Socio-demographic characteristics
207 theses under this subject heading
Üçüncü basamak bir hastanenin aile hekimliği polikliniğine başvuran hastaların kırsal ve kentsel bölgede yaşamalarına göre geleneksel ve tamamlayıcı tıp konusundaki bilgi ve tutumları
Giriş ve Amaç: İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen öncelikli amaçlardan biri sağlıklı olmaktır. Toplumların, modern tıptaki gelişmelerden önce, sağlık için uyguladıkları yöntemleri içinde yaşadıkları coğrafyaya, kültürlerine veya inançlarına göre şekillendirdikleri görülür. Dünyada ve ülkemizde, konvansiyonel tıp dışı yöntemlere olan talep artmıştır. Bu çalışmada, Çorum ilinde kentsel ve kırsal bölgede yaşayan halkın, yaygınlığı giderek artan geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ile ilgili bilgi ve tutumlarını araştırmak, bunu etkileyen faktörleri ortaya koyabilmek ve buradan elde edilen verilerle halk sağlığına ve literatüre katkı sağlayabilmektir. Gereç ve Yöntem: T.C. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin kentsel ve kırsal yaşam bölgelerine göre gruplandırılarak 10 Mart – 31 Mart 2021 tarihleri arasında katılımı ile kesitsel-tanımlayıcı bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile çalışma ekibi tarafından oluşturulmuş geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) konusundaki bilgi ve tutumları sorgulayan anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 385 kişi katıldı. Katılımcılardan 277 (%71,9) kişi kentsel bölgede yaşayan katılımcılardan, 108 (%28,1) kişi kırsal bölgelerde yaşayan katılımcılardan oluşmaktaydı. Kentsel bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalaması 40,59±11,95 yıl, kırsal bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalamaları 41,01±14,61 yıl idi. En az bir veya daha fazla GETAT yönteminin duyulması, kentsel bölgede %92,1 (n=255) kırsal bölgeye göre %76,9 (n=83) daha yüksek saptanmıştır (P<0,001). En sık duyulan yöntemlerin kentsel bölgede sülük tedavisi (Hirudoterapi) %79,1, kırsal bölgede %62 masaj terapisinin olduğu görülmüştür. Bu duruma etkili faktörler olarak, her iki bölgede de daha yüksek eğitim düzeyine sahip olunması ve aylık gelirin daha iyi olması arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptandı. GETAT yöntemi uygulatılmasında ise yaşam bölgeleri arasında istatistiksel anlamlı fark olmamakla birlikte, kentsel bölgede yaşayan 255 kişiden 130'u (%51,0), kırsal bölgede yaşayan 83 kişiden 36'sı (%43,4) en az bir veya daha fazla GETAT yöntemi uygulattıklarını belirtmiştir (P=0,229). Her iki bölgede de masaj terapisinin en sık uygulatılan uygulama (kentsel bölgede %27,1, kırsal bölgede %21,3) olduğu görülmüştür. Kentsel bölgede yaşayanlar GETAT yöntemlerini en sık sırasıyla; %62,5 internet, %54,3 televizyon, %50,8 arkadaş çevresinden duyduklarını belirtirken, kırsal bölgede yaşayanlarda ise en sık %63,4 televizyon, sonrasında %48,8 ile internet ev %47,5 ile arkadaş çevresinden duyduklarını belirtmişlerdir. Katılımcıların GETAT yöntemlerini uygulatmayı düşündüğünde en sık danışacağı kişiler; kentsel bölgede %84,3, kırsal bölgede %89,5 ile aile hekimleri olduğu gözlendi. Sonuç: Kentsel ve kırsal bölgede yaşayanlar arasında GETAT yöntemleri farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılıkta eğitim durumu ve aylık gelir durumu etkili faktörler olarak saptanmış olsa da sosyokültürel etkinin ve yaşam alanına özgü faktörlerin etkisi de bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Geleneksel ve Tamamlayıcı tıp, Kentsel, Kırsal
1925-1928 yılları arası Türkiye Cumhuriyeti Salnameleri (Kütahya)
Çalışmanın temel amacı, Harf İnkılabından önce, Osmanlıca olarak basılmış olan Salnamelerden yararlanarak Cumhuriyetin ilk yıllarında Kütahya'nın sosyal, ekonomik ve demografik yapısını değerlendirmektir. Bu amaç doğrultusunda, 1925-1928 yılları arasında yayımlanmış olan üç adet devlet salnamesinin ve bir adet Türkiye Salnamesinin Kütahya bölümleri, birebir transkribe edilmiştir. Daha sonra bu metinlerdeki verilerden yola çıkılarak Kütahya hakkında değerlendirme yapılmıştır. Salnamelerden yararlanarak, yapılan bu değerlendirmelerde Kütahya'nın tarihi, sınırları, idari taksimatı, nüfus ve nüfus olayları, ticari faaliyetleri, hayvancılık, ormancılık, madencilik, sanayi, tarımsal faaliyetler hakkında bilgiler verilmiştir. Ayrıca, o dönemde Kütahya ve ilçelerinde faaliyetlerini sürdüren esnafların isimleri ve uğraştıkları ticari alanlar da tespit edilmiştir. Bunlardan başka Kütahya ve kazalarındaki şirketler, kaplıcalar; Kütahya'yı çevre il ve ilçelere bağlayan yollar; bankalar ve vilayet dahilinde çıkan gazeteler hakkında bilgilere ulaşılmıştır. Salnamelerden elde edilen bir diğer bilgi de Kütahya'da görev yapan devlet görevlilerinin isimleridir. Bu görevlilerden yola çıkılarak Kütahya'daki devlet kuruluşları hakkında da bilgi sahibi olmak mümkün olmuştur. Elde edilen bilgiler değerlendirildiğinde, salnamelerin yerel tarihler için ana kaynak niteliğinde olduğu teyit edilmiştir. Bu doğrultuda salnameler için yerel tarih araştırmacılarının vazgeçilmez kaynaklarından birer arşiv değerinde olduğu kesin olarak söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Kütahya, Salname, Cumhuriyet, Sosyal ve Ekonomik, Demografik, Gediz, Uşak, Simav, Emet, Tavşanlı
Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine gönderilen adli psikiyatrik olgularda sosyodemografik, klinik ve suça ilişkin özelliklerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na adli makamlar tarafından gönderilen olguların sosyodemografik özellikleri, gönderilme nedenleri, psikiyatrik tanıları, kullanılan tanı ölçekleri, madde kullanımı ve tekrarlayıcı suç öyküsü, yapılan konsültasyonlar, değerlendirme sonucu oluşan tıbbi kanaatler ve suça ilişkin özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız hakkında adli rapor düzenlenmiş hasta dosyalarının incelendiği retrospektif, tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmanın evreni, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine yönlendirilen ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan, 01.01.2014-31.12.2020 tarihleri arasında hakkında rapor düzenmiş olan 1444 olgudan oluşmaktadır. Olguların tıbbi dosyaları, gelen, gönderilen evrak kayıtları ve adli raporları geriye dönük olarak incelenmiştir. Olguların tanı ve suç türleri ile eğitim, ikamet bölgeleri, göç durumları, yaş grupları, gönderilme nedenleri, gönderen kurumlar, tanılar, tıbbi kanaatler, uyuşturucu madde kullanım durumları, tekrarlayıcı suçluluk ile arasındaki ilişki incelendi. Tanımlayıcı istatistikler kategorik değişkenler için sayı veya yüzde ile verilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen olguların %80,2'si ceza hukuku (n=1158), %19,8'inin ise medeni hukuk (n=286) kapsamında olduğu, %62,5(n=902)'unda faillerin, %17,3(n=250)'ünde mağdurların değerlendirildiği, %64,1(n=925)'inin yetişkin, %35.9(n=519)'unun çocuk, %75,5'i (n=1090) erkek, %24,2'si (n=349) ise kadın, en fazla olgunun 18-35 yaş aralığında (n=721, %49,9), en az olgunun ise 60 yaş üstü aralığında olduğu, % 35,5(n=433)'inin birden fazla kez suça karışmış, % 65,5(n=821)'inin ilk defa bir suça karıştığı, %53,9(n=778)'unu sosyoekonomik seviyesi düşük bölgelerde ikamet