Cytokines

209 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre diyabetes mellitus hastaları ile sağlıklı bireylerde gözyaşı mediyatörlerinin, gözyaşı fonksiyonlarının ve korneanın yapısal parametrelerinin karşılaştırılması

Erken Evre Diyabetes Mellitus Hastaları ile Sağlıklı Bireylerde Gözyaşı Mediyatörlerinin, Gözyaşı Fonksiyonlarının ve Korneanın Yapısal Parametrelerinin Karşılaştırılması, Ankara 2023. Bu çalışmanın amacı; Sistemik komplikasyon gelişmemiş erken evre tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarının oküler yüzey parametreleri, gözyaşı mediyatörleri ve korneanın yapısal parametrelerinin değerlendirilmesi, ve sonuçların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş, son 5 yıl içinde tip 2 DM tanısı almış, herhangi bir sistemik komplikasyon geliştirmemiş, oküler yüzey şikayeti olmayan 23 hasta ile sağlıklı 22 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, flöresein ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, in vivo konfokal mikroskopi (İVKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında IL-1β, IL-10, IL-13, IL-6, IL-12, IL-15, IL-17A, IL- 5, IFN-α, IFN-γ, IL-1RA, TNF-α, IL-2, IL-2R, IL-7, IL-8, RANTES, Eotaksin, IP-10, MIP-1α, MCP-1, MIG düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında Substans P (SP) düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile kontrol grubu benzerdi. Flöresein ile korneal boyanma, OSDI anket skoru ve schirmer testi açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. İVKM ölçümlerinde sinir tortuozitesi DM grubunda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,015). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşı SP düzeyi DM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,05). Gözyaşında, IL-6 ve IL-8 düzeyi hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,01). Gözyaşı SP düzeyi ile İVKM ölçümlerinden uzun sinir lifi (p=0,00) ve total sinir lifi (p=0,00) arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, DM hastalığının kornea sinir lifi yoğunluğu, gözyaşı SP ve gözyaşı inflamatuar sitokin düzeyi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. DM hastalığına ait en yaygın sistemik mikrovasküler komplikasyonlardan olan periferik nöropatinin henüz gelişmemiş olduğu hastalarda dahi kornea sinirlerinin etkilendiği ve gözyaşı SP düzeyinin azaldığı görüldü. Ayrıca hastalar asemptomatik olsa bile oküler yüzeylerinde inflamasyon saptandı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik nöropatiler+5
Hilal Toprak Tellioğlu
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periimplantitis tedavisinde cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak uygulanan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; peri-implantitis hastalarında cerrahi olmayan tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımının, klinik parametreler ve peri-implant oluk sıvısındaki İnterlökin-1 beta (IL-1β) seviyesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve peri-implantitis teşhisi konulan, sistemik olarak sağlıklı 8 kadın ve 12 erkek olmak üzere toplam 20 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Başlangıçta ve 3. ayda peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örnekleri toplanmış ve klinik parametreler (Gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlama cep derinliği (SCD), sondlamada kanama (SK) ve klinik ataçman seviyesi (KAS)) kaydedilmiştir. Çalışmada çenelerin bir tarafı test grubunu diğer tarafı kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubuna sadece başlangıç periodontal tedavi yapılırken test grubu olarak belirlenen bölgedeki implantlara ek olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızın verilerine göre her iki grupta da tedavi sonrası klinik parametrelerde azalma gözlenmiştir. Gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası test grubunda Gİ ve SK kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Biyokimyasal verilerdeki değişime bakıldığında ise her iki grupta da 3.ayda IL-1β değerlerinde artış gözlenmiştir. Kontrol grubunda IL-1β seviyesindeki bu artış istatistiksel olarak anlamlı iken test grubunda bu artış anlamlı bulunamamıştır. Bu sonuç, diyot lazer tedavisinin detoksifikasyon etkisi nedeniyle mekanik tedaviye ek bir yarar sağladığını düşündürebilir. Klinik parametrelerdeki iyileşmeye rağmen IL-1β düzeylerinde gözlenen bu artışın periodontal hastalığın erken iyileşme dönemiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Peri-implantitis tedavisinde farklı doz ve uygulama sürelerinin kullanıldığı lazer uygulamalarını içeren daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dental implant, peri-implantitis, diyot lazer, IL-1β, sitoki

Dental implantasyonDental implantlarDiyod lazer+6
Dicle Altındal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda Gentamisin ile oluşturulan Nefrotoksisite üzerine Ferulik Asitin etkisinin incelenmesi

Ferulik asit çeşitli meyve ve sebzelerde bulunan bir fenolik bir bileşiktir. Bu çalışma ile gentamisinle (GM) oluşturulan nefrotoksisite üzerine ferulik asitin etkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan ratlar rastgele her biri 8 rattan oluşan 4 gruba ayrıldı: Kontrol, Ferulik Asit (FA), Gentamisin (GM), Gentamisin+ Ferulik asit (GM+FA). 8 günlük deneme süresinden 24 saat sonra kan örnekleri alındı, böbrekler histopatolojik değerlendirme için çıkarıldı. Ratların serum üre, kreatinin, ürik asit, LDH analizleri otoanalizörde, MDA, AOPP, GSH, SOD, CAT, IL-6, TNF-α analizleri ise ELISA'da yapıldı, alınan böbrek dokuları histopatolojik açıdan incelendi. GM+FA grubunda GM grubuna göre üre (p<0.001), kreatinin (p<0.001), MDA (p<0.01), AOPP (p<0.001), IL-6 (p<0.01), TNF-α (p<0.001) düzeylerinin istatistik olarak önemle azaldığı saptandı. Sonuç olarak, GM ile oluşturulan nefrotoksisitede, ferulik asit enflamasyonu azaltarak oksidatif stresin de azalmasına neden olmuştur. Bu çalışmada ferulikasitin antioksidan özelliğinden çok antienflamatuar özelliği ön plana çıkmıştır. Ferulik asitin nefrotoksik hasarı zayıflattığı, böbreği koruyucu özelliğinin bulunduğu söylenebilir.

Ferulik asitGentamisinlerNefrotoksisite+3
Vasfiye Erseçkin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisite üzerine incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkisi

.Doksorubisin (DOX), yaygın olarak kullanılan anti-tümör ilaçlardan biridir ve yan etkileri arasında kardiyotoksisite yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; antioksidan ve antiinflatuar özelliklerinin olduğu bildirilen incir çekirdeği yağının (İÇY) ratlarda DOX ile oluşturulan kardiyotoksisitede olası koruyucu etkilerini incelemektir. Bu amaçla 32 adet rat kullanıldı ve ratlar rastgele her biri 8 rattan oluşan 4 gruba ayrıldı: Kontrol grubu, İÇY grubu, DOX grubu, İÇY+DOX grubu.14 gün olan deneme sonunda kan örnekleri alındı, kalp histopatolojik değerlendirme için çıkarıldı. Ratların serumunda CK-MB, AST, LDH aktiviteleri ile trigliserit, total kolesterol ve HDL düzeyleri otoanalizörde, MDA, AOPP, GSH, TNF- alfa ve IL-6 analizleri ise uygun rat kitleri kullanılarak ELISA'da yapıldı. LDL seviyeleri formülle hesaplandı. Ayrıca kalp dokusu histopatolojik olarak incelendi. DOX grubundaki ratlara ait kalp dokularının histopatolojik incelenmesinde, kardiyak miyositlerde şiddetli düzeyde hyalin dejenerasyonu, nekroz, interstisyel aralıklarda ödem ve interstisyel damarlarda şiddetli düzeyde hiperemi belirlendi. İÇY+DOX grubunda ise kardiyak miyositlerde hafif düzeyde dejenerasyon ve damarlarda hiperemi saptanırken, nekroz hiç görülmedi. Biyokimyasal analizler sonucu İÇY+DOX grubunda DOX grubuna göre CK-MB (p<0.0001), LDH (p<0.01), AST (p<0.01), trigliserit (p<0.05), total kolesterol (p<0.01), LDL (p<0.01), MDA (p<0.001), AOPP (p<0.001), TNF-α (p<0.0001) seviyeleri düşerken, HDL (p<0.01) ve GSH (p<0.0001) düzeylerinin istatistiksel olarak yükseldiği görüldü. Sonuç olarak; İÇY kullanımı, yükselen kardiyak enzimleri düşürdü, bozulan lipit profilini düzenledi, artan oksidatif stresi ve inflamasyonu azalttı. Dolayısıyla, antioksidan, anti-inflamatuar ve antihiperlipidemik özellikleri nedeniyle İÇY'nın DOX kaynaklı kardiyotoksisitede potansiyel kardiyoprotektif etkilere sahip olduğu söylenebilir. Ancak İÇY'nın klinik uygulamalarda etkinliğini ve güvenliğini belirlemek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

