Adıyaman University
Discipline

Medical Biochemistry

Adıyaman University

523

Archived Theses

4

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda osteoporoz ile ilişkili yeni biyokimyasal markerlerin tanıdaki yeri

Otozomal resesif geçiş gösteren Orak Hücre Anemisi (OHA), β-globin zincirini kodlayan gendeki tek nokta mutasyonundan kaynaklanmaktadır. Hemoglobinin yük dengesinin değişmesine neden olan bu mutasyon, yetersiz oksijen bulunan ortamlarda HbS'in polimerize olmasına sebep olur. Sonuç olarak, alyuvarların bikonkav disk şekli değişir ve hücreler orak şeklini alır. Doku ve organların oksijensiz kalıp beslenememesine ve kemik yoğunluğunun düşmesine bağlı olarak kemik deformiteleri ve takibinde bir kemik hastalığı olan Osteoporoz gelişebilir. Bu çalışmada, OHA hastalarında Kemik Döngüsü Belirteçleri (KDB) serum düzeyleri ölçülerek orak hücre anemisi ile osteoporoz ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 33 orak hücreli birey (HbSS (30) / HbSβ (3)) hasta grubu ve 34 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve bu bireylerden alınan kan örnekleri, 3500 rpm'de 10 dk. santrifüj edildikten sonra serumları ayrılıp biyokimyasal analizler için -80°C'de saklandı. Serum örneklerinde kemik döngüsü yapım belirteçleri; PINP, PICP, BALP ve Osteokalsin (OT) ile kemik döngüsü yıkım belirteçleri; CTX, Hidroksiprolin (Hyp) ve Pridinolin (PYD) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. Ayrıca, 25(OH)D düzeyleri spektrofotometrik olarak Immunoassay (EIA) ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Deney sonucunda, PINP (p=0,345), PICP (p=0,071) ve BALP (p=0,607) düzeylerinde orak hücreli anemi çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, OT düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,016). Ek olarak, hasta grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CTX (p=0,763), Hyp (p=0,546) ve Piridinolin (p=0,890) serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Son olarak, 25(OH)D orak hücre çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düşük bulundu (p=0,01). Çalışma sonucu kemik yapım belirteci olan osteokalsine göre değerlendirildiğinde orak hücre anemili hastalarda osteoblastik aktivitenin ve dolayısıyla kemik döngüsünün arttığı söylenebilir. Orak hücre hasta grubunun artan osteokalsin düzeyi ve düşük 25(OH)D sonucu, osteoporoz patolojisini destekler nitelikte olup tanı için yeterli değildir. Sonuç olarak, orak hücre anemisinin kemik metabolizmalarına olan etkisini anlamak için KDB serum düzeylerinin, kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile desteklenerek değerlendirilmesi ve orak hücre hastalarının örneklem büyüklüğü arttırılarak daha fazla araştırılması gerekmektedir.

AnemiAnemi-orak hücreliBiyobelirteçler+7
Meryem Korkmaz
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi merkez laboratuvarında biyokimya parametrelerinde onay destek sisteminin kurulumu ve geliştirilmesi

Amaç: Onay destek sistemleri (ODS), laboratuvar test sonuçlarının belirlenen kriterler ölçüsünde değerlendirilmesi ve onaylanması için algoritmaları kullanan postanalitik bir süreç iyileştirme aracıdır. Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Merkez Laboratuvarında klinik biyokimya testleri için ara yazılım (LIOS) aracılığıyla ODS kurulumu, algoritmaların geliştirilmesi ve yazılımın değerlendirilerek ODS etkinliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Yöntem: ODS algoritmaları tasarlanırken ara yazılım aracılığıyla 30 biyokimya testi için değerlendirme kriterleri tanımlanarak onay akış şeması oluşturuldu. Kuralların belirlendiği gibi çalıştığını doğrulamak amacıyla simülatör programda özel olarak üretilmiş 720 hasta sonucu ile kurallar test edilerek beklenen onay durumları elde edildi. Gerçek hasta verileri ile sistem değerlendirmesi için 01.06.2019-31.05.2020 tarihleri arasında çalışılan 194,520 rapor ve 2,025,948 test değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda test sonuçlarının %77.11-85.03'ü ODS ile onaylandı. Onaylanmayan testlerin en sık onaylanmama nedeninin %40.78 ile onay aralık kontrolü en az %0.09 anlamsız test sonucu olduğu görüldü. Manuel onay ile ODS değerlendirmeleri 7 farklı kullanıcı ve 328 rapor ile karşılaştırıldığında uyum oranları %79.27-88.11 arasında, κ katsayıları ise 0.387-0.629 arasındadır (p <0.001). Sonuç: Tasarladığımız algoritma modeli, klinik biyokimya testlerinde yüksek oranda otomatik onay yapılabileceğini göstererek manuel onaylanan test sonuçlarının sayısını önemli ölçüde azaltmıştır. Uyguladığımız ODS algoritmalarının, analitik ve preanalitik hata tespiti ile test sonuçlarının daha tutarlı bir şekilde gözden geçirilmesini sağladığı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: onay destek sistemleri, biyokimya, klinik laboratuvar

