Vitamin E
Bu konu başlığı altında 73 tez
Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması tedavisinde nano-enkapsüle ilaçların etkinliğinin LC/Q-TOF MS ile gerçekleştirilen metabolomik ve lipidomik çalışmalarla in vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (NAFL) tedavisinde amfifilik siklodekstrin nanopartiküller kullanılarak geliştirilen nano-enkapsüle ilaçların etkinliğinin lipid profili üzerinde meydana getirdiği değişikliğin Q-TOF LC/MS sistemi kullanılarak in vitro düzeyde değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu amaçla; halihazırda tedavide kullanılan çeşitli ilaçlar ve E vitamini kullanılarak geliştirilen nano-enkapsüle formülasyonlar, karaciğer kanseri hücre hattı HEPG2'ye uygulanacaktır. Aynı anda; ilaçlar ve E vitamini, enkapsüle edilmeden de HEPG2 hücrelerine uygulanacak ve de iki grup arasında lipid profilinde gerçekleşen değişim Q-TOF LC/MS cihazı kullanılarak C18 kolon ile gerçekleştirilecek çalışma sonucunda ortaya konulacaktır. C18 kolon kullanılarak gerçekleştirilecek çalışmada, öncelikle analitik yöntem ile ilgili şartların optimize edilmesi gerekecektir. Bu amaçla lipidlerin, hücre hattından ekstraksiyonu için çeşitli numune hazırlama teknikleri denenecektir. Daha sonrasında ekstre edilen lipidlerin ayrılması ve analiz edilebilmesi için sabit faz ve hareketli faz ile elüsyon programında değişiklikler yapılarak en yüksek sayıda lipidin profillenebilmesi için çalışılacaktır. Profillenebilen lipidler, her iki grup için yarı-kantitatif olarak karşılaştırılacak ve değişimin her bir tanımlanabilen lipid için ne düzeyde olduğu incelenecektir. Ardından, değişen lipid profili yorumlanarak nano-enkapsüle ilaç kullanımının avantaj ve dezavantajları değerlendirilecektir.
Sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin yara iyileşmesi üzerine erken dönem etkileri
Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrası görülen anastomoz kaçağı ve anastomoz darlığı gibi komplikasyonlar önemli morbidite ve mortalite nedenleri olup, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini belirgin şekilde etkilemektedir. Bu komplikasyonların gelişmesinde yara iyileşmesi sürecinin etkinliği son derece önemlidir. Vücutta bilinen en güçlü antioksidanlardan biri E vitaminidir. E vitaminin gerek genel anlamda yara iyileşmesi üzerine gerekse spesifik olarak gastrointestinal sistemde yara iyileşmesi üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi yoktur. Bu deneysel çalışmada sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin kolon anastomozu iyileşmesi üzerine erken dönem etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 48 adet Wistar-albino cinsi sıçan dört gruba ayrılarak ketamin anestezisi altında kolon anastomozu yapılmış, tedavi gruplarına iki farklı dozda E vitamini verilmiş, kontrol grubuna zeytinyağı verilmiştir. Anastomozdan sonra 7. günde anastomoz yapılan segment rezeke edilerek gruplar anastomoz patlama basınçları, doku hidroksiprolin düzeyleri ve oksidatif stres indeksleri açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca gruplar arasında anastomoz kaçağı sıklığı da karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gruplar arasında kolon anastomozu patlama basıncı (p=0.245), anastomoz sonrası doku hidroksiprolin düzeyi (p=0.163) ve anastomoz kaçağı sıklığı (p=0.517) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çıkarım: Bulgular E vitamininin yara iyileşmesinin erken döneminde kolon anastomozu iyileşmesi üzerine olumsuz bir etkisi olmadığına işaret etmektedir. E vitamininin antioksidan etkileri dışında farklı mekanizmalarla da etki gösteriyor olma olasılığı yanında daha yüksek dozlarda uygulanmasının gerekebileceği sonucuna varılmıştır.
İncir çekirdeği yağının tıbbi ve besinsel özellikleri: Yeni bir omega-3 ve gamma tokoferol kaynağı
Özet İncir (Ficus carica) Çekirdeği Yağının Tıbbi ve Besinsel Özellikleri: Yeni Bir Omega-3 ve Gamma Tokoferol Kaynağı Ficus carica Güneybatı Asya ve Doğu Akdeniz'de yetişen bir ağaçtır ve insanlar tarafından yetiştirilen ilk bitkilerden biridir. Dünya çapında kuru ve taze olarak tüketilen önemli bir üründür. Meyvesi, kökü ve yaprakları geleneksel tıpta gastrointestinal (kolik, hazımsızlık, iştahsızlık, ishal), solunumsal (boğaz ağrısı, öksürük, bronş problemleri) ve kardiyovasküler bozukluklar gibi çeşitli rahatsızlıkların tedavisinin yanı sıra antienflamatuar ve antispazmodik ilaç olarak kullanılmıştır. Literatürde incir lateksi, yaprakları, meyvesi ve kökü üzerine birçok araştırma vardır. Ancak bilgilerimize göre bugüne kadar Ficus carica'nın (common fig) çekirdekleri ayrıştırılıp, elde edilen yağ içeriği analiz edilmemiştir. Bu bakımdan bu çalışma alanında önem taşımaktadır. İncir çekirdeklerinin elde ediliş yöntemi Mehmet Şimşek tarafından geliştirilmiş ve bilindiği kadarı ile ilk kez Ficus carica'ya ait çekirdek yağı saf olarak elde edilmiştir. Ficus carica'nın çekirdeklerinden soğuk sıkma ile elde edilen yağ Ege Üniversitesi, İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma ve Uygulama Merkezi, Gıda Analizleri Laboratuvarı'nda analiz edimiştir (Rapor No: 14011930). Vitamin E tokoferol düzeylerini ölçmek için Yüksek Performanslı Sıvı Kromotografisi Floresans Dedektörü (HPLC-FLD) yöntemi kullanılmış ve yağ asit içeriği ise Alevli İyonizasyon Dedektörlü Gaz Kromatografisi (GC-FID) yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre Ficus carica çekirdeği yağı içerik olarak linolenik asit (C18:3), linoleik asit (C18:2) ve oleik asit (C18:1) açısından zengin olduğu görülmüştür. Vitamin E tokoferol içeriği açısından bakıldığında ise 100 gram da 391.89 mg gamma tokoferol içermesi ile Ficus carica çekirdeği yağında ayrıcalıklı bir durum tespit edilmiştir. İncir çekirdeği yağı içerik olarak hem omega-3 hem de omega-6; aynı zamanda vitamin E'nin gamma tokoferol formunu belirgin oranda yüksek içermesinden dolayı önemli bir kaynak olarak görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Ficus carica; incir çekirdeği yağı; omega-3; gamma tokoferol
Üreme sezonunda östrüsleri senkronize edilen ivesi ırkı koyunlarda selenyum, vitamin E, vitamin A ve vitamin D3 ilavesinin fertilite parametrelerine etkileri
Çalışma, üreme mevsiminde östrüs senkronizasyonu yapılan İvesi koyunlarında, Se, vit E, vit A ve vit D3 ilavelerinin fertilite parametrelerindeki etkisinin belirlenmesi amacıyla düzenlendi. Çalışmada, 75 baş koyuna 20 mg flugeston asetat içeren intravaginal süngerler (Chronogest CR®, Intervet, Türkiye) uygulandı. Daha sonra koyunlar iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki koyunlara (Grup I, n=38) 1 ml selenyum ve vit E (1 mg/1 ml sodyum selenit ve 60 mg/ml vit E, Yelvit®, Teknovet, Türkiye) ile 1 ml/50 kg CA vit A, vit D3 ve vit E (200.000 IU vit A /ml vit A, 30.000 IU/ml vit D3 ve 20 mg/ml vit E, Adevil®, Vilsan, Türkiye) enjeksiyonu kas içi yolla uygulandı. İkinci gruptaki koyunlar (Grup II, n=37) kontrol grubu olarak bırakıldı. Her iki grupta da süngerler 9 gün süreyle tutuldu ve süngerlerin çıkartılması sırasında 500 IU PMSG (Chronogest/PMSG, 6000 IU, Intervet, İstanbul, Türkiye) ve 250 mcg kloprostenol sodyum (Minoprost®, Vilsan, Türkiye) kas içi yolla uygulandı. Süngerlerin uzaklaştırıldığı gün birinci gruptaki koyunlara (Grup I) 1 ml/50 kg CA Adevil'in ikinci enjeksiyonu yapıldı. Koçlar süngerler çıkartıldıktan 24 saat sonra sürüye katıldı ve günde iki kez sabah-akşam 1 saat boyunca koyunlar arasında kaldı. Östrüsleri tespit edilen ve aşımları tamamlanan koyunlar sürüden ayrılarak farklı bir bölmeye alındı. Grup I ve Grup II'de sırasıyla östrüs oranları %86.11 ve %85.29 (p=0,922), konsepsiyon oranları % 74.19 ve %58.62 (P=0,275), gebelik oranları %63.88 ve %50 (P=0,334). doğum oranları % 100 ve %100, yavru verimleri %126.08 ve %123.52 (P=0,858) olarak belirlendi. Sunulan çalışmada vit A, D3, E ve Se uygulanan İvesi ırkı koyunlarda fertilite parametrelerinin istatistiksel olarak farklı çıkmadığı fakat oransal olarak olumlu etkilendiği görüldü. Vitamin A, D3, E ve Se uygulamasının fertilite parametreleri üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi için farklı çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varıldı.
