Steroidler
Bu konu başlığı altında 73 tez
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında nörosteroid düzeyleri
GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) görülen bazı cinsiyet farklılıklarınınaltında yatan neden cinsiyet hormonları olabilir. Literatürde OKB hastalarındacinsiyet hormonlarını değerlendiren fazla sayıda çalışma bulunmamaktadır. BizOKB hastalarında nörosteroid düzeylerini değerlendirmek ve hastalığınpatofizyolojisi ile ilişkisini araştırmak amacı ile bu çalışmayı planladık.YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan 18-65yaş arası 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrollerdensabah saat 09:00-10:00 arasında progesteron, pregnanolon,dehidroepiandrosteron (DHEA), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S), kortizolve testosteron için kan örnekleri alındı. Hastalara Hamilton Depresyon,Hamilton Anksiyete Skalası ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon ölçekleriuygulandı. Veriler uygun istatistiksel yöntemle analiz edildi.BULGULAR: DHEA ve kortizol düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göreanlamlı derecede daha yüksekti. Diğer parametreler açısından anlamlı bir farkgözlenmedi. Gruplar cinsiyetlere göre ayrıldığında, kadın hastalarda DHEA vekortizol düzeyi kadın kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksekken, erkek hastalarda, kortizol düzeyi erkek kontrol grubuna göre anlamlıderecede yüksek, testosteron düzeyi anlamlı derecede düşüktü. Ayrıca erkekhastalarda DHEA ve kortizol düzeyleri ile kompulsiyon puanları arasında pozitifyönde korelasyon bulundu. Ayrıntılı analizlerde dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olmayan hastalarda kontrollerden anlamlı derecede dahayüksek DHEA ve kortizol düzeyi vardı. Ayrıca dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olan hastaların 15 yılın altında hastalık süresine sahipolduğu gözlendi.56TARTIŞMA: OKB hastalarında yüksek DHEA ve kortizol düzeyleri, diğeranksiyete bozukluklarında yapılan çalışmalardaki sonuçlara benzer niteliktedir.Bu bulgu anksiyete bozukluklarında gösterilmiş olan hipotalamo-pitüiter-adrenalaks hiperaktivitesinin bir sonucu olarak düşünülebilir. Diğer bir bakış açısıyladayüksek DHEA'nın artan kortizolü ve stresi kompanse etmek amacı ile yükseldiğidüşünülebilir. Ancak DHEA düzeyindeki bu artış kadın hastalarda anlamlı ikenerkek hastalarda anlamlı bulunmamıştır. Bu durum OKB'de erkeklerdekihipotalamo-pitüiter-gonadal eksen hipoaktivitesinin bir sonucu olarakdüşünülebilir. Erkeklerde bulduğumuz anlamlı düşük testosteron düzeyleri de budurumu desteklemektedir. Dürtü kontrol bozukluğu ve depresyonuolmayanlarda yüksek DHEA seviyeleri, organizmanın bu iki durumu yükselenDHEA ile kompanse etmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarakerkek ve kadınların ayrı değerlendirildiği, daha fazla hasta sayıları dahil edilerekyapılacak çalışmalarla bu sonuçların doğrulanması gerekmektedir.
Milli düzeyde, atletizm, güreş, judo ve halter yapan sporcuların doping ve ergojenik yardım hakkındaki görüşlerinin ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalısmanın amacı; milli düzeyde spor yapan atletlerin, güresçilerin, judocuların ve haltercilerin doping ve ergojenik maddeleri ve kullanımı hakkındaki görüslerini ve bilgi düzeylerini belirlemektir. Bu amaç dogrultusunda konu ile ilgili literatür taranmıs ve uzman görüsleri alınarak veri toplama aracı olarak anket hazırlanmıstır. Tüm istatistikler % 95 geçerlilikle yapılmıstır. Arastırmanın çalısma grubunu, milli düzeyde spor yapan atletler, güresçiler, judocular ve halterciler olmak üzere 4 farklı branstan toplam 120 sporcu olusturmustur. Çalısmanın amacına yönelik olarak elde edilen veriler, SPSS programında tanımlayıcı istatistikler kullanılarak analiz edilmistir. Denekler ergojenik ve doping maddeleri ve kullanımı hakkındaki bilgi düzeylerine göre bes gruba ayrılmıstır: Deneklerin doping hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları tespit edildi (n:87, % 72,5). Arastırmaya katılan sporcular dopingin saglıga zararları hakkında bir fikirlerinin olmadıgı (n:56, % 46,7) tespit edilmistir. (n:26, % 21,7). Deneklerin büyük kısmının (n:20, % 16,7) 18 yas grubunda oldugu saptanmıstır. Anket uygulanan sporcu gurubunun % 45,8'lik oranla büyükler, % 31,7'lik oranla gençler, % 22,5'lik oranla yıldızlar kategorilerinde milli sporcu oldukları tespit edildi. Üniversite mezunu olanların (n:63, % 52,5) büyük bir kesimi olusturdugu tespit edilmistir. Denekler sporda doping kullanımının tercih edilme nedenlerinin; yüksek performans (n:80, % 66,7) elde etmek için, asırı kazanma (n:84, % 70) istegiyle, cazip olan (n:98, % 81,7) maddi tesviklerin oldugunu belirtmislerdir. Denekler sporda kullanılan doping çesitleri hakkında en çok uyarıcıların (n:66, % 55), anabolik steroidlerin (n:73, % 65,8) ve maskeleyici ajanların (n:72, %60,0) kullanıldıgını belirtmislerdir. Ankete katılan sporcular, sporda doping kullanımı konusunda; sporda doping kullanımının serbest bırakılmamasını (n:90, % 75), dopingin sporcular, antrenörler, ve idareciler tarafından yeterince iyi bilinmedigini (n:81, % 67,5), doping kullanımının sporda önemli bir sorun oldugunu (n:94, % 78,3), devletin, sporda dopingi önleme (anti-doping), bilinçlendirme, dopingin zararları, haksız rekabet ve dopingin spor ahlakına ters düstügü hususunda üzerine düsen görevi yapmadıgını (n:93, % 77,5) belirtmislerdir. Sporcuyu dopinge en fazla yönlendirenlerin arkadaslar (n:84, % 70) ve antrenörler (n:78, % 65) oldugu tespit edilmistir. Ankete katılan sporcuların çogunlugunun (n:61, % 50,8) ergojenik yardımcılar hakkında fazla bilgi sahibi olmadıkları, ancak deneklerin büyük bir kısmının (n:70, % 58,3) ergojenik yardım kullandıgı ve ergojenik yardımcılardan besinsel yardımcıları (n:50, % 41,7) kullandıkları saptanmıstır. Deneklerin büyük bir kısmı ergojenik yardımların gerektiginde kullanılmasını (n:31, % 25,8) belirtmislerdir. Deneklerin ergojenik yardımcıların yasal olup olmadıgı konusunda (n:62, % 51,7) ve ergojenik yardımların doping olarak sayılıp sayılmadıgı (n:68, % 56,7) konusunda kararsız oldukları tespit edilmistir. Sporcuların egitim seviyelerinin doping ve ergojenik yardımcılar hakkındaki bilgi düzeyleriyle anlamlı bir iliskisi olmadıgı görülmüstür.
