
153
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Koroner anjiyografi öncesi bakılan nötrofil lenfosit oranının koroner kollateral gelişimi ile ilişkisi
Amaç: Koroner kollateral (KK) dolaşım, iskemik epizotları önlemeye ve miyokardı korumaya yardım eder, anjina semptomlarını, aritmi ve kardiyovasküler olayları azaltır. Nötrofil lenfosit oranı (NLO), çeşitli kardiyovasküler hastalıkları olan hastalarda prognozla ilişkili bulunmasına rağmen, koroner arter hastalığı (KAH) olan hastalarda KK dolaşım ve NLO arasındaki ilişkiyi gösteren veriler sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda NLO ve KK dolaşım arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmada koroner anjiyografi yapılan toplam 165 hasta (ortalama yaş:61,18 ± 10,57 yıl, 127 erkek) retrospektif olarak değerlendirildi. KKD gelişimi Rentrop metodu kullanılarak sınıflandırıldı. Rentrop 0 ve 1, kötü KKD, Rentrop 2 ve 3, iyi KKD olarak kabul edildi. NLO' nı içeren hematolojik parametreler tahlil edildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi bağımsız değişkenler belirlenerek yapıldı. Bulgular: Ortalama yaş, Gensini skoru, Sigara içme oranı, iyi KK dolaşım grubunda daha yüksekti. Total kolesterol ve LDL düzeyleri, iyi KK dolaşım grubunda önemli derecede daha düşüktü. Ortalama nötrofil düzeyleri ve NLO, kötü KK dolaşım ile karşılaştırıldığında, iyi KK dolaşım grubunda önemli derecede daha yüksek bulundu. KK dolaşım derecesinin, nötrofil ve NLO ile önemli bir korelâsyonu olduğu gösterildi. Çok değişkenli analizde, yüksek NLO, Gensini skor ve sigara içimi, iyi KK gelişiminin bağımsız bir prediktörüydü. Receiver operating curve (ROC) eğrisi analizlerinde, ölçülen ≥3,53 NLO değerinin, iyi KK gelişim düzeyini öngörmede duyarlılığının %37,6 ve özgüllüğünün %85 olduğu saptandı. Sonuç: Bulgularımız NLO' nın iyi KK gelişimi ile ilişkili olduğunu gösterdi ve yüksek NLO, koroner arter hastalarında iyi KK gelişiminin önemli bir öngördürücüsüdür.
Hipertrofik kardiyomiyopati ile mikro-RNA'lar arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Hipertrofik Kardiyomiyopati (HKM) miyokardiyal hipertrofiye neden olan birincil kalp kası hastalığıdır. MikroRNA‟lar (miRNA) proteinlerin sentezinin düzenlenmesinde rol alan hem hücre içinde hem de dolaşımda bulununabilen küçük RNA‟lardır. Bu çalışma literatürde kardiyak hipertrofi ile ilişkili olduğu gösterilmiş 11 adet mikro-RNA‟nın periferik kanda ekspresyon düzeylerine bakılarak HKM‟ye özgü miRNA‟lar olup olmadığını araştırmak amacıyla yapıldı. Yöntem: Çalışmaya mart 2012 ve mart 2013 tarihleri arasında kliniğimize başvuran Hipertrofik Kardiyomiyopati tanısı alan 26 hasta, hipertansif sol ventrikül hipertrofisi tanısı alan 25 hasta ile 24 kontrol hastası alındı. Kan örnekleri alınıp 11 tane miRNA‟nın ekspresyon seviyeleri RT-PCR yöntemiyle araştırıldı. miRNA ekspresyon seviyeleri 3 grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan gruplara arasında miR-1, miR-21, miR-22, miR-23a miR-29, miR-30, miR-34, miR-133 ve miR-199a ekspresyonu seviyeleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Her üç grupta da miR-208 ve miR-290 ise ekspresyonu yetersiz olduğu için istatistiksel değerlendirmeye alınmadı. Sonuç: Çalışmaya alınan gruplara arasında miR-1, miR-21, miR-22, miR-23a miR-29, miR-30, miR-34, miR-133 ve miR-199a ekspresyonu seviyeleri açısından fark saptanmadı. Anahtar kelimeler: Hipertrofik Kardiyomyopati, mikroRNA, Real time PCR
Erişkin ratlarda doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisitenin karvedilol ve/veya ivabradin ile önlenmesi/azaltılması
Giriş ve amaç: DOX, antrasiklin türevi bir antibiyotik ve grubunun ilk bulunan anti kanser üyesidir. Geniş spektrumlu antineoplastik etkisi sayesinde solid tümörler ve hematolojik malignitelerde yaygın olarak kullanılmaktadır. DOX ve diğer antrasiklinlerin kanser tedavisinde kullanımını sınırlayan en önemli ve olumsuz özellikleri, kardiyotoksik yan etkileridir. Kardiyotoksisiteyi önlemek için birçok ajan denenmiş, ancak etkin ve güvenilir bir ajan bulunamamıştır. Bu çalışmada DOX'un kalp dokusunda oluşturduğu toksisiteye karşı antioksidan bir ajan olan karvedilol ile kalp yetmezliği tedavisinde yeni bir ajan olan ivabradinin koruyucu etkileri araştırıldı. Yöntem ve gereçler: Çalışmaya 6 gruba ayrılmış 42 fare ile başlandı. Her grupta 7 fare olmak üzere gruplar kontrol, DOX, DOX + karvedilol, karvedilol, DOX + ivabradin, ivabradin şeklindeydi. Kontrol grubuna çalışma boyunca her gün gavajla serum fizyolojik verildi. DOX grubuna her gün gavajla serum fizyolojik ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. DOX + karvedilol grubuna her gün gavajla 12.5 mg/kg dozda karvedilol ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. Karvedilol grubuna her gün gavajla 12.5 mg/kg dozda karvedilol verildi. DOX + ivabradin grubuna her gün gavajla 10 mg/kg dozda ivabradin ve 6.gün kuyruk veni yoluyla 18 mg/kg dozda tek seferde DOX verildi. İvabradin grubuna her gün gavajla 10 mg/kg dozda ivabradin verildi. Çalışma başında kardiyak enzim tayini için kan örnekleri alındı. 12 günlük deney sonucunda kan örnekleri ve kalp dokuları biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmeler için kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla kıyaslandığında DOX grubunda troponin değişimi, malondialdehid, nitrik oksid, interlökin-6, monosit kemoatraktan protein-1 ve asimetrik dimetilarjinin değerleri yüksek saptandı (p<0.05). DOX + karvedilol grubunda troponin değişimi, malondialdehid ve asimetrik dimetilarjinin değerleri DOX grubundan daha düşük bulundu (p<0.05). Malondialdehid ve asimetrik dimetilarjinin değerleri DOX + ivabradin grubunda da DOX grubuna göre daha düşüktü (p<0.05).DOX grubunda kontrol grubundan farklı olarak kalp dokusunda mikroskopik dejeneratif değişiklikler izlenirken karvedilol veya ivabradin ile dejenerasyonu engellemede anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0.05). Sonuç: DOX ile verilen karvedilolün DOX kardiyomiyopatisi oluşumunu farklı yolaklar üzerinden engelleyebileceği söylenebilir. İvabradin ile bu etki oluşacağı konusunda umutlu olmak için erken olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamız az sayılabilecek rat sayısıyla yapıldı ve deney süresince DOX alan gruplarda rat kayıpları yaşandı. Özellikle ivabradinin bu endikasyondaki etkinliğini ölçmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Doksorubisin, Doksorubisin kardiyomiyopatisi, Karvedilol, İvabradin, MDA, ADMA
Ratlarda kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel disfonksiyonu üzerine nebivololün histopatolojik ve biyokimyasal etkileri
Giriş Ve Amaç: Homosistein vasküler düz kas hücreleri için potent mitojenik etkiye sahiptir. Ayrıca homosistein, endotelyal nitrik oksit sentaz salınımını ve nitrik oksit oluşumunu azaltır. Nitrik oksidin endoteliyal üretiminin bozulması sonucu endotel, oksidatif hasara maruz kalır ve endotel disfonksiyon oluşur. Ayrıca homosistein lipid peroksidasyonunu artırır. Üçüncü jenerasyon yüksek selektiviteye sahip β1-boker olan Nebviolol etkisini L-arjinin/NO yolu üzerinden vazodilatasyon yaparak göstermektedir. Yapılan deneysel çalışmalarda endotel kaynaklı NO'in, nebviolol'un uyardığı vazodilatasyonda önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Nebivolol hücre proliferasyonunu azaltır. Nebivolol intima hasarını önler. Endotel hasarı sonrası oluşan intimal hiperplaziyi ve stenozun yeniden oluşumu ihtimalini de azalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, nebivololün endotel disfonksiyonunu önleyici etkisini, ratlardan alınan kalp ve torakal aortlarındaki patoloji kesitleri ile kan serumlarından yapılan biyokimyasal analizlerinden elde edilecek olan sonuçlar ile ortaya çıkarmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Erkek wistar albino cinsi ratlar rastgele ve eşit sayıda (n=7) olarak 4 gruba ayrıldı. 1) Kontrol Grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle herhangi bir medikasyon uygulanmadı. Aynı orogastrik gavaj stresini yaşamaları amacıyla ratlara orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1ml içme suyu verildi. 2) Nebivolol grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 10 mg/kg/gün nebivolol verildi. 3) Metiyonin grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1gr/kg/gün metiyonin verildi. 4) Metiyonin+nebivolol grubu (n=7): Bu gruptaki hayvanlara 4 hafta süreyle orogastrik gavaj ile her gün, günde bir kez 1gr/kg/gün metiyonin, ve aynı gün içinde iki saat arayla 4 hafta süre ile günde bir kez 10 mg/kg/gün nebivolol verildi. Çalışma başlamadan önce ratların ağırlıkları ölçüldü. Sıçanların beslenmesinde tüm gruplarda standart rat besini ve şehir içme suyu ratların serbest erişimine açık olarak çalışma boyunca sınırlama olmadan kullanıldı. İlaç doz ayarlaması yapmak için her hafta ratların ağırlıkları ölçülerek her rat için verilecek ilaç miktarları belirlendi. Hiperhomosisteinemi sağlamak için L-metiyonin (M9625 Sigma-Aldrich L-Methionine reagent grade, ≥98% (TLC) ) ph'ı 7,4 olan fosfat tampon (PBS)'da çözünerek ratlara 4 hafta boyunca her gün 1g/kg doz oral gavaj yoluyla verildi. Nebivolol ise Abdi İbrahim firmasının ürettiği Nexivol 5 mg hazır tabletler ezilerek %10 dimetilsülfoksit ile çözünerek 4 hafta boyunca her gün 10mg/kg doz oral gavaj yoluyla verildi. Çalışmanın sonunda ratlar eter anestezi altında sakrifiye edilerek kan örnekleri EDTA'lı hemogram ve düz biyokimya tüplerine alındı. Ardından ratların aorta ve kalbi diseke edilerek histokimyasal ve immunohistokimyasal incelemeler için %10 formaldehid solüsyonuna kondu. Bulgular: Çalışmamızda metiyonin verilen grupta anlamlı düzeyde hiperhomosisteinemi saptandı. Bu bulguya paralel olarak biyokimyasal analizlerde antioksidan moleküller olan katalaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismütaz sevyelerinde azalma ile oksidan moleküller olan ADMA, homosistein ve MDA seviyelerinde artış gözlendi. Metiyonin ile beraber nebivolol verilen grupta ise antioksidan moleküller olan katalaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismütaz seviyelerinde azalmanın önlendiği ve oksidan moleküller olan ADMA, homosistein ve MDA seviyelerinde artışın engellendiği gözlendi. Metiyonin ile beraber nebivolol verilen grup ile metiyonin alan grup istatistiksel açıdan karşılaştırıldığında biyokimsal olarak glutayon redüktaz ve SOD sonuçlarının karşılaştırılmalarında, aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Diğer tüm biyokimyasal verilerin karşılaştırılmalarında istatiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Histopatolojik bulgulardan sadece kardiyomiyosit dejenerasyonu ve Tgf β-1 aorta boyanma gruplarında, istatistiksel olarak gruplar arası fark saptadı. Fakat metiyonin ile beraber nebivolol verilen grup ile Metiyonin alan grup istatistiksel açıdan karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmamızda literatürde ilk defa kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel fonksiyon bozukluğunu nebivolol molekülü vererek önleyebileceğimizi biyokimyasal olarak gösterebildik. Ayrıca bildiğimiz kadarıyla ilk kez oral metiyonin ile aynı gün içinde iki saat sonra verilen nebivololün Hcy seviyelerindeki yükselmeyi engelleyebileceğini gösterdik. Literatürde daha önce benzer bir çalışmanın yapılmamış olması çalışmamızı özgün kılmaktadır. Bulduğumuz biyokimyasal bulgular sonucunda kısa dönem hiperhomosisteineminin yol açtığı endotel fonksiyon bozukluğunu eş zamanlı başlanacak nebivolol molekülü ile önleyebileceğimizi düşünüyoruz. Çalışmamızda histopatolojik bulgulara bakıldığında metiyonin verilen gurupta daha fazla kardiyomiyosit dejenerasyonu saptandı. Fakat kısa dönemde nebivolol verilmesinin histopatolojik veriler üzerinde istatiksel olarak anlamlı farka neden olmadığı görüldü. Bu sonuçların genellenebilmesi için ayrıca histopatolojik değişikliklerin daha açık ortaya konabilmesi için daha uzun süreli ve daha fazla sayıda hayvanın kullanılacağı klinik çalışmaların gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Hiperhomosisteinemi, nebivolol, asimetrik dimetilarjinin, nitrik oksit, antioksidan, endotel disfonksiyonu, kardiyomyosit dejenerasyonu, histopatoloji, malondialdehit, glutatyon, glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz, süperoksit dismutaz, katalaz, transforming büyüme faktör beta-1, vasküler endotelyal büyüme faktörü.
Koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen atriyal fibrilasyonu öngörmede hatch skorunun yeri ve CHA2DS2VASC skoru ile ilişkisi
Atriyal fibrilasyon (AF), sıklığı %25-40 arasında değişen ve koroner arter bypass cerrahisi (KABC) sonrası en sık görülen aritmidir. Daha önceki çalışmalarda AF'nin artmış mortalite, inme, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği insidansı, uzamış hastanede yatış ve hasta başına yapılan harcamalarda artış ile birlikte olduğu bildirilmiştir. CHA2DS2VaSC skoru, AF olgularında tromboemboli riskini belirleme yönünden oluşturulmuş güncel skorlama sistemidir. Bu skorlama sistemine göre konjestif kalp yetmezliği (C), hipertansiyon (H), ileri yaş (A), diyabetes mellitus (D), kadın cinsiyet (S), inme (S) ve vasküler hastalık (V) varlığına göre bireysel puanlama oluşturulmuş olup, antikoagülan tedavi gerekliliği belirlenmektedir. Literatürde, KABC sonrasında AF gelişme riskini değerlendirme ve hospitalizasyonu öngörme yönünden CHA2DS2VASc skorlamasının kullanılabileceğine yönelik sınırlı sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmaların sonucunda CHA2DS2VaSC skoru yüksek olan hastalarda KABC sonrası AF daha sık izlenmiş olup, CHA2DS2VaSC skorunun; AF'li olgularda kardiyovasküler nedenli hospitalizasyonu öngörmede belirleyici olabileceği yönünde sonuçlanmıştır. HATCH skorlama sistemi hipertansiyon (H), ileri yaş (A), geçicici iskemik atak veya serebrovasküler olay (T), kronik obstruktif akciğer hastalığı (C), konjestif kalp yetmezliği (H) varlığına göre bireysel puanlama yapılarak oluşturulmuştur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda; yüksek HATCH skoru ile AF progresyonunun korele olduğu saptanmıştır. Literatürde, KABC sonrasında AF gelişme riskini değerlendirme yönünden HATCH skoruyla ilişkili bir veri mevcut değildir. Bu çalışmada KABC sonrası gelişen AF'yi öngörmede HATCH skorunun yeri ve CHA2DS2VaSC skoru ile ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma kapsamında 2011-2015 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilimdalında elektif olarak KABC operasyonu yapılan olgular retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya dahil etme kriterlerini karşılayan 369 olgu alındı. Çalışmaya alınan hastaların HATCH skoru ve CHA2DS2VaSC skoru hesaplandı ve hastalar bu skorlamalar üzerinden gruplara ayrıldı. Ayrıca hastaların bazal klinik karakteristikleri, cerrahi öncesi almakta oldukları tedavileri, ekokardiyografik özellikleri, anjiyografik bulguları, intraoperatif ve postoperatif bulguları detaylı bir şekilde kaydedildi. Bulgular: İzlemde hastaların %28'inde (n=103, ortalama 2,6. günde, ortalama 1,35 epizod, ortalama sonlanma süresi 20,2 saat) AF gelişti. AF gelişen grubun yaş ortalamasının sinüs ritmindeki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (60,8 ± 10,0 yıl'a karşı 67,8± 9,5 yıl, p<0,001) bulundu. Postop AF gelişen olgularda HATCH skoru ortalaması 1,5 (0-6) olarak saptanırken; postop dönemde sinüs ritmini devam ettiren olgularda ortalama HATCH skorunun 1,2 (0-6) olduğu görüldü. HATCH skorunun postop dönemde AF gelişen grupta, SR grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (p=0,017) bulundu. AF gelişen grubun CHA2DS2VaSC skorunun sinüs ritmindeki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (2,64 (0-6)'e karşı 3,19 (0-7), p<0,002) saptandı. Cerrahi girişim sonrası AF gelişen olgularda preoperatif dönemde furosemid kullanımının daha fazla olduğu gözlenmesine rağmen (%12'e karşı %6, p=0,047) çoklu değişken analizlerde bu bulgu istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,252, p=0,370). Yoğun bakımda izlem süresi, hastanede yatış süresi ve komplikasyon gelişme oranı AF gelişen grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (Tablo 18). Sonuç: HATCH skoru KABC sonrası AF gelişimini öngörmede iyi bir belirleyici olabilir. CHA2DS2VaSC skoru da HATCH skoruna benzer şekilde, KABC sonrası AF gelişimini öngörmede iyi bir belirleyici olabilir.
