Adnan Menderes University
Discipline

Emergency Medicine

Adnan Menderes University

330

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 65 yaş ve üstü hastaların değerlendirilmesi

Acil servislerde yaşlı hastaların tanı ve tedavisi zordur. Çünkü yaşlı hastaların genellikle birden fazla sayıda hastalığı vardır ve bu hastalardan alınan anamnezler genellikle doğru değildir, çünkü çoğu hastada demans gelişmiştir ve çoğu hasta kendi kullandığı ilaçları tam olarak bilemez. Bu nedenle acil servislerde yaşlı hastaların tanı ve tedavisi kolay değildir. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran yaşlı hasta profilini çıkarmak bu açıdan önem kazanmaktadır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine 1 Ocak?31 Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların sosyodemografik verileri, tanıları, yatış yapılan servisler ve ölüm oranları geriye dönük olarak hasta dosyalarından kaydedildi. Bütün başvuruların %19,96'sı geriatrik yaş grubundaydı. Bunların %36,68'i yatırılarak tedavi edildi. Genel ölüm oranı %9,84 olurken, yatırılarak tedavi edilen hastalarda %16,56, ayaktan tedavi edilenlerde %6,01 oldu. Acil Servis Gözlem Odası, Dahiliye, Kardiyoloji ve Genel Cerrahi bölümleri en fazla yatış yapılan servisler oldular. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran yaşlı hasta sayısının fazla olması, acil servis ekibinin yaşlı hastalar konusunda bilgi sahibi olmasını zorunlu hale getirmektedir. Genç hastalarda da benzer bir çalışma yapılması, daha sağlıklı bir karşılaştırma olanağını sunacaktır.Anahtar Kelimeler: Geriatrik hasta, acil servis, yatış, ölüm oranı.

Acil servisGeriatriHastaneye yatırma+2
Aykut Akseli
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve yatışı yapılan hastalarda perfüzyon indeksi

Acil Servise Göğüs Ağrısı Şikayeti İle Başvuran Ve Yatışı Yapılan Hastalarda Perfüzyon İndeksi Ölçümü Acil servise başvuran hastalarda vital parametrelerin takibi son derece önemli ve yol göstericidir. Vital bulgular arasında arteriyel tansiyon, nabız, solunum sayısı, vücut sıcaklığı ve pulse oksimetre ölçümü yeralmaktadır. Vital bulgular gibi hastaların genel durumu hakkında ve takibinde perfüzyon indeksi ölçümünün acil hekimine faydalı veriler sunabileceği düşünülmektedir. Bu yöntemler içerisinde de invaziv olmayan yöntemler günlük kullanımda tercih edilmektedir. Perfüzyon indeksi ölçümü de invaziv olmayan yöntemler arasındadır. Perfüzyon indeksi parmağa takılan probdan infrared sinyaller göndererek periferal kanın pulsatil komponentinin pulsatil olmayan komponente oranı olarak hesaplanır. Hastanın kardiyak output'u ve hemodinamisi hakkında bilgi vermektedir. Çalışmamızda acil servise göğüs ağrısı ile başvuran ve yatışı yapılan 18 yaş ve üzeri hastalarda perfüzyon indeksi ölçümü yapılmıştır. Karşılaştırma yapabilmek için sağlıklı gönüllülerde de perfüzyon indeksi ölçümü yapılmıştır. Hasta grubunda ve kontrol grubunda ölçülen perfüzyon indeksi değerlerinin ortalamaları hesaplanmıştır. Çalışmamızda kontrol grubu ile hasta grubu arasında perfüzyon değerleri açısından anlamlı fark saptanmıştır. Analiz sonuçlarına göre kontrol grubunun perfüzyon indeksi ortalaması 5,078 ve hasta grubunun perfüzyon indeksi ortalaması 3,828'dir. Çalışmamızda kontrol grubunun perfüzyon indeksi ölçümlerine göre kritik perfüzyon indeksi değerinin (cutoff değeri) hesaplaması yapılmıştır. Kritik perfüzyon indeksi değeri 3.9 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuca göre perfüzyon indeksi 3.9 değerinin altında olan kişiler düşük perfüzyon indeksine sahip kişiler olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızda akut hastalıklarda ve ciddi hastalıklarda perfüzyon indeksi değerleri kontrol grubuna göre oldukça düşük saptanmıştır. Akut koroner sendrom tanısı alan hastalar troponin değerlerine göre karşılaştırıldığında troponin pozitif ve troponin negatif hastaların perfüzyon indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır. Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda kritik hastaların değerlendirilmesinde perfüzyonun noninvaziv bir göstergesi olarak periferal perfüzyon indeksinin kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Göğüs ağrısı, Acil servis, Perfüzyon indeks, Ciddi hastalıklar

Acil servis-hastaneAğrıGöğüs ağrısı+3
İsmail Murat Ok
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parasetamol intoksikasyonunda renal ve karaciğer hasarını önlemede amifostinin rolü

Parasetamol tüm dünyada pediatrik ve erişkin grupta yaygın bir şekilde kullanılan ağrı kesici ve ateş düşürücü bir ajandır. Kullanım yaygınlığı ile paralel toksik dozda kullanımı da yaygın olup, toksikasyonlarında karaciğer ve böbrek hasarına sebep olabilen morbidite ve mortalite sebebidir. Biz bu çalışmada parasetamol intoksikasyonlarında tedavide etkinliği ispatlanmış ve tüm dünyada kabul gören tedavi algoritması olan N-Asetilsistein ile Kemoterapik ilaçların ve radyoterapinin yan etkilerini azalttığı bilinen ve parasetamol intoksikasyonlarında hali hazırda antidot olarak kullanımı olmayan Amifostin'i deneysel olarak parasetamol intoksikasyonu modeli oluşturarak kıyaslamak istedik. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre parasetamol intoksikasyonunda amifostin ve N-Asetilsistein'in kombine tedavisinin standart tedavi olan N-Asetilsistein'e üstün olduğu görülmüştür. Çalışmamızı destekleyecek gerekli klinik çalışmalar yapıldığı takdirde gelecekte Amifostin ve N-Asetilsistein kombinasyonunun parasetamol intoksikasyonunda daha etkin bir tedavi modeli olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.

AmifostinAnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlar-nonsteroid+7
Fatih Türkmen
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran gastrointestinal sistem (GİS)kanamalı hastalarda GGK,PT-APTT'nin etkinliğinin retrospektif incelenmesi

Üst GİS kanama trietz ligamentinin proksimalinden kaynaklanan ve sıklıkla gastrik, duedonal ülsere bağlı kanamalardır. Ağızdan kan gelmesi, dışkıda kan görülmesi veya dışkı renginde siyahlaşma şikayeti ile başvuran hastalarda üst GİS kanaması dışlanması gereken önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Alt GİS kanama trietz ligamentinin distalinden kaynaklanan kanamalardır. Üst GİS kanamalar gibi alt GİS kanamalarda acil tıpta sık karşılaşılan bir problemdir ve aksi ispat edilmedikçe hayatı tehdit edici bir durumdur. Bu tezde acil servise GİS kanama semptomları ile başvuran ve endoskopik incelemesi yapılan hastalarda bakılan GGK ve PT, APTT, INR değerlerinin etkinliğini retrospektif incelenme ile belirlemeye çalıştık. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine GİS kanama şikayeti ile 1 Ağustos 2012-1 Ağustos 2013 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üzeri 274 hasta (105'i kadın, 169'u erkek) çalışmaya alındı. Hastaların 22'si üst GİS kanama melena+, 19'u üst GİS kanama endoskopi + melena -, 81'i üst GİS kanama endoskopi + melena +, 11'i üst GİS kanama klinik tanı, 23'ü alt GİS kanama, 13'ü crohn – ülseratif kolit ve 105'i GİS kanama olmayan diğer grup hastalardı. Çalışmaya alınan hastalarda GİS kanama saptanan grupta erkek cinsiyet hakim iken GİS kanama olmayan diğer tanı grubunda cinsiyet farkı yoktu. GİS kanama ve yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde hastalar daha çok 70-79 yaş grupları arasındaydı. GGK testinin duyarlılık % 83.91, seçicilik %78.26, PPV %92.30, NPV %61.10 olarak hesaplanmıştır. İstatistiksel olarak incelendiğinde GGK ile GİS kanama arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur(p:<0.05). PT testinin duyarlılığı %19.37, spesifitesi %84.14, PPV %70.45, NPV %34.84 olarak saptanmıştır. PT ve GİS kanama arasındaki ilişki incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.97).APTT nin GİS kanamalarını tespit etmede duyarlılığı %14.19, spesifitesi %89.02, PPV %71.87 ve NPV'i %34.43 olarak bulunmuştur. APTT ve GİS kanama arasındaki ilişki incelendiğinde istatistiksel bir anlamlılık bulunmadı (p=0.30). INR testinin duyarlılığı %26.25, NPV'si %32.95 olarak tespit edilmiştir. INR ve GİS kanama arasındaki ilişki incelendiğinde istatistiksel bir anlamlılık bulunamadı (p=0.83). RT değerinin duyarlılığı %79.61, özgüllüğü %92.30, PPV %96.89, NPV'i %60 olarak tespit edilmiştir. RT testi ve GİS kanama arasındaki ilişki incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hemoglobin değerlerine istatistiksel olarak bakıldığında aradaki fark anlamlı bulunmadı (p=0.13).Trombosit değerlerine istatistiksel olarak bakıldığında aradaki fark anlamlı bulunmadı (p=0.71). Sonuç olarakAcil servislere GİS kanama ile başvuran hastalarda GGK testinin istenmesi GİS kanama tanısını desteklemekte ancak dışlama amacı ile kullanılması uygun gözükmemektedir. Acil servislerde GİS kanama düşünülen hastalarda rutin olarak PT, APTT, INR testinin istenmesi hasta yönetimine katkıda bulunmamaktadır. Bu test değerlerini yükseltecek etmenlerin olduğu hastalarda çalışılması daha uygun gözükmektedir. RT muayenesinin sonuçları endoskopi sonuçlarını desteklemektedir. GİS kanama şüphesi olan tüm hastalara RT muayenesinin yapılması doğru ve acil hekimini tanıya götüren bir yaklaşım olabilmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanama, acil servis, PT, APTT, INR, GGK, RT, Endoskopi

Acil servis-hastaneAcil tıpGastrointestinal hastalıklar+4
Ekim Sağlam Gürmen
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut arter oklüzyonu modelinde perfüzyon indeksi etkinliğinin değerlendirilmesi

Perfüzyon indeksi parmağa takılan probdan infrared sinyaller göndererek periferal kanın pulsatil komponentinin pulsatil olmayan komponente oranı olarak hesaplanır. Hastanın kardiyak output'u, hemodinamik durumu ve periferik perfüzyonu hakkında bilgi vermektedir. Aynı zamanda ucuz, non-invaziv ve yatak başı bir yöntemdir. Bu özellikleri ile pek çok klinik durumda kullanım imkanı vardır ve yeni araştırmalar yapılmaktadır. Arter oklüzyonu gerek aterosklerotik damar hastalıkları gerekse travmalar ve kompartman sendromları gibi dışarıdan bası yapan etmenler ile oluşur ve acil tıp kliniklerinde seyrek olmayan bir başvuru nedeninidir. Çalışmamıza Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine 1 Ocak-1 Mart 2015 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üzeri sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hastaların kayıt edilebilmesi için olgu rapor formu hazırlandı ve geliş TA ve PI değerleri ile değişik oklüzyon durumlarındaki TA ve PI değerleri aşağıda anlatıldığı şekilde bu formlara kaydedildi. Çalışmamıza 68 (%54,40) kadın ve 57 (%45,60) erkek olmak üzere toplam 125 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan gönüllülerin herhangi bir periferik arter damar hastalığının olmadığını ispatlamak için hastaların ABI (Ankle-Brachial Index) değerleri ölçüldü ve ABI>1 olanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda akut arter oklüzyonu modeli oluşturabilmek için ekstremitelerine uygun tansiyon manşonları kullanarak bazal tansiyon değerleri tesbit edildi. Manşon bu bazal tansiyon değerinin 1/3'ü kadar şişirildi ve PI ölçümü yapıldı. Sonra bazal değerin 1/2 değerince şişirildi ve diğer PI ölçümü yapıldı. Son olarak bazal tansiyon değerinin üzerinde olacak şekilde (tam oklüzyon) şişirildi ve ölçüm alındı. Hastalar gelişlerinde ve her bir ölçüm arasında 10 dk dinlendirildiler. Çalışmaya alınan tüm gönüllüler içerisinde ortalama yaş 32, sistolik ortalama arteryal basınç 110 mmhg, diyastolik ortalama arteryal basınç 76 mmhg, ortalama pulse değeri 95, solunum sayısı 23 olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan kadın gönüllülerin yaş ortalaması 30, erkek gönüllülerin yaş ortalaması da 36 olarak saptanmıştır. Böylece kadın ve erkek gönüllüler arasında perfüzyon indeksi ölçümünü etkileyecek büyük bir yaş ortalaması farkı da olmadığı gösterilmiştir. Çalışmaya alınan bütün gönüllüler arasında PIgeliş ortalaması 4,2, PI10.dk ortalaması 3,2, PI20.dk ortalaması 2,5, PI30.dk ortalaması 0,7 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda PI geliş, diğer üç ölçümle, PI10.dk diğer üç ölçümle, PI20.dk diğer üç ölçümle, PI30.dk diğer üç ölçümle karşılaştırılmış ve birbirlerinden istatiktiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde manşon basınçlarının artması ile birlikte perfüzyon indeksi mean değerlerinin azaldığı tesbit edildi. Bu değişimler analiz edildiğinde oluşan farklar istatistiksel olarak anlamlı idi. Oluşturduğumuz modelde PI, azalan perfüzyonu her üç basınç düzeyinde de tespit edebilmiştir. Perfüzyon indeksi ölçümü yatakbaşı kolay uygulanabilir bir yöntem olarak acil kliniklerine başvuran ve arteryal oklüzyondan şüphelenilen hastaların tespiti ve/veya takibi için kullanılabilecek bir yöntem olarak görünmektedir.

Acil servis-hastaneArteryel oklüzif hastalıklarKalp hızı+2
Songül Özkan Güneş
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste takip ve tedavi edilen parasetamol intoksikasyon vakalarının geriye dönük incelenmesi

Parasetamol zehirlenmesi, ilaç alımı vakalarında en sık karşılaşılan etken olması, mortalite ve morbiditesinin yüksek olması nedeni ile acil tıp pratiğindeki önemini korumaktadır. Acil tıp uzmanlarının parasetamol aşırı dozu etkilerini ve hasta yönetimini iyi kavramış olması bu açıdan hayati önem farzetmektedir. Bu çalışma ile parasetamol alımı ile acil servise başvuran ve acil servis bünyesinde takip ve tedavi edilen hastaların dosyaları incelenerek, hastaların demografik özelliklerinin ve dağılımlarının belirlenmesi, klinik bulguları, yoğun bakım ihtiyacı, hastanede kalış süresi, mortalite, mortaliteyi etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışma kapsamında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servise 01/04/2013-01/04/2015 tarihleri arasında ilaç alımı şikayetiyle başvuran veya başka bir sağlık kurumundan sevk edilen ve yatırılarak takip ve tedavi edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, maruz kalma şekli, maruz kaldığı miktar, uygulanan dekontaminasyon, klinikte yattığı süre, yoğun bakım yatışı yapılıp yapılmadığı, uygulanan antidot tedavisi gibi demografik ve klinik değişkenler ile hastaneye başvuru anındaki ve taburculukta bakılan rutin laboratuvar tetkik sonuçları olgu rapor formlarına kaydedildi. Çalışmamıza 34'ü kadın (%77,3) ve 10'u erkek (%22,7) olmak üzere toplamda 44 hasta dahil edildi. hastaların 29 (%65,9)'unun Acil Servis Gözlem Ünitesinde, 15 (%34,1)'inin Acil Yoğun Bakım Ünitesinde takip edildiği tespit edildi. Ortalama parasetamol alım miktarı Acil Gözlem Ünitesinde yatan hastalarda 5351 mg, Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalarda 15013 mg saptandı, iki grup arasında anlamlı farklılık mevcuttu (P:0,000). Ortalama yatış süresi Acil Gözlem Ünitesinde yatan hastalarda 1,55 gün, Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalarda 2,93 gün saptandı, iki grup arasında anlamlı farklılık mevcuttu (P:0,000). Takip edildikleri servise göre ikiye ayrılan hastalar antidot uygulaması açısından karşılaştırıldığında, antidot uygulanma oranı Gözlem Ünitesinde takip edilen hastalarda %41,4 (n:12), yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda %93,3 (n:14) saptandı. İki grup arasında antidot uygulanma oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (P:0,003). Çalışmamızdaki hasta grubunun 26 (%59,1)'sının antidot tedavisi aldığı, 18 (%40,9)'sının ise herhangi bir antidot tedavisi almadığı görüldü. Antidot tedavisi uygulanan hastalar ile uygulanmayan hastalar rutin laboratuvar tetkikleri açısından karşılaştırıldığında antidot tedavisi alan hastalarda çıkış INR değerinin ortalama 1,05 (±0,13), antidot tedavisi almayan grupta ise 1,14 (±0,14) olduğu saptandı. İki grup arasında çıkış INR değerleri açısından anlamlı farklılık mevcuttu (P:0,042). Diğer rutin laboratuvar tetkikleri açısından iki grup arasında bir farklılık saptanmadı. Sonuç olarak parasetamol alımı olan hastalarına acil servis başvurusunda yapılan rutin laboratuvar tetkiklerinin hastanın prognozu hakkında bilgi vermediği görüldü. Hastaların değerlendirilmesinde laboratuvar tetkiklerinden ziyade acil uzmanlarının klinik değerlendirmesinin hastanın prognozu ve yönetimi açısından daha değerli bilgi verdiği görülmüştür.

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+5
Kıvanç Karaman
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten yatırılan travma hastalarında atlanan tanılar

Amaç ve hipotez: Yoğun acil servislerde travma bakımı stabil olmayan hastalarda tıbbi hataları da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızın amacı Türkiye'de 1. seviye travma merkezi olan bir acil serviste travma nedeniyle yatırılan hastalarda atlanan tanıları, nedenlerini, bu atlanan tanılara bağlı oluşan klinik olumsuz durumları tespit edip bunların azaltılması için acil servis çalışanlarına ve denetçilerine önerilerde bulunmaktır. Yöntem: Çalışmada acil servise travma nedeniyle başvuran hastalar acil servis asistan hekimi ve acil servis hekimi gerek gördüğünde konsültan hekim tarafından değerlendirilmiştir. Tespit edilen yaralanmalar olgu formlarına kaydedilmiştir. Hasta yatırıldığı serviste tedavisi tamamlanıp taburcu edildikten sonra dosyası tekrar incelenip olgu formunda belirtilen yaralanmaların dışında ek bir yaralanma tespit edilip edilmediği araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 515 travma nedeniyle acil servise başvurupda hastaneye yatışı yapılan hasta dahil edildi. 515 hastadan 20(%3,9)'sinde atlanan tanı vardı. Atlanan tanıların %65'i kas- iskelet sistemiyle ilgiliydi. Atlanan tanısı olan hastalarda klinik açısından %95'inde yetersiz klinik değerlendirme mevcutken atlanan tanılı olguların %70'inde radyolojik açıdan yapılan görüntülemelerinde radyolojik raporda gecikme veya hatalı raporlama yaşanmış. Sonuç: Hızlı ve güvenilir radyolojik destek alan multidisipliner bir travma ekibinin müdahalesiyle travma hastalarında atlanan tanı oranlarının gerileyeceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil servis, atlanan tanılar, travma.