Alfa tokoferol yüklü karboksimetilselüloz kitosan kopolimerlerinin yara örtü materyali olarak in vitro değerlendirilmesi
Bu çalışmada yara yüzeyinde hava sirkülasyonunu ve yaranın nemli kalmasını sağlayan, yara üzerinde bakteri kontaminasyonuna izin vermeden yaranın sağlıklı iyileşebilmesine olanak sağlayan bir yara örtü materyali sentezinin gerçekleştirmesi amaçlanmıştır. Ayrıca yara bölgesinde hücresel yenilenmenin ve doku onarımını gerçekleştirilmesini sağlayacak etkenler ile bu yara örtü materyali aktifleştirilmiştir. Hazırlanan biyomalzemenin; hücrelere toksik olmaması, biyo-bozunur özellikte olması, membrana yüklenen tokoferol ile doku onarımına ve hücresel yenilenmeye destek olması önemli özellikleridir. Bunun yanı sıra ekonomik bir üretim prosesine sahip ve sağlık açısından güvenilir olması, söz konusu hidrojellerin modern yara örtüsü alternatifleri içerisinden tercih edilebilmesini sağlayabilecektir. Bu amaçla; kitosan ve karboksimetilselüloz (CMC) polimerlerinden, çapraz bağlayıcı olarak N,N'-metilen-(bis)akrilamid (MBA) ve başlatıcı-katalizör olarak amonyumpersülfat (APS) kullanımıyla gerçekleşen kimyasal reaksiyon sonucunda bir kopolimer sentezlenmiştir. Sentezlenen hidrojelin karakteristik özellikleri; Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi (Fourier Transform Infrared Spektroskopi FT-IR), yüzey alanı ölçüm analizi (Brunauer, Emmet ve Teller BET), taramalı elektron mikroskobu (Scanning Electron Microscope SEM) analizleri ile belirlenmiştir. Vitamin E (Alfa tokoferol)'nin sentezlenen bu hidrojele yüklenmesi sağlanarak aktif bir yara örtüsü materyali oluşturulmuştur. Sentezlenen biyomalzemenin, in vitro şartlarda fibroblast hücreleri ile muamelesi sonucu, hücrelerin kendisine tutunmasını sağlanmış ve hücre sayısında artış meydana gelmiştir. Hücrelerin canlılık analizi 3-[4, 5-dimetiltiazol-2-il]-difeniltetrazolyum bromür (MTT) yöntemi ile belirlenmiştir. Dolayısıyla sentezlenen bu yara örtü materyalinin, yara koşullarına uygulandığı takdirde de yara bölgesindeki iyileşmede önemli rol oynayan fibroblast hücrelerinin proliferasyonunu sağlayacağı ve yaranın ilaç içermeyen yara örtülerinde kıyasla daha hızlı bir şekilde iyileşmesinin gerçekleşeceği saptanmıştır.
Alkolik ratlarda, silimarin, resveratrol ve E vitamininin hepatoprotektif özelliklerinin kıyaslanması
Alkol kullanımı günümüzde birçok toplumda önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Kronik alkol alımı başta karaciğer yetmezliği olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Alkolün metabolize edildiği başlıca yerin karaciğer olması, kronik alkol kullanımında karaciğerde önemli hasarlar oluşmasına neden olmaktadır. Alkolik karaciğer hasarı günümüzde karaciğer hastalıklarının başında gelmektedir. Çalışmamızda, kronik alkol kullanımına bağlı olarak gelişen ve oksidatif stres nedeni ile ortaya çıkan karaciğer hasarında, her biri güçlü antioksidanlar olan silimarin, resveratrol ve E vitamininin koruyucu etkilerini kıyaslamak amacıyla, 40 adet erkek rat 5 eşit gruba (n=8) bölündü; 1. grup: kontrol grubu (K), 2. grup: alkol grubu (AK) ve 3. grup: resveratrol grubu (RSV), 4. grup: silimarin grubu (SLY), 5. grup: E vitamini grubu (E VİT). Çalışmamız 4 hafta sürdü. Bütün ratlar Modifiye Sıvı Diyet (MSD; inek sütü + glukoz) ile beslendi. Kontrol grubu hariç, diğer bütün gruplara % 7,2 oranında etanol içeren MSD verildi. 3.ncü gruptaki ratlara 50 mg/kg/gün dozunda resveratrol, 4.ncü gruptaki ratlara 150 mg/kg/gün dozunda silimarin, 5.nci gruptaki ratlara ise 300 mg/kg/gün dozunda E vitamini günlük olarak gavaj ile verildi. Çalışmanın sonunda, tüm gruplardaki ratların kanları ve karaciğer dokuları alındıktan sonra sakrifiye edildiler. Alınan kanların serumu ayrıştırıldıktan sonra serumlar ve doku örnekleri derin dondurucuda -70 0C saklandı. Serum örneklerinde, AST, ALT, ALP, TP, HDL-K, TBARS, PON1 parametreleri, karaciğer örneklerinde ise TBARS, GSH, MPO ve PON1 parametreleri çalışıldı. Karaciğer hasarını önlemek için uygulanan tedaviler sonunda tedavi grupları ile kontrol ve alkolik kontrol grupları arasında serum AST, ALT, PON1 ve TBARS düzeyleri yönünden anlamlı farklar tespit edildi. Benzer şekilde, karaciğer doku örneklerinde TBARS ve MPO analizleri açısından tedavi ve kontrol grupları arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Buna göre, alkolik karaciğer hasarına karşı koruyucu etkilerini kıyaslamaya çalıştığımız antioksidanlardan resveratrol, doku örneklerinde MPO ve PON1 bakımından, serum örneklerinde PON1 ve ALT bakımında diğerlerine göre daha güçlü iyileşme sağlamıştır. Silimarin, serum örneklerinde AST bakımından diğer antioksidanlara göre daha güçlü iyileşme sağlamıştır. E vitamini ise hem karaciğer hem de serum örneklerinde TBARS bakımından diğer antioksidanlara kıyasla daha güçlü iyileşme sağlamıştır. Sonuç olarak, ratlarda alkol tüketimine bağlı olarak ortaya çıkan karaciğer hasarının önlenmesinde resveratrolün, silimarin ve E vitaminine kıyasla daha güçlü bir hepatoprotektif etki gösterdiğini söyleyebiliriz.
