Respiratory system
103 theses under this subject heading
Primer siliyer diskinezi tanılı hastaların tanı ve izlemindeki klinik ve laboratuvar verilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Primer siliyer diskinezi (PSD), nadir görülen silyanın yapı ve/veya fonksiyonlarında bozukluk sonucunda mukosiliyer transportun etkilendiği, çoğunlukla otozomal resesif olarak kalıtılan genetik bir hastalıktır. Siliyer disfonksiyon, solunum sistemi başta olmak üzere silyanın görev yaptığı birçok organda işlev bozukluğuna yol açmaktadır. Bu çalışmada multidisipliner tek bir merkez deneyiminin paylaşılması ile ülkemizdeki PSD hastalarının klinik özellikleri ve genetik mutasyonları incelenmiştir. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bölümünde 1 Ocak 1990- 31 Aralık 2022 tarihleri arasında PSD tanısı ile izlenmekte olan toplam 361 hastadan, 2017 yılı ve sonrasında merkezimize en az bir kez takibe gelmiş olan 145 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma grubundaki hastaların 66'sı kız (%45.5), 79'u (%54.5) erkektir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 15,91±6,26 yıl, ortanca değeri ise 16,2 yıldır. Hastaların tanı yaşı ortalaması 7.4 yıl, ortanca değeri 7.3 yıldır. Hastalarda tanı yaşı ile; yenidoğan döneminde respiratuvar distres sendromu (RDS) öyküsü (p=0,014), situs inversus totalis varlığı (p=0,001), yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YDYBÜ) yatış öyküsü (p=0.000) ve doğumsal kalp hastalığı varlığı (p=0,006) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Tanı yaşı; yenidoğan döneminde RDS öyküsü (6,75 yıl) olanlarda, situs inversus totalis (4,43 yıl) olanlarda, YDYBÜ yatış öyküsü (6,58 yıl) olanlarda ve doğumsal kalp hastalığı (5,29 yıl) olanlarda daha düşük bulunmuştur. PICADAR skoru ve tanı yaşı arasında negatif yönlü orta düzeyde korelasyon saptanmıştır (p:0.000, r=-0.50). İşitme kaybı ile tekrarlayan kez otitis media geçirmiş olma öyküsü arasında istatistiksel anlamlı pozitif yönlü ilişki bulunmaktadır (p=0,000). Tekrarlayan otitis media görülenlerde işitme kaybı görülme oranı daha yüksektir. Hastaların tanısında, klinik bulguların yanı sıra nazal nitrik oksit (nNO) ölçümü (75), yüksek hızlı videomikroskopi (HSVM) (142), transient elektron mikroskopi (TEM) (3) ve genetik analiz (52) sonuçları incelenmiştir. Genetik analiz yapılan hastaların 8'inde bir patojenik varyant gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmaya dahil edilen hastaların 47'si kesin PSD; 98'i olası PSD olarak değerlendirilmiştir. En sık görülen homozigot mutasyonlar sırasıyla; DNAH5 homozigot (26 allel), CCDC40 homozigot (8 allel) ve CCNO homozigot (6 allel) mutasyonu olarak bulunmuştur. Saptanan mutasyonlar, literatürde etkilediği bildirilen proteinlerin lokalizasyonuna göre gruplandırılmıştır: 1)Dış dinein kol (ODA): DNAH5, ODAD1, DNAH11, ARMC4, DNAL1, DNAI1 ve DNAI2; 2)Neksin-dinein regülatör kompleks: CCDC40, CCDC39, DRC1; 3)Sitoplazma proteini: CCNO, DNAAF2, ZMYND10, DNAAF4, DNAH8, DNAH10; 4) Radyal uzantı: RSPH4A, RSPH3; 5) Santral kompleks: HYDIN. Radyal uzantı ve santral kompleks defekti olan hastaların hiçbirinde situs inversus totalis saptanmamıştır. CCNO homozigot ve RSPH3 homozigot mutasyonu olanlarda solunum fonksiyon test değerleri diğer mutasyonlara göre daha düşük bulunmuştur. Tanı anında çekilen akciğer grafilerinde en sık görülen bulgular sırasıyla peribronşiyal kalınlaşma (% 71.7), atelektazi (%62) ve bronşektazi (%40.3)'dir. Hastaların son kontrollerindeki akciğer görüntülemelerinde (akciğer grafisi, BT), en çok gözlenen atelektazi yerinin sağ orta lob (%46.7), büyüklüğünün ise subsegmental olduğu görülmüştür (%65,6). Hastaların 2017 yılı ve son kontrollerinde ölçülen ortalama vücut kitle indeksi (VKI) z skorları ile ortalama FEV1 (%) ortalaması arasında zayıf düzeyde pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,30 ve r=0,39). VKI z skoru yüksek olan hastaların, FEV1 (%) değeri daha yüksek ölçülmüştür. Hastaların son 6 aydaki balgam kültür üremelerine bakıldığında; 47 (%35.3) hastada Haemophilus influenzae (H. influenzae), 25 (%18.8) hastada Candida spp, 14 (%10.5) hastada Metisilin duyarlı Stafilokokus aereus (MSSA) ve 12 (%9) hastada Pseudomonas aeruginosa (P. aeruginosa) üremesi olduğu görülmüştür. Kolonizasyonun en sık iki nedeni H. influenzae (30) ve P. aeruginosa (9) olarak saptanmıştır. Hastalarda kronik kolonizasyon varlığı ile son 6 ayda geçirilmiş akciğer enfeksiyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,012). Düzenli göğüs fizyoterapisini yapan 61 (%42.1) hasta kaydedilmiştir. Uygulanan en sık göğüs fizyoterapi yönteminin, 81 (%55.9) hastanın tercih ettiği postural drenaj ve perküsyon yöntemi olduğu görülmüştür. Akciğer rezeksiyonu (lobektomi) 13 (%9) hastaya yapılmıştır. Bu hastalardan 3'ü (%23) merkezimize rezeksiyon sonrasında başvurmuştur. Lobektomi yapılan hastaların son kontrolde yapılan spirometrik değerlendirmeleri, lobektomi yapılmayan hastalarla karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı sonuçlara ulaşılmıştır. Lobektomi yapılan hastaların FEV1 (%), FEV1 z skoru, FVC (%) ve FVC z skoru lobektomi yapılmayanlara göre daha düşüktür. Akraba evliliğinin yaygın olduğu ülkemizde, PSD farkındalığının hekimler arasında arttırılması, tanı yöntemlerinin merkezler arasında yaygınlaştırılması, multidisipliner ekiplerin ulaşılabilirliğinin arttırılması ile hastaların düzenli takibinin sağlanması, hastalığın tedavisi üzerinde olumlu etki sağlayabilir.
Deneysel alerjik astım modelinde mitokondri hedefli hidrojen sülfür donörü AP39 tedavisinin etkisinin araştırılması
Bu tez çalışmasında farelerde ovalbumin (OVA) ile indüklenen alerjik astım modelinde mitokondriye hedeflendirilmiş yavaş hidrojen sülfür (H2S) salıveren donör AP39'un etkileri incelendi. Bu modelde fareler, intraperitoneal OVA uygulamasıyla duyarlı hale getirildikten sonra intranazal (i.n.) OVA uygulanması ile deneysel alerjik solunum yolu inflamasyonu oluşturuldu ve bu farelerde i.n. 250 ve 1000 nmol/kg dozlarında AP39 tedavisi uygulandı. AP39 tedavisi, farelerde OVA'nın neden olduğu bronşiyal hiperreaktiviteyi önemli ölçüde önledi. OVA uygulaması farelerin bronkoalveoler lavaj (BAL) sıvılarında lenfosit ve eozinofil sayısında da artışa neden oldu ve bu artışlar AP39 tedavisinin 1000 nmol/kg dozu ile engellendi. Yüksek doz AP39 (1000 nmol/kg) tedavisi, BAL'daki artmış olan IL-4, IL-5 ve IL-13 sitokin düzeylerini de baskılarken, düşük AP39 dozu (250 nmol/kg) bu sitokinlerin düzeylerini etkilemedi. OVA uygulamasına bağlı olarak akciğer dokusunda meydana gelen histopatolojik değişiklikler de yüksek doz AP39 tedavisi ile azaldı. Bu sonuçlara dayanarak AP39, alerjik astımın klinik bulguları olan bronşiyal hiperreaktive ve solunum yolu inflamasyonu oluşumunu azaltmıştır. Solunum yolu düz kas hücrelerinde hidrojen sülfürün mitokondriyal fonksiyonları koruması ile alerjik astım oluşumunun engellenmesi ilişkilendirilmiştir. AP39 uygulama dozu ve süresi dahil olmak üzere AP39 tedavi stratejisinin terapötik etkinliğini optimize etmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak AP39, bir hidrojen sülfür donörü olarak solunum yolu hastalıklarında umut verici bir terapötik potansiyel göstermektedir.