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda sol atriyumda trombüs ve spontan eko kontrast varlığı ile beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PLA1/A2 polimorfizmi arasındaki ilişki
Amaç ve Gerekçe: Atriyal fibrilasyonda trombüs oluşumuna meyil yaratabilecek pıhtılaşma elemanları ile ilgili genetik defektlerin tespiti tromboemboli açısından risk tayinine yardımcı olabilir ve trombüs oluşum mekanizmasına ışık tutabilir. Çalışmamızda daha önceden arteriyel tromboza yatkınlık ile ilişkisi gözlenmiş beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi ile sol atriyumda trombüs ve SEK arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.Metot: Çalışmaya; TÖE'de trombüs saptanmış 24, trombüs saptanmamış 23 (kontrol grubu), toplam 47 hasta dahil edildi. Hastalar sol atriyumda trombüs varlığı dışında, mitral yetmezlik derecesi ve SEK varlığı açısından da değerlendirildi. Hastalar çalışmaya dahil edildikten sonra periferik venöz yoldan edtalı tüpe alınan 2?3 cc kandan, beta fibrinojen G/A polimorfizmi ve glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmini saptamak amacıyla DNA analizi yapıldı.Bulgular: Sol atriyumda trombüsü olan hastalarda mitral yetmezlik skoru anlamlılığa yakın daha az (p=0.08), SEK anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0.03). Beta fibrinojen 455 G/A polimorfizmi, sol atriyumda trombüs ve/veya yoğun SEK olan grupta %44.4, olmayan grupta %10 sıklıkta saptandı (p=0.01). Glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi sol atriyumda trombüs ve/veya yoğun SEK olan grupta %22.2, olmayan grupta %25 sıklıkta saptandı (p=0.82).Sonuç: Sol atriyumda yoğun SEK ve/veya trombüs olan hastalarda beta fibrinojen G/A polimorfizmi anlamlı olarak daha fazla, glikoprotein IIIa PlA2 polimorfizmi ise kontrol grubu ile benzer sıklıkta saptandı. Sol atriyumda trombüs varlığıyla mitral yetmezlik ciddiyeti arasında istatistiki anlamlılığa yakın negatif ilişki tespit edildi. Sol atriyumda SEK yoğunluğu ile trombüs varlığı arasında doğru orantılı bir ilişki saptandı.
Fibrinolitik tedavisi verilen ST yükselmeli myokard infarktüsü olgularında fibrinojen ve D-dimer düzeyleri ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: STEMİ tedavisinde fibrinolitik tedavi başarısızlığı morbidite ve mortalitenin en önemli sebebi olmaya devam etmektedir. Bu nedenle fibrinolitik tedavi başarısızlığını kısa zamanda öngördürebilecek belirteçlere ihtiyaç vardır. Çalışmamız, fibrinolitik tedavi verilen hastalarda devam eden tromboz ve fibrinolizin göstergesi olarak D-dimer ve bir koagulasyon proteini olan fibrinojen düzeylerini birlikte kullanarak fibrinolitik tedavi başarısızlık riskini öngörebilme bakımından değerini araştırmayı amaçlamaktadır.Materyal-Metod: Çalışmaya Ocak 2007 ? Temmuz 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Koroner Yoğun Bakım (KYB) ünitesinde yatan STEMİ tanısı konulan hastalarda fibrinolitik tedavi açısından ESC STEMİ(154) ve ACC/AHA STEMİ(89) kılavuzlarına göre klinik ve EKG kriterlerine uyan ve onam formu alınmış 18 -75 yaş aralığında 123 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Reperfüzyon göstergesi olarak fibrinolitik tedavinin başlangıcından sonra 90.dk EKG' de ST yükselmesinin %50 veya daha fazla azalması kriteri kullanılmıştır. Fibrinolitik tedavi öncesi ve sonrasında plazma D-dimer ve Fibrinojen düzeyleri ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasındaki ilişkiyi tesbit etmek için venöz yoldan kan örnekleri alındı. Tüm hastalar transtorasik ekokardiyografi ve koroner anjiografi ile değerlendirildi. Taburcu edilen hastalar istenmeyen KVS olaylar açısından 30. gün poliklinik kontrolü ile değerlendirildi.Bulgular: Fibrinolitik tedavisi başarısız olan hastaların tedavi öncesi ortalama fibrinojen değerleri (3,4 (SD=1,2) g/L) ile başarılı olan hastaların 3,7 (SD=1,2) g/L değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Fibrinolitik tedavi ile iki grupta hastaların fibrinojen değerlerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı (başarısız olan hastalarda tedavi sonrası 2,5 SD=0,9; başarılı olan hastalarda 2,5 SD=1,0 p<0,001) saptandı. Fibrinolitik tedavisi başarısız olan hastaların tedavi öncesi D-dimer düzeyleri ortalaması başarılı olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tesbit edildi (2,9 SD=2,6 µg/mL; 1,4 SD=1,7 µg/mL p=0,001). Fibrinolitik tedavi sonrası hastaların D-dimer düzeylerindeki artış başarılı olan grupta istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) iken başarısız olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı tesbit edilmedi. (p=0,076). Backward LR regresyon analizine göre de fibrinolitik tedavi başarısızlığına etki eden en önemli risk faktörleri D-dimer düzeyinin 0,9 µg/mL üstünde olması (p<0,001 OR:5,9 %95 CI: 2,3-15,2), miyoglobin düzeyinin 500 ng/mL üstünde olması (p=0,010 OR:3,5 %95 CI: 1,3-9,3) DM (p=0,019 OR:3,1 %95 CI: 1,2-7,8) ve LVEF'nin %40'ın altında olması (p=0,035 OR: 2,6 %95 CI: 1,1-6,2) olarak saptandı.Sonuç: Fibrinojen düzeyi ile fibrinolitik tedavi başarısızlığı arasında ilişki saptanmadı. Fibrinolitik tedavi öncesi bazal D-dimer seviyesi fibrinolitik tedavi başarısız olan grupta anlamlı olarak yüksek saptandı. Aynı zamanda fibrinolitik tedavi sonrası D-dimer düzeyleri fibrinolitik tedavi başarılı olan olgularda anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Yeni gelişen D-dimer testleri fibrinolitik tedavi başarısızlığını öngördürebilecek kolay ve güvenilir bir belirteç olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: ST yükselmeli Mİ, Fibrinojen, D-Dimer, fibrinolitik tedavi, primer perkütan koroner girişim.
Yüksek - normal kan basıncına sahip olgularda otonom disfonksiyon ile inflamasyonun rolü ve aralarındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Yüksek ? normal kan basıncı günümüzde hipertansif durum kadar sık görülen bir problemdir ve hipertansif durum kadar kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Etkili önlemlerin alınabilmesi ve ileride gelişebilecek olası kardiyovasküler olayların önlenebilmesi amacıyla yüksek ? normal kan basıncı durumuna neden olabilecek faktörlerin araştırılması ve bunların kardiyovasküler risk belirteçleri ile ilişkilerinin ortaya konması gerekmektedir. Araştırmamızda yüksek ? normal kan basıncı bulunan bireylerde otonom disfonksiyon, özellikle de sempatik baskınlık ve bunun inflamatuvar yanıt ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçladık.Metod: Araştırmaya dahil edilen bireyler; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na Eylül 2007 ? Ekim 2008 tarihleri arasında başvuran kişiler arasından seçildi. Araştırmaya; istirahat halinde 5 dk arayla yapılan 3 ayrı arteriyal kan basıncı ölçümü neticesinde yüksek normal kan basıncına sahip 40 birey, ve kontrol grubu olarak da normal kan basıncına sahip 50 birey dahil edildi. Bireyler yaş, vücut kitle indeksi (VKİ) açısından karşılaştırıldı.Tüm bireylerde ritim analizi; Holter cihazları ile EKG kayıtları alınarak elde edildi. Alınan 24 saatlik EKG kayıtlarından yapılan zaman bağımlı kalp hızı analizlerinde ortalama kalp hızı, ortalama RR süresi, 24 saat triangle index, SDNN, SDNNi, SDANN, rMSSD değerleri elde edildi. Ayrıca bireylerde venöz yoldan alınan kanlarda yüksek duyarlıklı CRP ve interlökin ? 6 analizleri yapıldı. Zaman bağımlı kalp hızı analizleri ve inflamatuvar belirteç düzeyleri yüksek ? normal kan basıncı grubu ve normotansif grup arasında karşılaştırıldı. Aynı zamanda zaman bağımlı kalp hızı analizleri ve inflamatuvar belirteç düzeyleri her iki grupta birbirleriyle karşılaştırıldı.Bulgular: Vücut kitle indeksi (VKİ) değeri yüksek- normal kan basıncı grubunda ortalama 27.5 ± 4.3, normotansif grupta 25.4 ± 4.8 olarak bulunmuştur ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p = 0.03). Ortalama kalp hızı yüksek ? normal kan basıncı grubunda 74 ± 10.6 / dk, normotansif grupta 73 ± 9.4 / dk olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.64). Ortalama RR süresi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 819.7 ± 128 msn, normotansif grupta 827.7 ± 117 msn olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.75). SDNN yüksek ? normal kan basıncı grubunda 142.5 ± 49.2, normotansif grupta 143.5 ± 33.4 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.91). SDNN indeksi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 58.9 ± 25.3, normotansif grupta 58.8 ± 16.2 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.97). SDANN yüksek ? normal kan basıncı grubunda 127 ± 49.3, normotansif grupta 130 ± 33.3 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.74). RMSSD yüksek ? normal kan basıncı grubunda 42.7 ± 28.8, normotansif grupta 39.8 ± 18.8 olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p = 0.58). Ortalama yüksek duyarlıklı C reaktif protein düzeyi yüksek ? normal kan basıncı grubunda 11.5 ± 20.1 ng / ml, normotansif grupta 4.3 ± 4.5 ng / ml olarak saptanmıştır ve bu değer açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p = 0.9).Yüksek ? normal kan basıncı ve normotansif grupta kendi içlerinde yapılan korelasyon analizlerinde de kalp hızı değişkenlik verileri ile inflamatuvar belirteç düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştırSonuç: Araştırmamızda; yüksek ? normal kan basıncına sahip hastalarda VKİ değerleri normotansiflere göre daha yüksek bulunmuştur. Yüksek ? normal kan basıncına sahip hastalarda normotansif grup ile karşılaştırıldığında zaman bağımlı kalp hızı değişkenlik verileri ve yüksek duyarlıklı CRP düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Grupların kendi içerisinde de kalp hızı değişkenlik verileri ile inflamatuvar belirteçler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonuçlar yüksek ? normal kan basıncına sahip bireylerde otonom disfonksiyonun olmadığını ve inflamasyon belirteç düzeylerinin de normal kişilere göre artış göstermediğini ve ayrıca otonomik süreç ile inflamasyon arasında bir ilişki olmadığını ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Yüksek ? normal kan basıncı, otonom disfonksiyon, kalp hızı değişkenliği, inflamasyon
ST yükselmeli miyokard infarktüsü olgularında primer perkutan girişim sonrasında uzun dönem prognoz belirteçleri
Giriş ve Amaç: Çalışmamız, STEMİ ile başvuran ve başarılı PPKG uygulanan hastalarda geleneksel risk faktörleri ve bunlara ek olarak reperfüzyona kadar geçen süre (semptom ve kapı-balon süresi), acil serviste bakılan randomize kan şekeri, böbrek fonksiyon testleri, tam kan sayımı, işlem sonrası ve izlemde yapılan ekokardiyografi sonuçlarının major kardiyak istenmeyen olay olarak belirlediğimiz reinfarktüs, kardiyovasküler nedenli hastane yatışı ve kardiyovasküler nedenli mortalite üzerine etkilerini belirlemeyi amaçlamaktadır.Gereçler ve Yöntem: Araştırmamıza Ocak 2003 ve Aralık 2007 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran ve STEMİ tanısı ile DEÜTF Kardiyoloji Anabilim Dalında başarılı primer perkutan girişim yapılan 21?89 yaş aralığında 260 hasta alındı. Hastaların ortalama 37,7 aylık izlem süreleri değerlendirildi. Bu hastaların DEÜTF hastanesi arşiv ve bilgi işlem kayıtlarından semptom ve kapı balon süreleri elde edildi. Acil servis başvurularındaki biyokimyasal ve hematolojik verilere ulaşıldı. Biyokimyasal olarak randomize serum kan şekeri, kreatinin, sodyum, potasyum ve klor değerleri alındı. Hematolojik olarak ise tam kan sayımının 15 alt parametre değerleri alındı. Hastaların PPKG sonrası ekokardiyogafi kayıtlarına ulaşıldı. Bu kayıtlarda sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve kalp boşluklarının ölçüm değerleri dikkate alındı. Hastalara izlemde tekrar ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve kalp boşluklarının ölçüm değerleri alındı. Çalışmamızda istenmeyen kardiyovasküler olaylar olarak reinfarktüs, kardiyovasküler hastalıklar nedenli hastane yatışı ve kardiyovasküler nedenli mortalite kabul edildi. Mevcut verilerimizin istenmeyen kardiyovasküler olaylar ve birleşik son nokta üzerine etkileri araştırıldı.Bulgular: Kardiyovasküler hastalıklar nedenli hastane yatışı olan grupta hiperlipidemi ve hipertansiyon daha sık izlendi. PPKG sonrası yapılan ekokardiyografik parametrelerde de anlamlı fark saptanmadı ancak kontrol ekokardiyografide saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı derecede düşük saptandı. Yapılan sağkalım analizinde kadınlarda, 65 yaş üstü olanlarda, hipertansiyonu ve hiperlipidemisi olanlarda olaysız sağkalım anlamlı düzeyde az saptandı. Semptom süresinin, serum kan şekeri ve kreatinin yüksekliğinin hastane yatışında risk faktörü oldukları saptandı. Kapı-balon süresinin etkisi izlenmedi. Bakılan tam kan sayımında yüksek beyaz küre ve nötrofil sayısının risk faktörü olduğu saptandı. Ekokardiyografik incelemelerde sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda azalma, sol ventrikül ve sol atriyum çapında artmanın hastane yatışı için risk oluşturdukları saptandı.Reinfarkt için gruplar arasında hipertansiyon dışında anlamlı fark izlenmedi. Reinfarkt geçiren grubun kontrol ekokardiyografisinde sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı düzeyde daha düşük izlendi. Semptom, kapı-balon süreleri, biyokimyasal ve hematolojik bulgularda gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Hipertansiyon, aile öyküsü, kırmızı kan hücre sayısı ve düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun reinfart için risk faktörleri oldukları saptandı.Kardiyovasküler mortalite olan grupta diabetes mellitus, hipertansiyon, sigara kullanımı ve aile öyküsü daha sık saptandı. Mortalite olan grubun daha yaşlı oldukları daha uzun semptom süresine sahip oldukları, serum kan şekeri, kreatinin seviyelerinin, beyaz küre, nötrofil sayılarının daha yüksek ve hemoglobin düzeyinin daha düşük olduğu saptandı. Mortalite olan grubun sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun daha düşük, sol ventrikül ve sol atriyumun daha geniş oldukları izlendi. Sağkalım analizinde yaş, diabetes mellitus, sigara içimi ve aile öyküsünün mortalite için risk oluşturdukları saptandı. Semptom süresi, serum kan şekeri, kreatinin, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı ve trombosit sayısının mortalite için risk faktörleri oldukları saptandı. Yapılan ekokardiyografik incelemede sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül ve sol atriyum dilatasyonunun mortalite ile ilişkili oldukları saptandı.Birleşik son noktada (reinfarkt, hastane yatış ve mortalite) hipertansiyon, diabetes mellitus, sigara kullanımı, aile öyküsü ve 65 yaş üzeri olmanın olaysız sağkalımı azalttığı saptandı. Risk analizinde bunların birleşik son nokta için anlamlı birer risk faktörü oldukları gözlendi. Semptom süresinin 120 dk ve üzerindeki sürelerde birleşik son nokta için risk oluşturdğu ancak kapı-balon zamanının etkisiz olduğu saptandı. Serum kan şekeri, kreatinin ve beyaz küre düzeylerindeki artışın birleşik son noktada anlamlı birer risk faktörü oldukları saptandı.Sonuç: Araştırmamızda STEMİ'de PPKG ile başarılı reperfüzyon tedavisi uygulanması sonrasında geleneksel risk faktörlerinin erken ve uzun dönemde istenmeyen kardiyovasküler olaylar üzerine etkileri ortaya konmuştur. İskemi süresini belirleyen semptom süresi, hastaların başvuru anında bakılan serum kan şekeri, serum kreatinin düzeyleri ile tam kan sayımı istenmeyen kardiyovasküler olaylar için alışılagelen risk faktörlerinin dışında önemli birer risk faktörü belirteçleridir.Anahtar kelimeler: ST yükseklikli Mİ, primer perkutan girişim, istenmeyen kardiyovasküler olay
Omentin ve enflamasyonun atriyal fibrilasyon oluşumundaki yeri
Amaç: Atriyal fibrilasyon geliştirdiği ciddi komplikasyonlarla mortalitesi ve morbiditesi yüksek ve her geçen gün sıklığı artan önemli ritim bir bozukluğudur. Yaşam sürelerinin uzamasıyla hastalığın sıklığı artmaktadır. Hastalığın sıklığının artması ile yeni tedavi modaliteleri geliştirilmekte ve uygulanmaktadır. Fakat hastalığın patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Temelinde elektiriksel ve yapısal yeniden şekillenme olan hastalığın bu yeniden şekillenmeye sebep olan mekanizmaları bilinmemektedir. Son dönemde ortaya atılan epikardiyal yağ dokusundan salınan enflamatuar moleküllerin ve adipokinlerin hastalığın patofizyolojisinde yer aldığı düşüncesi araştırmacıların ilgisini çekmektedir Çalışmamızda atriyal fibrilasyonun oluşumunda epikardiyal yağ dokusunun, epikardiyal yağ dokusundan salınan bir adipokin olan omentinin ve yine epikardiyal yağ dokusundan salınan enflamatuar moleküllerin etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Afyon Kocatepe Üniversitesi Kardiyoloji polikliniğine 18 yaş üzeri permanent atriyal fibrilasyon tanısı olan 15 kadın ve 21 erkek olmak üzere toplam 36 hasta grubu, kontrol grubu olarak da 16 kadın 17 erkek olmak üzere, hasta grubu ile uyumlu, toplam 33 sağlıklı birey alınmıştır Tüm bireylerin genel fizik muayeneleri yapıldı ve EKG kayıtları alındı. Tüm bireylerin rutin biyokimyasal parametreleri incelendi. Dışlama kriterlerine göre değerlendirilen bireyler hasta ve kontrol grubu olarak belirlendi. Konvansiyonel ekokardiyografilerinin yanısıra katılımcıların epikardiyal yağ doku kalınlıkları ölçüldü. Venöz kandan omentin, yd CRP, IL 6, IL 1 beta ,TNF alfa düzeyleri ölçülmek üzere numuneler alındı. Ekokardiyografik olarak ölçülen epikardiyal yağ doku kalınlığı değerleri ve ELISA yöntemi ile ölçülen enflamatuar belirteçler ve omentin düzeyleri istatistik analizler kullanılarak kıyaslandı Bulgular: Çalışmamızda hasta grubu ve kontrol grubu arasında yaş, kilo, boy cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından anlamlı fark yoktu. Bilinen kronik hastalıklar ve kullanılan ilaçlar kıyaslandığında da anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda sol atriyum boyutu ve epikardiyal yağ doku kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Hasta grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında omentin, IL 6, IL 1 beta, TNF alfa, yd CRP düzeyleri arasında anlamlı fark bulunamadı. Omentin, enflamatuar biyobelirteçler, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve vücut kitle indeksi birbirleri arasında kıyaslandığında vücut kitle indeksi ve epikardiyal yağ dokusu arasında anlamlı bir korelasyon saptandı. Tartışma ve Sonuç: Atriyal fibrilasyonun oluşumunda omentin ve enflamatuar belirteçlerin rolü saptanamadı. Epikardiyal yağ dokusunun ve vücut kitle indeksinin atriyal fibrilasyon ile ilişkisi gösterildi. Atriyal fibrilasyonlu hastalarda inflamatuar belirteçler arasında korelasyon gösterildi. AF de epikardiyal yağ dokusunun ve enflamasyonun rolünün daha geniş çalışamalarda, omentinin rolünün de seçili ve daha geniş hasta gruplarında araştırılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Atriyal Fibrilasyon, Omentin, Epikardiyal Yağ Dokusu, Enflamasyon.
