Hayvan deneyleri
Bu konu başlığı altında 783 tez
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Sıçanlarda indometazin ile indüklenen mide ülseri üzerine idebenon'un etkilerinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı indometazin'in ile indüklenen ülsere bağlı hasara karşı İdebenon'un farklı dozlarının olası gastroprotektif etkilerinin hem makroskobik hem de mikroskobik olarak histopatolojik analizerle değerlendirmektir. Çalışmada 36 adet dişi wistar albino cinsi sıçan; sağlıklı, ülser, idebenon 200, ülser+famotidin, ülser+idebenon 100 ve ülser+idebenon 200 olmak üzere rastgele altı eşit gruba ayrıldı. Sağlıklı grup hariç tüm sıçanlar altı torlu ülser kafeslerinde 24 saat aç bırakıldı. Sonrasında oral olarak idebenon ve famotidin uygulandıktan 5 dakika sonra yine oral olarak indometazin uygulandı. Daha sonra 6 saat tekrar aç bırakılan sıçanların mide dokuları alınarak histopatolojik olarak incelendi. İdebenon, doza bağlı olarak indometazin kaynaklı ülser hasarını önemli ölçüde iyileştirdi. İdebenon uygulanan sıçanların histopatolojik analizlerinde özellikle 200 mg/kg idebenon dozunun mide ülserinde koruyucu etki gösterdiği belirlendi. Çalışmamızın sonuçlarına göre; idebenon uygulamasının indometazin ile indüklenen gastrik ülser hasarına karşı gastroprotektif etki gösterdiği görülmüştür. Ayrıca elde ettiğimiz sonuçlar İdebenonun yeni bir potansiyel tedavi seçeneği olabileceğini düşündürmektedir.
Çeşitli anesteziklerin kalp ve beyin oksitosin sistemi üzerine etkisi
Oksitosin çok yönlü bir hormondur ve bilinenin aksine sadece annelik, doğum gibi durumlarla değil, aynı zamanda vücudun farklı sistemleri, organları ve hatta kişinin sosyal ilişkileri ve psikolojik süreçleri üzerinde de etki sahibidir. Biz de çalışmamızda klinikte yaygın olarak kullanılan ketamin, propofol, fentanyl'nin beyin ve kalp oksitosin sistemi üzerine etkisini ve oksitosinin beyin çekirdekleri ve kalpteki oksitosin reseptörleri yoluyla etki mekanizmasını araştırdık. Çalışmamızı 24 sıçanla Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi deney hayvanları laboratuvarında gerçekleştirdik. 24 adet Spraque dawley cinsi 250-350 gr ağırlığında erkek sıçanları kullandık. Sıçanlar kontrol, ketamin, fentanyl ve propofol olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve her gruba etkin dozlarda (ketamin için 75 mg/ kg, fentanyl için 0.2-0.5 ml/kg, propofol içinse 2 mg/kg) ilgili ilaçlar verildi, 10 dk sonra sakrifiye edilerek ötanazi uygulandı. Alınan serum, hipotalamus ve sağ atriyum örneklerinin oksitosin oranları değerlendirildi. Değerlendirilme sonucunda kontrol grubuyla Ketamin grubu arasında beyin, kalp ve serum değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Fentanyl grubu ise Kontrol grubuyla kıyaslandığında kalp oksitosin düzeyi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P=0,024). Propofol grubu ve diğer gruplar arasında yapılan kıyaslamada, kalp oksitosin düzeyi hem kontrol grubuna göre hem de ketamin grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(P=0,000). Ayrıca propofol grubu kalp oksitosin/protein düzeyi hem kontrol grubuna göre (P=0,004) hem de Ketamin grubuna göre (P=0,001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızla ortaya koyduğumuz sonuçlar farklı parametrelerle yapılacak deneysel hayvan modellerinde veya insanlarda gerçekleştirilecek deneysel araştırmalarda çalışılan anesteziklerin beyin ve kalp oksitosin sistemine etkisi daha net ortaya konabilecek ve oksitosinin kardiovasküler sistem ile bağlantılarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Papaverin'in aşil tendon tamiri yapılan ratlarda tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi (Deneysel çalışma)
Tendon yaralanmaları sık görülür ve güncel tekniklere rağmen hasarlı tendonlar yavaş iyileşir ve bunun yanında sağlıklı bir tendonun yapısal bütünlüğünü ve mekanik gücünü nadiren korur. Bu durum genellikle klinik zorluklara ve hastaya, ailesine ve topluma yük olarak geri döner. Vücutta aynı zamanda en güçlü tendon olan Aşil tendon yaralanmaları en sık görülen tendon yaralanmasıdır. Papaverin vazodilatör etkili fosfodiesteraz inhibitörü bir opioid analoğu ilaçtır. Çalışmamızda 48 adet rat üzerinde sağ alt ekstremitede Aşil tendon tamiri yapılarak sistemik olarak ve lokal olarak Papaverin uygulanmıştır. 15. ve 30. günlerde alınan numunelerin yarısı için Soslowsky, Svensson ve Cook kriterleri ile histopatolojik inceleme yapılmış, diğer yarısı biyomekanik çekme testine tabi tutulmuştur. Histopatolojik olarak 15. gün erken sonuçları göz önüne alındığında gruplar arası anlamlı farklılık görülmemiştir. 30. gün geç dönem dikkate alındığında ise lokal Papaverin grubunun Hücresellik, Kartilaj oluşumu ve toplam skor bakımından kontrol grubundan anlamlı üstün bulunmuştur (p<0.05). Adezyon bakımından gruplar arası farklılık görülmemiştir. Biyomekanik analiz sonucunda kopma öncesi en yüksek kuvvet değerleri bakımından erken dönemde lokal Papaverin ve geç dönemde hem sistemik, hem lokal Papaverin grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre anlamlı üstünlük gösterilmiştir. Numunelerin maksimum gerilme ve elasitisite modülü değerlerine bakıldığında ise erken dönemde lokal Papaverin grubunda ortalama değerlerde daha iyi olmak üzere her iki grupta da anlamlı üstünlük görülürken, geç dönemde sadece lokal Papaverin grubunda anlamlı farklılık görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında ve özellikle geç dönem histopatolojik ve biyomekanik verilerin korelasyonu göz önüne alındığında lokal olarak uygulanan Papaverin'in tendon iyileşmesine olumlu etki edeceği kanaatindeyiz.
Gabapentinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada, yırtıcı koku travma sonrası stres bozukluğu sıçan modelinde oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentinin kaygı indeksi, donakalma süresi, pelet/gaita sayısı, kilo farkı, tükürük bezi immünoglobulin A düzeyi, plazma östrojen ve progesteron düzeyleri, plazma nörotrofin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada otuz iki adet dişi Wistar sıçan kullanıldı. Travma ve tedavi grubunda yer alan hayvanlar yırtıcı koku stresine maruz bırakıldı. Bir hafta sonra kontrol ve travma gruplarına serum fizyolojik, gabapentin ve tedavi gruplarına 30 mg/kg gabapentin oral gavaj yoluyla uygulandı. Uygulamaları takiben travma hatırlatıcısına maruz bırakılan sıçanların davranışları yükseltilmiş artı labirentinde izlendi. Deneyin sonunda tükürük bezi ve kan örnekleri alınan hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: Travma grubunda kontrol grubuna göre artan donakalma süresi oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentin tedavisi ile geri döndü. Gabapentin tükürük bezi immünoglobulin A düzeyini hem gabapentin hem de tedavi grubunda arttırdı, fakat pelet/gaita sayısını, kilo farkını, plazma östrojen ve progesteron düzeylerini, ayrıca plazma nörotrofin düzeylerini değiştirmedi. Sonuç: Gabapentinin travma sonrası stres bozukluğunda etkinliğinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kaygı indeksi, donakalma zamanı, tükürük immünoglobulin A, BDNF, proBDNF
Ratlarda çekum perforasyonu ile oluşturulan peritonit modelinde oral resveratrol uygulamasının bakteriyel translokasyon ve inflamasyon üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Peritonit, gastrointestinal sistem perforasyonları sonucunda gelişebilen ve yüksek morbidite ile mortaliteye yol açabilen ciddi bir klinik tablodur. Deneysel peritonit modelleri içerisinde çekum perforasyonu, patofizyolojiyi en iyi taklit eden yöntemlerden biridir. Peritonit sürecinde bağırsak bariyer bütünlüğünün bozulması, bakteriyel translokasyona ve buna bağlı olarak sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS), sepsis ve çoklu organ yetmezliği gibi ağır komplikasyonlara neden olabilir. Resveratrol, doğal bir polifenol olup antioksidan, antiinflamatuar ve antimikrobiyal etkileri ile ön plana çıkmaktadır. Bu etkileri sayesinde resveratrol, inflamatuar süreçlerin düzenlenmesinde ve immün yanıtın modülasyonunda potansiyel bir tedavi ajanı olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, resveratrolün sepsis ve inflamasyonla ilişkili hayvan modellerinde olumlu etkiler gösterdiği bildirilmektedir. Ancak, oral yolla uygulanan resveratrolün deneysel peritonit modelinde bakteriyel translokasyon ve inflamatuar yanıt üzerindeki etkilerini değerlendiren yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; çekum perforasyonu ile oluşturulan deneysel peritonit modelinde, oral yolla uygulanan resveratrolün bakteriyel translokasyon ve sistemik inflamasyon üzerine etkilerini değerlendirmektir. Bu kapsamda, resveratrolün TNF-α ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokin düzeyleri ile karaciğer, dalak, mezenterik lenf nodu ve kan kültürlerinde bakteriyel üreme üzerindeki etkileri araştırılacaktır.
APC mutant fare modelinde azaltılmış BDNF ekspresyonunun intestinal tümör gelişimi üzerine etkilerinin araştırılması
Wnt sinyalini negatif yönde düzenleyen adenomatöz polipozis koli (Apc) tümör baskılayıcı genindeki mutasyon, kolon kanserlerinde en çok rastlanan mutasyondur. Wnt sinyal yolağı nın düzenlediği genlerden biri olan beyin türevli nörotrofik faktör Bdnf ), kolorektal kanser ler gibi birçok tümör dokusunda yüksek seviyede ifade olur . Bu tez çalışmasında; Apc mutant farelerde Bdnf ekspresyonundaki azalmanın intestinal tümör gelişimine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda; 36 hafta boyunca Apc+/-, Bdnf+/-, Apc+/-Bdnf+/- ve yabanıl tip fare deney ve kontrol gruplarını takip ettik ve Bdnf mutasyonunun Apc mutant fareler üzerindeki etkilerini fenotipik ve moleküler düzeyde araştırdık. Deneyler sonucunda; Apc+/- ve yabanıl tip farelere kıyasla, Bdnf+/- dişi ve erkek fare gruplarında; grubun yarısı normal vücut ağırlığına sahipken diğer yarısında belirgin bir kilo artışı olduğu gözlemlendi. Benzer kilo alım ı eğilimi Apc Bdnf farelerde de gerçekleşti. Apc Bdnf fareler de , Apc farelere kıyasla, ilk 6 ay boyunca anemi, zayıflama, kürkte bozulma, postürde bozulma gibi hastalık fenotip leri gö rülmedi . Apc+/- Bdnf+/- farelerin sağkalım süreleri, Apc+/- farelere göre yaklaşık 2 ay kadar arttı. Apc farelerde Bdnf ifadesinin azaltılması ; ince bağırsaktaki poli p sayısını az miktarda azaltırken, kolondaki polip sayısını belirgin olarak artı rdı . Apc+/ Bdnf+/ farelerin tümörlerinde; Bdnf, Trk B , beta katenin ve Lgr5 gen ifadeleri ile matür ve immatür Bdnf ve beta katenin protein düzeyi, Apc farelere göre azaldı, böylelikle kök hücre dinamiklerinin de değişebileceği düşünüldü. Bu çalışma sonucunda; Apc mutasyonu ile başlayan intestinal tümörlerde tedavi için BDNF'in önemli bir aday molekül olabileceği ni düşünmekteyiz.
Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi
İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.