Distiroid oftalmopatisi olan hastalarda oküler kan akım özelliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi
Bu kesitsel prospektif çalışmanın amaçı aktif, inaktif distiroid oftalmopatisi (DO) olan hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiyogafi (OKT-A) bulgularını aynı demografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerin bulgularıyla karşılaştırmak yanında aktif DO'si olan hastaların pulse steroid tedavi öncesi-sonrası OKT-A bulgularını karşlaştırmaktır. Çalışmaya 20 aktif DO hastasının 40 gözü, 20 inaktif hastanın 40 gözü ve 20 sağlıklı gönüllünün 40 gözü dahil edildi. Tüm gruplara kapsamlı göz muayenesi yapıldıktan sonra OKT-A çekildi. İnaktif ve aktif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) vaskülar dansite (VD) düşük saptanmasıyla birlikte inaktif grupta YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal inferior VD sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). DKP tüm alan, üst yarı, parafoveal bölge ve parafoveal nazal VD aktif ve inaktif gruplarda Kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). Peripapiller tüm alan, alt yarı VD aktif hastalarda inaktif ve kontrol grubuna anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Gruplar arasında santral maküla kalınlığı (SMK), foveal avaskülar zon (FAZ) alanı, dış retinal kapiller kan akım alanı (DRKKAA), koryokapillaris kan akım alanı (KKAA), peripapiller retina sinir lif tabaka (RNFL) kalınlığı açısından fark bulunmadı (P>0,05). Aktif DO hastalarında SMK, YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal VD, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Peripapiller RNFL, üst yarı, alt yarı, nazal-süperior, nazal-inferior ve inferior-nazal kadranlarda RNFL kalınlığı, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşük bulundu. Peripapiller kapiller ve DKP VD, DRKKAA ve KKAA, FAZ alanı ve tonus açısından tedavi öncesi ve sonrası fark yoktu (P>0,05). Hertel ekzoftalmometre değeri ve klinik aktivite skoru (KAS) tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0,05). OKT-A'nin DO tanı ve takibinde yüksek kullanım potansiyeli mevcuttur. Bu nedenle bu konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılabilir.
Plantar fasiit tedavisinde trombositten zengin plazma (TZP), kuru iğneleme ve kortikosteroid etkinliğinin karşılaştırılması
Plantar fasiit (PF), genellikle plantar fasyanın aşırı yüklenmesi olarak tanımlanır ve yetişkinlerde topuk ağrısının en sık sebebidir. Oluşum mekanizması olarak tekrarlayıcı mikrotravmalar sonucu plantar fasyada oluşan mikro yırtıklarından kaynaklanan inflamatuar bir süreçtir. PF genel olarak her yaş ve cinsiyette görülmesine karşın sedanter yaşamı olan bayanlarda ve özellikle koşu sporu yapan atletlerde daha sık görülmektedir. Plantar fasiit tedavinde non-steroidal anti inflamatuvar ilaçlar, kortikosteroid enjeksiyonları, ortezler ve fizik tedavi modaliteleri sıralanabilir. Bu tez kapsamında amacımız, tanısı konulan plantar fasiit hastalarının tedavi sürecinde kolay ve aynı zamanda ucuz bir metod olan ve manuel yöntemle aldığımız Trombositten zengin plazmanın ağrılar ve fonksiyonel etkilerini belirlemek ve klinikte sıkça kullanılan kortikosteroid enjeksiyonu ve kuru iğne uygulamaları ile üçlü şekilde prospektif olarak karşılaştırmaktır. Kronik plantar fasiit teşhisi alan toplamda 75 adet hasta 3 grup olarak bölündü. TZP grubu olan Grup A' da bulunan hastaların (n=25) antekubital venlerinden kan alınıp manuel olarak elde edilen TZP, tek doz şeklinde uygulandı. Steroid grubu olan Grup B'de bulunan hastalara (n=25), tek doz 40 mg/2ml metilprednizolon uygulandı. Kuru iğneleme grubu olan Grup C' deki hastalara kuru iğneleme yöntemi uygulandı. Her gruba ayrı ayrı olarak sırasıyla tedavi öncesinde, 3. haftada, 3. ayda ve 6. ayda vizuel ağrı skalası (VAS), Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği Arka Ayak Klinik Değerlendirme Sistemi (AOFAS) ve Roles ve Maudsley Ağrı Skorlaması (RMS) anketleri uygulanıp çalışmanın sonunda istatistiksel analizleri yapıldı. TZP grubunda ortalama VAS skoru tedavi öncesinde 8,56, 3. haftada 5,24, 3. ayda 3,44 ve 6. ayda ise 1,44'e düşmüştür (p<0,05). TZP grubunda ortalama AOFAS skorları tedavi öncesinde 46,08, 3. haftada 66,1, 3.ayda 74,8 ve 6.ayda ise 87,4'e yükselmiştir (p<0,05). Yine TZP grubunda RMS skorları tedavi öncesinde 3,48, 3. haftada 2,6, 3. ayda 2 ve 6. ayda ise 1,36' ya düşmüştür (p<0,05). Steroid grubunda tedavi öncesi ve 6.ay ortalama VAS skoru 8,64'den 3,92'ye düşmüş, AOFAS skoru 41,6'dan 74,96'ya yükselmiş ve RMS skoru ise 3,48'den 1,84' e düşmüştür (p<0,05). Kuru iğneleme grubunda tedavi öncesi ve 6. ay ortalama VAS skoru 8,64'den 4,60'a düşmüş, AOFAS skoru 42,9'dan 70,28'e yükselmiş ve RMS skoru ise 3,48'den 2,08'e düşmüştür (p<0,05). 3. haftanın sonunda steroid grubunun VAS ve AOFAS skorlarının TZP ve Kİ uygulanan gruplara göre olumlu yönde değişiklikler gösterdiği ve görülen farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). 6 ayın sonunda TZP grubunun VAS, RMS ve AOFAS skorlarındaki değişimin steroid ve Kİ gruplarına göre yüksek olması anlamlı bulunmuştur (p<0,05). 6 ayın sonunda steroid grubu ile Kİ grubu arasında VAS, AOFAS ve RMS skorları yönünden anlamlı farklılık oluşmadığı görülmüştür (p>0,05). Kronik plantar fasiit tedavisinin akut döneminde kortikosteroid uygulaması faydalıdır. Uzun dönem takiplerde TZP uygulamasının steroid ve kuru iğnelemeye görece, yöntem olarak ağrı ve fonksiyon üzerine daha da etkili bulunduğunu söyleyebiliriz.