DoksorubisinOksidatif stresSitokinler
Arafat Şan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Hekzahidrokinolin türevlerinin sentezi, sitotoksik özelliklerinin, ros oluşturma potansiyellerinin ve enflamasyon mediyatörleri üzerine etkilerinin ın vitro değerlendirilmesi

Bu çalışmada enflamatuvar mediyatörler üzerinde antienflamatuvar aktivite göstermesi beklenen alkil 2,6,6-trimetil-4-(disübstitüe fenil)-5-okso-1,4,5,6,7,8-hekzahidrokinolin-3-karboksilat (Bileşik 1a-1f, 2a-2f, 3a-3f ve 4a-4f) yapısına sahip 24 adet yeni bileşik sentezlenmiştir. Bileşikler 4,4-dimetil-1,3-siklohekzandion ile çeşitli alkil asetoasetat ve disübstitüe benzaldehit türevlerinin amonyum asetat varlığında modifiye Hantzsch reaksiyonu sonucu elde edilmiştir. Sentezlenen bileşiklerin erime dereceleri belirlenmiş, yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR ve HRMS yöntemleriyle kanıtlanmıştır. Bileşiklerin farklı konsantrasyonlardaki sitotoksik özellikleri 3T3 ve HepG2 hücre hatlarında MTT yöntemiyle incelenmiştir. Hücre canlılığını en az azaltan 12 bileşik biyolojik aktivite deneyleri için seçilmiştir. Seçilen bileşiklerin hücre içi ROS düzeylerine ve enflamatuvar sitokinlerin protein düzeylerine etkileri HepG2 hücre hattında sandviç ELISA kitlerinde ölçülmüştür. Bu deneyler sonucunda bileşik 1b'nin hücre içi ROS, IL-6 ve IL-1β düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde azalttığı bulunmuştur.

Farmasötik kimyaHekzahidrokinolinSitokinler+1
Gökalp Çetin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

İrreversible pulpitisli daimi dişlerde pulpal kanama rengi ile klinik, histolojik ve immünolojik veriler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, daimi dişlerde pulpa kanamasının rengindeki değişikliklerin pulpanın klinik, histolojik ve immünolojik durumu ile ilişkili olup olmadığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya, 18-60 yaş arası 32 geri dönüşümlü pulpitis, 28 geri dönüşümsüz pulpitis toplam 60 hasta dahil edildi. Pulpanın açılmasından sonra, kan renginin değerlendirilmesi için pulpal kan toplandı. Kan örnekleri spektrofotometre ile değerlendirildi. Daha sonra koronal pulpa dokusu, histolojik değerlendirme için ampute edildi ve hemostaz açısından gözlendi. Geri dönüşümlü ve geri dönüşümsüz pulpitis tanılı dişlerden kan örnekleri alındıktan sonra; IL-1, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, TNF-α seviyeleri Luminex 200TM testi ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SPSS V23 kullanılarak yapıldı. Nicel verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile incelendi. Normal dağılıma uymayan verilerin sağlıklı ve sağlıksız gruplara göre karşılaştırılmasında, parametrik olmayan yöntemlerden Mann Whitney U testi kullanıldı. Gruplara göre inflamasyon dağılımlarını ve kanama sürelerini karşılaştırmak için Pearson kare testi kullanıldı (p < 0.05). Renk analizi sonuçlarına göre; şiddetli inflamasyonu olan geri dönüşümsüz pulpitis olgularında kan rengi belirgin olarak daha koyuydu. Ek olarak, geri dönüşümsüz pulpitis grubunda şiddetli inflamasyon, geri dönüşümlü pulpitis grubuna göre daha yüksekti (p < 0.001). Bu çalışma, pulpitis gruplarında pulpa kanama zamanının anlamlı olarak farklı olduğunu göstermiştir (p=0,002). Sitokin düzeylerinin istatistiksel analizine göre; IL-1, IL-6, IL-8, IL-17'nin geri dönüşümsüz pulpitis vakalarındaki seviyeleri ,geri dönüşümlü pulpitis vakalarına göre anlamlı derecede yüksekti (p < 0.001). Sonuç olarak kan renginin belirlenmesi, pulpal durum için geçerli bir klinik tanı kriteri olabilir ve uygun pulpa tedavi stratejisinin seçiminde kullanılabilir.

Dental pulpaDiş renk değişikliğiDişler+4
Zeynel Emre Nagaş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis ve periodontitisli hastalarda serum ve dişeti oluğu sıvısında yardımcı T hücre 9/17/22 sitokin düzeylerinin karşılaştırılması

Psoriazis ve periodontitis, ortak risk faktörlerini barındıran birbiriyle yakından ilişkili kronik immün aracılı iki inflamatuvar hastalıktır. İki hastalık arasındaki çift yönlü nedensel ilişki henüz tam olarak tanımlanamamış olsa da ortak immünpatogenezde interlökin (IL)-23/yardımcı T hücre (Th)17 yolağı suçlanmaktadır. Bu çalışma IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27'nin psoriazis ve periodontitis ortak patogenezinde rol oynayabileceği hipotezini test etmek amacıyla prospektif, karşılaştırmalı ve kontrollü, klinik bir çalışma olarak tasarlandı. Çalışmamıza Psoriazis (+)/Periodontitis (+) (n=20), Psoriazis (+)/Periodontitis (–) (n=20), Psoriazis (–)/Periodontitis (+) (n=20) ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) (n=20) olmak üzere 4 grup alındı. Serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27 düzeyleri, multipleks yöntemi ile belirlendi. Bireylerin periodontal durumları, diş sayısı, sondlama derinliği, plak indeksi, gingival indeks, klinik ataçman düzeyi ve sondlamada kanama değerlerinden oluşan periodontal klinik ölçümler ile değerlendirildi. Ek olarak bireylerden oral mukozada kandida kolonizasyonunu değerlendirmek için oral kandida sürüntü kültürü alındı. Gruplar arasında oral kandidiyazis sıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.214). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ile Psoriazis (–)/Periodontitis (+) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlama derinliği, klinik ataçman düzeyi ayrıca azalmış diş sayısı ve DOS IL-27 düzeyi saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis (+)/Periodontitis (–) grup ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlamada kanama değerleri ve serum IL-23 düzeyi saptandı (p=0.021 ve p=0.040). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ve Psoriazis (–) /Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artmış serum IL-17A, IL-22, IL-23 düzeyleri ile azalmış serum IL-21, DOS IL-17A ve IL-27 düzeyleri saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis hastalarında diş sayısı ile DOS IL-22 düzeyleri arasında ve DOS IL-27 düzeyleri ile klinik ataçman düzeyi ve sondlama derinliği arasında negatif korelasyon bulundu (tümü, p<0.05). Elde edilen sonuçlar psoriazis hastalarının daha kötü periodontal klinik ölçümlere sahip olduğunu ve her iki hastalığın ortak patogenezinde IL-17A, IL-21, IL-22 ve IL-27'nin yer aldığını düşündürmüştür. Psoriazis hastalarında artmış serum IL-22 düzeyleri ve azalmış DOS IL-27 düzeyleri periodontitis komorbiditesi varlığı açısından riskli bireylerin belirlenmesinde yardımcı olabilir.

GingivaGingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklar+5
Öykü Durmuş
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı toplum kökenli pnömonilerinde toll-like reseptör 2 ve toll-like reseptör 4'ün bir biyobelirteç olarak tanıda ve prognozdaki yerinin belirlenmesi

Pnömoni çocuk ölümlerinin en önemli nedenlerinden biri olup hala tanıda ve ciddiyeti belirlemede kullanılabilecek hızlı ve doğru sonuç verebilecek testlerin yetersizliği pnömoni hastalarının takibindeki en önemli problemlerdendir. Hafif ve ağır pnömoni ayrımında bu zamana kadar serum prokalsitonin ve C-reaktif protein gibi klasik biyobelirteçler sıkça kullanılmış olup değerlendirilen belirteçlerden bir diğeri de toll-like reseptörlerdir(TLR). TLR-2 ve TLR-4'ün pnömonideki yerinin araştırılması bu zamana kadar hayvan ve erişkin insan çalışmaları ile sınırlı olup bu çalışmanın amacı toplum kökenli pnömoni (TKP) tanısı alan çocuk hastalarda TLR-2, TLR-4, interlökin (IL)-1β, IL-4, IL-6, IL-10, interferon (IFN)-α ve tümör nekrozis faktör (TNF)-α belirteçlerinin tanıda ve prognozdaki yerini belirlemektir. Bu çalışmada 43'ü yatan hasta ve 24'ü ayaktan hasta olmak üzere 67 toplum kökenli pnömoni tanılı çocuk hasta ve 22 sağlıklı çocuk katılımcının serum ve tükürük örneklerinde TLR-2, TLR-4, IL-1β, IL-4, IL-6, Il-10, IFN-α ve TNF-α seviyeleri değerlendirilmiştir. Toplum kökenli pnömoni tanısıyla izlenen hastaların tanı anında alınan tükürük örneklerinde TLR-2'nin 1.16 2^-(∆∆Ct) ve TLR-4'ün 1.28 2^-(∆∆Ct) eşik değer ile pnömoni olan ve olmayan hastaları ayırdığı gösterilmiştir. Tükürük TLR-2 ve TLR-4 testlerinin sensitivitesi sırasıyla 0.80 ve 0.86 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19) pnömonisi olan hastalarda yapılan serum çalışmasında TLR-2, TLR-4, IL-1β, IL-4, IL-6, Il-10, IFN-α ve TNF-α düzeylerinin diğer viral pnömonilere göre anlamlı olarak azaldığı görülmüştür(her biri için p<0,05). COVID-19 pnömonisi olan hastalardan elde edilen serum örneklerinde kontrol grubuna göre IL-6 ve IFN-α değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşüklük saptanmıştır(her biri için p<0,05). Viral pnömonisi olan hastaların tükürük örnekleri ve kontrol grubunun tükürük örnekleri karşılaştırıldığında TLR-2, TLR-4, IL-10,TNF-α sitokinlerinin viral pnömonilerde kontrol grubuna göre ekspresyonlarının anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür (her biri için p<0,05). Yapılan tükürük analizinde TLR-2 ve TLR-4'ün pnömoni tanısında anlamlı belirteçler olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda, özellikle çocuk hastalar söz konusu olduğunda, hastaneye yatış gerektiren TKP'si olan çocuk hastalardan serum örneği elde etmenin zorluğu göz önünde bulundurulduğunda tükürük gibi kolay ve acısız temin edilebilecek bir materyalin tanıda, özellikle çocuk hastalar söz konusu olduğunda kullanılmasının önemi ortaya konmuştur.

Akciğer hastalıklarıBiyobelirteçlerCOVID 19+7
Özlem Necipoğlu
Hacettepe University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kısa süreli yüksek şiddetli aralıklı egzersizin enerji metabolizması ile irisin, preptin ve adropin üzerine etkisi

Yüksek şiddetli aralıklı egzersizin (HIIT), klasik dayanıklılık antrenmanlarına kıyasla benzer veya hatta daha fazla adaptasyonlar sağladığı belirlenmiştir. Gerçekten de, 2 hafta boyunca sadece 6 HIIT seansından oluşan bir program, maksimal oksijen tüketimi (VO 2maks ), dayanıklılık performansı ve submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonunu önemli ölçüde artırmaktadır. HIIT'ın daha kısa sürede bu adaptasyonları gerçekleştirip gerçekleştirilmeyeceği bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının birinci amacı, günde çift ve gün aşırı yapılan 5 günlük HIIT programının VO 2maks , dayanıklılık kapasitesi, submaksimal egzersiz sırasındaki yağ ve CHO oksidasyonu ile enerji metabolizmasında rol alan irisin, preptin ve adropin molekülleri üzerine olan etkisini incelemektir. Çalışmanın ikinci amacı ise bu değişkenlerle irisin, preptin ve adropin molekülleri arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Yirmisekiz genç sağlıklı rekreasyonel olarak aktif erkek gönüllü, tek HIIT (HIIT-T, n=13) ve çift HIIT (HIIT-Ç, n=15) gruplarına ayrılmıştır. Toplam 6 HIIT seansından oluşan egzersiz programı, HIIT-T grubunda günaşırı günde tek oturum uygulanarak 12 günde, HIIT-Ç grubunda ise günaşırı günde çift oturum uygulanarak 5 günde tamamlanmıştır. HIIT protokolü maksimal oksijen tüketiminde (VO 2maks ) 10*60 saniye yüksek şiddetli egzersiz ve bu egzersizler arasında 60 W işyükünde 75 saniye aktif dinlenme periyotlarını içermektedir. HIIT programları öncesi ve sonrası VO 2maks , dayanıklılık kapasitesi ve submaksimal egzersiz (60 dk) sırasındaki yağ ve CHO oksidasyonu belirlenmiştir. HIIT programlarından önce, sonra, 2. ve 6. HIIT oturumlarından hemen önce ve hemen sonra katılımcılardan kan örnekleri alınmıştır. Egzersizin etkisini ve gruplar arasındaki farklılığı analiz etmek amacıyla tekrarlı ölçümlerde ANOVA yöntemi, değişkenler arasındaki ilişkileri belirlemek için Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. VO 2maks (HIIT-T: %6.6, HIIT-Ç: %7.7) ve dayanıklılık kapasitesi (tek HIIT: %79.2, çift HIIT: %80.1) her iki grupta da benzer oranda artmıştır (p<0.05). Submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonu heriki grupta da artmış olmakla beraber (HIIT-T: %9.0, HIIT-Ç: %15.4), bu artış yalnızca HIIT-Ç grubunda istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Submaksimal egzersiz sırasındaki CHO oksidasyonu ise her iki grupta da (HIIT-T: %18.8, HIIT-Ç: %9.9) anlamlı düzeyde azalmıştır olup (p<0.05), düşüş miktarları gruplar arasında benzerdir (p>0.05). Tek ve çift HIIT programları dinlenik irisin, pretin ve adropin düzeylerini etkilememiştir (p>0.05). Akut olarak değerlendirildiğinde ise 2. HIIT sonrası irisin her iki grupta, adropin ise 6. HIIT sonrası yalnızca HIIT-Ç grubunda anlamlı düzeyde artmış (p<0.05), preptin ise 2. HIIT sonrası yalnızca HIIT-T grubunda azalmıştır (p<0.05). Ayrıca; irisin, VO 2maks (r=0.427) ve submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonu (r=0.390) ile pozitif, CHO oksidasyonu ile negatif (r=-0.431), preptin (r=0.516) ve adropin (r=0.450) ise VO 2maks ile pozitif ilişki göstermiştir (p<0.05). Preptin, ayrıca, tükenme zamanıyla da pozitif (r=0.382) ilişkili bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışmanın bulguları, günaşırı günde çift yapılarak 5 günde tamamlanan HIIT programının, maksimal oksijen tüketimi ve dayanıklılık kapasitesini geliştirmede günde tek ve 2 haftada tamamlanan HIIT protokolü kadar etkili olduğunu, submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonunu ise 2 haftalık protokolden daha fazla geliştirdiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, irisin, preptin ve adropin moleküllerinin aerobik kapasite ile pozitif yönde ilişkili olduğu, akut yüksek şiddetli aralıklı egzersize bağlı olarak anlamlı düzeyde değiştiği ancak bu moleküllerin dinlenik düzeylerinin 2 haftalık ve 5 günlük kısa süreli HIIT programlarından etkilenmediğini göstermiştir.