AlgoritmalarBiyokimyaBiyokimyasal özellikler+6
Bahar Ünlü Gül
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tartrazin ve Kuersetin uygulamalarının rat karaciğer dokusuna etkileri

Amaç: En yaygın gıda boyar maddesi olarak kullanılan Tartrazinin ve Koruyucu olarak düşündüğümüz Kuersetinin karaciğer dokularındaki değişimlerini incelemek. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi'nde üretilmiş Wistar albino cinsi dişi ratlar araştırma için seçildi. Ratların ortalama ağırlıkları 225 ± 25 gram ağırlığında olacak şekilde 32 adet rat 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar; Kontrol, Tartrazin, Kuersetin, Tartrazin + Kuersetin olacak şekilde dizayn edildi. Uygulamalar 30 gün boyunca her gün aynı satte olacak şekilde yapıldı. Süre sonunda karaciğer dokuları ve kan numuneleri alınarak incelendi. Bulgular: Tartrazin uygulanan grupta; Karaciğer dokusunda oksidan parametrelerde artış, antioksidan parametrelerde azalış, inflamasyon parametreleri ve histopatolojik bozulmalar ve serum numunelerinde oksidatif stress indeks, inflamasyon parametreleri ve karaciğer fonksiyon testlerinde artışa neden olmuştur. Kuersetin uygulanan grupta; Karaciğer dokusu antioksidan parametrelerinde artış, oksidan parametrelerinde azalma, inflamasyon paramterlerinde azalma, serum numuneleri inflamasyon, karaciğer fonksiyon testlerinde azalmaya neden olmuştur. Tartrazin ile birlikte Kuersetin uygulanamsıyla birlikte Tartrazin grubuna kıyasla Biyokimyasal ve Histopatolojik parametrelerde iyileşmeler tespit edildi. Sonuç: Tartrazin karaciğer dokusunda oksidatif stres ve inflamasyon artşına yol açarak hepatotoksisteye neden olmuştur. Sadece bununlada kalmayıp kan numunelerinde inflamasyon ve karaciğer fonksiyon testlerinde artışa yol açarak yaygın bir hasarı tetiklemiştir. Kuerstin ise güçlü bir antioksidan ve antiinflamatik etki göstermiştir. Tartrazin hepatoksisitesine karşı Kuersetin günlük kullanımını tavsiye ediyoruz.

Bülent Aylaz
İnönü University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Dietilnitrozamin ile oluşturulan deneysel hepatoselüler karsinom modelinde N-asetilsistein ve likopenin koruyucu etkilerinin araştırılması