Basit kemik kistinde lokal steroid enjeksiyonlarının sonuçları
Amaç: Basit kemik kistlerinde kist içine steroid enjeksiyonu basit tedavi seçeneklerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, basit kemik kisti tedavisinde lokal steroid enjeksiyonu sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışma planı: Basit kemik kisti saptanan 17 hasta (11 erkek, 6 kız ; ort. yaş 12.4; dağılım 2-39) iki iğne tekniği kullanılarak kist içine metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonuyla tedavi edildi. Kist altı olguda humerus proksimaline, iki olguda kalkaneusa (olgulardan biri bilateral), yedi olguda proksimal femura ve iki olguda da tibiaya yerleşmişti. Üç hastada steroid enjeksiyonu öncesinde patolojik kırık oluşmuştu. Patolojik kırığı olan bu üç hastaya metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonu kırıkları iyileştikten sonra yapıldı. Hastalara sekiz hafta arayla, herbiri 40-160 mg metilprednizolon asetat içeren en fazla dört enjeksiyon uygulandı. Hastalar enjeksiyon sonrasında birinci, üçüncü, altıncı aylarda ve birinci yılda çekilen düz grafiler ile takip edildi. İlk yıldan sonra hastalar yılda bir kez düz grafilerle takibe alındı. Hastaların ortalama takip süresi 22 ay (dağılım 3-48 ay) idi. Kist iyileşmesi Neer sınıflandırmasına göre değerlendirildi. Sonuçlar: Metilprednizolon asetat tedavisi on kistte (%55) tamamen, üç kistte (%17) rezidüel lezyonla iyileşme sağladı. Üç hasta (%17) steroide hiç yanıt vermedi; iki hastada kist tekrarladı (%11). Tamamen veya rezidüel lezyonla iyileşen hastalardaki sonuçlar tatminkar bulunurken (%72), beş hastada (%28) steroid tedavisi başarısız bulundu. Kistin tekrarladığı hastalar küretaj ve greftlemeyle veya küretaj ve sementleme ile tedavi edildi. İşlemle ilgili hiçbir hastada komplikasyon görülmedi. Çıkarımlar: Bulgularımız, basit kemik kistlerinde lokal steroid enjeksiyonunun tatmin edici sonuçlar sağladığını ve agresif tedaviler öncesinde düşük morbiditeli bu tedavinin denenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Kemik kisti/ilaç tedavisi; enjeksiyon, intralezyonal; metilprednizolon/terapötik kullanım; steroid/terapötik kullanım.
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Ani işitme kaybında intratimpanik ve sistemik steroid tedavisinin karşılatırılması
Amaç: İdiopatik ani işitme kaybında (AİK) etkinliği kanıtlanmış tek ilaç steroidlerdir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, intratimpanik (IT) olarak verilen steroidlerin yüksek perilenf konsantrasyonu sağlayarak, daha fazla işitme kazancı sağladığına yönelik sonuçlar mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız, IT steroid tedavisi ile sistemik steroid tedavisinin etkinliklerini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntemler: Bu prospektif çalışmada, Ocak 2005 ile Eylül 2008 arasında kliniğimize AİK şikayeti ile başvuran 60 hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 29'u IT steroid grubuna (ITSG), 31'i sistemik steroid grubuna (SSG) dâhil edildi. IT enjeksiyonda 4 mg/ml konsantrasyonundaki dekzametazon, 5 gün ardı ardına uygulandı. SSG'de ise 1 mg/kg metilprednizolon, 10 günde kesilecek şekilde oral olarak verildi. Değerlendirmelerde hastaların saf ses ortalamaları (PTA), konuşmayı ayırt etme skorları(SDS), 10 dB üzerinde işitme gelişmesi gösteren hasta yüzdeleri 10. gün ve 2. ayda her iki grup için istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama PTA kazançları sırasıyla 31,38 ve 37,55 dB olurken, SSG'deki kazançlar sırasıyla 19,35 ve 20,68 dB'de kaldı. ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama SDS kazançları sırasıyla % 35,24 ve % 37,52 olurken, SSG'deki hastaların kazancı % 20,13 ve % 19,61 olarak bulundu. Ayrıca ITSG'de 2. ayda, 29 hastanın 25'i (% 86,2), SSG'de ise 31 hastanın 16'sı (% 51,6) 10 dB üzeri işitme kazancı sağladı.Sonuç: İntratimpanik steroid tedavisi sistemik steroid tedavisine göre işitme kazancı yönünden daha iyi sonuçları, steroidlerin sistemik yan etkilerini oluşturmadan vermektedir. Örnek sayısı daha fazla olan çalışmalarla, verilecek steroidin cinsi, uygulama dozu, sıklığı ve süresi gibi faktörlerin aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: İntratimpanik, steroid, ani işitme kaybı, tedavi
Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi
Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.
Steroide dirençli nefrotik sendromlu olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bu çalışmada 2000-2015 döneminde, servisimizde yatan ve Çocuk Nefroloji Polikliniğinde takip edilen steroide dirençli nefrotik Sendrom tanısı alan 50 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların 22'si kız (%44), 28'i erkek (%.56) olup, yaşları 1 yaş ile 14 yaş (6.38±3.95) arasında değişmekte idi. Hastalarımızda en sık rastlanan patoloji FSGS (%44) olarak saptandı. FSGS'yi MPGN (%30), MGN (%22) ve MLH (%4) izledi. Çalışmaya katılan 22 FSGS tanılı hastanın 8'de podosin gen mutasyonu pozitif saptanırken, 10'da negatif bulundu. Dört hastanın ise podosin gen mutasyonu bilinmiyordu. MGN hastalarında anne ve baba akrabalığı ve ailede NS öyküsü daha sık görülmekteydi (%81,8). FSGS hastalarında akrabalık bağı diğer hastalara nazaran daha az oranda (%45,5) görülmekteydi. Podosin gen mutasyonu bakılan alt gruplarda ise mutasyonu pozitif olanlarda akraba evliliği oranı negatif olanlardan daha yüksek (%87,5) bulundu. Başvuru anında kan basıncı yüksekliği (%36,3) ve GFR düşüklüğü (%40,9) FSGS hastalarında daha sık karşılaşılan bir bulguyken, MPGN hastalarında kompleman düşüklüğü (%20) daha ön plandaydı. 2000 ile 2015 yılları arasında izlenen 50 SRNS hastamızın ortalama takip süresi 5,8 yıl (±3,8 yıl)(1-14 yıl) olup, 18'i (%36,0) remisyonda iken, 21 hasta (%42,0) nefrotik proteinürisi devam ederken, 11 hastada (%22,0) ise kronik böbrek yetmezliği gelişmişti. Siklosporin tedavisi en etkin tedavi iken, yanıtsız olan 3 hastamız takrolimus tedavisi ile remisyona girmişti. Ritüximab, MMF, siklofosfamide ve plazmaferez tedavisi ile remisyona giren hasta olmadığı görüldü. Sonuç olarak çocukluk çağı nefrotik sendromlarının önemli bir kısmından sorumlu olan SRNS'ın çoğunluğunu FSGS'nin oluşturduğu, FSGS'lerin de önemli kısmından da podosin pozitif mutasyona sahip ailesel FSGS'nin sorumlu olduğu görüldü. Steroide dirençli nefrotik sendromların tedavisinde siklosporinin etkili tedavi seçeneği olduğu, bu tedavinin yetersiz olduğu durumlarda takrolimusun alternatif seçenek olabileceği bulundu. Ancak tanı ve tedavilerdeki güncel gelişmelere rağmen SRNS hastalarının bir kısmının KBY sürecine girmekten kurtulamadığı görüldü. Bu hastaların tanı, tedavisi ve prognozlarının belirlenmesinde çok merkezli prospektif çalışmaların gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Iskemik optik nöropatili hastalarda klinik sonuçlarımız