E vitamini'nin farklı topik formülasyon sistemlerinden salımı ve in vitro-in vivo değerlendirilmesi
`E Vitamini'nin Farklı Topik Formülasyon Sistemlerinden Salımı ve İn Vitro-İn Vivo Değerlendirilmesi' başlıklı bu tez çalışmasının amacı, cilde topik olarak uygulanabilir mikroemülsiyon, makroemülsiyon, katı lipit nanopartikül (KLN) ve moleküler baskılanmış polimer (MIP) kozmetik taşıyıcı sistemlerinin hazırlanması, antioksidan özellikli E vitamininin sistemlere eklenmesi ve in vitro ve in vivo olarak karşılaştırılmalarının yapılmasıdır. E vitamininin serbest radikalleri yok ederek antioksidan özellik gösterdiği ve yaşlanmayı geciktirici özelliği olduğu bilinmektedir. Çalışma kapsamında, E vitamini içeren y/s mikroemülsiyonu, y/s makroemülsiyonu, KLN ve moleküler baskılanmış mikroküre sistemleri geliştirilmiştir. Her iki tip emülsiyonda, yağlı faz olarak kaprilik asit esteri; yüzey etkin madde olarak Tween® 80, mikroemülsiyonda yardımcı yüzey etkin madde olarak PEG 400 kullanılmıştır. KLN formülasyonunda, Compritol® ATO 888 katı lipit olarak ve yüzey etkin madde olarak Tween® 80 kullanılmıştır. MIP formülasyonunda templat olarak ?-tokoferol, polimer olarak ß-siklodekstrin, çapraz bağlayıcı ajan olarak hekzametilen diizosiyanat (HMDI) ve reaksiyon çözücüsü olarak dimetilsülfoksit kullanılmıştır. Hazırlanan formülasyonların antioksidan özellikleri 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) testi ile incelenmiş ve antioksidan etki açısından karşılaştırılmaları yapılmıştır. Formülasyonlarda E vitamininin salım özellikleri Franz difüzyon hücreleri ile belirlenmiştir. Kararlılık çalışmalarında, formülasyonların olası faz ayrışması, pH değişimleri, fiziksel görünüşleri, damlacık boyutu ve iletkenliklerindeki değişim farklı koşullarda bekletilerek izlenmiştir. E vitamini içeren formülasyonlar 10 gönüllüye 1 ay süreyle uygulanmış ve haftada bir cilt ölçümleri tekrarlanmıştır. Cilt ölçümleri, cilt yağı, nemi, pH, net esneklik ve pürüzlülüğünü kapsamaktadır. Formülasyonlara etkin madde başarıyla yüklenebilmiştir. Hazırlanan tüm formülasyonlarda antioksidan özellik belirlenmiştir. Hazırlanmış olan y/s mikroemülsiyon formülasyonu, kararlılığı açısından ve gösterdiği fiziksel özelliklerinden dolayı makroemülsiyon, KLN ve MIP formülasyonlarına üstünlük sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: E Vitamini, Mikroemülsiyon, Makroemülsiyon, Katı Lipit Nanopartikül, Moleküler Baskılanmış Polimer, Kozmetik Uygulama
The effect of anti-oxidant (vitamin E and C) acting as anti-inflammatory in osteoarthritis patient treated with diclofenac sodium
Background OA it's a common disease that occur in elderly people and it its most come in the female under age 49 than a male above 50 because of the hormonal changes and for the men for aging and other chronic disease. Objective Our objective was directed to determine the beneficial effect of the antioxidants (vitamin E and C) as anti-inflammatory in OA patients treated with diclofenac sodium. There is a reality that oxidative stress give a good progression and incidence of osteoarthritis (OA), increased production of reactive oxygen species (ROS) and decreased bioavailability of antioxidants have been checked by experimental and human OA, where increased ROS production may contribute to the elevation in OA incidence. and we use in this study different ages with OA patient to can determind the best reslu and effect we can get from this study. Patients and methods The ESR, Hgb, and serum (CRP, RF, MDA, and GSH) level were measured for each patient before treatment (at the baseline) and after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with documentation of symptoms and pain score before and after treatment (the treatment were continue for 2 months). Results There was significant (p 0.05) elevation in serum MDA level and significant reduction in serum GSH level in OA patients as compared to the healthy control subjects. The addition of vitamin E to diclofenac sodium (group B) had resulted in a significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and signs score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of treatment, likewise the addition of vitamin C to diclofenac sodium (group C) with less positive effect than vitamin E, while the use of combined antioxidants vitamin E and C (group D) resulted in significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with great positive effect than the use of single antioxidant (vitamin E or C) due to synergistic effect. Conclusion The oxidative stress give a progression of OA and the addition of antioxidants (vitamin E or C) to diclofenac sodium treatment give a good lowering in MDA level, and elevation in GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) with improving the patients compliance but all the result that I got it gave a negative result with African races . Note. that test and that laboratory data I got it from the patient directly or from their physician after I get from them official agreement that was a proved by their physician so I got a full agreement to get a full excess for their laboratory data.
Preparation and evaluation of transferosomes loaded with antiwrinkle agents
The degeneration of extracellular matrix and higher pH of wrinkled skin logically require matrix metalloproteinase inhibitor, eg, ethylenediaminetetraacetic acid (EDTA) and formulation pH of around 5.5. Alpha-hydroxy acid, eg, glycolic acid improves photodamaged skin. Vitamin E (α-tocopherol) is an antioxidant protectant of skin membrane. For carrying these multiple antiwrinkle agents deeper into the skin, deformable lipid vesicle, transferosome, seems to be a good choice as, at the same time, they have the capability to load both water- and lipid-soluble agents and to penetrate through tiny skin pore. Hydrogenated phosphatidylcholine and Tween 80 were used to prepare transferosome by thin-film method. Liposome was prepared in the same way except Tween 80 was replaced by cholesterol. Vitamin E (α-tocopherol), glycolic acid and EDTA were loaded into both transferosome and liposome during their preparation. Phosphate buffered saline (PBS, pH 5.5) was used during hydration of lipid films. The average sizes of transferosome and liposomes were 50 and 177 nm, respectively. Their polydispersity indexes, 0.244 and 0.374, respectively, showed that they were homogenous in sizes in each class. As was expected their zeta-potentials were negligible, namely, 0.9 to 1.0 mV. As measured by a validated UV-VIS spectrophotometric method, the vitamin E loading efficiency of transferosome, 96.66 %, was better than that of liposome, 86.71 % with a vitamin E to lipid ratio of 3.41 and 3.05 mM per 100 mM lipid, respectively. Finally, the lipid vesicles were incorporated separately into Carbopol Ultrez 21 and Carbopol 934 gels with a final concentration of vitamin E, glycolic acid and EDTA in gels being 0.005, 1 and 0.1 % (w/w), respectively, and a pH of 5.0 – 6.2. Rheograms of all the four gel formulations showed a plastic behavior with a yield value. The plastic viscosities of these gels were 1.9925 & 1.9692 cP for transferosome and liposome in Carbopol Ultrez 21 and 0.5368 & 0.5851 cP in Carbopol 934. There was no effect of vesicle types on gel viscosity. To conclude that transferosome loading several antiwrinkle agents is a suitable candidate for evaluation for in vivo efficacy.
