Cytotoxicity
209 theses under this subject heading
Esansiyel tremor hastalarında kan ağır metal konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Esansiyel Tremor (ET); en sık görülen hareket bozukluklarından biri olup, üst ekstremite ve/veya diğer vücut bölümlerinin tutulumu ile karakterize, postüral ve kinetik tremorun belirgin olduğu kronik nörolojik hastalıktır. İnsidansı genç erişkin ve 60 yaş üstü olmak üzere bimodal artış göstermektedir. Hastalık etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler oldukça önemli rol oynamaktadır. Çevresel predispozan faktörler açısından ağır metaller, organik çözücüler, pestisitler, β-karbolin alkaloidler incelenmiştir. Ağır metal maruziyetinin bazal gangliyonlardaki birikimi neticesinde her tür hareket bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. ET hastalarında kan Pb seviyesini değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Ancak sık maruz kaldığımız ağır metallerin (Al, Cr, Mn, Ni, Cu, Zn, Cd, Sn, Sb, Pb) ET üzerine etkisi hakkında literatürde net bir veriye ulaşılamamaktadır. Bu çalışmada, ET hastalarının tremor özellikleri, nöropsikiyatrik değerlendirme ve uyku ölçeklerinin kandaki ağır metal düzeyleri ile aralarındaki ilişki ve bu ağır metallerin hastalık etiyolojisindeki muhtemel yerini ortaya koyabilmeyi amaçladık. Çalışmamız kesitsel bir olgu kontrol çalışmasıdır. Hareket bozuklukları polikliniğimizde takip edilen 110 ET hastası ve 104 sağlıklı kontrol çalışmamıza dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik özellikleri, öz ve soy geçmiş bilgileri kaydedildi. Hastalara ayrıntılı nörolojik muayene yapıldı, kullandıkları ilaçlar ve hastalık öyküsü alındı. Hasta grubuna Temel Tremor Değerlendirme Değerlendirme Ölçeği, Fahn-Tolosa-Marin Tremor Değerlendirme Ölçekleri; tüm katılımcılara ise Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleri, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi uygulandı. Tüm katılımcılardan alınan periferik kan örneklerinin ağır metal düzeyleri incelendi.ET hastalarında Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeyleri kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Hastalık süresi ile Al kan düzeyi arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunun Al kan düzeyi ile BAÖ puanı ve Sb, Zn kan düzeyleri ile BDÖ puanları arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlar değerlendirildiğinde ET ile Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeylerinin etiyolojik açıdan ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Esansiyel tremor, ağır metal, etiyoloji, toksisite, spektrometri
Arum dioscoridis var. dioscoridis (araceae)'in geleneksel fermente formu ile metanol ekstraktının pankreas kanseri hücre hattı panc-1 üzerine sitotoksik etkisinin karşılaştırmalı analizi
Kanser, günümüzde kardiyovasküler hastalıklardan sonra en çok ölümle sonuçlanan hastalıklardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre bulaşıcı olmayan hastalık kaynaklı ölümlerin başında gelmektedir. Kötü prognoza sahip bir kanser türü olan pankreas kanseri ise pek çok kanser türüne kıyasla yüksek ölüm oranına sahip bir kanser türüdür. Günümüzde pankreas kanserinin tedavisinde cerrahi ve kemoterapi sıklıkla kullanılmaktadır. Fakat kemoterapinin yan etkileri sonucu sağlıklı hücreler de zarar görmektedir. Pankreas kanseri tedavisi genellikle hastanın yaşam kalitesini arttırmaya yönelik olmaktadır. Ülkemizde kanserli hastalar için tamamlayıcı ve alternatif tedavi yöntemi olarak fitoterapi de kullanılmaktadır. Arum L. türleri, çeşitli rahatsızlıklar üzerinde tedavi edici etkiye sahip olan ve halk arasında kullanılan ve bu nedenle daha fazla araştırmaya değer bitkilerdir. Bu çalışmada Adana yöresinde halk tarafından fermente olarak sıkça tüketilen Arum dioscoridis var. dioscoridis (Araceae) bitkisine ait yaprak metanol ekstraktı ve geleneksel olarak halk arasında kullanılan fermente formu olan Tirşik çorbasının pankreas kanseri hücre hattı olan PANC-1 üzerinde sitotoksik etkisinin karşılaştırmalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Bitki ekstraktı ve çorbanın PANC-1 kanser hücre hattına karşı sitotoksik etkisi MTT metodu ile yapılmıştır. Dört farklı dozun (10, 5, 2.5, 1.25 mg/mL ) 24, 48 ve 72 saatlerindeki sitotoksik etkisi değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, 24 ve 48 saatlik inkübasyon periyotlarında belirgin bir sitotoksik etki gözlenmezken, 72 saatlik inkübasyon periyodunda doza bağlı sitotoksisite gözlenerek en etkili doz ve inkübasyon periyodu belirlenmiştir. 72 saatlik periyot sonuçları incelendiğinde ise hücre canlılığının %50'nin altına düştüğü doz 10 mg/mL olarak tespit edilmiştir. Ayrıca yaprak metanol ekstraktının 72. saatindeki sitotoksisitesi fermente çorbaya göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma Arum dioscoridis var. dioscoridis bitki ekstraktı pankreas kanserine karşı alternatif bir terapötik ajan keşfine yönelik veriler sunmuştur.
Arum rupicola var. rupicola (Araceae)'dan elde edilen ekstraktların biyolojik aktivitlerinin belirlenmesi
Günümüzde kanser ve antimikrobiyal direnç gibi küresel sağlık sorunlarına karşı yeni tedavi ajanlarının keşfi büyük önem taşımaktadır. Tıbbi bitkiler, zengin biyoaktif bileşik içerikleriyle bu keşif sürecinde değerli bir kaynak oluşturmaktadır. Bu tez çalışması ile ülkemizde doğal olarak yetişen Arum rupicola var. rupicola (Araceae)'nin farklı kısımlarından elde edilen ekstraktlar ile biyoaktivite çalışmaları yapılmıştır. Ayrıca analitik teknikler kullanılarak fitokimyasal profilleme yapılmış ve in silico yöntem olan moleküler kenetlenme ile deneysel veriler de bilgisayar destekli olarak yorumlanmıştır. Biyoaktivite çalışmaları kapsamında antioksidan, antimikrobiyal ve sitotoksisite çalışmaları yapılmıştır. Fitokimyasal profilleme ile tespit edilen bileşiklerle de kanser yolaklarında görev alan ve mikroorganizma yaşamında önemli hücresel mekanizmalarla ilişkili hedef proteinlere karşı bağlanma afiniteleri moleküler kenetlenme yöntemiyle araştırılmıştır. Sonuçlar, bitkinin farklı kısımlarının fitokimyasal profillerinde farklılıklar olduğunu ve buna bağlı olarak ekstraktların değişken biyoaktivitelere sahip olduğunu göstermiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda Arum ekstraktlarının çeşitli biyoaktivitelerinin ortaya konmuş olması, bundan sonra yapılacak biyolojik/farmakolojik etkinlik çalışmalarına katkı sağlayacaktır. Bu çalışma ile bitkisel preparatların ve/veya ekstraktların potansiyellerinin önemi bir kez daha ortaya konmuştur.
