Nation-state
100 theses under this subject heading
Küreselleşme, kültür ve ulus devletin geleceği
Günümüz modern toplumu yaşadığı dönemi anlamlandırma adına bir kavram içine sokmaya çalışmaktadır. Miladi takvimin başlangıcından bu yana ilk çağ, orta çağ, yeni çağ gibi önemli tarihi olaylara göre bölümlere ayrılan dünya tarihi, günümüzde ise küresel çağını yaşamaktadır. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemenin sonucu olarak görebileceğimiz küreselleşmenin; kavramı, gelişimi, ekonomi, kültürel, toplumsal dinamikleri ve daha fazlası birçok boyuttan ele alınarak incelenmektedir. Bu doğrultuda küreselleşme denen olgunun siyasal boyuta yansımasının karşılığı ise ulus devlet üzerinden olmaktadır. Ulus devlet ve küreselleşme olgularına genellikle ekonomi yönlü bakılması bu olguların ortaya çıkışına, gelişimine ve geçirdiği değişimlere bir boyut odaklı bakılmasına neden olmaktadır. Bu anlamda her ne kadar göreceli bir kavram da olsa kültür; geçmişe dayanan kökleri ve dinamik yapısı ile hız ve ulaşılabilirliğin arttığı günümüz dünyasını anlamlandırma adına daha sağlam veriler sunmaktadır. Küreselleşmenin kültürel boyutunun önemi tam bu noktada mevcut olmakla birlikte ulus devlet yapılanmalarının geleceği açısından önem arz etmektedir. Çünkü küreselleşme, ulus üstü homojen bir kültür oluşturma amacı ile bütün farklı kimlikleri tek bir potada eritmeye çalışmaktadır. Öte yandan ise ulus devlet yapılanmalarındaki ulus kimliği yerine alt kimliklerin canlanmasına olanak sağlayarak çokkültürlü bir toplum yaratma çabası içinde görülmektedir. Bu doğrultuda bu çalışma küreselleşmenin kültürel boyutunun ulus devlet yapılanması açısından nasıl sonuçlar doğurduğu ve küreselleşmenin beslediği varsayılan kozmopolit ya da çokkültürlü bir topluma gebe olmanın ulusal devletler açısından nasıl bir etkiye sahip olduğu ortaya konmak için yapılmıştır. Çalışma, kapsamlı bir literatür taraması yapılarak ve birincil kaynaklara ulaşılmaya çalışılarak yapılmıştır.
Türkiye'de vatandaşlığın dönüşümü ve politik mücadelenin işlevi
Vatandaşlık modern dünyanın vazgeçilmez bir olgusu olarak karşımıza çıkarken değişen ve genişleyen hak ve talepler çerçevesinde farklı anlamlara bürünmüş sürekli bir gelişim içerisinde olmuştur. Bu çalışma gerçekle mesafe içindeki vatandaşlık statüsünün siyasal değeri ve siyasal sorunların çözümündeki önemi açısından politik mücadelenin işlevini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Vatandaşlık konusu bölgesel, , dinsel ve kültürel pratikler çerçevesinde ele alınacaktır. Bu çerçevede Türkiye'de vatandaşlık statüsü ile siyasal sorunlar arasındaki ilişkinin tarihsel süreçteki değişimi ortaya çıkarılacaktır. Buna göre eşit vatandaşlığın gerçekle mesafe içindeki yeri, erozyona uğradığı alanlar incelenerek, ekonomik ve toplumsal eşitlikle arasındaki mesafe ortaya konacaktır. Ayrıca vatandaşlık pratiği çerçevesinde İspanya, ABD ve Almanya örneklerine bakılacak ve Türkiye'de vatandaşlığın oluşumu ve dönüşümü açısından karşılaştırma yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: Vatandaşlık, Vatandaş, Yurttaşlık, Kimlik, Ulus-devlet
Küreselleşme olgusunun ulus devletin egemenlik rolüne etkisi
Küreselleşme, dünya genelinde ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda artan etkileşim, bağlantılar ve bütünleşme sürecini ifade eder. Bu süreç, ulus devletlerin geleneksel egemenlik rollerini etkileyen ve dönüştüren önemli bir faktördür. Öncelikle küreselleşmenin ulus devlet üzerindeki etkileri incelendiğinde; ekonomik alanda ulus devletlerin sermaye akımları, ticaret anlaşmaları ve çok uluslu şirketler aracılığıyla giderek daha fazla birbirine bağlı hale geldiği görülmektedir. Bu durum, ulus devletlerin ekonomik politikalarını belirleme ve uygulama yetilerini sınırlandırmaktadır. Ulus devletler küresel ekonomik sistem içinde yer alırken ulusal ekonomik kararlarının küresel piyasaların beklentilerine uygun olması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Siyasi alanda ise ulus devletler, uluslararası kuruluşlar ve anlaşmalar aracılığıyla birçok konuda egemenliklerinden feragat etmek zorunda kalmaktadır. Özellikle uluslararası insan hakları standartları, çevre koruma politikaları ve güvenlik meseleleri gibi konularda, ulus devletler uluslararası normlara uymak zorunda kalmakta ve yerel karar alma yetilerini sınırlandırmaktadır. Kültürel alanda ise küreselleşme, iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve kültürel alışverişin artmasıyla birlikte ulus devletlerin kültürel kimliklerini koruma çabalarını zorlaştırmaktadır. Popüler kültür, moda, müzik ve film endüstrisi gibi alanlarda küresel akımlar ulusal kültürel değerler ile rekabet etmektedir. Bu durum ulus devletlerin kültürel politika oluşturma ve koruma konusundaki etkinliklerini zora sokmaktadır. Sonuç olarak, küreselleşmenin hız kazandığı günümüz dünyasında ulus devletlerin egemenlik rolleri giderek değişim göstermekte ve sınırlanmaktadır. Diğer yandan küreselleşme sayesinde, uluslararası sistemde, ulus devletlerin daha etkin ve rekabetçi hale dönüştüğünü ve varolmaya devam edeceklerini savunanlar da mevcuttur. Ulus devletler, küresel aktörlerle daha fazla etkileşim içinde olmak zorunda kalarak egemenliklerini dengelemeye çalışmaktadır. Bu süreç, ulus devletlerin mevcut yapılarını ve politikalarını gözden geçirmelerini gerektirmekte ve gelecekte uluslararası iş birliği ve etkileşimi daha da önemli hale getirmektedir. Bu çalışmada, ulus devletin küreselleşme süreciyle birlikte egemenlik rolünün zayıflayıp zayıflamadığına ve ulus devletin güç kazanıp kazanmadığına dair temel argümanlara ulaşılmıştır.