İskemik Optik Nöropatili Hastalarda Klinik Sonuçlarımız Giriş-Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda steroid tedavisinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Mayıs 2011- aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Nöroftalmoloji biriminde nonarteritik anterior iskemik optik nöropati tanısı ile takibi yapılan 12 hastanın 14 gözü çalışmaya alındı. Ani görme kaybı geliştikten itibaren ilk 2 hafta içinde başvuran; sistemik olarak kontrendikasyon bulunmayan 5 hastaya (7 göz) Hayreh protokolüne uygun olarak sistemik steroid tedavisi başlandı (Grup 1). Tedavisiz izlenen nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili 7 hasta Grup 2'i oluşturdu. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, lateralite durumu, sistemik ve oküler risk faktörleri, görme keskinlikleri, görme alanları ve retina sinir lifi tabakası analizi yapılarak her iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Tedavi alan olguların Snellen eşeli ile alınan en iyi düzeltilmiş başlangıç görme keskinliği logMar 1,0±0,7 olarak, tedavisiz izlenen olguların logmar 0,8±1,0 olarak saptandı (p=0,689). Grup 1'in görme keskinliği farkı ortalaması (6ay-ilk) logMar -0,4±0,7, grup 2'nin logMar 0,03±0,3 olarak saptandı (p=0,126).Görme alanı parametreleri karşılaştırıldığında Grup 1; MD fark (son-ilk)-0,6±5,7dB , Grup 2'nin -3,3±6,5dB(p=0,7), PSD fark (ilk-son) 0,7±1,7dB ve -1,5±1,4 dB (p=0,192) olarak bulundu. Retina sinir lifi tabakası kalınlığı farkı ortalama-üst-nazal-temporal-alt kadran grup1 ve 2 olarak sırası ile 29,5±35,4μ, -45,7±29 μ (p=0,5), -26,1±30 μ, -43,8±37,2 μ (p=0,2), -12±9,3 μ, -49,1±54 μ (p=0,002), -17±22 μ, -45±29 μ (p=0,2), -22,5±18 μ, -66±55 μ (p=0,007) bulundu. Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda steroid başlanan grupta retina sinir lifi tabakası kalınlığında alt ve nazal kadranda incelmenin daha az olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sistemik kortikosteroid başlanmasının, görme keskinliği, görme alanı mean deviasyon ve patern standart deviasyon parametreleri, RNFL ortalama, üst ve temporal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da iyileşme olduğu görüldü.. Anahtar Kelimeler: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili, steroid tedavisi, Retina sinir lifi tabakası, görme alanı,
Romatoid artritli hastalarda steroid ve metotreksat tedavisinin kalp fonksiyonları üzerine etkileri
Romatoid Artritli Hastalarda Steroid ve Metotreksat Tedavisinin Kalp Fonksiyonları Üzerine Etkileri Amaç: Romatoid artritte (RA) kardiyovasküler tutulum sıklığı artmıştır ve mortaliteyle ilişkilidir. Romatoid artrit hastalarında verilen antiinflamatuar tedavinin kalp fonksiyonlarına etkileriyle ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmada yeni tanı alan RA hastalarında steroid ve metotreksat (Mtx) tedavisinin kalp fonksiyonları üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2014- Nisan 2016 tarihleri arasında Romatoloji Kliniği'ne başvuran, yeni RA tanısı alan hastalar dahil edildi. Ekokardiyografi, doppler ve doku doppler parametrelerine 3 kere; tedaviden hemen önce, 1 ay steroid tedavisi sonrası ve Mtx tedavisinden 3 ay sonra bakıldı. Ekokardiyografi ve Doppler parametrelerinin değişimi tek yönlü ANOVA testi ile değerlendirildi. İstatistiksel olarak 0.05'den düşük p değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,66 olup %72,2'si kadın idi. Çalışmamızda tedavi sonrası inflamatuar belirteç (ESR ve CRP) değerlerinde anlamlı azalma izlendi (p<0,05). Tedavi sonrası hastaların elektrokardiyografik parametrelerinde anlamlı değişim saptanmadı. Ekokardiyografik veriler karşılaştırıldığında B ve M-mod parametrelerinde anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi (p>0,05). Sol ventrikül doku doppler lateral s dalgası, septal s dalgası, bu ikisinin ortalaması olan mitral doku doppler s dalgasında anlamlı artış izlendi (p<0,05). Doku Doppler triküspit a dalgasında anlamlı azalma saptanırken, triküspit E/e' oranı ve triküspit doku doppler e/a oranında anlamlı artış saptandı (p<0,05). Anlamlı değişikliklerin özellikle Mtx tedavisi sonrası daha belirgin olduğu dikkati çekmektedir. Sonuç: Bu çalışmada, romatoid artrit hastalarında verilen steroid ve Mtx tedavisi ile, sol ventrikül sistolik ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarıyla ilişkili olan doku doppler parametrelerinde anlamlı iyileşmeler olduğunu gözlemledik. Daha kesin sonuçlar için, daha fazla hastanın dahil edildiği ve daha uzun takip sürelerinin olduğu çalışmalar gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, Doku Doppler, mitral s dalgası, Steroid, Metotreksat,Diyastolik disfonksiyon
Deneysel tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi
Kortikosteroidler adrenal korteks tarafından salgılanan steroid yapıdaki hormonlardır. Bu hormonların laboratuvarda sentezlenen analogları olan sentetik formları yarım yüzyıldan fazla bir süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların tedavi edici etkilerinin yanı sıra, birçok doku ve sistem üzerinde önemli yan etkilere neden oldukları, yüksek dozda ve uzun süreli kullanılmaları durumunda osteoporoz, kemik fraktürleri, aseptik nekroz gibi ciddi komplikasyonlara neden oldukları bilinmektedir. Kortikosteroidlerle yapılacak olan tedavilerin süresi, hastalığın seyri ve şiddetine göre değişiklikler gösterebilmektedir. Bu ilaçlar genel tababette daha ziyade yüksek dozlarda ve uzun süreli uygulanırken, diş hekimliği pratiğinde genellikle düşük dozlarda, kısa süreli ve ekseriyetle tek doz halinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte, bu ajanların düşük ve/veya tek doz halinde uygulanması durumunda da osteonekroz gibi ciddi koplikasyonların meydana gelebileceği belirtilmektedir. Bu çalışma tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 48 Wistar Albino cinsi erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, her bir grupta 12 deney hayvanı olacak şekilde biri kontrol üçü deney grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney gruplarına tek doz intramusküler 2, 4 ve 20 mg/kg olacak şekilde metilprednizolon uygulandı. Gruplardaki hayvanların yarısı 1. hafta diğer yarısı ise 4. haftanın sonunda sakrifiye edilerek kan ve kemik örnekleri toplandı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, 2, 4 ve 20 mg/kg tek doz kortikosteroid uygulamalarının histopatolojik olarak femur ve kondil başında önemli bir değişikliğe neden olmadığı, ancak kemik metabolizmasını gösteren OPG değerlerinin deney gruplarında daha düşük, RANKL, IL-33, LDL kolesterol değerleri ve RANKL/OPG ve LDL/HDL kolesterol oranlarının ise daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde her ne kadar histopatolojik olarak önemli bir değişik olmadığı gözlenmese de, kemik metabolizmasını gösteren biyokimyasal markerlar göz önünde bulundurulduğunda tek doz kortikosteroid uygulamalarının kemik metabolizmasında önemli değişikliklere neden olduğu ve kemiğin yapım-yıkım dengesinin yıkım yönünde değiştiği söylenilebilir.