Amaç: HCC, genetik ve epigenetik değişikliklerin birikimi sonucu gelişen çok aşamalı bir süreçtir. Bu süreç, N-nitroso bileşiklerinin kullanıldığı deneysel HCC modelleriyle simüle edilebilmektedir. Karsinojenik N-nitroso bileşikleri, insanlarda çevresel ve endojen sentez yoluyla maruziyet oluşturabilmekte ve HCC'ye yol açabilmektedir. Son yıllarda HCC tedavisinde gelişmeler olmasına rağmen, mevcut tedavilere karşı gelişen direnç, yeni terapötik yaklaşımları gerekli kılmaktadır. Literatürde likopen ve NAC'ın kemopreventif etkileri bildirilmiş olsada, bunların kombinasyonunun hepatokarsinogenez sürecine etkileri değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda, DEN/TAA indüklü HCC modelinde likopen ve DNA tamir mekanizmalarını destekleyen NAC'ın birlikte kullanımının, erken dönem karsinogeneze etki potansiyelinin biyokimyasal/histopatolojik yaklaşımlar aracılığıyla araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmada 56 fare beş gruba ayrıldı (Kontrol, DEN, Likopen+DEN, Likopen+NAC+DEN, NAC+DEN). Kontrol grubu normal beslenirken, diğer gruplarda 3–10. haftalar arasında DEN ve 11–18. haftalar arasında TAA intraperitoneal uygulanarak HCC modeli oluşturuldu. Likopen ve/veya NAC uygulamasına DEN'den 3 gün önce başlanarak 24. haftaya kadar sürdürüldü. Çalışma sonunda karaciğer dokusunda inflamasyon (sitokinler, Nrf2, NF-κB p65, p-NF-κB p65), apoptozis (Kaspaz-3, Kaspaz-9, Bax, Bcl-2) ve neoplastik/fibrotik (GST-pi, Glipikan-3, VEGF, MMP-2) biyoelirteçler analiz edildi. Bulgular: NAC uygulaması, NF-κB, VEGF ve MMP-2 düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı değişiklik oluşturmadı. Likopen uygulamaları NF-κB'yi azaltarak antiinflamatuar etki gösterirken, VEGF ve MMP-2 ekspresyonunu artırarak anjiyogenez ve invazyonu destekledi. Likopen ve/veya NAC uygulaması Bax/Bcl-2 oranını azaltarak antiapoptotik etki gösterirken Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 aktivasyonunun saptanmaması bu bulguyu destekledi. Likopen ve/veya NAC uygulaması, DEN grubuna kıyasla TGF-β1 düzeyini artırdı, HCC'ye özgü eksprese edilen glipikan-3 düzeylerini düşürdü, tümör nodül sayısında artışa neden oldu. Sonuç: Antioksidan/antiinflamatuar/antikanser özellikleriyle bilinen likopen ve NAC bileşiklerinin, etkili oldukları hücresel mekanizmalar bilinmemekle birlikte, karsinogenezi artırabilecekleri saptandı.

DietilnitrozaminHepatoselüler karsinomMatriks metalloproteinaz 2
Nurcan Göktürk
İnönü University · Institute of Health Sciences
2026
00
Master'sOpen AccessEN

Investigating the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory laboratory parameters during the progression of type 2 diabetes mellitus

Objective: Prolidase enzyme is a cytosolic metalloproteinase that hydrolyzes the iminodipeptides with proline or hydroxyproline at the carboxy terminal end. It plays a crucial role in regulating the collagen turnover which is believed to be affected by the chronic inflammatory response, one of the main characteristics of type 2 diabetes mellitus. Therefore, this study aimed to investigate the role of serum prolidase enzyme activity and inflammatory parameters during the progression of T2DM. Method: A total of 168 subjects, 41 controls, 43 prediabetics, 41 type 2 diabetics without MVC and 43 type 2 diabetics with MVC were enrolled in this case-control study. Biochemical and inflammatory parameters were measured using photometric and electrochemiluminescence methods. SPEA was measured using the colorimetric method. Results: SPEA was statistically significantly increased in type 2 diabetics with and without MVC compared with prediabetes and controls (P <0.001 for all). SPEA was also positively associated with the severity of the disease (r= 0.494, P <0.001). NLR and NHR was found to be statistically significantly increased during the progression of MVC in patients with T2DM (P= 0.014; P= 0.002, respectively), and positively associated with the severity of the disease (r= 0.201, P= 0.009; r= 0.246, P= 0.001, respectively). No statistically significant correlation was observed between SPEA and the evaluated inflammatory parameters among groups. Conclusion: Our findings conclude that SPEA may have a significant role in the development of macrovascular complications of T2DM. In addition, NLR and NHR could be useful in predicting the macrovascular complications of T2DM. Keywords: Prolidase, collagen, inflammation, diabetes mellitus.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-type 2Collagen+5
Abdallah Alastl
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda cerulein ile indüklenen akut pankreatit üzerine verapamil, dantrolen ve 2-aminoetoksidifenil borat'ın etkilerinin incelenmesi