Nikotinamid ribozid uygulamasının alzheimer hayvan modelinde bilişsel ve davranışsal belirtilere etkisi ve mitofaji ile ilişkisi
Alzheimer hastalığında (AH) görülen nöropsikiyatrik belirtiler hem hastalar hem de bakımverenler için zorlayıcıdır. AH'nin nöropsikiyatrik belirtilerinden olan depresyon hem klinik özellikleri hem de tedaviye yanıt açısından major depresyondan farklıdır. Antidepresanların Alzheimer hastalarında bilişsel belirtilere eşlik eden depresyonun tedavisinde umulan faydayı göstermemesi, Alzheimer hastalığındaki depresif belirtilerin mekanizmasının diğer depresyon sendromlarından farklı olduğu düşündürmektedir. Alzheimer hastalığının oluşumunda ve sürdürülmesinde mitokondriyal işlevlerde bozulmanın kritik bir rolü olduğu düşünülmektedir. Hasarlı mitokondrilerin seçici olarak ortadan kaldırılması anlamına gelen 'mitofaji'de bozulma görüldüğü bildirilmektedir. Çalışmalar nikotinamid adenin dinükleotid (NAD+)'yı artırarak mitofajiyi indüklemenin amiloid β (Aβ) kümelenmesini azalttığını ve AH hayvan modellerinde bilişsel işlevlerde görülen bozulmayı iyileştirdiğini göstermiştir, ancak NAD+'nın AH'ye eşlik eden depresyonun tedavisinde kullanımına yönelik çalışmaya rastlanmamıştır. Bu amaçla tek doz intraserebroventriküler (ICV) Aβ1-42 enjeksiyonu yapılan sıçan AH modelinde, NAD+ öncülü olan nikotinamid ribozidin (NR) hem bilişsel hem de nöropsikiyatrik belirtilere etkisinin değerlendirildiği bir çalışma yapılması amaçlanmıştır. AH modelinde sıçanlar, bellek işlevlerinde bozulmanın yanı sıra nöropsikiyatrik belirtilere benzer şekilde depresyon benzeri davranış göstermişlerdir. Yirmi üç gün boyunca orogastrik gavaj yoluyla 700 mg/kg NR verilen sıçanlarda tedavi verilmeyen (Aβ+salin) gruba göre bellek işlevlerinin daha iyi olduğu, depresyon benzeri davranışın daha az, agresyon skorlarının daha düşük ve kilo alımının daha yavaş olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma Alzheimer hastalığı modelinde görülen nöropsikiyatrik semptomların ve bilişsel kötüleşmenin tedavisinde bir NAD+ öncülü olan NR'nin etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Alzheimer hastalığı, Nöropsikiyatrik belirtiler, Mitofaji, NAD, Nikotinamid ribozid
Greft materyali kullanmadan gerçekleştirilen sinüs membran elevasyonunda membranın dental implant yerleştirerek ve sütüre edilerek stabilizasyonunun sinüs içi kemikleşmeye etkisi
Bu çalışmada 30 adet Yeni Zelanda erkek tavşanında 60 adet lateral pencere tekniği ile sinüs lift cerrahisi gerçekleştirilmiştir. Tavşan sinüslerinde bilateral olarak gerçekleştirilen ogmentasyon cerrahilerinde, sinüsler kontrol ve deney grubu olarak ikiye ayrılmıştır ve sinüs membran elevasyonu gerçekleştirildikten sonra titanyum vidalar yerleştirilmiştir. Deney tarafında kontrol tarafına ek olarak sinüs membranı poliglaktin sütür ile lateral kemik duvara sabitlenmiş ve hayvanlar 4. ve 8. haftada sakrifiye edilmişlerdir. Yapılan mikro-BT incelemelerinde osseointegrasyon yüzdesi, yeni kemik oluşumu, sinüs hacmi, implantın sinüs içi protrüzyon uzunluğu ve rezidüel kemik miktarları tedavi yöntemi (kontrol, deney) ve zaman dilimlerine (4.ve 8. hafta) göre kıyaslanmıştır. Alınan sonuçlara göre osseointegrasyonda deney grubunun değerleri kontrol grubuna göre ve 4. haftanın değerleri 8. Hafataya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır. İmplant çevresi yeni kemik oluşumunda ve sinüs hacminde, 4. haftada deney grubu kontrol grubuna göre daha yüksek değerler gösterirken 8. haftada anlamlı düzeyde bir değişiklik görülmemiştir. Rezidüel kemik miktarında, deney grubu kontrol grubuna göre daha yüksek değerler gösterirken, implantın sinüs içi protrüzyon miktarlarında gruplar ya da haftalar bazında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Öte yandan toplam örneklemde protrüzyon uzunluğu arttıkça yeni kemik oluşumda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir azalma görülmüştür. Çalışma verileri doğrultusunda implantların çatı etksisine ek olarak sinüs membranının geç rezorbe olan bir sütürla lateral kemik pencereye sabitlenmesinin uzun dönemde sinüs içi kemikleşmeye katkısının daha fazla olabileceği düşünülmektedir.
Parkinson hastalığı sıçan modelinde motor aktivite ve inflamatuvar sürecin epigallokateşin gallat ile modülasyonu
Santral sinir sisteminin yaygın görülen dejeneratif bir hastalığı olan Parkinson hastalığı (PH)'nın günümüzde kesin bir tedavisi olmadığı gibi kullanılan ilaçlar hastalığın ilerlemesini veya nöronal dejenerasyonu da engelleyemedikleri için PH gelişimini ve/veya ilerlemesini durdurabilecek stratejilerin araştırılması kritiktir. Çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içeceklerden birisi olup özellikle içerdiği kateşinlerin PH modelinde proinflamatuar sitokinleri azalttığı ve periferal bağışıklığı düzenlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile oluşturulan PH modelinde kateşin türevlerinden birisi olan epigallokateşin gallatın (EGCG) hastalık modeli oluşmadan ve oluşturulduktan sonra hastalığın gelişimine ve meydana gelen inflamatuvar cevaba etkisini incelemeyi, ayrıca oluşan nöroinflamasyonda kompleman sistemin katkısını ve EGCG'ın bu sistem üzerindeki olası etkisini araştırmayı amaçladık. 6-OHDA kullanılarak PH modeli oluşturulan hayvanlar, cerrahi öncesi 5 gün 25 mg/kg EGCG p.o verilen PreKş (n=10), cerrahi sonrası 4 gün 25 mg/kg ve sonraki 10 gün 10 mg/kg EGCG p.o. verilen PostKş (n=11) ve tedavi almayan P (n=8) gruplarına ayrıldı. PH modeli oluşturulmayan hayvanlar yalancı-ameliyat ve çözücü alan K (n=9) ve PostKş grubu ile aynı dozda kateşin tedavisi uygulanan Kş (n=10) gruplarına yerleştirildi. Cerrahi işlemden önce ve 14 gün sonra motor testler yapıldı. Motor skorlar ve apomorfin testi ile PH gelişimi belirlendi. Protokol sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan kan örneklerinde lökosit, nötrofil ve lenfosit sayımı, serum IL1-B ve TNF a ölçümleri yapıldı. Beyin dokularında kompleman sistemin bileşenlerinden C3, CR3 ve MAC proteinlerinin miktarları çalışıldı Beyin dokularından alınan kesitler immunohistokimya yöntemi ile tirozin hidroksilaz için boyandı. P grubundaki hayvanlarda dopaminerjik nöronların sayısı azaldı, EGCG tedavisi alanlarda azalma daha azdı. Motor testlerin değerlendirmelerine göre P grubunda motor aktivite, rotarod çubuğu üzerinde kalma süresi ve yatay çubuk testi parametreleri azalmıştı (p<0,05). EGCG tedavisi alan hayvanlar PH modeli oluşturulmayan gruplardan farklı iken, P grubuna göre iyileşme gösterdi (p<0,05). PMN/lenfosit oranlarında P grubunda görülen artış EGCG tedavisi sonrasında azaldı (p<0,05). PreKş ve PostKş gruplarında IL1-B ve TNF a seviyeleri P grubuna göre düşüktü (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda kateşin pre- veya postflaktik olarak uygulandığında PH'nin motor belirtilerini azalttığı, periferik inflamasyonu hafiflettiği ve nörodejenerasyonu azalttığı gösterilmiştir. Kateşinlerin potansiyel etkileri ve mekanizmalarının incelenmesi özellikle PH'nin ilerlemesini engelleyecek bir yaklaşımın oluşmasını sağlayabilir.