Afrika'da bir ulus-devlet inşa süreci: Zambiya ve Kenneth Kaunda
Avrupa için Coğrafi Keşifler, sadece mistik dünyalara ulaşmanın romantik bir macerası değil, aynı zamanda materyalist bir zenginliğin de temel anahtarıydı. Yüzlerce yıl süren savaşlar ve ağır siyasi krizlerden bunalan Avrupa, bu sorunları aşmanın yollarını aramış ve bunu da hem uzak doğu da hem de uzak batı da yeni dünyalar keşfederek çözüleceğine inanmıştır. İşte Afrika sömürgeciliği Batı'nın böyle bir arayışa başladığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Ümit Burnu'nu dolaşarak yeni dünyanın ve uzak doğunun gizemli zenginliklerine ulaşmak isteyen Batı, giriştiği emperyalist maceranın ilk aşamasında Kıtayı lojistik amaçlı basit bir durak olarak görmüştü. Ancak zaman geçtikçe Kara Kıta, Batı için basit bir durak olmaktan çıkmıştır. Sanayi Devrimiyle birlikte Batı için Afrika hem doğal hem de beşeri kaynaklar bakımından doğal bir sömürü alanı haline gelmiştir. Batı, Afrika'nın zenginliklerine beşeri ve doğal kaynaklarını büyük bir iştahla sömürerek işe başladı. Önce kölelik yoluyla ucuz insan gücüne, ardından da yer altı ve yer üstü kaynaklarına saldırdı. Bunu yaparken kendi içindeki rekabeti bütün acımasızlığıyla Kıtaya taşıdı. Yapay sınırlar ve uluslar kurdu. Böylece Afrika'nın bütün doğasında onarılmaz yaralar açtı. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Kıta umutsuzca kendi kurtarıcılarını beklemekteydi. Kıtanın diğer siyasi coğrafyalarında olduğu gibi Zambiya'da sömürgeciliğin verdiği az gelişmişlikten kurtulmak ve modern uluslara dünyasında yerini almak için Kenneth David Kaunda gibi özgün bir lideri çıkarmıştır. İşte bu tez Afrika Kıtasının sömürgecilik dönemlerini ve daha sonra kurulmaya başlayan ulus devletlerini Zambiya ve Kenneth Kaunda örneğinden yola çıkarak incelemeye çalışmaktadır. Anahtar Kelimeler: Zambiya, Afrika, Sömürge, Kenneth Kaunda.
İmparatorluktan millete, milletten imparatorluğa siyasal tahayyüllerin tarihsel seyri
Gerek küresel siyasette gerek yerel siyasette ulus kavramının ve ulus devletlerin herkes ve her şeyden fazla bir ayrıcalığı ve bir ağırlığı vardır. Diğer bir ifade ile gazeteler, dergiler, kitaplar, internet v.b. gibi bilgi akışı sağlayan kaynakların hangisi ele alınacak olunursa olsun ulusal ilkenin genel-geçer bir meşruiyete sahip olduğu görülecektir. Yani toplumlar milli devletlerin ve milliyetçi düşüncenin doğallığı ve gerekliliği konusunda bir anlaşmaya varmış gibi görünmektedir. Bu durum bir takım bilim insanlarını şu soruyu düşünmeye itmiştir: Ulusal ilke hem yerel hem de küresel siyaseti düzenleyici bir kural olmak zorunda mıdır? Başka bir siyasal kavrayış mümkün değil midir? Bu noktada Michael Hardt ve Antonio Negri İmparatorluk fikrini ortaya atmışlardır. Onlara göre postmodern ekonomi ile birlikte siyasette de postmodern bir döneme geçilmiş ve ulus devletlerin iktidarları dışında yeni bir iktidar biçimi peyda olmuştur. Bu bağlamda postmodern imparatorluk; ulus devletlerin dışında, üzerinde ve onu kapsayacak şekilde konumlanan ve iktidarını finansal akışlar üzerine kuran esnek hudutlara sahip, akışkan ve çok biçimli bir iktidar biçimidir. Bu tez çalışmasında temel argüman; siyasal tarihin ekonomik paradigmalar eşliğinde bir salınım içinde olduğu, imparatorluklardan ulus devletlere değişen siyasal anlayışın serbest bırakılan bir sarkaç gibi imparatorluk noktasına geri döndüğüdür. Bu analiz için ilk bölümde milliyetçilik, ikinci bölümde klasik imparatorluklar ve üçüncü bölümde postmodern imparatorluk konuları incelenmiş ve bu salınımın karakteri ekonomik değişim süreçleri çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Yeni Türk Devleti'nin kimliği (1920-1937)
Kimlik kavramı, insanın kendini nasıl algıladıgıyla ilgili, çogu kez tam manasıyla sosyolojik bakımdan açıklanabilen bir kavramdır. Toplumsal bir varlık olarak insanın kimliginin sekillenmesinde, kalıtsal özelliklerden çok, sosyolojik faktörler etkilidir. Tarihsel süreç içinde insan, birçok kimliksel asamalardan geçmistir. Bu kimliksel gelisim kabile ve asiret kimliginden dini cemaat kimligine ve nihayet ulusal kimlige ulasmıstır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı mparatorlugu'ndan cemaat kimligi agır basan, toplumun çesitli bölümlere ayrıldıgı karmasık bir toplum yapısı devralmıstır. Bu miras içinde, henüz ulus kimligine ulasamamıs olan Türk Milletinin, Yeni Türk Devleti'nin devamında benimseyecegi kimlik ve oynayacagı toplumsal rol, en belirleyici unsur olacaktı. Nitekim, Milli Mücadeleyi kazanarak bagımsızlıgını elde eden Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliginde, zaman kaybetmeksizin saglam temeller üzerinde insa edilmeliydi. Bu amaç dogrultusunda 1920-1937 yılları arasında büyük bir atılım gerçeklestirerek kısa sürede Yeni Türk Devleti'nin temel degerleri ortaya konmustur. Bu temel degerler Atatürk lke ve nkılaplarıyla belirlenmis, hızlı ve ani sekilde uygulanarak yaygınlastırılmıstır. Türk Milletinin ana vasıfları, kimliksel özellikleri ve izleyecegi yön, Atatürk lke ve nkılaplarında belirmistir.