Acil servis-hastaneAcil tedaviAcil tıp+3
Serhat Örün
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kan üre azotu (BUN)/ kreatinin oranının ve ortalama trombosit hacmi (MPV)'nin üst gastrointestinal sistem (GİS) kanamasında mortalite ve morbidite üzerine etkisinin karşılaştırılması

Üst GiS kanama trietz ligamentinin proksimalinden kaynaklanan ve sıklıkla gastrik, duedonal ülsere bağlı kanamalardır. Ağızdan kan gelmesi, dışkıda kan görülmesi veya dışkı renginde siyahlaşma şikayetiyle başvuran hastalarda üst GiS kanaması, dışlanması gereken önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Bu tezde acil servise GiS kanama semptomları ile başvuran ve endoskopik incelemesi yapılan hastalarda BUN/Kreatinin oranının ve MPV değerinin ve morbidite üzerindeki etkileri karşılaĢtırılacaktır. Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servis'e 1 Ocak 2013 - 1 Ocak 2015 tarihleri arasında üst GIS kanama semptomlarıyla başvuran ve daha sonra endoskopik inceleme yapılan toplam 141 kişi çalışmaya dahil edildi. ÇalıĢmaya alınan hastalarda erkek hastaların sayısı kadınlardan fazlaydı. GiS kanama ve yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde hastalar daha çok 70-80 yaş aralığındaydı. MPV değerinin üst GıS kanama tanılı hastalarda mortalite yada morbiditeyi belirlemede anlamlı olmadığı görüldü. BUN/Cre oranının 30'un üstünde olmasının hem aktif kanama olasılığının saptanmasında hem de mortalite ve morbiditeyi anlamlı arttırdığı saptandı. Sonuç olarak acil servislere GiS kanama semptomlarıyla başvuran ve böbrek yetmezliği olmayan hastalarda geliş BUN/Cre oranının hesaplanmasının takip ve tedavi planında faydalı bir yaklaşım olabileceği görülmektedir.

Gastrointestinal hemorajiHemorajilerKan trombositleri+4
Burçak Kantekin
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Noninvaziv CVP ölçüm yöntemlerinin kıyaslanması

Kritik hastaların değerlendirilmesinde intravasküler volüm durumunun belirlenmesi çok önemlidir. Çalışmamızda ultrasonografik noninvaziv santral venöz basınç ölçüm yöntemlerinden olan internal juguler ven çap, alan ve yükseklik ölçümü; vena cava inferior kollapsibilite ölçümü; triküspid kapak akım hızları ölçümü ve sağ ventrikül çıkım yolu fraksiyonel kısalma ölçüm yöntemlerinin invaziv santral venöz basınç değeri ile kıyaslanması amaçlandı. Hipotez olarak, yatak başı yapılan ölçümlerle elde edilen verilerin invaziv santral venöz basınç değerini yansıtabileceği düşünüldü. Çalışmamız Ocak 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında subklavyen veya internal juguler vene santral venöz katater yerleştirilmiş olan 18 yaş üzeri 81 hasta üzerinde yapıldı. Ultrasonografik olarak internal juguler ven ekspriyum ve inspriyum çapları, alanı ve yüksekliği; vena cava inferior ekspriyum ve inspriyum çapları ve kollapsibilite indeksi; triküspid kapak erken sistolik ve diyastolik akım hızları ve sağ ventrikül çıkım yolu fraksiyonel kısalma miktarı ölçüldü. Her bir yöntem sonucunda bir santral venöz basınç değeri tahmininde bulunuldu. Daha sonra invaziv santral venöz basınç değeri ölçülerek kıyaslama yapıldı. Hastaların 27'si (%33,3) kadın, 54 (%66,7) erkekti. Yaş ortalaması 68,58±13,33 olarak hesaplandı. İnspriyum ve ekspriyumdaki internal juguler ven çapları, ekspriyumdaki vena cava inferior çapı ve internal juguler ven yükseklik ölçümlerinin invaziv santral venöz basınç ile korele olduğu tespit edildi. Kritik hastalarda volüm durumunun değerlendirilmesinde, ultrasonografi ile noninvaziv olarak yapılan internal juguler ven ve vena cava inferior ölçüm yöntemlerinin kullanılabileceğini saptadık.

Kan basıncıKan basıncı monitörleriSantral venöz basınç+3
Yunus Emre Özlüer
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise intihar girişimi ile başvuran hastaların sosyo-demografik özelliklerinin incelenmesi ve beck skorlarının acil serviste kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

İntihar girişimi tarihin her sahnesinde karşımıza çıkan ve günümüzde de varlığını devam ettiren, kişisel bir eylem gibi görünmesine karşın neden ve sonuçlarıyla toplumsal bir eylemdir. Sık karşılaşılan bu eylemin tanı ve takipleri genellikle acil servislerde yapılmakta ve hastaların büyük bir kısmı acil servisten taburcu edilmektedir. Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Acil Servisi' ne 1 Ocak 2015- 1 Ocak 2016 tarihleri arasında intihar girişimi nedeniyle başvuran olguların sosyo-demografik özelliklerinin belirlenmesi ve Beck Skorlarının acil serviste kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı nitelikteki bu prospektif çalışmaya acil servise suisidal girişim ile başvuran 159 kişiden 118'i alınmıştır ve sosyo-demografik veri formu ile birlikte Beck depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve intihar düşüncesi ölçekleri doldurulmuştur. Çalışmamızda intihar girişiminde bulunan bireylerin %39'unun 25-34 yaş grubunda ve %67.8'inin kadın olduğu görülmüştür. İntihar girişiminde bulunan kadınların %63.8'i evli ve %31.3'ü ilkokul mezunu ve %71.3'ü gelir getiren bir işte çalışmamaktadır. %37.4 ile en fazla yaz mevsiminde görülene intihar girişimlerinin büyük çoğunluğu ilaç alımı şeklindedir. İntihar girişiminde bulunan bireylerin aile yapılarına bakıldığında %45.8'i alt gelir düzeyine sahip, %44.1'inin eşi ve çocuklarıyla yaşadığı, %25.4'ünün kendi ailesiyle yaşadığı, %28'inin genel olarak aile ile uyumlu olduğu ancak %25.4'ünün aile ile sürekli çatıştığı görülmüştür. Daha önce psikiyatrik hastalık tanısı aldığı belirtilenlerin oranı % 39'dur ve %7.6'sında ailede de ruhsal hastalık öyküsü olduğu görülmüştür. Çalışmamızda erkeklerin %81.6'sının, kadınların %81.9'unun bir sosyal uğraşı olmadığı ve bu bireylerin %36.4'nün gelecekle ilgili bir planı olmadığı, %37.4'ü alkol ve madde kullanımı olduğu ve kadın hastaların %41.3'ünde, erkek hastaların %50'sinde daha önce suisidal girişim öyküsü bulunduğu görülmüştür. Çalışmaya alınan 76 kişiye (%64.4) taburculuk sonrası poliklinik kontol önerilmiş ve 42 kişiye (%36.6) yatış ya da psikiyatri servisinde yer bulunmadığı durumlarda sevk önerildiği tespit edilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerde bakılan Beck ölçekleri değerlendirildiğinde Beck Depresyon Ölçeği ve Beck İntihar Düşüncesi Ölçeğinin anlamlı sonuçlar verdiği ancak psikiyatri ile konsülte etmeden taburculuk kararı vermede zayıf ilişki olduğu söylenebilir. Günümüzde toplum içerisinde kritik öneme sahip intihar girişimlerinin en aza indirilebilmesi için koruyu ve önleyici yaklaşımlar için projelere gereksinim olduğu görülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriBeck Depresyon Ölçeği+3
Alev Peker Seçim
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste hasta ve hasta yakınlarına göre sağlıkta şiddet

Çalışmamızda acil servisten sağlık hizmeti almış hasta ve hasta yakınlarının bakış tarzı ile sağlıkta şiddetin nedenleri tespit edilmeye çalışılarak,sağlık sisteminin,uygulayıcılarının halkın bakış tarzı ile eleştirilerinide görünür kılabilmek ve gösterebilmek için yapılmış kesitsel bir çalışmadır.Anketler hasta ve hasta yakınlarına verilip doldurmaları rica edilerek bilgileri gizli tutularak gerçekleştirilmiştir.Bu çalışmayla amacımızsağlıkta şiddetin nedenlerini halkın gözü ile değerlendirerek, bu büyük problemin çözümüne katkı sağlamaktır. Çalışmamıza katılanların %45.2 si kadın %54.8 erkekti.Tartışma yaşayanların %50.6sı erkek,%49.4 kadındır.Tartışma yaşayanların %57,8 20-29 yaş arasıydı.Bunu 30-39 yaş arası takip etti.Tartışma yaşayanların%49.4 evliydi.Meslek durumuna göre tartışma yaşayanların çoğunluğu %31.3 ile serbest meslek,%28.4 işsiz,%25.3 ile memurlar oluşturmaktadır.Tartışma yaşayanların %45.8 i asgari ücretliydi.Diğer çoğunluğu ise 1000-2000 tl arası geliri olanlar %27.7 ile oluşturdu. Eğitim düzeyine göre inceleme yaptığımızda tartışma yaşayanların çoğunluğunu üniversite ve yüksek lisans mezunları oluşturdu (%65.1). Sağlıkta şiddetin nedenlerini sorduğumuzda ankete cevap verenlerin çoğunluğu (%60.3) personelin kaba davranmasını neden olarak gösterdi.Bekleme%74,1 ile en sık işaretlenmiş neden olarak gösterildi. Hasta ve yakınlarının sabırsız ve stresli olması %55,3 tedavi memnuniyetsizliği %33, muayenede ihmal %30,2,sağlık çalışanlarının hastalara yeterli ilgi göstermemesi %28,9,muayene önceliğinde adaletsizlik%25,4 olarak değerlendirilmiştir.Sağlık çalışanlarının hastadan çok prosedürle uğraşması %24,9 olarak değerlendirilmiştir.Konsultan hekimin geç gelmesi %24,4'tür.Yardımcı personel yetersizliği %24.4,kötü haber alma%23,6,sağlık kurumunun yetersizliği %19,5. Aciliyeti olmayan taleplerin sağlık çalışanları tarafından reddi %14,5 olarak değerlendirilmiştir. Şiddetin artmasıyla ilgili görüşler alındığında hoşgörü eksikliği %53,8 olarak değerlendirilmiştir. Sağlık politikaları %52,toplumda eğitim ve kültürel sorunlar %43,2,görevini kötüye kullanan sağlık çalışanları %40,4 olarak değerlendirilmiştir. Siyasetçilerin popülist açıklaması %37,8 toplumun hasta haklarını yeterince bilmemesi %37,8 hekim ve sağlık çalışanlarının itibarını zedeleyen yayınlar %36,3 olarak değerlendirilmiştir. Ekonomik sorunlar %34,8 toplumsal beklentilerin artması%33,5,otorite ve hukuk boşluğu %29,7 olarak değerlendirilirken, toplumda inanç ve değerlerde aşınma%20,8 olarak değerlendirilmiştir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+5
Güneri Kuruöz
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Organofosfat ve karbamat içeren insektisid maruziyeti ile acil servise başvuran hastaların serum asetilkolinesteraz düzeyleri ile klinik seyir ve mortaliteleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

AMAÇÇalışmamızın amacı, 1993-2007 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Acil Servisine (AS) organofosfat ve karbamatlı insektisidlere maruz kalarak başvuran hastaların serum asetilkolinesteraz (AChE) düzeyleri ile klinik seyir ve mortaliteleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.YÖNTEMGeriye dönük, kesitsel ve analitik araştırmamızda, DEÜTF ilaç ve zehir danışma merkezi (ZDM) kayıtlarından, 1 Haziran 1993 ile 31 Haziran 2007 tarihleri arasında DEÜTF AS'e başvuran organofosfat ve karbamatlı madde alımlarının protokol numaraları ile hastane arşivinde bulunan dosyalarına ulaşıldı. Olguların demografik özellikleri, alınan insektisid tipleri, zehirlenme nedenleri, klinik belirti ve bulguları, serum AChE düzeyleri, mekanik ventilasyon gereksinimleri, gelişen komplikasyonlar ve sonuç verileri değerlendirildi. Tüm veriler çalışma için hazırlanmış standart bilgi formlarına, daha sonra bir veri tabanı programına kaydedildi. İstatistiksel analizde ki-kare ve t-testi kullanıldı.BULGULARÇalışmaya 108 hasta dahil edildi. Olguların genel yaş ortalaması 34.1±18.6 ve erkek/kadın oranı 1.57 idi. Mekanik ventilasyon uygulanan olguların serum AChE düzeyi ortalamaları, mekanik ventilasyon uygulamasına gerek duyulmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük idi (1103.90 ± 1718.92, 3843.55 ± 3680.44 IU/L, p<0.01, sırasıyla). Komplikasyon gelişen olgularda serum AChE düzeyi ortalaması, komplikasyon gelişmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük bulundu (735.66 ± 985.81, 3589.95 ± 3613.61 IU/L, p<0.01, sırasıyla). Ölen olguların serum AChE düzeyi ortalamaları, ölüm gelişmeyenlerinkine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük idi (637.50 ± 502.55, 3369.46 ± 3562.56 IU/L, p<0.01, sırasıyla).SONUÇOrganofosfat ve karbamatlı insektisidlerle zehirlenmelerde serum AChE düzeyi, mekanik ventilasyon uygulanan, komplikasyon ve ölüm gelişen olgularda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük idi. Organofosfat ve karbamatlı insektisid zehirlenmelerinde, serum AChE düzeyi klinik seyir ve mortaliteyi değerlendirmek için yararlı bir parametre olarak kullanılabilir.ANAHTAR KELİMELEROrganofosfat ve karbamatlı insektisid zehirlenmeleri, asetilkolinesteraz, mortalite.

AsetilkolinesterazKarbamatlı pestisitlerOrganofosfat
Necip Kahraman
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege bölgesinde yedi ildeki 100 hastanede st elevasyonlu miyokard enfarktüsü tedavi yaklaşımları

GİRİŞ ve AMAÇTüm dünyada acil servis başvurularının ve mortalite ve morbiditenin en önemli nedeni akut koroner sendromlardır (AKS). Türkiye'de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümler tüm ölümlerin %47,7'sidir, ölüme neden olan ilk 10 hastalığa bakıldığında iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümler %21,7 ile birinci sıradadır. ST elevasyonlu miyokart enfarktüslü (STEMİ) hasta erken tanınıp tedavi edilmezse mortalite her 30 dakikada artmaktadır. Mortalite ve morbiditeyi azaltmak açısından STEMİ'de erken tedavi önemlidir. Bu çalışmada Ege bölgesi hastanelerinde STEMİ hastalarında uygulanan tedaviler, STEMİ'li hastaların sonuçlandırılması ve bunları etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık.METODÇalışmaya coğrafi olarak Ege bölgesi içinde sayılan İzmir, Manisa, Uşak, Muğla, Afyon, Aydın, Denizli ve Kütahya illeri ve bu illerin ilçelerindeki toplam 110 hastanede çalışan hekimlerin alınması planlandı. Çalışma formunda dolduran kişinin kurumu, uzmanlık alanı, yaşı, cinsiyeti, hastanede yoğun bakım ünitesi varlığı, perkütan koroner girişim yapılıp yapılamadığı, en yakın koroner anjiyografi ünitesine uzaklık, hastaların sonuçlanması (sevk yada yatış) ve uygulanan tedaviler sorgulandı. Hazırlanan çalışma formları çalışmaya alınan kurumlardaki hekimlere ulaştırıldı. Her kuruma acil servis sorumlu hekimi ve uzman konsültan hekim tarafından doldurulması için çalışma formu gönderildi.BULGULARToplam 182 adet çalışma formu dolduruldu. Tüm hastanelerin %69'u ilçelerde ve %31'i il merkezlerinde yer alıyordu. Hastanelerin %45'inde bir yoğun bakım ünitesi vardı. Hastanelerin %18'inde perkutan koroner girişim (PKG) yapılabiliyordu. Beş hastanede (%5) STEMİ'li hastalar için tercih edilen damar açıcı tedavi yöntemi direkt PKG idi. STEMİ'li hastaların %58'i sevk, %35'i yatış ve %7'i duruma göre sevk yada yatış şeklinde sonuçlandırılıyordu. Sevk yapılan kurumlardaki hekimlerin %60'ını pratisyen hekimler ve yatış yapılan kurumlarda ise %70'ini uzman hekimler oluşturuyordu.TARTIŞMAEge bölgesi hastanelerinde STEMİ'de uygulanan damar açıcı tedavi yönteminin büyük oranda fibrinolitik tedavi şeklinde olduğunu tespit ettik. Merkez hastanelerinde, yoğun bakım ünitesi ve konsültan uzman hekim bulunan hastanelerde fibrinolitik tedavi daha fazla uygulanmaktadır. Hastanede PKG yapılabilmesi fibrinolitik tedavi kullanılmasını etkilememektedir.STEMİ'li hastaların sonuçlandırılması da hastane yerleşimi, hastanede yoğun bakım ünitesi ve konsültan uzman hekim olup olmaması ve PKG yapılıp yapılamamasıyla değişmektedir.