Laurik asit ve resveratrol alımının farelerde diyetle indüklenen nöroinflamasyon, CD36 düzeyi ve kognitif davranışlar üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, laurik asit ve resveratrol alımının farelerde yüksek yağlı yüksek fruktozlu diyet ile indüklenen nöroinflamasyon, anksiyete ve öğrenme ile ilişkili bazı davranışlar üzerine etkilerini incelemek ve ilişkili mekanizmalarda CD36'nın olası rolünü saptamaktır. C57BL/6 orjinli (8 haftalık, erkek, n=31) fare çalışmaya dahil edilerek 4 gruba ayrılmıştır, 6 hafta boyunca diyet müdahalesi uygulanmıştır. Kontrol grubu (n=8) standart kemirgen yemi (%10 kkal yağ) ve sade içme suyu ile beslenmiştir. Diğer üç grup yüksek yağlı yem (%60 kkal yağ) ve fruktozlu içme suyu (%5 w/v fruktoz) ile beslenmiştir (HFFD). İkinci grup yalnızca HFFD (n=8) diyetini alırken, üçüncü ve dördüncü gruba HFFD'ye ilave olarak oral gavaj ile resveratrol (7,5 mg/kg, HFFD-RSV, n=7) veya laurik asit (750 mg/kg, HFFD-LA, n=8) verilmiştir. Müdahale sonunda plazma, beyin dokularında inflamatuvar belirteçler, yağ asidi translokaz proteini (CD36) düzeyi, karaciğer dokusu histopatolojisi, hayvan karkaslarında vücut su, protein ve yağ oranları incelenmiştir. Günlük diyetle ortalama enerji alımları HFFD, HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması kontrol grubundan yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut yağ oranı kontrol grubunun yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarının toplam vücut yağ oranları HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD anksiyete benzeri davranışlara yol açarken HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında anksiyete benzeri davranışlar gözlenmemiştir (p<0,05). HFFD-LA öğrenme ve belleği ölçen testte diğer diyet gruplarından daha yüksek diskriminasyon oranı göstermiştir (p<0,05). HFFD grubunun beyin ve plazma glial fibriler asidik protein (GFAP) ve CD36 seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma CD36 seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma GFAP seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun beyin IL-6, MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin IL-6, MCP1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük; IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFDLA grubunda beyin MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun plazma IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri kontrol grubundan yüksek, IL-10 seviyeleri düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda plazma IFN-γ, TNF-α, IL12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD karaciğerde hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatoza neden olmuştur (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA karaciğerde HFFD ile indüklenen hepatosit dejenerasyonu ve/veya mikrovesiküler steatozu azaltmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada resveratrol ve laurik asit eklenmesi HFFD ile indüklenen obezite, nöroinflamasyon, sistemik inflamasyon, anksiyete benzeri davranış, hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatozu azaltmıştır. Laurik asit kognitif performans üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. CD36 diyet ve nöroinflamasyon için potansiyel bir biyobelirteç olabilir. Yeterli ve dengeli bir diyet modelinde resveratrol ve laurik asit kaynaklarına yer verilmesinin nöroinflamasyon ile ilişkili sağlık parametrelerini olumlu yönde geliştirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Nöroinflamasyon, yüksek yağlı diyet, fruktoz, laurik asit, resveratrol, CD36
Farklı dozlarda ve sükrozla birlikte uygulanan Kakao'nun (theobroma cacao) sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisinin incelenmesi
Anksiyete bozukluğu sık görülen bir rahatsızlıktır. Mevcut farmakolojik tedavilerin etkinliği geç başlamakta ve yan etkileri hastaları olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden hastalar, anksiyete durumunu azaltan farklı ürünlere yönelmektedirler. Kakao çeşitli biyoaktif maddeler içerir ve sık tüketilir. Bu çalışmada kakaonun farklı dozlarda alınmasının veya kakaonun şekerli ya da şekersiz tüketilmesinin akut anksiyolitik etkisi araştırılmıştır. Kakaonun oral yolla verildikten sonra muhtemel anksiyolitik etkisinin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmediği için öncelikle süre tespit edilmeye çalışılmıştır. Süre tayininden sonra ana çalışmaya geçilmiştir. Ana çalışma için 64 Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır ve her grup 8 adet sıçandan oluşturulmuştur. İki farklı dozda kakao (500 mg/kg ve 1000 mg/kg), sükroz (1000 mg/kg), her iki dozdaki kakao+sükroz, diapezam ve tween 80 oral gavajla sıçanlara tek doz uygulanmıştır. Açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testleriyle anksiyeteyle ilişkili davranışlar değerlendirilmiştir. Rotarod testiyle lokomotor aktivite ölçülmüştür. Hipokampüs ve kan dokusunda çeşitli biyokimyasal parametrelere bakılarak anksiyolitik etkiye yönelik herhangi bir değişim olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca kanda ALT, AST, BUN, kreatinin, total kolesterol, trigliserid ve glikoz seviyeleri incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda kakaonun akut uygulanması genel olarak anksiyeteyle ilişkili davranışları azaltırken sükrozla birlikte verildiğinde bu etki kaybolmuştur. GABA miktarları üzerinde etkisi olmamakla birlikte, sükrozla birlikte kullanıldığında GABA seviyesi artmıştır. Serotonin ve noradrenalin miktarını değiştirmediği görülmüştür. Kortizol miktarı üzerinde etki oluşturmazken sükrozla birlikte kullanıldığında kortizol miktarı azalmıştır. İncelenen diğer kan parametrelerinde herhangi bir değişim gözlenmemiştir.