Türk hukukunda adli yıl açılış konuşmalarının sosyolojik analizi (1943-2001)
Türkiye'de her yıl adli yıl açılış töreni ve Yargıtay Başkanı tarafından yapılan açılış konuşması ile yeni bir adli yıla girilmektedir. 1943 yılında başlayan ve 1956 ilâ 1960 yılları arasında kısa bir süre terk edilen bu uygulama, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye'de, yargı erkinin toplumsal olaylara bakış açısı genel itibarıyla, adli yıl açılış konuşmalarında somutlaşmaktadır. Bu konuşmalar bazen yargısal sorunların dile getirildiği, bazen siyasal rejim kaygılarının körüklendiği, bazen de topluma veya hükümete istikamet çizme gayretlerinin somutlaştığı nutuklar olarak ortaya çıkmıştır. Hem Cumhuriyet'in kuruluş dönemlerindeki ulus devlet olma sürecinde hem askeri darbe dönemlerinde, yargı erki yaşanan siyasal ve toplumsal süreçlere kayıtsız kalmamıştır. Dost-düşman ikilemi çerçevesinde ortaya konulan toplumsal tehlike algısına ilişkin de yargı erki tarafından bir çok değerlendirme yapılmıştır. Öte yandan yargı erki yıllar itibarıyla bu konuşmalarda, yasama ve yürütme erkinden karşılanmasını talep ettiği ihtiyaçlarını hem kamuoyuna hem de muhataplarına deklare etmiştir. Bu çalışmada yargı erkinin toplumsal ve siyasal olaylara bakış açısı, yasama ve yürütme erkleriyle olan münasebetleri ve bu bağlamda kendine atfettiği misyon adli yıl açılış konuşmalarından hareketle ortaya konmaya ve hukukun üstünlüğü, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi evrensel hukuki prensiplerin yargı erkinde ne derece hâkim olduğu anlaşılmaya çalışılmaktadır.
Realizmin sorgulanmasına dair bir örnek: Pakistan ve Hindistan'da iç-dış siyaset ilişkisi
Bu tezin başlığı, "Realizmin Sorgulanmasına Dair Bir Örnek: Pakistan ve Hindistan'da İç-Dış Siyaset İlişkisi"dir. Realist yaklaşımın, dış siyasete ilişkin karar ve siyasaların oluşturulması ve yapılandırılması bağlamında, tek taştan yapılmış olarak algılanan ve askeri güvenlik ve devletin bekası boyutlarına odaklanmış bir ulusal çıkar yaklaşımı ortaya koyduğu ileri sürülebilir. Bu tezde realist yaklaşımın bu dar dış siyaset anlayışı, Hindistan ve Pakistan'ın Keşmir sorununa yönelik dış siyasetlerinin ne oranda iç siyasetlerinden etkilendiği örneklemi aracılığıyla incelenecek ve çözümlenecektir. Bu bağlamda, Hindistan ve Pakistan'ın Keşmir sorununa yönelik dış siyasetlerinde sırasıyla Hindistan'da -özellikle Keşmir üzerinden algılanan- dağılma korkusunun ve Pakistan'da da militarizmin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir.
Uluslararası ilişkilerde siber güvenlik algısı ve ulus devletin değişen stratejisi
Bilginin güce eşit olduğu çağımızda bilginin saniyeler içerisinde tek bir tuşla paylaşıldığı siber uzay, ulusal ve uluslararası güvenlik algısında radikal değişimlere yol açmıştır. Bu yüksek lisans tez çalışması siber uzayın yarattığı algı değişiminin devletlerin ulusal güvenlik stratejilerini nasıl etkilediğini araştırmaktadır. Çalışmada siber uzayla ilgili kavramsal ve kuramsal çerçevenin incelenmesinin ardından, siber uzayda ulus devletlerin birbirleriyle ve devlet dışı aktörlerle ilişkileri tepkisel, stratejik ve diplomatik olarak gruplandırılmıştır. Buna ek olarak, siber güvenliğin sağlanmasındaki kısıtlı uluslararası işbirliği çabaları, Rusya-Ukrayna Krizi'nde Siber Berkut'un eylemleri ile sosyal medyada siber korsan ve terör gruplarının meydan okumaları incelenmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin ulusal güvenlik stratejisi siber yeterlilikleri gelişmiş olan devletlerle kıyaslanmış ve Türkiye için bir siber güvenlik modeli ortaya konulmuştur. 'Beşinci Boyut' olarak adlandırılan siber uzayın güvenlik algısında yarattığı değişimler, ulus devletin kara, hava, deniz ve uzayın yanı sıra siber alanda da tavizsiz güç yarışını sürdüreceğini göstermektedir. Bununla birlikte, devletlerin siber diplomasiyi yabancı devletlerin halklarını etkilemede etkin bir araç olarak kullandıkları, siber istihbarat faaliyetlerine önem verdikleri ve siber ordular kurdukları görülmektedir. Siber güvenlik stratejilerinde devletlerin ulusal yazılımlarını geliştirmeye öncelik vermeleri ulusal güvenlik kaygılarının uluslararası işbirliğinin önüne geçebileceğine işaret etmektedir. Çalışmada uluslararası siber güvenliğin sağlanması için siber terör gruplarıyla olan mücadelede uluslararası işbirliğinin sağlanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Siber uzay, ulusal ve uluslararası güvenlik algısı, ulusal siber güvenlik stratejisi, siber diplomasi, siber istihbarat.
