasındaki ilişkinin sorgulanması ve 3 yöntemin birlikteliği ile elde edilecek yüksek ayırım gücünün epidemiyolojik çalışmalara sağladığı muhtemel katkı tartışılacaktır. Bu proje kapsamında Ç.Ü THAUM ve Bölge Tüberküloz laboratuvarına gönderilen balgam örneklerinden sıvı [BACTEC 960 TB (hızlı)] ve katı [Löwenstein Jensen Besiyeri (yavaş)] kültür ortamlarında üretilen ve ticari kart testler ile M.tuberculosis kompleksi üyesi oldukları tespit edilen M.tuberculosis izolatları IS6110, MIRU-VNTR ve Spoligotyping yöntemleri ile tür düzeyinde tayin edilecek ve filogenetik ilişkileri irdelenecektir.
Klinik örneklerden izole edilen Klebsiella pneumoniae suşlarında plazmid aracılı kinolon direnç geni QNR'nin araştırılması
K. pneumoniae bakterilere toplum ve hastane kökenli birçok enfeksiyonun etkeni olarak bilinmektedir. Özellikle son yıllarda ESBL üreten suşların artmasıyla K. pneumoniae?ya bağlı enfeksiyonların tedavisini güçleştirmiştir. 1962 yılından beri kullanımda olan kinolonlar hem Gram pozitif hem de Gram negatif bakterilere etkili ajanlardır. Kinolonlar, DNA giraz ve topoizomeraz IV enziminin inhibisyonu sonucu bakterisidal etki gösterir. Bakterilerdeki kinolon direnci, genellikle kromozomal genlerde meydana gelen mutasyonlar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ancak son yıllarda bu direnç mekanizmalarına ek olarak ortaya çıkan bir mekanizma da plazmid aracılı kinolon direncidir. Bu direnç genleri qnr olarak adlandırılmıştır. Son yıllarda artan plazmid aracılı kinolon direnç genleri enfeksiyonların tedavisinde güçlükler oluşturmaktadır. Qnr genleri tek başlarına kinolon direncine neden olmasa da kinolon duyarlılığında azalmaya ve minimum inhibitör konsantrasyonu değerlerinde artmaya neden olmaktadır. Çalışmamızda çeşitli klinik örneklerden izole edilen 90 ESBL pozitif ve levofloksasin dirençli K. pneumoniae suşunda qnrA, qnrB ve qnrS genlerinin varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen suşlarda qnr genleri Real-time PCR yöntemiyle araştırılmıştır. Çalışma sonunda 30 (%33,3) izolatta qnrB geni, 5 (%5,6) izolatta ise qnrS geni pozitif olarak bulunmuştur. Hiçbir suşta qnrA genine saptanmamıştır. Plazmid aracılığıyla aktarılabilen qnr genlerinin prevalansının yıllar geçtikçe artması klinik açısından önemli sonuçlar doğurabilecektir. Bu nedenle aktarılabilen kinolon direncinin izlenmesi ve yayılım oranlarının saptanması, alınacak önlemlerin belirlenmesi için önemlidir.