Kinoanın (Chenopodium quinoa Willd.) maternal obezite oluşturulan sıçanların yavrularında beslenme durumu, psikomotor davranış ve bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri
Bu çalışmada maternal obezite geliştirilerek diyetlerine kinoa eklenmiş sıçanların yavrularında yem tüketimi, bazı antropometrik parametreler, psikomotor davranış düzeyleri ve bağırsak geçirgenliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Üç haftalık dişi Wistar sıçanlar (n=24) bir haftalık adaptasyon sürecinin ardından 8 hafta süreyle KON (n=8, kontrol diyeti-AIN93G), KAF (n=8, kafeterya diyeti) ve KAFK (n=8, kinoalı kafeterya diyeti) gruplarına ayrılarak farklı diyet müdahaleleri ile beslenmiştir. KAFK grubuna kinoalı yem yalnızca gebelik ve laktasyon dönemlerinde, 1 kg'lık yeme 310 g kinoa eklenerek pelet formunda verilmiştir. Sekiz hafta sonunda Wistar erkek sıçanlar (n=6) ile çiftleştirilmiş ve aynı diyet müdahaleleri gebelik ve laktasyon dönemlerinde de devam etmiştir (toplam 14 hafta). Laktasyon dönemi boyunca yavrulara refleks testleri uygulanmıştır. Laktasyon sonunda her batından 2 erkek yavru ayrılarak aynı kafeslerde barındırılmış ve kontrol diyeti (AIN93G) ile beslenerek jüvenil, adölesan ve genç yetişkinlik dönemlerinde psikomotor davranış testleri uygulanmıştır (nKON=16, nKAF=11, nKAFK=16). Doğum sonrası (DS) 61/62. günlerde tüm yavrular ötanazi edilerek kan ve doku örnekleri alınmıştır. Yavru ve annelerin Immunoglobulin A (IgA) düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak belirlenmiştir. Maternal diyet müdahaleleri yavruların doğum ağırlığı ve laktasyon dönemi vücut ağırlığında anlamlı farklılığa neden olmamış (p>0,05), ancak laktasyon sonrasında KAF ve KAFK gruplarının beden kütle indeksi (BKİ) düzeyleri KON grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Laktasyon sonrasında yavruların yem tüketiminde ve çikolata tercih testinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Laktasyon döneminde uygulanan yükseklikten kaçınma ve doğrulma refleks testlerinde maternal diyetin etkisi gözlenmez iken (p>0,05), istediği kafese atlama testinde KAF grubunun KON grubuna göre diğer hayvanın olduğu kutuya daha çok atladığı bulunmuştur (p<0,05). Açık alan testinde toplam lokomotor ve vertikal aktiviteler açısından maternal diyetin herhangi bir etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Anksiyete-benzeri davranış testinde DS24'de açık kol girişi KAF grubunda KON grubuna göre daha fazla, DS46'da KAF grubunun KON grubuna göre açık kollarda geçirdiği süre daha az bulunmuştur (p<0,05). Depresyon-benzeri davranış ve sosyal etkileşim açısından gruplar arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Motor fonksiyon ve denge bakımından kirişte yürüme testinde DS22'de KAF grubunun KON ve KAFK gruplarına göre tahta plakayı daha uzun sürede geçtiği saptanmıştur (p<0,05). Serum IgA düzeyleri açısından anne ve yavrularda anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak maternal kafeterya diyetinin yavrularda juvenil dönemde yükseltilmiş artı labirent testinde hiperaktivite fenotipi eğilimine ve aynı testte genç yetişkinlik döneminde anksiyete-benzeri davranışa neden olduğu saptanmıştır. Gebelik ve laktasyon döneminde tüketilen kinoanın bu sorunları hafifletmede etkili olduğu saptanmıştır. Bu nedenle maternal dönemde tüketilen obezojenik diyetin fetal nörogelişim üzerine olan olumsuz etkileri sağlıklı besin ögesi profiline sahip besinlerin eklenmesiyle geri döndürülebilmektedir. Ancak kinoa içerisindeki hangi etken maddelerin fetal beyin ve sinir sistemini nasıl etkileyebileceği ile ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Doksorubisin ile oluşturulan deneysel iskelet kası atrofisi modelinde mitokondri transplantasyonu ve egzersizin etkileri
Doksorubisin (DOX), birçok farklı kanser türünü tedavi etmek için kullanılan ama toksik etkilere sahip bir kanser ilacıdır. Bu toksik etkisi nedeniyle iskelet kası atrofisine yol açtığı çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Egzersiz DOX'un antineoplastik özelliklerini etkilemeden iskelet kası atrofisine karşı özellikle mitokondriyal yolaklar üzerinden etki etmektedir. Bununla birlikte mitokondri transplantasyonu, toksisiteyi, nörodejeneratif bozuklukları, kalp, böbrek, karaciğer hasarlarını azaltabilirken, iskelet kası atrofisi üzerindeki etkileri az bilinmektedir. Çalışmanın amacı, sıçanlarda DOX ile oluşturulan iskelet kası atrofisi modelinde mitokondri transplantasyonu ve egzersizin iyileşmeye olan katkılarının değerlendirilmesidir. Çalışmada erkek Sprague Dawley sıçanlar; kontrol (K), DOX (D), DOX ve mitokondri (DM), DOX ve egzersiz (DE), DOX, egzersiz ve mitokondri (DEM) gruplarına (n=8/grup) ayrılmıştır. Egzersiz grubundaki (DE) sıçanlara 10 günlük koşu egzersizi yaptırılmış ve mitokondri grubuna (DM) DOX enjeksiyonu öncesinde birer gün arayla 2 doz mitokondri transplantasyonu yapılmıştır. Egzersiz ve mitokondri grubuna (DEM) ise hem egzersiz hem de mitokondri transplantasyonu birlikte uygulanmıştır. Kas atrofisi oluşturmak için D, DM, DE ve DEM gruplarına 20 mg/kg DOX enjeksiyonu yapılmıştır. İzole edilen mitokondrilerin membran bütünlüğü ve potansiyeli için MitoTracker Red CMXROS, MitoSpy Green FM ve JC-1 analizleri yapılmıştır. Tibialis anterior kasında, kas ağırlıkları ölçümü, histolojik analizler (H-E, SDH ve PAS), immünhistokimyasal analizler (Kaspaz-3, NF-κB, DRP-1 ve MFN-2), kan örnekleri biyokimyasal analizleri (üre, LDH, ALT ve AST) ve oksidatif stres analizleri (TAS ve TOS) yapıldı. Grupların tibialis anterior kas ağırlıkları karşılaştırıldığında DE ve DEM grupları K grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (P < 0,05). Son vücut ağırlıkları karşılaştırıldığında DM, DE, DEM grupları D grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (P < 0,05). Tibialis anterior enine kesit alanı için D grubu K grubuna göre azalmış, DE ve DEM grupları D grubuna göre artmıştır (P < 0,05). SDH düzeyleri D grubuna göre tüm gruplarda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Üre düzeyleri D ve DM gruplarında K grubuna göre yüksek ama DE grubunda ise anlamlı derecede düşük (P < 0,05), ALT düzeyleri ise DM, DE, DEM gruplarında K grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Kaspaz-3 düzeyi D ve DM grubunda DE ve DEM gruplarına göre anlamlı olarak yüksek (P < 0,05), NF-κB düzeyi ise D grubunda K grubuna göre yüksek iken DM, DE, DEM gruplarında D grubuna göre düşük bulunmuştur (P < 0,05). DRP-1 düzeyi D ve DE gruplarında K grubuna göre yüksek ama DM ve DEM gruplarında ise D grubuna göre düşük (P < 0,05), MFN-2 düzeyi DM ve DE gruplarında K grubuna göre yüksek ve DE grubunda D grubuna göre de yüksek bulunmuştur (P < 0,05). TOS analizinde DE grubu K ve DM grubuna göre düşük iken TAS analizinde DE ve DEM grupları K grubuna göre yüksek bulunmuştur (P < 0,05). Bu sonuçlar egzersizin kas atrofisinin önlenmesindeki rolünün önemli olduğunu ve mitokondri transplantasyonu ile birlikte etkisinin daha fazla olduğunu göstermiştir.
