Respiratory system

90 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pron pozisyonda düşük ve yüksek akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkileri

Amaç: Çalışmamızda pron pozisyonda yapılan cerrahi işlemlerde düşük akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Elektif şartlarda genel anestezi altında pron pozisyonda lomber vertebra cerrahisi uygulanacak 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar düşük akımlı anestezi ve yüksek akımlı anestezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri değerlendirildi. Her iki grubun pron pozisyondaki havayolu tepe basıncı, havayolu plato basıncı ve kompliyans parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri açısından iki grup arasında fark tespit edilmedi. Düşük akım grubunda havayolu tepe basıncı ile havayolu plato basıncı artışı yüksek akım grubundan daha az artış gösterdi, kompliyans değerindeki azalma ise düşük akımlı grupta yüksek akımlı gruptan daha az azalma gösterdi. Sonuç: Pron pozisyonda gerçekleştirilen düşük akımlı anestezi uygulamaları, tepe ve ortalama hava yolu basınçlarında meydana gelen yükselmeyi ve kompliyansta meydana gelen düşmeyi anlamlı şekilde azaltmaktadır.

AnesteziKompliansProne pozisyonu+4
Sefa Özaydın
Hitit University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Aerobik ve anaerobik egzersizlerin üniversite okuyan erkek öğrencilerin dolaşım, solunum sistemleri ile vücut yağ oranları üzerine etkileri

ÖZET Bu çalışmanın amacı; üniversitede okuyan erkek öğrencilere uygulanan aerobik ve anaerobik egzersizlerin dolaşım ve solunum sistemleri ile vücut yağ oranlan üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya Dumlupınar Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu' nda eğitim gören 45 sağlıklı erkek öğrenci katılmış, bunlardan 15 kişi aerobik grup, 15 kişi anaerobik grup ve 15 kişide kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Tüm öğrencilerin çalışmaları öncesi ve sonrası boy, vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, diastolik kan basınçları, sistolik kan basınçları, 12 dakikalık koşu ( cooper testi), dikey sıçrama değerleri, vital kapasite, zorlu vital kapasiteleri, aerobik ve anaerobik güç değerleri tespit edilmiştir. Deney grupları 8 hafta boyunca haftada 3 gün antrenman yapmışlardır. Aerobik grup 4800 metre mesafeyi devamlı koşular ve anaerobik grup ise interval metoda göre antrenman yapmışlardır. Çalışma sonucunda; deney gruplarından aerobik grupta vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, istirahat diastolik ve sistolik kan basınçları, dikey sıçrama değerleri, vital kapasite, zorlu vital kapasite ve aerobik güç değerlerinde anlamlı artma tespit edilmiştir. Anaerobik grupta vital kapasite, zorlu vital kapasitelerinde artma, vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi, istirahat kalp atım sayısı, dikey sıçrama, diastolik kan basınçları, sistolik kan basınçları ve anaerobik güç değerlerinde anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. Kontrol grubunun önceki ve sonraki parametrelerinde önemli bir değişiklik tespit edilememiştir. Değerlendirmede elde edilen sonuçların anlamlı olup olmadıkları aritmetik ortalama, ve standart sapma değerleri bulunarak - t - testi uygulandı ve aradaki farkların anlamlı olup olmadığı P<0,05 ve P<0,01 düzeyinde tespit edilmiştir. Düzenli uygulanan aerobik ve anaerobik egzersizlerin dolaşım, solunum ve vücut yağ oranı üzerine anlamlı etkisi olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aerobik, Anaerobik, Egzersiz, Dolaşım, Solunum, Vücut Yağ Yüzdesi

AerobikAnaerobikDolaşım sistemleri+5
Oğuzhan Yüksel
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2003
00
DoctorateOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisi

Bu araştırma obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) tanısı alan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla randomize, kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırma 22 Ocak-26 Mayıs 2021 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran OUAS tanısı almış hastalarla yapıldı. Çalışmanın evrenini ilgili polikliniğe başvuran OUAS tanısı almış tüm hastalar, örneklemini ise dahil edilme kriterlerini taşıyan hastalar oluşturdu. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=30) ve kontrol (n=30) grubuna ayrıldı. Müdahale grubundaki hastalara yüzyüze görüşme tekniği ile diyafragmatik ve büzük dudak solunumunu içeren solunum egzersizleri öğretilerek ilk uygulama yapıldı. Daha sonra bu gruptaki hastalara araştırmacı tarafından online görüşme yöntemi ile, her bir seans her sabah/akşam, 10-15 dakika ve toplamda 20-30 dakika olacak şekilde solunum egzersizleri sekiz hafta boyunca uygulandı. Veriler, Soru Formu, Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. EUÖ, 0-3 şeklinde puanlanmakta ve yüksek puan gündüz uykululuğunu göstermektedir. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'de ise ölçekten alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu, EUÖ ve PYÖ çalışmanın başında, EUÖ ve PYÖ ise dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda her iki gruba tekrar uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t ve Mann Whitney U, Paired Sample t ve ANOVA testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 6.15±1.65 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 5.66±1.92, sekizinci haftada 5.34±1.94'e düştüğü, kontrol grubunda ise uygulama öncesi 5.59±1.76 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 5.72±1.81, sekizinci haftada 5.77±1.81'e yükseldiği belirlendi. Müdahale grubundakilerin EUÖ puan ortalamasının başlangıçta 12.13±4.34, dördüncü haftada 9.83±4.7 ve sekizinci haftada 9.13±4.71'e düştüğü, kontrol grubunda ise başlangıçta 10.37±2.77 olan EUÖ puan ortalamasının, dördüncü haftada 10.4±2.79, sekizinci haftada 10.5±2.85'e yükseldiği tespit edildi. Uygulanan solunum egzersizinin grup-zaman etkileşiminin de anlamlı olduğu ve bu durumun müdahale grubundan kaynaklandığı sonucuna varıldı. Bu doğrultuda OUAS hastalarına uygulanan solunum egzersizinin primer tedavi ile birlikte uygulanabileceği düşünülmektedir.

Egzersiz tedavisiSolunum kaslarıSolunum sistemi+5
Sibel Serçe
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Solunum kas ısınmasının patlayıcı güç ve esneklik performansına akut etkisi

Bu çalışmanın amacı solunum kas ısınmasının patlayıcı güç ve esneklik performansına akut etkisini incelemektir. Çalışmaya 18 sedanter erkek denek (n:18, yaş: 22,44±1,71) gönüllü olarak katılmıştır. Denekler randomize olarak kontrol, plasebo ve deney grubuna ayrıldı. Deneklere 2×30 nefes şeklinde ve setler arasında 1 dakikalık dinlenme verilerek maksimal inspiratuar basınç (MIP) değerinin %5 şiddetinde plasebo ve %40 şiddetinde solunum kas ısınma egzersizi uygulanarak akut-kalça hamstring, boyun gövde, omuz esneklikleri ve patlayıcı güçleri ölçüldü. Solunum kası ısınması için POWER®breathe, UK marka solunum kası antrenman cihazı kullanıldı. Patlayıcı güç için dikey sıçrama testi kullanıldı. Verilerin istatiksel analizi için SPSS paket programı kullanıldı. Normallik sınaması için Shapiro-Wilk testi uygulandı. Uygulamalar arasındaki farklılığın analizi için tekrarlı ölçümlerde tek yönlü varyans analizi yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre patlayıcı güç ve otur-uzan, boyun-gövde esneklik ortalamalarında uygulamalar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p<0.05). Tespit edilen anlamlı farklılıkların kontrol ve deney grubu uygulaması arasında deney grubu lehine olduğu tespit edildi. Omuz esneklik ortalamalarında ise uygulamalar arası istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, sedanterlere uygulanan solunum kas ısınmasının patlayıcı güç ve esneklik değerlerini pozitif yönde etkilediği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Solunum, Patlayıcı Güç, Esneklik, Isınma.