Besin takviyesi uygulamasıyla sağlanan konak modülasyonu ile apikal periodontitis arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı rutin beslenmeye ek olarak besin takviyesi ile konak modülasyonunun sağlandığı apikal periodontitise bağlı inflamasyon/rezorpsiyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. 79 adet Sprague-Dawley rat kontrol (n=7), apikal periodontitis (n=12), bitkisel yağ (n=12), serum fizyolojik (n=12), probiyotik (n=12), propolis (n=12) ve E vitamini (n=12) olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Apikal periodontitis indüksiyonu için kontrol grubu dışındaki gruplarlarda alt çene 1. azı dişlerinin pulpaları ağız ortamına açık bırakıldı. Besin takviyesi gruplarında sırasıyla 0.5 ml bitkisel yağ, 1 ml serum fizyolojik, 109 CFU L.rhamnosus, 100 mg / kg propolis, 60 mg/kg E vitamini uygulandı. 30. gün sonunda kan alınıp ratlar sakrifiye edildi ve kanlar biyokimya analizi için laboratuvara gönderildi. Histopatolojik yöntem ile osteoblastik, osteoklastik, inflamasyon, fibrozis, anjiogenez ve apse oluşumu değerlendirildi. İmmünohistokimyasal boyama teknikleri kullanılarak OPG, RANKL ve TRAP düzeyleri incelendi. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS istatistik paket programı (IBM SPSS Versiyon 22.0) kullanıldı. Biyokimyasal değerlendirmelerde tüm gruplarda serum ALP ve P değerlerinde herhangi bir değişiklik oluşmadığı tespit edildi (p>0.05). Serum Ca düzeyleri apikal periodontitis oluşturulan ratlarda farklılık gösterdi (p<0.01). Histopatolojik değerlendirmede besin takviyelerinin; osteoblastik aktivite (p=0.044), osteoklastik aktivite (p=0.0456), inflamasyon (p<0.0001), fibrozis (p<0.0001) ve anjiogenez (p<0.0148) parametreleri üzerine farklı etkileri olduğu tespit edilirken, apse oluşumu üzerine etkinliğinin olmadığı belirlendi (p>0.05). İmmünohistokimyasal değerlendirmelere göre kontrol ve deney grupları arasında OPG ve TRAP değerleri açısından istatiktiksel olarak bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Besin takviyesi uygulanan gruplarda RANKL düzeyi apikal periodontitis grubuna göre anlamlı derecede az bulundu (p<0.01). Besin takviyesi uygulamaları deneysel olarak oluşturulmuş apikal periodontitis üzerinde antiinflamatuar ve antirezorptif etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Apikal periodontitis, konak modülasyonu, bitkisel yağ, probiyotik, propolis, E vitamini.
Sıçan testisinde metotreksatın yaptığı hasara karşı vitamin E ve L-karnitin'in etkisi
Kanser tedavisinde kullanılan MTX; kemik iliği, GIS mukozası ve seminifer tübüller gibi hızlı bölünen hücreler içeren doku ve organlarda akut toksik yan etkilere yol açar. Biz bu çalışmada MTX?in sıçan testislerinde yaptığı hasarlar üzerine E vitamini ve L-karnitininin koruyucu etkisini araştırdık. Bu çalışmada sıçanlar biri kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Hayvanlara 17 gün süren deney boyunca intraperitoneal yoldan E vitamini (250 mg/kg/gün), L-karnitine (500 mg/kg/gün) veya plasebo verildi. Kontrol haricindeki gruplara, deneyin 3. ve 10. günü intraperitoneal yolla 20 mg/kg metotreksat yapıldı. Sadece metotreksat verilen gruptaki hayvanlarda kilo kaybı, testislerde ağırlık kaybı ve önemli histolojik hasarlar, malondialdehit değerlerinde yükselme ve süperoksit dismutaz değerlerinde düşme gözlendi. E vitamini ve L-karnitin metotreksatın sebep olduğu kilo kaybı ve testis ağırlığındaki düşüşleri etkilemezken, metotreksatın yol açtığı testisdeki histolojik hasarları azalttılar. E vitamini ve L-karnitin verilen gruplarda malondialdehit değerlerinde yükselme ve süperoksit dismutaz değerlerinde düşme, MTX grubundaki değerlere göre anlamlı derecede azalmıştı. Anahtar kelimeler: Testis, metotreksat, E vitamini, L-karnitin, sıçan
1,2 dimetilhidrazin ile kolorektal kanser oluşturulan sıçanlarda velenyum, vitamin E ve levamizolün etkileri
ÖZET 1,2 DIMETILHIDRAZIN İLE KOLOREKTAL KANSER OLUŞTURULAN SIÇANLARDA SELENYUM, VİTAMİN E VE LEVAMİZOLÜN ETKİLERİ Bu çalışmada 1,2 dimetilhidrazin verilerek kolorektal karsinom oluşturulan sıçanlarda; selenyum, vitamin E ve levamizolün, karsinom oluşumu ve gelişimi üzerine olan etldlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 150-200 gram ağırlığında 140 adet, Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, her grupta 20 sıçan bulunan biri kontrol ve altısı deney grubu olarak yedi gruba ayrıldı. Deney grubundaki sıçanlar 20 hafta ilaç verilerek 28 hafta boyunca takip edildi. 28. hafta sonunda sakrifiye edilen sıçanlarda şüpheli bulunan tüm lezyonlardan örnek alınarak kolorektal kanser açısından incelendi. Kolorektal tümör görülme sıklığı selenyum ve selenyum ile levamizolün birlikte verildiği sıçanlarda daha düşük bulundu (p<0.05). E vitamini ve selenyum verilen sıçanlarda ise malign kolorektal tümör görülme sıklığı daha düşüktü (p<0.05). Buna karşılık, levamizol ve levamizol ile birlikte E vitamini verilen sıçanlarda kolorektal kanser görülme sıklığında herhangi bir farklılık olmadığı saptandı (p>0.05). Bu bulgular ışığında, selenyum ve E vitamininin sıçanlarda 1,2 dimetilhidrazin ile oluşturulan kolorektal tümörlerin insidansını azalttığı, levamizolün ise herhangi bir etkisinin olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: 1,2 Dimetilhidrazin, Selenyum, Vitamin E, Levamizol, Kolorektal kanser. rv xc. DOKÜMAfffltVPN MHBCUf
Farklı E vitamini derişimlerinin Pimpla turionellae L. erginlerinin eşey oranı üzerine etkileri
öz YÜKSEK LİSANS TEZİ FARKLI E VİTAMİNİ DERİŞİMLERİNİN PIMPLA TURIONELLAE L. ERGİNLERİNİN EŞEY ORANI ÜZERİNE ETKİLERİ Mustafa COŞKUN ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ BİYOLOJİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof.Dr. İskender Emre Yıl: 2001, Sayfa 43 Jüri : Prof.Dr. İskender Emre Prof.Dr. Nedim Uygun Yrd.Doç.Dr. Pınar Özalp Bu çalışmada %0.0010, %0.0015 ve %0.0020 oranlarındaki E vitamini derişimlerinin ergin Pimpla turiortellae L. (Hymenoptera: Ichneumonidae) nın eşey oranı üzerine olan etkileri üç farklı besleme metodu kullanılarak araştırıldı. Maksimum dişi birey çıkışı için besinin %0.0015 oranında E vitamini içermesi ve her iki eşeyin de E vitaminli besinle beslenmesi gerektiği bulunmuştur. Yüzde 0.0015 orandaki E vitamini, dişi birey çıkışım böceğin yumurta bırakma periyodu süresine yayarak arttırmış, maksimum dişi birey çıkışını ise 25. günde %82.41 düzeyinde gerçekleştirmiştir. Anahtar Kelimeler : Pimpla turionellae, E vitamini, eşey oranı
Correlation between prolidase activity and vitamin d deficiency in sera of women with primary and secondary infertility in Samarra city
The study was assigned to investigate the role of prolidase and oxidative stress in women with primary and secondary infertility. For this reason, a total of 60 women with infertility were enrolled in the study over two groups (primary and secondery) and controlled with 30 healthy fertile women. The serum of women was used for testing prolidase, vitamins (D, C, A, and E), total antioxidant capacity (TAC), glutathione (GSH), malondialdehyde (MDA), selenium, and ceruloplasmin. The results have shown that MDA and prolidase were elevated significantly in infertile women of both groups compared to control. Additionally, the study was also shown a reduction in the levels of vitamin D, vitamin C, vitamin A, selenium, and ceruloplasmin in the serum of women with primary and secondary infertility compared to fertile women. İn conclusion, the infertile women oxidative stress has shown a progressive oxidative stress and high prolidase level, which all may contribute to the pathophysiology of infertility in women. 2022, 48 pages Keywords: Prolidase, vitamin D, vitamin E, vitamin C, vitamin A, Oxidative stress, Women infertility
The study of fertility hormones like AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad, Iraq
The study aimed to investigate the relationship between fertility hormones such as AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad/Iraq and the changes in AMH, FSH, vitamin E and some biochemical tests with vitamin E disorders in the adult female diet. 140 subjects were evaluated divided into 80 patients, 60 people without diet AMH, FSH and vitamin E were evaluated as control group, while the patient group included 80 subjects. AMH and FSH were measured with vitamin E and some biochemical markers in patients with AMH, FSH and vitamin E disorders in an adult female diet in Baghdad/Iraq. The results of the study were according to the following result: The study concluded that there is a statistically significant relationship in life expectancy. There was also statistical significance for weight. As for AMH, the diet of adult females significantly and significantly affected AMH levels. Vitamin E levels were affected but not significantly high because the diet did not include seizures significantly. Total cholesterol levels were also affected. We reached these results and interpretations when comparing them with females who did not follow the diet program, which was considered a control group.