Türkiye'de dil hakları: Çukurova Bölgesi Arapça lehçesi örneği
19. yüzyılda meydana gelen ulus-devletleşme hareketine bağlı olarak uygulanan politikalar ve küreselleşmeyle birlikte dil ve lehçe çeşitliliği tüm dünyada aşınmaya maruz kalmıştır. Fakat aynı zamanda Ulus-devletleşme hareketi neticesinde dil ve lehçelerin aşınmasına karşı bilinç gelişmiş ve dil hakları ortaya çıkmıştır. Son on yıllarda ise dil hakları birçok dil ve lehçe topluluğunun mücadelesini verdikleri bir hak kategorisi haline gelmiştir. Dil hakları dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de sıkça gündeme gelir olmuştur. Bu araştırmanın amacı Türkiye'de dil haklarının Çukurova Bölgesi Arapça lehçesi örneği üzerinden incelenmesidir. Türkiye'de dil haklarının araştırılabilmesi için ikinci bölümde dile ilişkin kavramlar ve üçüncü bölümde de dil haklarının insan hakları içindeki yeriyle dünyadaki gelişimi literatürde yer alan farklı görüşler ışığında incelenmiştir. Dördüncü bölümde Türkiye'de dil hakları tarihsel gelişim içerisinde ele alınmıştır. Beşinci bölümdeyse Türkiye'de dil hakları Çukurova Bölgesi Arapça lehçesi ve lehçeyi konuşan topluluklardan Arap Aleviler örneğinde incelenmiştir. Lehçe hakların mücadele sonucunda elde edildikleri gerçeğinden yola çıkılarak mevcut hakların yanında hak taleplerinin de incelenmesi maksadıyla Arap Alevi topluluğunun önde gelen temsilcileriyle görüşmeler yapılmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, topluluğa bahşedilen hakların lehçenin korunması ve canlandırılması için yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, lehçeyi kullanan toplulukta mevcut hakların verimli kullanımı ve dil hakları talebi geliştirme yönünde yeterli bilinç oluşmadığı ancak bilincin gelişmekte olduğu tespit edilmiştir.
21. yüzyılda devletin ekonomide değişen rolü
21. yüzyılda neoliberal düşünce sistematiği içerisinde ilerlemesi beklenen dünya düzeni farklı bir yöne evrilmiştir. 20. yüzyılın sonlarına doğru Asya, Latin Amerika ve diğer bölgelerde yer alan gelişmekte olan ülkelerde yaşanan krizler, neoliberal modellere yönelik şüpheleri ve eleştirileri artırmıştır. 2000'li yılların başından itibaren Çin, Hindistan, Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi Asya ülkelerin büyük atılımı bu bölgeye yönelik ilgiyi artırmıştır. Çünkü bu ülkeler IMF, WB gibi kapitalist kuruluşların önerdiği pür liberalleşme eğilimiyle başarı sağlamamış tam tersine "kalkınmacı devlet" modeliyle devlet müdahaleciliğinin doğru stratejilerle bir araya getirildiğinde ülkelerin çok önemli başarılar elde edilebileceğinin güzel bir örneğini sunmuşlardır. Asya kıtasında yaşanan bu yeni ekonomik paradigma, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin buraya doğru kaymaya başlamasına yol açan süreci de tetiklemiştir. Devlet müdahaleciliğinin 21. yüzyılda değişen rolünün şekillenmesinde etkili olan unsurların başında ABD'de yaşanan 2008 küresel finans krizi gelmektedir. Sebepleri ve sonuçları itibariyle 1929 buhranına benzese de buradan çıkan en önemli sonuç, Keynesyen iktisadın politika önermelerine mutlak anlamda olmasa da yeniden dönme eğiliminin ortaya çıkmasıdır. Sadece gelişmekte olan ülkelerde değil özellikle gelişmiş ülkelerde devlet; kurtarma paketleriyle batmakla karşı karşıya olan şirketleri kurtarmış, mali teşvikleri piyasaya sürmüş, düzenleyici ve denetleyici araçları uygulamaya koymuştur. Özellikle kriz sonrası dönemde devletin rolünün değişikliği en fazla merkez bankalarının mikro ihtiyati politikalar yerine makro ihtiyati politika hedeflerini benimsenmelerinde yaşanmıştır. Sistematik olarak krize yol açan finansal sistemin bir bütün olarak denetlenmesini içeren bu yeni yaklaşım devlete önemli görevler yüklemiştir. Krize karşı alınan bu önlemler alışıla gelen liberal devlet anlayışından oldukça farklı bir yapıyı işaret etmektedir. 2010'lu yıllardan itibaren ise küreselleşme olgusuyla birlikte korumacı önlemlerin ve ulus-devletlerin rollerini öne çıkaran bir döneme girilmiştir. 2010 yılında yaşanan borç krizinin etkilerinin giderilmeye çalışıldığı dönemde İngiltere'nin AB'den ayrılma kararı ve bunun diğer ülkeler üzerinde domino etkisi yaratma ihtimali, Ortadoğu'da yaşanan mülteci kriziyle birlikte gelişmiş ülkelerin ve Türkiye'nin göç konusundaki yeni konumları ve küresel göç yönetimine karşı gösterdikleri refleksler, 2016 yılında ABD Başkanı seçilen Donald Trump'ın milliyetçi ekonomi politikalarını birer birer uygulamaya koyması ve özellikle Çin'in kurlar üzerinden "ticaret savaşı" başlatmakla suçlanması üzerine Çin'e karşı dış ticarette yüksek koruma önlemleri alması, Çin'in de buna misilleme yapması, bir yanda serbestleşme eğilimlerinin sürdürülmesi gerektiğine yönelik inanç diğer yanda bu söylemlerin tersi yönde uygulanan politikaların yol açtığı çoklu küresel dengeler, devlet mülkiyetli şirketlerin uluslararasılaşması yönünde yeni trendlerin öne çıkması, eşitsizliğin, nüfus sorunsalının ve iklim değişikliğinin küresel sorun hâline gelmesi karşısında devletin, küreselleşme çağında sanılanın aksine daha fazla önem çıkmasına neden olmuştur. Türkiye özelinde ise 2017 yılından itibaren geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ekonomide teknoloji, enerji, ulaştırma, sanayi, bankacılık ve daha birçok sektörü içine alan yapısal dönüşümler, devletin ekonomik rollerini daha kritik hâle getirecek şekilde öne çıkmıştır. Bu gelişmeler bağlamında neoliberal küreselleşme çağında devletin rollerinin azaldığı yaklaşımının sadece söylem düzeyinde kaldığı dolayısıyla ulus-devletlerin ekonomik rollerinin dünya ekonomisinde farklı formlar altında hâlâ baskın olduğu, ülke deneyimleri ışığında güncel ekonomi-politik gelişmeler dikkate alınarak ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Küreselleşme sürecinde değişim ve devlet Türkiye örneği