Kronik hava yolu hastalıklarında spirometrik ölçütlerin değerlendirilmesi
Spirometri, akciğer hastalıklarının tanısında ve izleminde en yaygın kullanılan tekrarlanabilir solunum fonksiyon testidir. Birinci saniye zorlu ekspiratuvar volüm (FEV1), zorlu vital kapasite (FVC) ve FEV1 / FVC oranı spirometri ile ölçülebilen ve hava yolu hastalıkları hakkında bilgi veren parametrelerdir. Uluslararası rehberlerde spirometrik parametreleri değerlendirmek için standardizasyon kriterleri yayınlanmıştır. Ancak uygulanan test hastanın eforuna bağımlıdır ve test uygulanırken hastanın uyumunu gerektirmektedir. Bu çalışmanın amacı spirometri ölçümlerini kullanılarak hava yolu hastalıkları ile ilgili fizyolojik parametreler geliştirmek ve bu parametreleri mevcut spirometrik parametrelerle karşılaştırmaktır. Çalışmamızda, 12.326 spirometri testinin verileri matematiksel modellemeler kullanılarak analiz edilmiştir ve yeni tanımlanan parametreler ROC eğrileri ile incelenmiştir. Modelde, eğri altındaki alan (AUC) t2 için 0,988 (%95 güven aralığı (GA) 0,986-0,990), (duyarlılık (Se) %95 ve özgüllük (Sp) %95); t3 için 0,986 (%95 GA 0,984-0,988) (Se %97, Sp %92); t4 için 0,929 (%95 GA 0,922-0,935) (Se %88, Sp %84); t1 geometrik ortalaması (gmean) için 0,881 (%95 GA 0,872-0,890) (Se %78, Sp %82); tp gmean için 0,849 (%95 GA 0,839-0,859) (Se %75, Sp %79); tq gmean için 0,912 (%95 GA 0,905-0,919) (Se %85, Sp %82) olarak bulunmuştur (Tüm ölçümler için p<0,001). Hesaplanan t2 ve t3 parametreleri, hava yolu obstrüksiyonunu saptamada maksimal ekspirasyon ortası akım hızı (MMEF%25-75) değerinden daha özgül ve duyarlı olarak bulunmuştur. Araştırmamız bu parametrelerin hava yolu obstrüksiyonu ile güçlü bir ilişkisi olduğunu göstermiştir.
Laparoskopik batın cerrahisi geçiren, sigara içen veya içmeyen hastalarda gelişen solunum sistemi komplikasyonlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Bu araştırma laporaskopik batın cerrahisi geçiren hastalarda, ameliyat sonrası gelişen solunum sistemi komplikasyonlarında sigara içme faktörünün etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak 2018- Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Acıbadem International Hastanesi'nin genel cerrahi servisine yatışı yapılan ve laparoskopik batın cerrahisi uygulanan 299 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanıldı". Sigara içme durumuna göre tanımlayıcı özelliklerin dağılımı ki-kare analizi ile test edildi. Sigara içme durumuna göre sürekli değişkenlerin farklılaşma durumu bağımsız grup t-testi ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Retrospektif tipteki araştırmada çalışmamıza katılan hasta grubunda sigara içenlerin %22,4'ünde post-operatif solunum sistemi komplikasyonları geliştiği ve sigara içmeyenlerin ise sadece %7,3'ünde solunum sistemi komplikasyonları geliştiği saptanmıştır. Çalışmaya katılan olgularımızda, sigara içmeyenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değeri, sigara içenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değerinden yüksek bulunmuştur. Sonuç: Laparoskopik batın cerrahisi sonrası, hem ameliyatın, hem de karın içi sabit basınçlı havanın oluşturduğu etkiler neticesinde, hastalarda post-operatif solunum sistemi komplikasyonu oluşma riski mevcuttur. Sigara içen hastalardan komplikasyon gelişme riski daha fazladır. Hastalara ameliyat öncesi hemşirelik hizmeti çerçevesinde gerekli eğitim verilmeli ve en iyi koşullarda ameliyata girmesi sağlanmalıdır.
Solunum sistemi hastalıklı buzağılarda farklı oksijen uygulama yöntemlerinin arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, solunum sistemi hastalıklı ve yapılan kan gazları analizlerine göre oksijen tedavisi ihtiyacı olan buzağılarda, rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak maske ve intranazal kateter ile oksijen uygulamalarının, klinik ve hematolojik bulgular ile arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkilerini belirlemektir. Bu çalışmanın hayvan materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen, farklı yaş (1 gün-3 aylık), ırk ve cinsiyete sahip 18 adet buzağı oluşturdu. Hayvanların yapılan klinik muayeneleri sonucu solunum sistemi problemi olan ve yapılan kan gazları analizleri sonuçlarına göre oksijen tedavisine ihtiyaç duyan buzağılar çalışmaya dâhil edildi. Buzağılar kendi aralarında eşit sayıda (n=6) 3 ayrı gruba ayrıldı. 1. grup (kontrol), 2. grup (Maske) ve 3. grup (İntranazal kateter) grubu olarak belirlendi. 1. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisi, 2. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisinin yanı sıra maske ile oksijen tedavisi, 3. grup hayvanlara ise rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak intranazal kateter ile oksijen verildi. Çalışma süresince tüm gruplardaki buzağıların klinik muayeneleri yapıldı ve kayıtlar tutuldu. Ayrıca kan gazları ölçümleri için çalışmanın 0., 3., 5. ve 24. saatlerinde arteriol ve venöz, hematolojik analizler için ise 0. ve 24. saatlerde venöz kan örnekleri alındı. Klinik olarak hayvanlarda solunum güçlüğü olduğu, ağızdan solunum yaptıkları, burun akıntısı, emme refleklerinde azalma, depresyon, beden ısısında artış, mukozalarda siyanotik tablo ve bazı hayvanlarda ise öksürük gibi klinik semptomlar olduğu tespit edildi. Oksijen verilen 2. ve 3. grup hayvanlarda oksijen uygulamasına paralel olarak tespit edilen klinik semptomların hafiflediği ve normale döndüğü belirlendi. Hematolojik parametrelerden 1. grup buzağıların % monosit değerlerinin, 2. grup buzağıların monosit sayılarının, 3. grup buzağıların ise yüzde eozinofil ve eozinofil sayıları ile RBC değerlerinde istatistiksel olarak önemli değişimler belirlendi. Solunum güçlüğü bulunan buzağılarda, venöz ve arter pH, pCO2, pO2, laktat, sO2 ve solunum sayılarında genel olarak grup içi karşılaştırmalarında istatistiksel bazı farklılıklar gözlendi. Genel olarak bakıldığında rutin tedavi uygulanan 1 grup hayvanlarda bu parametrelerde pek bir değişim görülmezken, rutin tedaviye ilave olarak oksijen tedavisi yapılan 2. ve 3. grup hayvanlarda, özellikle pCO2 seviyelerinin zamanla normale döndüğü, laktat değerlerinin azaldığı ve sO2 ile pO2 değerlerinin ise artış gösterdiği belirlendi. Oksijen uygulaması yapılan buzağıların klinik ve laboratuar bulgularındaki iyileşmenin daha belirgin olduğu tespit edildi. Oksijen uygulaması yapılan yöntemlerden intranazal kateter ile uygulamanın maske ile uygulamaya göre kan gazları üzerinde daha belirgin değişimler yaptığı ve klinik olarak daha etkili olduğu belirlendi. Sonuç olarak buzağılarda solunum sistemi hastalıklarında rutin tedaviyle birlikte oksijen tedavisi uygulanmasının arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkili olduğu ve solunum güçlüğü olan buzağıların klinik iyileşmesinde faydalı olduğu kanısına varıldı
Solunum yollarından izole edilen mannheimia haemolytica suşlarının tiplendirilmesi, bazı virulens genleri ile antimikrobiyal maddelere duyarlılıklarının araştırılması
Bu çalışmada, hasta ve sağlıklı sığır ve koyunların solunum yollarından izole edilen Mannheimia (M.) haemolytica izolatlarının biyokimyasal özellikleri, önemli virülens genlerinin dağılımı, antimikrobiyal maddelere duyarlılıkları ve direnç genlerinin tespit edilmesi amaçlandı. Nazo-farengiyal ve trake-bronşiyal sıvap örneklerinden kültürü yapılan M. haemolytica şüpheli 55 izolatın 48 (%87.3)'i Real Time PCR ile M. haemolytica olarak identifiye edildi. İncelenen izolatlarda, hastalık ve virülens genleri ile ilişkili biyokimyasal özelliklerin arginin-arginin ve sorbitol testlerindeki farklılıklara göre 4 farklı biyokimyasal profil belirlendi. Real Time-PCR yöntemiyle virülens genleri incelenen izolatlarda 3 virülens gen profili tespit edildi. İzolatların %37.5'i I, %33.3'ü III ve %12.5'i II olarak belirlendi. Virülens gen profil II'ye sahip izolatlarda virülens ile ilişkili genlerin tamamı belirlenirken, profil I'e sahip izolatlarda nmaA, profil III'e sahip izolatlarda ise nmaA ve tbpB genlerinin bulunmadığı tespit edildi. Bununla birlikte biyokimyasal profil II'nin hastalık olguları ile ilişkili ve bunun arginin-arginin negatiflik ile ilişkili olduğu belirlendi. Ayrıca virülens gen profil I özelliğine sahip izolatların sadece biyokimyasal profil I ile ilişkili olduğu ve bunun arginin-arginin negatiflikten kaynaklandığı belirlenirken, arginin-arginin pozitif izolatlar ile virülens gen profil III arasındaki ilişkinin önemli olduğu gözlendi. Ayrıca, epsilometer test (E-test) ile antimikrobiyal duyarlılıkları ve minimal inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri incelenen izolatların 9 (%18.75)'unda antimikrobiyal direnç belirlendi. E test ile dirençli bulunan izolatların 1'i sadece eritromisine, 2'si sadece penisiline, 1'i tilmikosin ve penisiline, 1'i tilmikosin, streptomisin ve penisiline, 1'i eritromisin, tilmikosin, streptomisin ve tetrasikline, 3'ü eritromisin, tilmikosin, streptomisin, tetrasiklin, penisilin ve ampisiline dirençli olduğu tespit edildi. Dirençli bulunan izolatların büyük çoğunluğunda (%66.6) çoklu direnç olduğu gözlendi. E test ile dirençli olduğu belirlenen 9 izolatın 6 (%66.6)'sında makrolid erm42, mphE, msrE genleri ve bu izolatların da 5 (%55.5)'inde aminoglikozid direnç geni strA tespit edildi. Sonuç olarak; arginin-arginin negatiflik ile gcp, gs60, tbpB, lktC, adh pozitif, nmaA negatif izolatların kommensal ve patojen M. haemolytica izolatlarının ayrımında kullanılabilecek epidemiyolojik kriter olabileceği ve konu ile ilgili yeni çalışmaların yapılması gerektiği, ayrıca M. haemolytica izolatlarında erm42, mphE, msrE genlerinin makrolid, strA geninin de aminoglikozid direncinden sorumlu genler olduğu ve total DNA'da tespit edilebildiği, tetH ve blaROB-1 genlerinin total DNA'da tespit edilemediği ve bu genlerin plazmid ve transpozon gibi ekstrakromozamal DNA'da belirlenebileceği, bundan dolayı antimikrobiyal direnç geni ile ilgili başka mekanizmaların araştırılmasına yönelik yeni çalışmaların yapılması gerekliliği sonucuna varıldı.