AdropinEgzersizEnerji metabolizması+5
Muhammed Mustafa Atakan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of solubl HLA G and cytokine levels in children with acute leukemia and allogeneic stem cell transplantation

There are few studies about cytokines and sHLA-G levels in patients with acute leukemia undergoing allogeneic stem cell transplantation (allo-SCT). We aimed to investigate the role of cytokines and sHLA-G levels measured at 5 different time points in children with acute leukemia undergoing allo-SCT. A total of 41 patients were included in this study. These patients were diagnosed acute leukemia (n=41). According to the follow-up, 26 patients were examined during the diagnosis of acute leukemia (T) and in the remission period before transplantation (PreTx). The remaining 15 patients included on the day of transplantation (Tx0), a total of 41 patients with acute leukemia were also examined on the 14th (PostTx14) and 28th (PostTx28) days after transplantation. Proinflammatory (IL-1, IL-2, IL-6, TNF-α), anti-inflammatory (IL-4, IL-10) cytokines and sHLA-G levels were measured by ELISA method. The cytokine and sHLA-G levels in acute leukemia diagnosis (T) and post-transplantation periods (Tx0, PostTx14, PostTx28) were found to be significantly higher than the cytokine and sHLA-G levels in the pre-transplantation (PreTx) period (p<0.05). The cutoff values for cytokines and sHLA-G levels were calculated. Serum IL-2 and sHLA-G levels were significantly higher in children with T-ALL than in children with B-ALL (p<0.05). Serum IL-10 level was significantly higher in children with T-ALL than in children with AML (p<0.05). In the Tx0 and PostTx14 days, transplantation related complications and relapse risk were found to be approximately 2.5 times higher in patients with elevated cytokines and sHLA-G levels. In the Tx0 day, patients with high antiinflammatory cytokines increased mortality risk. Our results indicate that elevated proinflammatory and anti-inflammatory cytokines and sHLA-G levels are associated with transplantation related complications and relapse on the Tx0 day in children with acute leukemia, and also elevated proinflammatory cytokines have a negative effect on overall survival. Our findings need to be confirmed in a study with a larger number of leukemia patients.

HLA-GStem cell transplantationLeukemia+4
Zühre Kaya
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Diyetle alınan doymuş yağ asitleri veya fruktozun böbrek ve kalpte bazı PRO-inflamatuar sitokinler üzerine etkisi

Son yıllarda, diyetle tüketimi artan fruktoz ve doymuş yağ asitlerinin, kan ve dokularda pro-inflamatuar yanıt sürecini aktive ederek kronik hastalıkların etiyolojisinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, doymuş yağ asitleri veya fruktozu yüksek içeren diyetin farelerin plazma ile kalp ve böbrek gibi bazı organlarda pro-inflamatuar sitokin düzeyleri üzerine olası etkilerinin incelenmesidir. Dokuların elde edildiği bir önceki çalışmada C57BL/6 tipi fareler (n=40, 8 haftalık) 2 haftalık standardizasyon sürecinin ardından 4 farklı gruba ayrılarak; izokalorik standart yem (kontrol), tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozu (FRU) yüksek içeren diyetler ile ad libitum 15 hafta süresince beslenmiştir. Diyet dönemi sonunda ötenazi yapılan farelerin kan ve dokuları izole edilerek deney sonlandırılmıştır. Diyet müdahalesi döneminde en yüksek yem tüketimi FRU grubunda saptanmıştır (p<0,05). Diyet müdahalesi döneminde grupların yüksek enerji alımlarına (p<0,001) paralel olarak ortalama ağırlık kazanımlarındaki değişim de kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Plazma tümör nekrozis faktör (TNF) ve interlökin (IL)-6 düzeyleri SFA veya FRU gruplarında diğer gruplara kıyasla daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Plazma monosit kemoatraktan protein-1 (MCP-1) düzeyleri, FRU grubunda kontrol ve MUFA gruplarına kıyasla daha yüksek saptanırken (p<0,001), SFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Plazma IL-10 konsantrasyonları, SFA (p<0,05) ve FRU gruplarında, kontrol ve MUFA gruplarına göre daha düşük saptanmıştır. Plazma interferon-γ (IFN-γ) ve IL-12p70 düzeyleri gruplar arasında farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Western-blot bulgularına göre, SFA ve FRU gruplarında böbrek ve kalp dokularının TNF-α, IL-1β ve IL-6 ekspresyon düzeylerinin artış gösterdiği saptanmıştır. Sonuçlar; diyetle fruktoz veya doymuş yağ asitlerinin yüksek alımının, kan ve dokularda aktive ettiği pro-inflamatuar yanıt süreçleri göz önüne alınarak, kronik hastalıklar için bir risk faktörü olabileceğini ve bu nedenle tüketiminin sınırlanması gerektiğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, doymuş yağ asitleri, fruktoz, kalp, böbrek

BöbrekDiyetFruktoz+4
Mahmut Bodur
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kistik fibrozisli hastalarda periodontal durumun klinik, immünolojik ve mikrobiyolojik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; kistik fibrozisli hastaların periodontal durumlarını belirlemek, dişeti oluğu sıvısında (DOS) sitokin ve biyokimyasal moleküllerin düzeylerini ölçmek ve hastaların bakteri plağında P. aeruginosa varlığını değerlendirmektir. KF'li 41 hasta ve 39 sağlıklı hastanın DOS ve plak örnekleri toplanarak, klinik ölçümleri yapıldı. Hastaların DOS hacmi kaydedildi. DOS'ta IL-1ß, IL-17, IL-10, ELA2, KFTR ve ß-defensin-1 miktarları ELİSA ile ölçüldü. Toplanan plak örneklerinin EMB ve MHB besiyerlerinde ekimi ve PCR ile değerlendirilmeleri yapıldı. KF'li hastalarda DOS IL-1ß, ELA2, ß-defensin-1 düzeyi, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek ölçülürken; DOS IL-10 düzeyi ise kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubundaki hastaların plak örneklerinde P. aeruginosa tespit edilemezken; KF grubunda incelenen 18 hastanın 4'ünün plak örneklerinde P. aeruginosa saptandı. Periodontal durum, immünolojik ve biyokimyasal parametrelerin DOS'ta incelendiği ilk çalışma olan bu araştırmanın sonucunda; KF hastalığının, periodontal durumdan bağımsız olarak, lokal pro-enflamasyona ve düşük anti-enflamatuvar yanıta neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle, KF hastalığının, sık aralıklarla periodontal açıdan kontrol altına alınması gereken, riskli sistemik hastalıklar grubuna dahil edilerek değerlendirilmesinin önemli olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, periodontal durum, dişeti oluğu sıvısı, sitokin, Pseudomonas aeruginosa.

FibrozGingivaGingival oluk sıvı+5
Onurcem Duruel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Lipopolisakkaritle oluşturulan nöroinflamasyon modelinde pro-inflamatuar sitokinlerin ve yolaklarının glia limitans üzerine etkileri