Günümüzde var olan devletlerin (yeni ve eski, zengin ve fakir, merkezi ve çevresel), hepsi güçlerini ve egemenliklerini yavaş yavaş ve dikkati çekecek şekilde aşındıran, birçok gelişmeden etkilenmektedir. Küreselleşme, ulus devletlerin ve onların yönetim aygıtı olan kamu yönetimlerinin dikkate almak zorunda olduğu bir değişim ve dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Devletleri etkileyen ve aşındıran bu faktörler, çoğunlukla küreselleşmeyi oluşturan süreçlerle ilgilidir. Küreselleşme süreci ulus devletleri, kendi çıkarları doğrultusunda dönüşüme uğratarak yeni işlevler yüklemekte ya da belli işlevleri sürdürmesini beklemektedir. Bu nedenle çalışmada, küreselleşmenin karşısında ya da yanında olmak gibi bir amaç güdülmemiş, ülkemizin içerisinde bulunduğu coğrafyanın dinamiklerini algılayarak küreselleşme sürecinden merkez ülkeleri gibi kazançlı çıkmasını sağlayacak politikalar öngörmesi ve uygulamasına katkıda bulunulmak istenmiştir.Çalışmamızda ulus devletin ve kamu yönetiminin ekonomik, siyasi, hukuki, ve yönetimsel olarak, küreselleşmeyle birlikte geçirdiği değişim süreci, bu süreçte etkili olan faktörler ve bunların birbirleriyle etkileşimi ile bu etkileşimin özellikle 1980 sonrası dönemde devlet yapımız üzerindeki etkileri incelenmiştir. Tezimizde ulus devletler dünyasının değiştiği, küreselleşmenin bu değişimin önemli bir kaynağı olduğu, küreselleşmenin değişik yollarla ulus devletlerin rollerini ve birbiriyle ve küresel politik sistemdeki diğer aktörlerle olan ilişkilerini değiştirdiği, bu değişimin, belli sınırlar içerisindeki geleneksel mutlak egemenliği aşındırdığı, ulus devletin bağımsız ekonomik ve sosyal politikaları izleme kapasitesini zayıflattığı, ancak devletlerin, geleneksel anlamda olmasa da ?egemen? kaldığı, hala devlete önemli ölçüde otonom bir alan bıraktığı ve ulusal rekabeti artırmak için yeni kontrol alanları sağladığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, değişim, ulus devlet, kamu yönetimi
Foreign policy as a tool in constructing national identity: A case study of Gallipoli campaign
Orthodox foreign policy studies take states as given in international politics. As the principal actor in international politics, the state has a distinct character different from the outside. Orthodox Turkish foreign policy studies postulate that Turkey has been the member of the Westphalian nation state order and it has had a set of policies and actions oriented towards the external world. This thesis is a post-structural foreign policy study that problematizes the orthodox literature. It will be argued that the state is not given, the Turkish national identity is neither homogenous nor stable, and Turkish foreign policy is an identity productive discursive practice. The study scrutinizes the annual presidential statements on Gallipoli Campaign in order to demonstrate the way in which Turkish foreign policy discourses produce and reproduce the national identity. The analysis focuses on two different periods. The first period under the scope is between the years of 2001 and 2007 and the second period is between the years of 2015 and 2017. The study argues that the presidential statements on the battle aim to create the Turkish self in each period. Gallipoli Campaign is the source of the other in the present. Thus, the discursive authority of the presidential statements constitutes the Turkish self. Keywords: Foreign policy, orthodox foreign policy studies, post-structuralism,Gallipoli Campaign
Küreselleşme karşısında milli kimlik algısı
Bu tez çalışması küreselleşmenin ekonomik, siyasi, kültürel etkilerinin bir kolektif kimlik türü olan milli kimlik algılamalarında yarattığı değişikliğin incelenmesini amaçlamaktadır. Küreselleşme sınırlar arasındaki hareketliliğin hızının ve yoğunluğun artmasını ifade eder. Birçok tarihsel faktör sonucunda yaşanan küreselleşme sürecinin etkileme alanı çok geniştir. Ekonomik etkinlikte uluslararası firmaların artan gücü, BM, AB, G-8, NAFTA gibi bölgesel ve küresel ulus-üstü kurumların ulus devletin egemenlik alanına müdahalesi, kitle iletişim araçlarıyla kültürel bir türdeşleşme ve melezleşme gibi süreçler bunun göstergesidir. Bireyler bugüne dek sayısız kimliklere sahip olmuşlardır. Kimlik, bireyin ne olduğunun ya da ne olmadığının ifadesidir. Bu nedenle kimlik tanımlamalarında hem benzerliklere hem de farklılıklara vurgu yapılır. Bireyler tarih boyunca bir grup içinde yer alarak, bir gruba aidiyet duyarak yaşamıştır. Bu güvenlik ihtiyacı, psikolojik ihtiyaçlar, bir fikirde çoğunluk olma isteği ya da aynı kültürel değerlere sahip olma gibi birçok sebepten kaynaklanmaktadır. Bu bir futbol taraftar grubuna, siyasi bir partiye de ya da bir millet altında yaşama istencinde de aynı şekilde görülür. Kolektif kimlikler, toplumsal bütünleşmeye katkı sağladığı gibi, toplumsal düzenin sağlanmasında da kullanışlı bir aygıttır. Bugün özellikle sosyal medyanın etkisiyle, bir kültürel deformasyon yaşanmakta, aidiyet duyguları çözülmektedir. Küreselleşmeyle şiddetini arttıran bireyselleşme süreci, ortak bir kimlik duygusuna bağlı kalma durumunu da etkilemektedir. Küreselleşme bazı kimlikliklerin radikalleşmesine bazı kimliklerin de daha arka planda kalmasına sebep olmaktadır. Milli kimlik anavatan olarak kabul edilen yerle bir bağ kurar. Millet olma bilinci tarihsel mitlerden, anılardan, yaşanmışlıklardan beslenir. Küreselleşmenin getirdiği yeni kimlik kodları bu aidiyet ilişkisinden yoksundur. Bu çalışmada öncelikle küreselleşmenin kavramsal olarak ne ifade ettiği, tarihsel süreçteki gelişimi, ekonomik, siyasi, kültürel boyutları ile küreselleşmeye yönelik bakış açıları incelenmiştir. Sonrasında kimlik ve milli kimlik kavramlarına yönelik bakış açıları incelenmiş, küreselleşmenin milli kimliğe ne gibi bir etkisinin olduğu tahlil edilmeye çalışılmıştır. Küreselleşmenin milli kimlik üzerinde hem parçalayıcı hem de bütünleştirici bir etki yarattığı sonucuna varılmıştır.