Koroner arter ektazili hastaların endotel fonksiyonlarının akıma bağlı dilatasyon tekniği ile değerlendirilmesi
Koroner arter ektazisi (KAE), epikardiyal koroner arterin bir bölümünün tıkayıcı lezyon olmaksızın, komşu normal segment çapından 1.5 kat veya daha fazla genişlemesi olarak tanımlanmaktadır. Tıkayıcı koroner arter hastalığı (KAH)'ın eşlik etmediği ektazi vakaları ise izole KAE olarak tanımlanmaktadır. Koroner anjiografi (KAG)'lerde izole KAE sıklığı ise % 0,12-1,3 arasında değişmektedir. Biz bu çalışmamızda izole KAE olan hastaların endotel fonksiyonlarını, normal koroner arterleri olan hastaların endotel fonksiyonlarıyla, akıma bağlı dilatasyon tekniğini kullanarak karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmamıza Ocak 2007 - Ocak 2009 tarihleri arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı koroner anjiografi ve kateterizasyon laboratuarında yapılan KAG'ler sonucunda KAE tesbit edilen 30 hasta ve normal koroner arterler tesbit edilen 30 birey dahil edildi. Hastaların endotel fonksiyonları akıma bağlı dilatasyon tekniği kullanılarak karşılaştırıldı. Ayrıca her iki grubun rutin kan biyokimyaları, transtorasik ekokardiyografileri de karşılaştırıldı.Çalışmamıza dahil olan gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, beden kitle indeksi, hipertansiyon, tip 2 diyabet, işlem sırasındaki sistolik ve diyastolik kan basıncı ile kalp hızı değerleri benzerdi. Ayrıca kan biyokimyalarında açlık glukoz, serum kreatinin, trigliserid, HDL-kolesterol değerleri de benzerdi. Ancak KAE grubunun ortalama LDL-kolesterol düzeyi, normal koroner arter grubunun ortalama LDL-kolesterol düzeyinden anlamlı derecede yüksekti. KAE grubunun ortalama total kolesterol düzeyi ile normal koroner arter grubunun ortalama total kolesterol düzeyi ise benzer bulundu. Her iki grubun konvansiyonel transtorasik ekokardiyografi parametreleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. KAE ve normal koroner arter hasta gruplarının bazal brakiyal arter çapları arasında anlamlı farklılık yoktu; buna karşın KAE grubunun akıma bağlı dilatasyon ortalaması, normal koroner arter grubunun akıma bağlı dilatasyon ortalamasından anlamlı derecede düşük bulundu.Sonuç olarak biz bu çalışmamızda KAE olan hastaların endotel fonksiyonlarını normal koroner arterleri olan hastalar ile akıma bağlı dilatasyon tekniğini kullanılarak karşılaştırdık. KAE olan hastalarda endotel disfonksiyonu olduğunu tesbit ettik. Ayrıca gruplar arasında LDL-kolesterol düzeyleri arasında istatistiki açıdan anlamlı farklılık bulduk. Bu nedenle KAE etyolojisinde ve endotel disfonksiyonunun temelinde hiperlipideminin rol almış olabileceğini düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Koroner arter ektazisi, normal koroner arterler, endotel disfonksiyonu, akıma bağlı vazodilatasyon, hiperlipidemi.
Ankilozan spondilitli olgularda sol ventrikül fonksiyonlarının değerlendirilmesinde doku Doppler, strain ve strain rate ekokardiyografi yöntemlerinin yeri
AS eklem dışı tutulum yapabilen kronik enflamatuvar bir hastalıktır. AS hastalarının %2-10`unda kardiyak tutulum mevcuttur. AS hastalarında, normal bireylere göre kardiyovasküler mortalite riski artmıştır. Bu çalışma, AS hastalarında subklinik kardiyak etkilenmeyi, yeni bir kardiyak görüntüleme yöntemi olan S ve SR ekokardiyografi tekniklerini kullanarak araştırmayı amaçlamıştır.Çalışmamız, Ocak-Şubat 2011 tarihleri arasında, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve AS tanısı alan 29 hastadan oluşan hasta ve 26 sağlıklı bireyi içeren kontrol grupları üzerinde yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarını oluşturan bireylerden ayrıntılı öykü alınıp, fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi. Bireylerin, 2D, M-mod, renkli Doppler, transmitral Doppler ve doku Doppler ekokardiyografi ile kardiyak fonksiyonları incelendi. Doppler kayıtlarından S ve SR verileri elde edildi.Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksleri, sistolik ve diyastolik kan basınçları benzerdi. EKG değişkenleri karşılaştırıldığında, kalp hızı dışında anlamlı farklılık yoktu. Ekokardiyografik görüntüleme sonuçları karşılaştırıldığında sağ ventrikül diyastol sonu çapı ile sol atriyum çapı, hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı büyüklüğe sahipti. Hasta grubunda, aort kapak tutulumunun daha fazla olduğunu gördük. Hasta grubunda diyastolik disfonksiyon sıklığıda daha fazlaydı. Diyastolik fonksiyon değişkenlerinden IVRT, hasta grubunda daha uzundu.S değerleri karşılaştırıldığında, bazal antero-lateral, mid antero-lateral, bazal infero-septum, bazal anteriyor ve sol ventrikül ortalama S değerleri, hasta grubunda anlamlı derecede daha düşüktü. SR değerleri karşılaştırıldığında ise, mid antero-lateral, bazal infero-septum, bazal inferiyor ve ortalama sol ventrikül SR değerleri, hasta grubunda daha düşüktü.Sonuç olarak biz, AS'de strain görüntüleme tekniği ile sol ventrikül fonksiyonlarının, subklinik düzeyde bozulduğunu saptadık. AS'deki subklinik miyokardiyal fonksiyon bozukluğunun, strain görüntüleme tekniği gibi daha hassas ve yeni yöntemlerle araştırılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, sol ventrikül fonksiyonları, strain görüntüleme, subklinik miyokardiyal hasar
Kollateral damarları olan tek damar kronik total oklüde hastalarda VEGF düzeyi ile miyokard iskemisi arasındaki ilişki
9. ÖZETKOLLATERAL DAMARLARI OLAN KRON K TEK DAMAR TOTALOKLÜDE HASTALARDA VEGF DÜZEY LE M YOKARD SKEM SARASINDAK L ŞKGiriş ve amaç:Koroner kollateral damar gelişimi, temelde miyokardiyal iskeminin indüklediği vebüyük oranda Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörünün (VEGF) aracılık ettiği bir süreçtir.Miyokardiyal iskemi epizodları yaşayan çok damar hastalığı veya kollateralli total oklüzyonubulunan hastalarda plazma VEGF seviyelerinin yüksek bulunması, iskemi tanısında değerlibilgiler sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı iskemik yakınması olan çok damar hastaları ilekollateral damarlarla distal akımı sağlanmış olan kronik tek damar total oklüde koroner arterhastalarında plazma VEGF seviyeleri ile hastalıklar arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Gereç ve yöntem:Çalışmaya, koroner anjiyografide distal akımı kollateral damarlarla sağlanmış tekdamar kronik total oklüzyonu bulunan 30 hasta ( KTO grubu), birden çok koroner arterindeanlamlı darlığı olan 20 hasta (ÇDH grubu) ve kontrol grubu olarak normal koroner arterleresahip 21 hasta olmak üzere toplam 71 hasta alındı. Kalp dışı aterosklerotik hastalığıbulunanlar çalışma dışı bırakıldı. KTO grubundaki hastalara koroner anjiyografiyi takip eden1 hafta içinde iskemi araştırması için Tc-99m miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS)uygulandı. MPS sonucunda infarkt saptanan hastalarda Talyum-201 ile miyokard canlılığıyönünden değerlendirildi. Bütün hastalarda, anjiyografinin yapıldığı gün alınan periferik kanörneklerinden plazma elde edildi. ELISA yöntemi ile VEGF plazma düzeyleri değerlendirildi.Bulgular:Gruplar, bazal hasta özellikleri açısından benzerdi. Sadece normal koroner arterleresahip grupta, KTO grubuna kıyasla daha az sigara tüketimi mevcutdu ve daha fazla kadınhasta bulunmaktaydı. Total oklüde grupta ortalama VEGF değeri 6,2± 9,1 pg/ml, normalkontrol grubunda 6,1± 7,6 pg/ml, çok damar kontrol grubunda ise 13,4±23,7pg/ml olaraksaptandı. Her üç grup arasında VEGF değerleri yönünden fark saptanmadı (p=0,2). KTOgrubunda MPS ile iskemi saptanan hastalar (n=12), infarkt saptanan hastalarla (n=12)karşılaştırıldığında VEGF düzeyleri açısından fark saptanmadı (p=0,5).Sonuç:Periferik kandan bakılan VEGF seviyeleri, anjiografik kollaterali olan veya olmayankoroner arter hastalarında ve normal bireylerde farklılık göstermemektedir. Dolayısıylaplazma VEGF seviyelerinin iskemik kalp hastalığının tanısında bir değeri olmadığıdüşünülmüştür
Behçet hastalarında kardiyak otonomik fonksiyonların değerlendirilmesi
Behçet hastalığı akut ataklarla seyreden, kronik inflamatuvar ve çoklu organ hastalığıdır. En sık 30-40'lı yaşlarda görülmeye başlar. Hastalarının % 7-29`unda kardiyovasküler tutulum mevcuttur. Behçet hastalarında, normal bireylere göre kardiyovasküler mortalite riski artmıştır. Bu riskin nedeninin ventriküler aritmiler olabileceği düşünülmektedir. Ventriküler aritmilerin oluştuğunun bir nedenide bozulmuş kardiyak otonomik fonksiyonlardır. Biz de bu çalışmada kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı döngüsü ile belirlenebilen kardiyak otonomik aktiviteyi araştırdık.Temmuz-Aralık 2011 tarihleri arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve Behçet Tanısı konulmuş 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarını oluşturan bireylerden ayrıntılı öykü alınıp, fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi. Bireylerin, konvansiyonel, doppler ve doku doppler ekokardiyografik ölçümleri ile kardiyak fonksiyonları incelendi. Bireylere en az 24 saat boyunca EKG holter takıldı ve verileri elde edildi.Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, beden kitle indeksleri, sistolik ve diyastolik kan basınçları, kalp hızları benzerdi. Her iki grubun transtorasik ekokardiyografi ölçümlerinin konvansiyonel, doppler ve doku doppler paremetrelerinde anlamlı farklılık yoktu.Hasta ve kontrol grubunun 24 saatlik EKG holter kayıtları incelendi. Bireylerin kalp hızı değişkenliği parametrelerinden SDNN, SDANN, RMSSD ve Trianguler indeksleri otomatik program aracılığı ile hesaplandı. Hasta ve kontrol grubları arasında kalp hızı değişkenliği parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Yine EKG holter kayıtlarından kalp hızı döngüsü verileri elde edildi. Bireylerin kalp hızı döngüsü parametrelerinden TB ve TE arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi.Sonuç olarak biz, Behçet hastalarında kardiyak otonomik fonksiyonların bozulmadığını saptadık. Behçet hastalarının tanı yaşının genç olması nedeniyle kardiyak otonomik fonksiyonların ilk başta subklinik olarak etkilenmiş olabileceğini düşündük. Behçet hastalarında ani kardiyak ölümlerin başka bir nedene bağlı olabileceğini düşündük.
Nondipper ve dipper hipertansiyon hastalarında sol ventrikül ve sol atriyum fonksiyonlarının, strain ve strain rate ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Hipertansiyon dünya çapında serebrovasküler hastalık, iskemik kalp hastalığı, kalp ve böbrek yetersizliğinin gelişmesinde major etiyolojik nedendir. Hipertansiyonun tedavi edilmesi yaklaşık olarak inme riskinde % 40, miyokard infarktüsü riskinde % 15 azalma sağlar.Artan sayıdaki çalışmalar, Ayaktan Kan Basıncı Takibi'nin (AKBT) değerinin ofis ölçümlerine sadece eşit değil, muhtemelen daha üstün tanısal ve prognostik bilgiler sağlayabileceğini göstermiştir. AKBT ile yapılan bu sınıflamada, gece ölçülen kan basıncı değerinde gündüz değerine göre %10 veya daha fazla düşme olması dipper hipertansiyon (DHT), %10'dan az düşme olması nondipper hi¬pertansiyon (NDHT) olarak tanımlanmıştır. Nondipper hipertansiyonlu hastalarda daha yüksek oranda serebrovasküler hastalık ve sol ventrikül kütlesi, kardiyovasküler mortalite ve morbiditede artış gözlenmiştir.Strain(S) ve Strain Rate (SR) bölgesel miyokardiyal fonksiyonların kantitatif olarak belirlenmesinde kullanılabilen, doku Doppler verilerinden türetilmiş ekokardiyografik parametrelerdir. Birçok kalp hastalığının teşhis ve takibinde bu teknik kullanılmaktadır ve global veya bölgesel miyokardiyal fonksiyonların kantitatif analizinde yaygın kullanım alanı bulması beklenmektedir.Bu çalışma, NDHT ve DHT hastalarında subklinik kardiyak etkilenmeyi, yeni bir kardiyak görüntüleme yöntemi olan S ve SR ekokardiyografi tekniklerini kullanarak araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamız, 2011 yılı Kasım ve 2012 yılı Nisan ayları arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı bünyesinde gerçekleştirildi. Fizik muayene, laboratuvar ve konvansiyonel görüntüleme yöntemleriyle tespit edilmiş hedef organ hasarı bulunmayan, hipertansiyon hastaları çalışma kapsamına alındı. Ayaktan kan basıncı takibi (AKBT) ile hastalar dipper (DHT) ve nondipper (NDHT) hipertansif olarak gruplara ayrıldı. Bu hasta ve kontrol grublarına 2D transtorasik ekokardiyografi, doku doppler ve strain görüntüleme uygulandı.Bu üç grubun karşılaştırıldığı çalışmada, her üç grup arasında cins, yaş, sigara kullanımı, kilo, boy, vücut kitle indeksi, lipid profili parametrelerinde, her iki hasta gruunda hipertansiyon süresi, ofis kan basıncı gibi genel özellikler arasında istatistiksel farklılık gözlenmedi. NDHT grubunda ACEİ/ARB ve Diüretik kullanımı DHT grubuna göre daha fazlaydı.2D ekokardiyografide diyastol sonu interventriküler septum ve posterior duvar kalınlıkları kontrol grubuna göre dipper gurubunda artmıştı. Mitral akım velositeleri incelendiğinde hasta grubunda E dalga velositesi azalmış, A dalga velositesi artmış ve E/A oranı azalmıştır. Bu değerler açısından anlamlı şekilde NDHT grubu, DHT grubuna göre daha olumsuz sonuçlara sahiptir. Doku doppler incelemesinde hasta grubunda, NDHT grubunda daha belirgin olmak üzere, lateral mitral annulus sistolik doku doppler velositesi ve septal ve lateral mitral annulus erken diyastolik doku doppler velositesinde azalma izlendiği görülmüştür.Sol ventrikül S değerleri karşılaştırıldığında septal ve lateral S değerleri kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü ve NDHT grubunda daha olumsuz sonuçlar bulundu. Aynı şekilde sol ventrikül SR değerleri karşılaştırıldığında septal SR değeri hasta grubunda anlamlı şekilde düşüktü ve yine NDHT grubu daha olumsuz sonuçlara sahipti.Sol atriyum fonksiyonlarının 2D ekokardiyografi incelemesinde hasta grubu ile kontrol grubu arasında sol atriyum süperior-inferior çapı arasında anlamlı fark izlendi. Burada NDHT grubunda daha belirgin olmak üzere hasta grubunda çap artışı mevcuttu.Sol atriyum S ve SR değerlerine bakıldığında NDHT grubunda daha belirgin olmak kaydıyla, hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı ve bu değerler hasta grubunda anlamlı biçimde daha düşüktü.Sonuç olarak biz, gece kan basıncında beklenen fizyolojik düşmenin izlenmediği, nondipper kan basıncı profilinin, ekokardiyografi parametrelerine yansıyan anlamlı olumsuz sonuçlara neden olduğunu tespit ettik. Bu parametrelerden biri olarak S ve SR ekokardiyografinin konvansiyonel yöntemlerle birlikte daha ayrıntılı bilgiler sağladığı kanısındayız.
