Prognosis
744 theses under this subject heading
Süperfisyal femoral arter lezyonlarında endovasküler tedavi yöntemi olarak aterektomi, stent ve ilaçlı balon anjioplasti sonuçlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada akut kritik bacak iskemisi belirtileri ile hastaneye başvuran ve yapılan incelemelerde periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisinde süperficial femoral artere endovasküler girişim uygulanmış hastaların, tedavi sonrasındaki süreçte ayak bileği-brakial arter indeksi (ABI) ölçümleri ve şikayetleri değerlendirildi. Yapılan değerlendirme sonucu endovasküler tedavi yöntemleri arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin saptanması amaçlandı. Hastaların demografik risk faktörleri; yaşı, cinsiyeti, kronik böbrek yetmezliği (KBY), koroner arter hastalığı (KAH), diyabetus mellitus (DM), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), serebrovasküler hastalık (SVH), hiperlipidemi (HL), sigara kullanımı, kullandığı ilaçlar, ağrı ve yürüme mesafeleri sorgulandı, laboratuvar tetkikleri yapıldı. 6 aylık kontrol izlemine alınan hastaların 3 ay ara (1. ölçüm, 2. ölçüm, 3.ölçüm ) ile ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümleri değerlendirildi. Çalışmaya katılan 62 hastanın, ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümlerinin değerlendirilmesi sonucu uygulanan endovasküler tedavi girişimlerinin arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin aynı olduğu aralarında anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Ayak bileği- brakial arter indeksine ek olarak ağrı, yürüme mesafesi ve ampütasyon gerçekleşmesi şikâyetlerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesi de endovasküler tedavi girişimleri arasında fark olmadığını destekler niteliktedir. Yapılan araştırma nihayetinde periferik arter hastalığı tanısı almış olan hastalarda süperficial femoral artere uygulanacak olan endovasküler tedavi girişimlerinin yararlılıkları eşdeğer olduğundan, hastanın hekim tarafından değerlendirilmesi sonucu hasta için en uygun olan endovasküler girişime karar verilip, ivedilikle uygulanabileceği sonucuna ulaşıldı.
Yumurtalık kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler
AMAÇ: Bu çalışmada over kanseri sağ kalımla prognostik faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Haziran 2018 Ağustos 2020 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde over tümörü nedeniyle opere edilen 71 hastanın klinik dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan hastaların dosyalarından uygulanan cerrahi prosedüre dair veriler, klinikopatolojik bulgular, genel ve hastalıksız dönem sağ kalım bilgileri incelendi. BULGULAR: Neoadjuvan kemoterapi alan olgularda; preoperatif assit görülme oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı artışı ve BRCA1 pozitif olma oranı daha yüksektir(p<0,05). Lenf nodu metastazı olan olgularda; olgularda preoperatif assit görülme oranı, CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi ve ileri evre hastalık oranı daha fazladır(p<0,005). Lenfovasküler alan invazyonu olan olgularda; ileri evre olasılığı, yüksek peritoneal kanser indeksi, preoperatif CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi, preoperatif CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif CA 15-3/CA 19-9 oranı daha yüksektir(p<0.05). Preoperatif assit olan olgularda WT1 pozitifliği görülme olasılığı, preoperatif yüksek CA 125, preoperatif yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15- 5 oranı, preoperatif CA 125/Ca 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/Ca 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Evre arttıkça preoperatif yüksek CA 125 düzeyi, yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif yüksek CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/CA 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Mortaliteyi etkileyen faktörlerde ise; ileri evre pozitif korele görülmüş iken östrojen reseptör pozitifliği oranı negatif korele görülmüştür(p<0.05). İleri evre olgularda nüks olasılığı daha fazla idi(p<0.05). Platin duyarlı olan olgularda ortalama hastalıksız sağ kalım daha iyi iken ortalama sağ kalım değişmemiştir. Sonuç: Over kanseri sağ kalımında birçok prognostik faktör etkilidir. Özellikle preoperatif rezektabilite, assit varlığı ve neoadjuvan kemoterapi ile ilişkili faktörler bu konuda yapılacak çalışmalar açısından kayda değer niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Sağ Kalım, Prognostik Faktörler
Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma
Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite
Gastrointestinal kanamaların mevsimsel dağılımı ve prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Gastrointestinal sistemin herhangi bir yerinde çeşitli sebeplerle meydana gelen kanamalı tablolar gastrointestinal kanamalar olarak adlandırılır. Gastrointestinal kanamaların şiddeti spontan gerileme ile ölüm arasında geniş bir yelpazededir. Bu kanamaların hem akut tablosunda hem de hastane veya yoğun bakım yatışı döneminde yönetimi çok önemlidir. Mevsimsel değişkenlerin çeşitli patolojiler üzerinde etkisi olduğu gösterilmiştir. Gastrointestinal sistem kanamalarının sıklığı, şiddeti ve prognozu üzerinde de mevsimlerin etkisi olabileceği düşünülmektedir. Fakat mevsimlerin gastrointestinal kanamalar üzerindeki etkilerine dair çelişkili sonuçların varlığı ortak bir görüşe varılmasını engellemiştir. Bu çalışma ile mevsimlere göre gastrointestinal kanama sıklığı ve mevsimlerin prognozdaki belirleyici veya etkileyici rolünün araştırılması amaçlanmıştır. 2017 ile 2022 yılları arasında hastanemize başvuran alt veya üst gastrointestinal sistem kanaması geçiren hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Dahil edilme kriterlerine göre örneklemimize 180 hasta alınmıştır. Gastrointestinal kanamaların %29,4 oran ile en yüksek frekansta sonbahar mevsiminde görüldüğü belirlenmiştir. Sonbahar mevsimini sırasıyla yaz, ilkbahar ve kış mevsimleri izlemiştir. Kanamaların %10,6 oran ile en yüksek frekansta mayıs ve kasım aylarında olduğu bulunmuştur. Mevsimlere göre alt ve üst gastrointestinal sistem kanamalarında yoğun bakım ihtiyacı, mortalite durumu ve kan transfüzyonu ihtiyacı şeklindeki prognostik değerlendirmeler için fark bulunmamıştır (sırasıyla p değerleri 0,299; 0,474; 0,331). Non-variseal üst gis kanamaları özelinde de aynı değişkenler için mevsimlere göre fark belirlenmemiştir (sırasıyla p değerleri 0,647; 0,552; 0,692). Hastaların mortalite durumuna göre Glasgow-Blatchford Kanama Skoru, Tam Rockall Skoru, Tekrar Kanama Riski ve Mortalite riski skorları arasında fark bulunmuştur (p<0,001). Tarafımızca bu skorlar ile mortalitenin öngörülebileceği belirlenmiştir. Gastrointestinal sistem kanaması hastalarında mevsimsel faktörlerin prognoz açısından etkileyici ve belirleyici rolü bulunmamıştır.
Üçlü negatif meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapiye yanıt ve prognoz ile FHIT ifadesi arasındaki ilişkinin araştırılması
Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen ve ölüm oranı en fazla olan kanser türüdür. Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), en agresif ve prognozu kötü meme kanseri alt tipidir. Östrojen, progesteron ve HER2 reseptörü ifadesi olmadığından hedefli bir tedavi tanımlanmamıştır. Bu nedenle bugün sadece kemoterapiyle tedavi edilebilmektedir. Neoadjuvan tedavi ile nüks riskinin azaltılması, cerrahi müdahale şansının artırılması, cerrahi sonrası komplikasyon riskinin azaltılması ve hayat kalitesinin artırılması sağlanmaktadır. TNBC neoadjuvan kemoterapiye en iyi tümöral, nodal ve patolojik tam yanıt pCR veren alt gruplardan biridir. Bu çalışmanın amacı TNBC hastalarında Fhit ifadesinin hem neoadjuvan kemoterapiye yanıt hem de klinik patolojik verilerle ilişkisini araştırmaktır. FHIT, FRA3B frajil bölgede olup tümör baskılayıcı gendir. Meme kanserinde sıklıkla Fhit ifade kaybı görülmektedir. Çalışmaya TNBC'li 50 hasta dahil edildi. Parafin bloklu preparatlarda Fhit ifadesi immünohistokimyasal (IHC) olarak değerlendirildi. İfade yüzdeleri ve skorları, klinik patolojik ve sağkalım verileri ile karşılaştırıldı. Fhit ifade kaybının görüldüğü hastalarda, T evresinin arttığı belirlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Çalışmamızda Fhit ifadesinin TNBC'de, T evresi dışındaki klinik patolojik ve prognostik faktörlerle anlamlı ilişkisi bulunmadı (p>0,05). Ancak Fhit ifade kaybının genel sağkalım üzerine negatif korelasyonda prognostik belirteç olabileceği gösterildi. Fhit ifade kaybıyla TNBC ilişkisinin daha net ortaya konulabilmesi için ileri çalışmalar gerekmektedir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumlu olup yeni verilerle alana katkı sağlayacak ve bu konudaki gelecekteki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir.