edenlerin, %60,5(n=874)'ini Gaziantep iline kayıtlıların, %2,5(n=36)'ini Suriye'den gelenlerin, eğitim durumuna göre en kalabalık grubu (%64,9 n=764) 'unu ilkokul ve ortaokul mezunlarının, en seyrek grubu (%2,8 n=34) üniversite mezunlarının oluşturduğu, en fazla cezai ehliyet hususunda(n=877, %60,7), ikinci sıklıkta TMK 432 kapsamında rapor istendiği, en fazla yaralama suçu (n=309, %21,4), ikinci sıklıkta mala karşı işlenen suçlar (n=290, %20,1) ve sonra cinsel suçlar (n=288, %19,9) en az ise terör suçu (n=25, %1,7) işlendiği, tüm olgularda en fazla sağlıklı (n=604, %41,8) tanısı, sonra mental retardasyon (n=185, %12,8) ile şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar(n=139, %9,6) ve bipolar bozukluk (n=126, %8,7) tanılarının, en az konulan tanının DEHB (n=11, %0,8) tanısı, eşlik eden en sık tanının kişilik bozukluğu (n=18,%40) olduğu, uyuşturucu-uyarıcı madde bakılan 484 olgunun %25(n=121)'inde uyuşturucu-uyarıcı madde pozitif, %75(n=363)'inde negatif saptandığı, medeni hukuk kapsamındaki olgulardan %43(n=123) 'ünün TMK 432 kapsamında, %15(n=43)'inin akıl hastası olup olmadığı, %19(n=55)'unun evlenmeye veya cinsel ilişkiye engel patolojisi olup olmadığı, %7(n=21)'sinin vesayet hususlarında değerlendirildiği saptanmıştır. Sonuç: Kişilerin suç işlerken, suçun mağduru olurken veya medeni haklarını kullanırken içinde bulundukları ruhsal durumların hukuki süreçlerde raporlanma süreci ile muayenede dikkat edilecek hususlar ve suçun önlenmesi ile ilgili öneriler ele alındı. Literatürde Adli tıpa gönderilen tüm olguların bütüncül olarak değerlendirildiği araştırma sayısının yok denecek kadar az olması çalışmamızın kıymetlendirilmesi açısından önemli bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Adli Psikiyatri, Suç, Ruhsal patoloji
Toksik tarama birimine başvuran madde kullanıcılarının sosyodemografik özelliklerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Toksik Madde Tarama Birimine madde kullanımı şüphesiyle adli birimlerce getirilen vakaların sosyodemografik özelliklerini incelemeyi amaçladık. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma; 24-03-2021 ile 24-03-2022 tarihleri arasında, verileri anket yöntemi ile elde edilmiş olup, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'nde yürütülmüş kesitsel tipte bir araştırmadır. Yaş, cinsiyet eğitim seviyesi gibi sosyodemografik özellikleri yanında hangi maddeyi ne kadar süredir kullandığı, madde kullanmaya başlamasına etki eden faktörleri, anne ve babanın; birlikte yaşama durumu, meslekleri, eğitim durumları, sağ olup olmadıkları gibi veriler toplanarak SPSS 22.0 programı ile istatistiksel analizi yapıldı. BULGULAR: Çalışma; dâhil edilme kriterlerini karşılayan 17 kadın, 131 erkek olmak üzere 148 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların benzer oranlarda sigara ve madde kullandığı, çoğunun madde kullanımına bağlı suç işlediği görülmüştür. Madde kullananların çoğunun ortaokul mezunu olduğu, il merkezinde yaşadığı, özel sektörde asgari ücret veya daha az ücretle çalıştığı, ebeveynlerinin birlikte yaşadıkları, ilkokul mezunu ve sağ oldukları görülmüştür. Madde kullanmaya başlamasına etki eden faktörün en yüksek oranda arkadaş olduğu görülmüştür. Katılımcıların yaş, cinsiyet sosyodemografik özellikleri ve ailelerinin sosyokültürel, sosyoekonomik ve eğitim özelliklerinin; sigara içme, alkol tüketimi ve madde kullanımı açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). Ailede alkol kullanımı ile kişinin alkol kullanması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,027). SONUÇ: Madde kullanımı ile mücadelede okul, aile, birey ve arkadaş çevresini kapsayan çok yönlü müdahale programları geliştirilmelidir. Eğitim sistemi, önleme programları geliştirmek ve uygulamak açısından en önemli yere sahiptir. Öğrencilere madde kötüye kullanımı, sağlık üzerine olumsuz etkileri, sosyal yaşamda yarattığı sorunlar gibi konularda eğitim programları hazırlanmalı ve uygulanmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Madde kullanımı; sosyodemografik özellikler
İlköğretim 4. ve 5. sınıf öğrencilerinin okula ait olma duyguları ve bazı sosyo-demografik özelliklerinin gösterdikleri istenmeyen davranışlarla ilişkisi
ÖZET İLKÖĞRETİM 4. VE 5. SINIF ÖĞRENCİLERİNİN OKULA AİT OLMA DUYGULARI VE BAZI SOSYO-DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNİN GÖSTERDİKLERİ İSTENMEYEN DAVRANIŞLARLA İLİŞKİSİ Betül OCAK Yüksek Lisans Tezi, İlköğretim Anabilim Dalı Danışman: Yrd. Doç. Dr. Songül TÜMKAYA Haziran-2004, 96 sayfa Arastana, ilköğretim okulu 4. ve 5. sınıflarındaki öğrencilerin okula ait olma duyguları ve bazı sosyo- demografik özellikerinin (sosyo- ekonomik düzey, cinsiyet, anaokuluna gitmiş olup- olmama durumu, anne ve babanın öğrenim durumu, kardeş sayısı, doğum sırası)gösterdikleri istenmeyen davranışlarla ilişkisini saptamayı amaçlamaktadır. Araştırmanın evrenini, 2003-2004 öğretim yılının bahar döneminde Osmaniye il merkezinde bulunan ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıf öğrencileri oluşturmuştur, örneklemini ise Osmaniye ilinin farklı sosyo- ekonomik düzeylerindeki 8 ilköğretim okulu oluşturmaktadır. Toplanan verilerin SPSS paket programıyla istatiksel analizleri yapılmıştır. Bunun için varyans analizi, t testi ve Scheffe- F testinden yararlanılmıştır. Araştırmada okuldaki aidiyet ihtiyaçları karşılanmayan öğrencilerin yüksek oranda istenmeyen davranış gösterdikleri saptanmıştır. Bunun yanı sıra çok kötü sosyo ekonomik düzeyden gelen öğrencilerin, erkek öğrencilerin, anaokuluna gitmemiş öğrencilerin, anne ve babasının öğrenim düzeyi düşük olan Öğrencilerin de yüksek düzeyde istenmeyen davranış gösterdikleri belirlenmiştir. Ancak, öğrencilerin doğum sıralarının ve sahip oldukları kardeş sayılarının istenmeyen davranış göstermelerinde etkili olmadığı saptanmıştır. Anahtar Sözcükler:İstenmeyen davranış, okula ait olma ihtiyacı, Sosyo Ekonomik Düzey, anne- baba öğrenim düzeyi, anaokul yaşantısı, doğum sırası, kardeş sayısı, cinsiyet
Aleksitiminin psikiyatri ve hipertansiyon hastalarında ve normal popülasyonda görülme sıklığı ve bunların bazı sosyo-demografik özelliklerle ilişkisi
ÖZET Duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk, düşlem (fantazi) sınırlılığı ve işlemsel düşünme (operational thinking) özellikleriyle tanımlanan aleksitiminin, hem sağlıklı hem de psikosomatik ve psikiyatrik hasta popülasyonlarında yaygın olduğu düşünülmektedir. Bu araştırmada, psikosomatik bozukluklara özgü bir kişilik boyutu olarak bilinen aleksitiminin, psikiyatrik, psikosomatik ve normal kişilerde görülme sıklığı ve bunun bazı sosyo-demografik özelliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmanın diğer bir amacı ise depresyon ile aleksitimi arasındaki ilişkiye bakmaktır. Aleksitimiyi değerlendirmek için "Toronto Aleksitimi Ölçeği" kullanılmıştır. Depresyonu değerlendirmek için ise "Beck Depresyon ölçeği" uygulanmıştır. Sosyo-ekonomik düzeyi belirlemek amacı ile araştırmacı tarafından geliştirilen ve güvenirlik katsayısı.85 olarak bulunan "Sosyo-ekonomik Düzey Ölçeği" verilmiştir. Araştırmanın amacına uygun olarak ilişkisel tarama modeli uygulanmıştır ve üç örneklem grubu ile çalışılmıştır. DSM-IV tanı ölçütüne göre depresyon ve somatoform tanısı alanlar psikiyatrik grubu; esansiyel hipertansiyon bozukluğu olanlar psikosomatik grubu; psikosomatik ve psikiyatrik hastalığı olmadığını bildirenler ise kontrol grubunu oluşturmuşlardır. Araştırmaya toplam 234 denek katılmıştır. Araştırma sonucunda aleksitiminin en sık psikiyatrik grupta rastlandığı ve bunu psikosomatik ve kontrol grubunun izlediği saptanmıştır (%67.9 > %57.7 > %38.5). Depresyon ile aleksitimi arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Sosyo-demografik özelliklere bakıldığında her üç grupta aleksitimiyle cinsiyet arasında ilişki olmadığı sosyo-ekonomik düzey ile ise ilişkili olduğu bulunmuştur. Psikiyatri ve hipertansiyon gruplarında yaş ve eğitim düzeyinin aleksitimi ile ilişkisiz olduğu ancak kontrol grubunda ilişkili olduğu bulunmuştur. III