Diabetes mellituslu olgularda retinopati gelişiminin kalp hızı türbülansı ile ilişkisi
Son on yılda, genel popülasyonda kardiyovasküler hastalık mortalitesi yaklaşık % 20 oranında azalmış olmasında rağmen, diyabetik hastalarda mortalite benzer bir oranda artmıştır (190). Diyabetik bireyler arasında ölümlerin önde gelen nedeni kardiyovasküler hastalıklardır (1). Diyabet bir koroner arter hastalığı eşdeğeri olarak kabul edilmesine rağmen, klinik olarak asemptomatik diyabetik hastalarda koroner ateroskleroz ya da sessiz miyokard iskemisi için taramanın yararları halen tartışmalıdır (4,44,55,78). Ayrıca, diyabetin ani kardiyak ölüm riskinde 2-4 katlık bir artış ile ilişkili olduğu bilinmektedir (5-8). Bu artış, en azından kısmen, diffüz koroner tutulumu ile seyreden koroner arter hastalığına bağlı kardiyak olaylardan ve kardiyak otonom nöropati ile ilişkili malign aritmilerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle diyabetik hastalarda yüksek riskli bireyleri erken aşamada tespit edecek noninvaziv teknikler giderek tanısal bir gereksinim halini almıştır. Bu çalışmada, artmış kardiyovasküler mortalite ile ilişkisi gösterilmiş noninvaziv bir tanı yöntemi olan kalp hızı türbülansı ile yine noninvaziv olarak saptanabilen diyabetik retinopati arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya klinik, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik olarak aşikar kalp hastalığı olmayan tip-2 diyabet hastaları dahil edildi. Hipertansiyon ve hiperlipidemi dışında ek hastalığı olan hastalar çalışmadan dışlandı. Ayrıca evre 3 ve 4 hipertansif retinopatisi olan hastalar da çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen toplam 60 diyabetik hasta; non-retinopatik (n=22, 53,0±8,8 yaş, %68 kadın, %32 erkek), non-prolifertif retinopati (n=17, 56,0±9,0 yaş, %53 kadın, %47 erkek) ve proliferatif retinopati (n=21, 55,9±8,5 yaş, %62 kadın, %38 erkek) olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Göz dibi muayeneleri slit-lamp yöntemi ile yapıldı, sonuçlar fundus fluorescein anjiyografi ile doğrulandı. Tüm bireylerden en az 24 saatlik Holter kayıtları alındı. TB ve TE değişkenleri kombinasyon halinde değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmez iken, ayrı ayrı değerlendirildiğinde, ventriküler erken vurusu olmayan hastalar dışlansa da dışlanmasa da, prolilferatif retinopatisi olan hastalarda TE?nin anlamlı olarak azaldığı, ancak TB?nın tüm gruplar arasında benzer değerlerde kaldığı görüldü.
Tek damara stent implante edilen stabil anjina pektorisli hastalarda periferik kan monosit kemoatraktan protein-1 (mcp-1) seviyeleri ile klinik ve anjiyografik restenoz arasındaki ilişki
7) ÖZET:Amaç: Monosit Kemoatraktan Protein-1 vasküler hasar bölgesinemonos it toplanmasına yol açarak ateroskleroz gelişiminde rol oynar. Aynımekanizma ile stent restenozu gelişiminde de etkili olması olasıdır .Çalışmanın amacı, tek koroner damarına stent implante edilen stabil anjinapektorisli hastalarda artmış plazma Monosit Kemoatraktan Protein-1 veserum hsCRP seviyeleri ile artmış periferik kan monosit sayısının artmışrestenoz ris ki ile ilişkili olduğu hipotezini test etmektir.Materyal-Metod: Çalışmaya stabil anjina pektoris tanısı ile tekkoroner arterine stent implante edilen 34 (25 Erkek, 9 Kadın) hasta alındı.Hastalar stent implantasyonu sonrası 6. ayda kontrol kantitatif koroneranjiografi ile stent restenozu açısından değerlendirildi. Kontrol kantitatifkoroner anjiografide çap olarak >%50 daralma restenoz olarak kabuledildi. Stent implantasyonu öncesinde bazal, stent implantasyonu sonrası1. ve 6. aylarda ELISA ile bakılan plazma MCP-1 seviyeleri , serum hsCRPseviyeleri ve periferik kan monosit sayıları ile in-stent restenoz arasındakiilişki araştırıldı.Sonuçlar: Altı ay sonunda toplam 8 (%23,5) hastada instent restenozsaptandı. Kontrol koroner anjiyografide restenoz grubunda MLÇ: 0,97+/-0,22 mm iken restenoz gözlenmeyen hasta grubunda MLÇ: 2,03 +/- 0,52mm saptandı. Restenoz grubunda stent sonrası MLÇ: 2,37 +/- 0,22 mm ikenrestenoz gözlenmeyen grupta stent sonrası MLÇ: 2,49 +/- 0,41 mm idi.Stent içi restenoz gelişen ve gelişmeyen hasta grubunda bazal, 1. ay ve 6.ay plazma MCP-1 düzeyleri, serum hsCRP düzeyleri ve periferik kanmonos it sayıları arasında anlamlı fark saptanmadı.Yorum: Daha önce Stabil Anjina Pektorisli hasta grubunda stent içirestenoz ile MCP-1 ilişkisi gösterilmiş olmasına rağmen bizimçalışmamızda böyle bir ilişki saptanmadı. Stent içi restenoz ile ilişkisi50konusunda çelişkili bilgiler olan CRP ile stent içi restenoz arasındaherhangi bir ilişki saptanmadı. Daha önce sadece bir çalışmada gösterilmişolan periferik kan monosit sayısı ile stent içi restenoz ilişkisi bizimçalışmamızda doğrulanmadı. Plazma MCP-1 seviyeleri, hsCRP seviyelerive periferik kan monosit sayısının stent restenozunu öngörmede klinikfayda sağlamadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Instent Restenoz, Monosit Kemoatraktan Protein-1, hsCRP, monosit, perkütan koroner girişim.51
ST yüksekliği olmayan akut koroner sendromlu hastalarda clopidogrel tedavisinin perkütan koroner girişim öncesi ve sonrası inflamatuar belirteçler üzerine etkileri
9-) ÖZETST YÜKSEKL Ğ OLMAYAN AKUT KORONER SENDROMLU HASTALARDACLOP DOGREL TEDAV S N N PERKÜTAN KORONER G R Ş M ÖNCES VESONRASI NFLAMATUAR BEL RTEÇLER ÜZER NE ETK LERAmaç ve Gerekçe:Kronik ateroskleroz ve akut koroner sendrom patofizyolojisinde inflamasyonun rolüçok iyi bilinmektedir.ST elevasyonsuz akut koroner sendrom ve perkütan girişim sonrasında rutin olarakkullanılan clopidogrel, her ne kadar antiagregan bir ilaç olsa da, yapılan bazı in vivo ve invitro çalışmalar bu molekülün antiinflamatuar etkinliğini de ortaya koymuştur. Ancak akutkoroner sendromda, clopidogrel tedavisinin antienflamatuar etkinlik açısındandeğerlendirildiği kontrol gruplu bir çalışma yoktur.Çalışmamızda ST elevasyonsuz akut koroner sendrom ile hastaneye başvuranhastalarda, erken invaziv tedavi planlanarak girişim sonrası clopidogrel verilen grup ilebaşvuru anından itibaren clopidogrel verilen grup arasında, perkütan koroner girişim (PKG)öncesinde ve sonrasında scd40L ve hsCRP düzeyleri açısından fark olup olmadığınıaraştırdık.Metod:ST elevasyonu olmayan akut koroner sendromlu 52 hasta çalışmaya dahil edildi.Hastalar iki gruba ayrıldı. Erken invaziv tedavi planlanan 23 hastaya, clopidogrelbaşvurudan itibaren 24-36 saat içersinde yapılan PKG sonrasında 600mg yükleme dozundaverildi (grup 1).29 hastaya ise başvuru sırasında 300mg clopidogrel yükleme dozundaverilerek, PKG'e kadar geçen süre içersinde doz 600mg'a tamamlandı (grup 2).Her ikigrubun bazal, girişimden hemen önce ve girişimden 24 saat sonraki hsCRP ve scd40Ldüzeyleri ölçüldü.Bulgular:Her iki grubun bazal hsCRP ve scd40L değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Grup2'de PKG öncesi hs CRP, bazale göre değişmezken,scd40L anlamlı olarak azaldı.Grup1'deise bazal ve PKG öncesi hsCRP ve scd40L değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı.Her iki grupta da PKG sonrasında PKG öncesine göre anlamlı düzeyde hsCRP ve scd40Lartışı oldu. Ancak grup2 `de PKG sonrasındaki hsCRP ve scd40L artışı grup1'e göreanlamlı olarak daha azdı.(hsCRP:2,5 vs 4,7mg/L p=0,001 , sCD40L:1,9 vs 5,3ng/mLp=0,04).Her iki gruptaki hsCRP ve scd40L değerleri tabloda ayrıntılı olarak gösterilmiştir.57Grup-1 Grup-2 P değerihs-CRP bazal* 5,3 7,1 0,82scd40L bazal** 11,9 10,5 0,63hs-CRP PKG öncesi* 8,1 7,1 0,4scd40L PKG öncesi** 10,1 8,4 0,06hs CRP PKG sonrası* 13,3 8,4 0,0550,006scd40L PKG sonrası** 15,9 11,4(median değerler kullanılmıştır.)* mg/L **ng/mlSonuçlar:Bu sonuçlar erken başlanan clopidogrel tedavisinin, AKS sırasında, PKG'e kadargeçen süre içerisinde plak yırtılması ile tetiklenen ve PKG sonrasında, işlem ile ilişkiliolarak tetiklenen inflamasyonu baskılamada etkin bir tedavi yöntemi olduğunudüşündürmektedir.58
Hipertansif hastalarda kinapril'in sol ventrikül hipertrofisi, diyastolik fonksiyonlar ve TİMP-1 düzeyi üzerine etkileri
IX-ÖZETH PERTANS F HASTALARDA K NAPR L' N SOL VENTR KÜLH PERTROF S , D YASTOL K FONKS YONLAR VE TIMP-1 DÜZEYÜZER NE ETK LERAmaç: Hipertansiyonda ve diyastolik disfonksiyonda kalbin bağ dokusunda fibrozisoluşumu artmaktadır. Tissue inhibitor of matrix metalloproteinase-1 (TIMP-1), kandakidüzeyi hücre dışı matrix fibrozisi ile ilişkili olarak değişen biyokimyasal bir göstergedir.Renin-anjiotensin-aldosteron sistemi (RAAS) blokerleri başta olmak üzere antihipertansiftedavi ile sol ventrikül hipertrofisinde (SVH) ve diyastolik disfonksiyonunda (SVDD)iyileşme olmaktadır. Bu çalışmada, SVH ve SVDD'u olan hipertansif hastalarda, biranjitensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ADE ) olan kinapril'in TIMP-1 düzeyi, SVH veSVDD üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.Metod: SVH ve SVDD'si olan ve son 3 ay içinde ADE kullanmayan 30 hipertansif hasta(14 erkek, ortalama yaş: 64,3 ± 8,5) çalışmaya dâhil edildi. Tüm hastalara 20 mg/günkinapril tedavisi başlandı, doz titre edilerek 40 mg/gün'e çıkarıldı. Kan basıncı kontrolaltına alınmayanlarda kombinasyon tedavisine (12,5 mg/gün hidroklorotiazid ile) geçildi.Tedavi öncesi hastalarda ekokardiyografi ile sol ventrikülün diyastolik çapı (SVDÇ),interventriküler septum (IVS) ve posterior duvar (SVPD) kalınlıkları ölçülerek solventrikül kitle indeksi (SVK ) hesaplandı. Ayrıca transmitral PW Doppler kayıtları ile E veA dalgaları, isovolümetrik gevşeme zamanı (IVGZ) ve E dalgası deselerasyon zamanı(DZ) ölçümleri yapıldı. Doku Doppleri ile Em ve Am dalgaları ölçüldü. E/A ve Em/Amoranları hesaplandı. TIMP-1 düzeyleri venöz serum örneklerinden ELISA yöntemi ileçalışıldı. Altı aylık tedavi sonrası SVK , diyastolik fonksiyonları ve TIMP-1 ölçümleritekrarlandı.Bulgular: 6 aylık tedavi sonrasında sistolik ve diyastolik KB değerlerinde azalma gözlendi(sırası ile p<0,0001, p<0,0001). TIMP-1 düzeylerinde ve SVKI değerlerinde tedaviöncesine göre anlamlı azalma saptandı (sıra ile p<0,0001, p<0,0001). Doku dopplerincelemelerinde lateral duvar Em/Am oranında anlamlı değişiklik kaydedilmezken(p=0,54), septal duvar Em/Am oranında anlamlı artış kaydedildi (p=0,003). KonvansiyonelDoppler ile E/A oranında artma eğilimi saptandı ancak istatistiksel anlama ulaşmadı36(p=0,076). IVGZ değerleri tedavi öncesine göre değişiklik görülmedi (p=0,68). DZ'nintedavi ile anlamlı olarak azaldığı saptandı (p=0,017). TIMP-1 düzeyindeki azalma ileSVKI'deki azalma arasında negatif korelasyon saptanırken (R=-0,444, p=0,014), TIMP-1düzeyi ile sistolik ve diastolik KB (p=0,508, p=0,583), DZ(p=0,985) ve septal Em/Am(p=0,766) oranı arasında anlamlı korelasyon saptanmadı.Sonuçlar: SVH ve diyastolik disfonksiyonu olan hipertansif hastalarda TIMP-1 düzeylerinormal populasyona göre yüksek saptandı. Kinapril tedavisi ile sistolik ve diyastolikKB'da, TIMP-1 düzeylerinde ve SVH'de anlamlı azalma ve ekokardiyografik diyastolikparametrelerin bazılarında olumlu değişim saptandı. DZ anlamlı olarak azaldı ve septalEm/Am oranı da anlamlı olarak arttı. Transmitral PW Doppler E/A oranında ise anlamlıolmasa da artış eğilimi saptandı. TIMP-1 düzeyindeki azalma ile KB ve diyastolikparametrelerdeki değişim arasında anlamlı korelasyon bulunmadı ancak TIMP-1'dekiazalma ile SVKI'deki azalma arasında negatif korelasyon saptandı.37
Koroner arter hastalığının klinikte karşılaşılan formları ile normal koroner anjiogramı olan bireylerin plazma sistatin C düzeylerinin karşılaştırılması
9. ÖZET KORONER ARTER HASTALIĞININ KLİNİKTE KARŞILAŞILAN FORMLARI İLE NORMAL KORONER ANJİOGRAMI OLAN BİREYLERİN PLAZMA SİSTATİN C DÜZEYLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Giriş ve Amaç Sistatin C, elastin ve kollajenin yıkımında rol oynayan katepsin grubu proteolitik enzimlerin güçlü bir inhibitörüdür. Aterosklerotik plak içindeki sistatin C eksikliğinin, proteolitik aktivitenin artmasına neden olarak plak kapsülünün yırtılmasında ve klinik kardiyovasküler olayların gelişmesinde rol oynadığı iddia edilmiştir. Çalışmamızda normal koroner arteriogramı olan bireylerle karşılaştırıldığında, plak komplikasyonun olmadığı stabil anjina pektorisli hastalar ile plak komplikasyonun temel patofizyolojik rol oynadığı akut koroner sendrom olgulannda plazma sistatin C düzeyleri açısından farklılık olup olmadığını araştırmayı planladık. Gereç ve Yöntem Çalışmaya ocak-2005 ile nisan-2006 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve koroner anjiografisi yapılan hastalar alındı. Hastalar AMÎ (grup 1), kararsız angina (grup 2) ve kararlı angina (grup 3) gruplarından oluşmaktaydı. Koroner anjiografisinde koroner arterleri normal saptanan olgular kontrol grubu olarak (grup 4) alındı. AMÎ grubundaki hastalardan plazma örnekleri olayın ilk 24 saati içinde, diğer hastalardan koroner anjiografinin yapıldığı gün alındı. Plazma sistatin C ölçümleri Dade Behring otoanalizatörü kullanılarak nefelometrik yöntemle yapıldı. Bulgular Çalışmaya toplam 397 hasta dahil edildi. Gruplar arasında ortalama yaş, BKİ bakımlarından fark saptanmadı. Kontrol grubunda kadın hasta sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0.003). Gruplar arasında plazma sistatin-C düzeyleri bakımından fark saptanmadı (grup 1, grup 2, grup 3 ve grup 4 için medyan değerler mg/L cinsinden sırasıyla; 0,95 ; 0,95 ; 0,93 ; 0,89 ; p=0,49). Sonuç Çalışmamızda koroner arter hastalığı olan ve olmayanlarda ve koroner arter hastalığının klinik alt tipleri arasında plazma sistatin C düzeyleri benzer çıktı. Biz bunun aterosklerotik plaklardaki lokal sistatin C düşüklüğünün plazma sistatin C düzeylerine yansımamasından kaynaklandığım düşündük. 41
Periferik arter hastalıklarının oluşumunda diyabetes mellitusun ve genetik polimorfizm etkisinin belirlenmesi
Amaç: Periferik arter hastalığı (PAD), ateroskleroz nedeniyle ekstremite arterlerinin daralmasından kaynaklanan bir durumdur. Geçtiğimiz yıllarda, birkaç gende polimorfizmin PAD gelişme riskine katkıda bulunduğu gösterilmiştir, ancak geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinden bağımsız olan bu kalıtımsal faktörlerin katkısı hala belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmada, diabetes mellitus (DM) ve genetik arkaplanın PAD patogenezinde sadece ve birlikte etkilerini araştırdık. Yöntemler: Çalışmamızda faktör V Leiden (G1691A), Faktör V H1299R, Protrombin G20210A, Faktör XIII V34L, B-Fibrinojen-455 G> A, PAI-1 4G/5G, HPA1, MTHFR C677T, MTHFR A1298C, ACE I/D, APO B R3500Q ve APOE polimorfizminin kardiyovasküler hastalık Strip panel kullanılarak etkilerini değerlendirmeyi planladık. Hastalar iki gruba ayrıldı: PAD'lı 100 hasta (50 DM+, 50 DM-), PAD olmayan 60 kontrol hasta (30 DM+, 30 DM-). Bulgular: MTHFR A1298C ve PAI 4G/5G homozigot polimorfizmi, PAD hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.035, p=0.004). Diğer genotipler ve polimorfizm sıklıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca DM varlığında PAI 4G/5G homozigot polimorfizmi PAD oluşumunu etkili olduğu belirlendi (p=0.021). Regresyon analizinde PAD oluşumunda DM+ hastalarda PAI-1 4G/5G gen homozigot polimorfizmi 17.1 kat daha riskli, (p=0.008) Güven Aralığı (GA) %95 (2.113–138.660), MTHFR A1298C homozigos polimorfizmi 316.6 kat daha riskli (p<0.001) GA %95 (10.763–9315.342) olduğu görüldü. Sonuç: MTHFR A1298C ve PAI 4G/5G homozigoz polimorfizmi, PAD oluşumu ile ilişkili olabilir. PAİ 4G/5G homozigot polimorfizmi, DM varlığında PAD oluşumunda güçlü bir belirleyicidir.