Yağlı karaciğer fare modelinde hepatit B aşı immünitesinin araştırılması
Bu çalışmada, Alkol Bağımsız Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) fare modelinde normal ve yüksek doz Hepatit B Virüsü (HBV) aşı programlarının aşı yanıtına etkisini araştırılmak amaçlandı. NAFLD oluşturmak için fareler (N=18), kolinsiz ve %45 yağ enerjisi içeren diyet (HFD/C¯) + %20 fruktoz içeren içme suyu ile, Kontrol grubu (N=18) ise %10 yağ enerjisi içeren kontrol diyeti ve arıtılmış çeşme suyu ile beslendi. 10 haftalık beslemenin ardından her iki grup 3 alt gruba (n=6) ayrıldı. Normal doz aşılama programında (ND) 0., 7. ve 21. günlerde, 4 µg HBV yüzey antijeni (HBsAg) içeren üç doz aşı uygulandı. Yüksek doz aşılama programlarında, 0. ve 7. günlerde (YD2) ve 0., 7. ve 21. günlerde (YD3) 8 µg HBsAg içeren aşı uygulandı. İn-vivo deneyler 16. haftada sonlandırılarak HBV yüzey antikoru (HBsAb) titreleri, T foliküler yardımcı (Tfh), düzenleyici T (Treg), CD27+ ve CD38+ hücre analizleri yapıldı. Karaciğer yağlanması histopatolojik skorlamayla, dalak ve timüs bezindeki immun yanıtlar ise immünfloresan boyama ile değerlendirildi. NAFLD grubunda Kontrol grubuna göre aşılama öncesi alınan kanlarda CD27+'nin düşük ve CD38+'in yüksek olduğu belirlendi. Her üç aşı programında immünizasyon sonrası HBsAb düzeyleri benzerdi. Kontrol/YD2 grubunda Tfh'ın yüksek, NAFLD/YD2 grubunda ise CD27+'nin yüksek olduğu belirlendi. NAFLD/YD3 grubunda Treg hücre düzeyleri Kontrol/YD2 grubunda ise Tfh hücre düzeyleri aşı öncesine göre yüksekti. Hem Kontrol/YD2 hem de NAFLD/YD2 grubunda CD27+CD38+ aşı öncesine göre hücre sayısının düşük olduğu belirlendi. NAFLD grubunda aşılama programından bağımsız olarak immünizasyon sonrası antikor titreleri ile Tfh ve CD27+ hücre sayıları arasında negatif, CD38+ hücre sayıları arasındaysa pozitif korelasyon belirlendi. Hem Kontrol hem de NAFLD gruplarında uygulanan farklı HBV aşı programlarının HBV aşı etkinliğinde herhangi bir farklılık yaratmadığı görüldü.
Salvia heldreichiana'nın (Ayaklı şalba ada çayı) tek ve tekrarlayan dozda sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisi
Anksiyete bozukluklarının akut tedavisinde kullanılabilecek etki başlangıcı hızlı, yan etkisi az tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaca cevap verebilmek adına, çalışmamızda Türkiye'de endemik olan Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisi araştırılmıştır. Bitkinin uçucu yağının, kısa uygulama sürelerinde, sıçanlardaki anksiyete benzeri davranışlar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Uçucu yağ, anksiyolitik etkisi bilinen diazepamla karşılaştırılmıştır. Toplamda 48 adet Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Deney 1'de Salvia heldreichiana uçucu yağı 200 mg/kg/gün dozda, oral gavajla bir kez uygulanmıştır (tek doz). Deney 2'de ise aynı doz, ardışık 5 gün uygulanmıştır (tekrarlayan doz). Sonrasında hayvanların anksiyete benzeri davranışları açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirilmiştir. Rotarod testi ile uçucu yağın olası sedatif etkisi ve motor aktivite üzerindeki etkisi incelenmiştir. Hipokampal noradrenalin, serotonin, gama amino bütirik asit düzeyleri ile serum kortizol düzeylerine bakılarak olası anksiyolitik benzeri etkinin altta yatan mekanizması araştırılmıştır. Son olarak bazı karaciğer ve böbrek fonksiyon testi parametreleriyle uçucu yağın hepatotoksik ve nefrotoksik etkileri değerlendirilmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağı, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışları azaltmamıştır. Ancak diazepam da anksiyete benzeri davranışlarda belirgin bir etki göstermemiştir. Hem Salvia heldreichiana uçucu yağı hem de diazepam serum kortizol düzeylerini azaltmıştır. Çalışmamız, Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisini araştıran bildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Salvia heldreichiana uçucu yağının, diazepamla benzer şekilde serum kortizol düzeylerini düşürmesi anksiyolitik benzeri etkisi açısından önemli bir göstergedir. Bununla birlikte Salvia heldreichiana uçucu yağının hipokampal serotonin düzeylerini artırma eğiliminde olduğu izlenmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağının anksiyolitik benzeri etkisinin, farklı dozlarla ve koşullu anksiyete modelleri ile değerlendirilmesi daha net sonuçlar verebilir. 200 mg/kg/gün dozundaki Salvia heldreichiana uçucu yağı, incelenen parametrelerde nefrotoksik ve hepatotoksik etki göstermemiştir.
Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.
Deneysel yanık modelinde, staz zonunda topikal ajanların yara iyileşmesine etkileri
Cildin termal hasara uğraması sonucunda meydana gelen yanık yarası, en dışta hiperemi, orta bölgede staz ve en iç bölgedeki koagülasyon zonlarından oluşur. Başlangıçta staz zonunda iskemi bulguları olmamasına rağmen, yanık yarası yeterli tedavi edilmediğinde staz zonunda iskemi bulgularının belirginleşmesiyle yanık yarasının derinliği artmaktadır. Bu çalışmanın amacı staz zonundaki yara iyileşmesi üzerine gümüş sülfadiazin, borik asit, düşük molekül ağırlıklı heparin ve gliseril trinitratın olası etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla her birinde 6 sıçan bulunan 4 müdahale grubu ve sham grubu oluşturuldu. Yedi gün boyunca yapılan etken maddelerin topikal uygulandığı günlük pansumanların neticesinde hayvanlar sakrifiye edilerek staz zonlarındaki yara iyileşmesi makroskopik, histolojik ve immünhistokimyasal olarak değerlendirildi. Makroskopik bulgularda istatistiki olarak anlamlı sonuç olmamakla birlikte en yüksek yara iyileşmesi sırasıyla borik asit ve gümüş sülfadiazin gruplarında bulundu. Histolojik olarak en yüksek yara iyileşmesi borik asit ve gümüş sülfadiazin gruplarında bulundu. İndirekt immünhistokimyasal değerlendirmede ise MMP9 ile boyamda gümüş sülfadiazin grubunda, VEGF ile boyamada borik asit grubunda en yüksek yara iyileşmesi görüldü. Borik asitin yara iyileşmesinde özellikle inflamasyonu baskılayarak etki ettiği göz önünde bulundurulduğunda staz zonunda ilerleyen iskemide inflamasyonun rolü olduğu ve bu iskeminin önlenmesinde borik asit ve gümüş sülfadiazinin etkili olduğu görülmüştür.