COVID-19 enfeksiyonunun fiziksel aktivite ve solunum sistemi üzerindeki uzun dönem etkilerinin incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı, Covid-19 enfeksiyonunun fiziksel aktivite ve solunum sistemi üzerindeki uzun dönem etkilerinin incelenmesidir. Bu temel amacın yanında ayrıca daha önce Covid-19 enfeksiyonu geçirmiş olan ve 45-65 yaş arasında yer alan bireylerde solunum sistemi sorunları ve fiziksel aktivite bulgularının günümüzde hangi düzeyde olduğu, bunların cinsiyet ve yaş grubuna göre anlamlı farklılık gösterip göstermediği ve solunum sistemi sorunları ile fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı ilişki olup olmadığının tespiti de amaçlanmıştır. Araştırma, kesitsel tipte ve ilişkisel tarama modeline uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini Türkiye genelinde yaşayan, araştırmanın yapıldığı dönemde 45-65 yaş arasında yer alan ve daha önce en az bir defa Covid-19 geçirmiş bireyler içerisinden basit rastgele örnekleme yolu ile seçilen toplam 413 birey oluşturmuştur. Araştırmanın verileri Tanıtıcı Bilgiler Formu, St. George Solunum Anketi (SGRQ) ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Ölçeği (UFAÖ) – Kısa Formu kullanılarak çevrimiçi uygulanan anket yöntemiyle toplanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 25 programı kullanılarak, nicel analiz yöntemleri ile değerlendirilmiştir.Katılımcıların %57,6'sı son bir yıl içinde ciddi veya sıkıntı yaratan bir göğüs hastalığı geçirmediğini belirtmiş olsa da, %39'u son bir yıl içinde üşütme dışındaki zamanlarda öksürük yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Bunun yanında %41,1'i son bir yıl içinde üşütme dışındaki zamanlarda nefes darlığı deneyimlediklerini bildirmişlerdir. Ayrıca, fiziksel aktivite düzeyiyle ilgili tespitler katılımcıların %27,1'inin inaktif, %51,3'ünün minimal aktif ve %21,5'inin çok aktif olduğunu ortaya koymuştur. SGRQ Semptom Puanı değerlendirildiğinde de katılımcıların solunum sorunları yaşama düzeyi %30 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuçlar, Covid-19 sonrası solunum sistemi semptomlarının sürdüğünü ve önemli bir sağlık sorunu oluşturduğunu göstermiştir. Ayrıca bulgular, Covid-19 nedeniyle hastanede yatmanın semptom şiddeti ve fiziksel aktivite düzeyi üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu göstermiştir. Bunun yanında cinsiyet ve yaşa göre de önemli farklılıklar tespit edilmiş ve çalışmada detaylı olarak sunulmuştur.
Preeklamptik gebede havayolunun değerlendirilmesi
Obstetrik hastalar; normal popülasyona göre zor havayolu insidansı açısından daha fazla risk altındadır. Preeklampsi gibi gebeliğe hipertansiyonun eşlik ettiği durumlarda bu risk daha da artmaktadır. Zor veya başarısız ventilasyon ve entübasyon durumunda; maternal ve fetal yaşamı tehlikeye atan olaylarla karşılaşılabilir. Zor havayolu beklentisi olan bu hasta grubunda operasyon öncesi havayolu muayenesinin detaylı yapılması büyük önem taşır. Bu çalışmada; preeklampsi tanısı alan (n:20) ve dahili hastalığı olmayan normal gebelerde (n:20), sezaryen sırasında ve postoperatif 48. saatlerinde; zor havayolu muayenesinde kullanılan Mallampati Sınıflaması, Tiromental Mesafe, Boyun Çevresi ve ultrason (USG) yardımıyla Cilt-Hiyoid Mesafesi, Cilt-Epiglot Mesafesi ve Dil kökünün anterior ölçümünü ve aynı zamanda Optik Sinir Kılıf Çapını (OKSÇ) karşılaştırmayı amaçladık. Bu vaka kontrol ve prospektif olarak planlanan çalışmaya; ASA II-III grubu, tekli gebeliğe sahip, 40 hasta dahil edilmiştir. Çalışma 4 yıllık tecrübesi olan anestezi asistanı ile yapılmıştır. Çalışmamızın neticesinde; hem preeklamptik gebe grubu hem de normal gebe grubunda; OSKÇ, Mallampati Skoru ve cilt-epiglot Mesafesi postoperatif 48. Saatte, intraoperatif ölçüme göre anlamlı olarak azalmış ancak iki grup arasında korelasyon gösterilememiştir. Ama preeklamptik gebeler incelendiğinde cilt-hiyoid mesafesi, normal gebelere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuçları daha derinlemesine değerlendirmek için, yeterli hasta sayısına sahip, ileri klinik deneyim ve çalışmalara ihtiyaç vardır.
Morbid obez hastaların hava yolu yönetiminde videolaringoskopinin yerinin ve öneminin belirlenmesi
Giriş-Amaç: Obezite multifaktöriyel bir sağlık sorunudur ve anestezi pratiğinde zor hava yolu yönetimi açısından risk taşımaktadır. Obezitenin derecesi, hastanın yaşı ve cinsiyeti gibi demografik özellikleri, obstrüktif uyku apnesi (OSAS) gibi eşlik eden komorbiditeler bu riskleri etkilemektedir. Zor veya başarısız hava yolu yönetimi sonucunda morbidite ve mortalite artmaktadır. Anestezi öncesi hava yolu muayenesi ile zor hava yolu açısından belirleyici özelliklerin araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması hastayı korumakta oldukça önemlidir. Hava yolu yönetiminde maske ventilasyonu ve endotrakeal entübasyon için farklı seçenekler mevcuttur. Tercih edilecek yöntem ve araçlar başarılı hava yolu yönetimi için kritik rol oynamaktadır. Bu çalışmada; genel anestezi altında cerrahi operasyon geçiren ve vücut kitle indeksi (VKİ) ≥30 kg/m² olan hastaların hava yolu yönetimi açısından incelemesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2014 - Aralık 2018 tarihleri arasında genel anestezi altında elektif cerrahi geçirmiş olan hastalardan VKİ ≥30 kg/m² olan 375 hastanın dosyaları arşivden temin edilerek zor maske ventilasyonu varlığı, çift el ile maske ventilasyonu ve oral airway kullanımı, zor entübasyon varlığı, hangi yöntemle ve kaçıncı denemede endotrakeal entübasyon gerçekleştirildiği kaydedilmiştir. Obezite derecesi, Modifiye Mallampati skoru, cinsiyet, yaş, OSAS varlığının zor hava yolu yönetimine etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda; obezite derecesi artıkça zor maske ventilasyonu ve çift el ile maske ventilasyonunun arttığı ancak VKİ değerindeki artış ile zor endotrakeal entübasyon görülme oranında artış olmadığı gözlenmiştir. Mallampati skorunun artması ile zor maske ventilasyonu, çift el maske ventilasyonu, oral airway kullanımı ve zor entübasyon görülme insidansının artış gösterdiği saptanmıştır. Erkek hastalar ile kadın hastalar arasında maske ventilasyonu açısından fark izlenmezken; zor endotrakeal entübasyonun erkeklerde daha fazla olduğu izlenmiştir. OSAS tanılı hastalarda zor maske ventilasyonu ve zor endotrakeal entübasyon görülme insidansının arttığı, ilk denemede entübasyon başarısının düştüğü izlenmiştir. Videolaringoskop ile entübe edilen hastaların vücut ağırlığı ve VKİ değerlerinin direkt laringoskopi ile entübe edilen hastalardan anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre obezite zor hava yolu yönetimi için bağımsız bir risk faktörüdür. VKİ ve Mallampati skoru artışı hava yolu yönetiminde zorlukla ilişkilidir ve dikkatli olmayı gerektirir. Özellikle OSAS tanılı hastalarda ise hava yolu yönetimine dair değerlendirilen tüm parametrelerde zorluk izlenmiştir. Erkek cinsiyette zor entübasyon sıklığının artmış olması da akılda tutulmalıdır. Çalışmamızda VKİ, mallampati skoru, OSAS varlığı ve erkek cinsiyetin prediktif değerini işaret eden daha eski çalışmalara benzer sonuçlar bulduk. Verilerimizin anestezi uzmanlarının obez hastalarda olası zor hava yoluna daha dikkatli bir şekilde hazırlanmasına yardımcı olabileceğini umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Obezite, zor hava yolu, zor maske ventilasyonu, zor endotrakeal entübasyon, videolaringoskopi