Comparison of allergic asthma-related factors according to socioeconomic characteri̇stics among children and adolescents in health centers in Mosul, Iraq
In health facilities in Mosul, Iraq, the study's objective is to investigate and analyze the effects of various socioeconomic parameters, such as age, gender, socioeconomic status, level of education, etc., on elements connected to allergic asthma (AA) in young people. This study examined the prevalence of asthma and related risk factors in 290 children and adolescents with asthma aged 6 to 17 years who received medical care in these healthcare facilities. The International Study of Asthma and Allergies in Childhood (ISAAC) scale was used to measure the prevalence and severity of asthma and associated risk factors, and a personal information form was used to collect socioeconomic data. Assuming a significance level of P<0.05, the obtained data were analyzed using SPSS software using various statistical procedures including frequency, percentage, mean, standard deviation, ANOVA and independent samples t-test. According to the study, nose symptoms were more severe in children aged 11 to 14 than in those aged 6 to 10 and 15 to 17 (p=0.001) and in smokers (p<0.001). Children aged 6 to 10 and 11 to 14 had more skin problems than those aged 15 to 17 (p<0.001), and smokers had more skin problems (p<0.001). Asthma symptoms were more severe in those aged 11 to 14 than in those aged 6 to 10 (p<0.001) and 15 to 17 (p<0.001). Smokers showed higher prevalence and severity of asthma and allergy symptoms (p<0.001), as did adolescents from higher socioeconomic statuses. Asthma and allergy symptoms were more common and severe among smokers as well. Smokers had higher prevalence and severity of these symptoms (p<0.001), and children aged 6 to 10 had more severe specific asthma and allergy symptoms than children aged 15 to 17 (p<0.001) and 11 to 14 (p=0.046), respectively. Smokers had higher incidence and severity of these characteristics (p<0.001), and these factors were more severe in children aged 6 to 10 compared to those aged 11 to 14 and 15 to 17 (p<0.001). In conclusion, this study highlights the impact of various socioeconomic parameters on allergic asthma in young individuals in Mosul, Iraq. The findings demonstrate that nose and skin symptoms, as well as asthma severity, were influenced by age, smoking status, and socioeconomic status. These results emphasize the importance of considering these factors when managing allergic asthma in children and adolescents. Targeted interventions and preventive measures tailored to specific age groups, addressing smoking habits, and addressing socioeconomic disparities are recommended for effective asthma management.
Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran zeka geriliği tanısı alan hastaların özellikleri
Bu çalışmada 2006-2008 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ? Zeka Geriliği? tanısı alan çocuk ve ergenlerde sosyodemografik özellikler, gebelik, doğum öyküleri, psikiyatrik ve organik eş tanılar, uygulanan ilaç tedavilerinin araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya 0-18 yaş arasında 200 olgu alınmıştır. Olguların bilgilerine geriye dönük dosya incelemesi ile ulaşılmıştır. Kullanılan psikometrik ölçekler; AGTE, WISC-R idi. Veriler SPSS 11.0 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir.Olguların 146'sı (%73) erkek; 54'ü ( %27) kız olup yaş ortalaması 7.5±3.6 idi.Annelerin ortalama eğitim süreleri 5.9 yıl, ortalama gebelik yaşları 26.3 idi. Olgularda gerilik düzeyi arttıkca anne eğitim süresinin azaldığı, ancak bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Gebelik yaşının gerilik düzeyi ile anlamlı ilişkisi olmadığı belirlendi.26 olguda (%13) doğum komplikasyonu saptandı. 86 olgunun (%43) zamanında doğduğu belirlendi. Zamanında doğanlarda doğmayanlara göre yürümeye başlama ve tuvalet eğitimi alma yaşlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede erken olduğu belirlendi (p<0.5) Organik hastalık varlığı, havale öyküsü ve EEG bozukluğu olanlarda WISC-R sözel, performas ve toplam puanlar anlamlı olarak düşük bulundu.141 olguda (% 70.5) en az bir psikiyatrik tanı eşlik ediyordu. En sık eşlik eden tanı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu idi. (n=85, % 60.2). Diğer sık görülen tanılar Yaygın Gelişimsel Bozukluk (n=21, % 14,8), Psikotik Bozukluk (n=4, %2.8), Davranım Bozukluğu (n=2, % 1,7) ve diğer tanılardı.125 olgunun ilaç tedavisi aldığı belirlendi (% 62.5). En sık kullanılan ilaçlar antipsikotik (% 56) ilaçlardı. Olgularda işlevselliğin arttırılması için erken tanı ve hastanın sınırlılıklarına göre tedavinin belirlenmesi önemlidir.Anahtar Sözcükler: Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı, Zeka Geriliği
Adana ilinde mala ve şahsa karşı suç işleyen çocukların sosyodemografik özelliklerinin ortaya konulması
Çocuklar bir ülkenin geleceği olup, yapılan yatırımların en önemlisi çocuklar üzerine olanıdır. Çocuk ya da çocukluk dönemi, doğum ile başlayan hayat sürecinin, insan gelişiminde ilk basamağı olarak değerlendirilebilir. Suçlar ise toplumların sosyal, ekonomik ve manevi şartlarına göre şekillenmiştir. Çocuk suçluluğu, bir çocuktaki anti sosyal eğilimlerin yasa müdahalesi gerektirecek bir duruma dönüşmesidir.Çocuklar bulundukları zihinsel ve pedagojik durumdan dolayı hangi kurallara neden uyacaklarını yeterince anlayamazlar. Toplumsallaşma yeterince tamamlanamamıştır. Gelişim süreci ile birlikte çocukların büyük bir bölümü toplumsallaşma sürecini tamamlar. Suça itilmiş çocuklar ile ilgili literatürler, çocuğun suçla ilişkilenmesine neden olan etkenlerin aynı zamanda çocuğun toplumsallaşmasını belirleyen sosyolojik gruplar olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar genel olarak aile, okul, akran grubu, toplumsal ve sosyoekonomik etkenler ile biyolojik ve psikolojik vs. etkenlerdir.Bu çalışmada, çocuk ve ergenlerin suç davranışına yönelim nedenlerini ortaya konulması ve çözüm önerileri sunulması amacıyla, Çocuk Şube Müdürlüğüne gelen mala ve şahsa karşı suç işlemiş çocukların sosyodemografik özellikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. 470 çocuğa sözlü görüşme yöntemi ile anket doldurulmuştur. Çalışma sonucunda, suç işlediği iddia edilen çocukların bir profili çıkarılacak olursa, olguların %77,7'sinin 16?17 yaşlarında, %96,4'ünün erkek çocuğu, %70,7'sinin herhangi bir maddeyi kullandığı, %8,7'sinin hiç okula gitmediği, okula gidenlerden %58,5'inin okulunu terk ettiği, %64,9'unun düşük gelire sahip olduğu, %53,8'inin göçle gelen ailelerin çocukları olduğu ve bu çocukların %69,7'sinin mala karşı suçlardan geldiği görülmüştür.Çocuk suçluluğu, tüm kurum ve kuruluşlarla birlikte sivil toplum kuruluşlarının da katılımı ile çözülebilecek bir sorundur. Bunun yanında çocuk suçlular için rehabilitasyon ve ıslah çalışmaları ile çocuk mahkemelerinin yaygınlaştırılması ve denetimli serbestlik mekanizmasının daha aktif hale getirilmesi gerekmektedir.Anahtar Sözcükler: Çocuk Suçluluğu, Çocuk Suçluluğunda Etmenler, Sosyodemografik Özellikler, Adana'daki Çocuk Suçluluğu