Multiple myeloma tanısı alan hastalarda UCP-2 ve NR3C1 genlerinin tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Multiple myeloma (MM), monoklonal hafif ve ağır zincir aşırı üretimine yol açan malign bir plazma hücre diskrazisidir. UCP -2'nin (uncoupling protein-2) malignitelerdeki ekspresyonu; NR3C1'in (neuron-specific glucocorticoid receptor) steroid direnci arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UCP-2 ve NR3C1 genine ait fonksiyonel gen varyantlarının MM hastalarında tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde MM tanısı alan 200 hasta ve 200 kontrol grubu alınmıştır. Hastaların % 77,5'ine otolog kemik iliği nakli (OKHN) yapılmıştır. Kişilerin periferik kanlarından elde edilen DNA'lardan UCP-2 ve NR3C1 genlerine ait rs41423247 ve rs659366 varyantları PCR-RFLP yöntemi kullanılarak çalışıldı. Bulgular: Hastaların 5 yıllık total sağ kalımı(OS) % 71, progresyonsuz sağ kalımı(PFS) medyan 43.8 ay olarak tespit edildi. NR3C1 geninin genotip ve allel dağılımının sağlıklı kontrol grup ile MM tanılı grupta benzer olduğu, OS ve PFS üzerine istatiksel olarak etkili olmadığı görüldü. UCP-2'nin AA genotip ve A allel frekansının anlamlı olarak MM arttığı ve MM' ya yatkınlıkta önemli rol oynadığı (5.6 kat risk artışı) ortaya konulmuştur (p:0.001), GG genotipinin sağlıklı grupta daha fazla görüldüğü ve hastalıktan koruyucu bir faktör olduğu istatiksel olarak anlamlı bulunarak saptandı (p:0.013). Sonuç: MM tanılı hastaların OS ve PFS'lerini belirlemek çalışmalar sürmektedir.NR3C1 MM tanısı alanlar ve sağlıklı kontrol grubunda olanlar arasında farklılık göstermemektedir. Bu nedenler MM hastalığındaki steroid direncinin başka bir yol ile oluştuğu düşünülmektedir. UCP-2'nin AA genotipinin hastalığa yatkınlık sağladığı, GG genotipinin hastalıktan koruyucu olduğu saptandı.Gelecekte UCP-2 gen varyantlarının MM prognozunda daha çok yer bulacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myeloma, UCP-2, NR3C1
Uzun süreli steroid baskısı altındaki farelerde oluşturulan yara modelinde fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesi üzerine olan etkisi
Kronik hastalıklara bağlı uzun dönem steroid kullanımı yara iyileşmesini geciktirerek kronik yaralara neden olmaktadır. Deksametazon sıklıkla kullanılan glukokortikoidlerden biridir. Bu uzmanlık tezinin amacı farelerde uzun dönem steroid kullanımında, fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinosit benzeri hücrelerin yara iyileşmesine etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesidir. 64 adet balb-c tipi erkek fare sadece yara modeli oluşturulan (yara grubu); yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan (hücre grubu); 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulandıktan sonra yara yeri oluşturulan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid grubu) ve yara modeli oluşturulmadan önce 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulanan, yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid+hücre grubu) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yara yerine uygulanacak olan keratinosit benzeri hücrelerin, fare embriyonik kök hücrelerinin fare fibroblastları ile kültüre edilmesi ile çoğaltıldı, BMP-4 uygulaması ile farklılaştırıldı, sitokeratin-8 ve sitokeratin-14 seviyelerinin hem immünositokimyasal hem de akış sitometrisi ile doğrulanmasıyla karakterizasyonları tamamlandı. Keratinosit benzeri hücreler sadece hücre ve hücre+steroid grubuna bir kez uygulandı, deksametazon uygulamasına steriod ve hücre+steroid grubunda yara oluşturulduktan sonra 21 gün boyunca devam edildi. Yara oluşturulması sonrası 10. ve 21. günlerde alınan deri doku kesitleri öncelikle hematoksilen-eozin boyaması ile değerlendirildi. Sonrasında sitokeratin-8, sitokeratin-14, MCP-1, TNF-α, VEGF, IL-1β ve COL1A1'in dağılımları immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı. Sonuçlar uzun dönem steroid varlığında (21 gün) histokimyasal olarak yara iyileşmesinin hücre uygulaması ile pozitif yönde etkilendiğini, immünohistokimyasal olarak keratinosit benzeri hücrelerin yara yerinde sitokeratin ekspresyonuna devam ettiğini, 21 gün boyunca bazal düzeyde kalan TNF-α'ya karşın negatif izlenen IL-1β'ya ek olarak MCP-1, VEGF ve COL1A1 seviyelerindeki artış birlikte yara yerine hücre uygulamasının keratinizasyonu destekleyerek yara iyileşmesine katkı sağlandığını gösterdi. Bu uzmanlık tezi klinik pratik için bir ön bilgi sağlamıştır, halen farklı gereç ve yöntemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Trombotik trombositopenik purpurada terapötik plazmaferez uygulamasının değerlendirilmesi
Amaç: Trombotik trombositopenik purpura (TTP) mikroanjiopatik hemolitik anemi, trombositopeni, ateş, nörolojik bulgular ve böbrek yetmezliğinin eşlik ettiği nadir ve fatal seyreden bir hastalıktır. TTP tedavisinde Terapötik plazma değişimi (plazmaferez) standart bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada plazmaferezin klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi ve sonuçları değerlendirildi. Yöntem ve gereçler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları hematoloji bölümü, dahiliye yoğun bakım ünitesi ve diğer servis ve yoğun bakım ünitelerinde, 2009– 2017 yılları arasında TTP tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalardan her plazmaferez işleminden önce ve sonra; periferik yayma, tam kan sayımı, BUN, kreatinin, LDH, AST, ALT düzeyleri bakıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı ve işlem tarihleri, aferez uygulama sıklığı ve sayısı, tedavi yanıtları, işlem esnasında gelişen komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya toplam 47 hasta alındı. Hastaların E/K oranı 23/24 (% 48,9/51,1) ve yaş ortalaması 39±14,5 bulundu. Yanıt durumu 14 hastada (%29,8) refrakter, iki hastada relaps (%4,3), 12 hastada alevlenme (%25,5), 19 hastada (%40,4) remisyon olarak belirlendi. 