Üst havayolu ölçümlerinde kullanılan farklı sınırlar arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Giriş: Bu çalışmanın amacı, orofaringeal havayolu değerlendirmelerinde kullanılan farklı alt ve üst sınırlar arasında, hacim ve minimum aksiyal alan (MAA) ölçümlerinin korelasyonunu değerlendirmektir. Bireyler ve Yöntem: Bu çalışmaya, Hacettepe Üniversitesi Ortodonti bölüm arşivinden, ortognatik cerrahi planlaması amacıyla alınmış 49 konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüsü dahil edilmiştir (32 kadın, 17 erkek; ortalama yaş= 20,9 ± 5,22). Dolphin3D (Dolphin Imaging & Management Solutions, Chatsworth, California, ABD) programı kullanılarak, 4 farklı üst (palatal düzlem, PNS noktasından geçen horizontal düzlem, PNS-Ba düzlemi, PNS ve 1. servikal vertebranın alt iç sınırından geçen düzlem) ve 8 farklı alt sınır (2.,3. ve 4. servikal vertebraların en alt ön noktasından, epiglottisin en üst noktasından, vallecula'dan geçen horizontal düzlemler, 4.servikal vertebranın en ön alt noktası ile hyoid kemiğin üst ön köşesinden geçen düzlem, 3.servikal vertebranın en alt ön noktası ve menton'dan geçen düzlem, 4.servikal vertebranın en üst ön noktasından ve menton'dan geçen düzlem) ile oluşturulan 32 farklı havayolu segmentasyonunda, hacim ve MAA ölçümleri yapılmıştır. Bütün ölçümler aynı araştırmacı tarafından, 2 hafta ara ile ikişer kez yapılmıştır. Bulgular: Hacim ölçümleri ortalama 0,997 ve minimum aksiyal alan ölçümleri ortalama 0,999 sınıf içi korelasyon katsayısı ile ölçümler arasında mükemmel gözlemci içi güvenilirlik göstermiştir. 32 farklı havayolu segmentasyonunda yapılan hacim ölçümleri birbirleri ile 0,896-0,999 aralığında, MAA ölçümleri birbirleri ile 0,859-1,00 aralığında değişen korelasyon katsayıları ile yüksek düzeyde pozitif yönlü korelasyon göstermişlerdir. Sonuçlar: Bu çalışmada havayolu segmentasyonu için kullanılan alt ve üst sınırlar birbirleri ile yüksek düzeyde korelasyon göstermişlerdir. Yapılacak üst havayolu çalışmalarında ihtiyaçlar doğrultusunda, çalışmamızda incelemiş olduğumuz alt ve üst sınırların güvenli bir şekilde kullanılabileceği bulunmuştur.
Anestezistler ve diğer hekimlerin zor hava yolunu öngörebilme yetenekleri ve zor hava yoluna yaklaşımlarının karşılaştırılması
Spontan solunumun devam ettirilemediği durumlarda hayatın devamı için yardımcı araçlar ve teknikler ile hava yolunun devamı ve solunumun sağlanması gerekmektedir. Böyle bir durumda hangi alanda çalışıyor olursa olsun her hekimin hava yolunu sağlaması hayati öneme sahiptir. Biz de bu çalışmada temel olarak anestezistler ile diğer hekimler arasında zor hava yolunu öngörebilme ve acil hava yolu yönetimi gerektiren durumlarda doğru müdahale edebilme becerileri arasında farklılık olup olmadığını araştırmayı amaçladık. İkincil amacımız ise bu farklılığı etkileyen parametreleri tespit etmekti. Etik kurul onayı alındıktan sonra, Türkiye'nin çeşitli hastanelerinde Dahili, Cerrahi, Yoğun Bakım, Acil Servis, Aile Sağlık Merkezi ve Temel Bilimlerde halen çalışmakta olan doktorlara 1 Temmuz 2019 - 1 Haziran 2020 tarihleri arasında internet üzerinden anket formları ulaştırıldı. Anket formu hava yolu yönetim stratejileri, hava yolu araçları, zor hava belirteçleri, zor hava yoluna yaklaşım, entübasyonu kolaylaştırıcı ve aspirasyonu engelleyici yöntemler, end-tidal karbondioksit kullanımı ve zor hava yolu algoritmaları ile ilgili sorular içermekteydi. Çalışmamız sonucunda beklendiği üzere anestezistlerin diğer hekimlere kıyasla daha fazla hava yolu uyguladığı görüldü. Diğer branş hekimlerinin sadece %26'sı yılda 35'ten fazla hava yolu yönetimi yapmaktaydı. Hava yolu yönetimi genelde KPR ve solunum sıkıntısı durumlarında yapılmaktaydı. Diğer branş hekimlerinin, hava yolu eğitiminin tıp fakültesinde alınan eğitimle sınırlı olduğu görüldü. Anestezist dışı hekimlerin %60,5'i hava yolu tanımını bilememiş, çoğunluğu zor hava yolu tanımına sadece zor entübasyonu katmış, zor maske ventilasyonunu zor hava yolu olarak tanımlamamıştır. Anestezistlerin beklendiği üzere diğer hekimlere kıyasla zor hava yolu belirteçlerini tanıma ve zor hava yolunu öngörme becerileri daha iyi olarak saptandı. Branştan bağımsız olarak hekimlerin çoğunluğu erken yardım çağıracağın ve üçten fazla deneme yapmayacağını belirrti. Zor hava yolu ile karşılaşıldığında anestezist olmayan hekimlerin LMA ve videolaringoskop kullanım oranı anestezistlere kıyasla düşük bulundu. Anestezist olmayan hekimlerin Sağlık Bakanlığı'na bağlı düzenlemelere göre kliniklerinde bulunması beklenen hava yolu araçlarına bile yok demesi, hekimlerin bu araçları tanımaması ya da yerlerini bilmemesi olarak yorumlanmıştır. Anestezist olmayan hekimlerin entübasyonu kolaylaştırıcı ve aspirasyonu engelleyici yöntemleri ve entübasyon teyiti ve diğer alanlarda etCO2'i kullanma oranı anestezistlere kıyasla daha azdı. Anestezist olmayan hekimlerin zor hava yolu algoritmaları konusundaki farkındalıkları da daha düşüktü. Genel olarak, tüm hekimler tarafından en çok başvurulan algoritma Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği'nin zor hava yolu algoritması idi. Hava yolu yönetimi her hekimin iyi bilmesi gereken bir müdahaledir. Temel hava yolu becerilerinin yanlış ya da eksik uygulanması durumunda hayatı tehdit edici sonuçlarla karşılaşılabilir. Çalışmamızdan yola çıkarak hekimlere hava yolu yönetimi ve zor hava yolunun tanınması hakkında devamlılık gösteren hem teorik hem pratik eğitimler sağlanması, LMA, videolaringoskop ve etCO2 kullanımının yaygınlaştırılması ve ulusal zor hava yolu algoritmalarının güncellenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hava yolu yönetimi, zor hava yolu
Bronkopulmoner displazili prematüre bebeklerin okul çağı prognozu
Giriş ve Amaç: Bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre doğan bebeklerde doğumdan belli bir süre sonra devam etmekte olan oksijen ihtiyacı, solunum sıkıntısı ve eşlik eden radyolojik bulgular ile karakterize klinik bir sendromdur. Halen süt çocukluğu döneminin en sık kronik solunum sistemi hastalığıdır. BPD tanısı almış premature bebekler uzun dönemde solunumsal, nörogelişimsel, kardiyovasküler, işitsel ve görsel bozukluklar ve büyüme geriliği açısından yüksek risk altındadırlar. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde uygulanan tıbbi tedavilerin ve teknolojinin gelişimi ile BPD'nin klinik özellikleri, hastalığın seyri ve uzun dönem prognozu değişiklik göstermektedir. Uzun dönemde risklerin bilinmesi uygun izlem ve erken tedavinin planlanması açısından önemlidir. Ancak BPD'nin uzun dönem izlemine ilişkin bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada BPD tanısı almış premature bebeklerin okul çağındaki durumlarının yeni teknikler ile çok yönlü değerlendirilmesi ve uzun dönem kısıtlılıklar açısından olası risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2005 - 2008 yılları arasında doğan, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde (YYBÜ) yatarak izlenen, taburculuk sonrası prematürite ve BPD komplikasyonları açısından izlemleri yapılan prematüre kohortumuzun 8-10 yaş okul çağı değerlendirmeleri yapılmıştır. Okul öncesi 2-4 yaş değerlendirmelerini yaptığımız BPD'li 20 çocuk (13 hafif, 6 orta, 1 ağır) ve prematüre doğan 14 BPD'siz çocuk ile benzer yaş ve cinsiyette, bilinen herhangi bir hastalığı olmayan miadında doğan 23 çocuk kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Antropometrik ölçümleri ve vital fonksiyon ölçümleri uygun şekilde yapılan çalışma popülasyonunun nörolojik durumunun değerlendirilmesinde Kaba Motor İşlevsellik Ölçeği ve Mizrahi skorlaması; solunumsal değerlendirmede spirometri, impulse osilometri ve egzersiz provokasyon testi ölçümleri; kardiyovasküler