Prognoz
650 theses under this subject heading
Larinks kanserinde nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacminin prognostik önemi
Amaç: Çalışmamızda, larinks kanserinde tanı sırasında ölçülen Nötrofil Lenfosit Oranının prognozla ilişkisini göstermeyi amaçladık. İkincil amaçlar ise kliniğimizde takip ettiğimiz larinks kanseri hastalarının sosyo-demografik ve tümörle ilişkili durumlar açısından analizi ve ayrıca Ortalama Trombosit Hacminin prognozla ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: 2012-2019 yılları arasında HMKÜ KBB BBC kliniğinde direkt laringoskopik biyopsi işlemi yapılarak larinks kanseri tanısı alan hastalar tespit edildi. Kronik hastalık ve inflamatuar süreçlerdeki hastalar dışlandıktan sonra 182 hasta çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Tanı öncesi rutin olarak yapılan hemogram ölçümleri kullanıldı. Sosyodemografik ve hastalıkla ilgili verilere hastane arşivinden, muayene görüntüleme ve patoloji tetkiklerinden ulaşıldı. Nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi' nin diğer faktörlerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: NLO değeri bakımından T sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir.(p= 0,009). İkili karşılaştırmalar sonucunda, T3 ve T4 sınıflarının NLO değerinin T1 ve T2 sınıflarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. NLO değeri bakımından lenf nodu tutulumu sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir(p=0,031). N2 sınıfının NLO değerinin N1 ve N0 sınıflarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Erken evre ve geç evre hastalar arasında NLO değeri açısından anlamlı düzeyde fark görülmüştür.(p=0,004) Erken ve geç evre hastaların kümülatif sağkalım analizi sonucunda NLO değerinin sağkalım ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.(p<0,001, p=0,002) Sonuç: Tedavi öncesi NLO değeri larinks kanserinde prognoz ve sağkalım ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, larinks kanseri, NLO,
Relapsing remitting multiple skleroz formundan sekonder progresif multiple skleroz formuna dönüşümde risk faktöleri
Amaç: Multiple skleroz hastalarında relapsing remitting multiple sklerozdan sekonder progresif multple skleroz forma dönüşümde, sigara, alkol kullanımı, trigeminal nevralji varlığı, otonomik semptomların birlikteliği, geçirilen atak sayısı, akraba öyküsünün, optik atak öyküsünün, EDSS skorlarının, herhangi bir fizik tedavi ve rehabilitasyon programına dahil olup olmadığının, epilepsi birlikteliğinin, ilk atak semptomu ile tedaviye başlangıcı arasında geçen sürenin, manyetik rezonans görüntülemelerde servikal spinal kord lezyonu varlığının araştırılarak, klinik risk faktörlerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, çalışma verileri hastanemiz poliklinik veritabanına kayıtlı Multipl Skleroz hastalarının sistemde mevcut olan bilgilerinden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 145 hasta dahil edildi.145 hastanın 71'i RRMS, 74'ü SPMS'ti. RRMS grubunun %1,4'i (n=1), SPMS grubunun ise %9,5'i (n=7) alkol kullanıyordu. (p=0,034). RRMS grubunda otonomik semptomu olan hastaların sayısı 6 (%8,5) iken, SPMS grubunda 38 (%51,4) idi. (p=0,001). RRMS grubunda trigeminal nevraljisi olan hastaların sayısı 2 (%2,8) iken, SPMS grubunda 9 (%12,2) idi(p=0,034). RRMS grubunda servikal lezyonu olan hastaların sayısı 31 (%43,7) iken, SPMS grubunda 61 (%82,4) idi(p=0,001). Tedaviye başlama süresi RRMS grubunda 6,14 ± 6,53, SMPS grubunda 10,74 ± 10,86 idi(p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda ilk semptom ile tedaviye başlama arasında geçen sürenin uzun olması, ilk yapılan MR görüntülemelerde T2 lezyon sayısının fazla olması, ilk görüntülemelerde servikal spinal kordda plak varlığı, hastanın alkol tüketicisi olması, trigeminal nevralji ve otonomik semptomların varlığının RRMS'ten SPMS'e dönüşümde risk faktörü olarak kabul edilebilecek parametreler olarak kullanılabileceğine dair sonuçlar elde ettik. Anahtar Kelimeler: progresif, remitting, risk, prognoz,, epilepsi, trigeminal nevralji, optik nörit, alkol, sigara, progresif,
İnvaziv mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi yapılan hastalarda prognoza etkili faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışmada, kasa invaziv mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi uyguladığımız ve takip ettiğimiz hastalarda prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 01.01.2010 ile 01.01.2022 tarihleri arasında radikal sistektomi uyguladığımız 169 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 138'i erkek (%81.7), 31'i kadındı (%18.3). Yaş ortalaması 63.97 yıl ve ortalama takip süresi 31.31 ay olup, izlem sonunda 67 hasta (%39.6) vefat etmiş olup, vefat eden 67 hastanın 43'ünün (%64.2) mesane kanserinden dolayı kaybedildiği görüldü. Genel sağkalımda; hasta yaşının (p=0.036), klinik T evresinin (p=0.016), operasyon öncesindeki serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.025) ve hidronefroz varlığının (p=0.004), cerrahi sınır pozitifliğinin (p<0.001), lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T evresinin (p=0.008), patolojik N evresinin (p<0.001), takipte lokal ya da uzak nüks gelişiminin (p<0.001), hastalıksız sağkalımda ise; klinik T evresinin (p<0.001), operasyon öncesinde anemi varlığının (p=0.012), serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.022) ve hidronefroz varlığının (p=0.001), sistektomi materyalindeki rezidü tümör boyutunun (p=0.048), cerrahi sınır pozitifliğinin, lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T ve N evresinin (p<0.001) prognoza etki eden faktörler olduğu görüldü. Çok değişkenli analizde, hasta yaşının, cerrahi sınır tutulumunun, patolojik lenf nodu evresinin, lokal ya da uzak nüks gelişiminin genel sağkalımda; cerrahi sınır tutulumunun ve patolojik lenf nodu evresinin ise hastalıksız sağkalımda bağımsız prognostik faktörler olduğu görülmüştür. Primer ve kas invaziv hastalığa progresyon gösteren hastalar arasında genel (p=0.564) ve hastalıksız (p=0.752) sağkalım farkı izlenmemiştir. Yine TUR-Tm ile radikal sistektomi arasındaki süre 90 günden önce olan hastalarla 90 günden sonra olan hastalar kıyaslandığında genel (p=0.484) ve hastalıksız (p=0.537) sağkalım farkı saptanmamıştır.