Huriye Akay
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran olgularda ağrı şiddeti ile akut koroner sendrom ve elektrokardiyografideki ST segmenti arasındaki ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Göğüs ağrısı (GA) şikayeti acil servislere (AS) başvuruların en sık nedenlerinden birisidir. Göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran olgularda erken müdahale edilmeyi gerektiren akut koroner sendrom (AKS) tanısını koymak her zaman mümkün olmayabilir. Bazı hasta grubunda tanıya gidilmesi için hastaların klinik veya elektokardiyografik (EKG) olarak izlemi gerekmektedir. Literatürde GA şiddeti ile EKG'de bulunan ST segment değişikliklerinin arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma bulunamamıştır. Bu nedenle çalışmamızda, AS'te göğüs ağrısı olan hastaların GA şiddeti ile eşzamanlı EKG'de bulunan ST segmenti değişikliklerinin ilişkisini ve AKS olasılığını ortaya koymak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 15 Mayıs 2006 ile 15 Ağustos 2006 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya AS'e GA şikayeti ile başvuran ardışık onsekiz yaşından büyük hastalar alındı. Çalışmaya katılmayı kabul etmeyen, vital bulguları stabil olmayıp acil müdahale gerektiren, koopere ve oryante olmayan hastalar çalışmadan dışlandı.Hastaların ilk müdahaleleri yapıldıktan sonra, ilk başvuru anındaki ağrı düzeyleri, Nümerik Derecelendirme Ölçeği (NRS) ile sorgulandı ve başvuru ile GA'larının geçtiği andaki EKG'leri alındı. Çalışmaya alınan hastaların geliş ve GA'larının geçtiği anda çekilen EKG'lerinin ST segmentindeki değişiklikler, çalışmada bulunan ancak hasta bakımında bulunmayan bir acil tıp uzmanı tarafından incelendi. EKG'lerde en fazla ST segment değişikliği olan derivasyondaki değişiklik baz alındı ve izometrik çizgiye göre en az 0.5 milimetrelik oynama olması ?ST segmentinde değişiklik? olarak kabul edildi.Hastaların AS'e gelişlerinde, GA'nın şiddetini gösteren geliş NRS skorları ile EKG'deki ST segment değişikliği, AKS olasılığı ve troponin I düzeyleri arasındaki ilişkiler analiz edildi.BULGULAR:Çalışmaya alınan 232 hastanın, 129'u erkek (%55,6) olarak bulundu. Hastaların geliş NRS ortalamaları 5,5 ? 2,8 olarak saptandı. Çalışmadaki erkek ve kadın hastaların geliş NRS ortalamaları arasında (5,6 ? 2,9- 5,4 ? 2,7) istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı ( p=0.693).Acil servise geliş EKG'lerinin ST segmentinde değişiklik olmayan 136 hasta ile ST segmentinde değişiklik olan 96 hastanın NRS ortalaması sırasıyla 5,3(2,8 ve 5,7(2,8 olarak bulundu ( p=0.281).AKS tanısı alan 126 (%54,3) hasta ile AKS tanısı almayan 106 (%45,7) hastanın geliş NRS ortalaması sırasıyla 5,4(2,8 ve 5,5(2,9 olarak saptandı (p=0.853).SONUÇLARÇalışmamızda GA şikayeti ile gelen hastaların, GA şiddetini gösteren NRS ortalamaları ile geliş EKG'lerinin ST segmentinde anormallik olup olmaması ve AKS arasında bir ilişki saptanmadı. Bu nedenle AS'e GA nedeniyle başvuran hastalarda, ağrının şiddetini gösteren NRS skorlarının, AKS tanısı açısından prediktif değerinin olmadığını söyleyebiliriz.Çalışmamıza göre, AS'te hastaların GA siddetini sorgulamaya gerek yoktur.

Acil servisGöğüs ağrısı
Erhan Dedeoğlu
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda karaciğer yaralanmasına bağlı kontrolsüz kanamada, Terlipressin'in sağkalım ve abdominal kanamaya etkinliğinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Kanamalar, travmaya bağlı yaralanması olan hastalarda ölüm ve sakatlığın önemli sebeplerinden birisidir. Buna karşın kontrolsüz hemorajik şok hastalarında en iyi sıvı tedavi yöntemi henüz tartışmalıdır. Karaciğer boyutu ve anatomik lokalizasyonu nedeniyle künt ve penetran travmalarda en sık yaralanan solid organdır. Bu çalışmada sıçanlarda karaciğer yaralanmasına bağlı kontrolsüz kanama tedavisinde, intravenöz bolus Terlipressin ve hemorajik şoka bağlı uygulamasının, kontrollü kristaloid sıvı tedavisiyle karşılaştırıldığında; abdominal kanamaya hemodinamik parametrelere etkisinin değerlendirilmesini amaçladık.GEREÇLER VE YÖNTEM:Çalışma için randomize olarak seçilen, ağırlıkları 250 ± 30 gr arasında değişen, 21 adet erkek Wistar albino ırkı sıçan kullanıldı. Sıçanlara anestezi uygulandıktan sonra standart karaciğer yaralanması için orta hat abdominal insizyon sonrası median ve sol lateral lobların yaklaşık %65'i bisturi insizyonu ile çıkartıldı. Cerrahi işlem sonrası kanama kontrolü için ek cerrahi girişim uygulanmadı, karın cildi sütüre edildi. Karaciğer yaralanmasından sonra sıçanlar her biri 7 sıçandan oluşan 3 gruba ayrıldı; 1. grup kontrol grubuydu ve karaciğer yaralaması sonrası, terlipressin bolus dozuyla aynı miktarda serum fizyolojik (SF) (500 µL) plasebo olarak verildi. Sonrasında ek sıvı veya ilaç uygulanmadı. 2. gruba karaciğer yaralaması sonrası bolus ringer laktat uygulandı, 3. gruba karaciğer yaralaması sonrası bolus Terlipressin (500 µL) uygulandı ve sonrasında 2. ve 3. gruplara ortalama arteriyel kan basıncı (OAB) 40mmHg'nın altına düşmeyecek şekilde ilave ringer laktat (RL) (2ml/kg/dk) verildi. İhtiyaç halinde sıvı uygulaması, sonraki 75 dakika boyunca devam ettirildi. Stabilizasyon periyodu sonunda ve karaciğer yaralanması itibariyle 30. ve 90. dk'larda veya deney sırasında ölen sıçanlardan ölüm anında heparinize enjektörlere arteriyel kan örnekleri alınarak (250 µL) arteriyel kan gazı, laktat düzeyi ve hematokrit düzeyleri ölçüldü. Deney sonunda ringer laktat ve terlipressinin abdominal kanamaya etkisini belirlemek için, peritoneal kavitedeki serbest kan pamuğa emdirilerek tartıldı. Pamuğun tek başına ağırlığından çıkartılarak batın içi kanama miktarı hesaplandı.BULGULAR:Deney gruplarının OAB'ları, kalp hızları (KH), vücut ağırlıkları, kan gazları ve laktat başlangıç değerleri ile çıkarılan karaciğer ağırlıkları arasında fark yoktu. Tüm gruplarda karaciğer yaralanması sonucu OAB'ında başlangıca göre anlamlı azalma saptandı (p<0.001). Terlipressin bolus uygulamasından ortalama 4.57±0.9 dakika sonra OAB'ında %190±23.13'lik artış oluştu. Kan kaybı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında RL grubunda anlamlı şekilde fazlaydı, kontrol grubu ile terlipressin grubu arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (8.11±0.655 mL, 12.76±1.927mL ve 10.50±1.251mL; kontrol grubu ile RL ve terlipressin grupları sırasıyla, p=0.041 ve p=0.117). Deney sonunda kontrol grubunda 5, RL grubunda 6, terlipressin grubunda 2 hayvan kaybedildi, yaşam süreleri (30.dk) sırasıyla 28.6%, 28.6% ve 71.4% idi.SONUÇ:Karaciğer yaralanmasından sonra bolus terlipressin uygulaması, OAB'ında artış oluştururken, kontrol grubuna göre abdominal kanamada artmaya yol açmadan yaşam süresini belirgin şekilde uzatmıştır.ANAHTAR KELİMELER:Terlipressin, travma, karaciğer, kanama

Başak Bayram
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan deneysel femoral arter kanaması modelinde, lokal ?Oksidize Selüloz (Bloodcare®)? toz uygulamasının hemostaz süresine etkisinin değerlendirilmesi

Ratlarda oluşturulan deneysel femoral arter kanaması modelinde, lokal ?Oksidize Selüloz (Bloodcare®)? toz uygulamasının hemostaz süresine etkisinin değerlendirilmesiDr. Özgür DikmeDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı. İnciraltı/İZMİRGİRİŞ VE AMAÇHastane öncesi alanda ve hastanede kanamaların erken tanısı ve kontrolü travma hastalarının tedavisinin düzenlenmesinde kritik adımlardan birisidir. Hemostazın süratle sağlanması kişinin sakatlık ve ölüm oranlarını düşürmek açısından önemlidir. Bu durum özellikle afetler, savaşlar gibi kurban sayısının fazla ama tıbbi kapasitenin kısıtlı olduğu dönemlerde daha da önem kazanır. Bu amaçla kullanılacak hemostatik yöntemler; yaralının kendisi veya bir yardımcı tarafından kolayca kullanılabilen, lokal uygulanabilen, hemen temin edilebilen, etkinliği yüksek ve ucuz yöntemler olmalıdır.Çalışmamızda ratlarda femoral arterin delinmesi ile oluşturulan deneysel kanama modelinde lokal Oksidize Selüloz toz uygulamasının hemostaz süresi üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEMÇalışmamızda, eter anestezisi altındaki 10 adet wistar albino suşu dişi ratın femoral arterlerinde 22 gauge branül ucu ile delik oluşturduk. Kanama alanına, bir gruba sadece standart ağırlıkta bası, diğer gruba ise standart ağırlıkta bası ve Oksidize Selüloz toz birlikte uyguladık. İki grup arasında hemostazın sağlanma süresi açısından fark olup olmadığını araştırdık.BULGULARFemoral arter yaralanması sonrası Oksidize Selüloz toz uygulanan grupta beş rattan iki tanesinde kanama ikinci dakikada, üç tanesinde dördüncü dakikada durdu. Kontrol grubunda dördüncü dakikada bile hiçbir ratta hemostaz sağlanamadı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.004).TARTIŞMA VE SONUÇFemoral arter kanamalı rat modelinde, standart bası ile beraber Oksidize Selüloz toz uygulanması hemostaz süresinde anlamlı bir azalma sağlamıştır.ANAHTAR KELİMELERKanama, Oksidize Selüloz, Hemostaz

Kanama zamanıTravma
Özgür Dikme
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut koroner sendromun hızlı tanısında kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein

Kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP), kalp kası hücresinde bulunur. H-FABP'ın dolaşımda erken dönemde yükselmesi ve hızlı atılımı nedeni ile AMI olan hastaların erken dönemde tanınması ve dışlanmasında kullanılabilir. Çalışmamızda H-FABP değerinin AKS'nin erken dönem tanısındaki değerinin saptanması amaçlandı. H-FABP'ın 3. saat değeri, troponinin 6. saat değeri ile kıyaslanarak duyarlılığı ve özgüllüğü araştırıldı. Böylece AKS şüphesi olan hastaların takibinin üç saate indirilmesi öngörüldü.Acil servise iskemik tipte göğüs ağrısı yada benzeri yakınmalarla başvuran hastalar çalışmaya alındı. Hastaların geliş anında EKG'leri çekildi, CK, CK-MB, troponin I, myoglobin ve yatak başı kantitatif H-FABP değerleri ölçüldü. EKG'si tanısal olanlar STEMI kabul edildi. EKG'si tanısal olmayan hastaların 3. saatte H-FABP ve 6. saatte CK, CK-MB, troponin I, myoglobin, H-FABP değerleri ölçüldü.İskemik tipte göğüs ağrısı ya da benzeri semptomlarla gelen 183 hasta çalışmaya alındı. STEMI ve NSTEMI ortak grubunda, geliş H-FABP değerinin duyarlılığı %80,9 özgüllüğü %19,2, pozitif prediktif değeri %23 ve negatif prediktif değeri %77,1 olarak bulundu. NSTEMI grubunda, üçüncü saat H-FABP değerinin duyarlılığı %46,7 özgüllüğü %80,2, pozitif prediktif değeri %42,4 ve negatif prediktif değeri %82,8 bulundu. NSTEMI grubunda, altıncı saat H-FABP değerinin duyarlılığı %33,3 özgüllüğü %73,9, pozitif prediktif değeri %24,2 ve negatif prediktif değeri %81,5 bulundu.Yaptığımız çalışmada H-FABP, akut koroner sendromların teşhisinde yatak başı hızlı sonuç vermesi açısından avantajlı bir kardiyak belirteç olmakla beraber, duyarlılığı STEMI ve NSTEMI grubu hastalar birlikte değerlendirildiğinde myoglobine üstün görülmektedir. Üçüncü saatte bakılan H-FABP değerinin NPV değeri %82,8 olarak bulunmuş olması bu testin henüz kardiyak izlem sürelerini kısaltacak güvenirlilikte olmadığı ancak umut verici olduğunu göstermektedir.

Önder Limon
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntragastrik hidroklorik asit uygulanan deneysel rat modelinde intravenöz sodyum bikarbonat tedavisinin sağ kalım üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇKaza veya suisidal amaçlı korozif madde zehirlenmeleri ülkemizde ciddi bir mortalite kaynağıdır. Koroziflerden asit içerikli olanlar kısa sürede ciddi sistemik etkilere neden olmaktadır. En önemli sistemik etki metabolik asidozdur. Acil servislerde kısa sürede gelişen ve hayatı tehdit eden metabolik asidoz tablosunun hızlı ve agresif bir şekilde tedavi edilip düzeltilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda ratlarda %18 HCl vererek oluşturduğumuz metabolik asidoz modelinde intravenöz NaHCO3 tedavisinin sağkalım üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEMÇalışmamızda Ketamin, Xylazine anestezisi altındaki 19 adet Wistar albino suşu dişi rat kullanıldı. Toplam beş adet olan Sham grubu ratlarına boyun bölgelerine diseksiyon uygulandıktan sonra özefagusa yerleştirilen branül aracılığı ile % 18HCl solüsyonu verildi. Solüsyon verilmeden önce ve verildikten sonra 20, 40 ve 140. dakikalarda arteriyel kan örnekleri alınıp kan gazları çalışıldı. Asidoz geliştiği görüldü, izlem süresi 150 dakikaya tamamlandı. Diğer ratlarda da benzer işlemler tekrarlandı. Yirminci dakikada kan gazı çalışıldıktan sonra yedi rattan oluşan bir gruba %0,9 NaCl, diğer gruba da NaHCO3 tedavisi intra venöz olarak uygulandı. Kırk ve yüz kırkıncı dakikalarda arteriyel kan örnekleri alınıp kan gazları çalışıldı. İzlem tamamlanmadan ölen ratların ölüm süreleri kaydedildi. Deneyin 150. dakikasında izlem ve çalışmaya son verildi.BULGULAR%18 hidroklorik asit ile metabolik asidoz oluşturulması sonrası sodyum bikarbonat uygulanan grupta beş ratın, kontrol grubunda bir ratın, izlem süresi tamamlanmadan öldüğü tespit edildi. Sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu.TARTIŞMAYaptığımız çalışmada sodyum bikarbonat tedavisi ratların yaşam sürelerini uzatmamış, kontrol grubu ile kıyaslandığında daha fazla sayıda ölüm gerçekleşmiştir.

Hidroklorik asitSodyum bikarbonat
Berrin Kazancı
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi Triyaj Skalası'nın oluşturulması ve uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇAcil tıbbi bakımı bekleyebilecek olanlar ile bekleyemeyecek olanların ayrılması içinyapılan uygulama acil tıbbi triyajdır, kısaca triyaj olarak anılır. Çalışmamızdaoluşturduğumuz triyaj sisteminin (DETS) acil servisimizde uygulanması ileuygulanabilirliğinin değerlendirilmesini amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEMÇalışmamız prospektif, kesitsel tanımlayıcı klinik çalışmadır. Çalışmamıza acilservisimize bir ay süreyle başvuran hastalardan olasılıklı örnekleme yöntemi kullanılarak 558hasta seçildi. Çalışma öncesinde triyaj görevlilerine DETS eğitimi verildi. Başvuran bütünhastalar DETS'e uygun olarak acil servise alındı. Hastalar retrospektif olarak doktortarafından incelendi, kategorilerin uygunluğu değerlendirildi. Doktor sonuçları asıl kategorikabul edildi. Geçerlilik için hastaların hastaneye yatış oranı, acil serviste kalış süresi, bir aylıkhastane içi mortalite ve ek inceleme ihtiyacı incelendi.BULGULARHastalar beş kategoride incelendi. Hasta sayıları Kategori I'de 7 (%1,3), Kategori II'de142 (%26,4), Kategori III'te 167 (%31,1), Kategori IV'te 166 (%30,9), Kategori V'te 55(%10,2) bulundu. İki farklı uygulayıcı grubu arasında değerlendirme yapıldığında ağırlıklıkappa değeri 0,825 bulundu. Aşırı triyaj oranı %15,5 (n=83), düşük triyaj oranı %3,7 (n=20)bulundu. Triyaj görevlilerinin Kategori I ve II'deki hastaları yakalamadaki duyarlılığı %99,3,özgüllüğü %96 bulundu.TARTIŞMAÇalışmamızda DETS'nın uygulanabilirliği ?mükemmel değer? bulundu. DETS'e görehastaneye yatış oranı, acil serviste kalış süresi, bir aylık hastane içi mortalite ve ek incelemeihtiyacı Kategori I ve II de daha yüksekti. DETS'nın erişkin acil servislerde güvenlekullanılabilecek bir triyaj sistemi olduğunu düşünmekteyiz.ANAHTAR KELİMELERTriyaj, güvenirlik, geçerlilik.