Akut pankreatit, çeşitli yakın ve uzak organ sistemlerini etkileyebilen pankreasın akut inflamasyon hastalığıdır. Safra taşları ve alkol en sık görülen sebepleridir. Akut pankreatitin etiyolojik faktörlerinin bilinmesine rağmen hastalığın patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Sindirimde görev alan zimojenlerin, duodenuma ulaşmadan önce asiner hücrelerde erken aktive olması, pankreatit patogenezinde merkezi bir rol oynamaktadır. Patolojik intraasiner zimojen aktivasyonu, anormal intrasellüler Ca+2 artışı ile ilişkilidir.Ratlarda IP3R, RyR ve L-tipi voltaj kapılı kalsiyum kanalları için sırasıyla 2-APB, Dantrolen ve Verapamil gibi kalsiyum kanal blokörlerinin cerulein ile indüklenen akut pankreatiti iyileştirebileceği hipotezi üzerine yoğunlaştık. Bu amaçla, serumda amilaz ve lipaz seviyeleri, pankreatik dokuda ise tripsin, tripsinojen, TAP, PSTI ve Katepsin B seviyelerini ölçtük. Bu biyokimyasal ölçümler, histopatolojik gözlemler ile desteklendi. Sonuçlarımızda, cerulein grubunda artan amilaz, lipaz, tripsin ve TAP seviyelerinin kalsiyum kanal blokörleri ile anlamlı olarak azaldığını bulduk. Buna ek olarak, bütün gruplar arasında PSTI ve tripsinojen seviyeleri düşerken Katepsin B düzeylerinde önemli bir fark bulunmadı.Sonuç olarak, bulgularımız, cerulein indüklü akut pankreatit üzerine kalsiyum kanal blokörlerinin tedavi edici etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, akut pankreatitte, intrasellüler kalsiyum konsantrasyonundaki anormal yükseliş ile ilişkili patofizyolojik mekanizmaların aydınlatılması için daha gelişmiş moleküler analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.

2-aminoetoksifenil boratDantrolenPankreas hastalıkları+3
Ayşe Burçin Uyumlu
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimya analitlerine ait referans aralıkların numune kabul zamanına göre indirekt yöntemle tespiti

Klinik laboratuvar testlerine ait referans aralıkların eldesi her klinik laboratuvarın tek başına üstesinden geleceği bir iş değildir. Direkt örnekleme yönteminin zorluğu, yüksek maliyeti ve bazen mümkün olamaması sebeplerinden dolayı indirekt yolla referans aralık tespiti rağbet görmektedir.Bu çalışma 01.01.2009 - 01.01.2010 tarihleri arasında laboratuvarımıza gelen hasta numunelerinin toplam 14 analitin sonuçlarından oluşan verinin laboratuar bilgi sisteminden transferi yoluyla referans aralıkların indirekt ve aposteriori şekilde tespit edildiği bir çalışmadır. Nihai manada referans aralık tespiti özel manada ise numune kabul zamanına göre referans aralık tespitinin yapıldığı çalışmamız indirekt örnekleme yoluyla referans aralıkları belirleme çalışmaları arasında numune kabul zamanını alt gruplandırma faktörü olarak kabul eden bir çalışmadır. Çalışmamıza dahil edilen toplam 14 analitin 7'si diurnal ritim göstermektedir. 14 analit içinde serum demir, TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, prolaktin ve total kortizol analitleri için kan alma zamanları arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Bu analitlerden serum total kalsiyum analiti hariç diğer 5 analitin her birisi için belirli kan alma zamanlarına özel referans aralıklar tespit edildi. Her bir analit için elde ettiğimiz referans aralıkları direkt yöntem, indirekt yöntem, referans kitaplardan transfer ve kit prospektüslerden transfer yoluyla elde edilen referans aralıklarla ilgili analitin referans değişim değerlerine (RCV) göre kıyasladık. Kıyaslama sonucunda çoğu durumda indirekt yöntem referans aralıklarımız diğer yöntemlerin referans aralıklarından anlamlı olarak farklı olduğunu gördük. Ancak serum TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, PTH, folat, için tespit ettiğimiz referans aralıklarla diğer yöntem referans aralıkları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Kit prospektüs ve referans kitaplardan transfer yöntemleriyle elde edilen referans aralıkların her bir analit için referans alınamayacağını ortaya koyan çalışmamız referans aralığı etkileyen preanalitik aşama faktörlerin önemini vurgulamıştır.Çalışmada uyguladığımız indirekt örnekleme yöntemi, tamamlayıcı ve doğrulayıcı bir yöntemdir. Referans aralığı verilmemişse veya verilen rakamlar yeterli bulunmazsa hastane analiz kayıtları kullanılarak normal değerler elde edilebilir. Ancak, direkt örnekleme yönteminin yerine geçecek bir yöntem değildir. Gelecekte bu yöntemin özellikle uç değer analizi ve alt gruplandırma olmak üzere tüm aşamalarıyla daha standart hale getirilmesi gerektiği şüphesiz klinik laboratuvarlar için önemlidir.