EsneklikIsınmaKas kuvveti+3
Mehmet Aslan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemi döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarının pandemi öncesi dönem ile karşılaştırılması

Günümüzde halen önemini ve güncelliğini koruyan Covid-19 pandemisinin özellikle üst solunum yolu hastalıkları olmak üzere acil servise etkilerinin incelenmesi amacı ile yapılan bu çalışmaya 01.04.2019-01.01.2020 (Dönem I) ve 01.04.2020-01.01.2021 (Dönem II) tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi' ne başvuran Dönem I' de 213147, Dönem II' de 200994 hasta dahil edilmiştir. Başlangıç tarihi olarak Covid-19'un Türkiye'de ki ilk vaka tarihi olan 11.03.2020 tarihini takip eden ve Covid-19' un etkilerinin yurt çapında görülmeye başlandığı Nisan ayı esas alınmış ve önceki yılın aynı ayları ile kıyaslanmıştır. Araştırmaya pandemi sürecinde ve önceki dönemde acil servise başvuran 18 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen hastalar yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, ICD tanı kodları kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Bu değişkenler pandemi öncesi ve pandemi dönemi karşılaştırılarak incelenmiştir. Pandemi döneminde toplam başvuru sayısında %5.7' lik bir azalma olmuştur. Pandemi döneminde Üst solunum yolu hastalığı tanısı alan hastalarda ise %55,66 'lık bir düşüş saptanmıştır. Pandemi ilanını takiben Nisan ayındaki başvurularda %67,9' luk, Mayıs ayında %59'luk bir düşüş tespit edilmiştir. Pandemi döneminde erkek hasta başvurularının tüm başvurulardaki yüzdesel oranlarında, ortalama yaş değerlerinde ve ortanca yaşlarında pandemi öncesi döneme kıyasla artış tespit edilmiştir. Kronik hastalıkları daha çok olabilen 65 yaş üzeri hasta başvurularında Dönem II' nin Nisan ayında %69,31 'lik bir düşüş izlenirken Kasım ayında %68' lik bir artış görülmüştür. Dönem II' de en sık acil servis başvurularından olan üst solunum yolu enfeksiyonlarının yanı sıra karın ağrısı, yumuşak doku bozuklukları, baş ağrısı ve göğüs ağrısı tanılarında da anlamlı düşüşler tespit edilmiştir. Literatürde pandemi süreci ile acil servislerin kullanım anlayışının değişimi birçok faktöre bağlanmıştır ve bunlardan bazıları; kişilerin enfekte olma korkuları, yaşlı bireylerin kronik hastalıkları sonucu Covid-19 enfeksiyonunu daha şiddetli geçirmeleri ve mortal seyredebilmesi, sokağa çıkma kısıtlamalarının ve izolasyon önlemlerinin uygulanması, kişisel temizlik ve maske kullanımının artması, acil olmayan durumlarda acil servise başvuruların azalması şeklinde sıralanabilir. Sonuç olarak Covid-19 pandemi süreci acil servis başvurularının çehresini önemli ölçüde değiştirmiştir. Anahtar kelimeler: Covid-19, Pandemi, Acil Servis, Üst Solunum Yolu Hastalığı, Kısıtlama

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+3
Enes Yılmaz
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Zor entübasyonun öngörülmesinde radyolojik belirteçlerin geleneksel yöntemlerle karşılaştırılması: Prospektif çift kör, gözlemsel çalışma

Zor havayolu ve zor entübasyon, anestezi uzmanlarının karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir. Zor entübasyonu preoperatif olarak öngörebilmek ve önceden hazırlık yapmak, hasta sağlığı ve komplikasyonların önüne geçilebilmesi açısından vazgeçilmezdir. Mallampati ve Cormack-Lehane gibi bazı durumlarda uygulayıcıya göre değişebilen geleneksel subjektif ölçümler sensivite ve spesifitenin düşük olması sebebiyle yeterince prediktif ve güvenilir olamamaktadır. Bundan dolayı entübasyon güçlüğünü öngörmede yeni objektif parametre ve yöntem arayışları sürmektedir. Bu çalışmada, hali hazırda kullanılmakta olan Modifiye Mallampati, Cormack-Lehane skorları, tiromental mesafe, sternomental mesafe gibi geleneksel testlerin yanı sıra literatürde yeni yeni yerini almaya başlayan radyolojik belirteçlerin prediktif değerlerini araştırılması planlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı tarafından genel anestezi altında elektif cerrahi için hazırlanan ve preoperatif dönemde rutin olarak bilgisayarlı tomografi (BT) ve düz grafi görüntülemesi yapılacak 70 hastanın çalışmaya alınması planlandı. Çalışmaya alınan hastaların antropometrik ölçümler, tiromental mesafe, sternomental mesafe, Cormack-Lehane ve Mallampati skorları kayıt altına alındı. Preoperatif radyolojik görüntülemelerden, cilt-vallekular mesafe, cilt-epiglottik mesafe, cilt-glottik mesafe, dil uzunluğu ve yüksekliği, epiglottis uzunluğu ve açısı ölçüldü. Sonuçta tiromental ve sternomental mesafe ile Mallampati ve Cormack-Lehane skorları zor entübasyon ile ilişkilendirilebilirken, zor entübasyon ile kolay entübasyon grubunda radyolojik indekslerin ölçümleri arasında anlamlı fark görülemedi.

AnesteziEntübasyonRadyoloji+2
Burak Cemil Balık
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Adölesan idiyopatik skolyozlu çocuklarda core stabilizasyon eğitiminin solunum parametreleri, periferik kas gücü, denge , fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Vertebraların frontal düzlemde 10° ve üzerindeki lateral fleksiyonu ile birlikte, aksiyal düzlemdeki rotasyon ve sagital düzlemdeki fizyolojik eğrideki düzleşme bileşenlerini içeren üç boyutlu deformitesi skolyoz olarak tanımlanmaktadır. Yapısal skolyozun %80'ini idiyopatik skolyoz oluşturur. Adölesan İdiyopatik Skolyoz (AIS) ise, puberte başlangıcından (10 yaş üzeri) büyüme plakları kapanana kadar olan dönemde ortaya çıkan idiyopatik skolyozun bir çeşitidir. AIS tedavisinde konservatif ve cerrahi tedavi seçenekleri bildirilmiştir. Konservatif tedavi gözlem, egzersiz ve ortez seçeneklerini içermektedir. AIS'de konservatif tedavinin primer amacı, eğrinin ilerlemesini önleyerek, sırt ağrısı, solunum problemleri, denge problemleri ve kozmetik deformasyonlar da dahil olmak üzere sekonder hasarları düzeltmek ve yaşam kalitesini iyileştirmektir. Konservatif tedavide özel egzersiz yöntemleri kullanılmaktadır. Core Stabilizasyon egzersizleri de bu yöntemlerden biridir. Bu çalışma ile AIS'li hastalarda Core Stabilizasyon eğitiminin solunum parametreleri, periferik kas gücü, denge, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında yaşları 10-20 yıl aralığında olan AIS tanısı almış 30 çocuk hasta randomize şekilde deney ve kontrol gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara solunum fonksiyon testi (SFT), respiratuar ve periferik kas gücü ölçümü, 6 dk yürüme testi (6 DYT) ve Biodex Balance System® cihazı ile postural stabilite ve stabilite limitleri testleri uygulandı. Deney ve kontrol gruplarına verilen egzersizler 8 hafta boyunca haftanın 6 günü evde, 1 günü fizyoterapist gözetiminde uygulandı. Kontrol grubuna geleneksel skolyoz egzersizleri, eğitim grubuna ise geleneksel skolyoz egzersizlerine ek olarak Core Stabilizasyon egzersizlerini içeren egzersiz programı verildi. Sekiz haftanın sonunda değerlendirmeler tekrarlandı. Veri analizi için SPSS Statistics 21.0 programı kullanıldı. Tüm analizler için anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Sekiz haftanın sonunda tedavi öncesine göre eğitim grubunda gövde rotasyon açısında,öne ve yana eğilme açılarında, solunum fonksiyon testi parametrelerinden %FVC ve %FEV1 değerlerinde, solunum kas kuvveti değerlerinde (MIP,MEP), denge testindeki stabilite limitlerindeki bazı parametrelerde, el kavrama ve quadriceps kas kuvvetinde, fonksiyonel kapasitede, kozmetik deformite algı skorunda, yaşam kalitesinin bazı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı gelişme görüldü. Kontrol grubunda ise tedavi sonrasında tedavi öncesine göre öne ve yana eğilme açılarında, MIP değerinde, denge testindeki stabilite limitlerindeki bazı parametrelerde, quadriceps kas kuvvetinde, fonksiyonel kapasitede ve yaşam kalitesinin bazı alt parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı gelişme bulundu. Eğitim ve kontrol grubu karşılaştırıldığında bazı solunum parametrelerinde ve kozmetik deformite algısında eğitim grubunda daha fazla gelişme saptandı. Literatür ve çalışmamızın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, Core Stabilizasyon egzersizlerinin AIS'li hatalara uygulanabileceği ve rutin fizyoterapi programınına eklenebileceği sonucuna varıldı. anahtar kelimeler:adölesan idiyopatik skolyoz, core stabilizasyon egzersizleri, solunum fonksiyon testi, solunum kas kuvveti, periferik kas kuvveti, kozmetik deformite algısı, yaşam kalitesi