GeçerlikTriyaj
Özlem Akıncı
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonda anlık steroid seviyeleri: Olgu-kontrol çalışması

Giriş ve AmaçKortizol, stres anında artan katekolaminlerin sentezinde aktif rol oynayan steroid yapıdabir hormondur. Katekolaminler de kalbin ileti sistemine etki ederek aritmi yaratabilirler.Literatürde, atriyal fibrilasyonun (AF) kardiyovasküler cerrahi sonrasında steroid tedavisiuygulanan hastalarda, kontrol grubuna kıyasla daha az saptandığına dair bir çalışmamevcuttur. Ayrıca literatürde pulse steroid tedavisi uygulanılan dört hastada AF geliştiğibelirtilmiştir.Bu çalışmanın amacı, AF'lu hastalardaki serum kortizol düzeylerinin kontrol grubunagöre farklı olup olmadığının tespit edilmesidir.Gereç ve YöntemÜniversite hastanesi acil servisinde birebir eşleştirilmiş olgu kontrol çalışması olarakyürütülen çalışmaya 138 olgu (69 hasta, 69 kontrol) alındı. AF saptanan 18 yaş ve üstühastaların serum serbest kortizol seviyeleri kontrol grubu ile kıyaslandı.BulgularÇalışmaya alınan 138 hastanın yaş ortalaması 71±12 olup, 82'si (%59.4) kadındı.Serum kortizol seviyeleri ortalaması AF'lu grupta 25.1±20.1 mg/dL, kontrol grubundaise 21.4±14.0 mg/dL olarak tespit edildi (p: 0.214). Serum kortizol düzeylerinin diurnal ritmegöre normal ve yüksek olarak kıyaslandığında gruplar arasında fark bulunamadı (p: 0.609).Serum kortizol seviyeleri ortalaması paroksismal AF'lu grupta 31.4±22.5 mg/dL, kalıcıAF'lu grupta ise 20.7±17.3mg/dL olarak tespit edilirken (p: 0.040) diurnal ritme göre anlamlıfarklılık saptanmadı (p: 0.436).SonuçlarBu çalışma, serum kortizol seviyesinin diurnal ritme göre anormalliğinin AF etyolojisive kalıcılığı üzerine etkisi olmadığını göstersede, paroksismal AF'lularda kortizolortalamalarının yüksek bulunması çalışmanın daha fazla hastayı kapsayacak şekildetekrarlanmasının faydalı olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: atriyal fibrilasyon, kortizol, acil servis

Acil servisAtriyal fibrilasyonHidrokortizon
Aytül Ataç
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise akut atakla başvuran kronik obstruktif akciğer hastalarının optik sinir kılıfı çapı değişikliklerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada hastanemiz acil servisine KOAH akut alevlenme ile başvuran hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçülerek hipoksi ve hiperkarbinin OSKÇ üzerine etkilerinin ve intrakranial basınç değişimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran 56 akut alevlenme dönemindeki KOAH hastası ile 50 sağlıklı ve gönüllü kişinin dahil edildiği 106 kişiyle prospektif olarak gerçekleştirildi. Başvuruda hastaların demografik ve hastalıklarıyla ilişkili özellikleri, baş ağrı varlığı ve özellikleri sorgulanarak kaydedildi. Çalışma grubuna yaşam kalite parametrelerinin değerlendirildiği Kısa Form-36 (SF-36) performans anketi uygulandı. KOAH şiddeti Modifiye Medical Research Council Dispne Skalası'na (mMRC) göre belirlendi. Hastalar ayrıca mMRC 0-1 olanlar hafif, 2-4 olanlar ağır olarak sınıflandırıldı. Hastaların başvuru esnasında ve atak tedavisi sonrası OSKÇ ölçümleri oküler ultrasonografi (USG) yardımıyla güncel literatürde yer aldığı şekilde, her iki gözde lineer prob yardımıyla yapıldı. Hastaların tetkik ve tedavi sürecine araştırmacı tarafından müdahale edilmedi. Araştırma süresince tek yetkili hastayı acil serviste takip eden acil servis hekimiydi. Elde edilen veriler gruplar arasında ve tedavi öncesi-sonrası karşılaştırıldı. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 56 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı açısından hasta grubu ile uyumlu 50 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Çalışmada hasta ve kontrol grupları arasında vücut kitle indeksleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Başvuruda hastaların % 42,9' u (24 kişi) baş ağrısı şikayeti tariflemekteydi. mMRC sınıflamasına göre bakıldığında 10 hastanın (%17,9) mMRC 1, 13 hastanın (% 23,2) mMRC 2, 23 hastanın (% 41,1) mMRC 3 ve 10 hastanın (% 17,9) ise mMRC 4 grubunda olduğu saptandı. SF-36 anket sonuçları hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturdu (p<0.05). Hafif-ağır mMRC grupları arasında SF-36 anket sonuçları değerlendirildiğinde sadece fiziksel fonksiyon parametresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,042). Hastaların OSKÇ değerlendirmelerinde hasta grubunda ortalama OSKÇ sağ ve sol gözde (5,1±0,7, 5,2±0,7 sırasıyla) kontrol grubunda ise (4,7±0,7 , 4,7±0,6 sırasıyla) bulunmuş olup aynı taraf gözlerin gruplar arasındaki farklılıkları istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000, p=0,000 sırasıyla). Tedavi öncesi ve tedavi sonrası sağ ve sol göz OSKÇ' nın istatistiksel olarak anlamlı düzeyinde değişiklik gösterdiği bulundu (p=0,000, p=0,000 sırasıyla). Baş ağrısı olan ve olmayan gruplar arasında OSKÇ ölçümlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hafif-ağır mMRC gruplarında OSKÇ ölçümleri değerlendirildiğinde sol göz OSKÇ değerleri gruplar arasında anlamlı farklılık oluşturdu (p=0,03). Yapılan korelasyon analizinde PaO2 değerlerinin sol göz OSKÇ ölçüm sonuçları ile ilişkili olduğu görülmüştür (r= -0,33 p=0,01) . SONUÇ: Bu çalışmada oküler USG ile OSKÇ ölçümü yapılarak akut alevlenme döneminde KOAH hastalarındaki intrakraniyal basınç artışı gösterilmiştir. Benzer şekilde aynı metod ile KOAH akut alevlenme tedavisi sonrası intrakraniyal basıncın düştüğü tespit edilmiştir. Elde edilen veriler sonucunda parsiyel oksijen basıncı ile OSKÇ değerleri arasında ilişki bulunmuştur. Akut atak ile gelen semptomatik KOAH hastalarında uygulanan tedaviye yanıtın izleminde oküler USG yardımı ile OSKÇ ölçümlerinin kullanımının acil servislerde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH, intrakraniyal basınç, optik sinir kılıf çapı, ultrasonografi

Zeliha Copcuoğlu
Afyon Kocatepe University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise anjioödem ile başvuran hastaların değerlendirilmesi

Amaç: Anjioödem (AÖ) genellikle subkutan dokuda belirginleşen, ayrıca solunum ve gastrointetinal sistem submukozal tabakasında geçici, lokalize ödem ile karakterize bir hastalıktır. AÖ, vücudun herhangi bir yerinde görülse de en çok ekstremiteler, yüz, genital organlar, hava yolların ve gastrointestinal sistemde görülür. AÖ tanısı hızlı bir ön değerlendirme, ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile konulur. Akut atakta morbidite ve olası mortaliteyi azaltmak için, hastaya en erken zamanda müdahele edilmelidir. Çalışmamızda,acil servise AÖ ile başvuran hastaların demografik veri, semptom, bulgu, atak durumları, tetikleyici faktörler, laboratuvar ve radyolojikbulguları, tedavi ve acil serviste sonlanış şeklinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç – Yöntem: Çalışmaya 15.04.2016 ile 30.11.2016 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne 18 yaş üstü AÖ klinik tablosu ile başvuran hastalar dahil edildi. Bu hastaların demografik (yaş, cinsiyet, meslek, acil servise başvuru zamanı) ve klinik özellikleri (ilk atak tarihi, atak sayısı, özgeçmiş, soygeçmiş, başvuru şikayeti, şikayetlerin başlama zamanı, anjioödeme neden olabilecek durumlar, fizik muayene bulguları, pozitif laboratuvar sonuçları, konsültasyon durumu, tedavi, yatış veya taburculuk durumu) hazırlanan form ile değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS V20 programına aktarıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistik, bağımsız iki grubun karşılaştırılmasında Mann Withney U, bağımsız çoklu grupların karşılaştırılmasında Kruskal Wallis ve kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki Kare Testi kullanıldı. p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 46'sı kadın olmak üzere toplam 100 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 41.48 ± 14.097 yıl olarak saptandı. AÖ hastalarının, tüm acil servis başvurularına oranı %0.70 idi. Hastaların %49'u çalışankişilerden oluşmakta idi. Hastaların çoğunlukla (%63) mevsimsel geçiş dönmelerinde (nisan-mayıs ve eylül) acil servise başvurduğu saptandı.%45 hastanın ilk atağını yaşadığı tespit edildi veortalamaatak sayısı 4.06±7.53 olarak saptandı. Atak sayılarının ürtiker eşlik eden, özgeçmişinde atopi ve ürtiker bulunan ve solunum sistemi bulgusu olan hastalarda daha fazla olduğu tespit edildi (p<0.05). Hastaların %93'ünde şişlik şikayeti mevcuttu ve %54 oranında kaşıntı ve kızarıklık eşlik etmekte idi. Ödem en sık periorbital bölge ve dudakta görüldü. Hastaların özgeçmişinde en sık atopi (%31), ürtiker (%22) ve hipertansiyon (%12) tespit edildi. AÖ atağının en sık nedeni ilaç kullanımı (%52) olarak belirlendi. Bunların ensık (%23) nonsteroid antinflamatuar ilaçlar olduğu tespit edildi. %34 hastada atağa neden olabilecek bir neden tespit edilmedi. Hastalarda eozinofili (%12) dışında anormal laboratuar bulgusu saptanmadı. Tüm hastalara antihistaminik ve steroid tedavisi uygulandı. Adrenalin %67 hastaya, TDP ve C1 INH konsantresi ise %3 hastaya uygulandı. %89 hasta dermatoloji kliniği ile konsülte edildi. 73 hasta hospitalize edildi. Mortal bir durumla karşılaşılmadı Sonuç: AÖ ile acil serviste çok sık karşılaşılmasa da hastaların klinikleri hızla kötüleşip ölümcül seyredebilir. Hastaların eş zamanlı değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi hayat kurtarıcı olacaktır. Özellikle acil servis hekimlerinin, AÖ hastalarının anamnez, öz ve soygeçmişiyle ilgili bilgileri derinleştirmesi hastalığın sınıflandırılmasını ve böylece en uygun tedavi yaklaşımının belirlenmesini sağlayabilir. Bunun yanında, AÖ atağına sebep olan ilaç kullanımı, anksiyete gibi faktörlerin tespit edilmesi ve geçiş mevsimlerinde tedbir alınması, hastaların ataklardan korunmasında büyük yarar sağlayabilir.

Ayşe Ertekin
Afyon Kocatepe University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pnömoni hastalarında trombosit değerlerinin prognoz ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Pnömoni acil servis başvurularının ve hastane içi mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Trombositler, konak savunmasında önemli bir rol oynayan inflamatuar hücrelerdir. Literatürde trombosit sayısı ile pnömoni hastalarının klinik sonlanımlarını karşılaştıran kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmanın birincil sonlanım noktası acil serviste pnömoni tanısı konan hastaların trombosit sayısı ile 30 günlük mortalite, komplikasyonlu klinik sonlanım (noninvaziv ve/veya invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı, yoğun bakım ünitesinde takip ve vazopressör tedavi ihtiyacı) arasında ilişki olup olmadığını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Acil servise nefes darlığı ile başvuran ve pnömoni tanısı konulan 18 yaş ve üstü hastaların alındığı ileriye yönelik kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya; 07/02/2017-07/08/2017 tarihleri arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne başvuran başvuran, klinik ve radyolojik olarak pnömoni olarak değerlendirilen ve trombositoz veya trombositopeni ile giden hematolojik problemi olmayan olgular dahil edildi. Hastaların trombosit sayısı ve diğer laboratuvar parametrelere göre komplikasyonlu klinik sonlanım ve 30 günlük sağkalımları incelendi. Anormal trombosit sayısı <100.000/L (trombositopeni), >400.000/L (trombositoz) idi. Ölen ve yaşayan hasta gruplarında ve normal veya anormal trombosit değerlerine sahip hasta gruplarında değerlendirilen parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen yaşları 18-100 arasında değişen 405 hastanın % 58.8'ü (n= 238) erkek, olup yaş ortalaması 75.1±12.7 idi. Hastaların % 27.2'i (n=110) immobil ve % 17.8'i (n=72) bakım evinde yaşamaktaydı. Hastaların 30 günlük sonlanımları incelendiğinde 304'ünün (% 75.1) yatış aldığı, 101'inin (% 24.9) taburcu edildiği, 169'unun (% 41.7) yoğun bakım ihtiyacı bulunduğu ve 118'ünün (% 29.1) öldüğü saptandı. Hastaların % 18.5'inde (n=75) vazopressör, % 24.4'ünde (n=99) noninvaziv meknik ventilasyon, % 25.9'inde (n=105) invaziv mekanik ventilasyon ve % 4'ine (n=16) tüp torakostomi ihtiyacı olduğu saptandı. Başvuru anında hastaların %14.1'inde (n=57) trombositoz izlenirken %4.2'sinde (n=17) trombositopeni vardı. Takipte tekrarlanan tam kan sayımı testlerinde 245 hastanın % 27.7'sinde (n=68) trombositoz, % 10.2'sinde (n=25) trombositopeni gözlendi. Yaşayan hastalarda başvuru anında trombositoz görülme sıklığı %14.2 (n=41) iken ölenlerde %13.5 (n=16) olarak saptandı. Yaşayan hastalarda başvuru anında trombositopeni görülme sıklığı %3.4 (n=10) iken ölenlerde %5 (n=6) olarak bulundu. Takip trombosit değeri ölçülen 76 hasta ölürken takip trombosit değeri bakılmış yaşayan hastalarda trombositoz görülme sıklığı %25.3 (n=48) iken ölenlerde %26.3 (n=20) olarak saptandı. Takip trombosit değeri bakılmış yaşayan hastalarda trombositopeni görülme sıklığı %7.4 (n=14) iken ölenlerde %14.4 (n=11) olarak bulundu. Başvuru anında veya takipte trombositoz veya trombositopeni saptanan hastalarda 30 günlük mortalite arasında fark bulunamadı. Ölen ve yaşayan hastalarda trombosit değer ortalamaları arasında bir fark bulunmadı. Trombosit değerleri ile hastaların demografik özellikleri açısından fark olmamakla birlikte sistolik ve diyastolik kan basınçları trombositopeni saptanan hastalarda trombositoz saptanan ve normal trombosit değerine sahip hastalara göre daha düşük saptandı. Trombositopeni izlenen hastaların invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacının arttığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste pnömoni tanısı konan hastaların trombosit değerleri ile hastane içi ve/veya 30 günlük mortalite arasında ilişki olmadığını olmadığını ortaya koyduk. İzlemde ortaya çıkan trombositopeni hastaların invaziv ve/veya noninvaziv mekanik ventilasyon, vazopressör ve yoğun bakım yatış ihtiyacını öngördürebilir. Anahtar kelimeler: Pnömoni, trombosit, mortalite

Acil servis-hastaneAcil tıpKan trombositleri+5
Raziye Sinem Ceylan
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamizol, Diklofenak Sodyum ve Parasetamol'ün ratlarda deneysel olarak oluşturulan organofosfat zehirlenmesi üzerine etkileri

Organofosfat (OF) bileşikleri ile meydana gelen zehirlenmeden primer olarak asetilkolinesteraz enzim (AChE) inhibisyonu sorumlu tutulur. Bununla birlikte son yapılan çalışmalarda OF zehirlenmesine bağlı toksisitesinin mekanizmasında oksidatif stres ve inflamatuar kaskadın da önemli parametreler olduğu ortaya konmuştur. Bu yüzden de OF zehirlenmesinde antioksidan ve antiinflamatuar etki gösteren ajanların toksisiteyi azaltacağı iddia edilmiştir.Bu çalışmada Parasetamol, Metamizol ve Diklofenak Na'un OF zehirlenmesinde inflamatuar sistem ve oksidatif stres üzerine olan etkilerinin oksidan-antioksidanlar ve biyokimyasal parametreler ile ortaya konması amaçlanmıştır. Bu sayede hem OF zehirlenmesine bağlı inflamatuar sistem ve oksidatif stres üzerinden gelişebilecek olan organ hasarlarını azaltıp azaltmadıkları hem de OF zehirlenmesinde klinik pratikte kullanım endikasyonları ortaya çıktığında deney kapsamında yer alan hangi analjeziğin güvenli bir şekilde tercih edebileceği konusu değerlendirilmiş olacaktır.Ratlar randomize olarak sekizer rattan oluşan beş gruba ayrıldı. Sham grubundaki ratlar hiçbir madde verilmeden deneye dahil edildi. Grup II'deki ratlara İP yoldan Fenthion (0.2 gr/kg) verilerek OF zehirlenmesi oluşturulduktan bir saat sonra İP yoldan tek doz serum fizyolojik (ilaçların verildiği hacimde) uygulandı. Bu gruptaki ratlara hiçbir tedavi uygulanmadı. Grup III'deki ratlara İP yoldan Fenthion (0.2 gr/kg) verilerek OF zehirlenmesi oluşturulduktan bir saat sonra İP yoldan tek doz Metamizol (40 mg/kg) verildi. Grup IV'deki ratlara İP yoldan Fenthion (0.2 gr/kg) verilerek OF zehirlenmesi oluşturulduktan bir saat sonra İP yoldan tek doz Parasetamol (10 mg/kg) verildi. Grup V'deki ratlara İP yoldan Fenthion (0.2 gr/kg) verilerek OF zehirlenmesi oluşturulduktan bir saat sonra İP yoldan tek doz Diklofenak Na (5 mg/kg) verildi. Çalışmanın 24. saatinde serolojik analizler için kan örnekleri alınan ratların sakrafiye edilmesinden hemen sonra kalp, karaciğer, akciğer, böbrek, beyin ve pankreaslarından doku örnekleri alındı.Organofosfat zehirlenmesi sonrası ratlarda MDA, GSH, Seruloplazmin, SOD, GPx, CAT ve TNF-? düzeyleri istatiksel olarak anlamlı bir şekilde artarken; Askorbik Asit, Karoten ve Retinol düzeyleri ise istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır. OF zehirlenmesi sonrası ratlarda, İL-10 düzeylerindeki artış ise istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır.Metamizol; MDA, SOD, GPx düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı derecede azaltan ve Retinol düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artıran en etkin ilaç olarak saptanmıştır. Diklofenak Na; Seruloplazmin, CAT ve TNF-? düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı derecede azaltan ve Askorbik Asit, İL-10 düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artıran en etkin ilaç olarak saptanmıştır. Parasetamol ise; hiçbir parametre üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan ve/veya diğer ilaçlardan daha etkin olan bir etki göstermemiştir. GSH ve Karoten üzerinde her üç ilacın da istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi görülmemiştir.Malondialdehid ve GSH sonuçları doku düzeyinde değerlendirildiğinde uygulanan tedavilerin daha ziyade etkilerini MDA artışını engelleyerek yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Ancak bu etkinin de organa göre değişken olması dikkat çekicidir. Metamizol, MDA aracılı tedavide böbrek, akciğer ve beyin dokusu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan koruyucu etki gösterirken, GSH aracılı tedavide yalnızca beyin dokusu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan koruyucu etki göstermiştir. Parasetamol, MDA aracılı tedavide akciğer ve beyin dokusu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan koruyucu etki gösterirken, GSH aracılı tedavide hiçbir doku üzerinde istatistiksel anlamlılık oluşturan koruyucu etki göstermemiştir. Diklofenak Na, MDA aracılı tedavide karaciğer, akciğer ve beyin dokusu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan koruyucu etki gösterirken, GSH aracılı tedavide böbrek ve akciğer dokusu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olan koruyucu etki göstermiştir.Sonuç olarak, Metamizol oksidatif stres kaynaklı hasarlanmalarda, Diklofenak Na ise inflamatuar kaskada bağlı meydana gelen hasarlanmalarda daha etkindir. OF zehirlenmesi tedavisinde, Metamizol özellikle böbrek, akciğer ve beyin, Diklofenak Na ise karaciğer, böbrek ve akciğer etkileniminin ön planda olduğu hastalarda öncelikle tercih edilmelidir. Ancak bu sonucun bu konuda yapılan ilk çalışma olması nedeni ile ilave ek çalışmalar ile desteklenmesi gereklidir.