Pankreas kanserinde Nectin-2 ekspresyonu ile Sitotoksik T hücre fonksiyonları arasındaki ilişki
Çeşitli kanserlerin tedavisinde anti-CTLA-4, anti-PD1 ve anti-PDL-1 gibi kontrol noktası inhibitörleri kullanılmaktadır. Fakat pankreas kanserinde PDL-1 ekspresyonunun bulunmaması nedeniyle kullanılamamaktadır. Diğer kontrol noktası molekülleri arasında TIGIT ailesi üyeleri TIGIT, CD96, DNAM-1, PVRIG yer almaktadır. Bu reseptörlerin ligandları polio virüs reseptörü (PVR) ve Nectin ailesi üyeleridir. Nectin-2 bu reseptörler için ligand görevi görür ve Pankreas kanserindeki rolü ise tam olarak bilinmemektedir. Bu tezin amacı; Nectin-2 ekspresyonu ile ligandı olduğu reseptörleri TIGIT, PVRIG, DNAM-1'in ekspresyon düzeylerinin kesitsel olarak incelenmesidir. Çalışmamızda pankreas kanseri tanısı almış 131 hastanın tümör dokularında, Nectin-2, CD8, TIGIT, PVRIG, DNAM-1, PD-1, PD-L1, LAG3, TIM3, VISTA, Kİ-67 moleküllerinin ekspresyonlarına bakıldı. Nectin-2 hastalıksız pankreas dokusunda eksprese olmazken, tümörlü dokuların %30,5'inde eksprese olduğu görülmüştür. Hastaların hiçbirinde PD-1 ve PD-L1 ekpsresyonu görülmemiştir. CD8 TIL'lerin düşük yoğunlukta olduğu grupta, Nectin-2 ekspresyonunun negatif olduğu hasta sayısının, pozitif olan hasta sayısına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Nectin-2'nin pozitif ekspresyonuna sahip 32 hastada Kİ-67 proliferasyon belirtecinin yüksek oranda eksprese edildiği belirlendi. Nectin-2'nin ekspresyon göstermediği hasta grubunda TIGIT ekspresyonu gösteren hasta sayısının arttığı görülmüştür. Nectin-2 yokluğunda PVRIG ve DNAM-1 de izlenmemiştir. Nectin-2 ekspresyonu olmayan hastalarda LAG3 ve TIM3 ekspresyonu göstermeyen hasta sayısı daha yüksekti. Nectin-2'nin, pankreas kanserinin 3 ve 4. evrelerinde anlamlı olarak düşük eksprese edildiği gözlemlenmiştir. TIGIT reseptörünün PVRIG ve DNAM-1 moleküllerinin ekspresyonları ile ilişkisine bakıldığında negatif yönde ilişki saptanmış, istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. PVRIG ile pozitif boyanan grupta tümör boyutunun medyanı 4 cm iken, negatif ekspresyon gösterdiği grupta ise 3 cm olduğu belirlenmiştir. PVRIG ve DNAM-1 pozitifliği evre 2'de, evre I'e göre daha eksprese edildiği gözlenmiştir. LAG3 ekspresyonu ile TIM3 ekspresyonu arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. LAG3 ve VISTA ekspresyonu pozitif olan hastalarda Lenfovasküler invazyon varlığının da arttığı gözlemlenmiştir. LAG3, TIM3 ve VISTA ekspresyonları pozitif olan hastalarda lenf nodu metastazı da anlamlı ölçüde arttığı tespit edilmiştir. VISTA molekülünün ekspresyon düzeylerinin klinik evre 3'de anlamlı fark gösterdiği belirlenmiştir. Bu veriler Nectin-2 ekspresyonu ve CD8+ hücrelerin fonksiyonu arasında yakın bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu ilişkinin mekanizmasını açıklayabilmek ve Nectin-2'nin hedeflenebilirliğini gösterebilmek için ileri araştırmalara gereksinim vardır.
Inula fragilis Boiss. & Hausskn. üzerinde farmakognozik araştırmalar
Inula L. (Asteraceae) türleri başta seskiterpen laktonlar olmak üzere terpenik bileşikler, flavonoitler, fenolik asitlerce zengin ülkemizde ve dünyada halk arasında yaygın kullanıma sahip bitkilerdir. Bu çalışmada endemik bir tür olan Inula fragilis Boiss. & Hausskn üzerinde fitokimyasal ve biyolojik etki çalışmaları yapılması planlanmıştır. Bitkinin toprak üstü kısmından sırasıyla diklorometan ve metanol ile hazırlanan ekstrelerden sekonder metabolit izolasyonu yapılmıştır. Toplamda 13 bileşik ve altı adet ikili karışım izole edilmiştir. Spektroskopik yöntemler (1D-2D NMR, MS, IR spektroskopisi) kullanılarak ya da standart madde ile karşılaştırılarak üç farklı triterpen (11-okso-urs-12-en-3β-il asetat, α-amirin:β-amirin), bir adet steroit ikili karışımı (stigmasterol:β-sitosterol), sekiz farklı seskiterpen lakton (4α,5α-epoksi-10,14H-inuviskolit, konfertin:graveolit, 4,5-epoksi-10,11,13,14H-inuviskolit:graveolit, 1β-hidroksi alantolakton, 4α-hidroksi-9β,10β-epoksi-1,3H-gaya-11(13)-en-12,8α-olit, 11α,13-dihidro-4H-ksantolongin-4-O-β-glukozit, 4-hidroksi-1,10H-psödogaya-11(13)-en-12,8-olit), sekiz farklı flavonoit (apigenin, nepetin, luteolin, krisoeriol:hispidulin, jaseosidin:apigenin, apigenin-7-O-rutinozit ve patuletin-7-O-(6''-O-asetil)-glukozit) ve iki fenolik asit (4-hidroksi benzoik asit ve klorojenik asit) olmak üzere 23 farklı bileşiğin yapısı aydınlatılmıştır. Metanol, diklorometan, su ekstreleri ile izolasyon çalışmalarında kullanılan ekstre ve fraksiyonlara LNCaP, DU-145, PC-3, HeLa, MDA-MB-231, A549 kanser hücre hatları ve PNT1A sağlıklı prostat hücre hattında MTT yöntemi ile yapılan sitotoksisite çalışmaları yapılmıştır ve diklorometan ekstresinin metanolde çözünen fraksiyonunun tüm kanser hücre hatlarında en düşük IC50 değerine sahip fraksiyon olduğu tespit edilmiştir. İzole edilen bileşik ve ikili karışımların sitotoksisite testleri ise LNCaP ve PNT1A hücre hatlarında gerçekleştirildiğinde 1β-hidroksi alantolakton bileşiğinin LNCaP hücre hattında 6,313±0,467 μM olarak belirlenen IC50 değeri ve yüksek hücre seçiciliği ile en dikkat çeken bileşik olduğu belirlenmiştir.
Türkiye'de yetişen bazı acanthus L. türlerinden ilaç adayı bileşiklerin izolasyonu
Dünyada 30 türü bulunan Acanthus L. (Acanthaceae) cinsi Türkiye florasında 3'ü endemik, 8 takson ile temsil edilmektedir. Acanthus L. türleri Türkiye'de yara iyi edici, balgam söktürücü olarak ve ishale karşı kullanılırken, farklı ülkelerde göğüs ağrılarında, gastrointestinal sistem problemlerinde, üriner sistem hastalıklarında, hepatitte, lenfomalarda ve romatizma ağrılarını dindirmede kullanılmaktadır. Çalışmamızda A. dioscoridis L. var. dioscoridis L. ve A. spinosus L. türlerinin toprak üstü kısımlarından elde edilen sulu ekstreler üzerinde fitokimyasal çalışmalar ile türlerin etki ve kullanımlarından yola çıkılarak, bazı biyolojik etki çalışmaları yapılmıştır. Fitokimyasal çalışmalar sonucunda iki bitkiden toplam 14 bileşik izole edilmiş ve yapıları ileri spektroskopik yöntemlerle aydınlatılmıştır. Bunların 4 tanesi feniletanoit glikoziti (akteozit [AD-12=AS-2], β-hidroksi akteozit [AS-1], lökoseptozit A [AD-6], martinozit [AD-1]), 4'ü benzoksazinoit (benzoksazol-2(3H)-on [AD-4], 2,4-dihidroksi-1,4-benzoksazin-3 (2H)-on [AD-7=AS-5], 2-O-β-glukopiranoz-4-hidroksi-1,4-benzoksazin-3(2H)-on [AD-14=AS-7], akantaminozit [AD-16]), 2'si ester flavanon glukoziti (naringenin 7-(3"-asetil-6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-2]), naringenin 7-(6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-3]) ve 1 tanesi lignan glukoziti (pinorezinol-4-O-β-glukopiranozit [AD-8]) yapısındadır. Ekstre, fraksiyon ve elde edilen saf bileşiklerden ikisinin ([AD-4] ve [AD-6]) biyolojik etkileri; DPPH, NO ve SO radikali süpürücü etkinliklerinin, kanser hücreleri (HEp-2 ve HeLa) ile sağlıklı hücrelere (FHs 74, RAW 264.7 ve L929) karşı sitotoksik, FHs 74 hücrelerine karşı genotoksik etkilerinin araştırılması ile izlenmiştir. Ayrıca, LPS ile uyarılmış RAW 264.7 hücrelerinde NO ve PGE2 sitokin düzeyleri üzerinden antienflamatuvar etkileri ile L929 hücreleri üzerinde yara iyi edici etkileri tayin edilmiştir. Sonuç olarak, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus sulu ekstreleri DPPH radikaline karşı % 90 inhibisyon göstermiş, genotoksik ve sitotoksik etki gözlenmemiştir. Ekstreler 800 μg/ml konsantrasyonda sırasıyla % 38.2 ve % 47.9 oranlarında orta derecede NO inhibisyonu yapmıştır. Denenen tüm örnekler PGE2 üretimini yüksek oranda inhibe etmiştir. Pozitif kontrol LPS (+)'de 1837 pg/ml olan PGE2 üretimi, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus ekstrelerinin 10 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 466 ve 728 pg/ml, A. dioscoridis var. dioscoridis'in % 35 metanolle alınan poliamit kolon fraksiyonunun (Fr. C) 5 μg/ml konsantrasyonunda 165 pg/ml, [AD-4] ve [AD-6] bileşiklerinin 20 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 304 ve 347 pg/ml olarak bulunmuştur. Her iki ekstre de L929 hücrelerindeki hücre hasarını 48 saat içinde onarmıştır. Tez çalışmamız, ülkemizde yetişen iki Acanthus türü üzerinde yürütülen ayrıntılı fitokimyasal ve biyolojik etki araştırmalarıyla Acanthus türlerinin geleneksel kullanımını destekleyici çalışmaların literatüre kazandırılması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler:Acanthus türleri, fitokimya, izolasyon, yapı tayini, antioksidan etki, sitotoksik etki, genotoksik etki, antienflamatuvar etki, yara iyi edici etki.