Ankilozan spondilit hastalarında arteriyel sertlik ile omurga eğriliği arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Ankilozan Spondilit (AS), spondiloartropatiler (SpA) grubu içinde yer alan etiyolojisi bilinmeyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Öncelikle sakroileit gözlenir ve hastalığın ilerleyen safalarında aksiyal iskeleti tutulumu olabilir. Hastalar muayenede, basitçe fonksiyonel açıdan el parmak zemin mesafesi(EPZM) ile takip edilebilirler. Daha önce yapılan çalışmalar AS'li hastaların artmış kardiyovasküler hastalık riske sahip olduğunu ileri sürmüştür. Ancak bu duruma neden olan mekanizmalar halen tartışmalıdır. Biz çalışmamızda, AS'li hastalarda arteriyel sertlik parametrelerini değerlendirdik. Ayrıca EPZM ve hastalığın süresi ile arteriyel sertlik parametreleri arasında ilişki olup olmadığını araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya hastanemiz Fizik Tedavi ve Rehabilitasyonpolikliniğine başvurarak AS tanısı alan ve geleneksel kardiyovasküler risk faktörü içermeyen 30 hasta (ortalama yaş: 35.5±12.1) ile benzer yaş ve cinste 30 sağlıklı birey (ortalama yaş: 34.9±12.9) dahil edildi. Tüm olguların nabız dalga hızı (NDH), güçlendirme indeksi (AIx), nabız basıncı gibi arteriyel sertlik parametreleri ve santral aortik basınç ölçümleri 'Arteriograph' (TensioMed, Budapeşte, Macaristan) cihazı ile elde edildi. Hasta grupta hastalar ayaktayken, EPZM ölçüldü. EPZM ve hastalık süresi ile arteriyel sertlik parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: Hasta ve kontrol grupları arasında NDH, aortic ve periferik AIx, nabız basıncı ve santral aortik kan basıncı açısından anlamlı fark saptanmadı. Sadece hasta grubunda el-parmak-zemin mesafesi ve hastalık süresi ile arteriyel sertlik parametreleri arasındaki ilişki saptanmadı. SONUÇ: Geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin bulunmadığı AS'li hastalarda, normal sağlıklı bireylere göre aterosklerozun öngördürücüsü olarak bilinen arteriyel sertlik parametreleri değişmemektedir. Hastalığın sure ve şiddeti ile arteriyel serlik arasında ilişki bulunmamaktadır.
Kararlı göğüs ağrılı olgularda, efor ile değişen plazma beyin natriüretik peptid düzeyleri ile anjiografik koroner arter hastalığı arasındaki ilişki.
ÖZETKARARLI GÖĞÜS AĞRILI OLGULARDA PLAZMA İSTİRAHAT, EFOR SONRASIVE DELTA BEYİN NATRİÜRETİK PEPTİD DÜZEYLERİ İLEANJİYOGRAFİK KAH VARLIĞI, CİDDİYETİ VE YAYGINLIĞIARASINDAKİ İLİŞKİUyar, Samet MD.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji A.DYazışma Adresi: DEUTF Kardiyoloji A.D Balçova/İZMİRElektronik posta: sametuyar@hotmail.comAmaç ve Gerekçe: Kararlı göğüs ağrısılı hastalarda KAH tanısında, takibinde veprognozunda çok önemli olan efor testinin çeşitli kısıtlılıkları vardır. Yakın zamanda yapılanbazı çalışmalarda sintigrafik yöntemlerle iskemi yaratan ciddi KAH varlığında efor ile BNP'nin arttığı gösterilmiştir. Çalışmamızda PTP' si orta, kararlı göğüs ağrısı olan hastalarda,anjiyografik KAH varlığı, ciddiyeti ve yaygınlığı ile yatak başında hemen bakılabilen bazal,eforla uyarılmış ve delta BNP düzeylerinin ilişkisini incelemeyi amaçladık.Metod: Ejeksiyon fraksiyonu normal, ciddi yapısal kalp hastalığı olmayan, kararlı göğüsağrılı, bilinen KAH veya başkaca müzmin hastalığı olmayan, 45 hasta Hastaların efor testiöncesi istirahatte ve testen hemen sonra en üst iş yükünden hemen sonra plazma BNPdüzeyleri taze kanda yatak başı triagemeter cihazı ile hemen ölçülüp pg/mL şeklinde kayıtedildi. Hastalara efor testi sonrası koroner anjiyografi uygulandı.Bulgular: Daha önceki yayınlarla uyumlu şekilde bazal BNP yaş ile orantılı olarak yükseksaptandı (p=0,003). Delta BNP için sınır değer 22 pg/mL alındığında, efor testinin özgüllüğüanlamlı şekilde %17,5'dan %92'5 a yükselmiştir (p=0,01). Efor sonrası ve delta BNP kritikKAH olanlarda, hastalığın yaygınlığının artması ile birlikte anlamlı olarak yükselmiştir(p=0,004).Sonuç: Delta BNP sınır değeri 22 pg/mL alındığında efor testinin ciddi KAH tanısındakiözgüllüğü belirgin olarak yükseldi. Delta BNP ciddi KAH olanlarda hastalığın yaygınlığı ileorantılı olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı.Anahtar Kelimeler: kararlı göğüs ağrısı, beyin natriüretik protein, efor testi, PTP (pretestprobabilite)
Tip II diabetes mellitus hastalarında endotel disfonksiyonunun ve karotis intima media kalınlığının koroner arter hastalığı için öngördürücü yeri var mıdır?
T P II D ABETES MELL TUS HASTALARINDA ENDOTELD SFONKS YONUNUN VE KAROT S NT MA MED AKALINLI ININ KORONER ARTER HASTALI I Ç NÖNGÖRDÜRÜCÜ YER VAR MIDIR?ÖZETTip II diabetes mellitus hastalarında endotel disfonksiyonunun ve karotis intimamedia kalınlı ının koroner arter hastalı ı için öngörüdücü yeri var mıdır?Amaç: Günümüzde Tip II diabetes mellitus koroner arter hastalı ı e de eri olarakkabul edilmektedir. Bununla birlikte bazı Tip II diabet hastalarında normal koronerarterler saptanmaktadır. Bu kesitsel çalı ma, karotis intima media kalınlık ( MK)ölçümünün ve brakiyal arterde akım aracılı dilatasyon (AAD) ile de erlendirilenendotel disfonksiyonun, Tip II diabetes mellitus hastalarında koroner arter hastalı ınıöngörebilmedeki yerini de erlendirmek üzere planlanmı tır.Metod: Koroner arter hastalı ı üphesi nedeni ile koroner anjiografi uygulanmıaltmı be Tip II diabetes mellitus hastası (38 erkek, ortalama ya : 56) çalı maya dahiledilmi tir. Çalı ma hastaları normal koroner arterler saptananan Grup-I ve ciddikoroner arter hastalı ı saptanan Grup-II'den olu an iki gruba ayrılmı tır. Ana karotidarterlerin intima media kalınlık ölçümü ve brakiyal arterdeki akım aracılı dilatasyonölçümü, B-Mode ultrason cihazı ile yapılmı tır. Lipid profili, açlık ve tokluk kanekeri, HbA1c, yüksek duyarlı C reaktif protein (hs-CRP), soluble CD40 ligand(sCD40L) gibi ateroskleroz geli iminde rol oynayabilecek di er biyokimyasal veenflamatuar belirteçler tüm hastalarda ölçülmü tür. Endotel disfonksiyonun kandakibelirteçlerinden olan asimetrik dimetilarjinin (ADMA) tüm hastalarda ölçülmü tür. Buparametrelerin koroner arter hastalı ını öngörmedeki gücü, ikili lojistic regresyonanalizi de erlendirilmi tir.Bulgular: HbA1c ve karotis MK Group-II'de belirgin yüksek saptanmı tır(Grup-I'deki ortalama HbA1c: %7.02 ve Grup-II'deki ortalama HbA1c: %8.63,p=0.001 -Grup-I'deki ortalama karotis MK: 0.85 mm. ve Grup-II'deki ortalamakarotis MK: 1.03 mm., p=0.003). Grup-II'deki AAD de eri belirgin olarak dü üksaptanmı tır (Grup-I'deki ortalama AAD: %9 ve Grup-II'deki ortalama AAD %4.93,p=0.001). hs-CRP, sCD40L ve ADMA de erlerinde iki grup arasında anlamlı farksaptanmamı tır (p>0.05). kili lojistic regresyon analizinde, dört ba ımsıziparametrenin ciddi koroner arter hastalı ını öngördü ü saptanmı tır; ya (OlasılıkOranı (OO) = 1.14, %95 Güvenilirlik Aralı ı (GA): 1-1.29, p= 0.046), HbA1c(OO=2.08, %95 GA: 1.31-3.31, p= 0.002), AAD (OO= 0.81, %95 GA: 0.69-0.97, p=0.019) ve karotis MK (OO=75.87, %95 GA: 2.20-2613.72, p= 0.017). Tip IIdiyabetiklerde koroner arter hastalı ını öngörmek için kullanılan lojistik regresyonanalizinden elde edilen denklemin sensitivitesi %85.7, spesifitesi %80, toplamdo ruluk oranı %83.1 olarak saptanmı tır. ROC e risinin altında kalan alan AAD için0.26 (%95 GA: 0.14-0.38, p=0.001) (en iyi sınır de eri: %6.88) ve MK için 0.74(%95 GA: 0.61-0.87, p=0.001) (en iyi sınır de eri: 0.88 mm) olarak saptanmı tır.Sonuç: Çalı mamızda AAD ve karotis MK ölçümlerinin, HbA1c ve ya ınkatılımı ile Tip II diabetes mellitus hastalarında, ciddi koroner arter hastalı ı varlı ınısaptamada belirgin prediktif de ere sahip oldu u saptanmı tır. Günlük klinikuygulamada, koroner anjiografi öncesinde Tip II diyabet hastalarında ciddi koronerarter hastalı ı riskini de erlendirmek için bu paramatreler kullanılabilir. Bu bilgiyidesteklemek adına ba ımsız hasta örneklerini içeren ileri çalı malara ihtiyaçduyulmaktadır.ii
Yeni tanı konmuş hipertansif bireylerde kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansı
YEN TANI KONMUŞ H PERTANS F B REYLERDE KALP HIZIDEĞ ŞKENL Ğ VE KALP HIZI TÜRBÜLANSIDR. CELAL K L TÖZETHipertansiyonu olan hastalarda, ventriküler aritmi ve buna bağlı anikardiyak ölüm (AKÖ) riski artmıştır. Çalışmamızda, yeni tanı konmuş vekardiyovasküler hedef organ hasarı henüz gelişmemiş hipertansiyonhastalarında, AKÖ riskinin belirlenmesinde kalp hızı değişkenliği (KHD) vekalp hızı türbülansının (KHT) yerinin araştırılması amaçlanmıştır.Daha önce hipertansiyon tanısı almamış, hipertansiyon dışındabaşka herhangi bir kardiyak hastalığı olmayan ve hipertansiyona bağlıherhangi bir kardiyovasküler hedef organ hasarı gelişmemiş 38 hasta (yaşortalaması 51±12 yıl, 26 kadın, 12 erkek), hipertansiyon grubunuoluşturdu. Kontrol grubu ise 56 sağlıklı, gönüllü, erişkin bireyden (yaşortalaması 49±12 yıl, 43 kadın, 13 erkek) oluştu.Hipertansiyon grubunda, kontrol grubu ile kıyaslandığında, SDNN veSDANN değerleri anlamlı derecede azalmış olarak bulundu (sırasıylap=0.005, p=0.002). Yine hipertansiyon grubunda SDNN ve SDANNdeğerleri arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı (r=0.95, p<0.001).Hipertansiyonu olan 21 hastanın 3'ünde, 29 kontrol bireyinin ise 7'sinde,TB ve TE değerlerinden en az biri bozulmuş olarak bulundu (p=0.39).Grupların KHT parametreleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.12).Hipertansiyonu olan bireylerde, SDNN, SDANN ve Triangular indeks ilesistolik ve diyastolik kan basınçlarındaki noktürnal düşüş oranları arasındaorta düzeyde pozitif anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla r=0.39, p=0.02;r=0.48, p=0.003; r=0.39, p=0.02; r=0.48, p=0.002; r=0.44, p=0.006; r=0.57,p<0.001). Ayrıca tüm zaman bağımlı KHD parametreleri ile kalp hızıarasında negatif korelasyon mevcuttu. Benzer bir ilişki, kalp hızı ile KHTparametreleri arasında saptanmadı.Hipertansiyon hastalarında kardiyak otonomik fonksiyonlar,kardiyovasküler hedef organ hasarı gelişmeden önce bozulmaktadır. KHT,kardiyovasküler hedef organ hasarı olmayan hipertansiyon hastalarındaAKÖ riskini belirlemede, KHD kadar duyarlı bir metod gibigözükmemektedir.
Ailevi akdeniz ateşinde kardiyak fonksiyonların ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamıza atak dönemi dışında olduğu tespit edilen, koroner arter hastalığı risk faktörlerini taşımayan FMF'li hastalar alındı. Hastaların transtorasik ekokardiyografi ile sistolik ve diyastolik kalp fonksiyonları değerlendirildi.Materyal ve Metod: Çalışmaya atak dönemi dışında olduğu tespit edilen, yaş ortalaması 33.7 ± 9.0 olan, 24'ü erkek, toplam 44 FMF'li hasta alındı. Kontrol grubuna ise yaş ortalaması 32.8 ± 7.5 olan, 22'si erkek, toplam 42 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışmaya katılan tüm olguların, sol ventrikül çapları, sol ventrikül kütlesi, sol ve sağ ventrikülün diyastolik fonksiyonları ve miyokard performans indeksleri konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile hesaplandı. Tüm hastaların hastalık tahmini başlangıç yaşı, tanı yaşı, hastalığa eşlik eden bulguları, kolşisin kullanım süresi, alınan kolşisin dozu, düzenli ilaç kullanım öyküsü, genetik analizi, böbrek fonksiyon testleri, serum elektrolitleri ve tam kan sayımı belirlendi.Bulgular: Hasta grubunda beyaz küre sayısı, trombosit sayısı, CRP ve ürik asit miktarı, kontrol grubuna göre sayısal olarak daha yüksekti. FMF'lilerde HDL-kolesterol, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.05). Hasta grubunda, kontrol grubuna göre MPV, PDW, sedimentasyon hızı ve glukoz değerleri anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0.05). Hastaların serum fibrinojeni 276 ± 49.4 mg/dl tespit edildi.Mitral E dalga hızı, mitral DT, triküspit E dalga hızı, triküspit E/A oranı, pulmoner S ve D dalga hızı, İVRT, İVKT ve MPİ'i her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı saptadık (p<0.05). Hasta grubunda MPİ ve İVRT kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.001).Grupların mitral Sm, Em, Am dalga hızı, mitral Em/Am oranı ve triküspit St dalga hızı benzerdi. Tiküspit Et, At dalga hızı ve triküspit Et/At oranı ise her iki grup arasında anlamlı düzeyde farklı bulundu (p<0.05). Hasta grubunda, kontrol grubuna göre triküspit Et dalga hızı ve triküspit Et/At oranı sayısal olarak düşük saptandı.Sonuç: FMF'li hastalarda düzenli kolşisin tedavisi, atakları önlese de subklinik inflamasyon devam etmektedir. Kısmen de olsa inflamasyonu önlemek için, mutlaka düzenli kolşisin kullanılmalıdır. Çalışmamızda FMF'li hastaların sağ ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının bozulduğunu tespit ettik. FMF'li hastaların periyodik muayenelerinin ve ekokardiyografilerinin düzenli yapılmasının faydalı olacağı sonucuna vardık.
Koroner Arter Hastalarında Hipertansiyonun İnflamatuar Reaksiyona Additif Etkisi
Ateroskleroza bağlı ölümler halen dünyada ve ülkemizde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Aterosklerotik plak, birçok yönüyle kronik inflamasyona benzemektedir. Hipertansiyon (HT) kardiyovasküler hastalıklar için en önemli risk faktörlerinden birisi olup, kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi belirgin arttırmaktadır. Araştırmalarda HT ile hafif dereceli kronik bir inflamasyon birlikteliği gösterilmiştir. Mevcut bulgular acaba HT inflamatuar bir hastalık mıdır? ya da inflamatuar süreç HT'nin patogenezinde rol oynamakta mıdır? sorularını gündeme getirmiştir. HT'nin aterosklerotik süreçteki vasküler inflamasyona ilave katkısının olup olmadığının anlaşılması, HT ve aterosklerozun mortalite ve morbiditesini azaltan yeni tedavi stratejilerine ve hedef organ hasarlarının azaltılmasına katkıda bulunabilir. Biz stabil koroner arter hastalığında HT'nin inflamatuar sürece ilave katkısının olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza alınan hastalar otuzar kişilik üç gruba ayrıldı; Grup I sadece koroner arter hastalığı olan, Grup II ise koroner arter hastalığına ilaveten HT'si olan hastalardan oluşturuldu. HT sistolik kan basıncı 140 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı 90 mmHg'nın üzerinde olması şeklinde tanımlandı. Kontrol grubu (Grup III) benzer yaş grubunda sağlıklı gönüllülerden oluşturuldu. Çalışmaya en az 6 haftadır egzersiz, yemek yeme, soğuğa maruz kalma ve/veya emosyonel stres ile uyarılabilen, dinlenmekle veya dil altı nitrat preparatları ile tamamen geçen tipik stabil angina pektoris tanımlayan hastalar alındı. Tüm katılımcıların ayrıntılı öyküleri alındı, detaylı bir fizik muayeneleri yapıldı ve 12 derivasyonlu elektrokardiyografileri alındı. Transtorasik ekokardiyografi'leri yapıldı. Gerekli görülen hastalara da Bruce protokolünde egzersiz stres testi yapıldı. Grup I ve II'deki tüm hastalara koroner anjiografi yapıldı. Koroner arter hastalığında herhangi bir koroner damarda %70 ve üzerinde darlık olması olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm olgulardan kan örnekleri en 12 saat açlık ve en az 5 dakika dinlenme sonrası alındı. İnflamatuar markerlerdan hs-CRP,İL-1ß, İL-6, İL-10 ve TNF-?'nın düzeyleri ölçüldü.Çalışmamızda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem koroner arter hastalığı grubunda ve hem de koroner arter hastalığı+HT grubunda inflamasyonun göstergeleri olan hs-CRP, İL-1ß, İL-6 ve TNF-? değerleri daha yüksekti. Bu farklılıklar istatistiksel olarak oldukça anlamlı idi. Fakat koroner arter hastalığı ve koroner arter hastalığı+HT grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında, koroner arter hastalığı+HT grubundaki inflamatuar markerler daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi.Çalışma grubumuzu oluşturan hipertansif hastaların tamamı antihipertansif tedavi almakta olup, kan basıncı değerleri nispeten kontrol altındaydı. Daha önce hipertansif hastalarda düşük dereceli inflamasyonun gösterildiği çalışmalara göre bizim çalışma grubumuzda kan basıncı değerlerimiz daha düşüktü. Ayrıca, bizim hastalarımızın hepsi antihipertansif tedavi almakta olup, %87'si anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ACE-İ) veya anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) almaktaydı. Renin anjiyotensin aldesteron sisteminin son ürünü anjiyotensin II'dir (ATII). ATII'nin özellikle AT tip 1 reseptörleri aracılığıyla aterojenik ve proinflamatuar etkileri bulunmaktadır ve ACE-İ ve ARB'ler, ATII'nin bu olumsuz etkilerini azaltabilirler.Sonuç olarak, stabil dahi olsa, koroner arter hastalığı hastalarında kontrol grubuna göre artmış inflamatuar yanıt saptandı. Ancak, stabil koroner arter hastalığı hastalarında, HT'nin inflamatuar süreç üzerine additif etkisi gösterilemedi. Antihipertansif amaçlı ACEİ veya ARB kullanımı stabil koroner arter hastalığında inflamatuar cevabı azaltıyor olabilir.