değerlendirmede elektrokardiyografi, konvansiyonel, doku Doppler ve specle-tracking ekokardiyografiye ek olarak biyokimyasal belirteçler (B tipi Natriüretik Peptid, N terminal B tipi Natriüretik Peptid, Kitotriozidaz, kitinaz benzeri protein (YKL-40), yüksek duyarlıklı C-reaktif protein, miyeloperoksidaz (MPO), tümör nekroz faktör-alfa (TNFα), interlökin-6 (IL-6), interlökin-18 (IL-18), matriks metalloproteinaz-1 (MMP1) ve matriks metalloproteinaz-9 (MMP9)) değerlendirilmiştir. Bulgular: Antropometrik ölçümler incelendiğinde; hem BPD'li hem de BPD'siz premature doğan çocukların vücut ağırlıkları term doğanlara göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001, p=0,027). BPD'li pretermlerin boyları term doğanlardan anlamlı olarak kısa bulunurken (p<0,001), diğer iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,190) Boy uzunlukları ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,348). BPD'li bebeklerin baş çevreleri hem BPD'siz pretermlerden hem de term doğanlardan anlamlı olarak küçüktü (p<0,001, p=0,001). Solunumsal değerlendirmede; spirometri ölçümünde BPD'siz prematüre grubunun FEF25-75% BPD ve term gruplarına göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,035, p=0,046). İmpulse osilometri ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Egzersiz provakasyonu sonrasında; spirometride FEV1 hem BPD'li hem BPD'siz pretermlerde azalma (p<0,001), FEV1/FVC ve FEF25-75% ise BPD'siz prematüre grubunda azalma (p=0,047, p<0,001), impulse osilometride ise sadece R 5Hz; BPD'siz prematüre grubunda diğer gruplara göre daha fazla yükselme eğiliminde idi (p=0,005). Serebral palsi BPD grubunda %20, BPD'siz prematürelerde %7,1 oranında mevcuttu. BPD grubunda nörolojik kısıtlılık kaba motor işlevsellik ölçeği ile %25; Mizrahi klinik skorlama ölçeği ile %35 oranında saptandı. Kardiyovaskuler değerlendirmede; konvansiyonel ekokardiyografi BPD'li pretermlerde çeşitli yapısal etkilenmelere ek olarak pulmoner hipertansiyon göstergesi olan PAAT düşüklüğünün devam ettiğini gösterdi (p=0,003). Doku Doppler ekokardiyografide sağ ventikülde global etkilenme bulgusu olarak RVMPI (Sağ ventikül m,yokard performans indeksi) BPD grubunda BPD'siz prematüre ve term kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Speckle Tracking ekokardiyografi ile BPD grubunda sağ ventrikül, sol ventrikül ve interventriküler septumda etkilenmeler saptandı. Postnatal kortikosteroid tedavisi pulmoner hipertansiyon bulguları ve sağ ventikül miyokard performans indeksleri ile ilişkiliydi. NT-proBNP ile BPD grubundaki RVMPI arasında pozitif ilişki saptandı. BPD grubunda proinflamatuvar belirteçlerden MMP1 anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). YKL-40 ve MPO düzeyleri ise hem BPD'li hem de BPD'siz pretermlerde term doğanlardan daha yüksekti. Sonuç: Okul çağına gelmiş BPD'li ve BPD'siz pretermler term doğmuş yaşıtlarına göre daha zayıf olmakla beraber; BPD grubunda buna ek olarak boy ve baş çevresi düşüklüğü dikkat çekmektedir. Baş çevresi düşüklüğü ile uyumlu olarak bu grupta nörolojik kısıtlılıklar daha sık görülmektedir. Solunumsal değerlendirmelerde; BPD durumundan bağımsız olarak preterm doğumun etkileri silik de olsa okul çağında devam etmekte olup; bu etkilenmeler egzersiz provakasyonu ile fark edilmektedir. BPD'li hastalarda kardiyovasküler etkilenmeler okul çağında devam etmekte olup; erişkin yaştaki kardiyovasküler hastalıkların habercisi olabilecek biyokimyasal bulgulara rastlanmıştır. Kronik solunumsal bir hastalık olarak tanımlanan BPD'de hastalarının okul çağı değerlendirmelerinde solunumsal bulgular silikleşirken saptadığımız kardiyovasküler etkilenmeler; BPD'nin aslında vasküler bir hastalık olduğu hipotezini destekler yöndedir. BPD'li hastaların izleminde kardiyavasküler kısıtlılıklar akılda tutulmalıdır.
Sigara içen 18-50 yaş arası bireylerde, torakal bölge kayropraktik uygulamalar ve kayropraktik uygulamalar ile birlikte solunum egzersizlerinin solunum fonksiyon parametrelerine, tansiyon ve nabıza etkisi
Bu çalıĢmada, uzun süreli sigara kullanan ve inaktif derecede aktivite düzeyine sahip olan bireylerde kayropraktik uygulama ve kayropraktik tedavi ile birlikte solunum egzersizlerinin uygulanmasının solunum fonksiyon parametreleri, tansiyon, oksijen satürasyonu ve nabıza etkilerinin araĢtırılmasını amaçlandı. En az 10 paket-yılı sigara kullanımı ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Ölçeği (IPAQ) anketinden inaktif veya minimal aktif derecesinde puan alan 60 gönüllü katılımcı kontrol grubu (KG) (kayropraktik uygulama grubuna) ve deney grubu (DG) (kayropraktik ve solunum egzersizleri uygulama grubu) (n=1:1) randomize edildi. Her iki gruba da 6 hafta boyunca haftada 1 defa olacak Ģekilde yüksek hızlı, düĢük Ģiddetli (HVLA) kayropraktik manüplasyon uygulandı. DG‟na ise kayropraktik tedavi ile birlikte egzersiz sıklığı ve set sayısı arttırılarak solunum egzersizi uygulandı.Egzersizler her hafta 1 seansı kayropraktik uygulama yapılırken izlendi, kalan 2 gün katılımcılar egzersizleri süpervizyon altında olmadan kendi baĢlarına tamamlamıĢlardır. Katılımcıların FEV1 (Zorlu Ekspiryumun 1. Saniyesinde Çıkarılan Hava Hacmi) , FVC (Zorlu Vital Kapasite), FEV1/FVC , PEF (Zirve Ekspiratuar Akım Hızı), Nabız, Sistolik ve Diastolik basınç ve SaO2 (Oksijen Satürasyonu) değerleri uygulama öncesi (UÖ) , ilk uygulama sonrası (ĠUS) ve ilk ölçümden 6 hafta sonra(US-6hft)değerlendirildi. ĠUS ve US-6 ile UÖ öncesi değiĢim v karĢılaĢtırıldığında DG‟da tüm ölçüm parametrelerinde, kontrol grubunda nabız, sistolik ve diastolik kan basıncı dıĢında tüm ölçüm parametrelerinde anlamlı fark bulundu. ĠUS ve US-6 ile UÖ öncesi değiĢimin gruplar arası karĢılaĢtırmasında ise iki grup arasında hiçbir ölçüm parametresinde anlamlı fark bulunmadı.
Zor havayolu senaryosu oluşturulmuş hastalarda klasik®, fleksible® ve proseal® laringeal maskelerin karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı; boyunluk takılarak zor hava yolu senaryosu oluşturulan hastalarda supraglottik hava yolu aygıtları olan klasik laringeal maske (LMA), proseal LMA ve fleksible LMA'nın havayolu sağlamadaki performanslarını karşılaştırmaktır. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-80 yaş arası, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-III grubunda 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Randomize olarak hastalar 3 farklı gruba ayrıldı. Birinci gruba proseal laringeal maske (PLMA) (Grup I), ikinci gruba fleksible laringeal maske (FLMA) (Grup II) ve üçüncü gruba klasik laringeal maske (cLMA) hasta kilosuna uygun olarak, üretici firmanın önerileri doğrultusunda standart teknikle yerleştirildi. Zor entübasyon senaryosu boyunluk kullanılarak oluşturuldu. Yerleştirme öncesinde hastaların maksimum ağız açıklığı, tiromental mesafe, sternomental mesafe ve tiroid kıkırdak hizasından boyun çevresi ölçüldü. Gruplar arasında demografik veriler bakımından anlamlı bir farklılık yoktu. Yerleştirme süresi, girişim sayısı, yerleştirme kolaylığı, orofaringeal kaf kaçak basıncı, fiberoptik bronkoskop görüntü derecelendirilmesi ve komplikasyonlar her üç grup arasında da benzer bulundu (p>0,05). Her üç cihazın da ilk yerleştirme başarısı yüksekti. Sonuç olarak tüm laringeal maske türlerinin zor entübasyon şartlarında benzer klinik performanslara sahip oldukları ortaya konulmuştur. Birinci ve ikinci jenerasyon supraglottik havayolu araçlarının boyun immobilizasyonuna bağlı sınırlı servikal hareketi bulunan hastalarda ilk tercih bakımından birbirlerine üstünlükleri olmadığı sonucuna varılmıştır.