Bisfenol A ve türevlerinin toksisitelerinin insan prostat normal hücre hattında değerlendirilmesi
Bisfenol A (BPA), iyi bilinen bir endokrin bozucudur ve plastik endüstrisinde yaygın olarak kullanılır. Son yıllarda, BPA teması ile birlikte erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu etkilerin ciddi sonuçlara yol açabileceğinin kanıtlanmasının ardından, BPA kullanımı birçok endüstriyel alanda yasaklanmış ve yerini bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS) gibi analogları almıştır. Bu tez çalışmasında, BPA ve türevleri olan BPF ve BPS'in sitotoksik etkileri, genotoksik etkileri ve oksidatif strese neden olma potansiyelleri tümörijenik olmayan prostatik hücrelerinde (RWPE-1 hücreleri) karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Ayrıca, bisfenol türevlerinin DNA onarım proteinleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. RWPE-1 hücreleri, 0 ila 1000 µM arasında değişen konsantrasyonlarda 24 saat boyunca BPA, BPF ve BPS ile inkübe edilmiştir. BPA, BPF ve BPS için inhibitör konsantrasyon 50 (IC50) değerleri sırasıyla 113,74 μM, 249 μM ve 380,90 μM olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar sitotoksisite potansiyellerinin BPA> BPF> BPS olarak sıralandığını göstermiştir. Tüm bisfenol türlerine maruz kalan hücre gruplarında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon redüktaz (GR) aktiviteleri ile glutatyon (GSH) ve total antioksidan seviyelerinde (TAOC) değişiklikler saptanmıştır. Lipit peroksidasyon düzeylerinde bir artış gözlenmemiştir. Standart ve modifiye Comet analizinde tüm bisfenol türevleri kontrol grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde DNA hasarına yol açmıştır. Bisfenoller ile inkübe edilen tüm gruplarda baz eksizyon onarımında (BER) görev alan proteinlerde, p53 protein düzeylerinde ve DNA onarım proteinlerinde (OGG1, Ape-1 ve MyH) düşüşler saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, BPA türevlerinin de sitotoksik ve genotoksik özelliklerinin olabileceğini düşündürmektedir. Aynı zamanda DNA onarım proteinlerinin de ekspresyonlarını değiştirmektedirler. Bu nedenle bu maddelerin, BPA'ya alternatif olarak güvenle kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Heterosiklik schiff bazı ligandları ve metal komplekslerinin lösemi hücreleri üzerindeki antikanser etkileri
Kemoterapi, lösemilerin tedavisinde en önemli tedavi seçeneklerinden biridir, ancak çoklu ilaç direnci (MDR) genellikle bu tedavinin başarısına engel olmaktadır. Çalışmada, heterosiklik salisilaldiminlerin ve bunların Cu(II) komplekslerinin K562 miyelomonositik lösemi hücreleri üzerindeki antikanser özellikleri araştırıldı. Pozitif kontrol olarak Doksorubisin (DOX) ve Etoposide (ETO) kullanıldı. Bileşikler (C1-8 ve DOX, ETO), 1, 10, 100, 1000 µM dozlarda triple düzende 96 kuyucuklu kültür plaklarına aktarıldıktan sonra üzerine K562 hücreleri 105/ml dozunda eklendi. 72 saatlik inkübasyondan sonra, her bir bileşiğin IC50 değerlerini belirlemek için kolorimetrik MTT testi uygulandı. Her bir bileşiğin değerlerine göre akış sitometrisinde CFSE analizi kullanılarak bileşiklerin antiproliferatif etkileri belirlendi. Her bir bileşiğin apoptoz indüksiyon potansiyeli, akış sitometrisinde mitokondriyal membran potansiyeli analizi (Rho123), ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyon analizi ve immunfloresan boyama ile, hücre morfolojisi analizleri giemza, H&E ve PAP protokolleri ile belirlendi. Bileşiklerin metal kompleksleri, ligandlarından daha güçlü sitotoksik etkilere ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyonuna sahipti. Schiff bazı bileşikleri ve DOX ile tedavi edilen hücrelerde mitokondriyal membran potansiyeli düşük seviyelerde bulundu. Hücre morfolojisi analizlerinde, apoptoz oluşumunun kanıtı olarak kromatin yoğunlaşması ve kenarda birikimi, hücre zarında kabarcıklanmalar ve çıkıntılar, hayalet hücreler ve apoptotik cisimcikler gözlendi. Daha ileri in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte test edilen heterosiklik Schiff bazı bileşikleri arasında, 1,1,7,7-tetra-metil-jululidin-N-heptil-salisildimin Cu(II) kompleksinin güçlü sitotoksik ve apoptoz indükleme potansiyeli umut verici olarak dikkat çekmektedir.