ErgenlerKas kuvvetiSkolyoz+5
Sefa Yıldırım
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medial mukozal flep tekniğiyle yapılan orta türbinoplastinin fonksiyonel hava yolu ve koku sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran, muayene ve radyolojik değerlendirmede septum deviasyonu ve orta konka hipertrofisi tanısı konulan, tedavide endoskopik olarak septoplasti ve orta konkalara subtotal (transvers) rezeksiyon veya bu çalışmada tarif edilen medial mukozal flep cerrahi tekniğini yaptığımız hastaların fonksiyonel ve koku sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş- Boyun Cerrahisi Kliniği'nde Kasım 2020-Kasım 2021 arasında, muayene ve paranazal sinüs BT ile orta konka hipertrofisi ve septum deviasyonu tanısı konulup cerrahisi planlanan 35 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayırılarak medial mukozal flep tekniği ile orta türbinoplasti (Çalışma grubu=17) ve orta konkalara transvers rezeksiyon (Kontrol grubu=18) yapıldı. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Yaş, cinsiyet ve hastanın şikayetleri medikal veriler olarak kaydedildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası akustik rinometri, anterior rinomanometri ve peak nasal inspiratory flowmeter testi, koku identifikasyon testi ve n-butanol eşik ölçümü yapıldı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı ve koku dereceleri görsel analog skala ve nasal obstruction symptom evaluation skalası ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası sonuçlar hem grup içi hemde gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 16'sı erkek (%45.7), 19'u kadındı (%54.3). Çalışma grubundaki hastaların yaşı 34.11±12.12, kontrol grubundaki hastaların 30.33±10.8 olup yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Operasyondan sonra minör veya majör komplikasyon görülmedi. Medial mukozal flep tekniği ile opere edilen çalışma grubunda, transvers rezeksiyon yapılan kontrol grubuna göre orta meada daha az kabuklanma gözlendi. Genel olarak, her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında; nasal obstruction symptom evaluation skorlarında, peak nasal inspiratory flowmeter değerlerinde, görsel analog skala solunum skorlarında, akustik rinometri parametrelerinde (MCA,VOL), rinomanometrik parametrede (MR) zaman içinde güçlü ve anlamlı bir iyileşme gösterdi (P<.001). Görsel analog skala koku değerleri arasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre skorlar daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Koku identifikasyon testi ameliyat öncesi ve sonrası skorlar arasında, çalışma grubunda anlamlı bir iyileşme gözlenirken kontrol grubunda azalma gözlendi. İdentifikasyon değerlerindeki bu iyileşme çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken, kontrol grubundaki azalma anlamlı değildi. N butanol ameliyat öncesi ve sonrası eşik değerleri arasında, çalışma grubunda n butanol eşiklerinde azalma olurken kontrol grubunda artma oldu. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Çalışmamız her iki tedavi tekniğinin uygulanması ile hastaların yaşam kalitesini iyileşme ve burun tıkanıklığında azalma olduğunu göstermiştir. Medial mukozal flep tekniği, hem fonksiyonel hem de olfaktör sonuçları açısından avantajlar sunan orta konkanın solid hipertrofisinde kullanılabilecek konservatif ve etkili bir türbinoplasti tekniğidir

Burun hastalıklarıCerrahi fleplerCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Abdullah Özdem
Bezmialem Vakıf University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Robotik kalp cerrahisi olan hastalarda solunum fizyoterapisi ve inspiratuar kas eğitiminin solunum fonksiyonları, solunum kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi

Teknolojinin ilerlemesi ile kardiyak cerrahi alanında çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Daha küçük insizyon yerlerinden girilerek yapılan robotik cerrahi yöntemleri ile hastalarda cerrahi kaynaklı travmanın azaltılması amaçlanmış ancak ameliyat sonrası pulmoner komplikasyon riski tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Literatürde median sternotomi yöntemi ile opere edilen hastalarda cerrahi sonrası solunum fizyoterapisinin rutin olarak uygulanması gerekliliği konusunda fikir birliği mevcuttur. Ancak robotik cerrahi yöntemi ile opere edilmiş hastalarda cerrahi sonrası solunum fonksiyonları, solunum kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite değerleri üzerinde solunum fizyoterapisi ve inspiratuar kas eğitiminin etkinliği konusunda herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca literatürde robotik cerrahi geçiren hastalarda ameliyat sonrası ağrı konusunda çalışmalar bulunmakta iken dispne ve yorgunluk konusunda yapılan çalışmalar çok sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı robotik cerrahi geçiren hastalarda kapsamlı solunum fizyoterapisinin ve bu tedaviye ek olarak verilen inspiratuar kas eğitiminin solunum fonksiyonları, solunum kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, yorgunluk, dispne ve ağrı üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmamız 18 yaş ve üstünde olan Maslak Acıbadem Hastanesi'nde robotik kalp damar cerrahisi yöntemi ile ameliyat olmaya uygun, ameliyat olmayı kabul eden ve kriterlere uyan 16 hasta gönüllülük esasına göre dahil edildi. Olgular randomize şekilde solunum fizyoterapisi (SF) ve solunum fizyoterapisine ek inspiratuar kas eğitimi (SF-IMT) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara cerrahiden bir gün önce solunum fonksiyon testi (SFT), solunum kas kuvveti testi, altı dakika yürüme testi (6DYT), akciğer difüzyon kapasitesi testi (DLCO), yorgunluk şiddet ölçeği (YŞÖ), yorgunluk etki ölçeği (YEÖ), bazal dispne indeksi (BDİ), modifiye tıbbi araştırma konseyi anketi (MMRC) ve vizüel analog skala ile dispne ve ağrı (VAS) değerlendirmeleri yapıldı. SF grubuna cerrahi sonrası birinci günden itibaren dört hafta boyunca diyafragmatik solunum, segmental solunum, büzük dudak solunumu, insentif spirometri ve öksürük eğitimi ve erken mobilizasyonu içeren kapsamlı solunum fizyoterapisi uygulandı. SF-IMT grubuna SF grubuna uygulanan tedaviye ek olarak günde iki kez üç set 10 tekrar olacak şekilde Threshold IMT® cihazı ile maksimum inspiratuar basıncın (maximum inspiratory pressure-MIP) %40'ı şiddetinde IMT verildi. Ameliyat sonrası beşinci ve 14. gün sadece SFT ve solunum kas kuvveti ölçümleri tekrarlanırken, dört haftanın sonunda tüm değerlendirmeler tekrarlandı. İstatistiksel analizler RStudiotm (versiyon 1.2.5042) programıyla yapıldı. Tüm verilerin dağılım özelliklerinin belirlenebilmesi için Shapiro-Wilk testi ile analiz edildi. Grup içi karşılaştırmalarda 'Paired Sample T-test', gruplar arası karşılaştırmalarda 'Independent Samples T-test' kullanıldı. Aynı parametrenin birden fazla ölçümünün gruplar arası ve grup içi analizi için "Repeated measures ANOVA" analizi yapıldı. Yorgunluk ve dispnenin bağımsız belirleyicilerinin tespit edilebilmesi ve solunum parametrelerinin yorgunluk ve dispne üzerindeki etki düzeyinin belirlenebilmesi için lineer regresyon analizi yapıldı. Tüm analizler için anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Her iki gruptaki hastaların ameliyat öncesi demografik özellikleri, solunum fonksiyonları, solunum kas kuvveti, fonksiyonal kapasite değerleri, akciğer difüzyon kapasitesi, dispne ve yorgunluk değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). SF grubunda cerrahi süresi ve kardiyopulmoner bypass süresi diğer gruba göre anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0,018 ve p<0,003). SF-IMT grubunda ameliyat öncesi ölçülen birinci saniyedeki zorlu ekspiratuar volüm (FEV₁), zorlu vital kapasite (FVC) ve tepe ekspiratuar akım hızı (PEF) % prediktif değerleri, MIP ve maksimum ekspiratuar basınç (mouth expiratory pressure-MEP) değerleri ile ameliyat sonrası beşinci gün ölçülen değerler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha düşük bulunmuş (p<0,05) ancak beşinci gün ve 28. gün değerleri karşılaştırıldığında bu değerlerde anlamlı artış bulunmuştur (p<0,05). SF grubunda ise ameliyat öncesi ölçülen FVC, FEV1 ve PEF % prediktif değerleri ve MIP değeri ameliyat sonrası beşinci gün değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı düşük bulunmuş (p<0,05) ancak beşinci gün ve 28. gün bu değerlerde ve ek olarak MEP değerinde anlamlı artış bulunmuştur (p<0,05). SF grubunda fonksiyonel kapasiteyi gösteren 6DYM değerinde ve akciğer difüzyon kapasitesini gösteren DLCO değerinde ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası 28. gün değerleri arasında anlamlı azalmanın görülmesi (p<0,05), uygulanan solunum fizyoterapisine rağmen dört haftalık süre içerisinde ameliyat nedeniyle azalan 6DYM ve DLCO değerlerinin ameliyat öncesi seviyeye dönmediğini göstermiştir. SF+IMT grubunda ise sadece DLCO değerinin ameliyat öncesi seviyeye dönmediği, 6DYM değerinin ise döndüğü görülmüştür. SF-IMT ve SF gruplarında meydana gelen değişimler birbirleri ile kıyaslandığında, SF-IMT grubunun MIP, MEP ve 6DYM değerleri SF grubunun değerlerindeki artıştan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,05, p<0,001). Bunların yanısıra her iki grupta da, yorgunluk ve dispne parametrelerinde ameliyat öncesi değerleri ile ameliyat ve fizyoterapi tedavi protokolü sonrası 28. gün değerleri benzer bulunmuştur (p>0,05). Her iki grupta da ameliyat sonrası beşinci ve 28. gün ağrı değerleri karşılaştırıldığında anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Çalışmamızın sonucunda, robotik kalp ameliyatı olan hastalarda ameliyat sonrası birinci günden itibaren solunum egzersizleri, insentif spirometre, öksürük eğitimi ve erken mobilizasyonu içeren ve dört hafta süreyle uygulanan kapsamlı solunum fizyoterapisi sonunda SF ve SF-IMT grubunda ameliyat nedeniyle azalmış olan solunum kas kuvvetlerini (MIP ve MEP değerlerini) ve solunum fonksiyon değerlerini (FEV1, FVC ve PEF % prediktif değerlerini) ameliyat öncesi seviyeye getirmiştir. Solunum fizyoterapisi+IMT uygulanan grupta ise, bu değerlere ek olarak fonksiyonel kapasite değeri de (6DYM) ameliyat öncesi seviyeye ulaşmıştır.