Türkiye'de devlet - vatandaş ilişkisi ve vatandaşlık pratiklerini yeniden sorgulamak
Türkiye'de devlet – vatandaş ilişkisini ve vatandaşlık pratiklerini konu edinen bu çalışmanın amacını devletin vatandaşlar üzerindeki toplumsal etkisini inceleyerek Türkiye'de demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla neden işleyemediğini, sivil alanın neden genişleyemediğini sorgulamak oluşturmaktadır. Ayrıca çalışma Türkiye'de demokratikleşme kapsamındaki çabaların niçin tam olarak başarıya ulaşamadığını; çoğulcu bir yapının oluşumuna nelerin engel olduğunu; farklı ideolojilere sahip partilerin iktidara gelmiş olmasına rağmen, her alanı düzenlemeye çalışan patrimonyal yönetim anlayışıyla beraber buyurgan devletçi anlayışın her seferinde neden yeniden ortaya çıktığını ve kendini farklı formlarda nasıl yeniden ürettiğini konu almaktadır. İlaveten çalışmada devlet ve iktidar ile ilişki kurabilmek için şekillenen vatandaşlık pratikleri de konu alınmaktadır. Bu kapsamda Osmanlı İmparatorluğundan itibaren günümüzü de kapsayacak şekilde dönemsel olarak devlet – vatandaş ilişkisi ve vatandaşlık pratikleri ele alınmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden olan yarı-yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş; görüşmelerden elde edilen veriler, tematik analiz metodu kullanılarak organize edilmiştir. Gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda Türkiye Cumhuriyetinde devlet – vatandaş ilişkisinin daha çok devlet tahakkümü çerçevesinde şekillendiği görülmüştür. Bunun yanı sıra yönetim geleneğini Osmanlı İmparatorluğu gibi patrimonyal yönetim anlayışından devralmış Türkiye Cumhuriyetinde de iktidarların patrimonyal yönetim anlayışını devam ettirdikleri, hatta neo-patrimonyal anlayışa evrildikleri sonucuna ulaşılmıştır. Patrimonyal yönetim anlayışı sonucu toplumun hak ve özgürlükler temelinde değil görev ve sorumlulukları bulunan bir yapı olarak konumlandırıldığı ve dolayısıyla vatandaşın özne olarak kabul edilmediği, itaatin ön planda olduğu ve şekillendirilmesi gereken bir kitle olarak düşünüldüğü görülmüştür. Bunun yanı sıra aşkın anlayış sonucu sivil toplum örgütlerinin devlete ve iktidara bağımlı oldukları bu nedenle 'devlet toplum kuruluşu' işlevi gördükleri sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmada tespit edilen patrimonyal psikoloji iktidarların, iktidarlarını devam ettirebilmek için büründükleri psikolojiyi açıklaması açısından çalışmanın sonuçlarındandır. Diğer taraftan vatandaşlık pratikleri kapsamında toplum, cemaat toplumundan cemiyet toplumuna geçişi oturtamamış, eleştirel kültür yerine itaat kültürünü benimsemiş, melez bir bilinç geliştirmiş ve devleti baba rolüyle eşleştirmektedir şeklinde sıralamak mümkündür. Son olarak iktidarların halkla ilişkiler çalışmalarını makbul vatandaş yetiştirme amacıyla kullanarak kitleleri konsolide etmek, ideolojilerini aşılamak ve meşruiyetlerini devam ettirmek için araçsallaştırdıkları görülmüştür.
Ulus-devlet, milliyetçilik ve basın: Self-determinasyon bağlamında Kuzey Irak ve Katalonya referandumlarının Türk basınındaki temsili
Self-determinasyon, kendi kaderini tayin etme hakkı 20. Yüzyıl da Avrupa'da uygulanmaya başlayan bir olgu olup, kimi halklar devlet ayrılma yoluyla bağımsızlık kazanmak amacıyla, kimileri de özerklik kazanmak için kullanmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda da konumuzu oluşturan Kuzey Irak ve Katalonya referandumlarını self-determinasyon bağlamında ele almak mümkündür. Günümüzde medya tüm geçerliliğini ve gücünü artırarak sürdürmektedir. Bu durum haber medyasına, haber basınında da görülmektedir. Basın en güçlü işlevlerinden biri temsil yoluyla gerçekliği yeniden üretmektir. Bu noktada bu çalışma da yakın zamanda gerçekleştirilmiş olan Kuzey Irak ve Katalonya referandumlarının self-determinasyon bağlamında Türk basınında nasıl ele alındığı incelenecektir. Türk basınının bu iki referanduma nasıl yaklaştığı, self-determinasyon bağlamında ele alıp almadığı, referandumları hangi kavramlar üzerinden değerlendirdiğini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Ayrıca medyanın milliyetçiliği yeniden üretim noktasında nasıl temsiller gerçekleştirdiği üzerinde durulmuştur. Bu inceleme seçilmiş olan Cumhuriyet, Sabah, Habertürk, Hürriyet ve Bianet gazeteleri üzerinden gerçekleşmiştir. Bunun yanında elde edilen veriler yöntem olarak içerik ve söylem çözümlemesi yöntemiyle analiz edilmiştir.