Nöroinflamasyon (Nİ) merkezi sinir sistemi (MSS)'ne özgü, herhangi bir hasara veya şiddetli uyarana maruziyet sonucu esas olarak mikroglia ve astrositlerin inflamasyon benzeri cevaplarıyla oluşan karmaşık hücresel ve hücreler arası ilişkileri içeren bir süreçtir. Nörodejeneratif (ND) hastalıklar, travmatik beyin hasarı, inme ve nöropatik ağrı gibi pek çok hastalığın etyopatogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Nİ'de aktive olan mikroglialar ve astrositler pek çok potansiyel nörotoksik kemoatraktan molekülün ve sitokinlerin ifadelerini arttırırlar. Nöral dokunun en dış tabakası olan, astrosit son ayakları ile vasküler yapıları çevreleyen parenkimal bir bazal membrandan oluşan glia limitans (GL), küçük moleküller ve hücrelerin beyin parankimine doğru olan hareketlerinin denetlenmesinde modifiye bir kan-beyin bariyeri gibi rol alır. Diğer dokularda organ parenkimi ile onu çevreleyen adventia tabakası arasındaki ilişki çalışılmış ve nöral dokuda bu ilişkinin adventia'dan (beyin zarları ve GL) parenkime olan yönü incelenmiş olmasına karşın, kronik Nİ'da önemli olduğunu düşünülen parenkimden adventisya'ya doğru olan etkileri çalışılmamıştır. Bu tez çalışmasında, intraserebroventriküler (İSV) lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen Nİ fare modelinde -ND hastalıklardakine benzer ama farklı olarak- hiperakut dönemde (2. ve 4. saatlerde) pro-inflamatuar sitokinler (İnterlökin 1 beta - IL1β, İnterlökin 6 - IL6, Tümör nekrosis faktör alfa - TNFα) ve reseptörleri (tümör nekrosis faktör reseptörü 1, 2 - TNFR1, TNFR2, interlökin 1 reseptörü 1 - IL1R1), moleküler (Western blotlama) ve görüntüleme (immünohistokimyasal işaretlemeler, aşırımlı (transmission) ve immunogold elektron mikroskopi) yöntemleriyle ilk defa GL'nin hem perivasküler (GLp), hem de teknik zorluklar nedeniyle daha zor görüntülenebilen süperfisiyal (GLs) kısımlarında araştırılmıştır. İSV LPS ile indüklenen Nİ farede modelinde 2. ve 4. saatlerde astrositik son ayaklarda şişme, bu yapıların distal kutuplarına doğru enerji kullanımının artışını destekleyen sinsityal oluşum gösteren mitokondriyonlar aşırımlı elektron mikroskobu (TEM) ile görüntülenmiştir. Aktive olan astrositlerden salgılanacak olan sitokinleri içeren veziküller TEM, veziküllerin sitokin içeriği ise TEM immünogold tekniği ile izlenmiştir. İmmünohistokimya (İHK) görüntülemelerinde aynı saatlerde astrositik aktivasyona uygun olarak IL1β yüzeyel kortikal alanlarda daha çok bulunan yüzey bağlantılı astrositlerin hem GLs'de, hem de parankime doğru inen kısımlarında gözlenmiştir. GLp'de astrosit son ayaklarının perivasküler yerleşimlerine uygun olarak aktivite artışı saptanmıştır. TNFα hem GLs hem GLp'de noktasal, sitoplazmik ve yaygın olarak gözlenmiştir. IL6 ise hem inflamatuar hem nöroprotektif özelliklerinden ve muhtemelen diğer 2 sitokine göre biraz daha geç ve az ifade edilmesinden dolayı GL'de belirgin bir paternde görüntülenememiştir. IL1R1, IL1β dağılımına benzer şekilde hem GLs hem de GLp'de izlenmiştir. Nİ'nun 4. saatinde, farelerin GL'sini içeren yüzeyel kortekslerinde Western blotlama ile IL6 ve IL1β'nın anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. Bu bulgular, İSV LPS ile indüklenen Nİ'nin erken döneminde astrositlerde ve GL'de inflamatuar değişikliklerin ortaya çıktığını ve ND hastalık süreçlerinde astrositlerin de önemli olduğunu düşündürmektedir.

Glia limitansLipopolisakkaritlerMikroskopi-elektron+6
İlkan Tatar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evaporatif kuru göz hastalığı oluşumunda meibomius bez hastalığının ve nöromediyatörlerin rolü

Bu çalışmanın amacı; ekran kullanımının oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri ve bunların kuru göz bulgularıyla ilişkisini ve meibomius bez disfonksiyonunun (MBD) oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri incelemek, ve ekran kullanımı ile oluşan değişiklikler ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu değişikliklerin gözyaşı sitokin düzeyleri ve Substans P (SP) düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş , günde 4 saatten fazla ekran kullanımı olan 17 hasta, günde 4 saatten fazla ekran kullanımı ile birlikte MBD'si olan 17 hasta, ekran kullanımı günde 4 saatten az olan ve MBD'si olan 26 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı benzer olan, oküler yüzey hastalığı veya şikayeti olmayan sağlıklı 20 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Ekran kullanım süresi sorgulandı. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) değerlendirmesi, flöresein ve lizamin ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, meibografi ile MBD evrelendirmesi, in vivo konfokal mikroskopi ( VKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında GM-CSF, G-CSF, IFN-α, IFN-γ, IL-1β, IL-1RA, IL-2, IL-2R, IL-4, IL- 5, IL-6, IL-7, IL-8, IL-10, IL-12, IL-13, IL-15, IL-17, TNF-α, MCP-1, IP-10, MIG, RANTES, Eotaksin, MIP-1α, MIP-1β, EGF, FGF, HGF ve VEGF düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında SP düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Ekran kullanım süresi 4 saatin üzerinde olanlarda ve MBD olanlarda anlamlı olarak OSDI skorunun daha yüksek olduğu (p<0,001), flöresein ve lizamin ile korneal boyanmanın daha fazla olduğu (p=0,029), GKZ'nin kısaldığı (p<0,001) bulundu. Schirmer testi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. VKM ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Sinir tortuozitesi sadece MBD olanlarda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,024). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşında, sadece IL-6 düzeyi hasta gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,006). Gözyaşı SP düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,265). Ekran kullanım süresi ile OSDI skoru (p=0,014) ve SP düzeyi (p=0,011) arasında zayıf pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, ekran kullanımı süresinin uzamasının oküler yüzey ve gözyaşı filminde değişikliklere yol açtığı görülmüştür. Ekran kullanımı ile birlikte MBD olmasının oküler yüzey bulgularını ve semptomlarını şiddetlendirmediği görülmüştür. Ekran kullanımı veya hafif-orta MBD varlığında gelişen evaporatif kuru gözde, oküler yüzeyde anlamlı bir iltihabi cevabın oluşmadığı düşünülmüştür.

Göz hastalıklarıKuru göz sendromuMeibomian bezleri+3
Ahmet Alp Bilgiç
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Çocuk astım hastalarında remisyon döneminde salınan sitokin alarminleri ve sitokin moleküllerinin nazal sıvıda ve serumda biyobelirteç olarak değerlendirilmesi

Astım, T-helper hücreleri aracılıklı immun yanıtla karakterize, solunum yolunda gelişen kronik enflamatuvar bir bozukluktur. Günümüzde yaklaşık olarak 235 milyon kişi astım hastasıdır. Çocuk astım hastalarının zamanında tanısı konulup uygun şekilde tedavi edilmez ise sürekli acil servis poliklinik vizitleri, uyku bozuklukları, oyun ve aile aktivitelerinde kısıtlanma ve sonunda akciğer fonksiyonlarında geri dönüşü olmayan bozuklukların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Astım hastalığı sırasında T lenfositleri, nötrofil, makrofaj ve dendritik hücreler aracılığı ile immun yanıt oluşturulmaktadır. İmmun yanıt sonucu kanda sitokin moleküllerinin düzeyinde artış meydana gelmektedir. Çocuk hastalarda serum sitokin düzeylerini tespit etmek için kan örneğinin alınması invaziv ve nispeten zor bir yöntem olduğundan anksiyete, güvensizlik hissi ve korkuya yol açabilmektedir. Kan örneği alınmasına alternatif olarak burundan sürüntü örneğinin alınması non-invaziv ve kolay bir yöntem olduğundan çocuğa travmatik bir zarar vermemektedir. Bu araştırmada çocuk hastalarda astım tanısı ve takibini kolaylaştırmak için nazal sürüntü örneği içeriğindeki GM-CSF, IL-5, IL-6, IL-13 ve IL-33 sitokinlerinin düzeylerinin belirlenmesi ve hastalığın remisyon döneminde periostin, TSLP, IL-4, IL-12 gibi sitokin alarmın düzeylerinin biyobelirteçlik açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocuk Astım Hastalarında Remisyon Döneminde Salınan Sitokin Alarminleri ve Sitokin Moleküllerinin Nazal Sıvıda ve Serumda Biyobelirteç Olarak Değerlendirilmesi Anahtar Kelimeler: çocuk; astım; remisyon; nazal sıvı; serum; Luminex

AstımBiyobelirteçlerNazal sekresyon+5
Mojtaba Doulatpanah
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mikroalbüminürili tip 2 diyabet hastalarında nefropati ve ateroskleroz ilişkisinde inflamatuvar biyobelirteçlerin rolü