Deneysel olarak devamlı hiperoksi sonrası oluşturulan akciğer hasarının tedavisinde E+c vitamini kombine tedavisi ile N-asetilsistein tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Oksidatif stres bronkopulmoner displazi patogenezinde önemli bir rol oynar. Bizim amacımız, hiperoksik akciğer hasarını azaltmada E+C vitamini kombine tedavisi ve N-asetilsistein tedavisinin etkinliğini histopatolojik ve biyokimyasal düzeyde değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Deney postnatal 3-13. gün boyunca dört gruptan oluşan 36 yenidoğan rat yavrusu ile yürütülmüştür. Bronkopulmoner displazi, yenidoğan ratlar hiperoksiye maruz bırakılarak oluşturuldu. Ratlar randomize olarak 4 gruba bölündü: oda havasında tutulan kontrol grubu (n=9), hiperoksiye maruz bırakılan grup (n=9), hiperoksiye maruz bırakılıp N-asetilsistein ile tedavi edilen grup (n=8) ve hiperoksiye maruz bırakılıp E+C vitamini ile tedavi edilen grup (n=10). Serum ve akciğer örneklerinde paraoksonaz, arilesteraz, total antioksidan kapasite, total oksidan durum, oksidatif stres indeksi, lipid hidroperoksit çalışıldı. Ayrıca akciğer dokularında fibrozis ve enflamasyon patolojik olarak değerlendirildi.Bulgular: Doku paraoksanaz ve arilesteraz enzim düzeyleri kontrol grubuna göre diğer üç hiperoksiye maruz kalan gruplarda daha yüksek saptandı. Hiperoksiye maruz kalan diğer üç grupta da akciğer dokusundaki total antioksidan düzeyleri artmıştı. Bu artış kontrol grubuna göre N-asetilsistein ve vitamin grubunda ciddi derecede anlamlı idi (her ikisi için p<0,001). Akciğer dokusundaki total antioksidan düzeyi hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında hem N-asetilsistein grubunda hem de vitamin grubunda artış anlamlı derecede yüksekti (p=0,001 ve p=0,002). Kontrol grubuna göre diğer hiperoksiye maruz bırakılan üç grupta da doku total oksidan düzeyleri anlamlı derecede artmıştı (hepsi için p<0,001). Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında doku total oksidan düzeyleri daha düşük olmakla beraber sadece vitamin grubu ile anlamlı farklılık vardı (N-asetilsistein grubu için p=0,08, E+C vitamin grubu için p=0,011). Vitamin grubunda her üç gruba göre de serum arilesteraz enzim düzeyleri anlamlı derecede yüksekti (hepsi için p? 0,001). Serum total antioksidan düzeyleri hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein grubunda ve vitamin grubunda da anlamlı derecede yüksek bulundu (p sırası ile 0,017 ve 0,014). Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein grubunda ve vitamin grubunda serum total oksidan düzeyleri hafif derecede düşük bulundu. Hiperoksi grubu ile karşılaştırıldığında N-asetilsistein ve vitamin grubunda oksidatif stres indeksi serum düzeyleri istatistiksel olarak düşük bulundu (p sırasıyla 0,002 ve 0,032). Tedavi gruplarında (N-asetilsistein ve vitamin) hiperoksi grubuna göre lipid hidroperoksit düzeyi düşüktü. Bu düşüklük vitamin grubunda anlamlı idi (p=0,021). Ayrıca tedavi verilen gruplarda akciğerde daha az enflamasyon ve fibrozis izlendi.Sonuç: Hem N-asetilsistein tedavisinin hem de E+C vitamini tedavisinin yenidoğan ratlarda gerçekleştirdiğimiz hiperoksik akciğer hasarı modelinde plasebo tedaviye göre üstün olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: Akciğer hasarı, C vitamini, E vitamini, Hiperoksi, N-asetilsistein
Periferik sinir yaralanmasında lokal koenzim Q10, E vitamini kullanımının klinik elektrofizyolojik ve histomorfolojik etkileri: Rat modeli
Periferik Sinir Yaralanmasında Lokal Koenzim Q10, E Vitamini Kullanımının Klinik Elektrofizyolojik ve Histomorfolojik Etkileri: Rat Modeli Amaç: Ratlarda oluşturulan siyatik sinir kesi tamir modelinde lokal Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyon kullanımının etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet ratın sağ siyatik sinirleri kesildi ve tamir edildi. Müdahale edilmeyen sol siyatik sinirler sham grubu olarak değerlendirildi. Sağ siyatik siniri opere edilen ratlar kontrol-4, kontrol-8, tedavi-4 ve tedavi-8 grupları şeklinde 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar değerlendirme aşamasında histomorfolojik ve klinik ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapılmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tedavi gruplarındaki ratlara 4 hafta süreyle, günlük olarak 0,01mg/kg Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonu lokal olarak uygulandı. Ratlar 4. Ve 8. haftalarda termal plantar testleri yapıldıktan sonra sakrifiye edilerek histomorfolojik ve elektrofizyolojik deneyler yapıldı. Bulgular: Histomorfolojik incelemede özellikle tedavi-8 grubu kontrol grupları ile karşılaştırıldığında miyelinli aksonların sayısı önemli ölçüde artmış ve miyelin yapısı sham grubuna daha yakın olarak bulundu (kontrol-4. p<0,0001, kontrol-8 p<0,01). Elektrofizyolojik incelemelerde de latans süreleri karşılaştırıldığında özellikle tedavi-8 grubunda kontrol-4 grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: Bu kanıtlara dayanarak Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonunun periferik sinir yaralanmasında lokal olarak kullanımı histomorfolojik ve elektrofizyolojik incelemelerde etkili olduğu bulundu.