Endometrioid endometrial karsinom ve atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi olgularında PFK-P (Fosfofruktokinaz-platelet) ve PEA-15 (Phosphoprotein enriched in astrocytes-15kDa) ekspresyonunun önemi
Endometrial kanser, kadınlarda sık görülen kanserlerden biridir. Endometrial atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi (EAH/EIN) ise endometrial endometrioid karsinomun (EEK) prekanseröz lezyonudur ve ortak genetik değişiklikler içerir. PFK-P glikolizde görevli bir enzim olup hız kısıtlayıcı basamakta yer alır. PEA-15, hücre büyümesi ve metabolizması üzerinde etkileri olan ölüm efektör domain ailesi üyesidir. Kanserlerde PFK-P ve PEA-15'in ekspresyonun arttığı, sağkalım ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda normal endometrium, EAH/EIN ve EEK gruplarında immünohistokimyasal olarak PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun farklı olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ek olarak, karsinom olgularında ekspresyon düzeyinin prognostik faktörler ile ilişkilisinin ortaya konması hedeflendi. Çalışmaya 2010-2015 yılları arasında EEK tanısı almış hastalar dâhil edildi. Küretaj materyalinde EAH/EIN, rezeksiyonunda EEK tanısı alan 32 hasta ile neoplazi dışı nedenle opere edilen 19 hastanın histerektomi materyalleri kontrol grubu olarak dâhil edildi. EEK grubunda PFK-P ekspresyonu EAH/EIN ve normal endometriuma göre daha yüksekti. PFK-P'nin karsinomlarda yüksek ekspresyonu karsinogenezde rol oynadığını düşündürmektedir. EAH/EIN'lerde PEA-15 boyanan tümöral hücre yüzdesi karsinoma göre daha düşüktü. PFK-P ve PEA-15 ekspresyon düzeyi EEK olgularında klinikopatolojik özellikler ve sağkalım ile ilişkili değildi. PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun karsinogenez sürecindeki rolünün ortaya konması ve prognostik öneminin belirlenmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PFK-P, PEA-15, endometrioid endometrial karsinom, endometrioid intraepitelyal neoplazi, prognoz
Proliferatif veya nonproliferatif lupus nefriti gelişen sistemik lupus eritematozuslu hastaların uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Sitemik lupus eritematozus (SLE), alevlenmeler ve remisyonlarla seyreden birçok organ ve sistemi tutabilen otoinflamatuar bir hastalıktır. Patogenezinde genetik faktörler, çevresel ajanlar, hormonal faktörler ve birtakım otoantikorlar sorumlu tutulmuştur. SLE'nin önemli bir morbidite ve mortalite sebebi lupus nefritidir. Lupus nefritinin (LN) sınıflandırması tedavi rejimi ve prognozda önemli bir faktördür. Çalışmamızda, kliniğimizde takip edilmiş 55 LN'li hastanın geriye dönük uzun dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Hastaların demografik özellikleri, soygeçmişleri, semptom ve klinik bulguları, görüntülemeleri, laboratuvar bulguları, böbrek biyopsi sonuçları, nefritli hastaların aldıkları tedavi rejimleri ve uzun dönem sonuçları incelendik. Hastalarımız arasında en sık sınıf 4 LN görüldü. Erkek hastalarda daha çok proliferatif lupus nefriti geliştiği, proliferatif lupus nefritinde daha az tam remisyon, daha çok relaps ve son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) ilerleme dikkat çekti. SDBY ilerleyen hastaların tümü proliferatif gruptaydı. Standart tedavi rejimleri uygulanan lupus nefritli hastalarımızdan sınıf 2 ve 5 LN noproliferatif grupta iyi uzun dönem sonuçlar alınırken, proliferatif LN'li hastalarda antiinflamatuvar ve immün supresif tedaviye rağmen %12 oranında SDBY ilerleme görüldü. Proliferatif LN'nin etiyopatogenezinin aydınlatılması ve bu doğrultuda yeni tedavi rejimlerinin geliştirilmesiyle daha olumlu uzun dönem sonuçların elde edilebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: lupus nefriti, lupus nefritinde prognoz, lupus nefritinde tedavi
Endometrium kanseri tanısı ile adjuvan radyoterapi uygulanan hastalarda prognostik faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Endometrium kanseri en sık görülen jinekolojik malignitedir. Kadınlarda 4.en sık kanserdir. Kadınlardaki tüm kanserlerin % 6?sıdır. Tüm kanser ölümlerinin %2?sidir. Bu çalışmayla hastaya, tümöre ve tedaviye bağlı prognostik faktörlerin, lokal ve bölgesel kontrol, genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı?na cerrahi sonrası Aralık 2003 ile Aralık 2011 tarihleri arasında adjuvan eksternal radyoterapi ve brakiterapi uygulanan 61 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaşı, tümör diferansiasyonu, tümör evresi, lenfovasküler invazyon, seroza invazyonu, myometrial invazyon, endoservikal tutulum, adneks tutulumu, lenf nodu tutulumu, sigara kullanımı, hipertansiyon ve diyabet hastalığı, hormon replasman tedavisi alıp almaması, doğum sayısı, menopoz yaşı, kemoterapi durumu, vajinal brakiterapi, radyoterapi şekli ve dozları, lokal nüks değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların yaşları 36 ile 82 arasındaydı (median yaş:59). Otuz hasta (% 49,1) 60 yaş ve üzeri, 31 hasta (% 50,9) 60 yaşının altındaydı. Kırk yaş altında 2 hasta (% 3,2) vardı. Altmış bir hastanın 53?ü (% 87) endometrioid adenokarsinom, 8?i (% 13) ise diğer adenokarsinom (seröz, müsinöz, clear cell, mixed tip) histolojisine sahipti. Yedi hasta Grade1 (% 11,5), 25 hasta Grade 2 (% 41), 27 hasta Grade 3-4 (% 44,3) histolojiye sahipti, 2 hastanın ise grade?i değerlendirilmemişti. Yirmi dokuz hasta evre1 (% 48), 6 hasta (%1 0) evre 2, 26 hasta (% 42) evre 3 `dü. Hastaların 53?