AsetaminofenDiklofenakDiklofenak sodyum+5
İsmail Adadıoğlu
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klor gazı inhale ettirilen ratlarda mağnezyum sülfatın etkinliği

Halk arasında çamaşır suyu ve tuz ruhu olarak bilinen sodyum hipoklorit ve hidroklorik asit, geleneksel olarak temizlik amacı ile kullanılırlar. Bu iki sıvının karıştırılması sonucu Cl2 gazı ortaya çıkar. Cl2 gazı endüstride kullanılan okside edici bir ajandır. Bu yüzden mesleki zehirlenmeler ülkemizde de sık karşılaşılabilmektedir. Cl2 gazı zehirlenmeleri acil servise sık başvuru nedenlerinden birisidir. Bu hastaların tedavisinde ana yaklaşım semptomatik ve destekleyici tedavidir. Ortaya çıkan akciğer hasarını azaltmaya yönelik kabul görmüş spesifik bir tedavi yaklaşımı yoktur.Çalışmamızda, Cl2 gazı inhalasyonuna bağlı olarak gelişen zehirlenmelerde oluşan semptomların ve hasarın azaltılmasına ve önlenmesine yönelik olarak Magnezyum Sülfat'ın etkinliğini araştırdık.Ratlar randomize olarak sham grubunda 6, diğer dört grupta 8'er adet olacak şekilde beş gruba ayrıldı. Sham grubundaki ratlar hiçbir madde verilmeden deneye dahil edildi. Cl2 gazı ticari olarak elde edildi. Diğer gruptaki ratlara özel hazırlanmış anestezi odacığında 200 ppm 20 dakika süreyle Cl2 gazı inhale ettirildi. Grup III ve V'deki ratlara 100 mg/kg intraperitoneal Magnezyum Sülfat verildi. Grup II ve IV'deki ratlara aynı miktarda intraperitoneal SF verildi. Grup II ve III'deki ratlar 6 saat boyunca, Grup I, IV ve V'deki ratlar 24 saat boyunca takip edildi bu sürede ratların oral alımlarına izin verildi. 6. ve 24. saatin sonunda steril ortamda cerrahi işleme geçildi. Sakrafiye edilen her rattan 4 cc kan alındı ve akciğer dokuları doku düzeyinde biyokimyasal inceleme için çıkarıldı.Klor gazı zehirlenmesi sonrası ratlarda kanda MDA, GSH, Askorbik Asit, TNF-? ve İL-10, dokuda MDA ve GSH çalışıldı. MDA düzeyleri Grup II'de anlamsız, diğer gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olarak arttı. GSH düzeyleri Grup II'de istatistiksel anlamlı diğer gruplarda anlamsız olarak arttı, bu da oksidatif strese adaptif cevaba bağlandı. Askorbik Asit düzeyine tedavinin anlamlı bir etkisi görülmedi. Akciğer dokusu üzerinde tedavinin MDA ve GSH üzerine anlamlı bir etkisi görülmedi. Tedavinin oksidasyona erken dönemde daha fazla yanıt verdiği görüldü. Tedavinin inflamatuar süreçte İL-10 üzerine Grup II'de istatistiksel anlamsız diğer gruplarda anlamlı etkileri görüldü. Tedavinin TNF-? üzerinden istatistiksel olarak inlamasyona anlamlı bir etkisi görülmedi. Tedavinin inflamasyona geç dönemde daha fazla olumlu etkisi olabileceği görüldü.Sonuç olarak, Magnezyum Sülfat'ın Cl2 gazı maruziyeti sonrasında oksidatif stres açısından erken dönemde, inflamatuar yanıt açısından geç dönemde tedavide istatistiksel anlam taşımasa da olumlu etkileri olabileceğini görüldü.Anahtar Sözcükler: Klor gazı, Magnezyum Sülfat , Rat

AntioksidanlarKlorMagnezyum+7
Kamil Tünay
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut inme hastalarında prognozu ve maliyeti etkileyen faktörlerin retrospektif analizi

Amaç: Nörolojik hastalıklar içinde en sık görülen hastalık grubu inmedir. Acil serviste inmeli hasta değerlendirilirken ayırıcı tanı dikkatle gözden geçirilmeli ve inme nedenine göre ivedi olarak tedavi başlanmalıdır. Bu çalışmada inme şikayeti ile acil servise gelen hastaların tanı, tedavi ve takip süreçlerine ve maliyete etki eden faktörlerin ortaya konması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine inme nedeni ile başvuran ve dosya kayıtlarına ulaşılabilen 308 hastanın retrospektif olarak dosya kayıtlarının incelenmesi ile gerçekleştirildi.Bu çalışmada iskemik ve hemorajik inmelerin yaş, cinsiyet, alışkanlıklar, önceki inme öyküsü, nörolojik muayene bulguları, semptom süresi, acil servise geliş şekilleri, acil servise geldikleri mesai saatleri, acil serviste yapılan tetkikler, istenen konsültasyon sayısı, konsültasyon istenen bölümler, hastaların yattıkları servis, acil serviste kalış süreleri, yatış sonrasında serviste yapılan EKO, Doppler USG ve MRG tetkikleri, yatış süresi, maliyet, ölüm oranı, taburculuk oranı, tedaviyi red eden hasta oranı ve mortaliteye etki eden faktörleri karşılaştırıldı.Bulgular: Acil servise başvuran hastaların %1'ini inme şikayeti ile başvuran hastalar oluşturmakta idi. Hastaların %51,9'u erkek ve %48,1'i kadındı. İnmeli hastaların %63,6'sı 61 yaş üstü grupta idi ve genç inme (40 yaş altı) %6,2 idi. Acile en sık geliş şikayetinin %31,1 oranı ile tek taraflı kas güçsüzlüğü olduğu saptandı. Ambulans kullanım oranı %14,9 oranı ile düşük bulundu ve %45,1 hastanın 3 saatin altında bir sürede acil servise geldiği tespit edildi. Hastaların %84,1'inde GKS 14-15 idi. TOAST sınıflamasına göre en sık görülen iskemik inme alt grubu kardiyoemboliktir. İnmeli hastalardaki ölüm oranı %9,4 olarak bulundu. İnme grupları arasında platalet hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık olmadığı tespit edildi. Hemorajik inme grubunda GKS ve SPO2 ortalamalarının istatistiksel olarak daha düşük olduğu tespit edildi. Aynı zamanda maliyet ve ölüm oranlarının da hemorajik inmelilerde diğer gruplardan daha yüksek olduğu saptandı.Sonuç: İnmeli hastaların büyük bir çoğunluğu acil servise erken dönemde ancak kendi imkânları ile gelmektedirler. İnme sonrası ölüm en sık hemorajik inmelerde ve genellikle de servis ve yoğun bakım takipleri sırasında meydana gelmektedir. Tüm bu nedenlerle hastalara yönelik erken ve etkin bir tedavi sağlama bakımdan sorumluk hekimlere aittir. Ancak hastaların kendi imkanları ile acil servise ulaşmaları yerine acil sağlık sistemini kullanmaya teşvik edilmeleri de son derece önemlidir. Bu konuda topluma yönelik eğitimler yapılması faydalı olacaktır.

MaliyetMortalitePrognoz+3
Gülşen Çığşar
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Afyon Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer Uygulama Ve Araştırma Hastanesinde afet planı eğitim çalışması

Afetler son yıllarda sayıca artarak tüm insanlık üzerinde olumsuz etkiler bırakmaya devam etmiştir. Afete yanıt sistematize edilerek, afetin vereceği zararın en aza indirilmesi için tüm dünyada çalışmalar hızla devam etmektedir.HOYS belli kurallar çerçevesinde olan kolay, herkesce anlaşılabilen ve tüm hastanelere uyarlanabilen bir sistem olarak kabul görmüştür. HOYS dahilinde yapılan HAP da ülkemize uyarlanarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde afet riski açısından depremler, su baskınları, trafik kazaları ilk sıralardadır. Ülke genelinde planlama yapılırken özellikle bu tür afetlere geniş yer verilmelidir. Afyonkarahisar İli için yapılan risk analizinde sırasıyla trafik kazaları, su baskınları ve depremler en yüksek risklerdir. Kurumumuz için de yapılması gereken HAP bu konulara odaklanmalıdır.2006 yılında Ersel ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada hastanelerin %20'sinin risk analizi yaptığı görülmüştür. Oysa ki HAP yapılırken risk analizine göre öncelikler belirlenmeli ve sistem en yüksek riskden düşük riske doğru hazırlanmalıdr.Yaptığımız tezde HAP oluşturulmasına yönelik eğitim çalışması yapılmış, eğitim öncesi ve sonrası anketlerle bilgi düzeyi değerlendirilmiştir. HAP eğitiminden bir buçuk yıl sonra tekrar aynı anket uygulanarak bilgilerin kalıcı olup olmadığı değerlendirilmiştir.Eğitim sonunda üniversite ve yüksekokul mezunlarının daha başarılı olduğu ancak tekrar edilmeyen bilgilerin unutulduğu saptanmıştır. Eğitim ve tatbikatların yapılıp, düzenli tekrarlanması, kurumun afet planını tam uygulayabilmesi için şarttır. Aynı zamanda göreve yeni başlayan hastane personeli için de tekrarlamak şarttır.Sonuç olarak HAP yapılması belli aralıklarla güncellenmesi ve tatbikatlarla personelin benimsemesini sağlanması gereklidir.

Afet hazırlığıAfet yönetimiAfet yönetmelikleri+3
L. Özlem Özaslantaş
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde Propolis'in etkinliğinin araştırılması

KÜNT TORAKS TRAVMASI İLE İZOLE BİLATERAL AKCİĞER KONTÜZYONU OLUŞTURULAN DENEYSEL RAT MODELİNDE PROPOLİS'İN ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASIGİRİŞ: Acil servise başvuran travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 mortal seyreder (11).Propolisi, bal arıları kovanda oluşan çatlak ve yarıkların kapatılması, giriş deliğinin küçültülmesi, yavru yetiştirmek üzere hazırlanan petek hücrelerinin cilalanması,kovanda öldürülen yabancı böceklerin kokuşmasının engellenmesi, kovanıniçinin sıcak tutulması ve mikrobiyal kontaminasyonun önlenmesi, antiseptik yararlarıile de koloniyi hastalıklardan koruması gibi pek çok amaçla kullanmaktadır (85,86).Propolisin temel komponentlerinin flavonoidler olduğu tespit edilmiştir (91).Serbest radikal temizleme özelliklerinden dolayı antioksidandırlar ve lipid peroksidasyonunu inhibe ederler (92).Araştırmalarda en çok kullanılan propolisin etanolik ekstraktının antibakteriyel, antifungal, antiviral, anti-inflammatuvar, lokal-anestetik, antioksidan, immünostimülatör ve sitostatik etki gösterdiği belirlenmiştir. Günümüze kadar, Türk propolisinin antibakteriyel, antifungal, antioksidan,antikarsinojenik, yara iyileştirici gibi bazı biyolojik aktiviteleri incelenmiştir (89).Çalışmamızda, akciğer kontüzyonunda propolis kullanımının akciğerde oluşan kontüzyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEMLER:Çalışmada 61 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı.Sham ve kontrol grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.5 joule olarak belirlendi. Propolis grubuna künt toraks travması uygulandıktan sonra 1, 2 ve 3. gün ip 300 mg/kg EPE verildi. Kontüzyon grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0.,1, 2 ve 3.günlerde kan gazları, dokuda miyeloperoksidaz, katalaz; akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme sonuçları ve yaş / kuru akciğer ağırlıkları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 7 (%11) ratta mortalite gelişti.pH değerinin Sh grubunda, 2. ve 3. gün PP grubuna göre düşük olduğu gözlendive istatistiksel fark vardı (p<0,05). pH değerinin 1.gün KT grubunda, 2.gün KT grubu ve 1.,2., ve 3.gün PP grubuna göre; ve 3.gün KT grubunda, 2. ve 3.gün PP grubuna göre düşük olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,05).PaO2değerleri K grubunda, diğer gruplara göre istatistiksel olarak fark yoktu(p>0,05). PO2 değeri 3.gün PP grubunda, Sh grubu ve KT grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0,05).PaCO2değerinin Sh grubunda, 3.gün KT grubuna göre düşük, 2. ve 3.günPP grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05). 2.ve 3.gün KT grubunda, 2.ve 3.gün PP grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,05).MPO değeri; KT ve PP grubunda tüm günlerde Sh ve K grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05). 1. ve 3.gün KT grubunda, PP gruplarına göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05).CAT değeri; 0.,1.,2 ve 3. gün KT grubu ve 1.and 3. gün PP grubunda, Sh ve K grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel fark vardı (p<0,05). CAT değeri; 2.gün PP grubu ile Sh grubu arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05).1.,2 ve 3. gün KT grubunda CAT değeri, 2. ve 3. gün PP grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiki olarak fark vardı (p<0,05).Yaş / kuru akciğer ağırlık oranı, KT grubunda, Sh ve K gruplarına göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05). Yaş / kuru akciğer ağırlık oranı PP grubu ileSh ve K grupları arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05). 3.gün KT grubunda, 2 ve 3. gün PP grubunagöre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05).Patoloji Skoru ve lökosit infiltrasyon skoru; 0.,1.,2. ve 3. gün KT grubu ve 1.,2. ve 3. gün PP grubunda, Sh ve K grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05).Patoloji Skoru; KT gruplarında, 3.gün PP grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarakta fark vardı (p<0,05). Lökosit infiltrasyon skorunda, 3.gün PP grubu ile Sh ve K grubu arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05). 1.,2. ve 3. gün KT grubunda 3.gün PP grubuna göre yüksek olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak fark vardı (p<0,05).SONUÇ:Çalışmamız hazırladığımız düzenek ile ratlarda izole akciğer kontuzyonu oluşturulabileceğini göstererek bundan sonra akciğer kontüzyonu üzerine yapılacak çalışmalara örnek deneysel model oluşturmuştur. Ayrıca künt travmayla izole akciğer kontüzyonu oluşturulan ratlarda propolis kullanımının akciğerde oluşan kontüzyon şiddetini azalttığını, inflamatuvar reaksiyonu en aza indirdiğini ve koruyucu etkileri olabileceğini göstermiştir.

AkciğerKontüzyonlarPropolis+2
Talip Çevik
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spontan intrakraniyal kanamalı hastalarda beyin tomografisinde optik sinir kılıf çapı ölçümünün prognozu öngörmede etkinliği

Giriş ve Amaç: BBT görüntülerinde optik sinir kılıf çapı ölçümü; invaziv olmayan bir yöntem olması ve ek bir işlem gerektirmeden mevcut BBT görüntülerinden ölçülebilmesi sebebiyle acil serviste hastaların prognozunu göstermede kullanışlı bir tanı aracı olabilir. Bu hipotezi test edebilmek için planladığımız bu çalışmada intrakranial kanaması olan hastalarda optik sinir kılıf çapının BBT'den yapılan ölçümlerinin mortaliteyi öngörüp görmediği ve prognozla ile ilişkisi olup olmadığının değerlendirilmesi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Acil Servisine son dört yılda başvuran (01.01.2014-01.01.2018) ve bilgisayarlı beyin tomografisi ile non-travmatik intrakraniyal kanama tanısı konan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Optik sinir kılıf çapı ölçümleri, radyoloji hekimlerince hasta bilgilerine kör olarak, PACS sistemi kullanılarak yapıldı. Çalışma ekibince hasta dosyaları incelenerek hastaların demografik bilgileri, hastanede yatış süreleri, yattıkları servisler, aldıkları tedaviler, cerrahi yapılıp yapılmadığı ve mortaliteleri belirlendi. Optik sinir kılıf çapı ile kanama lokasyonu ve prognostik faktörlerin ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 142 hastada BBT'de en sık tespit edilen kanama tipi SAK'dı (N:83, %58,5). Sistolik ve diyastolik kan basıncı yüksek olan, GKS düşük olan, saturasyonu düşük olan hastaların ölümle sonlanımı arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Tek taraflı kanamalara göre bilateral kanamalarda OSKÇ'larının artmış olduğu belirlendi. SAK'lı hastalarda tüm ölçümlerin daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastalara uygulanan spesifik tedaviler ile OSKÇ ölçümleri karşılaştırıldığında cerrahi müdahaleler uygulanan hastalarda (operasyon ve/veya girişimsel tedavi) OSKÇ'larının daha geniş olduğu görüldü (p<0.001 ve p=0.001). Cerrahi müdahale gereksinimi açısından, sağ gözde OSKÇ>5,05 için duyarlılık %55,9 ve seçicilik % 67,5 olarak belirlendi (AUC 0,672; %95 GA 0,583-0,762) Sol gözde OSKÇ>5,05 için duyarlılık %61 ve seçicilik % 64 olarak AUC: 0,668 (%95 GA: 0,579-0,757). Kanama ile ilişkili ölüm olasılığı için sağ gözde OSKÇ>5,15 için duyarlılık %55,7 ve seçicilik % 72,8 olarak belirlendi (AUC 0,667; %95 GA 0,577-0,756) Sol gözde OSKÇ>5,05 için duyarlılık %60,7 ve seçicilik % 70,4 olarak AUC: 0,652 (%95 GA: 0,559-0,744). Sonuç: Kanamanın lokasyonu ile OSKÇ ölçümleri karşılaştırıldığında bilateral kanamalarda ve kanama tiplerinden SAK'da OSKÇ'larının daha geniş olduğu belirlendi. Acil servis sonlanımı değerlendirildiğinde ölen ve yoğun bakım/servise yatan hastalarda, hastaneye yatırıldıktan sonra ölen hastalarda, cerrahi/girişimsel tedavi ihtiyacı olan hastalarda anlamlı olarak OSKÇ geniş olarak ölçülmüştür. Buna karşılık bu ölçümlerin cerrahi müdahale gereksinimi, ölüm ve yoğun bakım ihtiyacını öngörmede kullanılması için duyarlılığı düşüktür. Bu nedenle hastaların prognozunun değerlendirilmesinde BBT'de OSKÇ tek başına yeterli bir kriter değildir. Anahtar Kelimeler: spontan kafa içi kanama, optik sinir kılıf çapı, Bilgisayarlı beyin tomografisi, subaraknoid kanama, intrakraniyal hematom

BeyinHematomaHemorajiler+5
İbrahim Bilgin
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Angiotensin Dönüştürücü Enzim Düzeyinin Akut Pulmoner Emboli Tanısını Belirlemedeki Değerinin Araştırılması

Giriş ve amaç: Pulmoner emboli (PE); tanı koyma araçlarındaki ilerlemelere karşınhalen tanı ve tedavideki gecikmelerden ötürü morbititesi ve mortalitesi yüksek olan birhastalıktır. Angiotensin dönüştürücü enzim (ACE) ise; pulmoner vasküler alanda üretilen vepek çok akciğer rahatsızlığında değişik düzeylerde bulunan bir dipeptidazdır. Çalışmamızdaacil servise başvuran hastalar içinde ACE düzeyinin PE'yi tanıyıp tanıyamayacağını, tedaviyöntemini belirleyip belirleyemeyceğini ve prognozu hakkında bilgi verip veremeyeceğiniaraştırdık.Gereç ve Yöntem: Acil servise başvuran ve çalışma algoritmasına göre PE düşünülentüm olgulardan ACE düzeyi için kan alındı. Ek olarak kontrol grubunu oluşturan sağlıklıgönüllülerden de kontrol kan örneği alındı. Çalışma protokolündeki tanısal testler sonucuhastalar PE (+) yada PE (-) olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grupta ve kontrol grubunda ACEdüzeyi bakıldı ve karşılaştırmalar yapıldı.Bulgular: Çalışmamıza alınan toplam 67 olgunun 34'ü kadındı. 28/67 (%42) olgu PE(+) grubu oluşturdu (19 kadın, %68). PE (+) hastalarla PE (-) hastaların ACE düzeyleriarasında anlamlı farklılık bulunamadı (p=0.894). PE (+) grup ile kontrol grubu arasında ve PE(-) grup ile kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı (sırasıyla, p=0.040 ve p=0.017). PE (+)grupta cinsiyetler arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (%68 kadın,p=0.034). Çalışmamızda yer alan kadın ve erkek olgular arasında ACE düzeyi ortalamasıbakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.306). PE (+) kadın olgularınACE düzeyi ortalamasının, PE (+) erkek olguların ACE düzeyi ortalamasından istatistikselolarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p=0.046). PE (+) hastalarda fibrinolitik tedavialan ve almayan olguların ACE düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıkbulunamadı (p=0.834). PE (+) hastalarda majör klinik olay geçiren, hastanede ölen ya datedavi sonrası taburcu olan olguların ACE düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlıfarklılık bulunamadı (p=0.511).Sonuç: ACE her ne kadar PE (+) grupta, sağlıklı bireylere göre anlamlı yüksek bulunsada; acil servisde PE öntanılı olgular içinde PE tanısı alan hastaları seçememekte, tedaviyönelimlerini belirleyememekte ve prognozu öngörememektedir.Anahtar Sözcükler: Pulmoner Emboli, Anjiotensin Dönüştürücü Enzim, Acil Servis.