Sodyum florürün (NAF) böbrek hücre serilerindeki sitotoksik etkisinin araştırılması
Bu çalışma, farklı dozlarda ve zamanlarda alınan hücre örneklerinde, NaF uygulanması ile belirli düzeylerde sitotoksisite oluştuğu belirlenen NRK-52 böbrek hücre serisinde, sitotoksisitenin meydana gelmesinde, apoptotik, otofajik ve nekrotik mekanizmaların olası rollerinin araştırılması amacıyla planlandı. Hücreler, in vitro koşullarda düzenli geçişlerde çoğaltıldı. NaF'nin IC50 değeri MTT ile belirlendi. Hücre numuneleri, hücrelerin IC50 değerlerine göre hazırlanan örneklerden 3, 12 ve 24 saat sonra alındı. Biyokimyasal analizler için, hücreler tripsinizasyon ile toplandı ve donma / çözme metodu ile lize edildi. MRNA manuel yöntemle izole edildi. Apoptotik, otofajik ve nekrotik genler için cDNA elde edildi ve hedef gen DNA, gerçek zamanlı PCR yöntemi ile amplifiye edildi. Bu seçilmiş genlerin ekspresyonu değerlendirilmiş ve NaF kaynaklı moleküler yollarda zamana bağlı olarak önemli değişiklikler tespit edilmiştir. Üçüncü saatte hücrelerin apoptotoik yolağı kullanarak apoptoza girdikleri, 12. saatteki ölümlerin tamamen otofajik yolak kaynaklı olduğu ve 24. saatte ise, otofajide duramayan hücrelerde nekrotik sinyal ve apoptozis yolaklarındaki genler vasıtasıyla, hücre ölümünün tamamlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, NRK-52 böbrek hücre serisinde NaF bağımlı hücre ölümlerinde, moleküler mekanizmaların zamana bağlı olarak aktivite gösterdiği belirlendi. NaF eklendikten sonraki 3. Saatten itibaren sitotoksik etki mekanizmalrının harekete geçtiği ve 12 ve 24. Saatlerde farklı mekanizmaların hücre ölümlerini hızlandırdığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: NaF, böbrek, sitotoksisite, hücre kültürü
Di(2-etilhekzil) fitalat'ın gökkuşağı alabalığı (Oncorhyncus mykiss) primer hepatositleri üzerindeki sitotoksik etkilerinin araştırılması
Di(2-etilhekzil) fitalat (DEHP), yaygın olarak kullanılan bir plastikleştiricidir. Bu çalışmada, primer kültürü yapılan gökkuşağı alabalığı (Oncorhyncus mykiss) hepatositleri, DEHP (0, 25, 50, 100 ve 200 µM)'ye 24 saat süre ile maruz bırakıldı ve sitotoksik etkiler, laktat dehidrogenaz salınımı ve antioksidan savunma sistemi biyomarkırları kullanılarak, araştırıldı. Elde edilen sonuçlara göre, DEHP 50, 100 and 200 µM konsantrasyonlarda önemli LDH salınımına sebep oldu. Süperoksit dizmutaz (SOD) aktivitesi, DEHP'nin 25 µM konsantrasyonunda anlamlı bir şekilde artarken, DEHP'nin 100 µM konsantrasyonunda anlamlı bir şekilde azaldı. Katalaz (KAT) aktivitesi, DEHP'nin bütün konsantrasyonlarında artış gösterirken, KAT aktivitesinin DEHP'nin 100 µM konsantrasyonunda, SOD ile eşzamanlı olarak, düştüğü gözlendi. Glutatyon peroksidaz aktivitesinin, DEHP'nin bütün konsantrasyonlarında arttığı belirlendi. İndirgenmiş glutatyon seviyesi, DEHP'nin 50 ve 200 µM konsantrasyonlarında artış gösterdi. Glutatyon-S-transferaz aktivitesi, 25, 50 ve 100 µM konsatrasyonlarda değişmedi ancak 200 µM konsantrasyona maruz bırakılan hepatositlerin GST aktivitesinde anlamlı bir artış gözlendi. Bu sonuçlar, DEHP sitotoksisitesinin, hepatositlerdeki antioksidan yanıtlar ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Çalışma, DEHP ile uyarılan sitotoksisitenin mekanizmasına ışık tutacaktır.
Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattinda apoptotik, sitotoksik ve DNA hasari üzerine etkisi
Sodyum Deoksikolat Maddesinin Meme Kanser Hücre Hattında Apoptotik, Sitotoksik ve DNA Hasarı Üzerine Etkisi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve dünya çapında kanser ölümlerinin önde gelen nedenidir. Kemoterapi genellikle metastaz azaltmak ve tümörün küçülmesi için uygulanan antineoplastik ilaçlar ile yapılan bir tedavidir. Bu çalışmanın amacı Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattında (MCF-7) sitotoksik, apoptotik ve DNA hasarının moleküler mekanizmaları üzerine etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada kanser hücrelerini etkileme potansiyeline sahip olduğu hipotezine dayanarak Sodyum deoksikolatın meme kanser hücre hattında farklı dozları kullanılmıştır. Antikanser özellik tespiti için Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 meme kanser hücreleri ile kontrol grubu olarak sağlıklı normal meme hücreleri (CRL- 4010) üzerindeki sitotoksik etkisi MTT yöntemiyle incelendi. Sitotoksik etkinin belirlenmesinden sonra, Sodyum deoksikolatın aktif dozunun apoptoz ve DNA hasarı üzerindeki etkinliği apoptotik DNA ladder ve Western Blot metodu ile incelenmiştir. Bunu yanı sıra oksidetif stres indeksi ve hücre göçü testleri yapıldı. Sonuç olarak Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 ve CRL-4010 hücreleri üzerinde sitotoksik etkisi gösterdiği ama hücrelerin DNA'larına zarar vermediği tespit edildi ve apoptozise yol açan birkaç proApoptotik proteinlerin varlığı tespit edildi. Sodyum deoksikolatın MCF-7 kanser hücrelerinde, kanser için bir prediktif risk faktörü olarak değerlendirebileceğimiz paraoksonaz ve arilesteraz enzim aktivitesini önemli ölçüde azalttığı tespit edildi. Ayrıca Sodyum deoksikolatın hücre göçünü zamana bağlı olarak geciktirdiği belirlendi. Sonuçlar, Sodyum deoksikolatın meme kanseri hücrelerinde antimetastatik bir etkiye sahip olduğunu ve daha ileri kanser çalışmaları için potansiyel bir ajan olduğunu göstermiştir.
Kafeik asit fenetil esterin tiroit kanseri hücre hattında sitotoksisite, antimetastaz, antiproliferatif aktivite, apoptoz, oksidatif stres ve mitokondriyal membran potansiyeli üzerindeki etkileri
Küresel kanser insidans verilerinin kapsamlı bir analizi, tüm ırk ve cinsiyet gruplarında tiroit kanseri vakalarında önemli bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle tiroit kanseri insidansı artarak kadınlar arasında en sık görülen beşinci kanser haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, hücresel penetrasyonu kolaylaştıran lipofilik bir moleküler yapıya sahip Apis mellifera bal arılarından elde edilen doğal bir bileşik olan Kafeik Asit Fenetil Ester'in (CAPE) mitokondriyal membran potansiyeli (MMP, Δψm) yolu üzerinden TPC-1 insan papiller tiroit kanseri hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisini incelemektir. CAPE'nin TPC-1 hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisi MTT ve kristal viyole deneyleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Apoptotik aktivitenin derecesi, Bax, Bcl-2, Kaspaz-3, Kaspaz-8, Kaspaz-9 ve Apaf-1 seviyelerini analiz etmek için kullanılan bir yöntem olan ELISA ile belirlenmiştir. Tiroit kanseri hücre mitokondrisi üzerindeki etki, JC-1 floresan problu-MMP, ROMO-1 ve mitokondriyal ATP-sentaz aktivitelerinin analizi yoluyla araştırılmıştır. Oksidatif stres ve DNA hasarının derecesini değerlendirmek için ROS ve 8-OHdG analizi yapılmıştır. Laktat dehidrojenaz (LDH) analizi hem sitotoksisite hem de hücresel membran hasarının bir belirteci olarak kullanılmıştır. Anti-metastatik aktiviteyi tespit etmek için hücre göçü ve koloni oluşumu deneyleri yapılmıştır. Sitomorfolojik analiz için Giemsa boyama yöntemi seçilmiştir. CAPE uygulamasının 48 saatlik bir süre boyunca değişen dozlarda TPC-1 hücrelerinde sitotoksik aktivite gösterdiğini belirten bulgular ışığında, 25 µM IC50 değeri sonraki deneyler için etkili doz olarak seçilmiştir. Bcl-2 seviyelerinde azalma ve Bax, Kaspaz-3, -8, -9 ve Apaf-1 anahtar bileşenlerinin aktivasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir artış, CAPE kaynaklı hücre ölümünün apoptoza bağımlı olduğunu göstermiştir. Bu çalışma CAPE'nin erken apoptozun bir belirteci olan mitokondriyal membran potansiyelinde (Δψm) mitokondriyal depolarizasyona ve mitokondriyal ATP-sentazda önemli bir düşüşe neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca, CAPE hücre içi ROS, ROMO-1 seviyeleri ve 8-OHdG DNA hasarında önemli bir artışa neden olmuş, buna hücresel membranlardan sızan hücre dışı LDH konsantrasyonunda önemli bir artış eşlik etmiştir. Özellikle hücre göçü ve koloni oluşumu üzerinde belirgin bir inhibitör etki göstererek anti-metastatik özellikler sergileyen CAPE, sitomorfolojik değişikliklere de neden olmuştur. Sonuç olarak, bulgular CAPE'nin TPC-1 hücrelerinde MMP depolarizasyonu ve ATP sentaz blokajı ile ilişkili mitokondriyal yolakların modülasyonu yoluyla artan ROS, ROMO-1 ve hücre dışı LDH tarafından tetiklenen hem intrinsik hem de ekstrinsik apoptotik yolaklarda aktivite gösterdiğini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, insan papiller tiroit karsinom hücrelerinde sitomorfolojik değişikliklere neden olduğu gözlemlenen CAPE'nin potansiyel etkileşimlerini ve güvenliğini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için daha fazla in vivo araştırma yapılması gerekmektedir.