Tip 2 Diabetes Mellitus (Tip2DM), dünyada yaygın olarak görülen bir kronik hastalıktır. Tip2DM'da gelişen endotel hasarına bağlı ortaya çıkan mikroalbüminüri (MAÜ) ve bu zeminde ilerleyen diyabetik nefropati (DN) hastalığın mikrovasküler komplikasyonlarının en önemlisidir. Bu çalışmanın amacı da, serum inflamasyon biyobelirteçleri (Monosit Kemoatraktan Protein-1 (Monocyte Chemoattractant Protein - MCP-1), Interlökin-6 (Interleukin-6 - IL-6), Interlökin-10 (Interleukin-10 - IL-10), Tümör Nekrozis Faktör-α (Tumor Necrosis Factor - TNF-α) ve Yüksek Duyarlı C-Reaktif Protein (High Sensitive C-Reactive Protein - Hs-CRP) ile DN ve ateroskleroz arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bunun için MAÜ'sü olan ve olmayan toplam 80 Tip2DM'lu hastada Multipeks Assay yöntemiyle saptanan inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeyleri ile DN'nin göstergesi olan MAÜ ve aterosklerozun göstergesi olan Ayak-Bilek Brakiyal İndeksi (Ankle Brachial Index - ABİ) ve kardiyometabolik belirteçler birlikte değerlendirilmiştir. Verilerin istatiksel analizi Student t Testi ve Pearson Coleration analizi ile yapılmıştır. Çalışmanın verilerine göre, MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeylerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde, her iki grupta ABİ ortalamalarına bakıldığında ABİ değerleri 0.9-1.3 aralığında ve normal değerlerdedir. MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı bir fark yoktur. MAÜ'lü hastalarda inflamatuvar biyobelirteçler olan IL-6, IL-10, MCP-1 ve TNF-α ile kardiyometabolik belirteçler olan Tkol, TG ve LDL arasında orta ya da güçlü korelasyon vardır. Belirtilen inflamatuvar biyobelirteç miktarları arttıkça kardiyometabolik belirteçler de anlamlı olarak artmaktadır. Bununla birlikte MAÜ'lü hastalarda aterosklerozda belirleyici faktör olan ABI ile inflamatuvar biyobelirteçler ve kardiyometabolik belirteçler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak, Tip2DM'li hastalarda inflamatuvar belirteçlerin erken nefropati tanısında görülen MAÜ ve ateroskleroz göstergesi olan ABI ölçümleri ilk kez birlikte araştırılmıştır. Tip2DM'lu hastalarda geniş kohortlarla, MAÜ subgrupları oluşturarak ya da prospektif tasarımla yapılacak yeni çalışmalar, DN ve ateroskleroz ilişkisini daha iyi anlamamıza neden olabilir.

AterosklerozAyak bileğiBiyobelirteçler+7
Hasip Çirkin
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leptin hormonunun OVCAR-3 ve MDAH-2774 over kanseri hücre serilerinde hücre çoğalmasına etkileri ve sitokin/büyüme faktörü değişimleri

Obezite çeşitli kanser tiplerinin gelişimiyle sıkı bağlantılı bir hastalıktır. Epidemiyolojik ve deneysel çalışmalar beslenme ve kanser arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Obezitenin, kanser riskini hangi biyolojik mekanizmalarla ve nasıl etkilediğine dair yapılan çalışmalar; farklı kanser türleri için farklı mekanizmaların söz konusu olabileceğini göstermektedir. Obez hastalarda leptin seviyelerinin normal populasyona göre daha yüksek olduğu bilinmektedir. Overde leptin reseptörü eksprese olması ve foliküler sıvıda leptin bulunması leptinin over fonksiyonlarında rolü olduğunun göstergesidir. Bu çalışmada leptinin over kanseri hücrelerinde (OVCAR-3 ve MDAH-2774) hücre çoğalmasına ve sitokinlerin seviyeleri üzerindeki etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 ve MDAH-2774 hücre hatlarında artan konsantrasyonlarda leptin uygulamasının (0.5-400 ng/ml) 24, 48 ve 72 saat sonunda hücre çoğalması üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla XTT testi, sitokin miktarlarındaki değişimleri belirlemek amacıyla sitokin array (Human Cytokine Array C5, RayBiotech) yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ANOVA ve ardından Dunnett's istatistiksel analizleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan hücre hatlarında leptin uygulamasının hücre çoğalmasını artırdığı gözlenmiştir. 48 saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 hücre hattında 50 ng/ml leptin uygulaması ile 24. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %187.4 oranında çoğalması ile maksimum etki görülmüştür. 24 saat serum açlığına bırakılan MDAH-2774 hücre hattında ise 25 ng/ml leptin uygulaması ile 72. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %127.1 oranında çoğalması ile maksimum etki gözlenmiştir. Leptin uygulaması sonucu her iki hücre hattında da interlökin ailesinden IL-3 ve IL-10 seviyelerinde artış, IL-2 seviyelerinde azalma, kemokinlerden MCP-2/CCL8 ve MCP-3/CCL7 seviyelerinde azalma ve insülin benzeri çoğalma faktörü bağlanma proteinleri (IGFBP) IGFBP-1, IGFBP-2 ve IGFBP-3 miktarlarında artış görülmüştür. OVCAR-3 hücre hattında leptin uygulaması ile interlökin ailesinden IL-1 seviyesinde artış belirlenmiştir. MDAH-2774 hücre hattında ise antianjiyojenik özellikteki IFN- γ miktarında azalma, inflamatuvar bir sitokin olan TGF- β miktarında artış görülmüştür. Epidemiyolojik araştırmalar, obezitenin over kanseri insidansını arttırdığını, yaşam süresini ve nüks riskini arttırdığını göstermektedir. Bu çalışma klinik gözlemlerin altında yatan ve henüz tam olarak aydınlatılmamış olan moleküler mekanizmalar açısından bir kaynak oluşturabilir. Anahtar kelimeler: Leptin, over kanseri, obezite, sitokin, serum açlığı.

Büyüme maddeleriHormonlarHücre dizisi+6
Fatih Dinçer
Ege University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Maternal depresyonun sıçan yavrularında hipotalamik nöroinflamasyon gelişimine etkisi

Gebelik sırasında ve doğumdan sonra gelişen maternal depresyon önemli bir halk sağlığı problemi olarak tanımlanmaktadır. Maternal depresyon hem annenin hem de yavrunun sağlığı ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Gebelik sürecinde gelişen depresyon ve tedavisinin epigenetik olarak yavruyu etkilediği bilinmektedir. Majör Depresif Bozukluğun etiyolojisi son derece karışıktır ve tam olarak aydınlatılamamıştır. Nöroinflamasyon, depresyon etiyolojisinde yaygın olarak kabul edilen bir hipotez olarak değerlendirilmektedir. Bu tez projesinde deneysel maternal depresyon modeli oluşturulan sıçanların birinci kuşak yavrularda nöroinflamasyonla ilişkili kinürenin yolağı metabolitlerinin hipotalamik gen ifadesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gebe sıçanlara kronik hafif stres modeli (KHS) ve antidepresan tedavisi kapsamında kontrol (K), sertralin (S), depresyon (D) ve depresyon+sertralin (D+S) grupları oluşturularak postnatal 1., 30. ve 150. günlerde yavrularının hipotalamus dokuları alınmıştır. Hipotalamus dokularında total RNA izolasyosyon sonrası, cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. Kinürenin yolağı, pro- ve antiinflamatuar sitokin genlerinin (IDO1, HAAO, AADAT, KMO, IL1β, IL6, TNFα, TGFβ ve IL10) mRNA düzeyinde ifadeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qPZR) analizi ile belirlenmiştir. Yenidoğan (1. gün) sıçanlarda depresyon grubunda artmış olan HAAO ifadesi D+S grubunda anlamlı oranda baskılanmıştır. Sertralin uygulamasının IL6 ifadesini K ve D+S gruplarına göre artırdığı gözlenmiştir. Diğer genlerde ekspresyon düzeyleri değişmemiştir. Ergen (30. gün) sıçanlarda KMO ve TNFα genlerinin depresyonda ifadeleri artmıştır. Antiinflamatuar TGFβ geninin ifadesi depresyonda azalmıştır. Sertralin uygulaması ile TGFβ ve IL10 ekspresyon seviyesinde artış gözlenmiştir. Erişkin (150. gün) sıçanlarda depresyon grubunda artmış olan KMO, HAO ve IL6 ifadesi sertralin uygulaması ile baskılanmıştır. Bulgular, maternal depresyonun kinürenin ve sitokin genlerinin ekspreyonunu değiştirdiğini göstermiştir. Sonuçlar gebelikte yaşanan depresyonun inflamatuar mekanizmalar ile yeni nesil yavruları etkilediğini göstermiştir. Bu sonuçlar yavruların ileride yaşayabileceği psikopatolojik durumla ilişkisini desteklemektedir.