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerKas kuvveti+6
Aslı İrem Karamanlargil
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of HCO3–/CO2 as an evaluation method for respiratory system functions in patients recovered from COVID-19

The outbreak of the novel coronavirus disease (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), is seeing a rapid increase in the number of infected patients worldwide. The aim of this study was to assess lung function by calculating HCO-3 ions, which reflect the shares of carbon dioxide in the body in people who have recovered from COVID-19 and comparing this share to healthy people. The difference between the shares of infected and healthy subjects can be used to assess respiratory function. The study took 130 patients with respiratory problems confirmed with Covid-19 by PCR and/or positive serology (Igg or Igm) compared to another 70 non-Covid-19 patients with PCR and/or serology in Baquba Teaching Hospital in Diyala Governorate, Republic of Iraq. Age had a clear importance, as the study proved that the older the age, the higher the infection rate, and the higher the death rate from COVID-19. There were no differences between the study groups regarding weight and body mass index. Where these results indicate that weight is not a factor for increasing the infection of COVID-19. The results of HCO-3 indicated a clear importance and changes towards the increase in relation to the second group, and this indicates that the percentage of infection with HCO-3 increases at the onset of infection with Covid_19. With regard to CO2 levels changed in both groups, which indicates that the effect remains continuous and the percentage of CO2 increases and the lack of oxygen leads to death. Sodium results indicate its decrease at the beginning and during infection with COVID-19. The concentrations of IL-6 and hsC-RP changed clearly and significantly, which indicates an increase in immunological changes when infected with COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. D-Dimer concentrations changed dramatically towards an increase, and this increases the blood clotting rate and thus increases the death rates of COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. The study found that the levels of white blood cells were affected at the onset of infection with COVID-19.

BicarbonatesCOVID 19Carbon dioxide+2
Alameen Ahmed Kareem Assı Alobaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Effect of diesel exhaust particles and house dust mite allergens on airway epithelium cells

Epidemiological studies demonstrate an association between particulate air pollution and chronic airway diseases including asthma and chronic obstructive pulmonary diseases (COPD). Indoor allergens such as house dust mite (HDM) are reported to have important roles in the pathogenesis of allergic airway diseases. Animal studies of diesel exhaust particles (DEP), which make an important fraction of particulate air pollution, have reported that HDM allergens can interact with these particles and potentiate their effects. However, the role of air way epithelial cells and underlying mechanisms are not adequately known. In my studies, I have investigated the effects of DEP (0, 30, 100, 300µg/ml) on trans-epithelial electrical resistance (TED), cell viability and synthesis of inflammatory mediators in the absence and presence of HDM. TER was measured at t0, t2, t4, t6, and t24 hours, whereas cell viability and protein, and mRNA levels of interleukin (IL)-8, granulocyte macrophage-colony stimulating factor (GM-CSF), RANTES and soluble intercellular adhesion molecule (sICAM)-1 were assessed at t24 hours and t4 hours, respectively. The highest concentration of DEP (300µg/ml) decreased TER of cultures, whereas both 100 and 300µg/ml DEP decreased TER, when HDM added. In the presence of HDM and IL-1ß, both 100 and 300µg/ml DEP supressed TER at all time points studied (t2-t24 hours). All concentrations of DEP studied (30-300µg/ml) attenuated release of IL-8, while only 100 and 300µg/ml DEP supressed IL-8 release in the presence of HDM. Although low concentrations of 30 and 100µg/ml DEP induced GM-CSF release, 300µg/ml showed an inhibitory effect. On addition of HDM, GM-CSF release was significantly decreased comparing to HDM-untreated cells. DEP with and without HDM decreased RANTES release, whereas, HDM itself decreased the release of this cytokine. DEP (300µg/ml) suppressed sICAM release both in the absence and presence of HDM. RT-PCR analysis has shown that DEP (100µg/ml) induce gene expression for IL-8 and GM-CSF under only HDM condition, and that in all cultures treated with HDM, both IL-8 and GM-CSF mRNA expression was significantly higher comparing to cells un-treated with HDM. RANTES mRNA expression was, however, attenuated in only cell treated with 100µg/ml DEP + HDM. DEP significantly induced sICAM-1 mRNA expression under HDM condition. Our findings have demonstrated that DEP, at high concentrations, can induce permeability of BEAS-2B cultures, while decreasing cell viability, and that HDM can potentiate this effect. Furthermore, DEP can modify protein and gene expression of inflammatory mediators and this may be affected by HDM.

AcariAllergensDiesel fuels+7
Pınar Yumrutaş
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Dudak damak yarıklı bireylerde faringeal hava yolu hacminin karşılaştırmalı değerlendirilmesi: KHBT çalışması

Bu çalışmanın amacı, dudak damak yarığına (DDY) sahip bireylerde faringeal hava yolu hacmini üç boyutlu olarak incelemek ve DDY bulunmayan bireylerin ölçümleri ile karşılaştırarak olası farklılıkları saptamaktır. Bu geriye dönük arşiv çalışmasına, 15 -25 yaş aralığında bulunan, DDY'ye sahip 40 birey (yaş ort: 18,1±2,9) ile DDY bulunmayan 40 bireye (yaş ort: 18,9±3,4) ait toplam 80 adet KHBT görüntüsü dahil edilmiştir. Her iki gruba ait nazal hava yolu, üst faringeal hava yolu, orta faringeal hava yolu ve alt faringeal hava yolu ile toplam hava yolu hacimleri "Simplant O&O v3.0.0.59 (Materialise, Belgium)" programı kullanılarak ölçülmüştür. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 17.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Sonuç olarak, DDY grubunda kontrol grubuna göre nazal hava yolu hacminin daha dar (26148,5 mm3-36409,8 mm3), orta faringeal hava yolu hacminin ise daha geniş (16677,6 mm3-11083,6 mm3) olduğu tespit edilmiştir (P≤0.0001). Gruplar arasında; üst, alt ve toplam hava yolu hacimlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca, cinsiyet ve DDY tipleri arasındaki hava yolu hacimlerinde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu sonuçlara göre, DDY'li bireylerde nazal hava yolu ve toplam hava yolu hacminin azalmış olduğu dikkate alınmalı ve bu hastalarda, hava yolunu olumlu yönde etkileyecek en uygun tedavi seçenekleri düşünülmelidir.

FarenksSolunumSolunum sistemi+3
Nazife İşler
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Solunum sistemi enfeksiyonlarına neden olan bakteriyel etkenler ve antibiyotik hassasiyetlerinin belirlenmesi

Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarına çeşitli kliniklerden gönderilen 1076 solunum yolu örneğinden izole edilen 388'in de anlamlı (≥10.000 cfu/ml) üreme gerçekleşen suşların identifikasyon ve direnç durumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu suşların 331'i Trakeal aspirasyon (TA) ve 57'si Bronkoalveolar lavaj'dan (BAL) izole edilmiştir. Örnekler COS (Kanlı agar), MacConkey agar, PVX (çikolata agar) ve HAE2 (Haemophilus Chocolate agar 2) ekimi yapıldı ve bakterilerin identifikasyonu ve antibiyogramı Vitek 2 Otomatize Sistem de değerlendirildi. H.influenza suşlarının antibiyotik duyarlılıkları EUCAST kriterlerine uygun olarak disk difüzyon yönteminde değerlendirildi. Solunum sistemi enfeksiyonlarından en çok izole edilen bakteriler A.baumannii, P.aeruginosa, K.pneumoniae, H.influenzae şeklindeydi. TA'da en sık üreyen bakteriler A.baumannii (%34,47), P.aeruginosa (%16,62) ve K.pneumoniae (%9,97) şeklindedir. BAL da en sık üreyen bakteriler ise H.influenzae (%35,09), A.baumannii (%17,54) ve K.pneumoniae (%10,53) şeklindedir. H.influenzae'nın serotiplendirme sonucunda %70,58'i Tip b, %29,42'si ise tib b dışındaki diğer serotipler (a,c,d,e ve f) olarak saptanmıştır. H.influenzae izolatlarında en yüksek direnç Ampisilin de (%87,10) görülmüştür. H.influenzae suşlarının tamamı (%100) Siprofloksasin, Levofloksasin'e hassas olarak tespit edilmiştir. K.pneumonıae izolatlarının tamamı (%100) Ampisilin'e dirençli olarak tespit edilmiştir. Kolistin (%82,05) en etkili antibiyotik olarak saptanmıştır. P.aerugınosa izolatlarının tamamı (%100) Tetrasiklin, Tigesiklin ve Trimetoprim/Sulfametoksazol'e dirençli olarak tespit edilmiştir. Suşların tamamı (%100) Kolistine hassas olarak bulunmuştur. A.baumanii suşların tamamı (%100) Piperasilin, Piperasillin/Tazobaktam, Seftazidim, Sefepim, İmipenem ve Meropenem dirençli bulunmuştur. En yüksek hassasiyet Kolistinde (%100) görülmüştür. S.aureus izolatlarında tamamı (%100) Rifampisin'e dirençli olarak bulunmuştur. Suşların tamamı (%100) Linezolid, Trimetoprim/Sulfametoksazol, Fusidik Asit, Teikoplanin, Tigesiklin, Vankomisin'e hassas olarak saptanmıştır. S. pneumoniae da penisilin direnci ise %42,86 olarak tespit edilmiştir.

Acinetobacter baumanniiAntibiyotiklerBakteriler+7
Yusuf Gözet
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kistik fibrozlu hastaların solunum yolu örneklerinden izole edilen mikroorganizmaların değerlendirilmesi

ÖZET Kistik Fibrozlu Hastaların Solunum Yolu Örneklerinden İzole edilen Mikroorganizmaların Değerlendirilmesi Müzeyyen Selin BÜDEYRİ SAYIN Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Yasemin ZER 84 sayfa, Temmuz 2018 Kistik fibrozis (KF) beyaz ırkın en sık rastlanan, otozomal resesif geçiş gösteren genetik hastalığıdır, sıklığının 2.500 canlı doğumda bir olduğu bilinmektedir. Türkiye'de yapılan az sayıdaki çalışmada insidansın 1/3000 olduğu ifade edilmekle birlikte, akraba evliliğinin sık olduğu dikkate alınırsa bu oranın daha yüksek olabileceğitahmin edilmektedir. Geçen yüzyılın başlarında,"ilk yıl içinde ölümcül seyreden bir çocukluk hastalığı" olarak tanımlanırken, hastalıkla ilgili bilgilerin artması ile birlikte hastaların yaşam süresinde belirgin uzama sağlanmış ve erişkinleri de ilgilendiren bir hastalık haline geldiği görülmüştür. KF hastalarında başlıca mortalite nedeni sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarıdır. Mukozal genetik defekt, çeşitli mikroorganizmaların önce üst solunum yolu, daha sonrada alt solunum yoluna kolonizasyonuna neden olur. Bu çalışma KF'li hastalarda solunum yolu patojenlerinin saptanması ve bu bakterilerde gözlenen fenotipik değişikliklerin irdelenmesi amacı ile yapılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Pediatrik İmmünoloji Polikliniğine Mayıs 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında gelen, takip altında olan ve yeni tanı alarak takip edilmeye başlanan KF hastalarından rutin olarak alınan solunum yolu örnekleri değerlendirildi. Çalışmada 123 hastaya ait 500 solunum yolu örneği (boğaz veya balgam) alındı. Alınan örneklerin 282'sinde (% 56.4) normal boğaz florası saptandı. 218 (% 43.6)'inde en az bir patojen mikroorganizma (232 farklı bakteri) izole edildi. En sık izole edilen mikroorganizmalar; S. aureus (96 izolat, % 18.3) P. aeruginosa (62 izolat, % 11.8) olarak bulundu. İzole edilen bakterilerden 16 S. aureus ve 24 P.aeruginosa'da fenotipik farklılık saptandı (Staphylococcus'da küçük koloni varyantı, Pseudomonas'da mukoid koloni). Fenotipik farklılık saptanan tüm izolatların saptandığı hastaların en az 2 yıl önce tanı almış hastalar olduğu görüldü. KF hastalarında hastalık süresi uzadıkça solunum yoluna kolonize olan bakterilerde immün sistemi yanıltan, yada immün sistemden kaçmasını sağlayan fenotipik değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerin saptanması kolonizasyondan koruyucu medikal yaklaşımların oluşturulabilmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, solunum yolu enfeksiyonu, P.aeruginosa, S.aureus

Genetik hastalıklar-doğuştanKistik fibrozPseudomonas aeruginosa+3
Müzeyyen Selin Büdeyri
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kedi alerjisi olan çocuklarda bileşene dayalı tanı yönteminin hava yolu inflamasyonu ile ilişkisi

GİRİŞ: Kedi alerjisi dünyada oldukça yaygın ve sıklığı giderek artan bir alerjidir. Kedi alerjenlerine karşı oluşan duyarlılık astım ve alerjik rinit gelişiminde önemli bir faktörüdür. Moleküler kedi alerjenleri (Feld1 ila Feld8) bileşene dayalı tanı yöntemi ile ölçülebilmektedir ve majör kedi alerjeni olarak Feld1 gösterilmektedir. Özellikle astım hastalarında Feld1'e karşı oluşan antikor seviyeleri artmaktadır. Solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ana belirteçlerinden olan sitokinlerin en önemli olanları IL-4, IL-5 ve IL-13'tür. Yoğunlaştırılmış soluk havasında bunların ölçümü yapılabilmektedir. Biz bu çalışma ile kedi alerjisi olan çocukların moleküler kedi alerjeni ile solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine ve Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğine 2020 Haziran-2022 Haziran tarihleri arasında 4-17 yaş aralığında, deri prik testi ile sadece kedi alerjen duyarlılığı saptanmış hastalar dahil edildi. Başvuru anında veriler kaydedildi. Hastaların başvuru tanılarına göre GINA rehberinden yararlanılarak yapılan skorlamaları ve TNSS skorlamaları kaydedildi. Aynı gün içinde Feld1 antikoru, IL-4, IL-5, IL-13 düzeyleri değerlendirilmek üzere kan örneği ve EBC örneklemesi alındı. İstatistiksel veri analizi için Jamovi 2.3.21 kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 80 hastanın 40 (%50)'ı erkek, 40 (%50)'ı kız idi. Hastaların yaş ortalaması 12.1 ± 2.78 yıl olarak, araştırmaya dahil edilme yaşı 11.2 ± 2.64 yıl olarak bulundu. Hastaların %73.8'inde Feld1' e karşı antikor pozitifliği görüldü. %52.5'i başvuru tanısında astım olması Feld1 ile astımın doğru orantılı olduğunu gösterdi. Ailede alerjik hastalık varlığı olanlarda Feld1 pozitifliği %62.7 ile daha yüksek saptandı. Ev içinde kedi olması Feld1 maruziyeti ve astım ile doğru orantılı olduğu saptandı. Ev dışı kedi temaslarının ise Feld1 pozitifliği ile doğrudan ilişkili olduğu görüldü (p<0.05). Astım şiddeti ile Feld1 pozitiflik oranı doğru orantılı olarak görüldü. (p<0.05). Solunum yollarındaki inflamasyon ile Feld1 pozitifliğinin ilişkili olmadığı görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda kedi alerjisi olan çocuklarda Feld1 antikorunun pozitifliğinin yüksek oranda olduğu görülmüştür. Aynı zamanda Feld1 pozitifliğinin astım kliniğinin şiddetini öngörmede kullanılabileceği görülmüştür. Kedi alerjisi olan çocuklarda ailede alerjik hastalık varlığı ile Feld1 pozitifliğinin yüksek oranda olması astım kliniği için risk faktörü olarak sayılabilir. Solunum yollarındaki inflamasyonun moleküler kedi alerjenleri ile ilişkili olmadığı bulunmuştur.