Penoksulam' ın Alliuma cepa L. kök meristem hücreleri üzerine sitogenetik ve genotoksik etkileri
Penoksulam, pirinç tarlalarında, geniş yapraklı yabani otların kontrolü için, ekim veya doğrudan kuru ya da tohumlama yöntemleriyle yetiştirilen bitkilerin kontrolünde kullanılan yeni nesil bir herbisittir. Penoksulam, hücre bölünmesinin durdurulmasını ve bitkilerde sonraki büyüme işlemlerinin kontrol edilmesinde rol oynayan Asetolaktat Sentaz (ALS) enzimini inhibe eder. Bu çalışmada, Allium ana-telofaz ve Komet testi Penoksulam herbisitinin Allium cepa köklerinde sitogenetik ve genotoksik etkilerini araştırmak için kullanılmıştır. Allium cepa yumruları Penoksulam'ın ½xEC50, EC50 ve 2xEC50 konsantrasyonlarına, saf sua(negatifakontrol) ve Metilmetansülfonat (MMS, 10appm, pozitifakontrol) 24, 48, 72 ve 96 saat boyunca maruz bırakılmıştır. Penoksulam kontrol grubuna göre kök büyümesinin azalmasına neden olmuş ve Mitotik İndeks (Mİ) değerini azaltarak sitotoksik etki, kromozom anormalliklerini (KA'lar, anafaz köprüsü, kalgın kromozom, bozulmuş ana-telofaz, poliploidi ve yapışıklılık) ve DNA hasarını istatistiksel olarak artırarak genotoksikaetki göstermiştir. Sıvıakromatografi-tandem kütle spektrometresia(LC-MS/MS) A. cepa kök meristem hücrelerindeki Penoksulam'ın miktar tayinini belirlemek için kullanılmıştır. Bu sonuçları doğrulamak için Penoksulam'ın bitkilerdeki sito-genotoksisitesinde ortaya çıkan daha ileri moleküler toksikolojik değerlendirmelere ihtiyaç vardır. AnahtaraKelimeler: Penoksulam, Allium testi, Komet testi, Kromozomal Bozukluklar
Hekzahidrokinolin türevlerinin sentezi, sitotoksik özelliklerinin, ros oluşturma potansiyellerinin ve enflamasyon mediyatörleri üzerine etkilerinin ın vitro değerlendirilmesi
Bu çalışmada enflamatuvar mediyatörler üzerinde antienflamatuvar aktivite göstermesi beklenen alkil 2,6,6-trimetil-4-(disübstitüe fenil)-5-okso-1,4,5,6,7,8-hekzahidrokinolin-3-karboksilat (Bileşik 1a-1f, 2a-2f, 3a-3f ve 4a-4f) yapısına sahip 24 adet yeni bileşik sentezlenmiştir. Bileşikler 4,4-dimetil-1,3-siklohekzandion ile çeşitli alkil asetoasetat ve disübstitüe benzaldehit türevlerinin amonyum asetat varlığında modifiye Hantzsch reaksiyonu sonucu elde edilmiştir. Sentezlenen bileşiklerin erime dereceleri belirlenmiş, yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR ve HRMS yöntemleriyle kanıtlanmıştır. Bileşiklerin farklı konsantrasyonlardaki sitotoksik özellikleri 3T3 ve HepG2 hücre hatlarında MTT yöntemiyle incelenmiştir. Hücre canlılığını en az azaltan 12 bileşik biyolojik aktivite deneyleri için seçilmiştir. Seçilen bileşiklerin hücre içi ROS düzeylerine ve enflamatuvar sitokinlerin protein düzeylerine etkileri HepG2 hücre hattında sandviç ELISA kitlerinde ölçülmüştür. Bu deneyler sonucunda bileşik 1b'nin hücre içi ROS, IL-6 ve IL-1β düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde azalttığı bulunmuştur.
Halk ilacı olarak kullanılan Peganum harmala L. (üzerlik) tohumu üzerinde ilaç hammaddesi yönünden araştırmalar
Türkiye'de Peganum cinsini temsil eden tek tür olma özelliğine sahip Peganum harmala L. "üzerlik" olarak bilinmekte ve halk ilacı olarak çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bitki üzerinde gerçekleştirilen farmakolojik çalışmaların P. harmala bitkisinin antienflamatuvar, antibakteriyel, ağrı kesici gibi bazı etnobotanik uygulamalarını desteklediği bilinmektedir. Bu çalışmada bitkinin tohumlarından elde edilen metanollü ekstre artan polariteye sahip solvanlarla fraksiyonlanlandırılmış, ayrıca asit-baz ekstraksiyonu yöntemi ile alkaloitler ve diğer bileşenler şeklinde bir ayrıma tabi tutulmuştur. Elde edilen fraksiyonlar ve ekstre üzerinde izolasyon ve yapı tayini işlemleri, HPLC analizi ve biyolojik aktivite çalışmaları yürütülmüştür. İzole edilen alkaloitler harmin, harmalin, harmalol, vasisinon, deoksivasisinon ve pegalin olarak tanımlanmıştır. Diğer yandan tohumlardan bir flavon iskeleti (diosmetin veya akasetin) ile dört adet oz ünitesi taşıyan iki adet bileşik elde edilmiştir. Bunlardan diosmetin-7-O-β-D-glukopiranozil-(1→2)-β-D-glukopiranozil-(1→2)-[α-L-ramnopiranozil-(1→6)]-β-D-glukopiranozit molekülünün P. harmala türünden izolasyonu ilk defa gerçekleştirilirken, akasetin-7-O-β-D-glukopiranozil-(1→2)-β-D-glukopiranozil-(1→2)-[α-L-ramnopiranozil-(1→6)]-β-D-glukopiranozit olarak tayin edilen flavonozit Peganum cinsinden ilk defa bu çalışma ile izole edilmiştir. Ayrıca bu bileşiklerin doğadan ikinci kez elde edildikleri anlaşılmıştır. Ekstre ile ana fraksiyonların antioksidan özellikleri TEAC, CUPRAC ve DPPH yöntemleriyle değerlendirilmiş, en yüksek antioksidan aktivite TEAC için alkaloit fraksiyonu-1'de (IC50 76,06 µg/ml), CUPRAC ve DPPH için etil asetat fraksiyonunda (IC50 61,62 ve 110 µg/ml) gözlenmiştir. Sitotoksik aktivite çalışmaları L929 ve HeLa hücre serileri üzerinde MTT yöntemine göre gerçekleştirilmiş olup alkaloit fraksiyonları, etil asetat ve n-butanol fraksiyonları ile ekstrenin belirgin sitotoksik aktivitesi gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışma ile valide edilmiş HPLC yöntemine göre kalitatif ve kantitatif analizler gerçekleştirilmiş, bu sayede biyolojik aktivitelerin hangi bileşenlerden kaynaklandığı araştırılmıştır.