BiyokimyaBiyolojik analizKliniksel laboratuvar teknikleri+4
Mehmet Güngör
İnönü University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf intestinal VLDL'lerinin hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması

Torasik lenf, şilomikronlara ek olarak önemli miktarda daha yoğun, triaçilgliserolden zengin bir fraksiyon olan intestinal VLDL'i (ya da küçük şilomikron) içerir. İntestinal VLDL, şilomikronlardan metabolizmasının yanısıra flotasyon, lipid ve apolipoprotein kompozisyonları açısından da farklıdır. Açlık durumunda ve lipid absorbsiyonu sırasında enterositler tarafından sentez edilirler. Absorbe edilmiş besinsel yağ asitleri, ?-gliserofosfat yolu üzerinden triaçilgliserol oluşturmak için kullanılırlar ve daha sonra pre-VLDL içerisinde paketlenir ve Golgi'de daha ileri işleme tabi tutulurlar. Oluşan partiküller, torasik lenf içerisine sekrete edilirler.Tipik bir lipoprotein yapısı örneğin intestinal VLDL, triaçilgliserol ve kolesteril esteri gibi temelde apolar lipidler içeren bir lipid çekirdekten oluşur ve serbest kolesterol, fosfolipid ve apolipoprotein içeren amfipatik lipidler tarafından çevrilir. Amfipatik lipidlerin polar grupları akuöz faza maruz kalır, oysaki apolar grupları hidrofobik lipid çekirdeğine doğru yerleşirler. Lipoprotein yapısı bu konuda misel organizasyonunu taklit eder.Bir lipoproteinin hidrofobik özellikleri, lipoprotein agregasyonuna yol açar. Lipoproteinlerin agregasyonu, aterosklerozisin altında yatan nedenlerden biri olarak rapor edilmiştir. Bu amaçla intestinal VLDL, ayçiçek yağı, zeytin yağı, palm yağı, tereyağı, margarin ve balık yağı verilen ratlardan ultrasantrifügasyon ile izole edildi ve hidrofobik özellikleri, vorteksle indüklenmiş agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi ile karşılaştırıldı. Aynı zamanda pH, tuz eklenmesi veya dilüsyon gibi misel yapısı üzerine etkisi olduğu bilinen farklı koşullar altında, farklı besinsel yağlardan elde edilen intestinal VLDL'in vorteksle indüklenmiş agregasyona karşı cevabı karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak önemsiz olmasına rağmen, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, doymamış yağlardan elde edilenlerden daha fazla agrege oldu. Bunun tersine, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, hidrofobik sabit fazla (bütil sefaroz) diğerlerinden daha az etkileşime girdi. Oysaki balık yağı intestinal VLDL'i, diğer besinsel lipidlerden elde edilen lipoproteinler ile karşılaştırıldığında hidrofobik medyumla daha güçlü bir şekilde etkileşime girdi. Balık yağından elde edilen intestinal VLDL, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı daha fazla duyarlılık gösterdi.Sonuç olarak lipoproteinlerin doymuşluk dereceleri, hidrofobik özelliklerini belirlemede tek faktör olmayabilir. Yağların minör bileşenleri de lipoproteinlerin hidrofobik özelliklerinde rol alabilirler. Aterosklerozu önlemede balık yağının yararlı etkileri dikkate alındığında, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı bir lipoproteinin duyarlılığı, bir lipoprotein partikülünün aterojenitesini belirleyen ilave bir faktör olabilir, fakat bu gelecekteki çalışmalarla daha net anlaşılabilecektir.

AgregasyonAterosklerozBağırsaklar+2
Özlem Işıkgil
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf şilomikronlarının hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması

Şilomikronlar besinsel lipitlerden enterositlerde sentez edilirler ve torasik kanal yoluyla dolaşıma nakledilirler. Bir şilomikronun yapısı amfipatik lipitler ve apolipoproteinler ile çevrili bir hidrofobik lipit merkezden meydana gelir. Aterosklerozun bir nedeni olarak bilinen lipoprotein agregasyonuna lipoproteinlerin hidrofobik doğası sebep olur. Bundan hareketle LDL yaygın olarak çalışılmış ancak şilomikronlar çalışılmamıştır. Son zamanlardaki kanıtlar şilomikronların lipoprotein lipaz ile etkileşimi sonucunda oluşan şilomikron remnantların aterojenitesini desteklemektedir. Bir lipoproteinin lipit kompozisyonu onun biyofiziksel özelliklerinin en önemli belirleyicisi olduğundan, ratlardan torasik lenf kanülasyonu ile elde edilmiş ve 5x105 g min, 20 ºC'de ultrasantrifügasyon ile izole edilmiş ayçiçeği yağı, zeytinyağı, balık yağı, margarin, tereyağı ve palm yağı şilomikronlarının hidrofobik özellikleri, vorteksleme ile oluşan agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi (HIC) kullanılarak karşılaştırıldı.LDL'in aksine şilomikronlarda vorteksleme neticesinde agregasyon oluşmadı. Ayçiçeği yağı ve tereyağı şilomikronları hidrofobik kromatografi ortamı ile en güçlü etkileşimi gösterdi, bununla birlikte balık yağı şilomikronları zayıf bir etkileşim gösterdi.Balık yağı ya da tereyağı şilomikronlarının vortekslenmesi, diğer yağ şilomikronları ile karşılaştırıldığında, çok daha belirgin bir absorbans azalmasına neden oldu, bu durum bu şilomikronların misel stabilitesinin daha az olduğunu göstermektedir.Ayçiçeği yağı şilomikronlarının yüzey hidrofobikliği, diğer yağ şilomikronları ile karşılaştırıldığında, belirgin bir şekilde yüksek bulundu. Şilomikronların doymuş / doymamış yağ asitleri oranı, lipoproteinin yüzey hidrofobikliğini belirleyen tek faktör olmayabilir.Balık yağı şilomikronları daha az hidrofobikliğe ve düşük misel stabilitesine sahipti. Balık yağının kalp damar sağlığı üzerine olan faydalı etkileri göz önüne alındığında, daha az hidrofobiklik ve düşük misel stabilitesi birlikte, ilave bir lipoprotein aterojenite göstergesi sağlayabilir.

AgregasyonAterosklerozFobiler+2
Kürşat Kaya
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda farklı besinsel yağların postprandial inflamasyon etkilerinin sirkadiyen ritme göre karşılaştırılması

Postprandial faz yemek alınmasından sonra 3 ile 6 saat içinde en yüksek seviyeye ulaşmakta ve 9 saatte sona ermektedir. Her yemeğin düşük şiddetli ve kısa süreli bir inflamatuar cevaba neden olduğu genel olarak kabul edilen bir olgudur. Şilomikronlar ve şilomikron remnantlarının postprandial plazmada artan major lipoproteinler olduğu düşünülmektedir. Postprandial lipemi, HDL ve LDL kolesterolün de dahil olduğu total kolesterol seviyelerinden bağımsız olan, kardiyovasküler hastalıklar için potansiyel bir risk faktörü olarak gösterilmektedir. Endotelyal disfonksiyon endotelyumda proinflamatuar değişiklerle başlayan, lökosit adhezyonu ve transmigrasyonuyla sonuçlanan reaksiyon serisiyle karekterizedir ki bunlar da aterogenezin erken aşamaları olarak kabul edilmektedir. Son bulgular, postprandial plazmada oluşan triaçilgliserolden zengin lipoproteinlerin vasküler inflamasyonu etkilediğine dikkat çekmektedir. Besinsel lipoproteinlerin endotelyal etkileri, içerdikleri yağ asidi kompozisyonuna bağlıdır. Çalışmalar, besinlerle alınan yağ asitlerinin tipi ile kardiyovasküler hastalıklara yakalanma derecesi arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Öğündeki doymuş yağ asidi yüzdesi ve n-3/n-6 çoklu doymamış yağ asitleri oranı postprandial inflamatuar cevabın büyüklüğünü belirlemektedir. Sirkadiyen saat; günlük aydınlık/karanlık siklus içerisinde uyku, aktivite, beslenme ve metabolizmayı kapsayan pek çok farklı davranışsal ve fizyolojik işlevin koordinasyonunu sağlamaktadır. Biyolojik ritim; besinsel lipidlerin absorpsiyonunu, şilomikronların sentezinde rol alan mikrozomal transfer proteinleri ve apoB 48 proteinlerinin ifade edilmesini, plazma triaçilgliserol ve postprandial remnant lipoproteinlerinin seviyelerini büyük oranda etkilemektedir. Sirkadiyen ritim lipid metabolizmasını çift yönlü olarak regüle etmektedir. Ancak, farklı yağ asitleriyle günün aydınlık/karanlık siklusu etkileşiminin postprandial infalamasyonu nasıl etkilediği hala bilinmemektedir. Dahası günün farklı zamanlarında tüketilen besinsel yağların postprandial inflamasyon belirteçlerini etkileyip etkilemediği açıklığa kavuşturulmayı beklemektedir. Burdan yola çıkarak çalışmada, günün karanlık/aydınlık sikluslarında farklı diyetsel yağların vasküler ve sistemik postprandial inflamasyonunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kan örneklerinde, inflamatuar cevapta yer alan IL-1,TNF-?, IL-6 ve çözünür adhezyon molekülleri (sVEGF, sE-selektin) ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Monosit, granülosit, lenfosit seviyeleri ve VCAM1, ICAM-1, L-selektin seviyeleri de bu hücreler üzerinden akım sitometrik analizlerle belirlenmiştir. Ayçiçek yağı ve zeytin yağı uygulamaları hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF ve TNF-? düzeylerini düşürürken, pasif periyotta sE-selektin düzeyini düşürdü. Beklenenin tersine balık yağı uygulaması hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF düzeyini , aktif periyotta ise TNF-? düzeyini düşürdü. Diğer taraftan tereyağı ve balık yağı, zeytin yağı ve ayçiçeği yağına göre daha fazla CD reseptöründe artışa neden oldu. Adheziv karakterdeki CD reseptörleri ise tereyağı verilen ratlarda aktif periyotta artarken, daha belirgin olmakla birlikte balık yağı verilen ratlarda pasif periyotta arttı. Ayçiçek yağı ve zeytin yağının inflamatuar etkilerinin, balık yağı ve tereyağından daha az olduğu tespit edildi. Ayrıca yağların inflamatuar etkilerinin gün içinde farklılık gösterdiği görülmektedir. Ancak bu konuda daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Postprandial inflamasyonun, sirkadiyen ritmin periyotları arasında ve yağ tiplerine göre farklılık göstermesi koroner kalp hastalıklarının ve düşük düzeyli inflamasyon kaynaklı hastalıkların engellenmesinde ilave bilgi sunmaktadır.