Angle sınıf III bireylerde fonksiyonel tedavinin nazofarengeal hava yolu ve kraniyoservikal postür üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamızın amacı Angle Sınıf III bireylerde yapılan fonksiyonel tedavilerin büyüme gelişim dönemindeki hastalarda, iskeletsel, dişsel, yumuşak doku değişimlerinin yanı sıra nazofarengeal havayolu ve kraniyoservikal postür üzerine olan etkilerini sefalometrik olarak incelemek ve karşılaştırmaktır. Bu retrospektif çalışmada, Sınıf III monoblok ve Clark Sınıf III twin-blok apareyi benzeri ile tedavi edilen gruplar 2 ana grubu oluştururken, tedavi edilmemiş Sınıf III bireylerden elde edilmiş longitudinal materyal kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Birinci grup monoblok ile tedavi edilen 11 bireyden (ortalama yaş 11,14±1,43), ikinci grup twin-blok ile tedavi edilen 12 bireyden (ortalama yaş 11,42±1,24), kontrol grubu ise tedavi edilmemiş 8 bireyden (ortalama yaş 9,94±1,94) oluşmaktadır. Bireylerin seçiminde tüm bireylerin fonksiyonel Sınıf III malokluzyona ve ön çapraz kapanışa sahip olmasına, Angle Sınıf III molar ve/veya kanin ilişki göstermesine, gelişim paterninin high angle olmamasına, büyüme dönemi içinde olmasına ve geçmiş ortodontik tedavi hikayesi olmamasına dikkat edilmiştir. Birinci grup, ortalama 14,5 ay süre ile monoblok ile tedavi edilirken, ikinci grup ortalama 14 ay süre ile twin-blok ile tedavi edilmiştir. Tedavi etkilerini değerlendirmek için Grup 1 ve 2'de fonksiyonel aparey uygulanmadan önce (T1) ve aparey çıkarıldıktan sonra (T2); Grup 3'te ise tedavi uygulanmadığı için yalnızca büyüme gelişimin etkilerini takibi amacıyla ortalama 10 ay süre ara ile elde edilmiş T1 ve T2 materyalleri kullanılmıştır. Lateral sefalometrik röntgenlerde yapılan ölçümlerin değerlendirilmesinde T1-T2 periyotları arası değişimlerin karşılaştırılmasında Eşleştirilmiş T-testi kullanılmış, gruplara göre ölçümlerin karşılaştırılmasında Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) yapılmıştır. Varyans analizini takiben farklı grupları belirlemede Duncan testi kullanılmış ve hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Sınıf III monoblok ve twin-blok apareyleri ile SNA değerinde anlamlı bir artış ve SNB değerinde anlamlı bir azalma kaydedilmesi ile birlikte ANB değerinde anlamlı bir artış kaydedilirken; Sınıf III monoblok apareyi ile maksilla (A-Tvert. değeri) anlamlı bir şekilde öne gelirken, Sınıf III twin-blok apareyi ile mandibula (B-Tvert. değeri) anlamlı bir şekilde geri gelmiştir. Tedavi edilmiş her iki grupta da üst kesici dişlerde devrilme hareketi ile gerçekleşen protrüzyon ve proklinasyon meydana gelirken, alt kesici dişlerde anlamlı bir retrüzyon ve retroklinasyon meydana gelmemiştir. Hem tedavi hem de kontrol grubunda hava yoluna ait doğrusal ölçüm miktarları artmış, fakat bu artış tedavi grubunda daha anlamlı bulunmuştur. Hava yoluna ait alan ölçüm sonuçlarına göre monoblok ve twin-blok grubunda anlamlı bir artış, kontrol grubunda ise anlamlı olmayan bir artış kaydedilmiştir. Kraniyoservikal açıların ölçümlerinde monoblok ve twin- blok grubunda anlamlı artışlar görülürken, kontrol grubunda anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. Bu değişiklik tedavi gruplarında başın ekstansiyonu ile sonuçlanmakta, Angle Sınıf III maloklüzyonun tedavisi ve kalıcılığı açısından önemli olmaktadır. Bu postüral değişiklikler ile birlikte monoblok ve twin-blok gruplarındaki nazofarengeal hava yolu alanındaki artış beraber değerlendirildiğinde, büyüme gelişim döneminde fonksiyonel tedavinin etkilerinin postüral ve nazofarengeal hava yolu alanındaki değişimler açısından önemi net olarak görülmektedir.
Zor hava yolunu öngörmede ultrasonografi kullanımı
Genel anestezi sırasında hava yolu güvenliği için en önemli uygulama endotrakeal entübasyondur. Beklenmedik zor hava yolu, morbidite ve mortaliteye neden olabileceğinden anesteziyologlar için büyük bir endişe sebebidir. Günümüzde zor laringoskopi ve zor entübasyon oranının %1,5-13, zor maske ventilasyon oranının yaklaşık %1,4 seviyesinde olduğu görülmektedir. Ultrasonografi; güvenli, hızlı, tekrarlanabilir, taşınabilir olması ve gerçek zamanlı dinamik görüntüler sağlaması nedeniyle hava yolu değerlendirmesi için umut verici bir araçtır. Biz çalışmamızda ultrasonografi ölçümlerinin tek başına veya rutin tarama testleri ile birlikte kullanımının zor hava yolu öngörüsünde anlamlı olup olmadığını bulmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra genel anestezi altında elektif ameliyat planlanan 18 yaş üstü erişkin, ASA I-IV fiziksel durumunda 66 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların rutin hava yolu muayenesi yapıldı takiben ultrasonografi ile epiglot-cilt arası mesafe, hyoid kemik-cilt arası mesafe, nötral pozisyonda hyomental mesafe, dil taban kalınlığı ölçümleri yapıldı. Havayolu tarama testleri ve ultrasonografi ölçümleri sonrası maske ventilasyonu, endotrakeal entübasyon yapılıp Cormack-Lehane Skoru ve Maske Ventilasyon Skoru kaydedildi. Ultrasonografi ölçümlerinden epiglot-cilt arası mesafe, hyoid kemit-cilt arası mesafe ve dil taban kalınlığı zor hava yolu öngörüsünde istatistiksel olarak anlamlıdır. Rutin tarama testleri ve ultrasonografik ölçümler arasında korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; rutin tarama testleri zor hava yolu öngörüsünde yeterli değildir. Ultrasonografik ölçümler zor hava yolu öngörüsünde yararlıdır. Rutin tarama testleri ile ultrasonografik ölçümlerin birlikte kullanımı bu testlerin güvenilirliğini arttırmaktadır. Anahtar kelimeler; zor hava yolu, ultrasonografi, zor laringoskopi, zor maske
Probiyotikler ile ilişkili bazı kısa zincirli yağ asitlerinin solunum yolu epiteli bariyer işlevi üzerine etkisinin araştırılması
Mukoza ve deri epiteli bariyer işlev bozukluğu birçok hastalığın patogenezinde rol almaktadır. Sıkı bağlantı yapısı epitel bariyer işlevinin oluşturulmasında ana unsurdur. Probiyotik bakteriler suşa ve doza bağımlı olarak, farklı doku epitellerinin bariyer işlevini güçlendirici etki göstermektedir ve ürettikleri kısa zincirli yağ asitlerinin (KZYA) bağırsak epitel bariyer işlevini güçlendirdiği bilinmektedir. Buna karşın KZYA'ların solunum yolu epiteli bariyer işlevi üzerine etkisi üzerinde kısıtlı çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı bazı KZYA'ların solunum yolu epiteli bariyer işlevi üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada ilk olarak Bifidobacterium longum subsp. longum 35624 ve Akkermancia muciniphila kültürü yapılmış ve ürettikleri KZYA'lar yüksek basınçlı sıvı kromotografi (YBSK) ile belirlenmiştir. Ticari olarak temin edilen kizinostatın (quisinostat, JNJ-26481585) ve birer KZYA olan bütirat ve valeratın, bağırsak epiteli bariyer işlevi üzerine etkisi farklılaşmış ve farklılaşmamış Caco-2 hücreleri kullanılarak sıvı-sıvı arayüzlü kültür yöntemi ile araştırılmıştır. Kizinostatın 5, 10, 50 ve 100nM, bütiratın 0.05, 0.1, 0.5, 1, 2, 4 ve 8 mM ve valeratın 0.05, 0.1, 0.5, 1, 2 ve 4 mM'lik konsantrasyonları farklılaşmış ve farklılaşmamış Caco-2 hücre kültürlerine eklenmiştir. Caco-2 epitel bariyer işlevi transepitelyal rezistans (TER) ölçümü ile değerlendirilmiştir. Hücre kültürü kontrolü için sadece hücre kültürü sıvısı eklenmiştir. Sitotoksisite kontrolü için 1/105 oranında dimetilsülfoksit kullanılmıştır Valeratın solunum yolu epitel bariyer işlevine etkisi farklılaşmış ve farklılaşmamış sağlıklı insan primer bronşiyal epitel hücresi (SİBEH) ve farklılaşmamış astımlı insan primer bronşiyal epitel hücre (AİBEH) kültürlerinde araştırılmıştır. Farklılaşmış SİBEH epitel bariyer işlevine valeratın etkisi apikal bölmeden, 0.03, 0.125, 0.5 ve 2 mM konsantrasyonlarda tek başına veya 50ng/ml IL-13 ile birlikte eklenerek araştırıldı. Bu hücrelerde pozitif kontrol olarak epitel bariyer işlevi güçlendirici olan kizinostat (100nM, apikal), negatif kontrol olarak epitel bariyer işlev bozucu olan IL-13 (50ng/ml, bazal) kullanıldı. Ayrıca bu iki kontrol hücre kültürüne birlikte eklenerek etkileri araştırıldı. Farklılaşmamış SİBEH epitel bariyer işlevine valeratın etkisi, bazal bölmeden 1nM, 10nM, 100nM, 1uM, 10uM ve 100uM'lık konsantrasyonlarda tek başına veya 10ng/ml IL-13 ile birlikte eklenerek araştırıldı. Bu hücrelerle yapılan deneylerde pozitif kontrol olarak bazal bölmeden 10nM kizinostat, negatif kontrol olarak bazal bölmeden 10ng/ml IL-13 kullanıldı. Farklılaşmamış AİBEH epitel