AlerjenlerAlerji ve immünolojiAstım+6
Gökhan Kaya
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Orofaringeal hava yolu ölçümünde kullanılan farklı alt referans düzlemlerin tekrar edilebilirliğinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı KHBT üzerinden hacimsel hava yolu ölçümünde kullanılan farklı alt referans düzlemlerin gözlemciler arası ve gözlemci içi güvenilirliğinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 35 iskeletsel Sınıf I bireye ait (ortalama yaş: 18,9±3,4 yıl) Konik Hüzmeli Bilgisayarlı Tomografi (KHBT) görüntüleri kullanılmıştır. Hacimsel hava yolu ölçümleri Dolphin 3D (Dolphin Imaging and Management Solutions, Chatsworth, California) programı kullanılarak yapılmıştır. Her grafiye ait ölçümler farklı tecrübe düzeylerinde olan üç gözlemci tarafından yapılmış ve iki hafta ara ile ikinci kez tekrarlanmıştır. Orofaringeal hava yolu hacim ölçümünde etki edebilecek diğer tüm değişkenler sabit tutularak ölçümler ikinci servikal vertebranın en alt ve ön noktası(CV2ai), üçüncü servikal vertebranın en alt ve ön noktası(CV3ai), epiglottisin ucu(EP) ve yumuşak damağın en uç noktası (SP) alt sınırları ile tekrarlanmıştır. Gözlemciler arası ve gözlemci içi uyuma sınıf içi korelasyon testi (SKK) ile bakılmıştır. Her dört parametre için tekrarlanabilirlik katsayıları (TEK), tekrarlayan ölçüm tasarımında gözlemci içi, gözlemciler arası ve toplam varyans bileşenleri kullanılarak hesaplanmıştır. İstatistiksel analiz sonucunda tüm ölçülen değişkenler için güvenilirlik mükemmel (ICC ≥ 0.9) bulunmuştur. Gözlemci içi ve gözlemciler arası en dar güven aralığı ve en yüksek tekrar edilebilirlik CV2, CV3, SP ve EP sırası ile bulunmuştur. Çalışmamızın bulgularına göre incelenen referans düzlemlerin güvenilirliği konusunda herhangi bir fark bulunmamasına karşın, kemiksel referans düzlemler, yumuşak doku referans düzlemlerine kıyasla daha yüksek tekrarlanabilirliğe sahiptir. Havayolu çalışmalarının veri standardizasyonunu sağlayabilmek için, kullanılacak alt referans düzleminin belirlenmesi konusunda görüş birliğine varılması önemlidir. Anahtar Kelimeler: : KHBT, Orofaringeal Havayolu, Güvenilirlik

FarenksKonik ışınlı bilgisayarlı tomografiKraniyofasiyal yapı+4
Şahin Barış
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemoterapi sonrası febril nötropeni gelişen akut lenfoblastik lösemi, nöroblastom ve lenfoma tanılı çocuk hastalarda solunum yolu enfeksiyonu yapan virüslerin incelenmesi

Kemoterapi Sonrası Febril Nötropeni Gelişen Akut Lenfoblastik Lösemi, Nöroblastom Ve Lenfoma Tanılı Çocuk Hastalarda Solunum Yolu Enfeksiyonu Yapan Virüslerin İncelenmesi Amaç: Febril nötropeni, kanser tedavisi için kemoterapi alan hastalarda sık görülen bir komplikasyon olup mortalitenin önemli nedenlerindendir. Bu çalışmada kemoterapi sonrası febril nötropeni tanısı alan akut lenfoblastik lösemi, nöroblastom ve lenfoma hastalarında solunum yolu virüsleri sıklığının tespit edilmesi ve bunların febril nötropeni ataklarındaki rolünün incelenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şubat 2018 ile Şubat 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Çocuk Onkoloji Bilim Dalı ve Adana Şehir Hastanesi Çocuk Onkoloji kliniklerinde yatırılarak takip ve tedavi edilen febril nötropenideki Akut lenfoblastik lösemi (ALL), nöroblastom ve lenfoma tanılı toplam 55 olgudan (her atak yeni bir olgu olarak değerlendirildi) nazofaringeal sürüntü örneği alındı. Alınan örneklerden solunum yolu virüsleri olan, respiratuar sinsitiyal virüs, influenza A ve B, parainfluenza, metapnömovirüs, bocavirüs, koronavirüs, rinovirüs, adenovirüs varlığı Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Viroloji Laboratuvarı'nda real-time PCR testleri kullanılarak araştırıldı. Hastaların klinik özellikleri, laboratuar, mikrobiyoloji sonuçları, tedavileri ve tespit edilen viral etken sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 55 olguda tanı olarak en sık akut lenfoblastik lösemi (%45,4), 2. sıklıkla nöroblastom (%40), 3. sıklıkla lenfoma (%14,6) saptandı. Hastaların ortalama yatış süresi 14,85±10,43 gün olup, ortalama nötropeni süresi ise 8,71±4,27 gün idi. Febril nötropeni ataklarının %69,1'inde mikrobiyolojik ajan tespit edildi. Hastaların 29'unda (%52,7) solunum yolu virüsü tespit edilmiş olup, 6'sında (%20,6) birden fazla virüs ile koenfeksiyon mevcuttu. En sık izole edilen virüs rinovirüs olup, ikinci sıklıkla adenovirüs görüldü. Yüksek riskli hasta grubunda nötropeni süresi anlamlı derecede daha uzun ve solunum yolu virus sıklığı daha fazla bulundu. Hastaların %86,2'sinde solunum semptomu izlendi, akciğer enfeksiyonu olan hastalarda solunum yolu virüs sıklığı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kombine tedavi alan hastalarda solunum yolu virüs sıklığı anlamlı yüksek bulundu. 5 hastada mortalite gelişmiş olup bu hastaların tamamı febril nötropeni atağına hastanede girmiştir ve hepsinde mikrobiyolojik olarak enfeksiyon odağı saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız solunum yolu virüslerinin kanserli çocuklarda febril nötropeni ataklarında önemli bir enfeksiyon ajanı olduğunu göstermiştir. Real-time PCR yöntemi kullanılarak solunum yolu virüslerinin erken tanısı ile FUO'lu hastalarda ampirik antibiyotik ve antifungal kullanımının azaltılabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Kanser, febril nötropeni, solunum yolu virüsleri

LenfomaNöroblastomNötropeni+4
Damla Altıntaş
Çukurova University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu ile anatomik yapıların ilişkisi

Bu çalışmada apne-hipopne indeksine (AHİ) göre sınıflandırılmış obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) olan bireylerin anatomik yapılarındaki değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 20 ile 76 arasında değişen 100 birey katılmıştır. Bireyler; Grup 1 (AHİ=0, n20), Grup 2 (AHİ˂ 5, n20), Grup 3 (AHİ=5-15, n20), Grup 4 (AHİ=16-30, n20), Grup 5 (AHİ˃ 30, n20) olarak ayrılmıştır. Bireylerin sol lateral servikal vertebra radyografileri çekilmiştir. Elde edilen radyolojik görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra 'Enlil PACS' programı kullanılarak belirlenen morfometrik noktalardan mm cinsinden ölçümler yapılmıştır. Bu ölçümler, yumuşak doku, hyoid kemik, hava yolu boyutu ve kraniyofasiyal değişkenleri kapsayan dört kategoriye ayrılmıştır. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşlaştırıldığında, yaş, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi, boyun çevresi ve Epworth uyku testinde tüm gruplarda artış olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, yumuşak doku değişkenlerinden; yumuşak damak ve dil uzunluğu, hyoid kemik değişkenlerinden; hyoid-mandibula, hyoid-posterior pharyngeal duvar ve hyoid-spina nasalis posterior arası uzaklıklarda da artış saptanmıştır. Bunun dışında, spina nasalis anterior ile spina nasalis posterior arası, condylion ile gnathion arası uzaklıklarda, total yüz uzunluğu ve alt yüz uzunluğunda artış olduğu saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulguların OUAS'ın teşhisine, tedavisine ve ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olabileceği düşünülmektedir.