Deneysel polikistik over sendromu modelinde klomifen sitrat ve antioksidan uygulamasının endometriumdaki oksidatif durum ve östrojen reseptörü üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmamızın amacı polikistik over sendromunda görülen oksidatif stresin (OS) ovulasyon indüksiyonu (Oİ) amacı ile kullanılan klomifen sitrat (KS) tedavisi ile artıp artmadığını ve olası artış üzerine anti-oksidan E vitamini uygulamasının etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada her grupta 7 adet olmak üzere toplam 4 grup, 28 tane, genç, erişkin, ortalama 200-250 gr ağırlığında hiç gebe kalmamış Wistar Albino sıçan kullanılacaktır. Gruplar deneysel polikistik over sendromu (grup I), deneysel polikistik over sendromu KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan grup (grup II), deneysel polikistik over sendromu ve KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan ve E vitamini verilen grup (grup III) ve herhangi bir ilaç verilmeyecek olan kontrol grubu (grup IV) olacak şekilde planlanmıştır. Sıçanlar 12 saat aydınlık ve karanlık ortamda serbest su ve hazır kuru gıda erişiminde barındırılacaktır. Deneysel polikistik over sendromu oluşturmak için grup I, II ve III?teki her sıçana bir defa yağda çözünmüş 4 mg estradiol valerat (EV) intramüsküler olarak uygulanacak ve injeksiyondan 30 gün sonra deneysel polikistik over sendromu oluşmuş kabul edilecektir. Grup II ve III?teki her sıçana klomifen sitrat injeksiyon ile 10 mg/kg tek doz verilecektir . Grup III?e KS ile birlikte , 21 gün süre ile E vitamini 100 mg/kg dozunda intraperitoneal enjeksyon şeklinde verilecektir. Sıçanlar 52.gün anestezi altında (Ketamin HCl 80 mg/kg ve Xylazine 5 mg/kg ) servikal dislokasyon yoluyla feda edilecek ve histolojik doku takibi için uterin boynuzlar alınacaktır. Bulgular: İmmünohistokimyasal değerlendirmede grup I ve grup II?de grup IV?e göre, ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları düşük, SOD ve iNOS seviyesi yüksek, eNOS seviyesi azalmış tespit edildi. Grup III?de ise E vitamini desteği ile ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları arttı, SOD ve iNOS seviyeleri azaldı, eNOS seviyesinde anlamlı olmayan bir artış görüldü. Sonuç: Gerek deneysel PKOS modelinde gerekse KS tedavisinde oluşan OS, implantasyonda rol oynayan reseptörleri ve endometriyal kan akımını olumsuz etkiler ve bu olumsuz süreç anti-oksidan E vitamini ile geri dönebilir. Özellikle PKOS olgularında KS ile yapılan ovulasyon indüksyonunda elde edilen düşük gebelik oranları, anti-oksidan tedavi ile düzelebilir. Anahtar Kelimeler: PKOS, oksidatif stres, implantasyon, anti-oksidan, E vitamini, eNOS, iNOS
Bronşiolit geçiren üç yaş altı çocuklarda A, D, E vitamin metabolizması ve beta defensin, katelisidin düzeylerinin bronşiolit tekrarı ile ilişkisi
Akut bronşiolit, sıklıkla viral etkenlerin neden olduğu bronşiyollerin inflamasyonuyla belirgin özellikle 2 yaşından küçük çocuklarda ciddi seyredebilen wheezing, öksürük, hızlı solunum, göğüste çekilmeler ve ekspiryumda uzama ile seyreden bir hastalıktır. Hastalığın sık görülmesi ve tekrarlayan tabloların astım ile olası ilişkisi, süt çocukluğunda ciddi hastalık ve ölüm nedeni oluşturması hastalığın önemini artırmaktadır. Yineleyen bronşiolit tablosunun infantlarda astım için bir gösterge ve risk olması; astım ve alerjik hastalıkların ise sıklığında son yıllarda önemli oranda artış olması önemini daha da artırmaktadır. Bu artıştan çevresel faktörlerdeki değişiklikler sorumlu tutulmaktadır. Bu bağlamda iki önemli görüş hijyen hipotezi ve beslenme değişiklikleridir. Bu çalışmamızda ilk atak bronşiolit geçiren hastalarda vitamin A, E, D metabolizması ve beta defensin, katelisidin düzeylerinin bronşiolit ağırlığı ve rekürrensi ile ilişkisini değerlendirilecektir. Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Solunum ve Allerji kliniğine başvuran ve Ekim 2014- Şubat 2016 tarihleri arasında 1 ay- 3 yaş arasında ilk atak akut bronşiolit tanısı alan 152 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastaların ilk başvuru anında serum vitamin A, E, D, vitamin D reseptör, beta defensin, katelisidin düzeyleri için kan örnekleri alınıp santrifüj edilip -80°C buzdolabında saklandı. Sonra 6ay-1 yıl boyunca 3'er aylık periyodlarda hastalar kontrollere çağırılarak bronşiolit ataklarını tekrarlayıp tekrarlamadığı kaydedilmiştir. Ayrıca hastalara ilk başvuru anında anket yapılarak (ailelerine sorularak) bronşiolit şiddetine ve rekürrensine etkisi olabilecek çevresel etkenler (ailede sigara içimi, annenin gebelikte sigara içimi, kardeş varlığı, ailede allerji ve geçici hışıltı öyküsü) de sorularak kaydedilmiştir. Serum biyomarkerları ELİSA yöntemi ile çalışılmıştır. Çalıştığımız serum biyomarkerlarının düzeyi ile bronşiolit klinik ağırlığı ve rekürrensi arasındaki ilişki değerlendirilmek için analiz yapılmıştır. Çalışmaya aldığımız olguların 78 tanesinde bronşioliti yinelemiş 74 tanesinde yinelememiştir. Olgularımızın 127 tanesi hafif bronşiolit, 25 tanesi orta bronşiolit kliniğinde başvurmuştur. Orta bronşiolit kliniği ile başvuranlarda hastalığın daha çok yinelediği görüldü. (bronşiolit yineleyen %68 yinelemeyen %32 p: 0,82) Hastalığın rekürrensi ile bakılan serum parametreleri arasında ilişki değerlendirildiğinde; bronşioliti yineleyenlerde vitamin E dışındaki diğer parametrelerin serum düzeyleri hafif düşük saptanmıştır. (Vitamin D düzeyi yineleyen hışıltılı grupta 50,5 ± 61,1 nmol/L bronşiolit yinelemeyen grupta 53,4 ± 65,9 nmol/L p:0,77 A vitamiin düzeyi yineleyen grupta 218,3 ± 98,2mcg/ml yilemeyen grupta 228,5 ± 106,9mcg/ml p: 0,55 E vitamin düzeyi ise yineleyen grupta 4,2 ± 1,5mg/dl yinelemeyen grupta 3,9 ± 1,6mg/dl p: 0,33 katelisidin düzeyi yineleyen grupta 76,7 ± 40,1ng/ml yinelemeyen grupta 84,9 ± 52,3ng/ml p: 0,28) Ancak istatistiksel bir farklılık oluşturmamaktadır. Hastalığın şiddeti ile serum parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğimizde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda değerlendirilen çevresel etmenlerden ailede sigara içimi ile bronşiolit rekürrensi arasında anlamlı bir ilişki saptanmış olup, ailede sigara içimi öyküsünü olanlarda bronşiolitin tekrarladığı saptanmıştır. Bronşioliti yineleyen grubun %59'unda pasif sigara maruziyeti bulunmaktaydı, %41'inde pasif sigara maruziyeti yoktu.(p: 0,028) Ağır bronşiolit kliniği ile izlenen hastalarımızın olmaması büyük kısmının hafif bronşiolit tanısı ile izlenmesi daha doğru sonuçlar elde etmemize engel olmuştur. Ayrıca hastalığın prognoz ve rekürrensi üzerine olan etkileri değerlendirmek için hastaların daha uzun süre izlenmesi daha doğru sonuçlar verebilir. Özellikle semptom skoru 4'ün üzerinde olan hastaların daha uzun süreler boyunca izlenmesi ve bu hastaların astım gelişimi açısından riskli grup olduğu bilinmesi önemlidir. Bronşiolit ataklarının yinelemesi ve astım gelişiminde vitamin A, E, D gibi antioksidanlar önemli rol oynamaktadadır. Beslenmede yapılacak vitamin desteğinin atakları önlemedeki yararı araştırılmalıdır. Ayrıca klasik antibiyotiklere karşı gelişen bakteriyel direncin yüksek olduğu günümüzde geniş aktivite spektrumları olan antimikrobiyal peptitlerin bronşiolit ve astım patogenezinde yer alan patojenler üzerine etkileri önemlidir. Bu antimikrobiyal peptitler ile ilgili daha büyük ve daha çok çalışmaya ihtiyacımız vardır.