Engin Deniz Arslan
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut karın ağrısı ile acil servise başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda ağrı şiddeti ile klinik seyir arasındaki ilişkinin incelenmesi

ÖZETAkut karın ağrısı ile acil servise başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda ağrışiddeti ile klinik seyir arasındaki ilişkinin incelenmesiDr. Yahya Kemal ÖZENGiriş: Dünya nüfusunun her geçen yıl yaşlanması ve her geçen gün AcilServis'te (AS) bakım verilen yaşlı hasta nüfusunun artması bu yaş grubunda dahafazla klinik çalışmanın yapılmasını gerektirmektedir.AS'e akut karın ağrısı ile başvuran yaşlı hastalarda klinik değerlendirme yaşlameydana gelen fizyolojik ve patolojik değişiklikler nedeni ile oldukça zordur.Amaç: AS'e akut karın ağrısı şikâyeti ile başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda,hastanın hekime tarif ettiği ağrı şiddetinin, hastanın klinik seyri hakkında hekimeöngörü sağlayıp sağlamayacağını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bir yıl boyunca Dokuz Eylül Hastanesi AS'ne başvuran,şikâyetiklinik sorgulamasında akut karın ağrısı olduğu düşünülen ağrıyıdeğerlendirme yeteneği sağlam 65 yaş ve üzerinde ki hastalarda çalışma yapıldı. Buhastaların ağrıları Vizüel Analog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Hastaların yaşlarıcinsiyetleri, yaşam şekilleri, sağlık güvenceleri, ağrı süreleri, ağrı bölgeleri ve ağrıkarakterleri, hekimin hasta hakkındaki görüşleri ve hastalıklarının bir aylık klinikseyirleri veri olarak toplandı. Altmış beş yaş ve üstü akut karın ağrısı şikâyeti olanhastalarda tarif edilen ağrı şiddetinin yaş, cinsiyet, yaşam çevresi, Diabetes Mellitus(DM) hastalığı, sürekli ağrı kesici kullanımından etkilenip etkilenmediği, hastalarınhastaneye yatıp yatmamasını, ameliyat olup olmamasını, ölüm oranını artırıpartırmamasını etkileyip etkilemediği araştırıldı. Tüm analizler %95 güven aralığındayapıldı ve p değeri <0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Araştırmanın yapıldığı 01.03.2005-28.02.2006 tarihleri arasındaAS'e 65 yaş üzeri 8705 hasta başvurdu. Bu hastalardan çalışmaya alma kriterlerineuyan 77 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 45'i (%58.4) kadın olup, tamamınınsağlık güvencesi vardı. Hastaların 67'si (%87) birinci derece akrabası ileyaşamaktaydı.Hastaların 45'inin (%58.4) ağrılarının başlamasından sonraki ilk 24 saattebaşvurduğu ve 70'inin (%90.4) AS'e başvuru anında karın ağrısının olduğu görüldü.Ayrıca hastaların 37'sinin (%48.1) ağrılarını yaygın tarif ettikleri gözlendi.Ağrı şiddetinin yaş, cinsiyet, yaşam çevresi, DM, sürekli ağrı kesici kullanımındanetkilenmediği, yaşlı hastalarda tarif edilen ağrının şiddeti ile hastanın hastaneyeyatması, ameliyat olması, mortalitesi arasında anlamlı bir ilişkinin bulunmadığısaptandı (p>0.05).Sonuç: Akut karın ağrısı şikâyeti ile AS'e başvuran 65 yaş ve üstü hastalardahastanın tarif ettiği ağrının şiddeti hekime hastanın klinik seyri hakkında ön görüsağlamaz. Bu yaş grubundaki hastaların ağrılarının şiddetini VAS kullanılarak tarifetmeleri; hastaların yaşlarından, cinsiyetlerinden, sürekli ağrı kesici ve antiinflamatuarilaç kullanmalarından, DM'lu olmalarından, yaşam çevrelerinden etkilenmez.Anahtar kelimeler: Akut karın ağrısı, prognoz, vizüel analog skala, yaşlılık

Yahya Kemal Özen
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kontrastlı bilgisayarlı tomografi çekimi sonrası neutrophil gelatinase-associated lipocalinin erken dönem böbrek yetmezliği tanısındaki etkisi

ÖZET GİRİŞ ve AMAÇ: Akut böbrek yetmezliği (ABY), böbrek fonksiyonlarının en az %50 kaybolması sonucu, serum kreatinin (SKr) değerinin en erken 24 saatte yükselmesi, metabolizma son ürününün vücuttan uzaklaştırılamaması, su ve elektrolit dengesinin aksaması olarak tanımlanır. Radyokontrast maddeler nefrotoksik ABY'nin önemli nedenleri arasındadır. Neutrophil gelatinase-associated lipocalin (NGAL) akut böbrek hasarının erken dönem tanısında kullanılmaya başlanan yeni bir biyobelirteçtir. Çalışmamızın amacı, NGAL ile, erken dönemde, kontrast madde nefropatisi (KMN) tanısını koyabilmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya AKÜ Etik Kurulu onayı alındıktan sonra başlandı. Acil servise herhangi bir nedenle başvuran ve kontrastlı bilgisayarlı tomografi çekilen 60 gönüllü hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan, kontrast madde verilmeden hemen önce (0.saat) ve verildikten sonra 4. ve 24. saatte periferik damar yolundan SKr ve kan üre nitrojeni (BUN) için düz laboratuar tüpüne ve NGAL için EDTA'lı hemogram tüpüne birer cc kan örneği alındı. Kontrastlı tomografi çekimi için iohexal (omnipaque 300) 1,5 mL /kg periferik venöz yoldan verildi. SKr ve BUN seviyesi ölçümü laboratuarda yapılırken, NGAL düzeyi, temin edilen kitlerle hasta başında ölçüldü. BULGULAR: Çalışmamızda, kontrast madde verilişinin 4.saatinde ölçülen NGAL değerinin anlamlı şekilde yükseldiği (p<0.05), kreatinin değerlerinde ise anlamlı bir değişiklik olmadığı görüldü (p>0.05). Yaşa göre NGAL değerlerine bakıldığında 60 yaş üzeri hastalarda anlamlı yükselme tespit edildi (p<0.05). SKr değerinde ise anlamlı bir değişiklik olmadı (p>0.05). BUN değerlerinin de anlamlı olarak yükseldiği tespit edildi (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda, acil servislerde kontrastlı tomografi çekilen hastalarda gelişebilecek kontrast madde nefropatisinin, erken dönemde tespit edilmesinde NGAL'in, kreatininden daha anlamlı sonuçlar verdiğini tespit ettik. Yapılacak daha ileri çalışmalarda, NGAL erken dönem kontrast madde nefropatisi tanısını koymada kreatininin yerini alabilir.

Yeşim İşler
Afyon Kocatepe University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste travma ile başvuran olgularda kan alkol düzeyi ile travma skorları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Travma, genç nüfus için en önemli ölüm nedenlerindendir. Bu çalışmadaki amacımız, acil servise travma nedeniyle başvuran hastalarda gelişteki kan alkol düzeyleri (KAD) ile travma şiddeti, hastaneye yatış ve operasyon gereksinimleri, acil servis ve hastanede yatış süreleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereçler ve yöntem : Çalışmaya travma nedeniyle acil servise başvuran 18 yaş üzeri hastalar alındı. KAD 100 mg/dl altında olan hastalar normal, 100mg/dl üzerinde olanlar hastalar toksik olarak değerlendirildi. Travma puanlaması olarak Abbreviated Injury Severity Score (AIS), Injury Severity Score (ISS) ve Revised Trauma Score (RTS) kullanıldı. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, vital bulguları, acil serviste kalış süreleri, hastanede yatış ve operasyon gereksinimleri ile KAD arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 2755 hastadan 2367 (%85.9) hastada künt yaralanma, 388 (%14.1) hastada penetran yaralanma bulundu. Erkek ve genç hastalar, kadınlar ve yaşlı hastalara göre daha yüksek KAD'ne sahiptiler (p=0.000). Künt travmalarda KAD, penetran travmalarda KAD göre daha yüksek bulundu (p=0.000). Baş (p=0.155), boyun(p=0.453), toraks (p=0.742), batın (p=0.098), pelvis (p=0.230) ve ekstremite (p=0.079) travmalarının şiddeti ve RTS (p=0.127) ile KAD arasında bir ilişki bulunmamıştır. ISS 25'in altında olan minor yaralanmalı hastaların KAD, 25'in üzerinde olan major yaralanmalı hastaların KAD'ne göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.000). KAD ile hastaneye yatış oranı (p=0.793), hastanede yatış süresi ve operasyon ihtiyacı arasında bir ilişki saptanamamıştır (p=0.618, p=0.145). KAD yüksek bulunan hastalar acil serviste daha kısa süre kalmıştır (p=0.023). Sonuç: Alkol alımı, travma için önemli bir faktörü iken meydana gelen travmanın şiddeti, hastaneye yatış oranı, hastanede kalış süresi ve operasyon ihtiyacını arttırmadığı, KAD yüksek olan hastaların acil serviste daha kısa süre kaldıkları bulunmuştur.

Serhat Akay
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Heparinize ratlarda oluşturulan deneysel femoral arter kanama modelinde, lokal 'Microporous Polysaccharide Hemosphere (TraumaDex)' toz uygulamasının hemostaz süresine etkisi

GİRİŞ ve AMAÇTravma vakalarında, kontrol edilemeyen kanamalar, hastane öncesi dönemde başta gelen ölüm nedenidir ve yaralanma sonrası etkin kanama kontrolü, mortalite ve morbiditeyi ciddi oranda azaltabilir. Efektif kanama kontrolü, savaşlar, afetler gibi yaralı sayısının fazla, medikal gücün sınırlı olduğu ortamlarda ve özellikle kanama eğilimini arttıran heparin gibi medikal tedavi alan hastalarda önemli bir problem oluşturur. Bu çalışmada, microporous polysaccharide hemosphere'in (MPH) heparinize ratlarda hemostaz süresine etkisini araştırmayı amaçladık.MATERYAL VE METODÇalışmamızda, 10 adet wistar albino suşu dişi ratı heparinize ettikten sonra femoral arterlerinde 22 gauge branül ucu ile delik oluşturduk. Kanama alanına, bir grupta sadece standart ağırlıkta bası, diğer gruba ise standart ağırlıkta bası ve MPH'ı (TraumaDEX®) birlikte uyguladık. İki grup arasında kanama zamanı açısından fark olup olmadığını araştırdık.BULGULARMPH uygulanan grupta beş rattan dördünde kanama 60.sn'de, bir tanesinde 90.sn' de durdu. Kontrol grubunda hiçbir ratta 90.sn'de bile hemostaz sağlanamadı. İki grup arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=.001).TARTIŞMA VE SONUÇFemoral arter kanamalı heparinize rat modelinde, standart bası ile beraber MPH uygulanılması hemostaz süresinde anlamlı bir azalma sağlamıştır.

Aslı Aydınoğlu
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parasetamol toksisitesi ile karaciğer hasarı oluşturulan ratlarda caffeic acid Phenethyl Ester'in tedavi edici etkisi

Bu çalışmanın amacı parasetamol zehirlenmesine bağlı meydana gelen karaciğer hasarı üzerine Caffeic Acid Phenethyl Ester (CAPE)'nin tedavi edici etkisinin olup olmadığını belirlemek ve CAPE'nin rutin olarak kullanılan N-acetylcysteine (NAC) tedavisine olan etkisini biyokimyasal ve histopatolojik olarak araştırmaktır.Çalışmamızda toplam 54 adet Wistar Albino tipi rat; sham gurubunda 6, diğer altı gurupta 8'er adet olacak şekilde 7 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda deney 24. saatte sonlandırıldı. Sham grubundaki ratlarda parasetamol toksikasyon oluşturulmadı ve herhangi bir tedavi verilmedi. Grup II'de sadece CAPE, 50 µmol/kg (50 µmol CAPE 2 ml %70 etil alkol içinde eritildi) dozunda hemen intramusküler olarak uygulandı. Grup III'de sadece NAC, ilki 140 mg/kg dozunda, sonrasında 4 saat arayla 70 mg/kg dozunda toplam 6 doz halinde intraperitoneal olarak uygulandı. Grup IV'te 1gr/kg dozunda parasetamol oral yolla verilerek zehirlenme oluşturulduktan yarım saat sonra CAPE miktarı kadar (2 ml/kg) %70 etil alkol ve NAC dozu kadar da serum fizyolojik uygulandı. Grup V'te toksikasyon oluşturulduktan yarım saat sonra CAPE ve NAC dozu kadar da serum fizyolojik verildi. Grup VI'da toksikasyon oluşturulduktan, yarım saat sonra NAC ve CAPE miktarı kadar (2 ml/kg) %70 etil alkol verildi. Grup VII'de toksikasyon oluşturulduktan yarım saat sonra CAPE ve NAC verildi. Tüm gruplardan 24 saat sonra alınan kan örneklerinde; Alanin Amino Transferaz (ALT), Aspartat Amino Transferaz (AST), Redükte Glutatyon (GSH), Malondialdehid (MDA), Süperoksit Dismutaz (SOD), Glutatyon Peroksidaz (GPX), Katalaz, Karoten, Vitamin C, Retinol ve Seruloplazmin düzeyleri ölçüldü. Ayrıca alınan doku örneklerinde GSH ve MDA düzeyleri ölçüldü ve histopatolojik incelemeler yapıldı.İlk üç grup kendi arasında, son dört grup ise kendi arasında karşılaştırıldı. CAPE ve NAC ile tedavi edilen grupta; zehirlenme grubunda, artan karaciğer fonksiyon testlerinin (AST, ALT) ve MDA değerlerinin anlamlı şekilde azaldığı (p<0.05), azalan GSH değerlerinin ise daha da azaldığı tespit edildi. Doku düzeyinde yapılan değerlendirmelerde de CAPE ve NAC ile tedavi edilen grupta; anlamlı olarak azalan GSH düzeylerinde artış ve artan MDA düzeylerinde azalma saptandı (p<0.05). Zehirlenme grubunda, SOD ve GPx değerlerinin artmış olduğu saptandı (p<0.05) ve SOD değerlerinin CAPE ve NAC tedavisiyle değişmediği, GPx değerlerinin ise daha da artmış olduğu tespit edildi (p>0.05). CAPE ve NAC ile tedavi edilen grupta, zehirlenme grubunda azalmış olan Katalaz, Karoten, Retinol, Vitamin C değerlerinin anlamlı olmayan bir şekilde artmış olduğu saptandı (p>0.05). Kan Seruloplazmin değerleri zehirlenme grubunda anlamlı şekilde artmış olarak saptandı (p<0.05), verilen CAPE ve NAC tedavisiyle anlamlı olmasa da değerlerde düşüşler belirlendi (p>0.05). Yapılan histopatolojik incelemede CAPE ve NAC tedavi gruplarında, zehirlenme grubunda ortaya çıkan patolojik değişiklerinin belirgin olarak azaldığı gözlendi (p<0.05). Tüm tedavi grupları (CAPE, NAC, CAPE+NAC) arasında biyokimyasal parametreler ve histopatolojik bulgular açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak; Parasetamol toksisitesi sonucu meydana gelen karaciğer hasarına karşı CAPE'nin tedavi edici etkisinin olduğu biyokimyasal ve histopatolojik olarak gösterildi. Ancak klasik tedavide kullanılan NAC'a karşı bir üstünlüğünün olmadığı, kombine tedavide de ciddi bir üstünlüğünün olmadığı belirlendi. Bununla beraber bu tedavi yönteminin kesin etkinliğini gösterebilmek için farklı dozlarda ve sürelerde CAPE tedavisinin uygulandığı başka çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: Antioksidan, Caffeic Acid Phenethyl Ester, Karaciğer Hasarı, N-acetylcysteine, Parasetamol Toksisitesi

Egemen Küçük
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ndeki araştırma görevlisi tıp doktorlarının temel yaşam desteği bilgi düzeyleri ve bunu etkileyen faktörler

m. ÖZET Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesindeki (DEÜH) Araştırma Görevlisi Tıp Doktorlarının Temel Yaşam Desteği (TYD) Bilgi Düzeyleri ve Bnnu Etkileyen Faktörler Dr. Serkan ŞENER Dokuz Eylül Üniversitesi Acil Tıp AD, İZMİR Amaç: Çalışmamızda üniversite hastanesindeki araştırma görevlisi hekimlerin TYD bilgi düzeyleri ve bunu etkileyen faktörleri saptamayı amaçladık. Yöntem: Aralık 2002 ile Şubat 2003 arasında DEÜH'de görevli 300 hekim çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hekimlere demografik bilgilerini, TYD bilgi seviyelerini etkileyebileceği düşünülen verileri ve 15 adet bilgi sorusunu içeren veri toplama formu doldurtuldu. Her sorunun değeri bir puan kabul edildi. Hekimlerin basan düzeylerinin tayininde kabul edilebilir performans seviyesi [acceptable level of performance (ALP)] tekniği kullanıldı. Formlardan elde edilen veriler Statistical Package for Social Sciences (SPSS) for Windows, Version 11.0 programına kaydedilip Pearson x2 ve tek yönlü ANOVA testleriyle analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 176'sı erkek, 124'ü kadın; beşinde acil tıp AD olan 18 farklı üniversiteden mezun ve 33 farklı anabilim dalında görevli 300 hekimin ortalama yaşlan 27,4±0,3 bulundu. Doğru cevap ortalaması, erkeklerde 8,77±0,20, kadınlarda 9,30±0,23 toplamdaysa 8,99+0,15 bulundu. ALP değeri 8,76 tespit edilip buna göre dokuz ve üzerinde soruyu doğru cevaplayan hekimler başarılı, sekiz ve altındakilerse başansız sayıldılar. Tüm hekimlerin sadece % 54,7'si (n=164) başarılı bulundu. Sonuç: DEÜH' deki hekimlerin TYD basan düzeyleri göstermiştir ki, halen Türkiye'deki tıp fakültelerinde uygulanmakta olan TYD eğitimleri yeterli olsa bile hekimlerin çalıştıkları kurumlar tarafından mezuniyet sonrası eğitimlerinin yetersiz ve/veya az sıklıkta verilmesi TYD bilgilerini yetersiz kılmaktadır. Hekimlere mezuniyet öncesi ve sonrası TYD eğitimleri daha sık aralıklarla tekrarlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Temel yaşam desteği, kardiyopulmoner serebral resüsitasyon, araştırma görevlisi 6