Kronik myeloid lösemi hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerinin tedavi yanıtı ile ilişkisi; retrospektif çalışma
AMAÇ: KML,BCR-ABL'yi barındıran, Ph kromozomu ile ilişkili bulunan ilk insan malignitesidir. TKİ'lerin kullanımından önce, medyan sağ kalım 5-7 yıldı. TKİ'lerin kullanımı 10 yıllık sağ kalım oranını yaklaşık %80-90 arasında arttırdı. TKİ nin tedaviye girmesiyle tedavi yanıtları ve sağkalımı belirleyen yeni prognostik skorlama sitemlerinin kullanımı gündeme gelmişti. ELTS TKİ kullanan hastalarda güncel olarak kullanılmakta olan prognostik skorlama sitemidir. Çalışmamızın TKİ ile tedavi altında olan KML hastalarımızda tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin tedaviye yanıtı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, 2010-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve takip edilmiş 50 KML hastası alındı. Hastaların demografik verileri, tam kan sayımı sonuçları (hemoglobin, lökosit, platelet, periferik yaymada eozinofil ve bazofil oranları) splenomegali varlığı, aldığı tedaviler, TSY ve MMY'leri, risk skorları, periferik kan yayması ve BCR-ABL gen transkript ölçümleri retrospektif olarak toplandı. BULGULAR: Çalışmamıza 19'u kadın ,31'i erkek 50 KF-KML hastası alındı. KML hastalarının 25'ine sadece imatinib verilirken 25 hastada ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. Çalışmamızda tanı anındaki lökosit sayısı daha düşük olan hastaların, birinci basamak tedavide TSY ve MMY verme oranı daha yüksek saptandı. Ayrıca tanı anındaki trombosit sayısı daha yüksek olan hastaların TSY varlığı oranı daha düşük saptandı.Yüksek Hgb değerlerine sahip olan hastaların daha erken TSY ve MMY ulaşıldığı gözlemlendi. Splenomegali varlığı 6.,9.,12. Ay TSY ve 12., 24.ay MMY varlığına etkisi tek faktörlü ve 24.ay MMY etkisi çok faktörlü analizimizde istatiksel olarak anlamlı bulundu. Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk grubuna kıyasla TSY oranları daha düşük olduğu görüldü. SONUÇ:Çalışmamıza katılan KML hastalarında anemi derinleştikçe tedavi yanıtını olumsuz etkilediği şeklinde yorumlandı. Tanı anındaki yüksek periferikyaymadaki bazofil oranı, yüksek lökosit ve trombosit sayısı kötü prognozla ilişkili bulundu. Tanı anında splenomegali varlığında tedavi yanıtının olumsuz etkilendiği saptandı.Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk gruplarına kıyasla TSY insidansınıazaltığı görüldü. Anahtar Kelimeler:Kronik Myeloid Lösemi, Tirozin Kinaz İnhibitörleri, Prognoz, İnsidans
Akut pankreatit tanılı olgularda laboratuvar parametrelerinin hastalık prognozunu belirlemedeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada SII, PLR, NLR, RDW, BUN/ALB oranı, Monosit/HDL oranı, CRP/ALB oranı gibi invaziv olmayan parametrelerle akut pankreatit şiddetinin önceden tahmin edilmesi ve buna göre uygun tedavi düzenlemeleri ile morbidite ve mortalitenin azaltılması, çalışma sonucu elde edilen verilerle literatüre katkıda bulunulması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışma retrospektif çalışmadır. Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda tanımlayıcı çalışma olarak tasarlandı. Çalışmaya 18 yaş üstü akut pankreatit (AP) tanılı (malignite , romatolojik hastalık ve kronik enfeksiyon tanıları olanlar hariç) olgular dahil edildi. Akut pankreatit tanılı hastalara ait veriler Süleyman Demirel Üniversitesi Otomasyon Sistemi, hasta dosyalarından toplandı, sosyo-demografik bilgiler yanı sıra hastaların özgeçmiş bilgileri, eşlik eden dâhili hastalıkları, başvuru şikâyetleri, başvuru anındaki vital bulguları, biyokimyasal değerleri, başvuru anında ve takibinde çekilen bilgisayarlı tomografi bulguları, hastane yatış süresi ve mortalitesi değerlendirildi. Çalışma sonucunda akut pankreatitli hasta grubunda prognozu etkileyen etmenlerin araştırılması için bazal veriyi sağlamak hedeflendi. Çalışmaya 01.01.2018 ile 01.12.2023 tarihleri arasındaki 153 AP tanılı olgu dahil edildi. Tüm istatistiksel analizler için SPSS 26 (IBM, Armonk, NY, USA) paket programı kullanıldı. P < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda AP olgularında yaş ortalaması 64.7 ± 18'di, olguların 77 (%50.3)'si erkek, 76 (%49.7)'sı kadındır. Olguların 105 (%68.6)'inde hafif akut pankreatit, 48 (%31.4)'inde ciddi akut pankreatit olduğu görüldü. Olguların 24 (%15.7)'ünün Balthazar Skorlaması (0-1), 96 (%62.7)'sının Balthazar Skorlaması (2-3), 28 (%18.3)'ünün Balthazar Skorlaması (4-6), 5 (%3.3)'inin Balthazar Skorlaması (7-10)'dur. Olguların 56 (%36.6)'sı 7-10 gün, 51 (%33.3)'i 10 günden fazla, 43 (%28.1)'ü 4-6 gün hastane yatışına sahiptir. Olguların 13 (%8.5)'ünde yoğun bakım yatışı vardır, 8 (%5.2) olgunun ise mortaliteyle sonuçlandığı görüldü. AP olgularında SII düzeyi (p=0.001) ve CRP/ALB düzeyi (p=0.009) hastane yatış süresi uzun olan hastalarda kısa süreli yatanlardan anlamlı olarak yüksektir. Ciddi AP'si olan hastalarda hafif AP'si olan hastalara göre ve Balthazar skorlaması yüksek olan olgularda hastane yatış süresi anlamlı olarak daha uzundur ve YB yatışı anlamlı olarak daha fazladır (p<0.001). BUN/ALB düzeyi yoğun bakım yatışı yapılan hastalarda yatış yapılmayan hastalardan anlamlı olarak yüksektir (p=0.012). Mortaliteyle sonuçlanan olguların BUN/ALB düzeyleri (p=0.032) ve CRP/ALB düzeyleri (p=0.040) sağ kalanlardan anlamlı olarak yüksektir. Ciddi AP'si olan hastalar hafif AP'si olanlara göre anlamlı olarak daha fazla mortal seyretmiştir (p<0.001). Ex olanlarda sağ kalanlara göre Balthazar Skorlaması anlamlı olarak yüksektir (p<0.001). Hastane yatış süresi uzun olan olgular (p=0.005) ve YB'de yatan olgular (p<0.001) daha mortal seyretmiştir. Ciddi AP'si olan olgularda RDW (p=0.005), SII (p<0.001), BUN/ALB (p=0.001) ve CRP/ALB (p=0.035) düzeyleri hafif seyirli AP'si olan olgulara göre anlamlı olarak yüksektir. Balthazar skorları arttıkça SII düzeyleri (p=0.007), BUN/ALB düzeyleri de artmaktadır (p=0.024). Sonuç: AP olgularının %8.5'inde YB yatışı mevcuttur ve olguların %5.2'si mortal seyretmiştir. Bu mortal seyirde AP ciddiyetinin yanında hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özelliklerinin farklılığı ve eşlik eden komorbiditelerinin de etkisinin olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Yaş hem prognoz tayininde hem de AP'li olguların klinik seyrinde önemli bir parametredir. SII, CRP/ALB düzeyleri hastane yatışının uzamasıyla ilgili bulunmuştur. BUN/ALB düzeyleri YB yatışı üzerinde etkili bulunurken, BUN/ALB ve CRP/ALB düzeyleri mortalite üzerine etkili bulunmuştur. Ranson ve Balthazar skorları yüksek olan olgularda hastane yatışı uzamış, YB'ye yatan olgular daha mortal seyretmiştir. Ranson ve Balthazar skorlarına göre olguların ciddiyetinin belirlendiği bilinmekte olup , literatürdeki çalışmalar ve mevcut çalışmamızdan yola çıkılarak benzer şekilde RDW, SII, BUN/ALB, CRP/ALB düzeylerinin ciddi AP olgularında hafif AP olgularına göre anlamlı olarak yüksek seyrettiği söylenebilmektedir.