Hemşirelik eğitim modellerinin öğrencilerin eleştirel düşünme eğilimlerine etkisi: Çok merkezli çalışma
Hemşirelerin, hemşirelik problemleri ile başa çıkabilmeleri, karmaşık hasta bakım gereksinimlerini saptayabilmeleri ve sistemik bakım verebilmeleri için aldıkları eğitim doğrultusunda eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeleri gerekmektedir. Bireylere eleştirel düşünme becerilerinin kazandırılmasında en önemli görev eğitim kurumlarına düşmektedir. Ülkemizde, son yıllarda hemşirelik eğitiminde klasik eğitime alternatif olarak probleme dayalı öğretim (PDÖ) ve entegre eğitim gibi farklı eğitim modelleri hayata geçirilmiştir.Araştırmanın evrenini PDÖ modelinin uygulandığı Dokuz Eylül Ü. Hemşirelik Yüksekokulu (n=131), entegre eğitim modelinin uygulandığı Cumhuriyet Ü. Sağlık Bilimleri Fakültesi (n=144) ve klasik eğitim modelinin uygulandığı Çukurova Ü. Adana Sağlık Yüksekokulu'nun (n=115) hemşirelik bölümlerinin 2008?2009 akademik yılı bahar döneminde birinci ve dördüncü sınıflarında öğrenim gören toplam 513 öğrenciden çalışmaya katılmayı kabul eden 390 öğrenci oluşturmuştur. Öğrencilerin 229'u (%58,7) birinci sınıf, 161'i (%41,3) dördüncü sınıf öğrencisidir. Veriler, öğrencilerin sosyo-demografik özellikleri, sosyal faaliyetleri ve eğitimleri ile ilgili bilgileri belirleyen anket formu ve California Eleştirel Düşünme Eğilimi Ölçeği (CEDEÖ) ile toplanmıştır.Araştırmaya katılan öğrencilerin CEDEÖ toplam puan ortalamaları; entegre eğitim modelindeki öğrencilerde 267,4±31,8, PDÖ modelindeki öğrencilerde 262,6±29,1 ve klasik modeldeki öğrencilerde 256,4±23,8 olarak saptanmıştır (p=0,008). Dördüncü sınıftaki öğrencilerin puanı 266,3±32,2 olarak bulunurken, birinci sınıftaki öğrencilerin puanı 260,4±25,8 olarak bulunmuştur (p=0,020). Dördüncü ve birinci sınıf ortalamaları arasındaki fark PDÖ'de anlamlı bulunurken diğer eğitim modellerinde anlamlı bulunmamıştır. PDÖ eğitimi almak (OR:3,21, %95 GA:1,21-8,54, p=0,020), 4. sınıfta olmak (OR:3,55, %95 GA:1,62-7,79, p=0,002), demokratik (OR:3,94, %95 GA:1,55-10,01, p=0,004) ve yoksul sosyoekonomik düzeyde aileye sahip olmak (OR:3,61, %95 GA:1,02-12,76, p=0,046) yüksek düzeyde eleştirel düşünme eğilimini arttıran bağımsız etkenler olarak saptanmıştır.Çalışmanın sonuçları eğitim modellerinin eleştirel düşünme eğilimini etkilediğini göstermektedir.
Acil servise zehirlenme sonucu gelen hastaların sosyodemografik özellikleri ve psikiyatrik analizi
Amaç: Ölüme götüreceğini bilerek bireyin gerçekleştirdiği tüm eylemler özkıyım olarak tanımlanabilir. Zehirlenme bireyin kimyasal bir maddeye maruz kalması sonucu yaşamsal fonksiyonlarının etkilenmesidir. Tüm toplumlarda özkıyım sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Özkıyım davranışının gelişimine katkıda bulunan psikiyatrik, çevresel, sosyal, ekonomik ve ailesel faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Bizim amacımız özkıyım düşüncesi ve davranışının altında yatan nedenleri araştırmak, hastaların özkıyım öncesinde ve esnasında içinde bulundukları psikiyatrik tabloyu tanımlayarak gerekli medikal ve psikoterapinin sağlanmasıyla ileride gelişebilecek özkıyım girişimlerini önlemektir.Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak planlanan bu çalışmada fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra 2009-2011 yılları arasında üniversitemiz acil servisine başvuran 18 yaş üstü, çalışmamıza katılmayı kabul eden, bilinçli olarak özkıyım davranışında bulunan 38'i erkek (% 31,1) ve 84'ü (% 68,9) kadın toplam 122 hasta alındı. Çalışmamız için hastaların sosyodemografik özelliklerini çözümlemeye yönelik oluşturduğumuz anket formundaki sorular yöneltildi. Hastaların istatistiksel analizi SPSS 15.0 veri analiz paket programı ile yapıldı.Bulgular: Özkıyım girişiminde bulunan hastaların 67'sinin (% 54,9) 18-24 yaş grubunda olduğu, 61'inin (% 50) bekar olduğu, 80'inin (% 65,6) çalışmadığı görülmüştür. Hastaların ortak özelliklerine baktığımızda bekar, bayan, genç yaş grubu, işsiz oldukları görülmektedir. Zehirlenme tedavileri bittikten sonra psikiyatri ile konsülte edilen hastaların 55'inde (% 45,1) depresyon en fazla konulan tanı oldu.Sonuç: Bireyin yaşadığı toplumsal, ekonomik, ailesel ve psikiyatrik sorunlar sonucu başvurduğu bir yöntem olan özkıyım davranışı, bireye göre alternatif bir çözüm yolu veya kendini ifade etme biçimidir. Özkıyım davranışında bulunan bireylere verilecek destek ile bu kişilerin özkıyım riskinde azalma sağlanabilir. Bu amaçla özkıyımda bulunan hastaların sosyodemografik özellikleri bilinmeli ve psikiyatri tarafından değerlendirilmelidir.Anahtar kelimeler: Acil servis, Zehirlenme, Özkıyım, Psikiyatri
Bipolar bozuklukta özkıyım davranışının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Bozukluk Biriminde düzenli olarak Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen hastalarda özkıyım davranışının, hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, dürtüsellikleri ve çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2011 yılında Bipolar Bozukluk Biriminde Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen rastgele yöntemle seçilmiş 91 hasta alınmıştır. Çalışma verileri tarafımızca geliştirilen ?Duygudurum Bozuklukları Hasta Kayıt Formu?, SCID- I-II, Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Özkıyım davranışı ölçeği, Çocukluk çağı travmaları ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Formlar hasta ve hasta yakınları ile görüşülerek ve poliklinik kayıtları incelenerek doldurulmuştur.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 52'si kadın, 39'u erkek'ti. Çalışmamızda 91 bipolar bozukluk hastasının 40'ında özkıyım girişimi öyküsü vardı. Özkıyım girişiminde bulunan grupta hastalık sürecinin daha çok depresif ve karma ataklarla seyrettiği, ataklar arası dönemde işlevselliğin kısmi etkilenmiş olduğunu ve psikotik özellikli daha ağır atak sıklığının daha fazla olduğunu bulduk. Bunun yanında iki grup arasında çocukluk çağı travmaları ve dürtüsellik için istatiksel olarak anlamlı ilişki bulamadık.Sonuç: Bipolar Bozukluk yaşam boyu süren ve işlevselliği büyük oranda bozan bir hastalıktır. Bipolar bozukluk yüksek oranlarda özkıyım girişimi ve tamamlanmış özkıyım ile ilişkilidir. Bu açıdan özkıyım davranışında bulunan hastalarla bulunmayan hastalar arasındaki sosyodemografik, klinik ve diğer değişkenlerin araştırılması ve olası risk faktörlerinin tespiti hastalarda gelişebilecek olası özkıyım davranışını önleme de etkili olacaktır.Anahtar Sözcükler: Bipolar bozukluk, özkıyım davranışı, çocukluk çağı travmaları, dürtüsellik.