üne (% 87) TAH+BSO+BPLND, 8 hastaya (% 13) sadece TAH+BSO yapılmış. Kırk bir hastada (% 67) lenf nodu tutulumu saptanmamış, 6 hastada (% 10) pelvik lenf nodu tutulumu mevcut, 4 hastada (% 6,6) paraaortik lenf nodu tutulumu mevcut iken 10 hastada (% 16,4) hem pelvik hem de paraaortik lenf nodu metastazı saptanmıştır. Otuz hastaya konvansiyonel, 23 hastaya ise konformal radyoterapi uygulanmıştır. Sekiz hastaya ise eksternal radyoterapi uygulanmamış sadece brakiterapi uygulaması yapılmıştır. Otuz bir hastaya (% 50,8) kemoterapi uygulanmamış, 16 hastaya (% 26,2) adjuvan kemoterapi, 3 hastaya (%4.9) metastaz ve nüks durumunda kemoterapi, 4 hastaya (% 6.6) ise adjuvan kemoterapi ve sonrasında metastaz ve nüks durumunda kemoterapi uygulanmıştır. Radyoterapi dozumuz 4500-5040 cGy arasındaydı. Spinal kord dozu paraaortik radyoterapi uyguladığımız hastalarda 4600 cGy ile sınırlandırıldı. Fraksiyon dozumuz 180 ve 200 cGy olarak verildi. Sonuçlar: 2 yıllık genel sağkalım % 93.4; 5 yıllık genel sağkalım % 80.3 olarak bulunmuştur. Ortalama sağkalım 51 aydır. Hastalıksız sağkalım 2 yıllık ve 5 yıllık sırasıyla% 85.2 ve % 77 olarak tespit edildi. Genel sağkalım üzerine, serozal invazyon olması (p=0.034), metastaz olması (p<0.0001), paraaortik radyoterapi uygulanmış olması (p=0.001), KT alınması (p=0.003), lokal nüks olması (p=0.001) anlamlı bulundu. Hastalıksız sağkalım üzerine istatiksel anlamlı sonuç bulunamadı. Brakiterapi alan hastalarda lokal kontrol almayanlara göre daha yüksekti (p<0.001)
Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite
COVID-19'a bağlı akciğer tutulumu gösteren hastalarda paraspinöz kas kitlesi ölçümünün prognostik değerinin retrospektif olarak belirlenmesi
COVID-19, 2019 yılında Çin'de ortaya çıkmış ve kısa sürede tüm dünyayı etkileyen bir salgın haline gelmiştir. Enfekte kişiler asemptomatikten kritik hastalığa kadar çeşitli klinik belirtiler gösterebilir. Başarılı aşı çalışmalarına rağmen COVID-19 hastalığının hali hazırda kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. COVID-19'da prognoz ve mortalitenin erken dönemde değerlendirilebilmesi için hızlı ve güvenilir testlere gereksinim vardır. Bu çalışma; COVID-19 hastalarında paraspinöz kas kitlesi ve kas radyodansitesindeki azalmanın mortalite ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladı. Çalışmamıza 11.03.2020-26.10.2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Pandemi Polikliniğine başvuran, COVID-19 servisleri ve yoğun bakım ünitelerine yatışı yapılan COVID-19 tanılı 493 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, vital bulguları, laboratuvar değerleri, paraspinöz kas boyutu, kas radyodansitesi, hastanede yatış süreleri ve mortalite durumları retrospektif olarak incelendi. Bir radyoloji hekimi tarafından toraks bilgisayarlı tomografi görüntülerin T12 pedikül çıkıntıları düzeyinden paraspinöz kas kitlesi ve kas radyodansitesi ölçüldü. Paraspinöz kas kitlesi, paraspinöz kas indeksi olarak sunuldu. Etkenlerin değerlendirilmesinde tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 493 hastanın 194'ü (%39,4) kadın, 299'u (%60,6) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 59,34 ± 15,10 yıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 391'i (%79,3) iyileşme ile taburcu edilmiş olup, 102'si (%20,7) hastanede öldü. Yapılan istatistiksel analizlerin sonucunda yaş (p<0,001), diyabetes mellitüs (p<0,001), immünsüpresyon (p=0,002), oksijen satürasyonu (p<0,001), hastanede yatış süresi (p=0,001) mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı izlendi. Anahtar Kelimeler: COVID-19, paraspinöz kas kitlesi, mortalite
Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı
Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Glioblastomlarda STAT3'ün prognostik önemi
Glioblastom, beyin tümörleri arasında en kötü prognoza sahip olan, yaşam süresi kısa, tedaviye direnç ve cevap oranı yüksek bir tümördür. Tümörün agresifliği, invazyon ve proliferasyon aktivitesi, büyümesi, tedaviye direnç geliştirmesi ile ilgili birçok sinyal proteini mevcuttur. Yapılan araştırmalarda; bu sinyal proteinlerinin inhibisyonu ve aktivasyonu ile ilişkili ilaçlar ya da bu proteinlerin varlığının ya da yokluğunun prognoz ile ilişkilerinin bulunması amaçlanmıştır. STAT3 (sinyal düzenleyici ve transkripsiyon aktive edici gen) onkojenik transkripsiyon faktörüdür. Agresif ilerleme gösteren melanom, tiroid kanserleri, prostat kanseri, hodgkin lenfoma gibi çok sayıda tümörde aktivasyonu tanımlanmıştır. Normal hücrelere göre tümör hücrelerinde aşırı ekspresyonu antitümör tedavileri için bir hedef olarak görülmesini sağlamıştır. Yapılan birçok çalışmada; glioblastom hücrelerinde ve tümör mikro çevresinde STAT3'ün sürekli aktivasyonunun, hücre proliferasyonunu, antiapopitozu, invazyonu ve anjiogenezi arttırdığı ortaya konulmuştur. Bu da STAT3'ü terapotik hedef ve prognoz açısından dikkat çekici hale getirmiştir. Biz de çalışmamızda; glioblastom tanısı alan 252 olguyu retrospektif olarak inceledik. Son yıllarda yapılan çalışmalar ışığında STAT3'ün prognostik veri olarak kullanılması ve tedaviyi belirleyebilen bir immün belirteç olabilmesi amacıyla çalışmamızda STAT3 kullandık. Olgularda yaş, cinsiyet, sağ kalım süresi, histolojik özellikler, mitoz sayısı, Ki67, p53, IDH-1 boyanma durumu gibi parametreleri ve uygulanan tedavi seçeneklerinin, STAT3 ile ilişkisini araştırdık. Mevcut tedavi seçeneklerine yenilerini ekleyebilmek ve prognoz açısından anlamlı olabilecek belirteçleri bulmayı amaçladık. Ancak yaptığımız çalışmada; karşılaştırdığımız prognostik faktörlerle STAT3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptamadık.