Subklinik hipotiroidide tiroid replasman tedavisinin arteriyel stiffness üzerine etkisi
Subklinik hipotiroidide arteriyel sertlik artmıştır. Aterosklerozun erkendönemlerinde de arteriyel sertlikte artış olduğu bilinmektedir. Bu çalışmadaamacımız, subklinik hipotiroidide, tiroid replasman tedavisinin arteriyelsertlikte azalmaya yol açıp açmadığını belirlemektir.Çalışma, Afyonkarahisar Kocatepe Ünivesitesi Tıp Fakültesi AhmetNecdet Sezer Uygulama ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları ve Kardiyolojipolikliniklerine başvuran hastalarda, Şubat 2007 ve Haziran 2008 tarihleriarasında yapıldı. Çalışmaya subklinik hipotiroidi tanısını yeni alan, yaşortalaması 39.34 ± 9.6 (19-50 yaş arası) olan, 34'ü (%83) kadın, 7'si (%17)erkek toplam 41 hasta alındı. Diyabetes mellitus, hipertansiyon, koroner arterhastalığı, kalp yetersizliği, kronik böbrek yetersizliği gibi endotelfonksiyonlarında bozulmaya neden olduğu bilinen hastalığı olan olgularçalışmaya dahil edilmedi. Hastalar, arteriyel sertlik hakkında bilgi veren Trace6000 Module (Micro Medical, Rochester, United Kingdom) cihazı iledeğerlendirildi. PWV, SI ve RI değerleri saptandı. Tüm olgulara, iki boyutlu veDoppler ekokardiyografi uygulandı. Böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri,serum lipid ve glukoz seviyeleri ölçüldü. Tüm veriler alındıktan sonra, tiroidreplasman tedavisi başlandı. Hastaların, ötiroidik hale gelmelerini takiben 6.ayda tüm veriler yeniden elde edildi.Tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen veriler karşılaştırıldı. SI vePWV'de tiroid replasman tedavisi ile istatistiksel olarak anlamlı azalmalartespit edildi (p<0,001). RI değerinde ise anlamlı değişiklik olmadı (p= 0.261).Levotiroksin tedavisi ile serum Total Kolesterol, Trigliserid, LDLKolesterolve HDL-Kolesterol düzeylerinde anlamlı değişiklikler saptanmadı.VKİ'de ise anlamlı azalmalar bulundu (p<0.001).Sol ventrikül EDD, ESD, IVST, PWT ve EF değişkenlerinde, tedavi ileanlamlı farklar izlenmedi. MPİ'de ise anlamlı azalma belirlendi. Mitral E/A46oranında anlamlı artış (p<0.001), IRT'de ise anlamlı azalma saptandı(P<0.01). Ancak maksimum mitral E ve A dalga hızlarında anlamlıdeğişiklikler bulunmadı.Sonuç olarak, subklinik hipotiroidi, tiroid replasman tedavisi ile başarılıbir şekilde tedavi edilirse, uzun dönemde arteriyel sertlikte azalma oluşur. Buda ateroskleroz gelişiminde ve kardiyovasküler mortalitede düşüşlesonuçlanır. Bu hastalarda, arteriyel sertlikte azalma, lipid profilindenbağımsızdır. Ayrıca, tiroid replasman tedavisi, sol ventrikül diyastolikfonksiyonlarında da olumlu yönde değişikliklere neden olur. Bu konulardadaha geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kardiyak patolojilerin değerlendirilmesinde transözefajial ekokardiyografinin yeri
Kalp hastalıklarının tanısında oldukça değerli bir yöntem olan transtorasik ekokardiografi (TTE) ile yeterince değerlendirilemeyen lezyonlar, transözefajial yaklaşımla, değişik bir "pencere"den, yüksek rezolüsyon sayesinde kolaylıkla tesbit edilebilmektedir. Bu çalışmada Dokuz Eylül üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardioloji Bölümünde Şubat 1991-Aralık 1991 tarihleri arasında transtorasik ve transözefajial ekokardiografi (TÖE) uygulanan 90 olgunun sonuçları değerlendirildi. Emboli öyküsü nedeniyle emboli odağı aranan 23 hastada sol atrium içinde TÖE ile 4 hastada trombüs, 1 hastada miksoma saptanırken TTE ile sadece 1 hastada trombüs ve 1 hastada miksoma tesbit edildi. TTE ile hiçbir hastada atriumlar içinde spontan eko-kontrast izlenemezken TÖE ile atrial f ibrillasyonu olan 19 hastanın 15' inde sol atrium, l'inde sag atrium içinde spontan eko-kontrast izlendi. înfektif endokardit kuşkusu olan 6 hastaya 8 kez TÖE uygulandı. 6 Hastada da TöE ile vejetasyon izlenirken TTE ile sadece 2 hastada kapak üzerinde vejetasyon tesbit edildi. 3 Mitral, 1 aort ve 1 aort ve mitral mekanik kapağı olan 5 hastada prostetik kapak disfonksiyonu araştırıldı. TTE ile 2 hastada kapak fonksiyonları normal bulunurken 2 hastada mitral valvuler, aort valv replasmanlı hastada valvuler ve43 paravalvuler kaçak saptandı. TöE ile, TTE ile uyumlu olarak, 2 hastada kapak fonksiyonları normal bulunurken aort valv replasmanlı hastada valvuler ve paravalvuler kaçak izlendi. TTE ile mitral prostetik kapakta valvuler kaçak izlenen 2 hastada TÖE ile valvuler kaçağa ilaveten paravalvuler kaçak izlendi. Mitral yetmezliğinin nedeninin araştırıldığı 4 hastada TÖE ile chordae tendinea rüptürüne bağlı flail posterior leaflet tesbit edildi. TTE ile bu 4 hastanın sadece l'inde chordae tendinea rüptürü saptanabildi. Mitral yetmezliği olan diğer 4 hastada operasyon stratejisini belirlemek açısından TÖE uygulandı. Konjenital kalp hastalığı kuşkulu 21 hastaya TÖE uygulandı. Bunlar içinde atrial septal defekt (ASD) düşünülen 17 hastadan 11" inde sekundum tip ASD tesbit edildi, 6 vakada ise atrial septumun intakt olduğu gösterildi. Bu hastalarda TTE ile 2 'sinde sadece defekt, 6'sında sadece şant akımı, 3 'ünde ise hem defekt hem de şant akımı izlenirken TÖE ile hastaların hepsinde hem defekt hem de şant akımı izlendi. Aortik disseksiyon kuşkulu 5 hastaya TÖE uygulandığında bunlardan l'inde inen aortada disseksiyon olduğu izlendi. Manyetik rezonans ile gösterilen bu disseksiyonu TTE ile görüntülemek mümkün olmadı. Koroner anjiografi sırasında tesbit edilen 7 sag koroner arter fistüllü hastada fistül trasesinin ve fistülün açılma yerinin tesbiti amacıyla TÖE uygulandı. Fistüllerin oldukça44 küçük olması nedeniyle hastaların hiçbirinde fistül trasesi gösterilemedi, sadece l'inde TöE ile fistülün sag atriuma açıldığı gösterildi. Ekojen olmadığı için yeterince değerlendirilemeyen 4'ü mitral darlıklı, l'i aort yetmezlikli toplam 7 hastada TÖE ile yeterli kalitede görüntüler alınması nedeniyle kapak patolojileri net olarak değerlendirildi. Mitral balon valvulotomi sonrası kapakların ve iatrojenik ASD'nin durumunun değerlendirilmesi için 4 hastaya 9 kez TÖE uygulandı. Hastalardan l'inde ASD'nin kapandığı, 2 'sinde ise devam ettiği hem TTE hem de TöE ile saptandı. 1 Hastada ise TTE ' de ASD izlenememesi ne karsın TÖE ile ASD varlığı tesbit edildi. Yüksek rezolüsyonu ve kalbin daha geniş bir alanının incelenebilmesi sayesinde TTE 'den daha üstün bir yöntem olan TÖE, kalp hastalıklarının tanısında endikasyon alanları ve doğru tanı değeri giderek artan bir yöntemdir.
Elektif perkütan koroner revaskülarizasyon yapılan hastalarda anjiyotensin-II reseptör blokerlerinin restenoz üzerine etkileri
7. ) ÖZET : AMAÇ : Bu çalışmanın amacı, bir anjiy ötensin II reseptör blokeri ( ARB ) olan losartanın uzun süreli kullanımının başarılı perkütan koroner revaskülarizasyon yapılan hastalarda, restenoz üzerine etkilerini değerlendirmektir. Koroner arter hastalığında ( KAH ), major epikardiyal koroner arterlerde ciddi darlık yaratan lezyonlann ve bu lezyonlann oluşturduğu klinik sendromlann tedavisinde perkütan koroner revaskülarizasyon yöntemleri yaygm kullanılan kabul görmüş tedavi seçeneklerindendir. Fakat akut oklüzyon ve özellikle restenoz gelişimi bu prosedürlerin en önemli dezavantajı ve sınırlılığıdır. Tüm olumlu gelişmelere rağmen restenoz oram % 25 - 50 arasında bildirilmektedir. Restenozun önlenmesine yönelik olarak, sistemik ilaç tedavisi ile ( ACE inhibitörleri de dahil olmak üzere ) yapılan çalışmalarda olumlu sonuçlar alınamamıştır. A H'nin aterogenez ve endotel fonksiyonları üzerine bilinen etkileri AT-1 reseptörleri ile olmaktadır. A IFnin reseptör düzeyinde blokajı ile restenoz üzerinde olumlu etldlerinin olabileceği hipotezi bu çalışmada test edilmiştir. METOD VE BULGULAR : Çalışmaya 75 ( 18 K / 57 E ) hasta alındı. 48(13K/35E) hasta içeren Grup l'e 50 mg / gün losartan 6 ay süreyle verildi. 27 hasta ( 5 K / 22 E ) içeren Grup 2 kontrol grubu olarak alındı. Olguların % 92 'sine kontrol koroner anjiy ografi yapıldı. Kontrol koroner anjiyografi Grup l'de ortalama 4,8. ayda, Grup 2'de 4,9. ayda yapıldı. Kantitatif koroner anjiy ografik ( QCA ) değerlendirme yapıldı. Hastalarm temel klinik özellikleri, anjiy ografik lezyon özellikleri, işlem özellikleri ve idlem sonu özellikleri her iki grupta benzerdi. Kontrol koroner anjiy ografide, minimal lümen çapı ( MLÇ ) Grup l'de 1.79 ± 0.93 mm, Grup 2'de 1.63 ± 1.13 mm ( p = 0.354 ), geç lümen kaybı Grup 1 'de 0.86 ± 0.73, Grup 2'de ise 1.01 ± 0.78 ( p = 0.612 ) olarak ölçüldü. Klinik restenoz oram, Grup l'de % 27 ( 13 / 48 ), Grup 2'de % 26 ( 7 / 27 ) olarak hesaplandı ( p = 0.913 ). Tüm girişimler ( PTKA ve Stent ) için anjiyografık restenoz, Grup l'de % 33 ( 15 / 48 hasta ), Grup 2'de % 41 ( 1 1 / 27 hasta ) ( p = 0.307 ), anjiyografık in-stent restenoz oranı Grup l'de % 27 ( 1 1 / 41 hasta ) Grup 2'de % 36 ( 8 / 22 hasta ) ( p = 0.267 ) olarak hesaplandı. Losartan ile tüm girişimler için restenoz oranında % 8, in-stent 39restenoz oranında % 9 istatistiksel olarak anlama ulaşmayan azalma eğilimi saptandı. ( p < 0.05 = istatistiksel olarak anlamlı değer ) SONUÇ : Bu çalışma losartan ile yapılan ilk klinik ve anjiyografîk restenoz çalışmasıdır. Perkütan koroner girişim yapılan hastalarda losartan ile klinik restenoz oranında anlamlı azalma saptanmadı. Anjiyografîk restenoz oranında azalma eğilimi olsa da, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma sağlanamamıştır. Bu çalışmanın sonuçlan, diğer ARB'leri ile ve farklı ilaç dozları ile daha fazla hasta içeren çalışmalara gereksinimi ortaya koymaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER : Anjiyotensin reseptör blokeri, restenoz, perkütan koroner revaskülarizasyon. 40
Dobutamin stres ekokardiyografi ve troponin T testlerinin kullanımı ile düşük dereceli anstabil anjinalı olguların değerlendirilmesi
ÖZET: Tüm dünyada, göğüs ağrısı ile acil servise baş vuran olguların değerlendirilmesinde, kaynaklan gereksiz yere harcamadan, sağlıklı sonuçlara varmak amacı ile yeni yöntem arayışları gündemdedir. Sözü edilen amaca hizmet etmek amacı ile geliştirilmiş bazı biyokimyasal tarama testleri ve bazı görüntüleme yöntemleri son yıllarda irdelenmektedir. Bu objektiften çıkılarak bu tez çalışmasında, troponin T ölçümü ve dobutamin stres ekokardiyografi testinin konvansiyonel incelemelere ek olarak acil serviste hastalara uygulanmasının sağlayacağı yararların belirlenmesi hedeflenmiştir. Bu çalışmada, acil servise düşük dereceli anstabil anjina pektoris tablosu kliniği ile baş vuran olgulara erken evrede troponin T testi ve dobutamin stres ekokardiyografi uygulamasının risk değerlendirmesinde ne derecede başarılı olduğunun tesbiti, anjiyografik kontroller ve klinik izlem ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 21 olgunun tümünde troponin T testi negatif (0.1 ng/ml altında) tesbit edilmiştir. Dobutamin stres ekokardiyografi ile 3 olguda iskemi açısından pozitivite kriteri tesbit edilmiştir. Çalışmanın anjiyografik kolunda toplam 4 olguda lümeni ciddi derecede daraltan koroner arter lezyonlan tesbit edilmiş olup bunlardan 3' ü dobutamin stres ekokardiyografi tetkiki ile yakalanmıştır. Bu olguların birinde ise ciddi koroner arter darlıklarına rağmen dobutamin stres ekokardfiyofrafi sonuçlan negatif olarak tesbit edilmiştir. Bu çahşnmada, lümeni ciddi derecede daraltan koroner arter hastalığını tesbit etmede dobutamin stres ekokardiyografi sensitivitesi % 75, spesifitesi % 100 ve tanısal doğruluğu % 95 olarak gerçekleşmiştir. Koroner arterlerinde ciddi olmayan plak tarzında darlıkları olan olgularda da 4.3 Bu sonuçlar ışığında, düşük dereceli anstabil anjina kliniği ile acil servise baş vuran olguların troponin T testi ve dobutamin stres ekokardiyografi ile değerlendirilerek gerekir ise ileri incelemeler yapılması güvenli ve pratik bir yöntem olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak bu sahada ileri çalışmaların gerçekleştirilmesi gereği de aşikardır. 52
Hipertansiyon ve sol ventrikül hipertrofisinde aritmi riski ve noninvaziv aritmi göstergeleri
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalarda periferik arter hastalığı ciddiyeti ile FEV1/FVC oranı arasındaki ilişki
Giriş: Periferik arter hastalığı (PAH) ve Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya nüfusunun büyük bir kısmını etkileyen mortalitesi ve morbiditesi yüksek olan iki önemli hastalıktır. Ülkemizde prevalansı giderek artan bu hastalıklar, işgücü ve fonksiyon kaybı, ekstremite ampütasyonu hatta mortaliteye sebep olabilmektedir. Amaç ve yöntem Kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve periferik arter hastalığı günümüzde sık görülen ve sıklığı artan iki hastalıktır. Sigara dumanı, kötü yaşam koşulları ve inflamasyon gibi tetikleyiciler bu iki hastalığa sebep olabilmekte ve prognozu kötüleştirebilmektedir. Periferik arter hastalığı tanısında invaziv ve noninvaziv tanı yolları bulunmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olup Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran hastalarda periferik arter hastalığı ciddiyeti ile FEV1/FVC oranı arasındaki ilişkiyi saptayarak ciddi KOAH'lı hastalarda noninvaziv olarak periferik arter hastalığının ciddiyetinin öngörmeye yardımcı olmak. Çalışmaya 90 hasta dahil edildi. Hastalara periferik anjiyografi ve solunum fonksiyon testi yapıldı. TASC sınıflamasına göre hastalar hafif düzeyde periferik arter hastalığı ve şiddetli periferik arter hastalığı olmak üzere iki gruba ayrıldı ve karşılaştırıldı. FEV1/FVC değerindeki azalma ile yüksek TASC skorları arasında anlamlı bir ilişkili saptandı. (p<0,001) Sonuç olarak, KOAH'lı hastalarda sistemik damar hastalıklarına karşı daha dikkatli olunması gerekmektedir.