Serviks kanserinde timokinon ve etoposid kombinasyonunun hücre canlılığı üzerine etkileri
Serviks kanseri dünyada her iki dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. Başlıca tedavi seçenekleri arasında cerrahi, radyoterapi, kemoterapi yer alır. Bir topoizomeraz-II inhibitörü olan etoposid, akciğer kanseri, testis kanseri, akut miyelojenöz lösemi ve akut miyelomonositik lösemi, Hodgkin Lenfoması ve yüksek dereceli Hodgkin dışı lenfomalarda ve serviks kanserin tedavisinde etkili bir kemoterpötik ajandır. Araştırmalar, tedavi sonuçlarını iyileştirmek için yenilikçi ilaç stratejilerinin keşfine odaklanmaktadır. Alternatif ve tamamlayıcı tıpta bitkilerin kanser tedavisindeki olumlu etkileri ilgi odağı oluşturmuştur ve buna yönelik çalışmalar artmaya başlamıştır. Ülkemizde Ranunculacea (Düğünçiçeğigiller) familyasında yer alan ve "çörek otu" olarak bilinen Nigella sativa türünden izole edilen timokinonun yapılan birçok çalışmada antikanserojenik, kardiyoprotektif, antiinflamatuvar, analjezik, antioksidan, bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerinin olduğu ileri sürülmektedir. Timokinonun serviks kanserinde etoposid ile birlikte etkinliğine dair çalışmalar yetersidir. Bu çalışmada serviks kanser hücre hattında (HeLa hücresi) timokinonla olan kombinasyonlarının etoposid sitotoksisitesine etkisinin MTT yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. HeLa hücrelerinde negatif kontrol ile karşılaştırıldığında timokinonun hücre canlılığını 24 saatlik inkübasyon için 250 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında ve 48 saat inkübasyon için 125 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında doz bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır ve IC50 değeri sırasıyla 233,6 μM ve 145,5 μM bulunmuştur. HeLa hücrelerinde etoposide ait IC50 değerleri 24 ve 48 saatlik maruziyette sırasıyla 167,3 μM ve 52,7 μM bulunmuştur. Timokinon etoposidin yaklaşık IC50 değerini 24 saatlik inkübasyon için 15,63 μM ve üzeri dozlarında ve 48 saat inkübasyon için 31,5 μM ve üzeri dozlarında doz bağımlı anlamlı olarak azaltmıştır. Sonuçlarımız timokinonun etoposidin kanser hücrelerinde sitotoksik etkisini arttırabileceğini göstermiştir; bu durum etopsidin antikanser etkisini arttırabileceğini düşündürmektedir, ancak bu konuda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup yeni tedavi stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
İmidakloprid ve asetamipridin in vitro sistemler üzerindeki toksik etkilerinin değerlendirilmesi
Neonikotinoidler son yıllarda başta arılar olmak üzere hedef olmayan organizmalar üzerindeki toksik etkileri nedeniyle dikkatleri üzerine çekmiş, bazı ülkelerde kullanımları kısıtlansa da, Türkiye dahil pek çok ülkede yaygın olarak kullanılan nikotin türevi bir insektisit grubudur. Bu çalışmada, grubun önemli temsilcilerinden olan imidakloprid ve asetamipridin saf formları ve ticari formülasyonlarının HT-29 insan kolorektal adenokarsinoma hücre hattı üzerindeki olası toksik etkileri tek başına ve karışım halinde uygulamalar ile araştırılmıştır. Bu amaçla MTT ve nötral kırmızısı deneyleri ile doz ve zamana bağımlı hücre canlılığı değerlendirilmiş; spektrofotometrik yöntemler ile oksidatif stresin değerlendirilmesi için glutatyon, süperoksit dismutaz, katalaz ve malondialdehit düzeyleri ölçülmüş; akış sitometrisi ile annexin V bağlanma durumu, kaspaz 3/7 aktivitesi ve mitokondriyal membran potansiyeli ölçümü ile apopitoz süreci belirlenmiş; comet yöntemi ile DNA hasarı tespit edilmiştir. Sonuçlara göre, bu deneysel koşullar altında imidakloprid ve asetamipridin HT-29 hücrelerinde kaspaz aracılı apopitoz, mitokondriyal membran depolarizasyonu, DNA hasarı ve oksidatif stres aracılığıyla sitotoksisiteyi indüklemiş olabileceği belirlenmiştir. Sonuçlarda düşük dozlarda belirlenen DNA hasarı, bileşiklerin karışım halinde daha düşük konsantrasyonlarda toksik etkilere neden olması ve toksisite oluşumunda formülasyonların ön planda olması dikkat çekici bulunmuştur.
Serviks kanser hücrelerinde diklofenak sodyumun sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Serviks kanseri kadınlarda en sık görülen ikinci kanser türü olup meme ve akciğer kanserinden sonra kanserden ölümlerin önde gelen üçüncü nedenidir. Servikal kanserin mümkün olan en iyi tedavisi radyasyon ve sisplatin bazlı kemoterapi kombinasyonudur. NSAİİ'ler prostaglandin sentezini katalizleyen siklooksijenaz (COX) enzimlerini inhibe etmesiyle en iyi bilinir. Bazı epidemiyolojik çalışmalar NSAİİ'lerin kanser insidansını azaltılabileceğini göstermektedir. NSAİİ'lerin çeşitli kanser hücre hatlarında malign dönüşümü engellediği, tümör baskılayıcı olarak işlev gösterdiği, apoptozisi arttırabildiği ve bazı antikanser ilaçların sitotoksik etkinliğini arttırabildiği gösterilmiştir. NSAİİ bir ilaç olan diklofenak sodyumun insan serviks kanser (HeLa) hücrelerinde sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkisinin olabileceği düşünülmektedir. Kemoterapide sisplatin ile birlikte diklofenak sodyumun kombine etkilerine dair çalışmalar oldukça yetersizdir. Bu çalışma MTT yöntemi kullanılarak sisplatinin diklofenak sodyum kombinasyonları ile sitotoksisitesinin değerlendirilmesi ve antikanser etkisine açıklık getirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre HeLa hücresinde diklofenak sodyumun 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 679 μM ve 238 μM bulunmuştur. Sisplatin için 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 24 μM ve 10 μM bulunmuştur. Diklofenak sodyum 24 saatlik inkübasyon için 62,5 μM-1000 μM doz aralığında ve 48 saat inkübasyon için 31,3 μM-1000 μM doz aralığında sisplatinin IC50 değerini doz-bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır. Sonuç olarak, bulgularımız diklofenak sodyumun serviks kanser tedavisinde sisplatinin sitotoksik etkinliğini arttırabileceğini ve kanser hücre gelişimi ve ilerlemesine karşı önemli bir rol alabileceğini göstermektedir; ancak antikanser ilaç tedavisinde kombine etkilerin doğrulanması için daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Diklofenak sodyum, sisplatin, sitotoksisite, serviks kanseri
Makrolid grubu antibiyotiklerden azitromisin ve klaritromisin etken maddelerinin sitotoksisite ve genotoksisitelerinin araştırılması
Bu çalışmada, enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan makrolid grubu antibiyotiklerden azitromisin ve klaritromisin etken maddelerinin HEPG2 hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkileri MTT testi, apoptotik etkileri ise flow sitometri yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca, bu maddelerin insan periferal lenfosit hücreleri üzerindeki genotoksik potansiyelleri kromozom anormallikleri (KA) ve mikronükleus (MN) testleri aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, test edilen maddelerin hücre bölünmesi üzerindeki sitotoksik etkilerini ortaya koymak amacıyla mitotik indeks (MI) ve nükleus bölünme indeksi (NBI) değerleri hesaplanmıştır. MTT testi ile, azitromisin ve klaritromisinin 0.312, 0.625, 1.25, 2.5, 5, 10, 20 ve 40 µg/mL'lik konsantrasyonlarının 24, 48 ve 72 saatlik maruziyet sürelerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre IC₅₀ değerleri ve 1.25, 2.5 ve 5 µg/mL'lik konsantrasyonların 48 saatlik maruziyeti, flow sitometri testi ile analiz edilmiştir. Ayrıca, insan periferal lenfosit hücre kültürleri de azitromisin ve klaritromisinin 1.25, 2.5 ve 5 µg/mL'lik konsantrasyonlarına 48 saat süreyle maruz bırakılmıştır. Çalışmada negatif ve pozitif kontrol grupları oluşturularak karşılaştırmalı değerlendirme yapılmıştır. HEPG2 hücrelerine uygulanan azitromisin etken maddesinin, konsantrasyon artışına paralel olarak hücre canlılık oranını düşürdüğü; buna karşılık apoptoz oranını belirgin şekilde artırdığı gözlemlenmiştir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, elde edilen farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). Benzer şekilde, klaritromisin etken maddesi uygulanan HEPG2 hücrelerinde de artan dozlara bağlı olarak canlı hücre oranlarında azalma, total apoptoz oranlarında ise artış gözlemLenmiştir. Tüm doz gruplarında nekrotik hücre oranlarının düşük seviyelerde kaldığı (%0.49–3.32) tespit edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, tüm doz grupları ile negatif kontrol grubu arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p < 0.05). Mikronükleus (MN) testi sonuçlarına göre, azitromisin ve klaritromisin uygulamaları % mikronükleuslu binükleat hücre (%MNBN) oranında doza bağlı anlamlı artışlara yol açmıştır. En yüksek doz olan 5 µg/mL'de her iki antibiyotik için %MNBN oranlarının pozitif kontrol grubu ile benzer düzeyde olduğu saptanmıştır. Nükleer bölünme indeksi (NBI) analizleri, antibiyotik uygulanan gruplarda negatif ve çözücü kontrollere kıyasla anlamlı düzeyde düşüş göstermiştir. Bu düşüş doz arttıkça daha belirgin hale gelmiştir. Azitromisin ve klaritromisin uygulama gruplarında mitotik indeks (MI) değerleri de doza bağlı olarak azalmış, mitotik indeks değerleri negatif, pozitif ve çözücü kontrol gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p < 0.05). Elde edilen bulgular, hem azitromisin hem de klaritromisinin insan periferik lenfositlerinde doza bağımlı genotoksik ve sitostatik etkiler oluşturabileceğini göstermektedir.