Soğuk savaş sonrası dönemde ulus-devlet inşa süreçleri ve Beluç sorunun geleceği
17. yy.da milliyetçilik kavramı Avrupa'da ortaya çıkarak kısa bir süre içerisinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bu bağlamda, ?Ulus-devlet?'e dönüşen bu akım, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ardından ve özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemden günümüze kadar etkisini kısmen devam etmektedir. 1991 yılından sonra SSCB'nin dağılmasıyla birlikte, Orta Asya'da çıkan yeni ulus-devlet oluşturma düşüncesi bölgede yaşayan tüm halklar üzerinde ciddi anlamda tesir bırakmıştır. Bu durumdan etkilenen halklar kendi bağımsızlıklarını elde edebilmek için çeşitli yol ve yöntemlere başvurmuşlardır.SSCB'nin dağılmasından sonra dünyada tek egemen güç haline gelen ABD, bu halklarla yakından ilgilenmiş ve bağımsızlıklarını kazanabilmeleri için siyasi, askeri ve ekonomik destek vermiştir. 18. yy.da Güney Asya bölgesinde ortaya çıkan Beluç sorunu daha sonra ABD'nin BOP'si kapsamında yeniden bölge ülkeleri arasında gündeme gelmiştir. 2001 yılında ABD'nin terörle mücadele adlı operasyonuyla Afganistan işgal edilmiştir. Bununla birlikte Beluç sorunu yeni ismiyle (Free Balochistan) uluslararası camianın dikkatini çekmiştir. ABD, ?Özgür Beluçistan? olarak ortaya çıkardığı ismi bölgedeki rakiplerine karşı desteklemiş ve kendi çıkarları doğrultusunda koz olarak da kullanmayı göz ardı etmemiştir.Dolayısıyla ABD, başta Çin olmak üzere Hindistan, Rusya, İran vb. ülkelerin gelişmelerini engellemek için bölgede ?Özgür Beluçistan? düşüncesini savunmaktadır. Ayrıca ABD, bölgede varlığını sürdürmek için bölgede siyasi entrikasını devam etmektedir. Kuşkusuz, 2014 yılından sonra bölgenin kontrolünü tutabilmek için Beluçlar önde olmak üzere bölgedeki diğer etnik grupları başkaldırmalarına vesile olacaktır.Anahtar Kelimeler:1. Etnik Milliyetçilik2. Ulus-devlet İnşası3. Beluç Milliyetçilik harekatı4. Afganistan, İran ve Pakistan'da Beluç sorunu5. Beluç Sorunun Geleceği
Azerbaycan'da etnik gruplar ve dış politikaya etkileri
Etnik azınlıklar hukuk, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, sosyoloji vs. bilim dallarınca incelenen önemli konulardan biridir. Günümüzde küreselleşme eğilimlerinin yoğunlaşmasına paralel olarak etnik azınlıklar konusu da değişik platformlarda gündeme getirilmektedir. Elbette etnik azınlıklar sorunu bir taraftan hukukun evrensel ilke ve normlarına, insan ve vatandaş hak ve özgürlüklerine uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gereken sorundur. Bu konuyu önemli kılan birçok husus arasında uluslararası ve bölgesel aktörlerin birçok durumda etnik azınlık konusunu dış politika aracı olarak kullanmasıdır. Bu bağlamda etnik azınlık sorunu aynı zamanda ulusal devletlerin birlik ve bütünlüğüne yönelik bir sorundur. Tez çalışmamızda Azerbaycan'da etnik azınlıklar konusunun dış politika üzerindeki etkileri ele alınarak incelenmiştir.Birinci Bölümde kavramsal ve tarihsel olarak etnisite ve azınlıklar ele alınmıştır.İkinci Bölümde tarihsel süreç içinde Azerbaycan'ın etnik yapısında yaşanan değişikler incelenmiştir.Üçüncü Bölümde öncelikle ?Soğuk Savaş? sonrası dönemde Azerbaycan'da yaşanan milli kimlik tartışmaları ve dış politika konusu incelenmiştirAnahtar Kelimeler:AzerbaycanDış PolitikaEtnik AzınlıklarMilli KimlikUlus Devlet
Milli Devlet ve Kürtler
Milli Devlet ve Kürtler adlı tezimizin amacı, Kürtlerin Milli Devlet içerisindeki yerlerini tespit etmek ve Kürtlerle Milli Devlet arasında uyuşma ve bütünleşme zorunluluğuna karşın; uyuş(a)mama, çatışma sorununun ortaya çıkması meselesinin, iç ve dış etkenler dikkate alınarak incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Milli Devlet'ten kastımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürtlerden kastımız Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Kürtlerdir. Çalışmamız Atatürk Dönemi'yle (1919-1938) sınırlandırılmıştır. Kürtlerin Milli Devlet'le ilişkileri incelenirken, Milli Devlet'in kuruluş sürecinin ve Türk İnkılabı'nın anlaşılması; Kürtçülerle Kürtler arasındaki ayrıma dikkat edilmesi ve Şark Meselesi çerçevesinde emperyalistlerin Kürt politikalarının gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Bu anlayış çerçevesinde mesele ortaya konmuştur. Sonuç olarak, Atatürk döneminde Milli Devlet içerisinde ortaya çıkan kimilerine göre Kürt sorunu kimilerine göreyse Kürtçülük sorunu olarak adlandırılan sorun aslında Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızın Milli Devlet'le bütünleş(e)memesi ve millet olma bilincine ulaş(a)maması sorunudur.Anahtar Sözcükler; Milli Devlet Kürtler Atatürk İsyanlar
Çokkültürcülük teorisi ve ulus-devlet anlayışına etkileri
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün teorik altyapısını ve çokkültürcülük ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi göstermektir. Ulus-devlet dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenme biçimi haline gelmiştir. Ulus-devletin öngördüğü ideal formun aksine dünyadaki neredeyse bütün ülkeler kültürel çeşitlilik barındırmaktadır. Ulus-devletler içindeki bu çeşitlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Azınlıkların kültürü ile egemenin kültürü; bölgesel özerklik, dil hakları, siyasi temsil, eğitimde uygulanan müfredat, göç ve vatandaşlığa kabul siyaseti gibi konularda giderek daha fazla fikir ayrılığına düşmektedir. Bu sorunlara ahlaki olarak savunulabilir ve siyasi olarak uygulanabilir çareler bulmak günümüz modern ulus-devletlerinin karşısına dikilen en büyük meydan okumadır. Çokkültürcülük ise burada bahsedilen sorunlara yeni bir yaklaşım getirmektedir.Bu tez iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümüm ilk kısmında kültür kavramı açıklanmış, ikinci kısmında da çokkültürlü toplum incelenmiştir. İkinci üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çokkültürcülük politikası ve eleştirileri incelenmiştir. İkinci kısımda anayasal devlet ve anayasal vatandaşlık tartışılmıştır. Üçüncü ve son kısımda da çokkültürlü ulus-devletin anayasal problemleri incelenmiştir.