AterosklerozBitkisel yağlarHayvansal yağlar+2
Hüsniye Gül Temelli
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat beyninde yüksek doz radyasyonla oluşan akut hasara karşı melatonin ve diklofenak'ın koruyucu etkisi

Bu çalışmayla yüksek doz radyasyonun beyinde oluşturduğu oksidatif stres ve akut inflamasyonu melatonin ve diklofenak ile engellemeyi amaçladık. Çalışmaya 40 adet Wistar-Albino cinsi erişkin (180-220 gr) erkek rat dahil edildi. Kontrol (K) grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Radyasyon (R) grubuna 70 Gy tüm vücut radyasyon verildi. Melatonin+Radyasyon (M) grubuna radyasyon uygulamasından önce 5 gün boyunca 100 mg/kg ip. Melatonin uygulandı. Diklofenak+Radyasyon (D) grubuna radyasyon öncesi 8 mg/kg Diklofenak oral verildi. Melatonin+Diklofenak+Radyasyon (MD) grubuna radyasyon öncesi 100 mg/kg ip. Melatonin ve 8 mg/kg Diklofenak oral verildi. Radyasyon uygulamasından 48 saat sonra doku ve kan örnekleri alınarak analizlerde kullanıldı. Alınan beyin dokularından hazırlanan homojenatlarda GSH, GSH-Px, GSH-R, Trx, Trx-R ve TBARS analizleri çalışıldı. Serumlarda ise CRP çalışıldı. Ayrıca beyin dokuları histopatolojik olarak ta incelendi. GSH, Trx, Trx-R ve CRP sonuçları istatistiksel olarak anlamlı değildi. TBARS, radyasyon grubunda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) yüksek bulundu. Melatoninin radyasyona bağlı TBARS yüksekliğini düzelttiği görüldü. GSH-Px ve GSH-R düzeyleri melatonin grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) yüksek bulundu. Sonuç olarak; melatonin akut yüksek doz radyasyonun beyinde oluşturduğu oksidatif hasarı azaltmaktadır. Diklofenak ta melatonin gibi antioksidan aktivite göstermiştir. Histopatolojik sonuçlara göre diklofenağın beyinde radyasyonla oluşan inflamasyonu baskıladığı ancak bunun biyokimyasal parametrelerden CRP ile korele olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Melatonin, Diklofenak, Radyasyon, Oksidatif stres

BeyinDiklofenakMelatonin+3
Ercan Aluç
İnönü University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Akut promyelositik lösemi hücre hattında (HL-60) çoklu ilaç direncininin azaltılmasında manyetik nanopartikül destekli ilaç kullanılması