Hepatit B enfeksiyonunda aile içi geçiş, risk faktörleri ve aile bireylerinin bilgi düzeylerinin araştırılması
Giriş Hepatit B virüsü (HBV) dünya genelinde bir sağlık problemidir. Dünyada iki milyar insan HBV ile enfekte olmuştur ve 257 milyondan fazla birey kronik hepatit B yüzey antijen (HBsAg) taşıyıcısıdır. HBV taşıyıcılarındaki ana endişelerinden birisi ise enfeksiyonun aile üyelerine bulaşmasıdır. Bu çalışmanın amacı kronik HBV hastalarının aile üyelerinin bilgi düzeylerini değerlendirmek ve aile içi bulaşın incelenmesidir. Gereç ve yöntem Bu kesitsel çalışmaya 11.07.2019 ile 11.07.2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine başvuran HBsAg pozitif hastaların birinci derece akrabaları dahil edildi. Katılımcıların HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Sosyodemografik verilere ek olarak, HBV hakkında genel bilgiler, bulaş yolları ve korunma yollarından oluşan anket ile katılımcıların HBV hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildi. Bulgular Kronik hepatit B hastalarının birinci derece akrabalarından oluşan 266 katılımcının yaş ortalaması 42.6 ± 14.7 (18-75) yıldı. Katılımcıların %41'i erkek, %59'u kadındı, %59'u HBV hakkında daha önce bilgi almamıştı. HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG seropozitifliği sırasıyla %7,7, %69,5 ve %35,7 idi. Katılımcıların %84,6'sı hastalığı önleyen aşı olduğunu bilmekte iken sadece %39,9'ü aşı yaptırmıştı. Aşı yaptırma durumlarıyla eğitim düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların HBV genel bilgi düzeyine, bulaş yolları ve korunma yöntemlerine yönelik sorulara vermiş oldukları median doğru cevap oranları sırası ile %64, %64, %57 idi. Katılımcıların genel bilgi düzeyi ile katılımcıların yaşları (p<0,001), eğitim düzeyi (p<0,001), yaşadığı yer (p<0,001), çalışma durumu (p=0,003), mesleki durumları (p<0,001), gelir düzeyi (p<0,001) ve sosyal güvenceleri (p=0,003) arasında istatistiksel anlamlı ilişkili bulundu. Sonuç Hasta yakınlarının kronik HBV hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadıkları ve aşılanma oranlarının düşük olduğu izlenmektedir. Bu nedenle, hastalığın akılcı kontrolü ve yönetimi için hastanede veya toplumsal ortamlarda hastalara ve yakınlarına kapsamlı sağlık eğitimleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, Aile içi bulaş, Bilgi düzeyi, Aşılama
Çocuklarda kronik otitis media için sosyodemografik, sosyoekonomik ve klinik risk faktörleri
Kronik otitis media (KOM) orta kulağın kulak zarında kalıcı değişikliklere yol açan uzun süreli enflamasyonudur. KOM çocuklarda sık görülen bir hastalıktır ve tam olarak tedavi edilmezse ciddi komplikasyonlara ve sekellere yol açabilir. Bu hastalıkla ilişkili risk faktörleri ortaya konulursa potansiyel komplikasyonlar önlenebilir ve önleyici stratejiler geliştirilir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda KOM ile ilişkili klinik, sosyodemografik ve sosyoekonomik risk faktörlerini belirlemektir. Bu çalışmaya 2005-2015 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı'nda KOM tanı ve tedavisi almış 103 çocuk hasta ve 116 sağlıklı çocuk dahil edildi. Risk faktörlerini içeren anketler hasta ve kontrol grubundaki çocukların anne ve/veya babası ile birebir görüşülerek dolduruldu. Hastaların 53'ü erkek (%51,5) ve 50'si kızdı (%48,5). Kontrol grubunda 48 erkek (%41,4) ve 68 kız (%58,6) çocuk bulunmaktaydı. Hastaların yaş ortalaması 13,1 (yaş aralığı, 2-16) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 12,05 (yaş aralığı, 6-16) idi. Belirlenen risk faktörleri ile KOM arasındaki ilişkiyi belirlemek için çok değişkenli regresyon modeli ve tek değişkenli analiz kullanıldı. Annenin gebelikte sigara kullanması (p=0,014), ilk yaşta otitis media geçirme (p=0,001), sık otitis media geçirme (p=0,001), ilk yaşta sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme (p=0,001), önceki kulak zarına ventilasyon tüpü tatbiki (p=0.001), önceki tonsillektomi ve/veya adenoidektomi (p=0,001), babada (p=0.008) ve kardeşte otitis media hikayesi (p=0,008) ve aile reisinin sigortasının olmaması (p=0.001) KOM ile anlamlı olarak ilişkili bulundu. Çok-değişkenli analizde ilk yaşta otitis media geçirme (OR=8,00, %95 GA=[3,34-19,17], p=0.000), babada otitis media hikayesi (OR=8,438, %95 GA=[1,47-48,42], p=0.017) ve aile reisinin sağlık güvencesinin olmaması (OR=3,091 %95 GA=[1,35-7,110], p=0.008) KOM ile ilişkili risk faktörleri olarak bulundu. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre ilk yaşta otitis media geçirme, babada otitis media hikayesi aile reisinin sağlık güvencesinin olmaması KOM için risk faktörleridir. Anahtar Kelimeler: Aktif kronik otitis media, İnaktif kronik otitis media, Risk faktörleri.
Ergenlerde internet bağımlılığı ve kişilik özelliklerinin bazı sosyo-demografik özelliklere göre incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; ergenlerde internet bağımlılığı ve kişilik özelliklerini bazı değişkenlere göre incelemektir. Araştırmada tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın evreni, 2014–2015 Öğretim yılı Şanlıurfa İli Birecik İlçesinde bulunan devlet okullarının 9. 10. 11. ve 12. sınıfında öğrenim görmekte olan öğrencilerden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi 369'u kız, 223'ü erkek olmak üzere toplam 592 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplamak amacıyla; İnternet Bağımlılığı Ölçeği ve Hacettepe Kişilik Envanteri kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen puanlar SPSS 16.O istatistik programı ile analiz edilmiştir. Dağılımın normalliği Kolmogorov-Smirnov Testi ile yapılmış, dağılımın normal dağılım olmadığı görülmüştür. Varyansların eşit olmadığı durumlarda; ikili gruplarda kullanılan Mann-Whitney U Testi, ikiden fazla gruplar için Kruskal Wallis Testi uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre; İnternet Bağımlılığı Ölçeğinden alınan puanlar cinsiyet, okul türü, okul başarısı, kardeş sayısı ve yaş gibi değişkenlere göre farklılık göstermektedir. İnternet bağımlılığıyla kişilik özellikleri arasında negatif düzeyde ilişki saptanmıştır Anahtar kelimeler: İnternet Bağımlılığı, Kişilik Özellikleri, Ergenler
Sınıf öğretmenlerinin mesleki bağlılık, işten ayrılma niyeti ve sosyo demografik özelliklerinin örgütsel bağlılığı yordama düzeylerinin incelenmesi
Öğretmenlik mesleği içerisinde sınıf öğretmenlerinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Sınıf öğretmenleri ile ilgili yapılan bu araştırma; sınıf öğretmenlerinin örgütsel bağlılıklarının, mesleki bağlılıklarının ve işten ayrılma niyetlerinin hangi düzeyde olduğunu; bazı demografik özelliklerine göre örgütsel bağlılıklarının, mesleki bağlılıklarının ve işten ayrılma niyetlerinin değişip değişmediğinin ortaya çıkarılmasını amaçlamakla birlikte temel olarak; mesleki bağlılık, işten ayrılma niyeti ve öğretmenlerin demografik özelliklerin hangisinin/hangilerinin onların örgütsel bağlılığını en iyi şekilde yordayıcı değişkenler olduğunun ortaya çıkarılması amaçlamıştır. Bu amaçla Şanlıurfa Merkez ilçesinde çalışan sınıf öğretmenleri evren olarak belirlenmiş ve 712 sınıf öğretmeninden anket yoluyla elde edilen verilerden yararlanılmıştır. Öncelikle öğretmenlerin örgütsel, mesleki bağlılık ve işten ayrılma niyeti düzeylerinin belirlenmesi için betimsel istatistiklerden yararlanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin ortaya çıkarılması amacıyla da korelâsyon analizi yapılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler üzerinde Tek Yönlü Varyans Analizi,T-testi, dağılımın normal olmadığı durumlarda Mann-Whitney U-testi kullanılmıştır. Varyans analizinde farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını belirlemek içinse LSD testinden yararlanılmıştır. Örgütsel bağlılığı yordayıcı değişkenlerin ortaya çıkarılması için deÇok Değişkenli Regrasyon analizi yapılarak, örgütsel bağlılığı en iyi yordayıcı değişkenler ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgular ışığında sınıf öğretmenlerinin örgütsel bağlılıklarının duygusal bağlılık alt boyutunun orta düzeyde, devam ve normatif bağlılıklarının ise düşük düzeyde olduğu ortaya çıkmıştır. Öğretmenlerin mesleki bağlılıkları ve işten ayrılma niyetleri de örgütsel bağlılıkta olduğu gibi aynı şekilde düşük düzeyde çıkmıştır. Araştırma sonucunda sınıf öğretmenlerinin örgütsel bağlılığının duygusal bağlılık alt boyutunu en iyi şekilde yordayan değişkenler; öğretmenlerin mesleki bağlılıkları ve hizmet yılları; devam bağlılığını en iyi şekilde yordayan değişken ise öğretmenlerin işten ayrılma niyetleri; normatif bağlılığı en iyi şekilde yordayan değişkenler de; öğretmenlerin mesleki bağlılıkları, işten ayrılma niyetleri ve cinsiyetleri olarak ortaya çıkmıştır. Öğretmenlerin örgütsel bağlılıklarının duygusal bağlılık alt boyutu; cinsiyet, yaş, hizmet yılı, eğitim durumu ve sınıf mevcuduna göre anlamlı bir şekilde farklılaşmakta; devam bağlılıkları da sınıf mevcutlarına göre anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır. Normatif bağlılık alt boyutu ise ele alınan demografik özelliklere göre anlamlı bir farklılaşma göstermemiştir. Öğretmenlerin mesleki bağlılıkları ele alınan demografik değişkenlerden; cinsiyete, yaşa, medeni duruma, hizmet yılına göre anlamlı bir şekilde farklılaşırken; işten ayrılma niyetleri ise cinsiyete, yaşa, medeni duruma, hizmet yılına ve eğitim durumuna göre anlamlı bir şekilde farklılaşma göstermemiştir. Öğretmenlerin işten ayrılma niyetlerinin düşük olması iyi ve istenen bir sonuç iken örgütsel ve mesleki bağlıklarının düşük düzeyde olması eğitim kalitesi ve ülkemizin geleceği açısından son derece önemlidir. Bu nedenle yazında ve araştırmamızda ortaya çıkarılan öğretmenlerin örgütsel bağlılığını yordayıcı değişkenler de dikkate alınarak öğretmenlerin örgütsel ve mesleki bağlılığını arttırıcı, işten ayrılma niyetlerini azaltıcı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Sınıf öğretmeni, örgütsel bağlılık, mesleki bağlılık, işten ayrılma niyeti, yordamak.
Çocukluk çağı tik bozukluklarının sosyodemografik verileri ve klinik özellikleri
ÖZET Çocukluk Çağı Tik Bozukluklarının Sosyodemografik Verileri ve Klinik Özellikleri Amaç: Çocukluk çağı tik bozukluklarının etyopatogenezi yeterince aydınlatılmamakla birlikte enfeksiyonun tetiklediği immun reaksiyonlar, prenatal ve perinatal nedenler, genetik ve psikososyal stresörler sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve tik bozukluğu tanısı alan çocuk ve ergenlerin sosyodemografik verileri, klinik özellikleri ve özellikle enfeksiyonun tetiklediği tik bozukluklarının ayırt edilmesinde yol gösterici olacağı düşünülmüştür. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde 2012 Kasım 2013 Aralık tarihleri arasında değerlendirilen ve Tik Bozukluğu tanısı olan 4-18 yaş aralığında 37 kız ve 150 erkek olmak üzere toplam 187 olgu alındı. Ruhsal belirtilerin taranması amacı ile Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması ÇDŞG-ŞY (K-SADS-PL), Tik belirti şiddeti için, Yale Genel Tik Ağırlığını Derecelendirme Ölçeği (YGTDÖ) kullanıldı. Olguların demografik bilgileri, enfeksiyon ve romatizmal hastalık öyküsü kaydedildi. Çalışma verilerinin istatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümü ile yapılmıştır. Bulgular: Tik Bozukluğu tanısı alan 4-18 yaş aralığında (ortalama 10,9±2,6 yaş), 37 kız (ortalama 10,9±2,5 yaş) ve 150 erkek (ortalama 10,9±2,7 yaş) olmak üzere toplam 187 olgu alındı. Tanı alt gruplarına göre; olguların 104'ü (% 55,6) PANDAS, 26'sı (% 13,9) PANDAS olmayan (N-PANDAS) ve 57'si (% 30,5) PANDAS-varyant (PANDAS-V) olarak gruplandırıldı. Kız ile erkek olgular arasında ortalama yaş ve belirtilerin başladığı sıradaki yaş ortalamaları açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,845, p=0,095). Sonuç: Tik bozukluğu olan olguları, enfeksiyonun tetiklediği immun etyoloji zemininde fenomenolojik düzeyde değerlendiren ilk çalışma olması nedeniyle çalışmamızın literatüre önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Tik bozukluğu, PANDAS, fenomenoloji
10 mm'den küçük üreter taşı olan hastaların bilgisayarlı tomografi parametreleri, inflamatuar belirteçleri ve sosyodemografik verilerinin spontan pasaj öngörüsüne katkıları
Üreter taşı olan hastalara spontan pasaj için olanak tanımak cerrahi ihtiyacını ve buna bağlı komplikasyon ihtimallerini ortadan kaldırır. Ancak spontan pasaj ihtimali düşük olan bir taşı uzun süre bekletmek ise ağrı, enfeksiyon ve tedavide gecikmeye bağlı renal atrofi, üriner sepsis, hatta hemodiyaliz ihtiyacı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Üreteral taşın spontan pasaj öngörüsü cerrahi veya medikal tedavi açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda spontan pasaj öngörüsünde önemli olduğunu düşündüğümüz parametreleri inceledik.15.06.2019 ile 15.06.2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne renal kolik nedeniyle başvuru yapıp çalışma kriterlerine uyan 2-10 mm arası üreter taşı olan 183 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların taş tarafı, yeri, taş hacmi, taşın üç farklı düzlemde çapı, taş dansitesi, üreter duvar kalınlığı, üreteral obstrüksiyon varlığı ve böbrekte hidronefroz derecesi, taşın opasitesi, hemogram, biyokimya, sedimantasyon, CRP, prokalsitonin, tam idrar tahlili verileri, vital bulguları, VAS (Vizüel Analog Skala) ağrı skoru puanları ve gros hematüri varlığı, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara kullanım öyküsü, ek hastalıkları, medeni durumları, eğitim durumları, meslekleri, günlük su tüketim miktarları, daha önce spontan taş düşürme öyküleri, daha önce geçirilmiş üriner sistem taşına yönelik müdahale öyküleri ve belirtmiş oldukları işeme alışkanlıkları karşılaştırıldı. Yapılan lojistik regresyon analizinde parametrelerin spontan pasaj öngörüsü incelendiğinde; taş çapı (p=0,002), taş lokalizasyonu (p=0,034), üreter duvar kalınlığı(p=0,002), ve ESWL öyküsü (p=0,041), anlamlı olarak spontan pasaj öngörüsü ile ilişkili bulundu ve en kuvvetli öngörücüler olarak tespit edildi. Parametrelerin tek tek karşılaştırıldığı analizlerde ise yaş, sistolik tansiyon, GFR, kreatinin, potasyum, lökositüri, taş hacmi, taş Hounsfield Ünitesi, hidronefroz ve taş opasitesi de gruplar arası anlamlı farklı bulundu ve spontan pasaj öngörüsüne bu parametrelerin de katkıları olabileceği düşünüldü. İnflamatuar belirteçler spontan pasaj öngörüsünde anlamsız tespit edildi. Yapılan analizler doğrultusunda özellikle BT parametrelerinin spontan pasaj öngörüsünde daha anlamlı olduğunu; bunlar içinde de en önemlilerinin üreter duvar kalınlığı, taş çapı ve taş lokalizasyonu olduğunu gösterdik. Bu çalışma üreter taşı olan hastaların tedavisinde en doğru ve en hızlı tedavi kararını vermeye ve tedavi başarısını arttırmaya katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: üreter taşı, spontan pasaj, üriner taş
Sağlık çalışanının güvenliği ve kaygı düzeylerine etkisi