14 hastanın eksitus olduğu gözlendi ve mortalite oranı literatüre göre daha yüksek bulundu (%10). Hastaların %4,3' relaps idi ve literatüre göre daha düşük bulundu. Hastaların remisyon oranı (%40,4) ülkemizde yapılmış çalışmalarla benzer literatüre göre daha düşük bulundu(%80). Steroid tedavisinin yanıt durumunda olumlu sonuçlar verdiği gözlenirken immünsüpresif tedavinin de relaps yanıtlarını azalttığı gözlendi ve bu sonuçlar literatürle benzer bulundu. Sonuç: Terapötik aferez, TTP hastalığında standart tedavidir. Terapötik plazmaferez tedavisi ile TTP hastalarında mortalite oranı azalmıştır. Terapötik plazmaferez tedavisine dirençli vakalarda steroid tedavisi ve immünsüpresif tedavi ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bu çalışmada terapötik plazmaferez, steroid ve immünsüpresif tedavi kombinasyonu ile elde edilen olumlu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değere sahiptir. Anahtar kelimeler: Trombotik Trombositopenik Purpura, Terapötik Plazma Değişimi, steroid, immünsüpresif tedavi, rituksimab
KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi
KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol
Sağlıklı erişkinlerde seks steroid hormon düzeylerinin sinir ileti hızı, reaksiyon zamanı, kognitif fonksiyonlar ve serebral lateralizasyon üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkeklerin ve menstrüel siklus fazlarına göre gruplandırılan kadınların, seks steroid hormon düzeylerinin, beynin kognitif becerileri, sinir ileti hızı ve sağ-sol el asimetrisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 18-25 yaş arasındaki sağlıklı ve gönüllü, 30 kadın ve 30 erkek birey üzerinde gerçekleştirildi. Her bir kadının menstrüel siklusunun foliküler (3-4.gün), östrojen (12-15.gün) ve luteal fazında (21-22. gün) üç kere, erkeklerin ise herhangi bir zamanında bir kere venöz kandan serum estradiol (E2), progesteron, total serum testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest testosteron (erkeklerde) ve ELİSA yöntemi ile serum östrojen alfa ve beta düzeyleri ölçülmüştür. Erkekler ve kadınlara (üç fazda), sağ el ve sol el medyan sinirden elektromiyografi (EMG) ölçümü yapılmış ve motor sinir ileti hızları hesaplanmıştır. Kognitif beceri testlerinden reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre ms), muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), görsel algı-dikkat testi (LVT) ve görsel hafıza testi (TAVT) uygulanmıştır. Ayrıca duygu durumunu belirleyen anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı) ölçekleri uygulanmıştır. Tüm veriler SPSS 15.0 ve MİNİTAB 18 istatistik programları ile analiz yapılmıştır. Bulgular: Kadınların (n=25) luteal dönemindeki DT ve DTsüre ms, SPMIQ ve TAVT ortalamaları ovulasyon ve foliküler dönemine göre yüksekti (p<0,05). Sağlak-solak kadın ve erkeklerin dominant ellerinin iletim hızları dominant olmayan ellerine göre yüksekti(p<0,05). Kadınların foliküler fazındaki sinir iletim hızı ortalamaları luteal faza göre yüksekti ve latansı daha kısaydı(p>0,05). Sonuçlar: Seks steroid hormon düzeylerinin serebral asimetri, beyin fonksiyonları ve periferal sinir sistemi üzerinde nöromodülatör etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.
Lumbar interlaminar epidural steroid uygulamasında lidokain ve bupivakainin etkinliklerinin karşılaştırılması
Lumbar İnterlaminar Epidural Steroid Uygulamasında Lidokain ve Bupivakainin Etkinliklerinin Karşılaştırılması Amaç: Çalışmanın amacı lomber radikülopatisi olan hastalara uygulananan interlaminar epidural steroid enjeksiyonunda (ESE) steroid ile beraber kullanılan lokal anesteziklerden lidokain ve bupivakainin etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya lomber MR'da L3-S1 seviyelerinin herhangi birinde veya fazlasında lomber disk hernisi bulunan lomber radikülopatili 48 hasta alındı. Hastaların dosyaları taranarak işlem öncesi düz bacak kaldırma testi(DBKT), Sayısal Derecelendirme Ölçeği(NRS), Oswestry Disabilte İndexi (ODİ) sonuçları kaydedildi. İnterlaminar epidural enjeksiyon uygulanan hastalardan 8 mg deksametazon +2 cc %0.5 bupivakain+ 4 cc serum fizyolojik (SF) enjekte edilen hastalarla, 8 mg deksametazon+ 2 cc %2 lidokain+2 cc SF'ten oluşan toplam 8 ml'lik ilaç karışımı enjekte edilen hastaların işlem sonrası 1. ve 3. ayda DBKT ve ODİ, 1.saat, 1.ay ve 3.ayda NRS sonuçlarına tekrar bakıldı. Bulgular: Çalışmada her iki grupta da girişim öncesi bakılanlara göre 1. ve 3. ayda değerlendirilen DBKT, NRS ve ODİ sonuçlarında anlamlı azalma görüldü (p<0,001). Her iki grup birbirleriyle karşılaştırıldığında, iki grubun DBKT sonuçları arasında 1. ay (p=0.864) ve 3. ay (p=0,584) değerlendirmelerinde anlamlı fark yoktu. Gruplar arası NRS sonuçları arasında, 1. saat (p=0,931), 1. ay NRS (p=0,496) ve 3. ay (p=0,428) değerlendirmelerinde anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında bakılan ODI sonuçları arasında, 1. ay (p=0,649) ve 3. ay (p=0,559) anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: ESE, lomber disk hernisine bağlı radikülopati tedavisinde etkin bir tedavi yöntemidir. İnterlaminar epidural enjeksiyonlarda, deksametazonla beraber lidokain yada bupivakain uygulamasının hastaların ağrılarını etkin bir şekilde azaltıp hayat kalitesini iyileştirdiği, ancak bu iki ilacın etkinlikleri açısından aralarında fark olmadığı görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Lomber disk hernisi, radikülopati, interlaminar epidural steroid enjeksiyonu, lidokain, bupivakain