Küçük hücreli akciğer kanserinde sistemik immun-inflamatuar indeks (Sİİ), prognostik nutrisyonel indeks (PNİ) ve Hemoglobin/RDW oranının prognoz ile ilişkisi
Amaç: Küçük hücreli akciğer kanserinde sistemik immun-inflamatuar indeks (Sİİ), prognostik nutrisyonel indeks (PNİ), nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve Hemoglobin/kırmızıkan hücresi dağılım genişliği oranının (Hgb/RDW ) prognoz ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde Ocak 2014–Mart 2021 tarihleri arasında takip edilmiş ve tanısı kliniğimizce konulup cisplatin + etoposid tedavisi başlanmış olan, 18 yaş üzeri küçük hücreli akciğer kanseri tanılı 132 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Dahil edilme kriterlerine uyan 105 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ait yaş, cinsiyet, yaşam sürelerine ek olarak kemoterapi öncesi ilk değerlendirmede elde edilmiş olan tam kan sayımı, glukoz, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), üre, kreatinin, laktik dehidrojenaz, albümin değerleri, boy, vücut ağırlığı hasta dosyalarından elde edilerek kayıt altına alındı. İlk değerlendirme esnasında elde edilen bu veriler kullanılarak Sİİ, PNİ ve Hgb/RDW oranı hesaplandı. Çalışmada kullanılan prognostik indekslerin hesaplanması; Sİİ [(trombosit×nötrofiller)/lenfosit], PNİ [10 x serum albümini (g/dl) + 0,005 x toplam lenfosit sayısı (mm3 başına)], Hgb / RDW 'dur. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 105 hastaya ait ortanca genel sağkalım süresi 10,93 (0,4–41,10) ay olarak saptandı. Elde edilen bu ortanca genel sağkalım süresine göre hastalar yüksek genel sağkalım (>10,93 ay) ve düşük düşük genel sağkalım (≤10,3 ay) olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İki grup arasında çalışma ana parametrelerin karşılaştırmasında ise NLO ve Hgb/RDW oranının her ikisinin de yüksek genel sağkalım grubunda istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha düşük olduğu gözlendi. PNİ ve Sİİ değerlerinin ise her iki grup arasında istatistiksel açıdan benzer oldukları saptandı. ROC eğri analizi sonucu elde edilen kesme değerlerinde hiçbir parametrenin sağkalım üzerine istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Sonuçlar: PNİ, Hgb/RDW , NLO ve Sİİ değerlerinin ROC analizi ile eşik değerleri hesaplandığında yüksek ve düşük değerler olarak gruplara ayrıldığında sağkalım sonuçlarına anlamlı etkisinin olmadığı saptanmıştır. Analiz ettiğimiz faktörlerin anlamlı prognostik etkisinin olmadığı sonucuna varıldı.
Pulmoner tromboemboli tanı ve prognozunda profilin-1 düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner Tromboemboli (PTE) morbidite ve mortalitesi yüksek olan majör kardiyovasküler hastalıklardan biridir. Hastalığın tanısının erken konulması ve prognoz tayinin doğru şekilde yapılması klinik yönetimde oldukça önemlidir. Biz bu çalışmada pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunun değerlendirilmesinde Profilin-1' in etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Mart 2022 ve Mart 2023 arasında Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 18 yaşından büyük PTE tanısı almış hastalar ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllüler üzerinde gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada PTE tanısı almış 102 kişi hasta grubunu, sağlıklı gönüllülerden oluşan 64 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Hasta grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 2878 (124-5001) pg/mL iken kontrol grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 579 (125-5001) pg/mL idi. Hasta grubunun serum Profilin-1 düzeyi kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE tanısında 984,46 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %76,5 sensitivite ve %79,7 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,817 ; CI: 0,750- 0,873; p<0,0001). Mortal seyreden hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 5001 (1793,3-5001) pg/mL iken mortalite gelişmeyen hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 1858 (124-5001) pg/mL idi. Mortalite gelişen hastaların serum Profilin-1 düzeyi mortalite gelişmeyenlerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE prognozunda 3292,1 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %90,9 sensitivite ve %71,3 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,861 ; CI: 0,778 - 0,921; p<0,0001). Sonuç: Profilin-1 düzeyleri pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunda kullanılabilir bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, Profilin-1, acil servis, biyobelirteç
Lenfoma hastalarında PET-BT ile evreleme, yanıt ve prognostik değerlendirmelerin incelenmesi
Giriş: Toplam tümör volüm yükü (TTVY) tanı anındaki FDG PET-BT verilerinden ortaya çıkarılan yeni bir parametredir. TTVY, her bir lezyonun metabolik hacminin toplamıdır ve tümörün metabolik olarak en aktif kısmının bir göstergesidir. TTVY ölçümü, farklı yazılım ve tekniklerle PET-BT görüntülerinden elde edilebilir. Lenfoma alt tiplerinde hastalıksız sağkalım (PFS) ve toplam sağ kalım (OS) tahmininde, TTVY'ye temel kantitatif PET-BT ölçümlerinden daha iyi performans göstermektedir. Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) tanısı olan hastaların genel özelliklerini geriye dönük olarak araştırmak, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. Primer sonlanım noktası olarak TTVY'nin PFS ve OS üzerine etkisinin incelenmesi belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı tarafınca izlenen HL (n:30) ve NHL (n:57) tanısı alan çalışma kriterlerini karşılayan toplam 87 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY değerleri, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY'leri ile tanı PET-BT TTVY farkları, ara PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYa), son PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYs) hesaplanmıştır. Bulgular: Tanı PET-BT TTVY değeri, eşik değer olan 3745,38 mm2xSUVmax'ın üzerinde olan NHL hastalarında OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla sınırda anlamlı olmak üzere daha kısa olarak bulundu (sırasıyla 91,6; 112,3 ay), (p=0,054). HL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri eşik değerin üzerinde olan hastalarda OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla daha kısa olarak bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,65). HL ve NHL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri ile PFS arasında ilişkisi saptanmadı (p=0,28; p=0,53). Ara ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,04). Son ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında OS ile, NHL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,01; p=0,02). HL ve NHL hastalarında ΔTTVYs değeri eşik değerin altında olan hastalarda PFS daha kısa saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuçlar: Ara PET-BT tedavide yönlendirici bir görüntüleme yöntemi olsa da NHL'de OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulunmadı, HL'de ise sadece PFS süresini öngörmede etkin bulundu. Esas olarak son ile tanı PET-BT TTVY değeri arasındaki fark OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulundu. Özellikle HL hastalarında OS, NHL hastalarında ise PFS süresi tahmininde etkin bulundu. Tanı PET-BT TTVY değeri ise NHL hastalarında OS süresini tahmin etme açısından istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu.
Albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) küçük hücreli dışı akciğer kanserinde prognoza etkisi
Akciğer kanseri solunum yollarından veya akciğer parankiminden kaynaklanan ve dünyada en sık teşhis edilen solid organ kanseridir. Gelişen tedavi modalitelerinin yanı sıra hastalık prognozu ve tedavi yanıtı ile ilişkili faktör arayışları devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda serum albumini ve serum alkalen fosfatazını (ALP) birleştiren yeni bir belirteç olan albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) hepatoselüler karsinom başta olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli prognostik değere sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastalarda AAPR`nin prognostik parametreler üzerinde etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya Ocak 2012- Mayıs 2022 tarihleri arasında merkezimizde KHDAK tanısı ile takip edilen erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait temel demografik ve klinik veriler, laboratuvar sonuçları, akciğer kanserine ait radyolojik, histopatolojik ve moleküler-genetik bulgular ve uygulanan tedaviler hastane elektronik veritabanından retrospektif olarak incelendi. AAPR nin genel sağ kalımı öngördürücü prognostik özelliği Receiver Operating Characteristics (ROC) analizi ile incelendi. Genel (OS) ve progresyonsuz sağ kalıma (PFS) etki eden faktörler çoklu Cox regresyon analizi ile araştırıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 306 hastanın [219 (%71,6) erkek ve 87 (%28,4) kadın] yaş ortalaması 64,7±10, 2 yıl, ortalama tanı yaşı ise 61±10,3 yıl idi. ROC analizinde AAPR`nin genel sağ kalım için anlamlı prediktif özelliğe sahip olduğu gösterildi (EAA: 0,622; %95 GA:0,558-0,687; p<0,001). Cut-off değeri ≤0,44 alındığında testin mortaliteyi öngörmede duyarlılığı %60,6; özgüllüğü %60,2; pozitif prediktif değeri %75; negatif prediktif değeri ise %43,7 bulundu. Tanıdaki AAPR 164 (%53,6) hastada düşüktü. Düşük AAPR`ye sahip hastalarda normal olanlara göre ileri evre kanser oranı (p=0,003) ve ortanca CRP düzeyleri daha yüksekti (p<0,001). Ortanca 2,98 (0,1-10 yıl) yıllık takip süresinde 5 yıllık OS %36,2 (%95 GA: 30,5-41,9), 5 yıllık PFS ise %22,2 (%95 GA: 17,5-26,9) idi. Tanıda semptom varlığı ve santral tümör yerleşiminin (periferik yerleşime göre) de dahil edildiği çok değişkenli Cox regresyon modelinde ≥65 tanı yaşı (HR: 1,409, %95GA: 1,047-1,895, p=0,024), erkek cinsiyet (HR: 1,405, %95 GA: 1,013-1,950, p=0,042), ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 3,955, %95 GA: 1,565-9,994, p=0,004), AAPR ≤0.44 (HR: 1,374, %95GA: 1,023-1,847, p=0,035), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,771, %95 GA: 1,844-4,164, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlık (HR: 3,614, %95 GA: 2,630-4,966, p<0,001) genel sağ kalım için bağımsız risk faktörü olarak görüldü. Diğer yandan ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 2,697, %95 GA: 1,068-6,811, p=0,036), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,584, %95 GA: 1,813-3,682, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlığın (HR: 5,181, %95 GA: 3,694-7,264, p<0,001) progresyonsuz sağ kalım için bağımsız prediktörler olduğu ortaya konuldu. Çalışmamızda çok değişkenli analizde KHDAK tanılı hastalarda AAPR`nin genel sağ kalımı öngörmede bağımsız risk faktörü olduğu gösterildi. Bu grupta düşük AAPR; ileri evre kanser ve artmış inflamasyon ilişkili serum albumin düşüklüğü ve uzak organ metastazlarına bağlı ALP yüksekliği nedeniyle meydana gelebilir. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, albümin-alkalin fosfataz oranı, sağ kalım, progresyonsuz sağ kalım.