Depresyon-postpartumHayvan deneyleriHipotalamus+7
Elif Dinçer
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut herpes zoster geçiren diabetes mellitus'lu hastalarda immünolojik belirteç seviyelerinin postherpetik nevralji gelişimindeki etkisi

Amaç: Nöropatik ağrı somatosensöriyel sistemin bir lezyonu veya hastalığından kaynaklanan bir ağrıdır ve patogenezi halen net olarak ortaya konulamamıştır. Tüm dünyada yapılan son çalışmalar immünolojik mekanizmaların etkin rol oynadığını düşündürmektedir. Bu çalışmada Akut Herpes Zoster (AHZ) geçirmekte olan hastalarda, bir nöropatik ağrı sebebi olan Postherpetik Nevralji (PHN)' ye ilerlemesinde immün mekanizmaların rolü ve Diyabetes Mellitus' un immün belirteçler üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Yöntem: Akut Herpes Zoster sonrası nöropatik ağrısı olan 20 hasta çalışmaya alındı. Diyabetes mellitusu olan 10 hasta grup I ve diyabetes mellitusu olmayan 10 hasta grup II olarak iki gruba ayrıldı. İlk başvuru anında hemogram, C- Reaktif Protein (CRP), sedimentasyon (ESR), hemoglobin A1c, kan glukozu ölçümleri çalışıldı. Aynı kan örneklerinden, immünolojik belirteç seviyeleri çalışıldı. Hastalar düzenli aralıklarla kontrollere çağırılarak 3. aydaki kontrol muayenesinde alınan kan örneklerinde kontrol kan değerleri ve immünolojik belirteç seviyeleri çalışıldı.Hastaların ağrı şiddetini ölçmek için nümerik derecelendirme skalası (NRS), ağrının uykuya etkisini ölçmek için uyku interferans skorlaması (SIS) ve nöropatik ağrının değerlendirilmesinde DN4 ağrı skorlaması kullanıldı. Çalışmamızda nöropatik ağrının oluşumunda ve kronikleşmesinde immünolojik mekanizmaların rolünü değerlendirmek amacıyla literatüre uygun olarak, CD3+, CD4+, CD8+, T regülatuar (Foxp3), NK (defektif, sitotoksik ve regulatuar subünitleri) NK CD56 (bright ve dim subünitleri) ve NK CD57 hücre düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan grup I ve II deki hastaların demografik özellikleri benzerdi. Rutin laboratuvar tetkikleri arasında grup II' deki hastaların tedaviyle crp ve sedimentasyon (ESR) değerleri anlamlı olarak azalırken; diyabetik grupta anlamlı değişim olmadı. İmmünolojik belirteçlere bakıldığında ise grup I ve II' deki hastaların değerleri kıyaslandığında NK defektif subset başlangıç anında ve tedavi sonunda çalışılan değerler istatistiksel olarak farklıydı. Grup içinde başlangıç ve 3.aydaki immün belirteç değişimlerine bakıldığında ise; diyabetik grupta CD3+, CD4+, CD8+ değerleri tedaviyle anlamlı olarak azalırken, diyabetik olmayan grupta NK hücre alt grupları olan defektif subset ve regülatuar subset değerleri anlamlı olarak azaldı. Bunun dışındaki grup I ve II deki diğer immünolojik marker seviyelerin değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamızda diyabetes mellitus varlığının, zona ağrısının kronikleşerek postherpetik nevraljiye dönüşmesinde ve sitokinler üzerinde etkisinin gösterilmesi hedeflenmiştir. Diyabetes mellitus varlığından bağımsız olarak hastalığın erken döneminde uygun tedavi başlanan hastalarda ağrının kronikleşmesinin önüne geçilebilir. Postherpetik Nevralji gelişen hastalarda diyabetes melltiusun immün belirteçler üzerindeki etkisinin araştırılması için daha geniş çaplı randomize prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca AHZ' ye bağlı nöropatik ağrı semptomlarının kontrol altına alınmasında kullanılan gabapentinoid türü adjuvan ajanların sitokin düzeyleri üzerine inhibisyon yapma olasılığı da göz önünde bulundurulmalı ve sağlıklı kontrol grubunu da içeren geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Postherpetik Nevralji, Nöropatik ağrı, sitokinler, diyabetes mellitus

AğrıBiyobelirteçlerDiabetes mellitus+4
Numan Demiralp
Necmettin Erbakan University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

BV2 mikroglial hücrelerinde LPS ile indüklenen inflamasyonda oluşan sitokin değişimlerinin tespit edilip, CRP ve Kininogen-1'in deiminasyonunun western blot ile araştırılması

Nörodejenerasyon; prevalansı hızla artan ve tedavide güçlükler yaşanan birçok nörodejeneratif hastalığın ortak özelliğidir. Posttranslasyonel modifikasyonlardan biri olan deiminasyon (sitrülinasyon) inflamasyona bağlı olarak meydana gelebilir ve bu modifikasyondan Peptidil arjinin deiminaz (PAD) enzimleri sorumludur. Bu çalışmada BV2 mikroglial hücre hattına nöroinflamasyon oluşturmak için LPS uygulaması yapıldı ve sitokinlerden IL-1β'da anlamlı artış gözlemlendi. PAD2, hedeflediğimiz proteinler olan CRP ve Kininojen'deki değişimi belirlemek için RT-PCR yapıldı. PAD2 ekspresyon seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. Fakat Kininojen ve CRP ekpresyonunda anlamlı bir değişiklik olmadı. Deimine proteinlerin tanımlanabilmesi için F95 antikoru ile Western blotlama yapıldı. CRP için beklediğimiz bölgede bant saptandı ve CRP'nin deiminasyon adaylarından biri olabileceği görüldü. PAD ekspresyon seviyesindeki düşüşe rağmen çeşitli protein gruplarında deiminasyon tanımlandı. Bu durum daha çok enzimin aktivitesi ile bağlantılı olarak görülmektedir.

BiyokimyaC reaktif proteinKininogen 1+6
Gamze Demirel
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda serum tweak, CD163 ve FN14 düzeyleri ile subklinik ateroskleroz ilişkisi

Romatoid artrit (RA) etiyolojisi tam olarak bilinmeyen kronik, sistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. RA'da koroner arter hastalığı riskinin genel popülasyona göre arttığı ve klinik bulgu vermeden yıllar önce başladığı bilinmektedir. Ateroskleroz riskindeki bu artışın her iki hastalığın patogenezinde ortak rol oynayan inflamasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. TWEAK, doku yapım-yıkımının düzenlenmesi, anjiogenez ve proinflamatuvar sitokinlerin salınımının uyarılması gibi çeşitli işlevleri bulunan TNF ailesinden, tip 2 transmembran glikoprotein yapısında bir sitokindir. Ateroskleroz patogenezinde TWEAK'in Fn14 reseptörü ile etkileşiminin rol aldığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; RA hastalarında serumda TWEAK ve reseptörlerinin (Fn14 ile CD163) düzeylerini değerlendirmek ve vasküler hasar ile ilişkisini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya; 100 RA hastası ile kontrol grubu olarak yaş ve cins uyumlu 50 spondiloartrit (SpA) hastası ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta ve kontrollerin serum örneklerinde çözünebilir TWEAK, CD163 ve Fn14 düzeyleri ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Ateroskleroz değerlendirmesi için ekokardiyografi ile karotis intima-media kalınlığı (KİMK), aortik gerilim, sertlik ve elastikiyet parametreleri ölçümlenmiştir. RA hastalarında, SpA ve sağlıklı kontrollere göre serum TWEAK düzeyleri belirgin derecede düşük (p=0.05), Fn14 düzeyleri ise belirgin derecede yüksek (p<0.01) bulunmuştur. Aynı zamanda biyolojik tedavi alan ve seropozitif olan RA hastalarında Fn14 düzeyleri daha yüksek bulunmuş ve hastalık süresi ile pozitif yönde korele olduğu görülmüştür (r=0.38, p<0.01). CD163 düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. Kardiyovasküler ölçümlerde, KİMK'na göre gruplar arasında fark görülmezken, RA hastalarında sağlıklı kontrollere göre aortik sertliğin daha yüksek (p=0.03), aortik gerilimin ve elastikiyetin ise daha düşük olduğu (sırasıyla p=0.03 ve p=0.02) görülmüştür. Çok değişkenli analizlerde kardiyovasküler parametreler ile sadece yaş arasında bağıntı olduğu görülmüştür. Sonuç olarak; RA hastalarında subklinik aterosklerozun arttığı gösterilmiş ve serumda vasküler hasarın varlığını destekleyen bulgu olarak TWEAK düzeylerinin düştüğü, Fn14 düzeylerinin ise azaldığı ortaya koyulmuştur. Bu biyobelirteçlerin RA hastalarında ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymaya yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