Deneysel metanol intoksikasyonu oluşturulan sıçanlarda, steroid ve eritropoietin tedavilerinin optik sinir üzerindeki histopatolojik etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Sıçanlarda deneysel olarak oluşturduğumuz metanol intoksikasyonu tablosunda eritropoietinin histopatolojik etkilerini değerlendirip, bunu steroid tedavisinin etkileri ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet wistar albino sıçanın, 60 gözü kullanıldı. Her biri 10 sıçandan oluşan grup 0, 1, 2, 3 olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Grup 0 kontrol grubuydu, herhangi bir ajan verilmedi. Grup 1' e metanol, etanol, metotreksat verildi. Grup 2'ye, grup 1'den faklı olarak steroid tedavisi eklendi. Grup 3'e ise Grup 2'den farklı olarak rekombinat insan eritropoietin tedavisi eklendi. İki haftalık süre sonucunda sıçanların optik sinirleri diseke edildi ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Metilprednizolon alan grupta elektron mikroskobik incelenmesinde, miyelinli sinir liflerinin çoğunluğunda miyelin kılıf ile aksoplazmadaki mitokondriyon, nörotübül ve nörofilamanların normal yapılarını korudukları dikkati çekti. Grup 1'de ise birçok alanda miyelinli sinir liflerinde önemli dejeneratif değişikliklerin meydana geldiği görüldü. Miyelinli aksonların sayısı, grup 1 ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde artmış bulundu. Eritropoietin ile tedavi edilen grupta görülen dejeneratif değişikliklerin, tedavi uygulanmayan grup 1'e kıyasla daha sınırlı olduğu görülse de, metilprednizolon verilen gruba göre bu değişikliklerin daha şiddetli olduğu görüldü. Hem eritropoietin ile tedavi edilen grupta (p<0,01), hem de metilprednizolon ile tedavi edilen grupta (p<0,001); grup 1 ile karşılaştırıldığında myelinli akson sayısının daha fazla olduğu görüldü. Sonuçlar: Metilprednizolon ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi, deneysel çalışmamızda histopatolojik olarak etkin bulunmuştur. Ancak, metilprednizolon tedavisinin, eritropoietin tedavisine göre myelinli sinir liflerinin yapılarını ve myelinli akson sayısının daha fazla koruduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Metanol intoksikasyonu, toksik optik nöropati, eritropoietin, steroid, nöroproteksiyon
IGA nefropatili hastalarda böbrekte glukokortikoid reseptör ekspresyonunun klinik gidişteki rolü: Tek merkez deneyimi
Amaç: IgA nefropatisinde birincil tedavi olarak kullanılan glukokortikoidler etkilerini hücre içi glukortikoid reseptörlerine bağlanarak göstermektedir. GCR ekspresyonunun bazı hastalıklarda steroid cevabının derecesi ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, IgAN'li hastalarda steroidlere yanıt ile Glukokortikoid reseptör (GCR) ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2002-2019 yılları arasında klinik ve böbrek biyopsisi ile primer IgA nefropatili ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğinde takipli 110 hasta alındı. GCR ekspresyonu; hastaların böbrek doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Hasta kayıtlarından tanıdan itibaren 1 yıllık sürede hasta takipleri ve tedavileri kayıt edildi. Steroid tedavisinin biyopsi tanısından itibaren böbrek fonksiyonu ve proteinüriye etkisi değerlendirildi. Bulgular: GCR boyanma oranına göre demografik ve laboratuvar verileri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi. Hastaların GCR boyanma oranı ile MEST skoru karşılaştırıldığında; mezengial proliferasyon M0 olanlara göre M1 olanlarda GCR pozitifliği 33 (%41,8) olup istatiksel olarak anlamlı artmış bulundu. Tanı anında; sistolik ve diyastolik kan basıncının, beyaz küre ve nötrofil sayısının, PTH, BUN, kreatinin, ürik asit, potasyum, magnezyum, total kolesterol, LDL düzeylerinin, MCV, Mentzer indeksinin, biyopside skleroz oranının yüksek olması, total protein düzeyi ve eGFR değerinin düşük olması kötü prognostik faktörler oarak saptandı. M1 dışında GCR boyanma oranlarına göre hiçbir parmetrede farklılık saptanmadı. Sonuç: IgA nefropatili hastalarda glukokortikoid reseptör aktivasyonunu gösteren GCR boyanma oranı ile prognoz arasında bir ilişki bulunmadı. GCR boyanması yüksek olanlarda M1 daha yüksek idi. Kötü prognoz olarak belirlenen başlangıçta yüksek proteinüri, düşük eGFR ve yüksek kan basıncı olan hastalarda MEST skorlarından E, S ve T daha yüksek idi. IgA nefropatisinde tedavide veya klinik gidişte GCR ekspresyonun etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, glukokortikoid reseptörü, steroid
Fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin tek doz steroid uygulanan farelerde yara iyileşmesine etkisi
Günümüzde kronik ilaç kullanımının artmasına bağlı kronik sistemik ve lokal faktörlerin etkisi ile yara iyileşmesinde bozulma, kronik kapanmayan yaralar oluşma sıklığında artışlar ortaya çıkmaktadır. Bu tezin amacı embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesini bozan faktörlerden steroid kullanımı söz konusu olduğunda yara iyileşmesine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamızda fare embriyonik kök hücrelerinden immunohistokimyasal yöntemler ile keratinositler elde edildi. Toplam 64 adet fare 4 eşit gruba ayrıldı. Bu gruplar; sadece cerrahi yara oluşturulan yara grubu, cerrahi yara oluşturulmadan önce steroid uygulanan yara + steroid grubu, cerrahi yara oluşturulduktan sonra embriyonik kök hücreden farklılaştırılmış keratinositlerin uygulandığı yara + hücre grubu ve cerrahi yara oluşturulması öncesi steroid uygulanan, cerrahi yara oluşturulduktan sonra da kök hücreden farklılaştırılmış kerotinositlerin transfer edildiği yara + steroid + hücre grubu olarak sınıflandırıldılar. Deneklerden yara oluşturulması sonrası 1., 5., 10., ve 21. günlerde biyopsiler alınarak yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı.Alınan biyopsi örnekleri; hematoksilen-eozin boyaması, MMP2, MMP9, IL1 β, TNFα, MCP1, HIF1α, FGF2, EGF, COL1A, IL10 dağılımları açısından değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda steroid uygulamasının yara iyileşmesini olumsuz etkilediği, embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin uygulandığı gruplarda keratinosit uygulanmayan gruplara göre yara iyileşmesinin olumlu olarak etkilendiği görüldü.