Posterior üretral valv hastalarında böbrek fonksiyonları açısından prognoza etkili olan faktörlerin araştırılması
Ocak 1986 – Temmuz 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda PUV nedeniyle opere edilen 128 erkek hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların serum kreatinin değerleri yaşa spesifik referans değerler üzerinden hesaplanarak; hastaların operasyon yaşları, klinik prezentasyonları, nadir kreatinin düzeyleri, eşlik eden VUR olup olmaması, idrar yolu enfeksiyonu ve uygulanan tedavi seçeneklerinin hastaların son kreatinin düzeyine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli analiz ile değerlendirilmiştir. VUR hastalar unilateral ve bilateral olarak sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24.0 (IBM Corp., Chicago) programı kullanılmış ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların cerrahi operasyon zamanındaki ortanca yaşı 5 ay (1-144 ay) ve ortanca takip süresi 26 (3-300 ay) bulunmuştur. 128 hastanın 33 sının (%25,8) son bakılan kreatinin düzeyi yaşa özgü referans aralıktan yüksek bulunmuştur. 128 hasta VUR durumuna göre gruplandırıldığında 52 hastada VUR olmadığı, 40 hastada unilateral ve 36 hastada bilateral VUR olduğu görülmüştür. VUR olmayan (%19,2) ve unilateral VUR (%17,5) olan hastalarda son kreatinin değerlerinin yüksek olma durumu benzerken (p=0,832), bilateral VUR (%44,4) olanlarda diğerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,011) (p=0,011). 128 hastanın DMSA ve/veya MAG3 sonuçlarına incelendiği zaman 92 hastanın verilerine erişilmiş olup, sintigrafik verisi olmayan hastaların ultrason bulgularında atrofik böbrek olup olmamasına bakılarak 16 hastanın verilerine erişilmiştir. Unilateral VUR'u olan ve separe renal fonksiyonu <%15 olan hastalar şiddetli renal displazi (VURD) olarak tanımlanmıştır. Bu 108 hastanın 36 tanesinin unilateral VUR olduğu görülmüş olup bunlardan da 16 hastanın VURD olduğu bulunmuştur. Unilateral VUR olan hastalarda şiddetli renal displazisi olan ve olmayanlar hastalar güncel kreatinin seviyelerine göre analiz edildiğinde iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. iv Bütün hasta grubu incelendiği zaman tek değişkenli analizde nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p<0,001), nadir kreatinin değeri 0,8 mg/dl üzerinde olanlar (p<0,001), 1 yaş kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p=0,005), bilateral VUR olanlar (p=0,003), postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler (p=0,01), ilk tedavisi valv ablasyonu olmayanlar (p=0,016), ürosepsis ile prezente olanlar (p=0,019) son kreatinin düzeyi için anlamlı bulunurken, tanı aldığı yaş anlamlı bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde ise nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar ve postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler son kreatinin düzeyinin yüksekliği için anlamlı olarak bulunmuştur. Tanıdaki nadir serum kreatinin değeri böbrek rezervini göstermesi açısından prognozu öngörmedeki en önemli faktördür. Displazi şiddetinden bağımsız olmak üzere Unilateral VUR olan hastalar VUR olmayan hastalar kadar iyi prognoza sahiptir. Anahtar Kelimeler: Posterior üretral valv, VURD sendromu, Hidronefroz
Vücut kompozisyonu değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu artışı) intraarteryal tedavi uygulanan primer ve sekonder karaciğer maligniteli hastalardaki prognostik rolünün araştırılması
Amaç: İntraarteryal tedavi uygulanan hepatoselüler kanser (HSK) ve metastatik kolorektal kanser (mKRK) hastalarında işlem öncesi hastaların vücut kompozisyon değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu indeks artışı) tedavi yanıtına ve sağkalıma olan etkisini, ayrıca kontrol görüntülemelerde izlenen vücut kompozisyon değişimlerinin sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2012-31 Aralık 2022 tarihleri arasında intraarteryal tedavi uyguladığımız toplam 160 HSK (ortalama yaş: 63.45±11.79, E/K:123/37) ve 146 mKRK (ortalama yaş: 59.98±11.94, E/K:90/56) hastasını belirledikten sonra hastaların işlem öncesi 30 gün içinde elde edilmiş BT tetkikleri üzerinden L3 vertebra seviyesinden ölçüm ile vücut kompozisyon parametreleri (iskelet kas alanı, iskelet kas dansitesi, ciltaltı yağ dokusu alanı ve viseral yağ dokusu alanı) belirlendi. Sarkopeni ve miyosteatoz tanımı için literatürde tanımlanmış sınır değerler; ciltaltı ve viseral yağlanma tanımları için ise kendi hasta populasyonumuzun ortanca değerleri kullanıldı. Vücut kompozisyon parametreleri ile tedavi yanıtı ilişkisi belirlendikten sonra tek ve çok değişkenli binominal lojistik regresyon yöntemi ile tedavi yanıtına etki eden faktörler araştırıldı. Ardından vücut kompozisyon değerleri sağkalım ilişkisi ve tedavi yanıtı-sağkalım ilişkisi Kaplan-Meier yaşam analizi yöntemi ile ortaya konuldu. Hastaların kontrol görüntülemelerinden HSK grubu için mRECIST, mKRK grubu için RECIST 1.1 kılavuzu doğrultusunda vücut kompozisyon değerlerindeki değişimler belirlendi ve negatif veya pozitif yöndeki değişikliklerin sağkalım ile ilişkisi Kaplan-Meier analizi ile ortaya konuldu. Ardından tek ve çok değişkenli Cox-regresyon yöntemi ile progresyonsuz ve genel sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Ayrıca "propensity score matching" (PSM) yöntemi ile bazal değişkenlerdeki farklılıklar ortadan kaldırılıp seçici yanlılık azaltılarak sağkalımı etkileyen faktörler tekrar araştırıldı. Bulgular: Hepatoselüler kanser hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %77.7, objektif yanıt oranı %55.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda erkek cinsiyet (odds oranı: 0.30, %95 güven aralığı: 0.11-0.81, p=0.017), ECOG skoru (odds oranı: 0.26, %95 güven aralığı: 0.08-0.89, p=0.032), AFP düzeyi (odds oranı: 0.36, %95 güven aralığı: 0.16-0.81, p=0.014) ve ALBI skoru (odds oranı: 7.23, %95 güven aralığı: 0.76-68.61, p=0.085)'dir. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kası indeksinde azalma olanların hem progresyonsuz hem de genel sağkalım süreleri daha kısayken iskelet kası dansitesinde azalma olanların genel sağkalım süreleri daha kısadır. Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (hazard oranı:0.51, %95 güven aralığı: 0.31-0.84, p=0.009), Child evresi (p=0.004), albümin düzeyi (hazard oranı=1.56, %95 güven aralığı=1.06-2.31, p=0.024), AFP düzeyi (hazard oranı:1.83, %95 güven aralığı: 1.22-2.75, p=0.003), sarkopeni (hazard oranı=1.59, %95 güven aralığı=1.05-2.41, p=0.029), miyosteatoz (hazard oranı=1.96, %95 güven aralığı=1.32-2.92, p=0.001) ve kontrolde iskelet kası indeksinde azalma (hazard oranı=2.13, %95 güven aralığı=1.41-3.22, p<0.001) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 2.06, %95 güven aralığı: 1.24-3.42, p=0.005) ve kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı: 2.27, %95 güven aralığı: 1.35-3.81, p=0.002) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Hepatik metastazı olan KRK hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %53.1, objektif yanıt oranı %23.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (odds oranı: 4.21, %95 güven aralığı: 1.36-13.07, p=0.013) ve AST artışı (odds oranı: 0.22, %95 güven aralığı: 0.04- 1.07, p=0.061)'dır. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kas indeksinde azalma olanlarda progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri istatistiksel anlamlı olarak daha kısa iken (sırasıyla p=0.028 ve p=0.016), iskelet kas dansitesi değişiklikleri ile sağkalım arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir (sırasıyla p=0.608 ve p=0.125). Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda ECOG skoru (hazard oranı=2.08, %95 güven aralığı= 1.44-2.99, p<0.001), KCFT yüksekliği (hazard oranı=1.84, %95 güven aralığı=1.19-2.84, p=0.006), sarkopeni (hazard oranı=2.96, %95 güven aralığı=1.68-5.21, p<0.001), kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı=2.03, %95 güven aralığı=1.16-3.55, p=0.013) ve miyosteatoz (hazard oranı=2.17, %95 güven aralığı=1.31- 3.58, p=0.002) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 1.91, %95 güven aralığı: 1.20-3.05, p=0.006) ve miyosteatoz (hazard oranı: 1.97, %95 güven aralığı: 1.00-3.87, p=0.049) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Sonuç: Hem HSK hem de mKRK hasta gruplarımızda bazal sarkopeni ve miyosteatoz hastaların progresyonsuz ve genel sağkalımı etkileyen faktörlerden birisi olup bu faktörlerin varlığı prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kontrol incelemelerde iskelet kas indeksindeki azalma da her iki hasta grubunda prognozu olumsuz yönde etkilemektedir.