Halk ilacı ve gıda olarak kullanılan prunus mahaleb L. tohum ve meyve kabuklarında farmakognozik araştırmalar
Tıbbi bitkiler arasında yer alan Prunus mahaleb L. (syn. Cerasus mahaleb L. Mill.) mahlep, mehlep, idris agac, pis agac olarak bilinmekte olup özellikle tohumları gıda olarak tüketilmekte ve diğer ülkelere ihraç edilmektedir. Tez çalışmamızda P. mahaleb tohum ve meyve kabukları üzerinde ayrıntılı fitokimyasal ve biyolojik etki çalışmaları yapılmıştır. Meyve kabuklarından (endokarp) elde edilen sulu metanollü ekstreden çeşitli kromatografik metotlarla gerçekleştirilen izolasyon çalışmaları sonucunda 15 saf bileşik elde edilmiş, 1 tanesi doğa için yeni olmak üzere 11 tanesinin yapısı (2-O-β-glukopiranoziloksi-4-metoksi-hidrosinnamik asit, cis-melilotozit, dihidromelilotozit, trans-melilotozit, 2-O-β-glukoziloksi-4-metoksi trans-sinnamik asit, 2-hidroksi-4-metoksi hidrosinnamik asit, gallik asit, kersetin-3-O-(2-O,6-O-α-diramnopiranozil)- β-glukopiranozit, kemferol-3-O-(2-O,6-O-α-diramnopiranozil)- β-glukopiranozit, β-sitosterol 3-O-β-glukopiranozit ve ursolik asit) ileri spektroskopik yöntemler kullanılarak aydınlatılmıştır. P. mahaleb tohum ve meyve kabuklarından (enkokarp) elde edilen ekstre, fraksiyon ve saf bileşiklerin mantar tirozinaz enzim inhibisyonları incelenmiştir. Tohum ve kabuk etilasetatlı fraksiyonlar ile bazı saf bileşiklerin etkisinin oldukça yüksek olduğu bulunmuştur. Etkili bulunan sinnamik asit türevi yapısındaki bileşiklerin enzim kinetiği incelenerek, inhibisyon tipleri ve enzime bağlanma sabitleri Ki hesaplanmıştır. Melanogeneze karşı etkilerini belirlemek için saf bileşiklerin spektrofotometrik yöntem kullanılarak B16F10 hücrelerindeki melanin içeriğine olan etkileri ve hücresel tirozinaz enzim inhibisyonu araştırılmış ve yapı-etki ilişkisi ortaya konmuştur. Ekstre ve fraksiyonların DPPH, NO, SO, ABTS radikallerine karşı süpürücü etkileri ile TEAC ve CUPRAC yöntemleri kullanılarak antioksidan kapasiteleri belirlenmiştir. L929 (fare fibroblast), B16F10 (fare melanoma), A2058 (insan melanoma) ve HeLa (insan servikal karsinoma) hücre hatları üzerinde sitotoksik etkileri araştırılmıştır. Tüm yöntemlerde belirgin antioksidan etki gösteren ekstre ve fraksiyonlar, melanoma hücrelerine karşı konsantrasyona bağlı yüksek sitotoksik etki gösterirken, HeLa ve L929 hücrelerine karşı etki çok düşük bulunmuştur. Sonuçlar sitotoksik etkinin seçici olduğunu göstermiştir. Tez çalışmamız, yüksek etkili cilt beyazlatıcı özelliğe sahip bileşikleri içeren P. mahaleb meyve kabuklarının kozmetik endüstrisi için önemli potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, halen ciddi anlamda kullanılmayan mahlep kabuklarının tohumlardan sonra ekonomik olarak değer kazandıracak olması açısından önem arz etmektedir.
Yeni sentezlenen antitirozinaz aktiviteye sahip kojik asit türevlerinin A375 malin melanoma hücre hattında sitotoksisite ve hücre ölümü üzerine etkisinin aydınlatılması
Bu tez çalışması kapsamında, tirozinaz inhibitörü olan kojik asit türevi bileşikler incelenmiştir. A375 insan malign melanoma hücrelerine karşı sitotoksik özelliği en kuvvetli bileşiğin malign melanoma hücresini hangi mekanizmalarla ölüme götürdüğü ve hücre içerisinde hangi moleküler ölüm yolaklarını tetiklediği araştırılmıştır. Sitotoksisite için yapılan SRB deneyi sonucunda IC50 değeri 9,81 μM olarak ölçülen Bileşik-15'in canlı hücreleri etkili bir biçimde ölüme götürdüğü gözlemlenmiştir. Bileşik-15'in tirozinaz inhibisyonu etkinliği için B16F10 hücrelerinin sitozolü ve kontrol olarak kojik asit kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlenmiştir ve çıkan sonuçlarda kojik asitle yarışabileceği gözlemlenmiştir. Kojik asite ait IC50 değeri 59,20 μM iken Bileşik-15'in IC50 değeri 76,69 μM'dır. Ardından, apoptoz deneyi yapılmıştır, deney sonucunda Bileşik-15'in hücreleri apoptozun son aşamasına kadar götürdüğü gözlemlenmiştir. Bileşik-15'in A375 hücrelerinde hangi apoptotik genleri etkilediğini tespit etmek için hücrelerden RNA saflaştırılmış, ardından cDNA oluşturulmuştur. Apoptotik p53 ve Bax, anti-apoptotik Bcl-2 ve ayrıca Jnk, Mdm2 ve Mdr1 gen düzeyleri incelenmiştir. Bcl-2'nin kontrole kıyasla 0,5 kat azalması ve Bax'ın kontrole kıyasla 2,4 kat artması ile Bileşik-15'in hücreleri 24 saatte apoptoza götürdüğü gözlemlenmiştir. p53'ün aktivitesini erkenden gösterdiği Mdm2'nin oranın p53'e göre 3 kat yüksek olması hücrelerde yükselmiş olan p53 seviyesinin kontrol altına alınmış olabileceğini desteklemiştir. Mdr-1 geni için ilk 24 saatte gördüğümüz tepkinin yüksek olduğu görülmüştür. Jnk geni için herhangi bir değişiklik gözlemlenmemiştir. Bileşik-15'in melanoma hücrelerinde tetiklediği ölüm yolağı akış sitometrisi ile belirlenmiş ve çalışmadan elde edilen sonuçlara göre geç apoptoz oranının %58.8 olması A375 hücrelerinin programlı bir şekilde ölüme gittiği söylenebilir. A375 hücrelerinde yapılan western blot analizi ile β-Aktin, P53 ve Mdr1 proteinleri için yapılan analizlerin sonucunda bulguların gen ekspresiyon sonuçları ile tutarlı olduğu gözlemlenmiştir.doldurulacaktır.