AortAort hastalıklarıArtrit-romatoid+6
Mehtap Üçer
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olgularında kan IL-10, IL-12, IL-17, IL-27 seviyeleri

Giriş ve Amaç:. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) dünya çapında ileri yaş bireylerde geri dönüşsüz körlüğün en önemli sebebidir. İnflamasyon, bir çok faktörle birlikte YBMD patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı; YBMD hastalarında kan IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 seviyelerinin tespit edilmesi ve YBMD patogenezindeki rolünün değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 50 yaş üstünde, 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar kuru tip YBMD, yaş tip YBMD ve kontrol olarak 3 farklı gruba ayrıldı. Hastalardan periferal kan örnekleri alınarak IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri ölçüldü. Sonuçlar: Yirmi dokuz hasta yaş tip YBMD, 27 hasta kuru tip YBMD ve 23 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ile yaş tip YBMD ve kuru tip YBMD hastalarında serum IL-10, IL-12, IL-17 ve IL-27 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Tartışma: YBMD'nin her iki tipinde serum IL seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmamaktadır. Bu sonuçların YBMD multifaktöriyel bir hastalık olduğu için etyolojisinde sadece inflamasyon değil birçok faktörün sorumlu tutulması ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz.

Göz hastalıklarıMakula dejenerasyonuRetina+6
Nazlı Gül Yalçın
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertil erkeklerin sperm örneklerinde C-MET (hepatosit büyüme faktörü / skatter faktörü reseptörü) ve hgf (hepatosit büyüme faktörü) etkilerinin değerlendirilmesi

Hepatosit büyüme faktörü, pek çok organ ve dokuda güçlü mitojenik aktiviteye sahip pleiotropik bir sitokindir. C-met, tirozin kinaz aktivitesi olan bir transmembran glikoproteini olup hepatosit büyüme faktörü reseptörü olarak görev yapar. Bu çalışmada hepatosit büyüme faktörü ve c-met'in sperm motilitesi ve erkek infertilitesi üzerine etkisi araştırıldı. Çalışma ileriye dönük, kontrollü, tesadüfi olmayan, tek merkezli bir klinik çalışma olarak tasarlandı. Çalışma Mart 2015 ile Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmada kontrol ve çalışma grubu olmak üzere iki grup mevcuttu. Kontrol grubu çocuk sahibi olan, sağlıklı ve çalışmaya katılmak için gönüllü erkek bireylerden oluştu. Kurumun Invitro Fertilizasyon Birimi'ne müracaat eden ve erkek infertilitesi tanısı alan bireyler ise çalışma grubuna dahil edildi. Çalışmaya dahil olan tüm bireylerden sperm örnekleri alınarak ikiye bölündü. Örneklerden biri taze olarak incelenirken, diğeri donduruldu ve uygun koşullarda saklandı. Taze örneklerde c-met ekspresyon, dondurulan örneklerde hepatosit büyüme faktörü düzeyleri ölçüldü. Birincil sonuç ölçütleri, hepatosit büyüme faktörü ve c-met ekspresyonu değeri, ikincil sonuç ölçütleri ise sperm sayısı, morfolojisi ve motilitesi olarak belirlendi. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-60 yaş arası toplam 92 birey dahil edildi. Kontrol grubunda 31, çalışma grubunda 61 birey mevcuttu. Hepatosit büyüme faktörü düzeyi, kontrol grubunda; c-met ekspresyon düzeyi, çalışma grubunda daha yüksek saptanmış olup, istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Tüm olgularda sperm motilite yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında pozitif, sperm konsantrasyonu ve sperm morfoloji yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında negatif korelasyon izlendi. Sonuç olarak reseptör c-met ve ligandı hepatosit büyüme faktörü, erkek spermatogenez, sperm motilitesi ve fertilizasyon kapasitesinde temel düzenleyicilerden birisi olarak görünmektedir. Erkek infertilitesi için gerek etiyolojinin belirlenmesi, gerekse patogenezde değerli bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Erkek infertilitesi, sperm motilitesi, c-met, hepatosit büyüme faktörü

Büyüme maddeleriHepatositlerKısırlık+3
Başak Özge Kayan
Demiroğlu Bilim University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Harpagophytum procumbens ekstraktı'nın deneysel rat kolit modelinde koruyucu etkilerinin araştırılması

Ülseratif kolit, kolonda nötrofil infiltrasyonu, epitel hücre nekrozu ve ülserasyon ile karakterize, etiyolojisi bilinmeyen kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Harpagophytum procumbens bitkisinin kökleri, Güney Afrika'da uzun yıllardır romatizma ve ağrı tedavisinde tamamlayıcı tıpta kullanılmaktadır. Çalışmada, ratlarda deneysel olarak oluşturulan kolit modelinde Harpagophytum procumbens ekstraktının proinflamatuar sitokinler, oksidatif stres, apoptozis ve antioksidan parametreler üzerine olası koruyucu etkileri araştırıldı. Toplam 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele beş eşit gruba ayrıldı. Kontrol grubuna fizyolojik tuzlu su (FTS) 14 gün boyunca oral yolla 2 ml ve 14. günün sonunda intrarektal olarak 2 ml uygulandı. Harpagophytum procumbens (HP) grubu için; 14 gün boyunca HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS'de oral olarak uygulandı. Kolit grubuna FTS 14 gün oral yolla 2 ml ve 14. gün sonunda 2 ml % 3'lük asetik asit intrarektal olarak uygulandı. Kolit+HP grubunda 14 gün süreyle HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS içinde oral olarak uygulandı ve 14. günün sonunda % 3'lük asetik asitten 2 ml intrarektal olarak uygulandı. Kolit+Sülfasalazin (SS) grubuna 100 mg/kg sülfasalazin 14 gün oral, 14. gün sonunda ise 2 ml %3'lük asetik asit intrarektal infüze edildi. Her grubun son uygulamasından 24 saat sonra 4-5 ml kan örneği ve 5 cm distal kolon alındı. Bu çalışmada kolon doku kesitleri histopatolojik ve immunohistokimyasal (Bcl-2, Bax) olarak değerlendirildi. MDA, SOD, TAS, NO, TNF-α, IL-6, seruloplazmin ve sialik asit serumda analiz edildi. Kolit grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde anlamlı bir artış, SOD, TAS ve seruloplazmin düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre azalan SOD, TAS ve seruloplazmin değerlerinde istatiksel olarak önemli bir artış, artan MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde istatiksel olarak önemli bir azalma belirlendi. Kolon dokusunun histopatolojik incelemesinde kolit grubunda; mukozal yapının kaybı, enflamatuar hücre infiltrasyonu, kript apse oluşumu, ödem, konjesyon ve goblet hücre deplesyonunda artış, Kolit+HP grubunda ise HP'nin ılımlı bir koruyucu etki gösterdiği belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirme sonucunda Kolit grubunda Kontrol grubuna göre apoptozisin arttığı (Bcl-2 de düşüş, Bax da artış), Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre apoptozisin azaldığı gözlemlendi. Sonuç olarak; ülseratif kolitte Harpagophytum procumbensin oksidatif stres, proinflamatuar sitokinler, lipit peroksidasyonu, antioksidan ve apoptoz parametreler üzerine koruyucu etki gösterebileceği kanısına varıldı.

AntioksidanlarApoptozisBitki özütü+6
Mustafa Erkek
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00

Related subjects