bariyer işlevine valeratın etkisi, bazal bölmeden 10nM, 100nM ve 1uM'lik konsantrasyonlarının tek başına uygulanması ile araştırıldı. Farklılaşmamış AİBEH kültürüyle yapılan deneylerde pozitif kontrol olarak bazal bölmeden 10nM kizinostat kullanıldı. Primer insan solunum yolu hücre kültürü ile yapılan deneylerde herhangi bir etken maddenin kullanılmadığı hücre kültürü kontrolü için sadece hücre kültürü sıvısı eklenmiştir. Yapılan deneylerde hücrelerin epitel bariyer işlevi TER ölçümü ve parasellüler geçiş analizi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda B. longum subsp. longum 35624'un laktat, formiat ve asetat ürettiği buna karşın propionat, bütirat veya valerat üretmediği gösterilmiştir. Valeratın farklılaşmış SİBEH hücreleri tarafından metabolizasyonu YBSK yöntemi ile belirlenmiştir. Farklılaşmış Caco-2 epitel hücrelerinde; valeratın tüm konsantrasyonlarının TER değerine etkisi olmamıştır, buna karşın kizinostatın 100nM ve bütiratın 4 ve 8 mM'lık konsantrasyonları TER değerlerinde düşmeye neden olmuştur. Farklılaşmamış Caco-2 epitel hücrelerinde ise; valeratın 0.1, 0.5, 1 ve 4mM'lık ve kizinostatın 50 ve 100nM'lık konsantrasyonları TER değerlerini arttırmıştır, bütiratın ise 4mM'lık konsantrasyonu TER değerinde düşmeye yol açmıştır. Farklılaşmış SİBEH kültüründe, valerat TER değerlerinde ve paraselüler geçiş miktarında değişikliğe neden olmamıştır ve bu hücrelerde IL-13'ün bariyer bozucu etkisini geri döndüremediği belirlenmiştir. Farklılaşmamış SİBEH kültüründe; valeratın bazal bölgeden uyarımı ile donör örneğine bağlı olarak TER değerlerini kontrole göre arttırdığı belirlenmiştir, ancak IL-13'ün epitel bariyer bozucu etkisini geri döndüremediği ve AİBEH bariyer işlevini güçlendiremediği gösterilmiştir. Çalışmamızda kizinostatın ve valeratın Caco-2 epitel bariyer işlevini güçlendirdiği bulunmuştur. Valeratın solunum yolu epiteli bariyerine etkisinin donöre, hücrelerin farklılaşma durumuna, uyarımın süresine ve kültüre ekleniş yoluna (bazal veya apikal) bağlı olarak değiştiği saptanmıştır. Bunun yanında valeratın farklılaşmış SİBEH'ler tarafından metabolize edildiği belirlenmiştir. Kısa zincirli yağ asitlerinin solunum sistemi epitel bariyer işlevini güçlendirici etkisinin araştırıldığı daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Mekanik ventilatöre bağlı ve spontan solunum yapan hastalarda koruyucu yatış pozisyonlarının hemodinamik parametrelere etkisi
Amaç: Araştırma mekanik ventilatöre (MV) bağlı ve spontan solunum yapan hastalarda koruyucu yatış pozisyonlarının hemodinamik parametrelere etkisini incelemek amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tek gruplu son test tasarımlı yarı deneysel olarak, 15.11.2021- 15.05.2022 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nin Dahiliye Yoğun Bakım (YB) Ünitesi'nde yapıldı. Araştırmanın örneklemini YB 'da yatan MV bağlı (n=30) ve spontan solunum yapan (n=30) hastalar oluşturdu. Veriler, hasta tanıtım formu ve hemodinamik parametreler izlem formu ile toplandı. Hastalara 3 gün 09-17 saatleri arasında 2 saatte bir sağ lateral, semi Fowler's, sol lateral ve supine pozisyonları uygulandı ve sonrasında 10. dakikada, 1. saatte ve 2. saatte nabız hızı, solunum sayısı, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve oksijen satürasyonu (SpO₂) ölçüldü. Veriler analizinde sayı, aritmetik ortalama, standart sapma, ki-kare, bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda MV'ye bağlı hastaların yaş ortalaması 69,33±9,50 olup, %56,7'si erkek, çoğu (%60) hipertansiyon hastasıdır. Spontan solunum yapan hastaların yaş ortalaması 70,03±14,75 olup, %53,3'ü kadın, çoğu (%46,7) hipertansiyon hastasıdır. Hem MV'ye bağlı hem de spontan solunum yapan hastaların pozisyon değişikliklerinin farklı sürelerinde karşılaştırılan nabız hızı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 2. gün sağ lateral pozisyonunun 1 saatinde ölçülen SKB ortalamasının diğer pozisyonlardaki SKB ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı belirlenirken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki SKB ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 2. gün semi Fowler's pozisyonunun 1. saatinde ölçülen DKB ortalaması, diğer pozisyonlardaki DKB ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı belirlenirken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki DKB ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmedi (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 3. gün semi Fowler's pozisyonunun 1. saatinde ölçülen solunum sayısı ortalamasının diğer pozisyonlardaki solunum sayısı ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptanırken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki solunum sayısı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). MV'ye bağlı hastalarda 3. gün sağ lateral pozisyonunun 10. dakikasında ölçülen SpO₂ ortalamasının diğer pozisyonlarındaki değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenirken (p<0.05), spontan solunum hastaların farklı pozisyonlarında SpO₂ ortalamalarının istatistiksel olarak değişmediği belirlendi (p>0.05). Sonuç: Hastalara uygulanan pozisyonların nabız hızını değiştirmediği, spontan solunum yapan hastalarda SKB'nın sağ lateral pozisyonda, DKB ve solunum sayısının semi Fowler's pozisyonunda değiştiği, MV'ye bağlı hastalarda SpO₂ değerinin sağ lateral pozisyonunda değiştiği, ancak bu değişimlerin süreklilik göstermediği sonucuna ulaşıldı.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden derin öğrenme yöntemiyle geliştirilmiş yapay zeka algoritmalarıyla faringeal havayolu değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinden elde edilen lateral sefalometrik görüntüler üzerinde özel bir yapay zeka algoritması kullanılarak faringeal havayolunun tespitinin başarısını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamızın veri setini 1040 hastanın ortodontik tedavi öncesi alınan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinden elde edilen lateral sefalometrik radyograflar üzerinde özel bir yapay zeka algoritması kullanılarak segmentasyon yöntemi serbest çizim tekniği ile uygulanmış ve faringeal havayolu belirlenmiştir. Görüntüler üzerinde havayolunun etiketlenmesi CranioCatch yazılımı (CranioCatch, Eskişehir, Türkiye) kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Yapay zeka modeli Yolov5 Segmentation Yolov5x modeli ile 500 epoch şeklinde eğitilmiştir. Çalışmada eğitilen yapay zeka modelinde Duyarlılık, kesinlik ve F1 skorları sırasıyla 1, 0.9903846154, 0.9951690821 şeklindedir. Modelin öğrenme oranı 0,01 olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda bulunamayan etiket olmamıştır ve model genel olarak başarılı olmuştur. Çalışmamız ilerleyen zamanlarda yapılacak olan derin öğrenme tabanlı KIBT raporlama sistemlerinin gelişimi açısından çok önemlidir. Bu sistemlerin klinik rutininde hekimlere zaman kazandırarak bir karar destek mekanizması rolü göreceği düşünülmektedir. Aynı zamanda faringeal havayolunun tespiti sırasında, gözlemciler arası farkların ve gözlemcilerin farklı zamanlardaki değerlendirmelerinde oluşabilecek tutarsızlıkların minumuma indirilmesi konusunda çok yardımcı olacağı tahmin edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Derin öğrenme, faringeal havayolu tespiti, KIBT, yapay zeka
Pron pozisyonda düşük ve yüksek akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkileri
Amaç: Çalışmamızda pron pozisyonda yapılan cerrahi işlemlerde düşük akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Elektif şartlarda genel anestezi altında pron pozisyonda lomber vertebra cerrahisi uygulanacak 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar düşük akımlı anestezi ve yüksek akımlı anestezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri değerlendirildi. Her iki grubun pron pozisyondaki havayolu tepe basıncı, havayolu plato basıncı ve kompliyans parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri açısından iki grup arasında fark tespit edilmedi. Düşük akım grubunda havayolu tepe basıncı ile havayolu plato basıncı artışı yüksek akım grubundan daha az artış gösterdi, kompliyans değerindeki azalma ise düşük akımlı grupta yüksek akımlı gruptan daha az azalma gösterdi. Sonuç: Pron pozisyonda gerçekleştirilen düşük akımlı anestezi uygulamaları, tepe ve ortalama hava yolu basınçlarında meydana gelen yükselmeyi ve kompliyansta meydana gelen düşmeyi anlamlı şekilde azaltmaktadır.