8. sınıf T.C. inklap tarihi ve Atatürk ilkeleri dersinde Atatürk ilkeleri ve milli devlet anlayışının öğretimi üzerine bir durum tespiti
Bu araştırmanın amacı, ilköğretim 8. sınıf öğrencilerinin T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersinde Atatürk ilkeleri ve milli devlet anlayışı kazanımlarına ulaşma düzeylerini tespit etmektir.İlköğretim okullarında Atatürk İlkeleri ve millî devlet anlayışının öğrencilere öğretilmesi yarınların teminatı olan öğrencilerin milli esaslara sahip bireyler olarak yetiştirilmesi için önemlidir. Atatürk İlkeleri ve millî devlet anlayışını öğrenmiş olarak yetişen öğrenciler Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin felsefesini bilen ve uygulamada duyarlı olan insanlar olarak yurdun her köşesinde ülkelerine hizmet vereceklerdir.Bu araştırma, Ankara merkez ilçelerinde (8 ilçe) tespit edilen bir alt sosyoekonomik düzeyde, bir de üst sosyoekonomik düzeydeki toplam 16 ilköğretim okulunda uygulanmıştır. Tarafımızdan geliştirilen ve 42 sorudan oluşan uygulama aracı, 8. sınıf T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersindeki Atatürk ilkeleri ve milli devlet ile ilgili kazanımları kapsamaktadır. Bu anketteki sorulara verilen yanıtlardan hareketle Atatürk ilkelerinin felsefesine ve milli devlet anlayışına ilköğretim ikinci kademede ne derece ulaşıldığına, öğrencilere Atatürk'ün görüşlerinin ve milli devlet anlayışının ne derecede kazandırıldığına bakılmıştır. Anketin sonuçları yorumlanırken ilköğretim okullarının sosyoekonomik durumu ile cinsiyet değişkenlerine de bakılmıştır.Araştırmanın sonucunda ilköğretim öğrencilerinin 8. sınıf T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersinde yeterli düzeyde Atatürk İlkeleri ve milli devlet anlayışı kazanımlarına ulaştıkları söylenebilir.Anahtar Kelimeler: Atatürkçülük, Atatürk İlkeleri, Milli, Milli Devlet
Ulus devlet ve vergiler: Karşılaştırmalı tarihsel bir analiz
Ulus devlet kurulum süreçlerinde vergilerin oynadığı rolü inceleyen bu çalışmada, İngiltere, Fransa ve Almanya'yı kapsar şekilde Batı Avrupa ve Osmanlı/Türkiye ulus devlet kurulumlarındaki farklılıklar açıklanmaya çalışılmıştır. Karşılaştırmalı tarihsel sosyolojik bir yöntemden hareket etmekle birlikte çalışmada ulus devlet kurulumu ?sınıf temelli? mali sosyolojik bir bakışla incelenmiştir. Brenner'in siyasal birikim kavramından hareketle çalışmada ulus devlet kurulumundaki farklılıklar coğrafi, etnik ve kültürel nedenlerden ziyade ülkelerin sahip oldukları farklı sınıf yapılarının bir sonucu olarak ele alınmıştır.
Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde siyasi parti liderlerinin milliyetçilik söylemleri
Ulus devletin çimentosu milliyetçilik, küresel etkilerle beraber yaşadığı değişimle, Türkiye-AB ilişkilerinde de kendisini göstermektedir. Milliyetçilik, bir refleks ve doğal bir süreç olarak gösterilirken, siyasal liderler de meşrulaştırma aracı olarak milliyetçiliği kullanmaktadır.Bu durum, Türkiye'de milliyetçi yükselişi açığa çıkarırken, milliyetçilikten beslenen karşılıklı korkular Türkiye-AB ilişkilerinde belirleyici unsur olmuştur. Bu durum siyasal liderlerin söylemlerine de yansıyarak, Türk dış politikasında bazen ülke ya da vatana, bazen millet ya da halka, bazen de egemenlik ya da bağımsızlık kavramlarına gönderme yoluyla milliyetçilik sürekli olarak yeniden üretilmektedir.Anahtar sözcükler1-Milliyetçilik2-Ulus devlet3-Küreselleşme4-Avrupa birliği
Küreselleşmenin Türk bürokratik sistemine etkileri
Küreselleşme kavramının dünya üzerindeki gelişimi ile birlikte etki alanlarınınneler olduğu ve sürecin tarihsel gelişim sürecinin nasıl olduğu incelenmektedir.Araştırmalara göre küresel dünya süreci ortaçağın bitişi ile birlikte başlayan değişimile tohumları atılmış bir süreçtir. Boyutları itibariyle ekonomik, siyasal, sosyo-kültürelolarak incelenmesi gereken küreselleşmenin başlıca aktörleri de çok uluslu şirketlerve küresel örgütler olarak ele alınmaktadır.Ulus-devlet yapılanmasına da önemli ölçüde etki eden küreselleşme süreciyönetsel anlamda birçok ülkede değişimin zorunlu olduğu bilincini yaratmıştır.Bürokrasi anlamında da sürekli devinim içerisinde olan ülkelerin yönetsel yapılarıküreselleşme süreci ile birlikte köklü değişimler ve yeniden yapılanma içine girmiştir.Osmanlı'dan günümüze kadar gelen yönetsel yapılarda da bahsedilendeğişimler süreklilik içermekle birlikte Cumhuriyet sonrası dönemde görülen bazıaksaklıklar nedeniyle sağlıklı olmayan bir süreçten geçmiştir. Bugüne kadar gelensüreçte halen Osmanlı'dan alınan bazı yönetsel yapılar kimi zaman büyük kimizaman da küçük rötuşlarla yapısal değişimler geçirmiştir. Bunların en büyüğü deküreselleşmenin yoğun olarak yaşandığı 20. yüzyılın son 10 yılından bugüne kadarolan süreçtir.Anahtar kelimeler; küreselleşme, bürokrasi, ulus-devlet, Osmanlı İmparatarluğu,Cumhuriyet Sonrası Türkiye.