IgA nefropatisi ve IgA Vasküliti (Henoch-Schönlein purpura) Nefriti biyopsi tanılı çocukların klinikopatolojik özelliklerinin ve prognoza etki eden faktörlerin incelenmesi
İmmunglobulin A (IgA) nefropatisi ve IgA vasküliti (IgAV) nefriti, pediatrik popülasyonda yaygın olarak görülen glomerülopatilerdir. İzole mikroskobik hematüriden hızlı ilerleyen glomerülonefrite uzanan değişken bir klinik ile prezente olabilirler. Her iki hastalık da tipik olarak çocuklarda yavaş ilerler ve bazı hastalarda erişkin yaşlarda son dönem böbrek hastalığı ile sonuçlanır. Bu hastaların prognozlarının öngörülmesi ve tedavi planının yapılması amacıyla, IgA nefropatisi (IgAN) hastalarında bilgisayar tabanlı prognoz tahmin algoritmalarını deneyen çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takipli IgA nefropatisi ve IgAV nefritli (IgAVN) hastaların klinikopatolojik özelliklerinin ve prognoza etki edebilecek faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya biyopsi ile IgA nefropatisi ve IgAV nefriti tanısı almış, Ocak 2005 ile Aralık 2021 tarihleri arasında, en az 6 aylık izlem verisi bulunan hastalar dâhil edilmiştir. Hastane dosyalarından demografik özellikler; klinik, laboratuvar ve biyopsi bulguları kaydedilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 27 IgAN hastasının %52'si erkek ve ortanca tanı yaşı 12, 48 IgAVN hastasının ise %54'ü erkek ve ortanca tanı yaşı 8 olarak bulunmuştur. IgAN hastalarında ortanca 40 ay izlem sonunda 23 hastada (%85); IgAVN hastalarında ortanca 35,5 ay izlem sonunda 43 hastada (%90) tam remisyon görülmüştür. IgAN'li bir hastada (%3,7) son dönem böbrek yetmezliği gelişmiştir. Bilgisayar tabanlı prognoz tahmin algoritması (Qxmd); 5 yıl izlem sonunda 18 IgAVN'li hastanın 5'i için eGFR düşüş riskini yüksek bulmuştur ve bu hastaların ikisinde gerçek eGFR düşüşü gözlenmiştir; 5 yıllık izleme sahip 6 IgAN hastasında ise riski az bulmuştur ve bu hastalarda gerçek eGFR düşüşü gözlenmemiştir. IgAN'de; tanı anında düşük serum albumin düzeyi (p=0,011), ağır proteinüri (p=0,032) ve remisyona girme süresi uzunluğu (p=0,035); IgAVN'de ise; remisyona girme süresi uzunluğu (p=0,001), segmental glomerüloskleroz (p=0,009) ve kresent varlığı (p=0,034) kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. IgAN ve IgAVN hastaları karşılaştırıldığında; IgAVN'de tanı yaşının daha küçük (p=0,002), tanı anında nefrotik proteinürinin daha sık (p=0,001), serum albumin düzeyinin daha düşük (p<0,001), biyopside kresentlerin daha fazla (p=0,017) ve immunsupresif tedavi kullanımının (p=0,014) daha sık olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak her iki hastalığın benzer patofizyolojik özellikleri yanında önemli klinik ve prognostik farklılıkları vardır. Hâlen çocukluk çağı IgA nefropatisi ve IgAV nefriti'nde prognozu öngörmek ve risk derecelendirmesine göre tedavi planlamak amaçlı prospektif, çok merkezli, tahmin algoritmalarının da kullanıldığı uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Otolog hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastalarda BT/PET-BT ile sarkopeni varlığının değerlendirilmesi ve prognostik öneminin araştırılması
Bu çalışmada otolog nakil yapılan hematolojik veya solid tümörü bulunan hastalarda nakil öncesi çekilmiş abdomen bilgisayarlı tomografi/ pozitron emisyon tomografi ile sarkopeni sıklığına bakılması ve sarkopeni bulunmasının prognoz ile ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Kriterlere uygun 139 hasta çalışmaya dahil edildi. 121 hasta (%87,1) hematolojik, 18 hasta ( %12,9) solid maligniteye sahipti. 101 hasta (% 72,7) tanı anında ileri evrede iken, 38 hasta (% 27,3) erken evrede idi. Tanı anında ileri evre kanser varlığının sarkopeni gelişme riskini artırdığı ( HR: 2,374 , %95 GA: 1,374-4,103, p=0,002 ), vücut kitle indeksinde artışın sarkopeniye karşı koruyucu olduğu ( HR: 0,934, %95 GA: 0,889-0,980, p=0,006 ) bulundu. Nakil öncesi sarkopeni varlığının tüm kohortta genel sağkalım ile ilişkisi bulunamadı (p= 0,139) ; ancak erkek hastalarda nakil öncesi sarkopeni varlığı (HR: 1,971 , %95 GA: 1,022- 3,802, p=0,043) daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu. Tüm kohortta nakil öncesi sarkopeni ( HR: 1,848 , %95 GA:1,127-3,029, p=0,015), solid tümör varlığı ( HR: 2,732, %95 GA: 1,434-5,205, p=0,002) ve izlemde yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsünün ( HR: 2,457 , %95 GA: 1,446-4,175, p=0,001) daha kısa progresyonsuz sağkalım ile ilişkili olduğu bulundu. Solid tümör, nakil öncesi yüksek prokalsitonin, düşük albümin, yatışta nötropenik ateş ve izlemde yoğun bakım yatış öyküsünün daha kısa genel sağkalım ile ilişkili olduğu bulundu . Nakil öncesi sarkopeni ( HR: 2,888, %95 GA: 1,071- 7,888, p=0,036) ve hipoalbumineminin ( HR: 3,093, %95 GA: 1,302-7,348, p=0,011) septik şok ilişkili ölüm riskini arttırdığı görüldü. Bu çalışma sarkopeninin prognoza etkisinin araştırıldığı otolog nakil yapılmış solid tümörlü hastaları da içeren ilk çalışmadır. Özetle otolog nakil öncesi sarkopeni progresyonsuz sağkalımı kısaltan, septik şok ile ilişkili ölüm riskini artıran, prognoza etki eden önemli bir faktördür. Nakil öncesi yapılan görüntülemelerde sarkopeni varlığının değerlendirilmesi klinik karar verme ve nakil prognozunu öngörmede yardımcı olabilir.