Diş ve diş-kemik destekli hızlı üst çene genişletmesinin üst havayollarına etkilerinin üç boyutlu olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, diş destekli genişletme aygıtı (Hyrax) ile diş-kemik destekli genişletme aygıtının (Hibrit Hyrax) üst havayolları üzerindeki etkilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Çalışmamıza Hyrax ve Hibrit Hyrax apareyleri ile hızlı üst çene genişletmesi yapılmış olan 33 bireyden alınan veriler dahil edil edilmiştir. Hyrax grubu yaş ortalaması 14 ± 2.2 yıl olan 17 bireyden (10 kız, 7 erkek), Hibrit Hyrax grubu ise yaş ortalaması 13,7 ± 2.3 olan 16 bireyden (8 kız, 8 erkek) oluşmuştur. Genişletme öncesi ve genişletmeden 3 ay sonra alınan KIBT görüntüleri üzerinde üst havayolu ölçümleri ve maksiller iskeletsel ölçümler yapılmıştır. Veriler istatiksel olarak değerlendirilimiştir. Genişletme sonrasında, Hyrax ve Hibrit Hyrax gruplarında maksiller transversal iskeletsel ölçümlerde anlamlı artışlar meydana gelirken (p<0.001), gruplar arasında fark gözlenmemiştir (p>0.05). Her iki grupta da nazal genişlikler, nazal kavite ve nazofarinks hacmi artmakla beraber, Hibrit Hyrax grubundaki hacim ve 1.premolar seviyesindeki nazal genişlik artışları daha fazla bulunmuştur (p<0.05). Benzer şekilde genişletme sonrasında oluşan maksiller sinüs hacim artışları da Hibrit Hyrax grubunda Hyrax grubuna göre daha fazla artış göstermiştir (p<0.05). Orofarinksteki hacimsel artışlar açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır (p>0.05). Diş ve diş-kemik destekli maksiller genişletme sırasında üst havayolu boyutlarında belirgin artış meydana gelmektedir. Bununla birlikte, Hibrit Hyrax aygıtı nazal kavite hacmini ve anterior nazal kavite genişliğini arttırmakta daha etkilidir. Anahtar Kelimeler: Hızlı üst çene genişletmesi, Hyrax genişletme apareyi, Hibrit hyrax genişletme apareyi, Üst havayolu, Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)
The investigation of fluoxetine effects on the bronchial smooth muscles by the isolated organ bath system
Airway smooth muscles (ASMs) are present in the respiratory system at the trachea and play a major role into protecting mechanical stability during breathing by contracting and relaxing as needed. Dysfunctionality in ASMs is directly related to respiratory system diseases, such as asthma and Chronic Obstructive Pulmonary Disease. The contractile mechanism of ASMs is complex. Therefore, research is necessary in this domain to identify issues and chemicals that can affect their contractions and impose health threats. This study investigated the effects of fluoxetine on the smooth muscles of the ASM using an isolated organ bath system. Sprague Dawley rats used for the study were divided into 3 different groups following; spontaneous contractions with fluoxetine-added group from 10-9 to 10-1 concentrations (Fluoxetine; n = 6), the group induced by acetylcholine (Ach; n = 6) and acetylcholine induced fluoxetine group which fluoxetine concentrations are from 10-9 to 10-1 (Ach + Fluoxetine, n = 6). Sprague Dawley rats were sacrificed, and primary bronchial tissues were dissected and taken into Krebs solution. Primary bronchial tissues were suspended in the organ bath. After basal recordings, the strain was increased to 1.5 grams and the pharmacological agents were applied to respective groups. As a result of the experiment, in the acetylcholine-fluoxetine group has numerical decrease in comparison with acetylcholine with no statistical significance. On the other hand, there was a significant difference between the fluoxetine-only group and the acetylcholine-only group (*p <0.05). In contrast to acetylcholine, which provides a strong contraction, fluoxetine has no such constrictive effect. The present study may contribute to the literature in this sense; therefore, future studies can be developed to evaluate the effects of oral usage of fluoxetine on the bronchial muscle in different experimental models. Keywords: airway smooth muscles, fluoxetine, SSRI, organ bath system
Aerobik ve anaerobik egzersizlerin üniversite okuyan erkek öğrencilerin dolaşım, solunum sistemleri ile vücut yağ oranları üzerine etkileri
ÖZET Bu çalışmanın amacı; üniversitede okuyan erkek öğrencilere uygulanan aerobik ve anaerobik egzersizlerin dolaşım ve solunum sistemleri ile vücut yağ oranlan üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya Dumlupınar Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu' nda eğitim gören 45 sağlıklı erkek öğrenci katılmış, bunlardan 15 kişi aerobik grup, 15 kişi anaerobik grup ve 15 kişide kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Tüm öğrencilerin çalışmaları öncesi ve sonrası boy, vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, diastolik kan basınçları, sistolik kan basınçları, 12 dakikalık koşu ( cooper testi), dikey sıçrama değerleri, vital kapasite, zorlu vital kapasiteleri, aerobik ve anaerobik güç değerleri tespit edilmiştir. Deney grupları 8 hafta boyunca haftada 3 gün antrenman yapmışlardır. Aerobik grup 4800 metre mesafeyi devamlı koşular ve anaerobik grup ise interval metoda göre antrenman yapmışlardır. Çalışma sonucunda; deney gruplarından aerobik grupta vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, istirahat diastolik ve sistolik kan basınçları, dikey sıçrama değerleri, vital kapasite, zorlu vital kapasite ve aerobik güç değerlerinde anlamlı artma tespit edilmiştir. Anaerobik grupta vital kapasite, zorlu vital kapasitelerinde artma, vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, dikey sıçrama, diastolik kan basınçları, sistolik kan basınçları ve anaerobik güç değerlerinde anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. Kontrol grubunun önceki ve sonraki parametrelerinde önemli bir değişiklik tespit edilememiştir. Değerlendirmede elde edilen sonuçların anlamlı olup olmadıkları aritmetik ortalama, ve standart sapma değerleri bulunarak - t - testi uygulandı ve aradaki farkların anlamlı olup olmadığı P<0,05 ve P<0,01 düzeyinde tespit edilmiştir. Düzenli uygulanan aerobik ve anaerobik egzersizlerin dolaşım, solunum ve vücut yağ oranı üzerine anlamlı etkisi olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aerobik, Anaerobik, Egzersiz, Dolaşım, Solunum, Vücut Yağ Yüzdesi
Rokuronyum kullanarak ve kullanılmadan propofol verilerek uygulanan EKT'nin kardiyovasküler ve solunumsal parametrelerinin karşılaştırılması
Amaç: EKT uygulanan hastalarda anestezi indüksiyonu sırasında propofol kullanılan hastalar ile rokuronyum ve propofol kullanılan hastaları kardiyak (KAH, OAB, EKG), solunumsal (SpO2, PI, PVI) parametreler ve yan etkiler (miyalji, bulantıkusma, taşikardi-bradikardi, hipertansiyon-hipotansiyon, aritmi, alerji) yönünden karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza ASA I-II şizofreni, majör depresyon ve bipolar hastalığı olan 84 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri (yaşı, cinsiyeti, ASA skoru, VKİ) kaydedilmiştir. Grupların kalp atım hızı (KAH, atım/dakika), PVI, PI, SpO2, OAB (mmHg) ve EKG hem indüksiyon öncesi hem de konvülziyon sona erer ermez kaydedilmiştir. Hastaların EKG'lerinde P, Pd, QRS, QT, T değerleri ölçülmüştür. Çalışmamızda R grubundaki hastalara (n=42) indüksiyonda %2 lidokain IV 0,5 mg/kg, propofol IV 1-2 mg/kg, rokuronyum IV 0,2 mg/kg ile yapılmış olup, konvülziyon sonrası ise sugammadeks IV 2 mg/kg ile dekürarizasyon uygulanmıştır. P grubundaki hastalara (n=42) ise sadece indüksiyonda %2 lidokain IV 0,5 mg/kg ve propofol IV 1-2 mg/kg verilmiştir. EKT sonrasında hastalar derlenme ünitesindeki miyalji, bulantıkusma, taşikardi-bradikardi, hipertansiyon-hipotansiyon, aritmi, alerji gibi yan etkiler kaydedilmiştir. Bulgular: Grup P ve grup R arasında demografik veriler bakımından istatiksel olarak anlamlı derecede önemli bir fark yoktu (p>0,05). Hem grup P'de hem de grup R'de indüksiyon öncesi Pd değerleri EKT sonrası Pd değerlerine göre istatistiksel olarak daha düşüktü (p=0,001). P grubundaki hastalar ve R grubundaki hastaların her ikisinde de KAH bakımından EKT sonrası değerler indüksiyon öncesi değerlere göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,001). KAH değerleri Kadın hastalarda, erkek hastalara göre hem indüksiyon öncesi hem de konvülziyon sonrası istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,001). Hem grup P'de hem de grup R'de indüksiyon öncesi OAB değerleri EKT sonrası OAB değerlerine göre istatistiksel olarak daha düşüktü (p=0,001). Grup R'de derlenme süresi grup P'ye göre istatistiksel olarak daha uzundu (p=0,001). Yan etkiler bakımından miyalji grup P'de 14 (%33) hastada, grup R'de 4 (%9) hastada görülmüş olup grup P'de istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,001). Hem grup P'de hem de grup R'de indüksiyon öncesi SpO2 değeri EKT sonrası SpO2 değerine göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,001). Sonuç: EKT'de kas gevşetici kullanılmadan yapılan propofol anestezisi uygulamasında hızlı derlenme sağlanmış, postoperatif geçici miyalji dışında ilave yan etki görülmemiş, bu nedenle yeterli ve güvenli anestezi sağladığı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvülsif Tedavi, Rokuronyum, Sugammadeks, PVI, PI, EKG, Hemodinamik Parametreler, Solunumsal Parametreler