Serum copeptin düzeylerinin unstabil angina pektoris (USAP)'de klinik rolü ve kısa dönem prognozda değerliliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı acil servis (AS)'te Unstabil Angina Pektoris (USAP) düşünülen hastalarda, copeptin düzeyi ve HEART skorlama sisteminin birlikte kullanılmasının klinik özellikleri öngörmedeki değerliliğinin saptanmasıdır. Bu çalışmaya, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'ine Eylül 2020 – Mart 2021 tarihleri arasında kardiyak tipte göğüs ağrısı ile başvuran ve USAP düşünülen erişkin hastalar (n=65) ve hastane çalışanlarından oluşan sağlıklı kontroller (n=45) dahil edilmiştir. Olguların %81.5'i erkekti, yaş ortalaması 51.17 ± 14.77 yıldı. Çalışmaya alınan olguların ortalama HEART skorları 3.51 ± 1.71 idi (%32.3'ü düşük, %36.9'u orta, %30.8'i yüksek risk grubu). Olguların %83.1'i taburcu edilirken, %16.9'una yatış önerildi/sevk edildi, %3'ü opere edildi, %47.7'si kardiyoloji bölümüne konsülte edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; USAP grubunda erkek cinsiyet sıklığı, yaş ve başvuruda kaydedilen troponin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlayken, başvuruda kaydedilen copeptin düzeyi anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başvuru copeptin düzeyinin sağlam olguları belirleme açısından 3.86 pmol/L kesim noktasında %57.8 sensitif, %95.4 spesifik olduğu, troponin düzeyinin ise USAP olgularını belirleme açısından 1.1 ng/mL kesim noktasında %64.6 sensitif, %80.0 spesifik olduğu belirlendi (p<0.001). HEART skoruna göre düşük riskli grupla karşılaştırıldığında orta ve yüksek riskli grupta yaş, başvuru (0. saat) ve 3. saat troponin düzeyi ve kronik hastalık sıklığı (Hipertansiyon ve Koroner Arter Hastalığı) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). HEART skoruna göre risk arttıkça taburcu edilme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta; kardiyolojiye konsültasyon, hastaneye yatış ve 1 ay içinde girişim/tedavi uygulanma sıklığı ise artmaktaydı (p<0.05). VIII Başvuru anında kaydedilen troponin ve copeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde (r= -0.288, p = 0.020), HEART skoru ile başvuru troponin düzeyi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon ilişkisi saptandı (r= 0.396, p= 0.001). Copeptin düzeyi ile nihai sonuç ve HEART skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. USAP olgularında sadece copeptin düzeyinin nihai sonucu öngörmede yeterli olmadığı, HEART skorunun ise bu açıdan klinik pratikte daha kullanışlı olabileceği belirlendi.
Gastrointestinal stromal tümör tanısı olan hastalarda imatinibin sitopeni yan etkisinin, tedavi etkinliğini predikte etmedeki yeri
Tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımı sırasında, hedef gen ya da yolağın inhibe edilmesi ile ilişkili olarak bazı yan etkiler görülebilmektedir. Bir c-kit inhibisyonu yapan tirozin kinaz inhibitörü olan imatinib, yine c-kit inhibisyonu yaparak sitopeniye yol açabilmektedir. Bu çalışma, tirozin kinaz inhibitörü olan imatinibin sitopeni yan etkisinin tedavi etkinliğini predikte etmedeki yerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde GİST tanısıyla takip edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Metastatik ya da rezeke edilemeyen GİST tanısıyla imatinib tedavisi başlanmış 61 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların imatinib tedavisinden 3 ay öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3 ay içindeki kan sayımı değerleri kayıt edildi. Başlangıç değerine göre hemoglobin değerindeki 0,8 gr/dL azalma, total lökosit, lenfosit ve nötrofil değerlerindeki 500/µL azalma ya da trombosit değerinde 50.000/µL azalma tespit edilen grup ile azalma olmayan grup progresyonsuz sağkalım (PFS) için Kaplan-Meier ile analiz edildi. En sık yerleşim yeri mide olmakla birlikte gastrointestinal sistemin farklı lokalizasyonlarında ve retroperitoneal yerleşimli gibi atipik yerleşimli tümörlere de rastlandı. C-kit ile PDGFRA mutasyonu olan hastalar saptandı. Ortalama yaş 69'idi. Hastaların 23'ü kadındı (%37.7). Ortanca takip süresi 52(41.3-62.7) aydı. Ortanca PFS,33(20.2-45.8) aydı. İmatinib tedavisi sonrası hemoglobin değerinde 0,8 gr/dL azalma olanlarda hastaların ortanca PFS'ı 46.0(32.5-59.5) ay iken, düşmeyen hastalarınki 21.0(10.1-31.9) aydı (P=0.008). Ancak diğer parametreler olan lökosit, lenfosit, nötrofil ve trombosit seviyesinde azalma ile progresyonsuz sağkalım arasında ilişki gözlenmedi. İmatinib tedavisi alan GİST hastalarında hemoglobin değerindeki düşüş PFS için pozitif prediktif bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: GİST, prognostik faktörler, sağkalım, sitopeni, tirozin kinaz inhibitörleri
Femur başı avasküler nekrozunda nötrofil/lenfosit, monosit/lenfosit, platelet/lenfosit oranı prognoza ve evreye etki ediyor mu?