Serkan Şener
Dokuz Eylül University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servis travma hastalarında travma şiddetinin peritravmatik stres ölçeği özelinde değerlendirilmesi

Bu çalışma, acil servise başvuran travma hastalarında travma şiddeti ile peritravmatik dissosiyatif tepkiler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Travma şiddeti Injury Severity Score (ISS) ile, dissosiyatif yanıt düzeyi ise Peritraumatic Dissociative Experiences Questionnaire (PDEQ) ile ölçülmüş; veriler tanımlayıcı, karşılaştırmalı, korelasyon ve regresyon analizleri yoluyla değerlendirilmiştir. Araştırmaya Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne travma nedeniyle başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 37,47 ± 14,95 yıl olup, %64'ü erkektir. Ortalama ISS skoru 7, PDEQ skoru ise 16 olarak saptanmıştır. Travma şiddeti arttıkça dissosiyatif tepkilerde anlamlı bir artış gözlenmiş, ISS değeri yüksek bireylerde PDEQ ≥20 olasılığı anlamlı düzeyde artmıştır (OR = 3,44; p = 0,004). ROC analizine göre ISS için AUC değeri 0,677 olarak bulunmuş, en iyi ayırıcı eşik değeri ISS = 10 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyet değişkeni dissosiyatif etkilenim açısından anlamlı bulunmuş, kadınlarda PDEQ skorları daha yüksek saptanmıştır. Çoklu regresyon analizinde ISS ve cinsiyet bağımsız parametre olarak öne çıkarken, yaşın etkisi anlamlı bulunmamıştır. AIS dağılımı ekstremite ve yüz bölgelerinde yoğunlaşmakta olup, baş-boyun travmalarında belirgin sayıda orta-yüksek şiddette yaralanma tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kadın cinsiyette travma şiddeti arttıkça stres düzeyi artmaktadır. Yaş ise stres düzeyini etkilememektedir. Yalnızca fiziksel travma şiddetinin değil, bireysel ve psikososyal değişkenlerin de peritravmatik dissosiyasyonun gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Acil servis ortamında travma sonrası psikolojik etkilenimi erken dönemde belirlemeye yönelik değerlendirmelerin yapılması, bütüncül sağlık hizmeti sunumu açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Dissosiyasyon; Travma Şiddeti; ISS Skoru; PDEQ; Acil Servis

Stres bozuklukları-travmatikÇoklu travma
Hasan Pakır
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Büyüme çizgisi kırıklarının tanısında nokta bakım ultrasonografinin doğruluğunun değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasının amacı, acil servise travma nedeni ile başvuran ve fizik muayenesinde büyüme çizgisi kırığı şüphesi olan pediatrik hastalarda, kırıklarının tanısı ve kırık özelliklerinin tanımlanmasında Point of Care Ultrasound (POCUS)'un etkinliğini direk grafi (XR) ile karşılaştırılarak ortaya koymaktır. Prospektif olarak yapılan bu tez çalışmasına acil servise travma nedeniyle başvuran, hayati tehlikesi olmayan, klinik bulguları stabil olan, fizik muayenede büyüme çizgisi kırık şüphesi olan 0-18 yaş arasındaki çocuk hastalar alındı. Hastaları değerlendiren ilk hekim POCUS muayenesi yaptı, ikinci hekim XR görüntülerini yorumladı. XR ve POCUS görüntülerinde kırık varlığı, fizise uzanımı, ekleme uzanımı açılanma, basamaklanma, kırık tipi, çıkık ve Salter-Harris (SH) sınıflaması değerlendirildi. POCUS'un XR'a göre doğruluğunu değerlendirmek için ROC (Receiver operating characteristic) analizi ve Kappa (κ) değeri kullanıldı. κ büyüklüğüne göre uyumluluk derecelendirildi. κ değerinin 0.75'ten büyük olması mükemmel uyum; 0.75-0.40 arası orta uyum; 0.40'ın altında olması ise zayıf uyum olarak kabul edildi. Çalışmaya 117 hasta alındı. Bu hastaların 85'inde kırık saptandı. XR ile karşılaştırıldığında POCUS'un kırığı saptamada sensitivitesi %97, spesifitesi %94, fizis kırığını saptamada sensitivitesi %94, spesifitesi %96, ekleme uzanan kırığı saptamada sensitivitesi %60, spesifitesi %71 bulundu. Açılanma, basamaklanma ve komşu kemik kırığı için sensitivite %100 olarak hesaplandı. POCUS'un XR'a göre kırıkların tiplendirilmesinde kappa değeri 0.881; çıkıkların tespit edilmesinde 0.742 bulundu. XR'da tespit edilen fizis kırıklarının 8'i (%50) SH tip II, 3'ü (%19) SH tip III, 5'i (%31) SH IV idi. SH sınıflamasında POCUS'un XR'a göre kappa değeri 0.682 bulundu. POCUS ile hastaların 30'unda (%26) dokuda hematom ve 5'inde (%4) hemartroz saptandı. Çocuklarda travmaya bağlı kemik kırıklarının görüntülenmesinde, fizise uzanan kırıkların saptanmasında POCUS'un duyarlılığı yüksektir. Aynı zamanda POCUS ile yumuşak doku yaralanmaları görüntülenebilir. Buna karşılık kırığın eklem içine uzanımında, çıkıkların tespit edilmesinde ve SH sınıflamasında XR ile POCUS arasında orta düzeyde uyum vardır. Anahtar Kelimeler: Fizis, kırık, çocuklar, direkt grafi, POCUS

Onur Gürkan
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste kullanılan sedasyon ajanlarının optik sinir kılıf çapı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışma, acil serviste sedasyon amacıyla kullanılan propofol ve ketaminin intrakraniyal basınç (İKB) üzerindeki etkilerini, oküler ultrasonografi (USG) ile optik sinir kılıf çapını (OSKÇ) değerlendirerek karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Prospektif olarak tasarlanan bu tez çalışmasına, 1 Kasım 2023 - 31 Mayıs 2025 tarihleri arasında acil servise başvuran ve sedasyon uygulanan 18 yaşından büyük oküler hastalık ve intrakraniyal patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Sedasyon öncesi (SÖ) ve sedasyon sonrası (SS) kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlendirildi. Oküler USG ile SÖ ve SS 5. dk'da her iki göz için OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 31'ine (%46) sedasyon ajanı olarak ketamin, 37'sine (%54) propofol verildi. Ketaminin SÖ OSKÇ değeri sağ gözde 3,86±0,53 mm, sol gözde 3,89±0,49 mm, SS sağda 3,86±0,56 mm, solda 3,86±0,55 mm olarak ölçüldü. Propofolün SÖ OSKÇ değeri sağda 4,26±0,40 mm, solda 4,30±0,43 mm, SS sağda 4,16±0,44 mm, solda 4,16±0,47 mm olarak ölçüldü. Ketamin sedasyonu sonrası OSKÇ'de anlamlı bir değişim gözlenmedi (P>0,05). Propofol sedasyonu sonrası OSKÇ değerlerinde istatistiksel anlamda bir azalma gözlendi (P<0,05). Ketamin uygulanan hastaların sedasyon sonrası vital bulgularında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmadı (p>0,05). Propofol uygulanan hastalarda ise sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlerinde sedasyon sonrası düşme tespit edildi (p<0,05). Ketamin, OSKÇ ve vital bulgular üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmadığından hemodinamik açıdan unstabil ve/veya İKB artış şüphesi olan hastalarda güvenle kullanılabilir. Propofol ise OSKÇ üzerinde orta düzeyde, vital bulgular üzerinde ise büyük düzeyde azaltıcı etki göstermektedir. İKB artış şüphesi olan ve/veya hemodinamik açıdan unstabil olmayan hastalarda kullanılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Ketamin, propofol, intrakraniyal basınç, optik sinir kılıf çapı, ultrasonografi

Songül Çolak
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmada tüm vücut bilgisayarlı tomografi taramasının tanısal yararı

Amaç: Bu çalışmanın amacı, tüm vücut bilgisayarlı tomografinin (TVBTT) travma hastalarında tanısal etkinliğini belirlemek, görüntüleme endikasyonlarının uygunluğunu analiz etmek ve bu verilerin hastane sonlanımları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Ayrıca TVBTT'nin gereksiz kullanım oranını ve klinik karar süreçlerine katkısını irdelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Bu retrospektif tanımlayıcı çalışma, Ocak 2024 – Temmuz 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir eğitim ve araştırma hastanesinin acil servisine başvuran ve TVBTT uygulanan 531 erişkin travma hastasını kapsamaktadır. Hastalar, travma mekanizması (yüksek vs. düşük enerjili), BT endikasyonu varlığı, radyolojik bulgu durumu, laboratuvar verileri (WBC, laktat), vital bulgular ve hastane sonlanımı (YBÜ yatışı, entübasyon, mortalite) açısından değerlendirilmiştir. BT sonuçları pozitif/negatif olarak sınıflandırılmış; çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile BT pozitifliğini öngören faktörler belirlenmiştir. Tanısal verimlilik, endikasyon uygunluğu ve sonlanım ilişkileri istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır (p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir). Bulgular: Değerlendirilen 531 hastanın 296'sında (%55,7) en az bir pozitif BT bulgusu saptanmıştır. Yüksek enerjili travma geçiren 288 hastanın 224'ünde (%77,8), düşük enerjili travmalı 243 hastanın ise yalnızca 68'inde (%28) BT pozitifliği izlenmiştir (p<0.001). Endikasyon kriterleri dışında BT uygulanan 192 hastanın 113'ünde (%58,9) herhangi bir patoloji saptanmamıştır. Pozitif BT grubunda toraks travması (%27,9), kafa travması (%19,0), batın içi organ yaralanması (%17,5) ve vertebra kırığı (%13,4) en sık saptanan VII bulgulardır. BT ile saptanan "sessiz yaralanmalar" 122 hastada izlenmiş ve bunların 47'sinde (%38,5) tedavi stratejisi değiştirilmiştir. Lojistik regresyon analizinde yaş (OR: 1.030; p=0.001), laktat düzeyi (OR: 2.939; p=0.040) ve WBC (OR: 1.080; p=0.021), pozitif BT ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Pozitif BT grubunda YBÜ yatışı (%24,3) ve hastane içi mortalite oranı (%5,1), negatif gruba göre anlamlı olarak daha yüksektir (p<0.05). Sonuç: TVBTT, travma hastalarında özellikle yüksek enerjili mekanizmaya sahip olgularda yüksek tanısal doğrulukla kritik yaralanmaları ortaya koymakta ve klinik karar süreçlerini anlamlı şekilde yönlendirmektedir. Ancak, çalışmada endikasyon dışı TVBTT oranının %36,1 düzeyinde olması ve bu hastaların çoğunda pozitif bulgu saptanmaması, gereksiz radyasyon yükü ve kontrast kaynaklı riskler açısından dikkate değerdir. Klinik muayene, travma mekanizması ve biyobelirteçlerin birlikte değerlendirilmesi ile geliştirilecek seçici BT algoritmaları sayesinde tanısal etkinlik artırılabilir, kaynak israfı ve hasta maruziyeti azaltılabilir. Bu bağlamda, ATLS, ACS-TQIP ve REACT-2 gibi kılavuzlara uygun, çok parametreli, algoritmik görüntüleme protokollerinin klinik pratiğe entegrasyonu önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Travma, Tüm vücut BT, WBCT, Multitravma, Travma Görüntüleme, Travma Laktat, Yaralanma Dağılım, Acil Servis Travma Görüntüleme.

Acil tıp servisleriBeyin yaralanmalarıBilgisayarlı tomografi+7
Zeynep Selin Murat
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste şok hastalarında radial arter kan gazı alımında ultrasonografi kılavuzluğu ile geleneksel yaklaşımın karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Acil serviste, hastaların değerlendirilmesi ve tedavisinin yönlendirilmesinde arteriyel kan gazı analizi temel başvuru tetkikleri arasında yer alır. Arter kan gazı alma işlemi özellikle hipotansif hastalarda zor olabilmektedir. Biz bu çalışmada, acil servise başvuran tüm şok hastalarında radial arterden kan gazı alımında US (ultrason) kılavuzluğu ile geleneksel (palpasyon) yöntemi karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma tek merkezli prospektif, randomize olarak planlandı. Acil servise herhangi bir sebeple başvuran ya da ambulans ile tarafından getirilen şok hastaları çalışmaya alındı. Hastaları tedavi eden hekimin arter kan gazı isteminde, araştırmacı hekim tarafından hastalardan radial arterden kan gazı alındı. İşlem öncesi ultrasonografi (USG) grubu ve palpasyon (non-USG) grubu olarak randomizasyon yapıldı. Gruplar arası yaş, cinsiyet, şok tipi, vital bulgular, girişim başarısı, girişim süresi, kurtarıcı yöntem kullanımı ve hastanın sonlanımı karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya şok tanısı konulan 106 hasta dahil edildi. Bu hastalardan 2'si onam alınamadığı, 4'ü verileri eksik olduğu için çalışmadan çıkarıldı. Palpasyon grubunda 50 hasta ve USG grubunda 50 hasta yer aldı. Gruplar arasında şok tipleri açısından fark saptanmadı (p<0.779). Çalışmaya alınan hastalarda en sık septik şok (%48) saptandı. İlk girişim başarısı USG grubunda Palpasyon grubuna göre yüksek bulundu (p<0.01). Palpasyon grubunda hastaların 12'sinde (%40) ikinci girişimde, 8'inde (%40) üçüncü girişimde kan gazı alınabildi. USG grubunda ise ilk seferde kan gazı alınamayan 3 (%6) hasta oldu. Girişim sayısı Palpasyon grubunda yüksek saptandı (p<0.001). Girişim süresi, USG grubunda (median: 17,5 sn), Palpasyon grubuna (median: 35 sn) göre çok daha kısa bulundu (p<0.001). Sonuç: Şok hastalarında arter kan gazı örneği alımı için ultrason kullanımı girişim süresini kısaltmaktadır ve girişim başarısını artırmaktadır. Bu sebeple tüm şok hastalarında arter kan gazı alımı sırasında ultrasonografi kullanımı faydalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Arter kan gazı, Ultrason, Şok, Radial Arter ponksiyonu

Durmuş Ali Erşahin
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik akciğer yaralanması olan hastaların EKG bulgularının analizi

Bu tez çalışmasının amacı, toraks travması tespit edilen ve klinik olarak kardiyak yaralanması olmayan hastalarda toraks travma şiddet skoru ile EKG bulguları ve laboratuvar sonuçlarını karşılaştırmaktır. Prospektif ve gözlemsel olarak planlanan bu çalışmaya, fizik muayene sonucu toraks travması tespit edilen ve toraks bilgisayarlı tomografi (T-BT) görüntülemesi yapılan 18 yaş üstü hastalar alındı. Klinik takibinde kardiyak yaralanması saptanan, özgeçmişinde iskemik kalp hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı. Tüm hastalardan EKG örnekleri alındı, Hs-Troponin I ve laktat düzeyi ölçüldü. Hastaların Toraks BT'leri Radyoloji tarafından yorumlanan sistemdeki raporlardan alındı. Hastaların toraks travmasının şiddet skoru (TTSS) hesaplandı. TTSS puan aralığına göre gruplandırıldı. Grup I'e TTSS: 0-5, Grup II'ye TTSS: 6-10, Grup III 'e TTSS: 11-15 olan hastalar alındı. Hastaların TTSS'sine göre EKG bulguları ve laboratuvar sonuçları karşılaştırıldı. Grup III (TTSS≥11) hastalarının troponin ve laktat düzeyleri Grup I ve Grup II'den yüksek bulundu (P=0.011). Kontüzyon gelişen hastalarda troponin (P=0.045) ve laktat (p= 0.003) düzeyi kontüzyon olmayan hastalardan yüksek bulundu. Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde, EKG'de en sık sinüs taşikardisi, voltaj düşüklüğü, sağ dal bloğu, uzun QTc, DIII'te negatif T dalgası ve sağ EKG'de V3R -V6R'da negatif T dalgaları tespit edildi. TTSS≥11 olan hastalarda voltaj düşüklüğü, sağ dal bloğu, uzun QTc, DIII'te negatif T dalgası ve V1-V6'da ardışık 2 derivasyonda negatif T dalgası daha sık gözlendi. Akciğer kontüzyonunda en sık aVR'de ST segment elevasyonu görüldü. Voltaj düşüklüğü ve sağ dal bloğu en sık hemopnömotoraks ve akciğer kontüzyonunda görüldü. Pnömotoraksta sağ dal bloğu ve sol aks sapması ile uzun QTc sık görülen bulgulardandı. Toraks travmasında TTSS arttıkça kan laktat ve troponin düzeyi artmaktadır. Aynı zamanda TTSS arttıkça EKG bulguları da artmaktadır. Travma sonucu oluşan akciğer kontüzyonu, pnömotoraks ve hemopnömotoraks EKG değişikliğine neden olmaktadır. Bu değişiklikler, pnömotoraks ve hemopnömotoraksta olduğu gibi göğüs kafesinde yer kaplayıcı lezyonların kalbin üzerindeki mekanik etkisine bağlı olabilir. Ayrıca, akciğer kontüzyonunda olduğu gibi akut pulmoner arter basınç artışı ile sağ kalp yüklenmesine bağlı olabilir. Anahtar kelimeler: Toraks travması, EKG, Toraks travma şiddet skoru, Akciğer kontüzyonu, hemopnömotoraks, pnömotoraks, Troponin I, Laktat