HBV enfeksiyonu zemininde hepatosellüler karsinom gelişen olgularda prognostik risk faktörlerinin incelenmesi
HBV Enfeksiyonu Zemininde Hepatosellüler Karsinom Gelişen Olgularda Prognostik Risk Faktörlerinin İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi. Ankara, 2023. Amaç: Hepatit b virüs (HBV) ilişkili hepatosellüler karsinom (HSK) olgularında sağkalıma etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Ocak 2010 ile Ocak 2021 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan 114 hastaya ait bilgiler olarak toplandı. Sirotik hasta ve non-sirotik hasta gruplarına ait karşılaştırıldı. Log-rank ve Cox regresyon analizi ile sağkalıma etki eden faktörler tanımlandı. Bulgular: Tek değişkenli sağkalım analizinde; vücut kitle indeksi (VKI), AFP, bilirubin düzeyleri, AST, GGT, ALP, albümin, albümin/ALP oranı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), en uzun tümör çapı, hipertansiyon, infiltratif tümör, asit, tedavi tipi sağkalım ile ilişkili bulundu. 64 (%56,1) hastada siroz mevcuttu, azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde, ALP, asit, en uzun tümör çapı, AFP ve albümin sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlerdi. Sirotik ve non-sirotik hastalar karşılaştırıldı; albümin, lökosit, nötrofil, trombosit, albümin/ALP oranı ve hipertansiyon sirotik grubunda daha yüksek izlendi. VKI, non-sirotik grubunda sağkalıma etki etmekte, sirotik grupta ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sirotik hasta grubunda ise AST/ALT, globülin NLO, nötrofil ve lökosit sağkalıma etki etmekte, non-sirotik hasta grubunda ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sonuç: Karaciğer fonksiyon testleri, hemogram ilişkili parametreler, tümör yüküne ilişkilin bulgular, AFP, siroz ve komplikasyonlarının literatürle uyumlu şekilde sağkalıma etki ettiği görüldü. Non sirotik hasta grubunda VKI artışı ile sağkalımda artış izlendi, hipertansiyon sıklığı sirotik olgulara göre daha yüksek bulundu. HBV ilişkili HSK gelişen olguların ⁓%30-50'sinde siroz izlenmemesi göz önüne alındığında, non-sirotik hastalarda metabolik etkenlerin sağkalıma ilişkin etkileri için ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatit B virüs, Hepatosellüler karsinom, Sağkalım, Karaciğer sirozu
Akut miyeloid lösemi hastalarında ilk basamak tedavide tamremisyon hedefi olan rejimlerin karşılaştırılması
Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliği ve periferik kanda miyeloid progenitör hücrelerinin (blastlar) klonal olarak artış gösterdiği, heterojen bir hastalık olarak karakterize edilir. Bu çalışmada amacımız akut miyeloid lösemi ile izlenen hastaların ilk basamak tedavide tam remisyon hedefi ile verilen rejimlerin etkinlik, güvenlik ve yan etki açısından karşılaştırmasını yapmaktır. Bu çalışma, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre seçilen 130 hastanın verilerini değerlendirilmiştir. Dahil edilme kriterleri olarak, 18 yaşının üzerinde (erişkin) olmak, APL dışı AML tanısı almış olmak ve ilk kür kemoterapi tedavisinin kurumumuzda başlanmış olması seçilmiştir. İndüksiyon tedavisi ile hastalarda hemoglobin düzeyi (p<0,001), nötrofil sayısı (p<0,001) ve trombosit sayısında (p<0,001) anlamlı yükseliş saptandı.Tanı anında daha düşük fibrinojen (p=0,047) veya ferritin (p=0,01) düzeylerinin remisyon elde edilmesi ile ilişkili olduğu gösterildi.Çalışmamızda ilk kür kemoterapi ile remisyon elde edilen hastaların tanıda ortalama albümin düzeyi 3,91±0,46 g/dl iken, remisyona girmeyen hastalara göre (3,73±0,48 g/dl p=0,048) anlamlı olarak yüksek çıktı. Bu çalışmada, yoğun antrasiklin + sitarabin (3+7), azaltılmış yoğunluklu antrasiklin + sitarabin, etoposid+sitarabin ve azasitidin+venetoklaks tedavilerinin remisyona sokma oranlarında birbirlerine üstünlükleri izlenmediği ancak komplikasyon oranları farklılık gösterdiği için optimal indüksiyon tedavisine karar verirken etkililikten ziyade hastanın performans, yaş ve komorbiditeleri göz önüne alınarak komplikasyonları en az seviyeye indirmek ve bu sayede en düşük morbidite ve mortalite oranlarına ulaşmanın mümkün olabileceği gösterilmiştir.
İntravitreal tedavi uygulanan diyabetik maküler ödemli hastalarda optik koherens tomografi parametrelerinin prognostik değeri
Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (HÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya HÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde diyabetik makula ödemi nedeniyle tedavi uygulanan 107 hastanın 143 gözü dahil edildi. Hastalar intravitreal tedavi türüne göre üç gruba ayrıldı: Sadece intravitreal ranibizumab uygulanmış hastalar Grup 1, sadece intravitreal aflibercept uygulanmış hastalar Grup 2 ve sonradan intravitreal deksametazon tedavisine geçilmiş olan hastalar Grup 3 olarak değerlendirildi. Hastaların temel demografik bilgileri (yaş,cins), başlangıç HbA1c değeri, çalışma süresince yapılan enjeksiyon sayısı, ranibizumab ve aflibercept enjeksiyon tedavisi alan gruplarda kliniğimize ilk başvurduğu andaki, üç enjeksiyon sonrası, 6. ay ve 12.ay takiplerinde ve deksametazon implantı tedavisi alan grupta ise steroid tedavisi öncesi, 12.ay ve 18.ay takiplerinde optik koherens tomografi (OKT) bulgularındaki değişiklikler (OKT enflamatuar biobelirteçler, santral retinal kalınlık) ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi. OKT verileri, spektral domain OKT (SD-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg, Almanya) ile elde edildi. Tüm SD-OKT görüntüleri, 6x6mm'lik bir alan üzerinde 25 taramadan oluşan fovea merkezli makular taramalardı. OKT verilerine santral retina kalınlığı, santral 1000 μm alanda hiperreflektif nokta varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda sert eksuda varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda kistik ödem varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda intraretinal en büyük kistin iki eksende ölçümü, seröz maküler dekolman, epiretinal membran (ERM), iç retinal tabakaların dezorganizasyonu (DRIL), elipsoid zon hasarı varlığı kaydedildi. Grup 1 ve Grup 2 bütün kontrollerde hem kendi içlerinde hem de birbiri ile karşılaştırıldı. Grup 3 ise kendi içinde değerlendirildi. Her üç gruba dahil edilen hastaların nihai EİDGK ve santral retinal kalınlık değişimi ile başlangıç enflamatuar OKT biobelirteçleri arasındaki korelasyona bakılarak, tedavi sonucunda prognostik değerleri gözden geçirildi.
Metastatik malign melanom hastalarının klinik ve patolojik özellikleri, sağkalımları ve sağkalım belirleyicilerinin incelenmesi
Melanom, melanositlerden köken alan agresif seyirli bir cilt kanseridir. Tüm dünyada en sık görülen kanserler arasında beşinci sıradadır ve son yıllarda insidansı giderek artmaktadır. Malign melanomlar, kısmen kemorezistan tümörlerdir ve özellikle metastatik evrede mortaliteleri oldukça yüksektir. Ancak son yıllarda özellikle immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı ile melanom tedavisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bu çalışmada metastatik malign melanom hastalarında, güncel tedavi rejimleriyle birlikte artan sağkalımları ve sağkalımın prognostik belirleyicilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'na 2014-2022 yılları arasında başvuran 52 metastatik kutanöz melanom hastası dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, klinik ve patolojik özellikler, metastaz tarihleri ve bölgeleri, verilen tedaviler ve progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım verileri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen %25 hasta de nova metastatik, %75 hasta reküren metastatik idi. Melanomların en sık, ilk metastaz yaptıkları bölgeler, akciğer ve uzak lenf nodu metastazıydı. En sık tercih edilen tedavi rejimi, tüm basamaklarda tekli veya kombine verilen immünoterapi ajanlarıydı. İmmünoterapi alan hastalarda genel yanıt oranları (ORR); birinci basamakta %36, ikinci basamakta %19 idi. Metastatik melanom hastalarının medyan genel sağkalımı 20,9 2,19 ay olarak bulundu. 1, 3 ve 5 yıllık sağkalımları sırasıyla %78,1, %29,7 ve %25,5 olarak bulundu. Genel sağkalımla tümör yerleşim bölgesi, karaciğer metaztazı, kemik metastazı, LDH düzeyi ve nötrofil/lenfosit oranı arasında anlamlı ilişki gösterildi. Çok değişkenli analizde karaciğer metastazı, genel sağkalımı olumsuz yönde etkileyen bağımsız risk faktörü olarak değerlendirildi. Bulgularımız, merkezimizde daha önce yürütülen benzer bir çalışmayla kıyaslandı. Çalışmamız güncel tedavi rejimleriyle birlikte metastatik melanom hastalarının sağkalımlarında gösterilen iyileşmeyi destekledi.