Akut ST yükselmeli miyokard enfraktüsü ile gelen hastalarda tek katater ile radial veya ulnar arter yoluyla yapılan primer perkutan koroner girişim sonuçlarının karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, akut ST segment elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) nedenli primer PKG uygulanan hastalarda transradial ve transulnar arteriyel girişimlerin işlem başarısı, komplikasyon oranları ve klinik sonuçlar açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Özellikle tek kateter kullanılarak gerçekleştirilen işlemlerde girişim yollarının etkinliği değerlendirilmeye çalışılmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya, STEMI tanısı alarak primer PKG uygulanan toplam 258 hasta dahil edilmiştir. 18 hasta çalışma kriterlerine uymadığı için dışlanmış olup, kalan 240 hasta 1:1 randomize edilerek radial ve ulnar gruplarına ayrılmıştır. Randomizasyon sonrası ulnar grubunda 4 hastaya ulnar yoldan girişim yapılamaması nedeniyle; 2 hastaya femoral, 2 hastaya ise radial yoldan işleme devam edildi. Radial grubunda ise 9 hastaya radial yoldan işleme devam edilememesi nedeniyle; 2 hastaya ulnar, 7 hastaya ise femoral yoldan işleme devam edildi. Kalan 231 hastanın 113'üne radial yoldan (grup R), 118'ine ise ulnar yoldan (grup U) işleme devam edildi ve bu hastaların verileri analiz edildi. İşlem başarısı, arteriyel ponksiyon sayısı, işlem süresi, komplikasyon oranları (spazm, hematom, arteriyel oklüzyon) ve klinik sonlanımlar retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda transulnar ve transradial girişim uygulanan hastalar arasında işlem başarısı açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ancak, transulnar girişimde ponksiyon sayısının daha fazla olduğu (2 ve üzeri ponksiyon, grup R 24 (%21.2), grup U 48 (%40.7); p=0.001) ve ponksiyon süresinin daha uzun olduğu (grup R 15 sn [10-20], grup U 15 sn [10-30], p=0.001) gözlemlenmiştir. İşlem sonrası hematom gelişimi ve arteriyel oklüzyon oranları açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda, tek kataterle yapılan transulnar girişimin tecrübeli operatörler tarafından uygulandığında transradial girişime benzer işlem başarısı ve güvenlik profili sunduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, transulnar girişimde uzun ponksiyon süresi ve artmış ponksiyon sayısı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Transulnar girişimin, transradial girişimin uygulanamadığı durumlarda güvenilir bir alternatif olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, perkütan koroner girişim, tek kateter kullanımı, transradial girişim, transulnar girişim.
Paroksismal atriyal fibrilasyonu olan hastalarda CHA2DS2-VA skoru ile sol atriyal hacimsel/mekanik bağlantı indeksi arasındaki ilişki
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, non-valvüler atriyal fibrilasyon riski taşıyan hastalarda CHA₂DS₂-VA skoru ile sol atriyumun mekanik ve elektromekanik fonksiyon parametreleri (LACI, Vp, Vmax, Vmin) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. YÖNTEM: Çalışmaya 117 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara transtorasik ekokardiyografi uygulanmış; sol atriyumun maksimal, minimal ve aktif volümleri ile LACI hesaplanmıştır. Hastalar CHA₂DS₂-VA skoruna göre 0,1ve ≥2 olarak üç gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında sol atriyal elektromekanik fonksiyon parametreleri karşılaştırılmıştır. Yüksek inme riskini (CHA₂DS₂-VA≥2) bağımsız olarak ön gördüren parametreler lojistik regresyon analiziyle değerlendirilmiştir. BULGULAR: CHA₂DS₂-VA ≥2 olan hastalarda LACI, Vmax, Vmin, Vp ve sol atriyum volüm ölçümleri anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur (p<0.05). LACI'nin ROC analizinde AUC değeri 0.75 olup, güçlü bir ayırt edici performans göstermiştir. Ayrıca LACI için optimal eşik değer 3.85 olup CHA₂DS₂-VA ≥2'i predikte etmedeki sensitivitesi %72 spesifitesi %75'tir. Diğer anlamlı parametreler arasında Vp (AUC: 0.728), Vmax (AUC: 0.709), Vmin (AUC: 0.696) ve sol atriyum total volüm (AUC: 0.726) yer almıştır. Lojistik regresyon analizine göre, LACI (OR: 1.041, %95 GA: 1.016–1.066, p=0.001) ve sol atriyum pasif volüm (OR: 1.096, %95 GA: 1.013–1.187, p=0.023) yüksek riskli grubu bağımsız olarak öngören faktörler olarak saptanmıştır. SONUÇ: Sol atriyal fonksiyonu değerlendiren LACI ve doku Doppler parametreleri, özellikle CHA₂DS₂-VA skoru ≥2 olan hastaları belirlemede etkili parametrelerdir. Bu parametrelerin, geleneksel klinik skorlamaya eklenmesi, atriyal fibrilasyon hastalarında tromboembolik riskin daha doğru öngörülmesine katkı sağlayabilir. Dolayısıyla, sol atriyumun mekanik ve elektriksel özelliklerinin detaylı analizi klinik uygulamalarda önemli bir tamamlayıcı rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: Atriyal fibrilasyon, doku doppler, sol atriyum, sol atrial kuplaj indeksi, tromboemboli.
Kronik total oklüde perifer arter hastalarında oklüzyonun proksimali ve distal kollateralleri arasındaki hemogram parametrelerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Perifer arter hastalarında oklüde olan arterin proksimalinden alınan hemogram parametreleri ile tıkanıklığın geçildikten sonra kollaterallerle dolan distal kesiminden alınan hemogram parametreleri karşılaştırılacaktır. Total tıkalı olan arterin distali yeni oluşan kollateral damarlarla beslenmeye başlanmış olup bu kollateral damarların ince olduğu düşünülüp ve burdan geçen kanın morfolojisi ile içeriğinin daha farklı olacağı öngörülmektedir. Bu çalışmada distal kollateral ve proksimaldeki hemogram parametrelerini karşılaştırmak; kollaterallerle dolaşım sağlanıyor olmasına rağmen eritrosit sayısı, hemotokrit oranı, mcv oranı gibi bazı hemogram parametrelerini değerlendirip iki hemogram parametreleri arasında farlılık olup olmadığını saptamak ; anlamlı bir farklılık gözlemlenirse kollateral dolaşımı olsa bile kronik total oklüde olan perifer arterin açılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya perifer arter hastalığı olan ve perifer anjiyografi planlanan 106 hasta dahil edildi. 101 hastaya başarılı girişim yapıldı. Bu hastalardan işlem öncesi alınan kandaki hemogram parametreleri ile oklüde olan arterin işlem esnasında mikrokatater ile geçildikten sonra distal kısımından alınan kandaki hemogram parametleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Değerlendirmeler sonunda kandaki hemogram parmetrelerinden; RBC, HGB, HCT, PLT ve PCT değerlerinin distal kollaterallerde proksimale göre anlamlı şekilde düşük olduğu (p<0,001), PDW değerinin ise (p=0,046) anlamlı şekilde yüksek olduğu gözlemlenmiştir. SONUÇ: İki hemogram parametreleri karşılaştırıldığında mikrokatater ile distalden alınan hemogram parametrelerindeki RBC, HGB, HCT, PLT, PCT değerleri anlamlı şekilde düşük PDW değeri ise yüksek çıkmıştır. Anlamlı farklılık çıkması kollaterallerin ateroskleroza ve kısa sürede tekrar tıkanmaya yatkın olduklarını yönünde yorumlanıp kollateral dolaşım olsa bile kronik total oklüde olan perifer arterin açılmasının hem dokunun oksijenlenmesini artıracağı hem de kan hücrelerinin daha fazla geçişine olanak sağlayarak periferde inflamasyonun daha az olmasını ,varsa ayak yaralarının daha da ilerlememesi konusunda faydalı olacağı hatta ampütasyona gidişatı azaltacağı düşünülmektedir. Bu sonuçları desteklemek için daha büyük ölçekli ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Oklüde perifer arter, hemogram parametreleri, distal kollateral dolaşım
ST yükselmeli miyokard infarktüsü tanısı ile takip ve tedavi edilen hastalarda geliş saatine göre gece ve gündüz başvuruları arasındaki klinikopatolojik farklılıkların ve hastaların erken dönem prognozunun incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda STYMİ hastalarında, sirkadiyen dağılıma göre hastaları gece ve gündüz başvuran hastalar olarak gruplandırarak, bu gruplar arasında koroner plakta destabilizasyonu başlatan patofizyolojik mekanizmalarda bir fark olup olmadığını ortaya çıkarmak amaçlanmaktadır. Daha önce yapılan çalışmalarda, plak yırtılmasında inflamasyonun ön planda olduğu kanıtlanmış olup, artmış MMP-1, MPO, hsCRP ve NE aktivitelerinin plak stabilitesini bozarak plak yırtılmasına yatkınlık yarattığı gösterilmiştir. Bu nedenle, çalışmamızda bahsi gecen vekil biyobelirteçler kullanılmıştır. Bahsi geçen patofizyolojik mekanizmalar arasında bir farklılık belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, STYMİ tanısı ile hastanemize gelen ve primer PKG yapılan 88 hasta dahil edildi. Miyokart enfarktüsüne sebep olan total tıkalı arterde kan akımı sağlandığında, işlem girişim yerinden arteryal kan alindi. MPO, MMP-1, NE, hs-CRP seviyeleri ölçümü için örnekler alındı. BULGULAR: Değerlendirmeler sonunda, sirkadiyen dağılıma göre gece ve gündüz olarak gruplandırılan hastalar arasında MMP-1 (6,8 [1,8-26,4] vs, (7,5 [1,8- 30,8] p=0.203), MPO (4,1 [1,8- 12,1] vs, (4,4 [1- 10,8] p=0.280), hs-CRP (5,7 [2,5 - 15,5] vs, (5,4 [0,8 - 15,2] p=0.370) , NE (14,1 [2,4 - 31,3] vs, (13,4 [5,3 - 65,3] p =0.854) arasında anlamlı bir farklılık gösterilmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda, mevcut biyobelirteçler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Araştırma konumuzun daha fazla hasta sayısı ile çalışılması daha anlamlı ve kesin sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olabilir. Bu nedenle yukarda bahsi geçen yöntemlerin kullanılarak yapıldığı, daha büyük katılımlı olgu gruplarının izlendiği klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Primer dismenore hastalarında endotel disfonksiyonunun araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Primer dismenore, genç kadınlarda sık görülen ve adet döngüsüyle ilişkili kramp tarzı ağrılarla karakterize edilen bir durumdur. Bu ağrılar, bireylerin günlük yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Son yıllarda, primer dismenorenin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de araştırılmaya başlanmıştır. Endotel disfonksiyonu, kardiyovasküler riskin erken bir göstergesi olup, primer dismenoreli bireylerde endotel fonksiyonu üzerine etkileri henüz tam olarak netleşmemiştir. Bu çalışmada, primer dismenoreli bireylerde endotel fonksiyonlarının akım aracılı vazodilatasyon (FMD) ve volüm akış hızı (VolFlow) yöntemleri ile değerlendirilerek, sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya, primer dismenore tanısı konmuş 31 hasta ve yaş uyumlu 31 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Endotel fonksiyonları, FMD ve VolFlow yöntemleri ile ölçülmüştür. FMD, brakiyal arterin akım aracılı vazodilatasyonunu ölçen non-invaziv bir yöntemdir. VolFlow yöntemi ise, arteriyel akış hacmini ölçerek daha geniş bir değerlendirme sunar. Gruplar arasındaki farklar karşılaştırılmış ve istatistiksel analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: FMD değeri, dismenoreli grupta anlamlı derecede düşük bulunmuştur (Grup 2: 5,97±5,29, Grup 1: 10,95±3,78, p<0.001). Ayrıca, dismenoreli grupta endotel disfonksiyonu olan bireylerin oranı sağlıklı bireylere göre anlamlı olarak daha yüksektir (Grup 2: %51,6, Grup 1: %6,45, p<0.001). VolFlow, dismenoreli hastalarda bazal olarak 77,4±24,1 ml/dk iken, manşon sonrası 81,4±25,1 ml/dk'ya çıkmıştır (p<0,001). Sağlıklı grupta ise bazal VolFlow 69,8±15,3 ml/dk iken, manşon sonrası 92,0±15,3 ml/dk'ya çıkmış olup, bu artış anlamlı bulunmamıştır (p=0,077). ΛVF dismenoreli grupta anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). SONUÇ: Çalışma sonuçları, primer dismenoreli kadınlarda endotel fonksiyonlarının bozulduğunu ve bu bireylerin uzun vadede kardiyovasküler risk altında olabileceklerini göstermektedir. FMD ve VolFlow, primer dismenoreli bireylerde vasküler bozuklukların non-invaziv tespitinde etkili yöntemler olarak kullanılmıştır. Bu bireylerin sadece menstrual semptomlarına değil, kardiyovasküler sağlıklarına da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Gelecekte yapılacak geniş kapsamlı çalışmalar, primer dismenore ile kardiyovasküler riskler arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
Akut koroner sendrom kliniği ile başvuran koroner anjiografi yapılan hastalarda no-reflow ile aşil tendon kalınlığı arasındaki ilişki
GİRİŞ VE AMAÇ: Yüksek LDL kolesterol düzeyleri, aşil tendon kalınlaşması (ATK) ve yaygın aterosklerotik koroner arter hastalığı ile ilişkilidir. Şiddetli ateroskleroz, no-reflow fenomeninin (NRF) gelişme riskini artırır. Bu çalışmanın amacı, akut koroner sendrom (AKS) hastalarında ATK ile NRF arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM: 1 Ocak 2021 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizde tedavi edilen 5980 AKS hastasından, lateral ayak bileği grafisi bulunan 164 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, NRF gelişen 56 hasta ve gelişmeyen 108 hasta olarak iki gruba ayrılmıştır. ATK, klinik verilerden habersiz bir radyolog tarafından lateral ayak bileği grafisi ile ölçülmüştür. NRF tanısı, TIMI, TMP ve MBG sınıflama sistemlerine göre konulmuştur. BULGULAR: ATK ile NRF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak, NRF grubunun yaş ortalaması (p = 0.018), obezite prevalansı (p = 0.025) ve hiperlipidemi oranı (p = 0.001) daha yüksekti. Syntax skoru, NRF grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (19.9 ± 9.5 vs. 14.8 ± 8.1; p = 0.001). Perkütan koroner girişim sonrası ejeksiyon fraksiyonu NRF grubunda daha düşüktü (45 ± 9.2 vs. 48 ± 9.2; p = 0.034). Stent sayısı (p = 0.006), toplam stent uzunluğu (30.8 ± 12.3 vs. 40.8 ± 15.2; p < 0.001), stent implantasyon basıncı (16.2 ± 1.2 vs. 17.2 ± 1.0; p = 0.004), postdilatasyon (45 [41.7] vs. 38 [69.1]; p = 0.001) ve postdilatasyon balon uzunluğu (3.5 [3-3.5] vs. 3.5 [3-3.5]; p = 0.039) NRF grubunda anlamlı derecede daha yüksekti. Ayrıca, trombektomi ve tirofiban infüzyonu kullanım oranı NRF grubunda daha fazlaydı (p < 0.001). Bağımsız olarak NRF ile ilişkili faktörler; yüksek Syntax skoru (p = 0.007), hiperlipidemi öyküsü (p = 0.040) ve daha uzun postdilatasyon balon uzunluğu (p = 0.016) olarak saptanmıştır. SONUÇ: ATK ile NRF arasında doğrudan bir ilişki bulunmamıştır. Ancak, NRF grubunda ortalama ATK'nın daha düşük olması, daha büyük örneklemlerle yapılacak çalışmaların daha net sonuçlar verebileceğini düşündürmektedir.
Ventriküler ekstrasistol olan hastalarda frontal QRS-T açısının, kompleks haritalama ile radyofrekans kateter ablasyonu öncesi ve sonrasında olan değişikliklerinin değerlendirilmesi
Ventriküler ekstrasistol toplumda en sık görülen ritm bozukluklarından birisi olup bazı bireylerde kardiyomiyopatiye sebebiyet verebilmektedir. Ventriküler ekstrasistol ilişkili kardiyomiyopati denilen bu tablo her bireyde gelişmemekle beraber hangi bireylerde geliştiğine dair güncel literatür bilgisi sınırlıdır. Son yıllarda ilerleyen teknoloji sayesinde rutin klinik kullanıma giren kompleks haritalama sistemleri ve radyofrekans kateterler ile aritmojenik odakların ablasyonunun ventriküler ekstrasistol odaklarına uygulanması ve kardiyomiyopati gelişimini geri döndürebildiğinin gösterilmesi ile birlikte bu tedavi metodu, güncel kılavuzlarda yer almıştır. Frontal QRS-T açısı, kardiyak repolarizasyon heterojenitesini gösteren bir belirteçtir. Yapılan çalışmalarda bozulmuş frontal QRS-T açısının aritmiler ve ani kardiyak ölüm ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ventriküler ekstrasistollerin transkateter radyofrekans ablasyonunun, frontal QRS-T açısı üzerine olan etkileri üzerine güncel literatürde bilgimiz dahilinde bir çalışma yoktur. Bu sebeple çalışmamızda ventriküler ekstrasistol ablasyonu sonrasında meydana gelen frontal QRS-T açısı değişikliklerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza T.C. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, ve T.C. Sağlık Bakanlığı Eskişehir Şehir Hastanesi kardiyoloji kliniklerinde üç boyutlu kompleks haritalama metoduyla ventriküler ekstrasistol radyofrekans kateter ablasyonu uygulanmış olan 24'ü erkek ve 24'ü kadın olmak üzere 48 v hasta, retrospektif olarak hastane verileri taranarak alınmıştır. Atriyal fibrilasyon, sol veya sağ dal bloğu, veya pacemaker ritminde olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm hastaların hastane verileri taranarak sistemden hemogram, serum elektrolit, böbrek fonksiyon testleri, açlık lipid panelleri, 24 saatlik ritm holter kayıtları, transtorasik ekokardiyografi raporları, ventriküler ekstrasistol ablasyon işlem raporları alındı. Tüm hastaların ablasyon öncesi ve sonrası çekilmiş olan standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogramları sistemden tarandı. Daha sonra bu elektrokardiyogramlardan, bazal sinüs ritmi esnasındaki frontal QRS-T açıları hesaplanarak işlem öncesi ve işlem sonrası frontal QRS-T açıları kaydedildi. İstatistiksel olarak elde edilen tüm veriler değerlendirildi. Çalışmamıza alınan 48 hastanın 6'sında ablasyon öncesi frontal QRS-T açısının anormal, 42'sinde ise normal olduğu tespit edildi. Ablasyon işlemi sonrasında ise anormal frontal QRS-T açısına sahip 6 hastanın 6'sında da frontal QRS-T açısının normal sınırlar içerisine döndüğü, ablasyon öncesi normal frontal QRS-T açısına sahip 42 hastanın ise ablasyon sonrasında frontal QRS-T açılarının normal sınırlarda seyretmeye devam ettiği tespit edildi. İstatistiksel analizlerde ablasyon öncesi frontal QRS-T açısı anormal olan hastaların normal olan hastalarla kıyaslanmasında, 24 saatlik ritm holterde tespit edilen günlük ventriküler ekstrasistol sayısının günlük sinüs atımı sayısı oranındaki yükseklik ile korele olduğu tespit edildi. Diğer bulguların analizlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Ventriküler ekstrasistollerin üç boyutlu haritalama yöntemiyle transkateter radyofrekans ablasyonu uygulamasının, normal frontal QRS-T açısına sahip hastalarda frontal QRS-T açısında bozulmaya yol açmadığı tespit edildi. Anormal frontal QRS-T açısına sahip hastalarda ise ventriküler ekstrasistol ablasyonu uygulanması sonrasında frontal QRS-T açısında normal sınırlara dönüş olduğu tespit edildi. Ablasyon işlemi öncesinde değerlendirilen frontal QRS-T açısında bozulmanın, günlük ventriküler ekstrasistol sayısı ile korele olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Aritmi İlişkili Kardiyomiyopati, Frontal QRS-T Açısı, Ventriküler Ekstrasistol.