Aşil tendon rüptürü oluşturulan ratlarda pentoksifilin ve alfa tokoferol tedavisinin iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Aşil tendon hasarı oluşturulan sıçanlar üzerinde pentoksifilin ve alfa tokoferol tedavilerinin ayrı ayrı ve birlikte kullanıldıklarında gösterdikleri etkileri incelemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 230±30 gr ağırlığında 48 adet Wistar türü dişi rat kullanılmıştır. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25 ° C), 60± 5% nem ve 12:12 saatlik açık / kapalı döngüsü olan bir odada kafeste olacak şekilde yerleştirildi. Sıçanlar, her grupta 6 hayvan olacak şekilde randomize olarak 8 gruba ayrıldı. Bir haftalık iklimlendirme periyodundan sonra, her bir sıçana 10 mg/kg ksilazin hidroklorür ve 50 mg/kg ketamin HCl'nin intraperitoneal enjeksiyonuyla anestezi uygulandı. Anestezi sonrası tüm ratlara aşilotomi sonrası uç uca (end to end) yöntemle primer tendon süturasyonu uygulandı. Postoperatif grup 2a ve 2b'ye pentoksifilin (PTX), grup 3a ve 3b'ye alfa-tokoferol (aTP), grup 4a ve 4b'ye her iki ilaç intraperitoneal yoldan uygulanmaya başlandı. Pentoksifilin 50 mg/kg/gün ve alfa-tokoferol 100 mg/kg/gün dozlarında verildi. Deney boyunca kontrol grubuna herhangi bir ilaç verilmedi. 14. gün sonunda grup 1a, 2a, 3a ve 4a grubundaki sıçanlar servikal dislokasyon uygulanarak sakrifiye edildi ve aşil tendonları rezeke edildi. Bu tendonlar histopatolojik incelemeye gönderildi. 2b, 3b, 4b grubundaki sıçanlara aynı dozlarda ilaç verilmeye devam edildi. 28. gün sonunda kalan 4 grup aynı şekilde sakrifiye edilerek tendonları toplandı ve histopatolojik incelemeye gönderildi. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda 14. gün PTX grubunun vaskülarite değerleri kontrol, aTP ve PTX+aTP gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,018, p=0,027 , p=0,029). 14. gün PTX ve aTP gruplarının kollajen dizilimi kontrol grubundan daha sıkı ve düzgün bulunmuştur (p=0,043, p=0,019). 28. gün PTX grubunun kollajen dizilimi aTP, PTX+aTP ve kontrol gruplarından daha sıkı ve düzgün bulunmuştur (p=0,003, p=0,016, p=0,03). Sonuç: Pentoksifilin hem erken dönemde neovaskülarizasyon ile hem de geç dönemde kollajen dizilimini düzelterek tendon iyileşmesini katkıda bulunurken, alfa tokoferol erken dönemde kollajen dizilimini olumlu etkilemiş fakat geç dönemde bu etkisini yitirmiştir. Pentoksifilin ve alfa-tokoferol birlikte kullanıldığında ise erken ve geç dönemde tendon iyileşmesine olumlu bir etki sağlamamıştır. Bu kombinasyon tedavisinin tendon iyileşmesi üzerine etkilerinin anlaşılması için ileri araştırmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pentoksifilin, alfa tokoferol, E vitamini, aşil tendonu, tendon iyileşmesi
Açıklanamayan infertilitede prolidaz enzim aktivitesi ve oksidatif stresin extrasellüler matriksin yeniden şekillenmesindeki rölü
Açıklanamayan infertilitesi olan kadınların etyolojisinde serum prolidaz aktivitesi ve oksidatif stresin önemli olduğunu özellikle ECM'in yeniden şekillenmesinde rol oynayarak implantasyon aşamasında etkili olduğunu göstermektir. Açıklanamayan infertilitesi olan 90 kadın hasta ve 74 sağlıklı fertil kadından serum örnekleri alındı.Serum TOS (Total Oksidan Kapasite) düzeyi, TAS (Total Antioksidan Kapasite) düzeyi, serum prolidaz aktivitesi ve serum vitamin E düzeyi ELİZA yöntemiyle ölçüldü. Çalışmamızda serum prolidaz aktivitesi, serum TAS düzeyi açıklanamayan infertilitesi olan hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0,013*, p=0,001*). Ayrıca hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile vitamin E arasında çok güçlü pozitif anlamlı korelasyon gözlenirken (r=0,892 , P=0,001), prolidaz enzim aktivitesi ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,265, p=0,049). Açıklanamayan infertil kadın grubunda vitamin E ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,014). Hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile hem oksidatif kapasitenin belirteci olan TOS hem de antioksidatif kapasitenin non-enzimatik belirteci olan vitamin E arasında ki pozitif korelasyon gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızın sonuçları serum prolidaz aktivitesi ve antioksidan kapasitenin açıklanamayan infertilitenin etyolojisi ile anlamlı derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite
Orta şiddette ve ağır akne vulgaris olgularında oksidatif stres, vitamin A, vitamin E düzeyleri ve yaşam kalite indeksi
Akne vulgaris önemli psikolojik morbiditelere yol açan, multifaktöryel, yaygın bir deri hastalığıdır. Son yıllarda inflamatuvar mediyatörlerin neden olduğu oksidatif stresin patogenezdeki rolü üzerinde durulmaktadır. Akne tedavisindeki olumlu etkilerine rağmen A ve E vitaminlerinin patogenezdeki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada aknenin klinik derecesinin yaşam kalitesi üzerindeki etkileri araştırıldı ve oksidatif stres parametreleri ile vitamin A ve E düzeylerinin orta şiddette ve ağır akne patogenezindeki rolleri incelendi.Çalışmamızda 39'u orta şiddette ve 36'sı ağır akneli toplam 75 hastaya Akne Yaşam Kalite Ölçeği (AYKÖ) uygulandı. Biyokimyasal analizler, bu tetkikleri kabul eden 30'u orta şiddette, 30'u ağır akneli toplam 60 hastada ve 30 sağlıklı gönüllüde yapıldı. Serum total oksidan seviyesi (TOS) ve total antioksidan seviyesi (TOS) otomatik kolorimetrik ölçme yöntemi ile; serum vitamin A ve E düzeyleri ise Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografi yöntemi ile belirlendi. Serum TOS düzeyinin serum TAS düzeyine oranı ile oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı.Akneli 75 hastanın AYKÖ skor ortalaması 6.69 olarak bulundu. Bu değer kırılma noktası olarak kabul edilen 9'un altında olduğundan orta şiddette ve ağır aknenin yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemediği sonucuna varıldı. Akneli 60 hastanın serum TAS, TOS ve OSİ değerleri kontrollere göre anlamlı derecede yüksek (p=0.001), serum vitamin A ve E düzeyleri ise anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.001). Serum A vitamini ile TAS düzeyleri arasında anlamlı bir pozitif korelasyon (p=0.01) saptandı. Vitamin A ve E düzeyleri ağır aknede orta şiddetteki akneye göre anlamlı bir şekilde daha da düşüktü (sırasıyla p=0.049, p=0.046). Kadınlarda serum vitamin A ve TAS düzeyleri erkeklere göre daha düşük (sırasıyla p=0.002, p=0.001), serum TOS ve OSİ değerleri ise daha yüksekti (sırasıyla p=0.029, p=0.008).