İş kazaları ve meslek hastalıkları dünyadaki tüm çalışanların sağlığını tehdit etmektedir. İş sağlığı ve güvenliği bakımından önemli riskler taşıyan çalışma alanlarından biri de sağlık hizmetleridir. Sağlık hizmetlerinin birçok alanında özellikle de hastanelerde çalışanlar, sağlıklarını olumsuz yönde etkileyen biyolojik, kimyasal, fiziksel, ve psikososyal risklerle karşı karşıya kalmaktadırlar. Ülkemizde sağlık çalışanlarının maruz kaldığı iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle meydana gelen ekonomik ve sosyal kayıplar çalışanı, ailesini ve devleti olumsuz yönde etkilemektedir. Sağlık çalışanlarının en fazla maruz kaldığı iş kazaları çarpma, düşme, kesici alet yaralanmaları ve şiddete maruz kalmadır. Hastane koşullarında enfeksiyonlara, kimyasal maddelere, radyasyona, biyolojik etmenlere, cilt problemlerine, strese bağlı olarak meslek hastalığı riskleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu çalışmada sağlık çalışanlarının güvenliği, çalışma ortamı kaynaklı risk ve tehlikeler ile bunların çalışanlar üzerindeki kaygı düzeylerine etkilerinin neler oluşturacağı incelemektedir. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu çalışmanın evrenini Haziran- Temmuz 2016 tarihleri arasında Mardin ili Kızıltepe ilçesi devlet hastanesinde çalışmakta 200 sağlık çalışanı oluşturmaktadır. Evrenin tümü araştırma kapsamına alınmış fakat 175 kişiye ulaşılmıştır. Bunlardan alınan doğru veriler 154 adettir. Araştırmanın verileri katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, çalışma ortamı kaynaklı risk ve tehlikeler ölçeği, sağlık çalışanı güvenliği ölçeği ve beck anksiyete ölçeği sorulardan oluşan anketin katılımcılara uygulanmasıyla elde edilmiştir.
Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören şizofreni hastalarının sosyodemografik ve klinik özellikleri
PSİKİYATRİ KLİNİĞİNDE YATARAK TEDAVİ GÖREN ŞİZOFRENİ HASTALARININ SOSYODEMOGRAFİK VE KLİNİK ÖZELLİKLERİ Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Psikiyatri Kliniği'nde 2010-2014 yılları arasında şizofreni tanısı ile yatarak tedavi gören hastaların yatış dosyaları incelenerek klinik ve sosyodemografik özelliklerinin belirlenmesi; ayrıca cinsiyet, az-çok yatış, erken-geç başlangıçlı şizofreni ve ailesinde şizofreni hastalığı olanlar-olmayanlar şeklinde bir takım tanımlayıcı özellikler belirlenerek gruplandırılması, grupların da kendi aralarında karşılaştırılması ile hastalık özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya 01 Ocak 2010–31 Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri servisinde yatırılarak tedavi gören, DSM IV-TR'ye göre şizofreni tanısı alan 208 hasta dahil edilmiştir. Çalışma geçmişe dönük dosya taraması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini incelemek için veri toplama formu, Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS), Hamilton Depresyon Ölçeği, Açık Saldırganlık Ölçeği ve İçgörü Değerlendirme Ölçeği hasta dosyaları taranarak, hasta dosyalarından alınmıştır. Bulgular: Kadın ve erkek hastalarının yaş ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ailesinde (birinci veya ikinci derecede akrabalarında) şizofreni hastalığı olanların oranı % 22,6 (n:47) olarak saptanmıştır. Bir veya daha fazla sanrısı olan hastaların oranı % 98,6 (n:205), bir veya daha fazla halüsinasyonları olan hastaların oranı % 59,6 (n:124) olarak bulunmuştur. Sanrı tipleri incelendiğinde hastaların büyük çoğunluğunda perseküsyon ve referans sanrıları olduğu; halüsinasyon tipleri incelendiğinde ise büyük çoğunluğunun işitsel ve görsel halüsinasyonları olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik verilerden yaşam boyu sigara, alkol, madde kullanımı cinsiyete göre incelendiğinde, erkek hastalar yönünde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Hastanede yatış süresi, organik hastalık varlığı ve yaşam boyu özkıyım girişimi kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İlaç içerek özkıyım girişiminde bulunmanın, kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hastalarında medeni durum (bekar), meslek (ev kadını/işsiz), ailede ruhsal bozukluk varlığı durumlarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hasta grubu, hastalığın alevlenme sayısı ve hastaneye yatış şekli (kendi isteği) açısından geç başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur. Geç başlangıçlı şizofreni grubu ise hastalığın başlangıç seyri (hızlı) ve hastaneye yatış şekli (zorla) açısından, erken başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Referans sanrısı olan hasta sayısının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Açık Saldırganlık Ölçeği toplam puan ortalaması ve Açık Saldırganlık Ölçeği'nin alt ölçeği olan nesnelere agresyon ortalama puanlarının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu bulguların ışığında, şizofrenide sosyodemografik, klinik özellikler ve hastalığın temel belirtileri açısından hasta grupları açısından bazı önemli farklılar olduğu ortaya konulmuştur. Bu konuda daha geniş ve homojen dağılım gösteren bir örneklem grubunun belirlenmesi ve aynı zamanda hasta ve ailesi ile bire bir görüşme ile yapılacak olan çalışmanın, hastalığın klinik özelliklerinin daha ayrıntılı belirlenmesi açısından katkı sağlayabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: şizofreni, yatan hastalar
Psikiyatrik hastalarda aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı ve klinik özellikleri
Psikiyatrik Hastalarda Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Sıklığı ve Klinik Özellikleri Amaç: Aralıklı patlayıcı bozukluk sözel ve/veya fiziksel agresyon ile sonuçlanan, yineleyici biçimde saldırganlık dürtülerine karşı koyamama atakları ile tanımlanan bir bozukluktur. Klinik psikiyatri pratiğinde sıkça rastlanabilecek önemli bir psikiyatrik bozukluk olmasına rağmen bu konuda literatürde az sayıda veri bulunmaktadır. Bu çalışmada aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığının ve bu bozuklukla ilişkili sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2015 yılında ilk altı aylık periodda ilk kez başvuran 406 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Eksen I ve Eksen II bozukluklarının tanısı DSM-IV ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı için DSM-IV ve ayrıca DSM-5 tanı ölçütleri kullanılmıştır. Tanı koyma sürecinde; Eksen I bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID I), Eksen II bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID II), Belirti Tarama Listesi (SCL-90), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri, araştırmacının yaptığı klinik görüşme ve sosyodemografik veri formundan edinilen bilgiler kullanılmıştır. Bunlara ek olarak dürtüsellik ve agresyonun değerlendirilmesi amacıyla katılımcılara Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı patlayıcı bozukluğun DSM-5'e göre yaşam boyu ve 12 aylık sıklığı sırasıyla % 16,7 ve % 11,3 olarak saptanmıştır. Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16,4 yıl olarak hesaplanmıştır. Aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı erkeklerde kadınlara göre 3,8 kat (%95 GA= 1,9-7,5), kırsal kesimde yaşayanlarda şehir merkezinde yaşayanlara göre 2 kat (%95 GA=1,1-3,7), yaşam boyu özkıyım girişimi olanlarda olmayanlara göre 2,7 kat (%95 GA=1,3-5,6), yaşam boyu self mutilatif davranışı olanlarda olmayanlara göre 4,5 kat (%95 GA=2,3-8,7) ve ailede öfke sorunu bildirenlerde bildirmeyenlere göre 3 kat (%95 GA=1,5-5,9) fazladır. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı alan grupta çocukluk çağı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma katılımcıların yaklaşık altıda birinin DSM-5 tanı ölçütlerine göre yaşam boyu Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısını karşıladığını ortaya koymaktadır. Aralıklı patlayıcı bozuklukla istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi gösterilen sosyodemografik özellikler arasında cinsiyet, yaşanılan yer, yaşam boyu özkıyım girişimi, self mutilatif davranış öyküsü ve ailede öfke sorunu öyküsü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk, Agresyon, Dürtüsellik, Öfke.
Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünün değerlendirilmesi
Amaç: Alzheimer hastalarının büyük bir çoğunluğunun evlerinde yaşadığı ve aile bireyleri tarafından bakım verildiği gösterilmiştir. Çalışmamızda, Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünü saptamak ve bakım yükünün sosyo-demografik özellikler, bakım özellikleri, hasta ve hastalık özellikleri ile ilişkisini ortaya koymak, aynı zamanda hastalık bakım yükü hakkında farkındalık sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Nöroloji Polikliniği takibinde olan 150 Alzheimer hastasının bakımından birinci derecede sorumlu olan ve ücretsiz bakım veren yakınları oluşturmaktadır. Veriler, bakım verenin sosyo-demografik ve bakım verme özelliklerini incelemek amacıyla oluşturduğumuz anket, Zarit Bakım Yükü Ölçeği ve Klinik Global İzlenim Ölçeği ile toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya alınan 150 bakım verenin yaş ortalaması 47,8±12,2 yıldı. Bakım verenlerin %78'i (n:117) kadın ve çoğunluğu (%60,7) (n:91) ev kadınıydı. %52'si (n:78) hastanın kızı, %16,7'si (n:25) hastanın oğlu, % 16'sı (n:24) hastanın geliniydi. Bakım verenlerin %86'sında (n:129) çeşitli derecelerde bakım yükü saptanmıştır. Bunların %14'ünde (n:21) yük saptanmamış, % 49,3'ünde (n:74) hafif-orta yük, %27,3'ünde (n:41) orta-ciddi yük ve %9,3'ünde (n:14) ciddi yük saptanmıştır. Çalışmamızda, bakım verme ile ilgili eğitim ihtiyacı olduğunu düşünen bakım verenlerin diğerlerine göre daha ağır yük altında oldukları belirlenmiştir (p:0,039). Hastasının bakımını yakınlarına devredebilen bakım verenlerin, diğerlerine göre daha az yük altında oldukları saptanmıştır (p:0,034). Sonuç: Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünün yüksek olması, birinci basamak sağlık çalışanlarının liderliğinde bakım verenlere yönelik bakım verme ile ilgili eğitimler düzenlenip, sağlık çalışanlarında ve ailenin diğer bireylerinde bakım yükü ile ilgili farkındalık oluşturularak bakım verme sorumluluğunun paylaşılmasıyla, bakım verende hissedilen bakım yükünü hafifletecek olup hasta ve bakım verenin iyilik durumlarının ve yaşam kalitelerinin artmasına olanak sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Alzheimer hastalığı, bakım yükü, bakım verme, farkındalık.
Zorunlu koruma ve tedavi sürecindeki şizofreni tanısı alan hastaların klinik ve saldırganlık düzeylerinin değerlendirilmesi
Toplumda oldukça yaygın görülen, önemli yeti kayıplarına neden olan ve kronik gidişi olan şizofreni, şiddet ve saldırganlık riskini artırmaktadır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte yapılan bu çalışma; Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesine zorunlu koruma ve tedavi amacıyla yatırılan suç işleyen ve daha önceden şizofreni tanısı almış ya da ilk kez şizofreni tanısı alan hastalara ait, sosyodemografik ve psikopatolojik özellikleri belirlemek ve hastaların klinik durumları ile saldırganlık düzeylerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla; hastalara, sosyodemografik verilerin, adli öykünün ve hastalığın klinik ve saldırganlık düzeyinin belirlenebilmesi için "Sosyodemografik Veri ve Adli Birim Değerlendirme Formu", "Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS)" ve Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ)" uygulanmıştır. Şizofreni tanısı almış hastalara ait veriler, hastaların muhafaza kliniğine yatışlarını takiben 1-3 gün ve 7-10 gün arasında hastalar ile yüz yüze görüşülmek suretiyle araştırmacı tarafından toplanmıştır. Yapılan çalışmada şizofreni tanısı alan zorunlu koruma ve tedavi sürecindeki tamamı erkek olan 70 hastanın tamamının saldırganlık potansiyeli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalara 1-3 gün ve 7-10 gün arasında uygulanan PANSS alt ölçekleri ve BPSÖ alt ölçekleri arasındaki puan farkı incelendiğinde "sözel saldırganlık alt ölçeği" dışındaki diğer alt ölçekler ve toplam puanlar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0.05) Sözel saldırganlık alt ölçeğinin 1-3 gün içerisindeki toplam puanının 7-10 gün içerisindeki toplam puanından daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Araştırma sonunda, şizofreninin belirtilerinin, hastaların göstermiş oldukları saldırganlık ve şiddet davranışlarının azaltılmasını sağlayacak tıbbi, hukuki ve toplumsal öneriler sunulmuştur.
Yozgat ilinde farklı yaş gruplarında epsteın barr virüs immünglobulin g seroprevalansının belirlenmesi
Giriş: Epstein-Barr virus (EBV), asemptomatik enfeksiyon veya enfeksiyöz mononükleoz gibi ciddi hastalıklara yol açabilen yaygın bir herpes virüstür. Türkiye'de farklı yaş gruplarında EBV seroprevalansını gösteren kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Toplumda belirli aralıklarla EBV enfeksiyonu seroprevalansının belirlenmesi ve seroprevelansın cinsiyet, yaş grubu gibi bazı demografik parametrelerdeki dağılımının izlenmesi toplum sağlığı açısından önemlidir. Amacımız Yozgat'ta farklı yaş gruplarında, EBV'nin güncel seroprevalansını ve belirleyici sosyodemografik özelliklerini araştırmaktır. Materyal ve metod: Yozgat'ta EBV seroprevalansını belirlemek için 2323 kişiden (6 ay ile 96 yaş arasında) alınan serum örnekleri test edildi. EBV viral kapsid antijen (VCA) IgG antikor titreleri, Enzim-Lınked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile kantitatif olarak çalışıldı. Sonuçlar, EBV VCA IgG pozitif ya da negatif olarak gruplanıp yaş gruplarına, cinsiyete ve sosyodemografik özelliklerine göre prevalans oranları hesaplandı. Bulgular: Genel EBV seroprevalansı %82.2 olarak belirlendi. Seroprevalans yaşla birlikte artmaktaydı. Seroprevalansın 6 ay-2 yaş için %60,2; 3-5 yaş için %70,2; 20-29 yaş için %89,9 olduğu görüldü. Kadınlarda (%85,5) EBV seroprevalansının erkeklere (%79,1) kıyasla daha yüksek olduğu görüldü. Örnekler 20 yaş üstünde ve altında gruplandırılarak incelendiğinde, 20 yaş altındaki kişilerde, cinsiyete göre seroprevalansta anlamlı bir fark yoktu. Buna karşın 20 yaş üstü kadınlarda, seropozitiflik erkeklerden daha yüksekti (%96,8 vs %87,1, p<0,001). Seroprevalansın kardeş sayısı ile arttığı gözlendi (p <0,05). EBV seropozitifliği ile ikamet yeri, ekonomik durum, konut detayları (ev ısınma durumu, oda sayısı ve mülkiyet durumu) kreşe gitme öyküsü arasında herhangi bir ilişki yoktu. Sonuç: Çalışmamızda EBV seropozitiflik oranlarının Yozgat bölgesinde yüksek olduğu saptandı. EBV-VCA IgG pozitifliğinin yaşla birlikte arttığını ve 20 yaş üstü kadınlarda fazla olduğunu saptadık. Bu çalışma, EBV ile ilişkili kanser etyolojisine ilgi duyan araştırmacılara ve klinisyenlere, risk altındaki grupları tanımlamada yardımcı olabilir. Ayrıca bu seroepidemiyolojik veriler EBV aşısı geliştirildiğinde uygun aşı yaşını belirlemede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Epstein-Barr virüs, Seroprevalans, Yozgat