65 yaş altı diyabetes mellituslu ve kardiyovasküler hastalık geçmişi olmayan hastalarda sodyum-glikoz kotransporter-2 inhibitörlerinin kardiyovasküler sistem üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, 65 yaş altı ve bilinen kardiyovasküler hastalığı olmayan tip 2 diyabetli bireylerde SGLT-2 inhibitörlerinin otonom sinir sistemi ve kardiyovasküler sistem üzerine erken etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Üç ay boyunca empagliflozin veya dapagliflozin kullanan hastalarda, 24 saatlik ritim holter ile kalp hızı değişkenliği, kalp hızı türbülansı, speckle tracking ekokardiyografi, yüzey elektrokardiyografi ve biyokimyasal parametreler karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 52 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 53,04 yıl olup yaşları 36 ile 65 arasında değişmekteydi; %48,08'i erkekti. Hastaların %78,85'i empagliflozin (25 mg/gün), %21,15'i ise dapagliflozin (10 mg/gün) kullanmaktaydı. Hastaların ortalama diyabet süresi 3,64 yıl olarak saptanmıştır. Üç aylık tedavi sonrası, SDANN (p=0,036) ve LF gücü (p=0,020) anlamlı şekilde arttı; LF/HF oranında değişiklik izlenmedi (p=0,357). 24 saatlik ritim Holter analizine göre, minimum kalp hızı 1,86 bpm azaldı (p=0,039). Yüzey elektrokardiyografi ile ölçülen ortalama kalp hızı ise 4,26 bpm düşerek istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,007). Vücut ağırlığında 5,67±3,63 kg (p<0,001), vücut kitle indeksinde 2,07±1,27 kg/m² (p<0,001) ve HbA1c düzeyinde %1,11 (p<0,001) oranında anlamlı düşüş saptandı. Ayrıca, serum magnezyum düzeyinde 0,06±0,18 mmol/L'lik artış izlendi (p=0,014). Global longitudinal strain değerinde 2,23±2,55 birimlik anlamlı iyileşme kaydedildi (p<0,001). Elektrokardiyografik incelemelerde; QT interval süresi 16,23±21,42 ms (p<0,001), QTc Bazett 8,47±23,64 ms (p=0,012), QTc Fridericia 11,39±18,88 ms (p<0,001) ve QTc Hodges 8,76±18,64 ms (p=0,001) düzeyinde anlamlı uzamalar gösterdi. Sonuç: SGLT-2 inhibitörleri, diyabetik hastalarda otonom sinir sistemi fonksiyonları ve kalp hızı değişkenliği gibi parametreleri etkileyerek, kalp hızı değişimini ve düzenleyici etkisini göstermiş; kalp hızı değişkenliği, sol ventrikül mekanik fonksiyonlarında anlamlı iyileşmeler ve glisemik kontrol yanında otonom disfonksiyonun erken göstergeleri üzerine olumlu etkiler sağlayarak kardiyoprotektif etkilerini düşündürmektedir. Bununla birlikte, QT ve QTc interval uzamaları açısından dikkatli olunması gerektiği düşünülmektedir.
Normotansif bireylerde kan basıncı paterninin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, normotansif bireylerde gözlenen farklı kan basıncı paternlerinin (özellikle dipper, non-dipper ve reverse dipper gruplarının) oksidatif stres parametreleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran, 21-68 yaş aralığında, sistemik hastalığı olmayan toplam 127 sağlıklı birey çalışmaya dâhil edilmiştir. Tüm katılımcılara 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı monitörizasyonu uygulanmış; gece ve gündüz kan basıncı ortalamalarına göre bireyler dipper ,non-dipper ve reverse dipper olarak üç gruba ayrılmıştır. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinde, oksidatif stres parametreleri olan Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) spektrofotometrik yöntemlerle ölçülmüştür. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda, TOS ortalamaları dipper grubunda 34,63 μmol/L, non dipper grubunda 73,67 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 85,23 μmol/L TAS ortalamaları dipper grubunda 106,00 μmol/L, non dipper grubunda 39,59 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 45,86 μmol/L , ve OSI ortalamaları ise dipper grubunda 22,05 μmol/L, non dipper grubunda 84,74 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 86,32 μmol/L olarak hesaplanmıştır. Yapılan analizlerde ise OSI ve TOS düzeylerinin dipper ve revers dipper grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek, TAS düzeylerinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0.001). Özellikle reverse dipper grubunda oksidatif stres belirteçlerinin en belirgin şekilde bozulduğu gözlenmiştir. Ayrıca bireylerin yaş, beden kitle indeksi (BKİ) ve lipid profilleri (LDL, HDL, TG) ile bazı oksidatif stres parametreleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Holter ölçümleri ile TOS, TAS ve OSI değerleri arasında güçlü ilişkiler saptanmış; gece kan basıncı düşüşü azaldıkça OSI değerinin arttığı gözlemlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kan basıncı sirkadiyen paternlerinin, bireylerdeki oksidatif stres düzeyi üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Normotansif olmalarına rağmen non-dipper ve özellikle reverse dipper bireylerde oksidatif stresin anlamlı olarak arttığı gösterilmiştir. Bu durum, bu bireylerin kardiyovasküler sistem açısından sessiz fakat ilerleyici bir risk altında olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, sadece hipertansiyon hastalarında değil, normotansif bireylerde de ambulatuvar kan basıncı izlemi ile patern analizi yapılması, potansiyel risk gruplarının erken saptanmasında etkili bir araç olabilir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon , Kan Basıncı Paterni , Oksidatif Stres
Karotis arter stenti uygulanan hastalarda işlem öncesi ve sonrası kalp-ayak bileği vasküler indeksi (CAVI) değerlerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda, karotis stenti uygulanması öncesinde, sonrasında ve 30 gün sonra CAVI ölçümü yapılarak, karotist stent sonrası vücutta oluşan hemodinamik değişikliklerin, arteriyel sertlik ile ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız 2018-2019 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde karotis stenti takılan hastaların prospektif olarak takip edilmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların demografik verileri ve risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan son 6 ay içinde serebrovasküler hastalık ve geçici iskemik atak öyküsü olanlar semptomatik, diğerleri asemptomatik olarak gruplara ayrıldı. Hastalardan rutin olarak alınmış olan laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastalara femoral arter yoluyla bilateral karotis anjiografi uygulandı. İşlem öncesi CAVI ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Karotis arter hastalığında stent kriterlerini karşılayan hastalara aynı seansta karotis stenti uygulandı. Hastaların işlem sonrası CAVI ölçümleri alındı. İşlemden 30 gün sonra kontrol CAVI ölçümleri alındı ve kayıt edildi. BULGULAR: Çalışmaya katılan olgulardan 13 tanesi (%33,3) kadın iken, 26 tanesi (%66,7) erkekti. Hastaların yaşları ortalama 69,5±9,5 yıl olup, 54 ile 86 yaş aralığında değişim göstermekteydi. Hastaların boyun BT karotis arter darlığı yüzdesi ortalama 73,8±8,8 olup, karotis anjiyografide darlık yüzdesi ortalama 89,9±8,5 ve karotis doppler USG'de darlık yüzdesi ortalama 71,5±10,8 idi. Hastalardan 18 tanesinde (%46,2) sağ karotise işlem uygulanırken, 21 tanesinde (%53,8) ise sol karotise işlem uygulandı. Hastaların sol kol ve bacaklarından işlem öncesinde ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,49±1,79; işlemden 24 saat sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,45±1,54 ve işlemden 30 gün sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,77±1,41 idi. Sol kol ve bacaklarından üç farklı zamanda ölçülen CAVİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0.512). Hastaların sağ kol ve bacaklarından işlem öncesinde ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,35±1,96; işlemden 24 saat sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,48±1,87 ve işlemden 30 gün sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,72±1,47 idi. Sağ kol ve bacaklarından üç farklı zamanda ölçülen CAVİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu(p=0.535). SONUÇ: Arteryel sertliğin, karotis stenti uygulanması öncesinde, sonrasında ve 30. günde anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Anahtar kelimeler: Karotis arter hastalığı, kalp-ayak bileği vasküler indeksi, karotis arter stenti
ST segment elevasyonlu miyokard enfarktüslü primer perkütan girişim yapılmış olan hastalarda kullanılan antiagregan ilaçların girişim öncesi infarkt ilişkili arterde reperfüzyona etkilerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise başvuru anında verilen P2Y12 inhibitörlerinin, sorumlu lezyondaki erken reperfüzyona, işlem öncesi TIMI akımına, TIMI frame skoruna, miyokardiyal tüllenme derecesi (MBG), trombüs sınıflamasına ve klinik sonlanımlara etkisinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2018 ile 30.08.2019 tarihleri arasında hastanemize başvuran STEMİ hastaları geriye dönük olarak incelenip kaydedildi. Hastalar acil serviste verilmiş olan P2Y12 inhibitörüne göre klopidogrel, ticagrelor ve prasugrel olarak üç gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar parametreleri, kapı-crosswire ve ağrı-crosswire zamanları kaydedildi. Koroner anjiyografileri görüntülemesinde işlem öncesi ve sonrası sorumlu lezyondaki TIMI skoru, TIMI frame sayısı, miyokardiyal blush grade(MBG) ve trombüs grade değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamıza 225 hasta (189 erkek,36 kadın) dahil edildi. P2Y12 inhibitörü olarak klopidogrel yüklenen 72, ticagrelor yüklenen 85 ve prasugrel yüklenen 68 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 55.5±8.3 yıl idi ve gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (Klopidogrel grubunda 56.2±7.1, tikagrelor grubunda 55.9±9.4, prasugrel grubunda 54.1±9; p=0.245). Gruplar yaş, cinsiyet, hipertansiyon diyabetes mellitus, sigara kullanımı, hiperlipidemi varlığı, koroner arter hastalığı varlığı, kapı-cross zamanı, ağrı-cross zamanı açısından birbirine benzerdi. İşlem öncesi TIMI 3 akımı, tikagrelor grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olarak bulunmuştur (Klopidogrel %0, Prasugrel %0, Tikagrelor %7.06; p=0.006). Grade 5 trombüs tikagrelor grubunda, diğer gruplara göre anlamlı olarak düşüktü (Klopidogrel %77.78, Tikagrelor %61.18, Prasugrel %77.94; p:0.017). İşlem öncesi TIMI kare sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır(Klopidogrel 23[IQR, 19-29], Tikagrelor 20[IQR, 14-26], Prasugrel 24[IQR, 21-29]; p=0.116). İşlem öncesi MBG 2/3, tikagrelor grubunda daha yüksek olarak saptanmıştır (Klopidogrel %6.25, Tikagrelor %18.82, Prasugrel %7.35; p=0.025). SONUÇLAR: Çalışmamızda işlem öncesi yüklenen P2Y12 inhibitörlerinden tikagrelorun, işlem öncesi TIMI akımı, MBG ve trombüs skoru açısından diğer ilaçlara göre daha üstün olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü, klopidogrel, prasugrel, ticagrelor, TIMI frame sayısı
Angiozome konsepti ile endovasküler girişim yapılan diz altı lezyonlarında direkt veya indirekt revaskülarizasyonun akut ve kronik süreçte klinik sonlanıma etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda kronik ekstremiteyi tehdit edici iskemisi olan hastalarda angiozome konsepti ile yapılan endovasküler girişimde direkt veya indirekt revaskülarizasyonun majör ampütasyon, minör ampütasyon ve yara iyileşmesine etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 121 hasta çalışmaya dahil edildi. Takip süresinde 3 hastada ölüm gerçekleşti, 29 hastada başarılı girişim yapılamadı ya da yeterli distal arteriyel yatak olmadığı için işlem yapılamadı. Kalan hastalar, angiozome bölgesini besleyen arterin veya diğer arterlerin tedavi edilmesine göre direkt revaskülarizayon (DR) (n=59) ve indirekt revaskülarizasyon (İR) (n=30) grubuna ayrıldı. Hastalar majör ve minör ampütasyonlar ve yara iyileşmesi açısından üç ay süresince takip edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların 100'ü erkek (%84.7) ve ortalama yaşı 63.9 ± 11.6 idi. Doksan hastada (%76.3) diyabetes mellitus, 71 hastada (%60.2) esansiyel hipertansiyon, 58 hastada (%49.2) koroner arter hastalığı, 97 hastada (%82.2) hiperlipidemi, 52 hastada (%44.1) kronik böbrek hastalığı eşlik etmekteydi. Hastaların 37'si (%31.4) aktif sigara içicisiydi, 61 hasta (%51.7) eski sigara içicisiydi. Hastaların 89'unun (%75.4) rutherford sınıfı 5, 29'unun (%24.6) rutherford sınıfı 6 idi. İşlem öncesi ABİ değerleri 0.74 ± 0.25, NIRS değerleri ise 49.3 ± 11.3 rSO2 idi. Başarılı revaskülarizasyon yapılan 89 hastanın 65'inde (%73.0) ATA'ya, 40'ında(%44.9) PTA'ya, 19'unda (%21.3) ise peroneal artere başarılı girişim yapılmıştır. Takip sonunda major amputasyon oranının DR grubunda İR grubuna göre daha az (%10.2 vs %30, P=0.018), minör amputasyon oranının benzer (%23.7 vs %23.3, p=0.967), yara iyileşmesinin DR grubunda daha iyi olduğu izlendi (%61 vs %36.7, p=0.030). SONUÇ: Angiozome konsepti temel alınarak yapılan perkütan transluminal anjioplasti, izole dizaltı lezyonlarında orta dönemde yara iyileşmesi ve majör ampütasyonu engellemede etkili bir tedavi seçeneğidir. Endovasküler tedavide klinik olumlu sonuçları nedeniyle öncelikle direkt revaskülarizasyon denenmeli, teknik olarak işlemin mümkün olmadığı hastalarda alternatif tedavi olarak indirekt revaskülarizasyon yapılabilmektedir.
Koroner arter ektazisi olan hastalarda matriks metalloproteinaz-12 düzeyinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Matrik metalloproteinazların anevrizmal vasküler hastalıkların gelişimdeki rolleri bilinmektedir. Bu çalışmada, koroner arter ektazili (KAE) hastalarda matriks metalloproteinaz-12 (MMP-12) ve MMP spesifik doku inhibitörü-4 (TIMP-4)' ün, kontrol bireylerine göre seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlandık. YÖNTEM: Çalışmamız KAE tanısı alan 41 hasta ile yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 41 kontrol bireyinden oluşmaktaydı. KAE tanısı alan 41 hastanın 23 tanesinde eşlik eden koroner arter hastalığı bulunmaktaydı (E1K1 grubu), kalan 17 hastada ise koroner ektaziye koroner arter hastalığı eşlik etmemekteydi (E1K0 grubu, saf ektazi grubu). Benzer şekilde KAE olmayan 41 kontrol bireyinin 23' ünde koroner arter hastalığı varlığına karşın (E0K1 grubu), kalan 17 bireyde koroner arter hastalığı yoktu (E0K0 grubu, saf kontrol grubu). Vaka (E1K1 + E1K0) ve kontrol grubundaki (E0K1 + E0K0) bireylerin demografik verileri, koroner arter hastalığı risk faktörlerinin varlığı, ilaç kullanım durumları, bazal biyokimyasal tetkikleri ve serum MMP-12 ve TIMP-4 değerleri karşılaştırıldı. Benzer şekilde aynı karşılaştırmalar saf ektazi (E1K0) ve saf kontrol (E0K0) gruplarında tekrarlandı. BULGULAR: Koroner ektazi grubunda (E1K1+E1K0), kontrol grubuna (E0K1+E0K0) göre MMP-12 (9,9 ± 2,9 vs 8,3 ± 3,9 ng/mL; p=0,042), TIMP-4 (5,8 [4,7-7,5] vs 3,9 [2,7-5,8] ng/Ml; p=0.002) seviyeleri anlamlı derecede yüksekti. KAE grubunda MMP-12 ile TIMP-4 seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (r=0,699; p<0,001) saptandı. Benzer şekilde saf koroner ektazi alt grubunda (E1K0), saf kontrol alt grubuna (E0K0) göre MMP-12 (9,5 ± 3,1 vs 6,6 ± 2,6; p=0,009), TIMP-4 (7,2 ± 5,2 vs 3,9 ± 1,8; p=0,013) değerleri anlamlı derecede yüksek saptandı. Saf koroner ektazi alt grubunda MMP-12 ile TIMP-4 arasındaki pozitif korelasyonun daha da güçlendiği gözlendi (r=0,913; p<0,001). SONUÇ: KAE hastalarında MMP-12 ve TIMP-4 seviyeleri kontrol bireylere göre yüksek olup, bu durum MMP'lerin KAE gelişiminde potansiyel rollerinin olabileceğini düşündürmektedir. Ortaya konulan potansiyel ilişkinin mekanizmalarının açığa çıkarılması için yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter ektazisi, koroner arter hastalığı, matriks metalloproteinaz-12, MMP spesifik doku inhibitörü-4.