Çalışmamızda aknenin yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemediği gözlenmiş olmakla birlikte, hastalığa spesifik yaşam kalitesi ölçeklerinin rutin uygulamada kullanılması tedavi seçeneklerinin ve önceliklerinin belirlenmesinde yararlı olabilir. Oksidatif stresin artması ve A ve E vitaminlerinin serum düzeylerinin düşüklüğü akne patogenezinde önemli bir rol oynayabilir. Bunun yanında özellikle A vitamininin eksikliği/biyoyararlanımının azalması aknenin daha şiddetli seyretmesine yol açabilir. Oksidatif stres düzeylerinin akne şiddetiyle orantılı bulunmaması nedeniyle akne patogenezinde ve progresyonunda, vitamin A ve E düzeylerindeki düşmenin yanı sıra diğer faktörler de önemli rol oynayabilir. Akne patogenezinin aydınlatılması için daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Abdominal cerrahi sonrası antiadeziv maddelerin etkinliklerinin karşılaştırılması(Deneysel çalışma)
AMAÇ: Antiadeziv maddelerden seprafilm, suprofilm, zeytinyağı ve zeytinyağı+Vit. E'nin etkilerinin karşılaştırılarak kopma kuvvetlerini ölçerek değerlendirmekGEREÇ VE YÖNTEM: 60 adet Sprague-Dawley Albino cinsi erkek ratlar onarlı altı gruba ayrıldılar. Ketamine-HCI'le uyutuldu. İnce-ıslak zımpara (A955RC220) ile çekum-anterioryüz ve sağ batınönduvar paryetalperiton abrazyon uygulandı. 1.Grup:(Sham) sadece segmentler dışarı çıkarıp bakıldı. 2.Grup:(Kontrol)%0,9NaCl intraperitoneal 3cc verildi. 3.Grup:(Sepra) Seprafilm 3x3cm travma alan üzerine ve travmatize batınönduvar arasında olacak şekilde yerleştirildi. 4.Grup:(Supro) Aynı şekilde suprofilm yerleştirildi. 5.Grup:(Z.yağı) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı verildi. 6.Grup:(Zeytinyağı+Vit-E) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı + 20mg vit-E verildi. Post-op 14.gün Ketamine-HCI overdoz ve eter inhalasyonuyla sakrifiye edildi. Beş bölgenin (insizyon yerine, batınönduvar travmatize alanı, omentum?çekuma, omentum diğer organlararası, bağırsaklararası) adezyonları değerlendirildi. Dinamometreyle adezyon kuvveti değerlendirildi. Adezyon alanı 2x3cm eksize edilerek histopatolojik değerlendirme yapıldı.BULGULAR: Adezyon sıklığı:Grup-I'de sadece insizyon yerine (1)%10'unda adezyon oldu, Grup-II'de insizyon yerine (5)%50 batınönduvarına (5)%50, Omentum-çekuma (9)%90, omentum diğer organlara (0)%0, bağırsaklararasında (5)%50 oldu.Grup-III'te batınönduvar ve bağırsaklararası (2)%20, insizyon yerine ve omentum-diğer organlara (0)%0, Omentum-çekum (10)%100. Grup-IV'te İnsizyon yerine ve batın önduvarına (2)%20, omentum-çekuma (6)%60, omentum-diğer organlara (5)%50, bağırsaklararası (0)%0. Grup-V'te İnsizyon yerine (3)%30 batınönduvarına (4)%40, omentum-çekuma (9)%90, omentum-diğer organlararası (4)%40, bağırsaklararası (1)%10 bulundu. Grup-VI'da insizyon yerine (3)%30, batınönduvarına (7)%70, omentum-çekum (8)%80, omentum-diğer organlararası (2)%20, bağırsaklararası adezyon olmadı.Grup-I'de evre-I(0,43Newton) Grup-II'de evre-IV(1,0540N), Grup-III'te evre-II(0,6370N), Grup-IV'te evre-II(0,5230N), Grup-V'te evre-III(0,7620N), Grup-VI'da evre-IV(1,3560N) bulundu. Bu ortalamalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. P=0,001,(p<0. 05). Histopatolojik inceleme: GrupV-VI'da inflamasyonu azalttığı, kollejen yapımı, fibroblastik aktivite ve damar proliferasyonunu artırtığı bulundu.SONUÇ: Adezyonların kopma kuvveti ölçülerek objektif değerlendirme yapılabilir. Suprofilm'de seprafilm gibi antiadeziv olarak etkili ve kullanılabilir. Zeytinyağı ve vit-E'nin ise antiadeziv olarak kullanılması için daha çok çalışma yapılması gerekir. Zeytinyağı ve vit-E antiadeziv olarak değilde, yara iyileşmesi bakımından faydalı görüldü.
L-karnitinin oral mukozada yara iyileşmesi üzerine etkisinin farklı yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, enflamasyonun azaltılması ve ciltte mevcut yaraların iyileştirilmesi için kullanılmakta olan L-karnitinin ağız içi yaraları iyileştirici potansiyelini araştırmaktır. Bu amaçla Wistar albino sıçanların yanak mukozasında çizgisel ve dairesel yara modelleri oluşturulmuştur. Bu çalışmada L-karnitin, doza bağımlı etkilerinin de araştırılması amacıyla 100 mg/kg/gün ve 200 mg/kg/gün dozlar i.p. yolla uygulanmıştır. Yara iyileştirici aktivite sonuçlarının karşılaştırılması amacıyla, standart yara iyileştirici madde olarak E vitamini kullanılmıştır. Kontrol grubuna herhangi bir farmakolojik ajan uygulanmamıştır. Yaraların oluşturulmasını takiben 10 günlük süre sonunda tüm denekler sakrifiye edilerek, yara iyileşmesi biyokimyasal, biyomekanik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Yara kontraksiyonu ile karakterize iyileşme süreci de test edilmiştir. L-karnitinin antienflamatuvar etkisi in vivo deneysel model kullanılarak tespit edilmiştir. Ayrıca, L-karnitinin matriks metalloproteinaz enzimlerinin inhibisyonu üzerine etkileri in vitro olarak analiz edilmiştir. Bu incelemeler sonucunda, 100 mg/kg/gün dozunda uygulanan L-karnitinin mukozadaki yaralarda 10 günde tamamen kapanma sağladığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, L-karnitinin yara iyileşmesini olumlu yönde etkilediği ve yara iyileşmesine hız kazandırabildiği gözlenmiştir. Vücutta sentezlenebilen bir madde olması, yan etkilerinin az olması, temin edilmesinin kolay ve kullanımının pratik olması gibi avantajları olan L-karnitin; ileri çalışmaların yapılması ile gelecekte yara tedavisinde kullanılabilecek bir maddedir.