Omeprazolün lipopolisakkarit ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde ileum, mide fundusu, kolon ve mesane fonksiyonel cevapları üzerine olan etkileri
Sepsis enfeksiyona karşı kontrolsüz sistemik inflamatuvar yanıta neden olmaktadır. Proton pompa inhibitörü omeprazol (OME)'ün, hücreler ve organlardaki asit salgılanmasının baskılanmasının ötesinde antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. LPS ile indüklenmiş sepsis modeli oluşturulan sıçanlarda düz kas fonksiyonel yanıtlarında oluşan değişikliklerin ve OME tedavisinin etkisini incelemek amacıyla organ banyosunda mide fundus, ileum, distal kolon ve mesane detrusor preparatlarında asetilkolin (ACh), elektriksel alan stimülasyonu (EAS) ve EAS'nin oluşturduğu nonadrenerjik nonkolinerjik (NANK) kasılma yanıtları incelendi. OME'nin organ banyosunda inkübasyonu ile ACh ve EAS kasılma yanıtları alındı ve doku üzerine doğrudan etkisi incelendi. OME'nin sepsiste sağkalım üzerine etkisi değerlendirildi. Omeprazol inkübasyonu ACh yanıtlarını gastrointestinal sistem (GİS) dokularında azalttı, mesane detrusor kasında ise arttırdı. LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde GİS dokularında ACh yanıtları, kolon ve mesanede EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtları arttı. OME tedavisi, LPS ile indüklenmiş sepsis modelinde sağkalım üzerine olumlu etki gösterdi ve kolonda artan ACh kasılma yanıtlarını geri çevirdi. OME enjeksiyonu ileum ve mesane dokularında EAS ve EAS'nin oluşturduğu NANK kasılma yanıtlarını azalttı. Çözücü olarak kullanılan etanol sepsisten bağımsız olarak mide fundus, kolon ve mesane dokularında ACh kasılma yanıtlarını azalttı. Bu sonuçlar LPS ile indüklenmiş sıçan sepsis modelinde düz kaslarda fonksiyonel cevaplarda bozulmalar olduğunu, OME tedavisinin sağkalım üzerine olumlu etkileriyle birlikte özellikle distal kolonda bu bozulmaları geri çevirdiği, diğer dokularda ise fonksiyonel cevaplarda değişikliğe neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak OME, sepsis tedavisinde daha etkin olarak kullanılması açısından klinikte daha önemli bir rol oynayabilir.
Sıçanlarda nikel sülfat (NİSO4) toksisitesinde likopenin koruyucu etkisinin belirlenmesi
Endüstrilerde geniş kullanım yeri olan nikelin çevre, insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Nikelin hücresel apoptozise, lipit peroksidasyon, protein oksidasyonu, DNA hasarı ve oksidatif strese bağlı olarak karaciğer, böbrek, sinir hücreleri ve üreme sistemi üzerinde toksik etkileri olduğu ifade edilmiştir. Bu çalışmada antidotal sağaltımı tartışmalı olan nikel sülfat (NiSO4) zehirliliği üzerinde çeşitli tarımsal ürünlerde (domates, karpuz, kırmızı biber, havuç gibi) yüksek miktarda bulunan, antioksidan, antiinflamatuvar, antidiyabetik, antikanser ve antikardiyovasküler özelliklere sahip β-karotenin asiklik 29 izomeri olan, likopenin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada toplam 24 adet Wistar albino sıçan dört gruba ayrılmıştır. Grup I kontrol günlük olarak serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) ve mısır yağı (0.5 ml, oral gavaj); Grup II mısır yağı verilmesinden 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.); Grup III likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağında süspansiyon haline getirilerek; Grup IV likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağı içerisinde süspansiyon halinde verildikten 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.) uygulanmıştır. Hayvanlar deneme sonunda (22. gün) dekapitasyon yöntemiyle ötenazi edilmiştir. Bu çalışma sonucunda, NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin bitiş canlı ağırlığı, organ ağırlıklarında değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Serum karaciğer parametrelerinde AST, ALT miktarlarında değişiklik meydana getirmediği, ancak ALP, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (LDL-C), total kolesterol miktarlarını azalttığı; total protein miktarını arttırdığı belirlenmiştir. Serum böbrek parametrelerinde ürik asit, üre ve albümin miktarını azalttığı ancak kreatinde değişiklik meydana getirmediği gözlenmiştir. Karaciğer ve böbrek dokusunda lipit peroksidasyonu göstergesi olan MDA miktarının azalttığı; GSH ve CAT miktarlarını arttırdığı ve SOD miktarından bir değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Karaciğer histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen hepatosit sitoplazmalarında retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz, parankimde disosiasyon ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Böbrek histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen glomeruluslarda ve tubullerde atrofi, retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede NiSO4 grubu ile koruyucu amaçla NiSO4 grubuna likopen ilave edilen gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Karaciğer ve böbrek dokusunda nikel birikim miktarı indüktif eşleşmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) cihazı ile belirlenmiştir. Karaciğer nikel birikimi bakımından NiSO4 ve koruyucu amaçla likopen verilen gruplarda birikimin yüksek ve benzer olduğu bulunmuştur. Böbrek dokusunda nikel birikimi bakımından koruyucu amaçla likopen verilen NiSO4 grubunda daha yüksek düzeylerde tespit edilmiştir (p<0.001). Sonuç olarak NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin koruyucu etkisi belirlenmiştir. Biyokimyasal bazı parametrelerde değişiklik meydana getirmemesi nikelin birden fazla organa etki etmesi, likopenin kullanılan dozuna ve süresine bağlı olarak ortaya çıkabileceğini düşündürmektedir.
Etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda çınar (platanus orientalis l.) yaprak infüzyonunun doku koruyucu rolü ve fitokimyasal içeriğinin araştırılması
Anuk, ÖO. Etil Alkol ile Oksidatif Stres Oluşturulan Sıçanlarda Çınar (Platanus orientalis L.) Yaprak İnfüzyonunun Doku Koruyucu Rolü ve Fitokimyasal İçeriğinin Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Eczacılık Fakültesi, Temel Eczacılık Bilimleri Anabilim Dalı, Biyokimya Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çınar (Platanus orientalis L.) bitkisi kaempferol glikozit türevleri bakımından zengin olup, yılan ve akrep zehirlenmelerine, ses kısıklığı, diş ve diz ağrıları, yaralar, inflamasyon ve mide rahatsızlıklarına karşı halk hekimliğinde kullanılmasına rağmen karaciğer ve böbrek gibi organlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Bu çalışmada etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda Çınar yapraklarından elde edilen infüzyonun doku koruyucu rolü ve fitokimyasal içeriği araştırıldı. Toksisite testinden sonra, etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda biyokimyasal değişiklikleri, lipit peroksidasyonunu ve antioksidan enzim seviyelerini test etmek için 20 mg/mL ve 60 mg/mL dozunda Platanus orientalis (PO) infüzyonu verildi. Ayrıca, karaciğer koruyucu özelliği bilinen silymarin pozitif kontrol olarak kullanıldı. Otuz adet Wistar cinsi erkek sıçan; Normal, %20 Etil alkol, %20 Etil alkol+Silymarin (10 mg/kg), %20 Etil alkol+PO-20 mg/mL infüzyon ve %20 Etil alkol+ PO-60 mg/mL infüzyon olmak üzere beş gruba ayrıldı. Elde edilen in vitro sonuçlarına göre GC-MS analizinde ekstrede benzaldehit, palmitik asit, 2,4-Ditert-butylphenol, stearik asit, oktadekanoik asit, linoleik asit ve linolenik asitler belirlenirken; HPLC profilinde ise baskın bileşiğin kaempferol ve kaempferol türevleri oldukları belirlenmiştir. Etil alkol grubunda serum AST, ALT, LDH, GGT, ürik asit ve üre; karaciğer ve eritrosit dokularında ise GST ve MDA düzeyleri Kontrol grubuna göre önemli artış gözlenmiştir. Etil alkol+PO-60 mg/mL grubunda serum AST, LDH, GGT, ürik asit, LDL_C ve MDA (tüm dokularda) değerlerinde ise Etil alkol grubuna göre önemli düşüş belirlenmiştir. Ayrıca, Etil alkol grubu böbrek dokusunda SOD, GPx ve CAT aktiviteleri Kontrol grubuna göre önemli düşüş gösterirken tüm tedavi gruplarındaki GPx aktivitesi ise Etil alkol grubuna göre önemli artış gösterdi. Bulgular, Çınar yapraklarının belirlenen infüzyon dozlarının tüketimi etil alkol ile oksidatif stres oluşturulan sıçanlarda karaciğer ve böbrek hasarına karşı koruyucu rolü olabileceğini göstermeketdir. Anahtar Kelimeler: Çınar (Platanus orientalis L.), Silymarin, Antioksidan Enzimler ve Oksidatif Stres, Biyoaktif Bileşikler, Rat.
Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry ekstraktının biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Yıldız S, Yüksek Yağlı Diyetle Beslenen Ratlarda Goji Berry Eksraktının Biyokimyasal Parametreler Üzerine Etkisi. Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı, Veteriner Programı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018: Lycium barbarum meyvesi olan goji berry bir çok biyoaktif metabolitler içerir ve fonksiyonel gıda ve doğal ilaç olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Obezite tedavisinde etkili olabileceği belirtilmektedir. Bu amaçla bu çalışmada yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda goji berry meyve ekstraktının serum lipidleri, alanin aminotransferaz (AST), aspartat aminotransferaz (ALT), glukoz ve insülin düzeyleri üzerine etkisi araştırıldı.40 adet erkek Wistar Albino rat her grupta 10 adet rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Birinci grup Kontrol grubu (KG) standart pelet yem ile beslendi, İkinci grup, yüksek yağlı diyet grubu (YYD), 100 gr pelet yem ile 45 gr tereyağı karıştırılarak hazırlanan yemler ile beslendi, üçüncü grup, yüksek yağlı diyet ile beslenip goji berry ekstraktı (100 mg/kg) verilen grup, dördüncü grup ise goji berry ekstraktı (100 mg/kg) ile beslenen grup. Sekiz haftalık deneyin sonunda ratlar sakrifiye edilerek kanları alındı. Alınan kanlar satrifüj edilerek serumları ayrıldı ve çalışma gününe kadar -20 °C'de saklandı. Çalışma gününde serumlardan AST, ALT, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL kolesterol, insülin ve glukoz düzeyleri çalışıldı. Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Yüksek yağlı diyetle beslenen gruba goji berry uygulanması trigliserid, kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerini anlamlı olarak düşürerek kontrol grubuna yaklaştırmıştır. Aynı zamanda yüksek yağlı diyet ile beslenme kilo artışı sağlarken, goji berry uygulaması kilo alımını anlamlı olarak azalttığı saptandı.Sonuç olarak goji berryekstraktının uygulanmasının serum lipidlerini azaltarak ve kilo alımını engelleyerek obezite tedavisinde etkili olabileceği sonucuna varıldı.
Hiperoksi–reoksijenizasyon ile akciğer hasarı oluşturulan ratlarda proflaktik vitamin A ve izotretinoin'in histopatolojik ve biyokimyasal etkileri
Bronkopulmoner displazi (BPD) prematüre bebeklerde önemli morbidite ve mortalite nedeni olan kronik akciğer hastalığıdır. BPD patogenezinde inflamasyon ve oksidatif hasar önemli rol oynamaktadır. Günümüzde etkinliği kanıtlanmış bir tedavi modeli bulunmamaktadır. Çalışmamızda hiperoksi –reoksijenizasyon ile akciğer hasarı oluşturulan ratlarda proflaktik Vitamin A ve İzotretinoin'in histopatolojik ve biyokimyasal etkileri araştırıldı. Postnatal üçüncü günde başlayıp 13. güne kadar devam eden deneyde yenidoğan rat yavruları randomize olarak 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (Oda havası+Kontrol, n=12), Grup 2 (Serum Fizyolojik+ Hiperoksi, n=12), Grup 3 (Vitamin A+ Hiperoksi, n=12) ve Grup 4 (İzotretinoin +Hiperoksi, n=12). Grup 1 ve 2'ye intraperitoneal serum fizyolojik, Grup 3'e haftada 3 gün intraperitoneal olarak insulin enjektörü ile Vitamin A 5000 IU/gün verildi, Grup 4'e hergün gastrik lavajla soya yağı içine konmuş İzotretinoin 1 mcg/gr verildi. Vitamin A ve İzotretinoin akciğer dokusu üzerine olan histopatolojik etkileri; alveol yüzey alanı, fibrozis ve düz kas aktin (SMA) skoru olarak, karaciğer dokusu üzerine olan histopatolojik etkileri; karaciğerde yağlanma, karaciğerde hidropik dejenerasyon. karaciğerde apopitotik hücre, karaciğerde fibrozis olarak, biyokimyasal parametreler üzerine olan etkisi olarak IL-1β, IL-6, IL-10, IL-8, TNF-α düzeyleri değerlendirildi. Çalışma sonunda, Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin +Hiperoksi grubu arasında akciğerde fibrozis açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Kontrol grubunda alveol yüzey alanın belirgin olarak normal saptandı (p<0,001). SF+ Hiperoksi grubunda alveol yüzey alanında diğer gruplara kıyasla daha belirgin azalma saptandı (p<0,001). İzotretinoin +Hiperoksi grubunda akciğer yüzey alanın Vitamin A+Hiperoksi grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı oranda artmış olduğu tespit edildi (p<0,001). Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin + Hiperoksi grubu arasında akciğer fibrozisi açısından istatistik açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Vitamin A+Hiperoksi ve İzotretinoin + Hiperoksi gruplarında SF+ Hiperoksi grubuna göre akciğerde SMA ile boyanan hücre sayısı bakımından istatistiksel olarak anlamlı oranda azalmış saptandı (p<0.01). Vitamin A ile İzotretinoin proinflamatuar sitokinlere etkisi bulunmazken; bir anti-inlamatuvar olan IL-10 düzeyi Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin +Hiperoksi grubunda SF+ Hiperoksi grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Vitamin A ve İzotretinoin'in karaciğer dokusuna histopatolojik açıdan herhangi bir yan etkiye yol açmadığı görüldü. Sonuç olarak, Vitamin A ve İzotretinoin tedavisinin ratlarda gerçekleştirdiğimiz hiperoksik akciğer hasarı modelinde plasebo tedaviye göre üstün olduğu, Vitamin A ve RA kullanımı sonrası karaciğer dokularında herhangi bir patolojik bulgu gözlenmediği, İzotretinoin bir anti-inflematuvar olan IL-10 düzeyini artırdığı, bu verilerle Isotretionin kullanımının güvenli olabileceği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner displazi, İzotretinoin, Vitamin A