Femur başının avasküler nekrozu (FBAN) femurun proksimaline kan akışının bozulmasına neden olan travmatik veya travmatik olmayan nedenlerle gelişen iskemi ile osteositlerin ölümü nedeniyle gerçekleşen bir osteonekroz türüdür. FBAN'ın kesin patomekanizması henüz belirsizdir. FBAN'a neden olan altta yatan koşullar; vasküleriteyi etkileyen, osteosit mekanizmasını değişmesine sebep olan çevresel ya da genetik faktörleri içerir. En yaygın etyolojik faktörler olarak kortikosteroid tedavisi, alkol, kırıklar ve eklem çıkıkları olarak bilinmektedir. Tedavi edilmeyen FBAN kalça artroplastisi gerektiren sekonder kalça artritine yol açar. Bu nedenle erken evrelerde tanı ve teşhisi konservatif ya da cerrahi tedavi uygulanabilirliği açısından önemlidir. Klinikte tam kan sayımı (CBC) daha ekonomik ve ulaşılabilirliği daha pratiktir. Tam kan sayımı ile bakılan nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve bunlar arasındaki oranlar son zamanlarda çeşitli enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranlara karşı kolay erişilebilir ve güvenilir immün yanıt belirteci olarak hemen hemen tüm tıbbi disiplinlerde kullanılmaktadır. Nötrofil/Lenfosit (NL), Monosit/Lenfosit (ML), Platelet/Lenfosit (PL)oranları genellikle malignite, romatolojik hastalıklar, KOAH ve diğer birçok otoimmün hastalıkta etkilenimleri araştırılmış olmasına rağmen literatürde femur başı avasküler nekrozu ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez kapsamında amacımız, femur avasküler başı tanılı olgularda NL, ML, PL oranlarının prognoza ve evreye göre etkisini incelemektedir. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesine 2012-2022 yılları arasında başvuran ve çalışma dahil edilme kriterlerine uyan 106 ( 30 kadın; 76 erkek) hasta dahil edildi. Çalışma grubu ile demografik özelliklerce eş bir sağlıklı konrol grubu oluşturuldu.Hastane Bilgi sistemi üzerinden hemogram değerleri, Pelvis X-ray ve MR görüntüleri alındı. Çalışma grubuna dahil olan bireyler Ficat-Arlet sınıflandırılmasına göre Evre I,II ve III olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışma grubu ile kontrol grubu nötrofil, lenfosit, monosit, platelet miktarları ve NL, ML, PL oranları açısından kıyaslandı. Gruplar arası karşılaştırılan Lenfosit, monosit, platelet ortalama değerleri arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Çalışma ve kontrol grubunun Nötrofil değerleri incelendiğinde ise çalışma grubunda nötrofil değeri 4,94 ± 1,89; kontrol grubunun ise 4,21 ± 1,17 olarak ölçüldü, ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ( p<0.05). Nötrofil/Lenfosit Oranına bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı bir farkın oluştuğu görülmüştür. Nötrofil Lenfosit oranı çalışma grubunda (2,11 ± 0,85), kontrol grubuna (1,75 ± 0,44) göre daha yüksek bulunmuştur. NL oranı ROC analizine göre kesim değeri 2,13 olarak belirlendi (sensivite %47,17 (%95 CI (37,4- 57,1)); Spesifisite=84,91 %95 GA (76,6-91,1)). Cut-off değerinin sensivitesi ve spesifisitesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ficat-Arlet'e göre oluşturulan gruplar arasında hemogram parametreleri açısından fark yoktu. NL oranı FBAN hakkında bilgi verebilir ancak diğer parametreler yeterli immun yanıt oluşturulmanın yetersizliğinden dolayı, FBAN'da bağımsız bir belirleyici oluşturmada yetersiz olabileceği düşünülmektedir. Standart ve çok boyutlu analize izin veren yöntemlerle daha geniş örneklemli ileri çalışmalar planlanmalıdır.
Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz
Erken evre endometrium kanseri tanısıyla opere edilen hastalarda lenfovasküler alan invazyonu ile diğer prognostik faktörlerin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Erken Evre Endometrium kanserinde (Evre 1-2) lenfovasküler alan invazyonu ile ilişkili prognostik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, 2010-2020 yılları arasında kliniğimizde erken evre (Evre 1-2) endometrium kanseri tanısı ile birincil tedavide total histerektomi, bilateral salpingooferektomi ve/veya pelvik ve/veya paraaortik lenfadenektomi yapılan patoloji sonucu erken evre endometrium kanseri (Evre 1-2) olarak raporlanan 461 hastanın dosyaları taranmıştır. Hastaların klinikopatolojik ve demografik özellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, kilogram, doğum sayısı, postmenopoz olup olmaması, histolojik tipine (Tip 1, Tip 2), histolojik grade'i(Grade 1-2-3), myometrial derinliği(1/2 myometriumu aşmış, aşmamış), alınan peritoneal sitolojisinin malign veya benign olması ile lenfovasküler invazyon olup olmaması karşılaştırılmıştır. Observed outcome ve predicted outcome arasındaki ilişki için Loess algoritması kullanılmıştır. Algoritmalar arasindaki ayırımını c-index(AUC) hesaplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular: LVSI olan hastalar ile ileri yaş (p=0.006), menopozun varlığı (p=0.03), histolojik tip olarak Tip 2 olması (p=<0.0001), histolojik grade'in ileri olması (p=<0.0001), preoperatif CA 125 değerlerinin yüksek olması (p=0.001), peritoneal sitolojisin malign olması(p=<0.0001), servikal tutulum olması (p=<0.0001), tümörün myometrial derinliğinin 1/2'yi aşmış olması (p=<0.0001) ilişkili bulunmuştur. Yaptığımız modellemeye göre 3 açıklayıcı değişken ile LVSI güçlü bir şekilde ilişkili bulunmuş olup bu faktörler; myometrial invazyon (OR:3.72 0.18-7.6 %95 CI), histolojik grade (OR:1.82 0.11-2.94 %95 CI), peritoneal sitolojisi (OR:3.1 0.14-6.48 %95 CI). Bununla birlikte kilonun anlamlı olmadığı (p=0.9), doğum sayısının az veya çok olmasının anlamlı olmadığı (p=0.9), diyabetin olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.9), hipertansiyon olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.3), preoperatif smear ASCUS altı, CIN-3 üzeri olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5)ve hpv değerlerine bakıldığında pozitif veya negatif olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5) bulunmuştur. Sonuç: İleri yaş, post-menopoz dönemi, histolojik olarak tip 2, preoperatif CA 125 düzeyinin yüksek, serviks tutulumunun olması ile lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında ilişki olabileceği gözlemlenmiştir. Özellikle myometrial derinliğin ½ myometriumu aşmış, peritoneal sitolojisinin malign ve histolojik grade'in ileri olmasıyla lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında güçlü bir şekilde ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Sistemik hastalıklar (diyabet, hipertansiyon), kilo, doğum sayısı, preoperatif bakılan smear ve HPV'nin ise lenfovasküler invazyonu olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, prognostik faktörler, lenfovasküler alan invazyonu
Malign mezotelyoma tanılı hastalarda inflamatuvar ve nutrisyonel faktörlerin sağkalım üzerine etkisi
Malign plevral mezotelyoma agresif seyreden, geç tanı konulan bir tümördür. Patofizyolojisinde inflamasyon büyük rol oynamaktadır. Herhangi bir kanserde olduğu gibi MPM'da malnütrisyonun yaygın olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda malign mezotelyoma hastalığında inflamatuar ve nutrisyonel faktörlerin sağkalım ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamız 102 hasta üzerine tek merkezli ve retrospektif olarak yapılmıştır. Hastaların 44'ü kadın, 58'i erkektir (kadın/erkek oranı 0,75). Hastaların tanı yaşı ortalamasını 60,5 olarak saptadık. Çalışmamızda hastaların medyan genel sağkalım süresi (GSS) 14 aydır. Patolojik alt tiplere göre non-epiteloid alt tiplerin GSS üzerine olumsuz etkileri mevcuttur (p=0,005), hastaların tümör cerrahisi işlemi uygulanmasının GSS üzerine olumlu etkisi mevcut (p=0,000), yüksek platelet değeri (p=0,0143), düşük albümin değeri (p <0,0001), yüksek NLR değeri (p= 0,0007), yüksek PLR değeri (p <0,0001), yüksek MLR değeri (p= 0,0001), yüksek SII değeri (p <0,0001), yüksek PIV değeri (p <0,0001), düşük PNI değeri (p <0,0001) daha kötü GSS ile ilişkili olduğunu saptadık. MPM tanılı hastalarda tedavi kararını değiştirebileceğinden, önce nütrisyonel ve inflamatuar indekslere bakılmasını ve prognozu belirledikten sonra tedavi kararı alınmasını önermekteyiz.
Hodgkin lenfoma ve non-hodgkin lenfoma hastalarında MYD88 ve CXCR4 gen polimorfizmlerinin hastalığın etyopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-hodgkin lenfoma (NHL) tüm dünya genelinde her yıl yüz binlerce kişiye yeni tanı konulan yaygın bir hematopoetik malignite türleridir. Bu hastalıkların oluşumunda birçok neden rol almakla birlikte çevresel faktörlerin ve genetik nedenlerin oldukça etkili olduğu bilinmektedir. MYD88 ve CXCR4 genlerinin taşıdıkları mutasyonlar son yıllarda birçok solid organ ve hematolojik malignitelerde rol almaktadır ve bu çalışmalar yeni tedavi yaklaşımları için son derece önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı; Hodgkin ve Non-hodgkin lenfoma hastalarında MYD88 ve CXCR4 gen polimorfizmlerinin etyopatogenezdeki rolünün ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi ve klinik parametrelerle ilişkisinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Eğitim ve Araştırma hastanesinde Hodgkin Lenfoma tanısı almış ve tedavi ve takibi yapılmış 70 hasta ve Non-Hodgkin lenfoma tanısı almış ve tedavi ve takibi yapılmış 70 hasta dahil edildi. Bu hastalardan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen genomik DNA'larda CXCR4 geni 2228014-rs SNP mutasyonu ve MYD88-L265P SNP mutasyonu yönünden Real-time PCR ve Dizi analizi (Sanger Sequence) yöntemi kullanılarak genotiplendirme yapıldı. Bulgular: CXCR4 rs2228014 SNP mutasyonu HL hastalarında 13 (%18,5) TT mutant ve 57 (%81,5) CC aleli wild tip, NHL hastalarının 11 (%15,7) TT mutant, 59 (%84.3) CC wild tip aleli olduğu tespit edilmiştir. Bu hastalıklar ile SNP arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05). MYD88 L265P SNP mutasyonu HL hastalarında 3 (%4,2) CC mutant ve 57 (%95,7) TT wild tip aleli NHL hastalarının 5 (%7,1) CC, 65 (%92,9) TT aleli olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, HL ve NHL hastalığının görülme riski ile CXCR4 rs2228014 SNP mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05). HL ve NHL hastalığının görülme riski ile MYD88 L265P SNP mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05) NHL hastalarında MYD88 L265P mutant CC aleli (χ²=11.748, p<0.001) ve CXCR4 (χ²=28.475, p<0.001) mutant TT aleli genleri ile progresyon durumları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bununla birlikte her iki gen için progresyon olma riski yüksektir. HL hastalarında MYD88 L265P mutant CC aleli (χ²=9.055, p=0.015) ve CXCR4 mutant TT aleli (χ²=10.736, p=0.003) genleri ile progresyon durumları arasında anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. MYDX88 ve CXCR4 mutant grubunun progresyon riski wild grubundan yüksek olduğu görülmektedir. Sonuç: Çalışmamız HL ve NHL hastalarında MYD88 L265P ve CXCR4 rs2228014 mutasyon sıklığı klinik sonucu öngörmede kullanılabileceğini ve lenfoma patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca; hastaların prognozunu belirlemede genetik çalışmaların ne kadar önemli olduğunu ayrıca çalışmamızda; klinik parametreler arasından kemik iliği tutulumunun prognoz tayininde bağımsız bir risk faktörü olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Bulgularımızı doğrulamak için whole genome analiz gibi daha ileri genetik analizlerle ve daha fazla hasta ile prospektif çalışmak gerekmektedir.