Mervan Sağır
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise göğüs ağrısı yakınmasıyla başvuran ölümcül kardiyovasküler tanılar alan 65 yaş üstü ve altı hastaların laboratuvar bulgularının ve risk skorlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Ölümcül kardiyovasküler patolojiler saptanan 65 yaş ve üstü hastalar ile 65 yaş altı hastaların laboratuvar parametreleri ve risk skorlarlarındaki farklılıkların ortaya konması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine 01.01.2023–01.07.2023 tarihleri arasında Göğüs ağrısı şikâyeti ile başvurup Akut Koroner Sendrom (AKS), Pulmoner Emboli (PE) ve Aort Diseksiyonu (AD) tanılarıyla hastaneye yatırılan ve hastane otomasyon sisteminde veri eksiği olmayan hastalar dahil edildi. 18 yaş altı hastalar, başka hastaneye sevk edilenler ve eksik verisi olanlar dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, vital bulguları, laboratuvar parametreleri, klinik skorlamaları ve hastane içi mortalite durumları hasta dosyalarından incelenerek kaydedildi. Hastalar önce 65 yaş ve üstü ile 65 yaş altı olmak üzere iki gruba ayrıldı, ardından farklı tanı gruplarına göre ayrı ayrı incelendi. İstatistiksel analizler IBM SPSS 21.0 programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 64 olup, çoğunluğu erkekti. 65 yaş ve üstü grupta üre (<0,001), kreatinin (<0,001), troponin (0,002), C-reaktif protein (CRP) (0,002), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW) (<0,001), ortalama platelet hacmi (MPV) (0,004), nötrofil yüzdesi (<0,001), nötrofil/lenfosit oranı (NLR) (<0,001), platelet/lenfosit oranı (PLR) (<0,001) değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti. 65 yaş altı grupta WBC (<0,002), kırmızı kan hücresi (RBC) (<0,001), hemoglobin (<0,001), trombosit (<0,001), lenfosit (<0,001), WBC/MPV (<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti. STEMI veya NSTEMI tanısı alan 65 yaş ve üstü hastalarda GRACE (Global Registry of Acute Coronary Events) skoru (<0.001) ve hastane içi mortalite (<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. SONUÇ: Ölümcül kardiyovasküler tanı alan 65 yaş ve üstü hastalar ile 65 yaş altı hastalar arasında kan parametreleri, inflamatuvar belirteçler, GRACE skoru ve mortalite açısından anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ölümcül göğüs ağrısı, akut koroner sendrom, geriatri, laboratuvar, inflamasyon

Mehmet Fatih Doğan
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda yatak başı ultrasonografi ile ölçülen aşil tendon kalınlığının, koroner damarlardaki etkilenim ve olumsuz kardiyak olayları ön görmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma, acil servise göğüs ağrısıyla başvuran hastalarda yatak başı ultrasonografi (USG) ile ölçülen aşil tendonu kalınlığının akut koroner sendrom (AKS), risk skorlamaları, koroner arter tutulumu ve majör olumsuz kardiyak olay gelişimi ile ilişkisini araştırmayı amaçlamıştır. Aşil tendonu kalınlığının kardiyovasküler risk değerlendirmesinde geleneksel skorlamalara ek bağımsız bir belirteç olabileceği hipotezi incelenmiştir. YÖNTEM: Bu prospektif, randomize, gözlemsel çalışmaya, Eylül 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 132 gönüllü hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri, ek hastalıkları, EKG bulguları, laboratuvar değerleri ve risk skorları kaydedilmiştir. Aşil tendonu ölçümleri Butterfly iQ USG probu ile biplane görüntüleme kullanılarak yapılmıştır. Hastalar AKS olan ve olmayan gruplara ayrılmış, koroner anjiyografi sonuçları ve 30 günlük majör olumsuz kardiyak olay insidansı takip edilmiştir. BULGULAR: EKG'de ST-T segment değişikliği olan hastalar ve yatışı yapılanlarda, aşil tendonu kalınlık ve alan ölçümleri, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kalınlıkta 4,95 mm eşik değeri, hasta sonlanımında yatış kararı için %61-65 duyarlılık ve %60-64 özgüllük göstermiştir. Risk skorlamalarına göre yüksek risk grubunda olan hastalarda aşil tendonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kalın bulunmuştur (p<0,05). Buna karşın, damarsal patoloji saptanan veya majör olumsuz kardiyak olay gelişen gruplarda, ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). SONUÇ: Bu bulgular, aşil tendonu kalınlığının, göğüs ağrısıyla başvuran hastalarda EKG'deki ST-T segment değişiklikleri ve yatış kararı ile ilişkili olabileceğini ayrıca aşil tendonu daha kalın olan hastaların daha yüksek risk gösterebileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, kalınlığın lezyonlu koroner arter sayısı veya 30 günlük majör olumsuz kardiyak olay gelişimi için bağımsız bir prediktör olmadığını ortaya koymuştur. Aşil tendonu kalınlığının kardiyovasküler risk değerlendirmesindeki potansiyel rolü için daha kapsamlı ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, AKS, aşil tendonu, göğüs ağrısı, USG

Muharrem Kaner
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut kalp yetmezliği ile acil servise başvuran hastalarda yatakbaşı ultrason protokollerinin klinik sonlanım, yeniden başvuru ve mortaliteyi öngörmedeki yeri

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise akut kalp yetmezliği (AKY) ile başvuran hastalarda, başvuru anında ve tedavi sonrası uygulanan yatakbaşı ultrason (POCUS) protokollerinin; klinik sonlanım, 30 günlük tekrar başvuru ve 30 günlük mortaliteyi öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışma 128 gönüllü katılımcı ile prospektif gözlemsel tasarımda yürütüldü. Hastalara, acil servis başvurusu sırasında ve üç saatlik tedavi sonrasında POCUS değerlendirmesi yapılarak Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu (LVEF) ölçümü, İnferior Vena Cava (İVC) ölçümleri, İnternal Juguler Ven (İJV) ölçümleri ve akciğer ultrasonu BLUE protokolü uygulandı. Birincil sonlanım 30 günlük mortalite olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortancası 75,5 olup %52,3'ü erkekti. Acil servis sonlanımında hastaların %50,8'i yatırılırken, tüm hasta popülasyonunda 30 günlük mortalite %12,5 olarak tespit edildi. Başvuru anındaki LVEF değerleri yatış ve taburculuk grupları arasında anlamlı bir fark oluşturmazken; hastaneye yatırılan hastalarda hem başvuru anı hem tedavi sonrası İVC ve İJV çapları daha yüksek, İVC kollapsibilite ve İJVmaks/min oranları daha düşük, akciğer B çizgi sayıları ve plevral efüzyon miktarı ise daha fazlaydı. Otuz gün içerisinde tekrar başvuran hastalarda tedavi sonrası İVC ve İJV ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterse de, bu parametrelerden hiçbiri bağımsız bir belirteç olarak saptanmadı. Buna karşın hem başvuru anı hem de tedavi sonrası POCUS değerlendirmelerinde saptanan yüksek İVC ve İJV çapları, düşük İVC kollapsibilite ve İJVmaks/min oranları, akciğer B çizgi sayılarının ve plevral efüzyon miktarının fazlalığı 30 günlük mortalite ile ilişkili bulundu. Tedavi sonrası İJVmin değeri tüm parametreler arasında mortaliteyi öngörmede en güçlü belirteç olarak tespit edildi. SONUÇ: Acil servise başvuran akut kalp yetmezliği hastalarında, başvuru anında ve tedavi sonrasında uygulanan POCUS; sistemik ve pulmoner konjesyonun belirlenmesinde, tedavi yanıtının izlenmesinde, yatış kararının desteklenmesinde ve mortalitenin öngörülmesinde kullanılabilir. Bununla birlikte çalışmamız başvuru anı ve tedavi sonrası ölçümlerin karşılaştırılmasına odaklanan sınırlı sayıdaki çalışmalardan biri olduğundan, elde edilen bulguların doğrulanması için daha geniş seriler içeren ilave çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil, akut kalp yetmezliği, mortalite, ultrason

Furkan Bostancı
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH alevlenme ile acil servise başvuran hastalarda inflamatuar belirteçlerin acil servis klinik süreci ve mortaliteyle olan ilişkisinin belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) alevlenme nedeniyle başvuran hastalarda tam kan sayımından (TKS) türetilen Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR), Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve birleşik inflamatuar indeksler olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (SII), Sistemik İnflamasyon Yanıt İndeksi (SIRI), Bileşik Sistemik İnflamasyon İndeksi (AISI), Tüm Bağışıklık İnflamasyon Değeri (PIV) ve Çoklu İnflamatuar İndeksin (MII); acil servis klinik süreci, mekanik ventilasyon (MV) gereksinimi, tekrarlayan başvurular ve mortalite ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Prospektif ve gözlemsel olarak tasarlanan bu çalışma, 01.01.2025–30.04.2025 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease 2025 kriterlerine göre KOAH alevlenme tanısı alan ardışık 221 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, modifiye Medikal Araştırma Konseyi (mMRC) dispne skalası, KOAH Değerlendirme Testi (CAT) skorları ve laboratuvar verilerinden hesaplanan inflamatuar belirteçler kaydedildi. Klinik sonlanımlar hastaneye yatış, MV gereksinimi, 30 günlük tekrar başvuru ve mortalite açısından değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların %51,6'sı hastaneye yatırıldı ve %11,3'ünde 30 günlük mortalite gelişti. Hastaneye yatırılan hastalarda mMRC, CAT, nötrofil sayısı, NLR ve SII değerleri daha yüksek; oksijen satürasyonu (SpO₂), pH değeri, monosit ve eozinofil düzeyleri daha düşük bulundu. Mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda mMRC, CAT ve NLR değerleri anlamlı derecede yüksekti. Otuz gün içinde tekrar başvuran hastalarda CAT skoru, nötrofil ve laktat düzeyleri yüksek saptandı. Mortalite gelişen grupta SpO₂, pH ve hemoglobin değerleri düşük; solunum sayısı, glukoz ve PaCO₂ yüksek bulundu. Klinik sonlanımlar ile SIRI, AISI, PIV ve MII arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. SONUÇ: Bulgular, NLR'nin KOAH alevlenmelerinde hastaneye yatış ve MV gereksinimi ile, SII'nın ise yatış kararı ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Buna karşın, diğer birleşik inflamatuar indekslerin klinik sonlanımlar ve mortalite üzerindeki katkısının sınırlı olduğu görülmektedir. Bu indekslerin klinik seyri öngörmedeki rolünün daha geniş örneklemli ve uzun dönemli çalışmalarla değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, KOAH, NLR, SII

Büşra Evin
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pnömonisinde hastalık şiddetinin belirlenmesinde serum SST2 seviyelerinin rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, sST2'nin COVİD-19 hastalarının klinik şiddetini, entübasyon ihtiyacını ve üç aylık mortalitesini öngörmedeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu prospektif, kontrollü çalışma 01.10.2021-30.04.2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğinde tek merkezli olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya COVİD-19 hastaları ve sağlıklı gönüllülerin oluşturduğu kontrol grubu dahil edilmiştir. Hastaların yaşı, cinsiyeti, hastalık öyküleri, klinik spektrumları (hafif, orta, şiddetli, kritik), PSI skorları, sST2 seviyeleri, acil servis sonlanımları, entübasyon ihtiyaçları ve üç aylık mortalite verileri kayıt altına alınmıştır. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 132 COVİD-19 hastası ve kontrol grubunu oluşturan 37 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Ortanca sST2 seviyesi COVİD-19 hasta grubunda 162 ng/ml, kontrol grubunda ise 3,60 ng/ml olarak saptandı ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0,001). Klinik spektrumlarına göre ortanca sST2 değerleri hafif grupta 2,60 ng/ml, orta grupta 119 ng/ml, şiddetli grupta 237 ng/ml ve kritik grupta ise 326 ng/ml olarak saptandı ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001). sST2 seviyesi eşik değer olarak 157 ng/ml olarak kabul edildiğinde, %74,2 duyarlılık ve %72,7 özgüllük ile şiddetli-kritik kliniğe sahip grubu hafif-orta kliniğe sahip gruptan ayırmaktadır. Takiplerinde entübasyon ihtiyacı olan hasta grubunun ortanca sST2 değeri 280 ng/ml, entübasyon ihtiyacı olmayan hasta grubunun ortanca sST2 değeri ise 61,10 ng/ml olarak saptandı ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001). Entübasyon ihtiyacını öngörmede sST2 eşik değeri 193,50 ng/ml olarak kabul edildiğinde %83,7 duyarlılık ve %71,9 özgüllük ile tanısal değere sahiptir. Üç aylık mortaliteye sahip olan hasta grubunun ortanca sST2 değeri 272,50 ng/ml olarak, üç aylık mortalitesi olmayan hasta grubunun ortanca sST2 değeri ise 55,90 ng/ml olarak saptandı ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001). Üç aylık mortaliteyi öngörmede sST2 eşik değeri 193,50 ng/ml olarak kabul edildiğinde %81,8 duyarlılık ve %71,6 özgüllük ile tanısal değere sahiptir. SONUÇ: sST2, COVİD-19 klinik şiddeti, entübasyon ihtiyacı ve mortalitenin öngörülmesinde kullanılabilecek değerli bir biyobelirteçtir.

COVID 19EntübasyonHastalık şiddeti indeksi+3
Fatih Çatal
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise akut ayak bileği burkulması ile başvuran hastalarda sprey formdaki diklofenak dietilamonyumun ağrı üzerine olan etkinliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada acil servise ayak bilek burkulması ile başvuran hastalara ilk başvuru anında topikal analjezik uygulanmasının akut ağrı üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma prospektif, kesitsel ve tek kör olarak, 1 Mayıs 2021 - 31 Nisan 2023 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne akut tek taraflı ayak bilek burkulması nedeni ile başvuran, 18-65 yaş arası toplamda 80 yetişkin hastanın tedavi yaklaşıma göre dört gruba ayrılarak incelenmesi ile gerçekleştirildi. Çalışmaya kapsamında hastalara ilişkin demografik veriler, ağrı düzeyleri, yaralanmanın süresi, başka yaralanma olup olmadığı, ek hastalıkları ve ASA skorları kayıt altına alındı. Ayrıca fizik muayeneye göre ayak bilek burkulması sınıflandırmasında hangi seviyede oldukları ve Ottawa ayak bilek kurallarına göre radyografi ihtiyaçları kayıt altına alındı BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların yaş ortalamaları 31.9±12.3 yıl ve %58.75'i erkekti. Ayak bileği burkulmalarında yalnıca mentol, üç ve altı püskürtme şeklinde diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulamasının ilk 15 dakkikalık süreçte plasebo grubuna göre ağrıyı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001). Ancak 15 ve 30. dakikalarda yapılan değerlendirmelerde yalnızca mentol uygulaması ile üç püskürtme diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.202, p=0.828). Buna karşın altı püskürtme diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması hem mentol hem de üç püskürtme şeklinde diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulamasına göre ağrıyı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (sırasıyla; p=0.003, p=0.003, p<0.001, p=0.001) SONUÇ: Ayak bileği burkulmalarında erken dönem ağrı azaltılmasına yönelik olarak hem mentol hem de diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması etkilidir. En etkin uygulama yöntemi ise diklofenak dietilamonyum+mentol spreyin altı püskürtme şeklinde uygulanmasıdır. Ancak bu sonucun erken dönem etkinliği değerlendiren benzer çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut ağrı+7
İlkay Kaya
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane öncesi direkt laringoskopi, video laringoskopi ve gum elastik buji ile entübasyon etkinliklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada hastane öncesinde kullanılan Endotrakeal Entübasyon (ETE) yöntemlerinden Direkt Laringoskopi (DL), Video Laringoskopi (VL) ve Gum Elastik Buji (GEB) yöntemlerinin; entübasyon ve laringoskopi sürelerini, laringoskopik görüntü derecelerini, başarı oranlarını ve entübasyon kolaylığını hastane öncesi ambulans ortamında karşılaştırmayı ve sağlık çalışanlarının bilgisine sunmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamız; randomize, prospektif ve çapraz geçişli bir çalışma olarak planlandı. Çalışma daha önce entübasyon deneyimi olmayan 1. yıl acil tıp teknisyenleri ve paramedikler dahil edilerek yapıldı. Katılımcılara hastane öncesi hareketsiz ambulans (Senaryo 1) ve hareketli ambulans (Senaryo 2) ortamlarında, hava yolu mankeni üzerinde; DL, VL ve GEB olmak üzere üç yöntemle ETE işlemi yaptırıldı. İşlemlere ait veriler kayıt altına alındı, istatistiksel olarak analiz edildi, p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hem Senaryo 1 hem de Senaryo 2'de üç ETE tipinde rima glottisi görme süreleri (RGGS) karşılaştırıldığında, üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Senaryo 1'de ve Senaryo 2'de DL ile VL arasında tüp yerleştirme sürelerinde (TYS) istatistiksel anlamlı fark saptandı (sırasıyla p<0,001, p=0,003). Senaryo 1'de ve Senaryo 2'de DL ile VL arasında entübasyon süresinde (ES) istatistiksel anlamlı fark saptandı (sırasıyla p=0,02, p=0,006). SONUÇ: Çalışmamızda her iki senaryoda da VL yönteminin ETE süresini kısalttığı ve başarıyı arttırdığı saptandı. Görüntü netliği değerlendirildiğinde ise, yine her iki senaryoda da VL yönteminin daha başarılı olduğu tespit edildi. İlk geçiş başarısında en yüksek oranlara VL yöntemi sahipken, GEB yönteminin de DL yöntemine göre daha yüksek oranlara sahip olduğu saptandı. Sonuçlarımız ışığında; VL ve GEB'in hastane öncesi ETE süreçlerinde ideal ve etkin yöntemler olduğunu düşünmekteyiz.

Veli Emre Türkmen
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombolitik tedavi alan ve mekanik trombektomi uygulanan akut stroke hastalarında kötü fonksiyonel sonlanım ve hastane içi mortaliteyi öngörmede laboratuar parametreleri ile skorlama sistemleri arasındaki ilişki

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma ile; akut stroke tanısı ile değerlendirilen hastalarda kullanılacak validasyonu yapılmış skorlama sistemlerinin hastalarda komplikasyon ve mortaliteyi öngörmede birbirlerine üstünlüğünü ve eşlik eden parametreleri tanımlamayı amaçladık. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya 01.07.2022 – 01.07.2023 tarihlerinde Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne kabul edilen ve iskemik inme tanısı ile İnme Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılan hastalar dahil edilmiştir. Hastalar fonksiyonel sonuç, komplikasyon, mortalite açısından karşılaştırılmış ve SEDAN, ASTRAL, DRAGON skorları ve laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnme yoğun bakım ünitesine yatırılan 286 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada 203 hasta çalışmaya dahil edilmiş olup bunların 124'üne girişimsel işlem uygulandığı, 79'una medikal takip yapıldığı saptandı. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda tedavi gruplarına göre toplam geçen başvuru süresinde, mRS değerinde, ASTRAL skorunda, hiperlipidemi ve konjestif kalp yetmezliği açısından, serum Glukoz ve pH değerinde, yeniden acil servise başvuruda anlamlı farklılıklar mevcuttu. Komplikasyon gelişimi, hastane içi mortalite ve 90 günlük mortalite açısından her üç skorlama ölçeği de istastiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. SONUÇ: Validasyonu yapılmış bu skorlamaların uygulanan tedaviden bağımsız olarak komplikasyon ve mortaliteyi öngörmede anlamlı olduğu görülmüştür. Çok merkezli daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip çalışmaların literatüre katkı sağlayacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akut iskemik inme, ASTRAL Skoru, intravenöz trombolitik tedavi, mekanik trombektomi, SEDAN Skoru.

Veysel Yılmaz
Sakarya University
2024
00