AnatomiAnatomik özelliklerHorlama+5
Semahat Yuvarlakbaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde görülen havayolu değişikliklerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Gebelik süresince özellikle progesteron artışına bağlı olduğu düşünülen ve son trimestirde daha belirgin hale gelen periferik ödem tablosu görülmektedir. Bu ödem tablosu üst havayolunda daizlenebilmektedir. Preoperatif havayolu değerlendirmesinde kullandığımız rutin testlerin sonuçları, gebelik başında gebelik öncesi döneme göre benzer bulunabilmekte iken, son trimestirdedeğişebilmektedir. Biz çalışmamızda üst havayolu değerlendirmesinde rutin kullanılan testler ile üst havayolu ultrasonografisinde yaptığımız 3 ölçümün (cilt-hyoid kemik, cilt-epiglot, cilt-anterior komissür) arasında ilişki olup olmadığını araştırdık. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu'ndan onay alındı. Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğince gebelik tanısı konan 60 olgu çalışmaya dahil edildi Çalışmaya dahil olacak gebeler ilk değerlendirme tarihinde, aydınlatılmış onam formlarının içeriği kendilerinin anlayabileceği dille anlatılarak gönüllü olarak onamları alındı. Çalışmaya dahil olma kriterleri: 18-45 yaş arası kadın olmak, gebelik tanısını almış olmak, mevcut gebeliğin ilk değerlendirme esnasında 10 haftadan büyük olmaması idi. Daha önceden zor havayolu öyküsü olanlar, havayolunda anatomiyi bozacak cerrahi geçirmiş olanlar, ilk değerlendirmede gebelik haftası 10 haftanın üzerinde olanlar çalışma grubuna alınmadı.9 gebe olgu ayfınlatılmış gönüllü onam formu içeriği anlatıldıktan sonra ultrasonografi yapılmasını kabul etmediği için çalışma dışı bırakıldı. Araştırma verileri bilgisayar ortamında ve SPSS 15.0(Statistical Package for Social Sciences) istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistiklerde sayı ve yüzde dağılımları gösterildi, ortalama ± standart sapma verildi. Olgulara 4 ayrı dönemde (6-10hf, 16-20.hf, 26-30.hf, 34.haftadan sonra) üst havayolu ölçümleri (cilt-hyoid kemik arası mesafe, cilt-epiglot arası mesafe, cilt-anterior komissür arası mesafe) yapıldı. 1.dönemde modifiye mallampati skoru, üst dudak ısırma testi, Wilson risk skoru, mandibular 50 protrüzyon derecesi de bakıldı. Modifiye mallampati skoru tekrarlayan ölçümlerde de kaydedildi. Ölçümler sonucunda modifiye mallampati skoru düşük (1-2) iken yüksek (3-4) çıkan olguların VKİ değerlerinin mallampati skorunda kategorik olarak değişim göstermeyenlere göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p=0,002). TMM-SMM arasında zayıf derecede korelasyon bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (r=0,308, p=0,017). Ultrasonografi ölçümlerinden cilt-hyoid arası mesafe ile cilt-epiglot arası mesafenin korele bir şekilde ilerlediği görüldü (r=0,509, p<0,001). Olgular MMS ilk ve son ölçümde alınan değerlerin düşük (1-2) ya da yüksek(3-4) çıkması şeklinde iki gruba ayrıldığında, 2 grup arasında TMM, SMM, Wilson risk skorları, ultrasonografi ile baktığımız 3 ölçüm (Cilt-epiglot arası mesafe, cilt-hyoid kemik arası mesafe, cilt-anterior komissür arası mesafe) bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. MMS skoru ilk ölçümde düşük (1-2) iken son ölçümde yüksek (3-4) hale gelen olgular, skoru değişmeyen olgularla karşılaştırıldığında bunların da TMM, SMM, Wilson risk skorları, ultrasonografi ile baktığımız 3 ölçümü (Cilt-epiglot arası mesafe, cilt-hyoid kemik arası mesafe, cilt-anterior komissür arası mesafe) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Sonuç olarak gebelerde üst havayolu değerlendirilmesinde ultrasonografi kullanımının rutin olarak kullanılan üst hava yolu değerlendirme testlerine ek olarak kullanılmasının faydalı olabileceği ve bu ölçümlerin birbirinden bağımsız olduğu düşünüldü. Ancak bu konuda büyük olgu serilerinde daha ileri çalışmalara gereksinim olduğu kanısına varıldı.

AnesteziEntübasyonGebelik+2
Cevat Sabancı
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Gram-negative bacteria and antimicrobial resistance rates isolated from the lower respiratory tract of intensive care patients depending on mechanical ventilator: Five-year retrospective analysis

Gram-Negative Bacteria and Antimicrobial Resistance Rates Isolated from the Lower Respiratory Tract of Intensive Care Patients Depending on Mechanical Ventilator: Five-Year Retrospective Analysis Aim: The aim of the study is to demonstrate the importance of an active surveillance program in recognizing multiple drug resistance outbreaks in intensive care units, review of antimicrobial use to prevent the emergence of antibiotic resistant strains. Materials and Methods: Selection of cases and collection of data; between January 2015-December 2019 Celal Bayar University, Faculty of Medicine, Department of Medical Microbiology, Bacteriology Laboratory Lower respiratory tract samples of ventilator dependent patients hospitalized in intensive care units were analyzed retrospectively. Isolated gram negative bacteria species were included in the study. Results: 1294 grams of negative bacteria growth was detected from respiratory samples. Acinetobacter baumannii is the most common gram negative bacteria, second common bacteria is Pseudomonas aeruginosa and the third one is Klebsiella pneumoniae. In our study, Tigesiklin is effective for Acinetobacter baumannii with a resistance rate of 12.09% and is one of the best options for MDR microorganisms. The resistance rate of colistin was found to be 0.84% in our study. Colistin has been an indispensable agent in the treatment of Acinetobacter baumannii. No colistin resistant isolate detected for Pseudomonas aeruginosa. Amikacin Low resistance rate (18.26%) High efficacy of cephalosporins were found. Conclusions: In conclusion, this study demonstrates the importance of an active surveillance program in recognizing multiple drug resistance outbreaks in intensive care units, and the importance of reviewing antimicrobial use to prevent the emergence of antibiotic resistant strains and maintaining the therapeutic option available for the maintenance of such infections. The approach to MDR bacterial infections should be regulated in the light of current surveillance data. Thus, both cost-effective and targeted treatment are planned. Key words: gram negative, ventilator-associated pneumonia, resistance

Gram negative bacteriaPneumoniaRetrospective studies+4
Naciye Badır
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk acil polikliniğine önceki yıl wheezing ile başvuran okul öncesi çocuklarda prognoz

Amaç: Vizing, okul öncesi çocukluk çağında sık rastlanan ve astımın habercisi olma nedeni ile önemli bir bulgudur. Çalışmamızda çocuk acil servise önceki yıl vizing ile başvuran okul öncesi çocuklarda vizingin prognozunu araştırmayı, üstüste iki yıl vizing geçirme için risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma gurubu, Kasım 2018- Nisan 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Çocuk Acil polikliniğine vizingle başvuran 199 çocuktan oluşturuldu. İkinci yıl, önceki sene vizingle başvuran 199 hastadan 132'si ile tamamlandı. Hastaların izlemlerinde kullanılmak üzere hazırlanan formda; cinsiyet, doğum ve başvuru tarihi, başvuru semptomları, perinatal ve erken çocukluk dönemi risk faktörleri, çevresel etkenler, ebeveyn eğitim düzeyi, ailenin aylık gelir düzeyi, evde yaşayan kişi sayısı gibi sosyoekonomik faktörler, soygeçmiş ve vizing ile ilgili özgeçmişi, atopik yatkınlık için modifiye ISAAC soruları, fizik muayene bulguları, atak şiddet skoru ve mevcut ise laboratuar bulguları yer aldı. Vizing atağı ile başvuran hastalardan nazofarengeal sürüntü alındı. Alınan örneklerden, respiratuar sinsityal virüs (RSV), rinovirüs (RV), influenza A ve B, insan metapnömovirüs (HMPV), insan coronavirüs (HCOV), parainfluenza virüs (HPIV) varlığı, Viroloji laboratuarı'nda PCR testleri kullanılarak araştırıldı. Hastaların bulguları hem genel olarak hem de atopiye yatkın olanlar ayrılarak oluşturulan gurup ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastalarda astım gelişimini öngörebilmek için; Son bir yılda 'dört ve üzeri' hışıltılı atak geçirmek, atak esnasında 'her zaman' nefes darlığı olması veya 'haftada bir veya daha fazla gece' uykudan uyandıran atağın olması semtomlarından herhangi birini karşılayan hastaları içeren bir grup oluşturuldu ve bu grup 'astım öngörücü bulgu (AÖB)' olarak adlandırıldı. Bu şikayetlere sahip olan ve olmayan hastaların verilerinin karşılaştırması yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum- maksimum) olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sayısal ölçümlerin karşılaştırılmasında varsayımların sağlanması durumunda Bağımsız gruplarda T testi, varsayımların sağlanmaması durumunda ise Mann Whitney U testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmada 79'u (% 59,8) erkek toplam 132 hasta mevcuttu. Atopisi olan grupta 22'si (% 71) erkek toplamda 31 hasta, astım öngörücü bulguları (AÖB) olan grupta ise 30'u (% 73,2) erkek toplamda 41hasta mevcuttu. Çalışmaya alınan 132 hastamızın 85'inde (% 64,4) virüs saptanmış (en sık RV, takiben RSV, İnfluenza A, HCOV, HPIV, HMPV ve influenza B), virüs saptananların 53'ünün (% 62,4) başvurusunda tekrarlı hışıltı semptomu mevcut olduğu görülmüştür. Tekrarlı hışıltısı olan hastaların 17' si (% 32,1) ikinci izlem yılında 4 ve üzeri hışıltı atağı geçirdiği saptanmıştır. Dört ve üzeri atak saptanan bu hastalardaki virüs dağılımlarına baktığımızda en sık RV, ardından HPIV, RSV, İnfluenza A, HMPV ve HCOV olduğu görülmektedir. 7 (% 41,1) hastada ikili, 1 (% 5,8) hastada çoklu enfeksiyon görüldü. Üst üste iki yıl (iki ardışık çalışmada) 4 ve üzeri hışıltı atağı geçiren 9 hastada en sık saptanan virüs RV olup, bunu RSV, HPIV, İnfluenza A saptandı. AÖB'si olan 30 (% 73,2) hastada eşlik eden kronik hastalık, 25 (% 61) hastada son bir yılda hastaneye yatış öyküsü, 18 (% 43,9) hastada da atopi mevcuttu. Sonuç: Bulgularımız bize göstermiştirki RV, RSV ve HMPV bronşioliti geçirmek hışıltı ataklarının sonraki yılda da tekrar etmesi için önemli risk faktörüdür. Astım gelişmesi için önemli olabilir. Çalışmamızda AÖB'yi arttıran diğer faktörler ise; altta yatan kronik hastalık, son bir yılda alt solunum yolu enfeksiyonları ile hastaneye yatış ve kendisinde atopik bünye ya da solunum yolu ile ilgili atopik hastalık olması olarak saptandı. Okul öncesi çağda en az bir defa hışıltı geçirme ile ilişkili faktörlere bakıldığında, üç aydan daha kısa süre anne sütü almak ve egzemanın varlığı, annenin gebelik boyunca sigara içmesi, anne ve/veya babada rinit varlığı, anne baba eğitim düzeyi, evdeki kişi sayısı ve kardeş sayısı ilk atağı etkilemediği, ilk hışıltı epizoduna kadar geçen süreyi kısaltan temel risk faktörünün yaşamın ilk 3 ayında soğuk algınlığı geçirmek olduğu saptanmış. Anahtar Kelimeler: Astım, Risk Faktörleri, Solunum Yolu Virüsü, Wheezing