Periferik fasiyal paralizi'de monosit/HDL ve monosit/lenfosit parametrelerinin hastalığın evresi ve prognoza etkisinin araştırılması
Amaç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda Monosit/HDL ve monosit/lenfosit oranlarının inflamatuar prosese katkısını, hastalığın şiddetine ve prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2018 Ocak ile 2020 Haziran tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran periferik fasiyal paralizili tanısı konan 48 (19 Kadın / 29 Erkek) hasta ile çalışma grubu ve kliniğimizde başka nedenlerle elektif operasyonu yapılmış 45 (19 Kadın / 26 Erkek) hasta ile kontrol grubu oluşturularak çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubundaki hastaların başvuru anındaki kan tetkiklerinden elde edilen hematolojik parametreler ile kontrol grubundaki değerler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubunun MHO değeri 12.85 ± 1.02 iken kontrol grubunun MHO değeri 12.37 ± 0.88 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Karşılaştırılan diğer parametreler arasında (MLO, NLO, PLO) istatiksel anlamlı farklılık bulunmadı. MHO değeri ile başvuru anındaki House-Brackmann evresi arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. Ayrıca, MR görüntülerinde fasiyal sinirde patolojik kontrastlanma olan vakaların olmayanlara göre NLO değerinin daha yüksek ve istatiksel olarak anlamlı olduğunu saptadık. Tüm hastalar iyileşmiş olduğundan prognoz hakkında yorum yapamadık. Sonuç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda MHO değerinin yüksek olması, etiyopatogenezde inflamatuar ve iskemik süreçlerin rol aldığını desteklemektedir. Prognoz hakkında daha net yorumlar yapılabilmesi için iyileşmenin sağlanamadığı hasta gruplarının daha geniş olduğu çok merkezli seriler ile bu inflamatuar parametreleri çalışmak gerekmektedir.
SARS-Cov-2 tanısı ile yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda modifiye NUTRIC skorun prognoza etkisi
COVID-19 büyük oranda solunum yollarına saldıran bir viral enfeksiyondur. COVID-19 nedeniyle yoğun bakımda takip edilen hastalar, daha yüksek beslenme yetersizliği riski taşırlar ve beslenme durumu, COVID-19 hastaları için hastalık seyrinde önemli bir faktördür. Kritik COVID-19 hastalarının tedavisi uzun bir süreçtir ve beslenme desteği tedavinin önemli bir parçasıdır. Epidemiyolojik verilere göre malnutrisyon, enfeksiyon riski ve şiddetini büyük oranda yükselterek mortalite ve morbiditeye sebep olmaktadır. Kritik Hastada Beslenme Riski (NUTRIC) skoru, Kanadalı araştırmacılar tarafından yoğun bakım hastaları için geliştirilmiştir. Amerikan parenteral ve enteral beslenme topluluğu (ASPEN), NUTRIC skorun yoğun bakım takibindeki hastalarda kullanımını önermiştir. Bu skorlama sistemi yaş, Acute Physiology, Age, and Chronic Health Evaluation skoru (APACHE II skoru), The Sequential Organ Failure Assessment skoru (SOFA skoru), ek hastalık sayısı, yoğun bakım öncesi hastanede yatış süresi ve serum interlökin-6 (IL-6) seviyelerinden oluşur. NUTRIC skorun başka bir versiyonunda serum IL-6 seviyesi bizim gibi birçok merkezde ölçülmediği için skorlamadan çıkarılmış, modifiye NUTRIC (mNUTRIC) skor olarak adlandırılmıştır. Çalışmamız, SARS-CoV-2 tanılı hastalarda, modifiye NUTRIC skorun prognoza etkisini araştırmak amacıyla, retrospektif ve tek merkezli olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya, 69 erkek ve 44 kadın olmak üzere 113 hasta dahil edilmiştir. Modifiye NUTRIC skor açısından değerlendirdiğimiz 113 hastanın istatistiki verilerine göre; cinsiyet, diyabet varlığı, hipertansiyon varlığı, öksürük semptomu varlığı, antihipertansif ilaç kullanımı, exitus olma, yaş, kan kreatinin düzeyi, diyaliz ihtiyacı, vazopressör ihtiyacı, Glaskow koma skalası skoru verileri APACHE II skor, SOFA skor, DIC skor, diyastolik kan basıncı, kan şekeri düzeyi, BUN düzeyi, üre düzeyi, kan pH seviyesi, kan nötrofil sayısı, kan monosit sayısı, kan bazofil sayısı parametrelerine göre modifiye NUTRIC skor 5 üstü ve altı olan hastalar arasında istatistiki olarak anlamlı fark gözlemlenmiştir ve bu durum immünite ve beslenme ilişkisini desteklemektedir. Özellikle viral hastalıklar açısından yüksek riskli olan immün süpresif bireylerde, primer koruma olarak beslenme önerilerinde bulunmak ve beslenme yetersizliğin tanımak, sağlık harcamalarını ve popülasyon bazında mortalite ve morbiditeyi düşüreceğinden klinik pratiğimize entegre edilmelidir.