Çocukluk çağı pankreatı̇t hastalarının tanı, tedavı̇ ve klı̇nı̇k ı̇zlem sonuçları
Pankreas hastalıklarının fizyopatogenezinin anlaşılması, tanısal yöntemler konusunda kaydedilen gelişmeler ve hekimlerin artmış farkındalığına bağlı son yıllarda pankreatit tanısı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Akut pankreatit (AP) vakaları genellikle komplikasyon gelişmeden düzelirken, bazı AP vakalarında tekrarlayan pankreatit atakları (akut rekürren pankreatit-ARP) görülüp, kronik pankreatit (KP) gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada 01.01.2016 ile 01.09.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji-Hepatoloji ve Beslenme, Çocuk Cerrahisi, Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran ya da Genel Pediatri Servisi'nde takip edilen AP, ARP, KP tanılı hastaların retrospektif olarak demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin, klinik izlem sonuçlarının ve prognozunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya pankreatit tanısı alan 33'ü (%63,5) kız, 19'u (%36,5) erkek 52 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %44,3'ü AP, %38,4'ü ARP, %17,3'ü KP'dir. Hastaların tanı yaşları 1-17 yıl (ort. 9,1±4,9 yıl) arasında değişmektedir. Pankreatit türüne göre etiyolojik nedenler gruplandırılmıştır. AP'li hastalarda %30 sıklıkta ilaç kullanımı pankreatit atağından sorumlu bulunmuştur. ARP'li hastalarda en sık neden pankreatikobiliyer sistem anomalisi (pankreatik divisum, pankreatikobiliyer birleşim anomalisi) (%45), KP'nin en sık nedeni genetik mutasyonlar (%44) olarak saptanmıştır. Hastaların en sık başvuru şikayeleri karın ağrısı (%94) ve bulantı/kusma (%67) olarak saptanmıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde 1-5 yaş grubunda bulantı/kusma, ishal ve ateş şikayeti 6-17 yaş grubu ile karşılaştırıldığında artmış sıklıkta görülürken, istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Tanı anındaki laboratuvar bulgularına bakıldığında ortalama serum amilaz değeri 656±663,2 U/L (136-2953 U/L), serum pankreatik amilaz değeri 524,2±559,8 U/L (83-2764 U/L), serum lipaz değeri 1182±1447,3 U/L (83-4932 U/L) olarak saptanmıştır. Ortalama C-reaktif protein (CRP) değeri 3,24 ± 6,64 mg/dL olup, 33 (% 63,5) hastada yüksek saptanmıştır. CRP yüksekliği olan hastaların hastanede kalış sürelerinin CRP değeri normal olan hastalara göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,01). Komplikasyon gelişen hastaların CRP değerleri komplikasyon gelişmeyenlere göre daha yüksek olup, istatistiksel anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). Genetik tetkikler değerlendirildiğinde 10 (%20) hastaya genetik mutasyon analizi yapılıp KP'li dört hastada KFTR mutasyonu, ARP'li bir hastada SPINK-1 mutasyonu saptandığı görülmüştür. Radyolojik tetkikler değerlendirildiğinde hastaların %94'ünün ultrasonografi (US), %36,5'inin bilgisayarlı tomografi (BT), %82,6'sının manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), %30,7'sinin endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERKP) ile tetkik edildiği görülmüştür. MRKP ve ERKP yapılma sıklığı ARP'li hastalarda AP'li hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pankreatit atağı sırasında en sık kullanılan ağrı kesici parasetamol olup, opioid kullanım sıklığı tüm hastalarda %9,6 olarak saptanmıştır. Antibiyotik verilme sıklığına bakıldığında tüm hastaların %61,5'inin tekli ya da çoklu, %42'sinin çoklu antibiyotik tedavi aldığı görülmüştür. En sık kullanılan antibiyotikler sulperazon (%62), amikasin (%51,4), ornidazol (%28,8) olarak saptanmıştır. Pankreatit atağı sırasında verilen idame mayi miktarına bakıldığında hastaların %54'üne 2000 cc/m2/gün ve üzeri hacimde mayi verildiği görülmüştür. 1500 cc/m2/gün mayi alanlar ve 2000 cc/m2/gün ve üzeri mayi alan hastalar hastanede kalış, amilaz ve lipaz değerinin normal seviyeye gelme süreleri ile komplikasyon gelişme riski açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Enteral nutrisyon (EN) verilmeyen izlem süresi tüm hastalar için ortalama yedi gün (1-30 gün) olarak bulunmuştur. EN'ye 72. saatten sonra başlanan hastaların hastanede kalış süresi EN 72. saatten önce başlanan hastalara göre anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,01). Pankreatit hastaları her yaş grubunda tanı almakta ve başvuru şikayetleri yaş grubuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Başvuru anında bakılan laboratuvar bulguları ve radyolojik görüntülemeler pankreatit ayırıcı tanısında ve hastalığın prognozu konusunda ipucu vermektedir. ARP ve KP hastalarının hastalık yükü nedeniyle akut dönemde tanı konulması ve rekürren atakların önlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların tedavisi konusunda standart yaklaşım oluşturulması prognozu iyileştirici etkide bulunacaktır.
Gebelik döneminde akut pankreatit geçiren hastalarda etyoloji ve prognoz
Giriş ve Amaç: Çalışmamız Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji bölümünde 2019-2022 tarihleri arasında gebelik döneminde AP tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmada gebelikte AP tanısı alan hastalarda etyoloji, prognoz ve fetüs üzerine olan etkileri incelendi. Materyal-Metod: Hastaların verileri prospektif olarak toplandı. Hastalara AP tanısı; karın ağrısı, serum amilaz ve lipaz testlerinin normalin üç katının üzerinde olması, ultrason veya manyetik rezonans görüntülemelerinde karakterize pankreatit bulguları olmak üzere üç kriter değerlendirildi ve üç kriterden iki tanesi pozitif olan hastalara akut pankreatit tanısı konuldu. Modifiye Atlanta kriterlerine göre AP hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Median yaşı 28 (19-45 yıl) olan toplamda 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların median VKİ: 28.5 kg/m2 (20-39.1) idi. AP geçirdikleri median gebelik haftası 28 ( Bir hasta 1.trimester, yedi hasta 2. trimester, on iki hasta 3. trimester, en düşük 8. hafta, en yüksek 39. hafta) idi. 5 (%25) hastanın gebe kalmadan önce de AP öyküsü mevcuttu. 8 hasta ilk gebeliklerinde AP atağı geçirdi. Hastaların 15'inde (%75) neden biliyer pankreatit, 3 (%15) hastada hipertrigliseridemiye bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada akrep sokmasına bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada ERCP sonrası pankreatit mevcuttu. Doğumu gerçekleştirilen hastaların 9'una (%50) normal doğum, 9'una (%50) sezaryen doğum yapıldı. Bu yazının yazıldığı zaman 2 hasta halen gebeydi. Doğumdan sonra hastaların 9'una kolesistektomi operasyonu yapıldı. Fetusların 14'ünün (%70) cinsiyeti erkek, 6'sının (%30) ise kız idi. Median doğum ağırlıkları 2975 gr (2250-3800 gr), median APGAR skoru 9 idi. Fetusların 16'sında doğumda anomali yok idi, bir yenidoğan omfalit nedeniyle yoğun bakımda takip edildi. Hastaların 18'i (%90) hafif, 1 hasta (%5) orta ağır AP idi. Hipertrigliseridemiye bağlı ağır AP geçiren 1 hasta (%5) gebeliğin 35. haftasında abortus sonrası exitus oldu. Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelikte geçirilen AP'nin en sık nedeni biliyer pankreatit, ikinci sıklıkta hipertrigliseridemiye bağlı pankreatittir. Gebelikte geçirilen akut pankreatit atağı ciddi IX morbiditeye ve bizim bir hastamızda olduğu gibi hem anne hem fetusta mortaliteye neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelikte pankreatit, akut pankreatit
Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hastaların klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi ve sağkalım analizleri
Tanin Hayriye, Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hastaların klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi ve sağkalım analizleri, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Van, 2018. Amaç: Tanı anında metastatik olmayan ve opere olan mide kanserli hastaların klinik verilerinin geriye dönük olarak değerlendirilerek prognostik önemi olabilecek faktörlerin belirlenmesi ve belirlenen bu prognostik faktörlerin sağkalım üzerine etkisinin saptanması Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Ocak 2013 ve Kasım 2017 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve patolojik olarak mide kanseri tanısı almış olan hastalar dahil edildi. Bu hastalar içerisinden tanı anında metastatik olmayan ve mide kanseri nedeniyle opere olan 109 hasta seçildi. Cinsiyet, yaş, tümörün yerleşim yeri, tümörün makroskobik görünümü, histolojik alt tipi, tümörün invazyon derinliği, tümörün evresi, lenfatik invazyon, perinöral invazyon, vasküler invazyon, hastaların ECOG performans skoru durumlarının prognostik önemi ve sağkalım ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hasta grubu 109 kişiden oluşuyordu. Hasta grubunun tamamı histopatolojik olarak adenokanser türündeydi. Olguların %62.3'ü (68 olgu) erkek, %37.6'sı (41 olgu) kadındı. Tüm olgular içerisinde en erken tanı yaşı 24 (yıl), en ileri tanı yaşı ise 81 (yıl) idi. Ayrıca median tanı yaşı (ortanca tanı yaşı) 59, mean tanı yaşı (ortalama tanı yaşı) 58.81 olarak bulundu. Tümörün lokalizasyon durumuna bakıldığında, olguların %36.7'si (39 olgu) korpusta, %27.3'ü (29 olgu) kardiada, %26.4'ü (28 olgu) antrumda, %9.4'ü (10 olgu) ise özofagogastrik bileşkede lokalize idi. Tümörlerin makroskobik görünümleri değerlendirildi ve %37.6 (41 olgu) olgu ülserovejetan, %33 (36 olgu) olgu ülsere, %14.7 (16 olgu) olgu ülseroinfiltratif, %11.9 (13 olgu) olgu ise infiltratif görünümde saptandı. Tümörün histopatolojik alt tipleri (lauren sınıflamasına göre) değerlendirildiğinde olguların %59.5'inin (53 olgu) intestinal tipte, %30.3'ünün (27 olgu) diffüz tipte, %10.1'inin (9 olgu) mikst tipte olduğu görüldü. T evrelemesine göre %6.4 olgu (7 olgu) T1, %6.4 (7 olgu) olgu T2, %50.9 (55 olgu) olgu T3, %36.1 (39 olgu) olgu ise T4 evresine sahipti. N evrelemesine göre N0 olan %30.5 (33 olgu) olgu, N1 olan %25.9 (28 olgu) olgu, N2 olan %15.7 (17 olgu) olgu, N3 olan %27.7 (30 olgu) olgu saptandı. Hastaların klinik evreleri değerlendirildiğinde evre1 olan %13.8 (15 olgu), evre2 olan %33 (36 olgu) ve evre3 olan %53.2 (58 olgu) olgu görüldü. Çalışmada yer alan 89 hastanın tümör diferansiayon derecesi belirlenmiş olup bunların %10.1'i (9 olgu) iyi diferansiye, %55'i (49 olgu) orta diferansiye ve %34.8'i (31 olgu) undiferansiye idi. Toplam 104 olgunun lenfatik invazyon verisi mevcuttu ve %69.2 (72 olgu) olguda lenfatik invazyon var iken %30.7'sinde(32 olgu) lenfatik invazyon bulunmuyordu. Vasküler invazyon durumu 105 hasta için belirlendi ve bunların %64.7'sinde (68 olgu) vasküler invazyon var iken % 35.2'sinde (37 olgu) vasküler invazyon yoktu. Olguların 103'ünde perinöral invazyon bilgisi mevcut olup %68.9'unda (71 olgu) perinöral invazyon olduğu ve %31'inde (32 olgu) perinöral invazyon olmadığı görüldü. ECOG performans skoru açısından tüm vakalar değerlendirildi. ECOG 0 grubuna dahil %33.9 (37 olgu), ECOG 1 grubuna dahil %43.1 (47 olgu) ve ECOG 2 grubuna dahil %22.9 (25 olgu) olgu mevcuttu. Hastaların hastalıksız sağkalımları belirlenirken hastalıksız sağkalım süresi, metastaz veya lokal nüks gelişme tarihine kadar geçen süre olarak tanımlandı. Çalışmamızda tümör lokalizasyonu ile ilgili verilerimiz antrumun mide kanserinde en sık tutulum yeri oluşuyla ilgili bilgilerimizle çelişkili, proksimal mide kanserlerinde artış bildiren yayınlarla uyumlu idi. Ayrıca çalışmamızda tümör lokalizasyonu ile hastalıksız sağkalım arasında anlamlı fark saptanmadı. Perinöral invazyon ve lenfovasküler invazyonun hastalıksız sağkalım ile ilişkisine bakıldığında lenfovasküler invazyon durumu ile hastalıksız sağkalım arasında anlamlı korelasyon görülürken perinöral invazyon ile hastalıksız sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda yer alan olgulara ait T evresi, N evresi, klinik evre, ECOG performans skoru arttıkça hastaların hastalıksız sağkalım sürelerinin azaldığı görüldü. Sağkalım ile anlamlı ilişkisi olan diğer faktörler Lauren sınıflaması ve tümöre ait diferansiasyon derecesi idi. Anahtar Kelimeler: mide kanseri, prognostik faktör, hastalıksız sağkalım
Kronik lenfositik lösemi hastalarının genel klinik özellikleri ve tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi
Amaç: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) değişken klinik özeliklere sahip, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte genç hastalarda da görülebilen lenfoproliferatif bir hastalıktır. KLL hastalarında risk durumunun ve prognozun optimal düzeyde tespiti için geleneksel prognostik faktörlerin yanında son yıllarda prognozu tahmin etmede yeni prognostik faktörler ve skorlama sistemleri araştırılmaktadır. Yeni moleküller ve tedavi rejimleri ile sağkalım ve mortalite oranlarında anlamlı iyileşmeler gözlenmektedir. Biz bu çalışmada KLL tanısı ile takipli hastalarda prognostik faktörlerin hastalarda prognoz ve risk durumunun tespitindeki etkinliğini ve uygulanan tedavi rejimlerinin sağkalım ve mortalite üzerine etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniğince Ocak 2006 - Ocak 2018 yılları arasında takip edilen 131 KLL tanılı hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri ile akım sitometri analizleri (CD38 ve CD5), sitogenetik analizleri (del(17p) ve del(11q)), kemik iliği tutulum paterni, laktat dehidrogenaz (LDH) ve β2 (beta2) mikroglobulin düzeyleri ve tedavi yanıt durumlarına göre mortalite, tedavisiz sağkalım (TFS) ve total sağkalım (OS) analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranının 2,5/1, ortanca yaşının 62 olduğu ve hastaların %25'inin 55 yaş altındaki bireylerden oluştuğu saptandı. Hastaların %73,3'ünün yaşamakta olduğu görüldü. Yapılan mortalite analizinde yaşın 64'ten büyük olması, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 g/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL olması, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı ve OİHA varlığı artmış mortalite ile ilişkili bulundu. Univariate sağkalım analizlerinde ise yaşın 64'ten büyük, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu ve OİHA varlığının tedavisiz sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısalttığı tespit edildi. Toplam sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısaltan faktörler ise hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı olduğu saptandı. Rai, Modifiye Rai ve Binet evrelemesine göre evre arttıkça mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı, tedavisiz ve toplam sağkalım sürelerinin anlamlı düzeyde kısaldığı tespit edildi. Cox multivariate modeline göre tedavisiz sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B) iken toplam sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler ise yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B), B semptomlarının varlığı olarak saptandı. Evre olmadan yapılan Cox multivariate modeline göre ise tedavisiz sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri yaş (≤64), albumin düzeyi (>4,1 g/dL), B semptomu, hepatomegali ve OİHA'nın görülmemesi, toplam sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri ise yaş (≤64), albumin (>4,1 g/dL) ve hepatomegalinin görülmemesi olarak tespit edildi. Tedavi rejimine göre yapılan mortalite analizinde FCR rejimi dışındaki tedavi rejimleri ile mortalite artışı arasında anlamlı ilişki saptandı. Tedavi yanıtı ile mortalite ilişkisi incelendiğinde ise birinci ve ikinci basamak tedavilerine yanıtsız veya progresyon (R) gelişen hastalarda mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Hastaların birinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤4, ikinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤2 olmasının da mortaliteyi anlamlı düzeyde arttırdığı, toplam sağkalımı da anlamlı düzeyde kısalttığı saptandı. Sonuç: KLL'de tanı aşamasında prognostik faktörler ve risk durumunun belirlenmesi ile optimal değerlendirme yapılabilmekte ve kontraendikasyonu olmayan ve tolere edebilen hastalarda FCR rejiminin ideal tedavi süresince verilmesi ile mortalitede anlamlı düzeyde azalma elde edilmektedir.
Kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi
KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ TANILI HASTALARIN KLİNİK VE PROGNOSTİK ÖZELLİKLERİ İLE TEDAVİ YANITLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Dr. İsmet Kızılkaya Uzmanlık Tezi Van, 2018 AMAÇ: Kronik miyeloid lösemi (KML) pluripotent kök hücrenin anormal klonal çoğalması ile karakterize olup erişkin lösemilerinin %15'ini oluşturur. İnsidansı 1-2/100.000'dir. Tirozin kinaz inhibitörlerinden imatinibin KML tedavisinde kullanılmaya başlanmasından sonra kronik bir hastalık şeklinde uzun dönem takibinin yapılması sağlanmıştır. Çalışmamızda kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi ve literatür verileri ile karşılaştırılması hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemizde 2006 ve 2018 yılları arasında takipli 69 KML tanılı hasta retrospektif olarak incelenmiş olup bunların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtları değerlendirilmiştir. Çalışmada hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri, tedavi seçenekleri, tedavi sırasında gözlenen yan etkiler, tedavi yanıt oranları, sağ kalım analizleri değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki demografik verileri, hastalığın evresi, dalak boyutları (kot kavsinden cm olarak palpe edildiği uzaklık), laboratuvar bulguları kaydedilmiştir. Hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtlar ELN-2013 kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Hastaların TKİ tedavisi altında 3.ay, 6.ay, 12.ay ve 18.ayda bakılan hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtları değerlendirilmiştir. Hastaların risk durumları Sokal ve Hasford risk skoruna göre belirlenmiştir. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan hastalarımızın ortalama yaşı 49.3 yıl, ortalama izlem süresi 40.4 ay olup, genel sağ kalımları %97.1 dir. Hastalarda tanı sırasında en sık görülen hematolojik parametre lökosit yüksekliği idi. Hastaların laboratuvar tetkiklerinin korelasyon analizinde; LDH ile lökosit sayısı arasında pozitif anlamlı ilişki görülürken, LDH ile hemoglobin arasında negatif anlamlı ilişki tespit edildi. İmatinib ve dasatinib tedavi yanıtlarının literatür verileri ile benzer olduğu ancak nilotinib tedavi yanıtının yüksek olduğu tespit edildi. Hasford risk skoru oranı ile imatinib tedavi yanıtı arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. SONUÇ: KML tanı, takip ve tedavisinde güncel çalışmalar ışığında izlem yapılmalıdır. Hastalarda tedavi yanıt değerlendirilmesinde laboratuvar, sitogenetik ve moleküler incelemeler bir bütün olarak ele alınmalıdır. Hastaların tanı sırasında risk skorları hesaplanmalı ve buna göre tedavileri boyunca olası olumsuz durumlar önceden öngörülmeye çalışılmalıdır. Hastalarda tedaviye direnç durumunda uygun zamanda, hastaların komorbid durumları, olası ilaç yan etkileri gözetilerek tedavi değişikliği yapılmalıdır. Günümüzde KML'de mevcut tedavi algoritmaları ile uzun dönem sağkalım mümkün olabilmektedir. Anahtar kelimeler: kronik miyeloid lösemi, tirozin kinaz inhibitörleri, imatinib, dasatinib, nilotinib