Acil servis-hastaneAcil tıpAstım+4
Muhammet Ali Çetin
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda COVID-19 pandemisi'nin solunum yolu hastalığı sürveyansına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde 2019 yılının aralık ayında ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılarak salgına neden olan yeni bir koronavirüs tipi belirlenmiştir. Sanayi devrimi sonrasında hızlı artış gösteren hava kirliliği, yirminci yüzyılın başlarında geleneksel fosil yakıtların aşırı kullanımı sonucu, atmosferde sülfür dioksit (SO2) ve partikül artışına bağlı olarak solunum hastalıklarına bağlı ölümlerde ciddi artışlara neden olmuştur. Çocukluk çağında solunum yolu yakınmalarını ilgilendiren iki durumun retrospektif olarak karşılaştırılması ve aralarındaki ilişkinin ortaya konulması çalışmamızın temel amacıdır. YÖNTEM: Araştırmamız retrospektif olarak planlandı. 1 Mart 2019-30 Mart 2021 tarihleri arasında solunum sistemi yakınmaları olan; öksürük, burun akıntısı, ateş yüksekliği, hırıltılı solunum ve nefes darlığı şikayeti ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran 0-18 yaş arasındaki toplam 40.233 hasta dahil edildi. PM10 ve SO2 verileri Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı Web Sitesi'nden alındı. Veriler, SPSS 26 istatistik paket program ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), pearson korelasyon testi ve lojistik regresyon kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çocuk Acil Polikliniği'ne pandemi öncesi dönemde toplam 29.029 başvuru, pandemi döneminde ise toplam 11.204 başvuru yapılmıştır. Başvurularda %61.4 azalma görüldü. Pandemi öncesi ve sonrası dönemde; hava kirliliği ile çocuklarda solunum sistemi yakınmaları ile gerçekleşen acil servis başvuruları arasındaki anlamlı ilişki gösterilmiştir. SONUÇ: Pandeminin olumsuz etkilerinin yanında hijyen kurallarına uyulması, maske ve mesafeye dikkat edilmesi ile çocuklarda solunum yolu şikayeti ile acil servise başvurularda belirgin düşüş olduğu dikkat çekmektedir.

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+6
Osman Orkun Cankorur
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Dizel Egzoz Parçacıklarının (DEP) solunum yolu epitel hücrelerinin çoğalımını ve ölümünü düzenleyen proteinlerin gen ifadesi ve bu hücrelerden inflamatuar sitokin salınımına etkisi

Kentsel alanlarda havada uçuşan partiküler maddenin çok önemli bir kısmını dizel yakıtlarının yanması ile dışarıya salınan dizel egzoz partikülleri (DEP) oluşturmaktadır. DEP'e maruziyetle, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), şiddetli astım, solunum enfeksiyonlarına hassasiyetin artması ve pulmoner inflamasyonlar gibi çok ciddi sağlık problemleri arasında yakından ilişki vardır. Bununla birlikte DEP'e bağlı oluşan akciğer hastalıklarının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmada DEP'in insan primer bronş epitel hücreleri ve akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücrelerinin hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen genlerin mRNA ekspresyon seviyelerine olan etkisi araştırılmıştır. KOAH'lı, sigara içen ve sigara içmeyen hastalardan elde edilen primer bronş epitel hücrelerine; Serumsuz kültür vasatı, 10 ? g/ml DEP ve 100 ? g/ml DEP olmak üzere üç farklı çalışma grubu maruz bırakılmıştır. Akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücreleri serumsuz kültür vasatı, serumlu kültür vasatı (%10FCS) ve 50 ? g/ml DEP'e maruz bırakılmıştır. Ayrıca 5O ? g/ml DEP varlığında JNK ve ERK inhibitörleri (10 ?M, 33 ?M,) ve n-asetil sistein ( NAC33 mM) içeren çalışma grupları eklenerek bu maddelerin DEP'in etkilerini nasıl etkileyeceği de araştırılmıştır. Bu hücrelerden elde edilen cDNA örnekleri ile bu hücrelerdeki hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen siklinE, siklin bağımlı kinaz2, siklin-siklin bağımlı kinaz inhibitörü P21, transkripsiyon faktörü NF-?B, proto onkogen c-MYC, MAPK yolağı düzenleyicileri Jnk2 ve Erk2 genlerinin mRNA ekspresyon seviyeleri RT-PCR yöntemiyle çalışılmıştır. Ayrıca hücrelerin DEP maruziyeti sonrasında enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile interlökin (IL)-8 ve granulosit makrofaj koloni stimule edici faktör (GM-CSF) salınımı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda DEP'in insan primer bronş epitel hücreleri ve akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücrelerinin hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen genlerin mRNA ekspresyon seviyelerinde önemli değişiklikler meydana getirebileceğini destekleyen sonuçlar bulunmuştur.

ApoptozisBronşlarEgzoz gazları+8
Recep Bayraktar
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Akut alt solunum yolu infeksiyonu veya hışıltısı olan çocuklarda solunum yolu viruslarının moleküler yöntemle araştırılması

Ekim 2010-Mayıs 2011 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatri servisinde yatan ya da Pediyatrik Allerji polikliniğinde ayaktan izlenen, tekrarlayan akciğer infeksiyonu ve astım tanısı ile takip edilen ve o anda akut alt solunum yolu infeksiyonu bulguları ya da hışıltısı olan 0-14 yaş aralığında bulunan hasta çocuklardan ve belirlenen kontrol grubundan solunum yolu örnekleri toplandı. Multiplex-PCR yöntemi kullanılarak solunum yolu viruslarının varlığı araştırıldı. Çalışma kapsamına alınan kişilerin demografik verileri, semptomları, klinik bulguları ve rutin laboratuvar sonuçlarına ilişkin bilgiler elde edildi. Çalışmada 90'ı hasta, 60'ı kontrol grubundan olmak üzere 150 çocuktan örnek alındı. Alınan örneklerde DNA/RNA izolasyonunu takiben solunum yolu virusları araştırıldı. Hasta grubundakilerin 34'ünde (%37.8) virus saptanmazken, 38'inde (%42.2) 1 virus, 15'inde (%16.7) 2 virus, 3'ünde (%3.3) 3 virus saptandı, kontrol grubundakilerin 35'inde (%58.3) virus saptanmazken, 23'ünde (%38.3) 1 virus, 2'sinde (%3.3) 2 virus saptandı. Virus sayısı açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görüldü (p=0.004). Hasta ve kontrol grubunda saptanan viruslar; %25.6 ve %36.7 rhinovirus A/B/C, %21.1 ve %0.0 influenza A virus, %7.8 ve %1.7 parainfluenzavirus tip1, %5.6 ve %0.0 parainfluenzavirus tip4, %4.4 ve %1.7 adenovirus A/B/C/D/E , %4.4 ve %1.7 parainfluenzavirus tip3, %4.4 ve %1.7 coronavirus 229E/NL63, %3.3 ve %0.0 coronavirus OC43, %3.3 ve %0.0 respiratory syncytial virus A, %2.2 ve %0.0 parainfluenzavirus tip2, %2.2 ve %0.0 influenza B virus, %1.1 ve %1.7 respiratory syncytial virus B olarak belirlendi. Bocavirus, metapneumovirus ve enterovirus hiçbir örnekte saptanmadı. Sonuç olarak, solunum yolu örneklerinde moleküler yöntemlerle viral etkenlerin araştırılması, hızlı tanı açısından yararlı görülmüştür.

Solunum sesleriSolunum sistemiSolunum yolları enfeksiyonları+2
Demet Dabanıyastı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00

Related subjects