Steroid duyarlı ve steroid dirençli nefrotik sendromlu hastalarda NR3C1 glukokortikoid reseptör gen polimorfizmlerinin rolü
Bu çalışmanın amacı; steroid duyarlı ve steroid dirençli NS'lu hastalarda NR3C1 geni Bcl1 polimorfizmini araştırmak, bu gen polimorfizmi ile steroid duyarlı ve steroid dirençli NS'lu hastalar arasında bir ilişkinin olup olmadığını göstermektir. Yine nefrotik sendromda relaps sıklığı, obezite ve hipertansiyon üzerine etkileri belirlemek amaçlanmaktadır.Tüm hastaların yaş, cins, ağırlık, boy, arteryel kan basıncı, relaps sıklıkları, vücut kitle indeksleri, takip ve tedavi süreleri ile glomerüler filtrasyon hızları kaydedildi. Kan basıncı değerleri üç farklı ölçümün ortalaması alınarak değerlendirildi. Hastaların hastalık başlangıcından itibaren steroid kullanma süreleri saptanarak, kümülatif steroid dozları (mg/kg) hesaplandı.Nefrotik sendromlu 84 hastanın NR3C1 geni Bcl1 polimorfizmi genotip grupları açısından karşılaştırıldığında steroid duyarlı gruptaki 49 hastanın 32'de (%65.3) CC, 15'de (%30.6) GC ve 2'de (%4.1) GG aleli, steroid dirençli gruptaki 35 hastanın 19'da (%54.3) CC, 16'da (%45.7) GC aleli bulunurken, bu grupta GG aleline rastlanmadı. Kontrol grubunda ise 39'unda (%59.1) CC, 21'de (%31.8) GC ve 6'da (%9.1) GG aleli bulundu.Steroid dirençli, steroide duyarlı ve kontrol gruplarında NR3C1 geni Bcl1 polimorfizminin alel dağılımlarının birbirine benzer olduğu ve takip parametrelerine (VKİ, sistolik ve diastolik tansiyon, kümülatif steroid dozu, relaps sayısı) bir etkisinin olmadığı bulundu. Bu bulgulara dayanılarak NS'da görülen steroide cevaptaki değişkenlikler üzerine NR3C1 gen Bcl1 polimorfizminin rolü olmadığı sonucu çıkarılabilir. Ancak özellikle genetik çalışmalar söz konusu olduğunda daha geniş gruplarda ve tüm polimorfizmleri değerlendirecek çalışmaların daha sağlıklı bilgiler verebileceği bilinen bir gerçektir.Anahtar Kelimeler: NR3C1, Steroid Dirençli Nefrotik Sendrom, Gen polimorfizmi
Antenatal faktörlerin yenidoğanda beyin gelişimi üzerine olası etkileri
Preterm doğum, neonatal mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biridir. Bu nedenle, prematüre yenidoğanın postnatal sonuçlarını iyileştirmek için 34 gebelik haftasından önce doğum beklenen gebelere antenatal kortikosteroid (AKS) tedavisi uygulanmaktadır. Antenatal kortikosteroid uygulamasının prematüre bebeklerde respiratuvar distres sendromu, intraventriküler kanama, sepsis, nekrotizan enterokolit ve mortalite oranlarını azalttığına dair birçok çalışma yayınlanmıştır. Bunun karşın, AKS uygulamasının prematüre bebeklerin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar da vardır. Bu nedenle çalışmamızda AKS tedavisine bağlı olası beyin hasarının göstergelerinden adrenomedullin, S100, aktivin A ve tau proteini düzeyleri çalışıldı. Fırat Üniversitesi Hastanesinde < 34 gebelik haftasında doğan prematüre bebeklerden adrenomedullin, aktivin A, S100, tau düzeylerini çalışmak için kan örnekleri alındı. Olgular antenatal steroide maruz kalanlar ve kalmayanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca, bu bebeklerin baş çevresi, kan şekerleri ile TSH ve T4 düzeyleri de karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 85 prematüre bebek alındı. Bu olgular %61.2'si (n = 52) erkek olup ortalama gebelik haftası 30.0 ± 2.7 hafta (23-33 hafta) idi. Çalışmaya alınan prematüre bebeklerin annelerinin %45'ine (n = 41) AKS uygulanmıştı. İki grup arasında adrenomedullin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamasına (p < 0.05) karşın, antenatal stereoide maruz kalan bebeklerde aktivin A, S100 ve tau proteini düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlendi (p < 0.05). Ayrıca, antenatal steroide maruz kalan bebeklerde kan şekerleri daha düşük olmasına karşın baş çevresi ve tiroid fonksiyonları yönünden iki grup arasında herhangi bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak, AKS tedavisinin prematüre bebeklerin morbidite ve mortalitesini azalttığı bilinmesine karşın steroide maruz kalan bebeklerin nörogelişimsel yönden uzun dönem yakından izlenmesi gerekir.
Septik şoktaki hastalarda, plazma kortizol düzeyinin ve steroid tedavisinin mortalite üzerine etkileri
Septik şok günümüzde yoğun bakım ünitelerinde gözlenen en önemli ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Bu nedenle septik şoklu hastalara yaklaşım ve uygulanacak tedaviler halen üzerinde çalışılan konulardandır.Şiddetli sepsis ve stres durumalrında hipotalamopitüiter adrenal aks aktivasyonu beklenen tablodur. Bu aktivasyon sonucu hipofizden ACTH salınımı artar ve ACTH etkisiyle adrenal kortizol salınımı artmaktadır.Bu aktivasyon vücudun hastalık ve strese karşı adaptasyonunda önemli rol oynamaktadır ve bu sayede hücre ve organ hemostazı korunmaktadır. Bu nedenle sıvı ve vasopressör tedavisine yanıtsız septik şok hastalarında steroid tedavisi uygulanması birçok çalışmada ve ACCP/ SCCM konsensusunda önerilmiştir.Bu çalışmada plazma kortizol düzeyi düşük olan hastalarda verilen steroid tedavisinin survival üzerine etkisi olup olmadığını göstermeyi planladık. Bu amaçla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'ne septik şok tanısı ile kabul edilmiş hastalar retrospektif olarak incelendi. Plazma kortizol düzeyi görülmüş toplam 91 hasta çalışmaya alındı. Bunlardan 22 tanesinin plazma kortizol düzeyi <15µgr/ dl idi. 69 hastanın ise plazma kortizol düzeyi >15µgr/ dl idi. Her iki grup demografik veriler açısından istatiksel fark taşımıyordu. Yapılan incelemelerde ölüm oranlarının steroid tedavisinden bağımsız şekilde plazma kotizol değeri >15µgr/ dl olan grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sonuç olarak steroid tedavisinin mortalite üzerine belirgin bir etkisi saptanmamıştır ve hastaların plazma kortizol düzeyi arttıkça mortalite de artış tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Hipotalamohipofizer adrenal aks, adrenal yetmezlik, steroid tedavisi