Yeni tanı alan multipl skleroz ve klinik izole sendrom hastalarında beyin omurilik sıvısında inflamatuar marker düzeyleri ve optik koherens tomografi takiplerinin prognozdaki yeri
Giriş ve Amaç: Multipl Skleroz (MS), SSS'nin otoimmun, enflamatuar ve nörodejeneratif bir hastalığıdır. Geçtiğimiz yıllarda MS tanısı, hastalığa yatkınlık, tedavi yanıtı ve prognozunu öngörebilme adına son yıllarda birçok biyobelirteç çalışılmıştır. Bu belirteçlerin birçoğunun klinik anlamlılığı kesinleşmemiş, klinik pratikte hastalığın seyri ile anlamlı ve özgül bir ilişki elde edilememiştir. Bu çalışmamızda yeni tanı alan MS hastalarında, atak tipi, atak sıklığı, EDSS skorları, manyetik rezonans görüntüleme, Beyin omurilik sıvısı (BOS) bulguları ve optik koherens tomografi (OCT) parametreleri ile BOS nörofilaman hafif zincir (NfL) ve IL-13 düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza, Mc Donald 2017 kriterlerine göre yeni KIS ya da RRMS tanısı alan, BOS yapılmadan önce immünmodülatör tedavi almamış, tanı sonrası en az 6 ay süre ile klinik takibi olan 33 hasta dahil edildi. 22 hastanın 6. ay OCT takibi de mevcuttu ve bu hastaların retrospektif analizleri yapıldı. Lomber ponskiyon ile aynı gün yapılan OCT ile peripapiler retinal sinir lifi tabaka kalınlığı (pRNFL), maküler sinir lifi tabaksı volümü (tvNFL), gangliyon hücre tabakası ve iç pleksiform tabaka volüm toplamları (tvGCIPL), iç nükleer tabaka volümü (tvINL) ve santral maküler kalınlıkları (CMT) kaydedilmiş hastalar çalışmaya alındı. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, atak sayısı, atak tipi (beyin sapı, duyusal, piramidal, optik nörit, spinal, serebellar), eşlik eden diğer hastalıklar, EDSS (expanded disability status scale) skorları, daha önce bakılmış olan D vitamin düzeyleri kaydedildi. Tüm hastaların daha önce çekilmiş ve sistemde kayıtlı bulunan kranyal ve spinal görüntüleme bulguları değerlendirildi. Bu değerlendirmede; T2 lezyon yükü, lezyon dağılımı (supratentorial, infratentorial, spinal), kontrastlanma paterni) kaydedildi. Tanı aşamasında atravmatik olarak yapılmış olan BOS incelemesinde oligoklonal bant varlığı ve tipi, Ig G indeksi kaydedildi ve polipropilen tüplere 2 cc BOS hastalardan onam alınarak ayrıldı. BOS NfL ve IL-13 düzeyi için örnekler santrifüj ve alikotlama yapıldıktan sonra -80oC'de uygun şartlarda saklandı ve ELİSA ile çalışıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan 33 hasta (25 kadın, 8 erkek) 7'si klinik izole sendrom (%10,6), 25'i RRMS (%87,9) ve 1 hasta PPMS (%1,5) olarak sınıflandırıldı. Hastaların yaş ortalaması 30,8 ± 8,9 olarak saptandı. 6. ay kontrol çekimleri olan 22 hastanın OCT takiplerinde 6. ay tvINL ve tvGCIPL değeri ilk ölçüme göre anlamlı (p <0.05) düşüş gösterdi. EDSS değeri ile CMT değeri arasında anlamlı (p <0.05) negatif korelasyon gözlendi. NfL düzeyi ile tRNFL arasında anlamlı (p <0.05) negatif korelasyon saptandı. D vitamin değeri ile CMT ve tvNFL arasında anlamlı (p <0.05) pozitif korelasyon bulundu. Takipte atak olan grupla atak olmayan gruplar arasında geliş NfL ve IL-13 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamız multipl sklerozda OCT takiplerinin ve BOS NfL değerlerinin prognoz tayininde faydalı olduğunu destekler niteliktedir. IL-13'ün MS'teki yerini belirlemek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.
Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri
Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Melatoninin major depresif bozukluk tedavisinde prognostik değeri
Giriş: Çalışmamızda majör depresif bozukluk (MDB) tanısı almış hastalarda antidepresan tedavisi başlandıktan 48 saat sonraki plazma melatonin (MLT) düzeyi ile antidepresan tedavinin 8. haftasındaki yanıtı ve bilişsel işlevlerdeki değişiklik ile korelasyonu tespit etmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız kesitsel prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ocak 2021 – Ocak 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-V kriterlerine göre Majör Depresif Bozukluk tanısı konulmuş 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 100 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerelendirme Ölçeği (HADÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Wisconsin Kart Eşleşme Testi (WKET) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel test uygulanmış ve melatonin (MLT) düzeyini ölçmek için kan örnekleri alınmıştır. Antidepresan tedaviden 48 saat sonra plazma melatonin düzeyi ölçülmüş ve antidepresan tedavinin 8.haftasında yanıtın ve yürütücü işlevlerdeki değişiklik ile ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda antidepresan tedavinin 8.haftasında hem 20mg grupta hem de 40mg grupta HDDÖ skorlarında anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001; p=0,002). Ancak sadece 20mg grupta olan hastaların antidepresan tedavinin 8.haftasında PUKİ skorları anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,006), benzer şekilde de 20mg grup hastaların daha fazla WKET parametrelerinde anlamlı düzeyde azalma/artma saptandı (p<0.05). Çoğu çalışmaların sonuçlarından farklı olarak tedavi almamış hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre sabah MLT düzeyinin anlamlı yüksek olduğu görüldü (p=0.001). Tedavi öncesi MLT düzeyi 40mg grupta olan hastalarda 20mg grupta olan hastalara kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Benzer düzeyde fark 48 saatte de saptandı yani 20mg grup ve 40mg grup hastaların MLT düzeyi 48 saatte anlamlı düzeyde arttı, ancak bu artış 20mg gruptaki hastalarda (p=0,004) daha fazla oldu. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular kanda MLT düzeyinin artması antidepresan tedaviye yanıtı öngörebileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular MLT'nin MDB tanısı alan hastaların takip ve tedavilerinde kullanılabilirliği açısından önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, melatonin, yürütücü işlevler, fluoksetin
Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.
Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.