6-hidroksi dopamin (6-OHDA) ile oluşturulan ın vitro parkinson hastalığı modelinde humanin'in nöroprotektif etkisinin araştırılması
24 amino asitli bir peptid olan Humanin (HN), keşfedildikten sonra Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere birçok nörodejeneratif hastalıkta incelenmiştir. HN çok biyoaktif bir peptittir. Böylece, birçok hücre içi ve hücre dışı sinyalleşme mekanizmasını etkiler. HN, PI3k / Akt, JAK / STAT, MAPK / ERK yolları ve IGFBP, Bax proteinleri üzerinden hücre büyümesini, çoğalmasını ve hayatta kalmasını düzenler. Bu çalışmanın amacı, HN'nin 6 hidroksidopamin (6-OHDA) ile indüklenen in vitro Parkinson hastalığı modelinde nöroprotektif bir etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu çalışmada Parkinson hastalığının deneysel olarak taklit edilmesi için 6-OHDA ile indüklenen insan nöroblastom hücre hattı (SH-SY5Y) kullanıldı. HN'nin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı nöroprotektif etkisi ise mitokondriyal disfonksiyon, apoptoz ve sitotoksisite parametreleri ile değerlendi. Mitokondriyal disfonksiyonun belirlenmesinde MTT, apoptoz'un belirlenmesi için kaspaz-3 ve sitotoksisitenin belirlenmesi için LDH testleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için GraphPad Prism 8.0 programı kullanıldı ve gruplar arasındaki farklar tek yönlü ANOVA istatistikleri ile değerlendirildi. Yapılan analiz sonucunda IC50 dozu 233.7 µM olarak belirlendi. MTT testinde elde edilen bulgulara göre, HN tek başına uygulandığında proliferatif bir etkiye sahip değildi (p>0,05). Bununla birlikte, 10 µM ve 20 µM HN içeren 24 saatlik ön işleme hücrelerinin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı koruduğu görüldü (p<0,01). LDH testinde, herhangi bir HN doz grubunda laktat dehidrojenaz salınımı saptanmadı. Kaspaz-3 testinde, 20 μM HN ile ön muamelenin, 6-OHDA nörotoksisitesine karşı kaspaz-3 seviyesini düşürdüğü, ancak istatistiksel bir fark yaratmadığı görüldü (p> 0, 05). Anahtar Sözcükler: apoptoz, humanin, mitokondriyal disfonksiyon, nöroprotektif etki, Parkinson hastalığı, sitotoksisite,
L-glutamic acid-g-p(HEMA) polimerik nanopartiküllerinin sentezi, karakterizasyonu, in vitro ve in vivo toksisite potensiyeli
Nanomateryaller fiziksel ve kimyasal olarak modifiye edilebilen malzemeler olup, tıp, biyomedikal, endüstri gibi birçok alanda yaygın olarak kullanımlarıyla, son yıllarda büyük ölçüde araştırmalara konu olmuştur. Sürfaktansız emülsiyon polimerizasyon yöntemiyle elde edilen p(HEMA) ile L-glutamik asit graftlama tekniği ile sentezlenmiştir. Polimerik nanopartiküllün karakterizasyon analizleri, boyut ve morfolojik özelliklerini incelemek amacıyla SEM (Scanning Electron Microscopy) görüntülemesi, polar sıvılar içerisindeki davranışlarını belirlemek amacıyla ZETA boyut- potansiyel analizi, yüzey topografyasını görüntülemek amacıyla AFM (Atomik Kuvvet Mikroskobu) analizi ve yapıdaki bileşenlerin yüzey kimyası ile etkileşimlerini belirlemek amacıyla FTIR Absorbsiyon Spektroskopisi gerçekleştirilmiştir. Karakterizasyon analiz sonuçlarına göre 194.6 nm boyutunda olan L-glutamik asit-g-p(HEMA), -18 Mv yüzey yüküne sahiptir. Elde edilen polimerik nanopartikülün in vitro ve in vivo deneysel yöntemlerle toksisitesi belirlenmiştir. L-glutamik asit-g-p(HEMA)'nın, 16HBE (Human bronchial epithelial cell line) ve THP-1 (human monocytic cell line) hücre hatları üzerinde üzerinde WST-1 ve LDH testleri ile sitotoksik etki göstermediği, mutajenik potansiyelin belirlenmesi amacıyla Salmonella typhimurium suşları üzerinde gerçekleştirilen Salmonella/AMES testi sonucunda mutajenik olmadığı saptanmıştır. Genotoksik potansiyelini belirlemek amacıyla 16HBE ve THP-1 hücre hatları ile yapılan COMET testi, ve in vivo kemik iliği ile mikronukleus testi sonucunda genotoksik etki göstermediği belirlenmiştir. 16HBE hücre hattında hücre migrasyon testi gerçekleştirilmiş kapanma yüzdesi %21 olarak belirlenmiştir. HET-CAM testi ile uygulanan konsantrasyonlarda irritasyon potansiyeli ve MIC yöntemi ile antimikrobiyal etkinliği ortaya konulmuştur. In vivo tek doz akut toksisite testi ile LD50 değeri ≥ 2000 mg/kg olarak belirlenmiş, 28 gün tekrarlı doz toksisite (subakut) çalışması sonucunda hayvan ve organ ağırlık verileriyle birlikte biyokimyasal veriler sağlanmış, histopatolojik incelemeler gerçekleştirilmiş ve herhangi bir toksik bulguya rastlanmamıştır. Polimerik nanopartikülün vücut içerisinde biyodağılımı in vivo görüntüleme sistemi olan IVIS spektrum ile ortaya konmuştur. Sonuç olarak sentezlediğimiz ve karakterize ettiğimiz polimerik nanopartikül olan L-glutamik asit-g-p(HEMA)'nın biyouyumlu olduğu ve ilaç taşıma sistemi olarak kullanılabilme potansiyeli bulunduğu ortaya konmuştur.
Toksikolojide in vitro hücre temelli sitotoksisite çalışmaları
Yeni ilaç keşif ve geliştirme çalışmalarında en büyük zaman, maliyet ve emek kaybına neden olan durumlardan birinin çalışmaların geç evrelerinde aday bileşiklerin toksisiteye sahip olduğunun görülmesi ve o aşamaya kadar yapılan tüm çalışmaların bir kenara atılması olduğu ifade edilmektedir. Bu nedenle ilaç endüstrisi ve yasal düzenleyici kuruluşlar, ilaç keşif ve geliştirme çalışmalarının erken evrelerinde uygulanacak in vitro hızlı tarama testleri ile maddelerin sitotoksisitelerinin araştırılmasının bu kayıpları kısmen de olsa önleyeceğini ifade etmektedir. Bu bilgi ve öneriden hareketle bu tez proje çalışmasında bitkisel diyet destek ürünleri içerisinde yer alan bir flavonoid (apigenin) ve bir biflavonoid (amentoflavon) yapısında iki bileşiğin sağlıklı bir hücre hattı olan Çin Hamster Over (CHO) hücrelerinde olası sitotoksik etkileri 3 farklı yöntem ile araştırılmıştır. Bunlar; ölü hücrelerin boyanması ve mikroskop altında sayımı esasına dayanan "Tripan Mavisi Deneyi", hücrenin metabolik aktivitesinin göstergesi olan "MTT Deneyi" ve membran hasarı/bütünlüğünün göstergesi olarak Laktat Dehidrojenaz enzimi (LDH) Sızma Testi'dir. Öncelikle yöntemlerin bilinen sitotoksik bir referans madde varlığında kısmi validasyonları gerçekleştirilmiş, ardından maddelerin her üç yöntemle sitotoksik potansiyelleri araştırılmıştır. Bu maddelerden amentoflavonun son yıllarda bazı yararlı biyolojik etkileri olabileceği yönünde çalışmalar yapılmakta ancak literatürde toksisite potansiyeli konusunda veri bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu çalışmada amacımız amentoflavonun olası sitotoksik etkisini ortaya koymak ve üç farklı mekanizma üzerinden etkinin belirlendiği bu testlerle olası sitotoksik etkisinin mekanizmasını aydınlatmaktır. Bulgularımız her üç yöntem içinde tripan mavisi deneyinin en yüksek standart sapma değerlerine sahip olduğunu ve MTT deney bulgularının daha hassas sonuç verdiğini göstermiştir. Amentoflavonun tripan mavisi, LDH ve MTT deneylerinde aynı konsantrasyonda sitotoksisite göstermesi bu maddenin 100 µM konsantrasyonda hücre membran hasarı ile hücre ölümüne yol açtığını düşündürmektedir. Apigeninin membran hasarına bağlı hücre canlılığının belirlenmesinde kullanılan tripan mavisi ve LDH deneylerinde korelasyon görülmemiştir ancak MTT deneyinde sitotoksik konsantrasyonu 33.3 µM olarak bulunmuştur. Bu nedenle apigeninin sitotoksik etkisinin mitokondriyal hasarla gerçekleştiği düşünülmektedir. Ayrıca bu bilgiden hareketle MTT deneyinin sitotoksisitenin belirlenmesinde mitokondriyal enzim aktivitesini esas aldığı için hücre hasarının erken aşamada belirlenmesinde yararlanılacak bir yöntem olduğu ortaya konmuştur.