Kanser, ölüm oranlarının yüksek olması ve tedavideki zorluklar nedeniyle önemli bir sağlık problemidir. İdarubisin göğüs kanseri ve akut lösemilerin tedavisinde sıklıkla kullanılan bir antikanser ilacıdır. İdarubisin kullanımının bazı dezavantajları vardır. Bunlar kanser hücrelerine spesifik olmaması, sağlıklı hücre ve dokulara zarar vermesi, kullanımından sonra kanserin nüksetmesi ve çoklu ilaç direncinin gelişmesidir. Bu amaçla, tez kapsamında ilaç direncini azaltacak, ilacın taşınmasını sağlayacak ve ilacı lösemi hücrelerine daha spesifik hale getirecek manyetik nanopartikül (MNP) sistemini kullandık. Çalışmamızda öncelikle Fe3O4 nanopartikülleri hazırlandı, çeşitli organik moleküllerle kaplandı, MNP'lere folik asit bağlandı ve FT-IR, XRD, C-TEM, SEM yöntemleriyle karakterizasyon işlemleri yapıldı ve idarubisin bağlandı. İdarubisin bağlı MNP'lerin ve serbest idarubisinin HL-60 hücre hatlarında sitotoksik etkisi 24., 48. ve 72. saatlerde MTT ve ATP testleriyle belirlenip IC50 değerleri hesaplandı. Bulunan IC50 konsantrasyonlarındaki apoptoz durumu flow sitometriyle değerlendirildi, PCR yöntemiyle MDR1, Puma, NOXA, BAX, Survivin ve BCL-2 genlerin eskpresyonları ölçüldü. Yapılan sitotoksite testlerinde MNP kullanımıyla IC50'nin 2 ile 20 kat arasında düştüğü ve folik asit bağlı MNPlerde sitotoksik etkinin daha da arttığı bulundu. Gen ekspresyon ölçümlerinde MNP kullanımında apoptotik genlerin ekspresyonlarının arttığı, MDR1 ve antiapoptotik genlerin ekspresyonlarının ise azaldığı bulundu. Flow sitometri ölçümlerinde apoptozun arttığı bulundu. MNP sistemlerinin kullanımı ilacın kontrollü salınımını sağladığından ve yapısından dolayı hücre dışına çıkışını engellediğinden ilaç direncini azaltmıştır. Ayrıca apoptozu uyardığından ilacın daha düşük konsantrasyolarda etki etmesini sağlamıştır. Folik asit kullanımı ilacı kanser hücrelerine spesfikliğini arttırdığından ve hücre içine girişi kolaylaştırdığından ilacın etkinliğini arttırmıştır. Buradan elde edilen sonuçlar daha ileri çalışmalara ışık tutacak ve kanser hastalarının tedavisi için daha etkili yöntemler geliştirmesini sağlayacaktır.

ApoptozisFolik asitHücre dizisi+6
Hasan Ulusal
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuklarda serum nesfatin-1, adiponektin ve fibroblast growth faktör 21 seviyelerinin vücut kitle indekslerine bağlı değişimlerinin araştırılması

Obezite özellikle tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi büyük sağlık sorunlarına yol açan bir olgudur. Vücuttaki yağ oranının fazlalığı olarak tanımlanan obezite sıklıkla insülin direnci, diyabet, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklara eşlik etmesine rağmen, bu hastalıklarla arasında moleküler düzeydeki bağlantısı tam olarak aydınlatılamamıştır. Çocukluk çağı obezitesi günümüzde büyük bir problem teşkil etmektedir. Obeziteye bağlı oluşabilecek komplikasyonlar hayatın her döneminde morbidite ve mortaliteyi artırma eğilimindedir. Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21, yakın zamanda yetişkinlerde obezite ile ilişkili ve insülin direncinin patogenezinde rol oynayan yeni peptitler olarak tanımlanmıştır. Ancak aralarındaki ilişki henüz aydınlatılamamıştır ve obeziteli çocuklarda dolaşımdaki seviyeleri yeterince çalışılmamıştır. Bu nedenle, bu tezin amacı, çocuklarda vücut kitle indekslerine göre serum Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21 seviyelerindeki değişimlerinin araştırılması ve sonuçlarımıza göre çocukların vücut kitle indeksi ile biyobelirteç ilişkilerinin birbirleriyle, insülin direnciyle ve diğer biyokimyasal parametrelerle korelasyonunu belirlemektir. Bu çalışmaya yaş ve cinsiyet dağılımları benzer olan, vücut kitle indekslerine göre 48 normal kilolu (Grup I), 41 fazla kilolu (Grup II) ve 44 obez (Grup III), olmak üzere toplam 133 çocuk alınmıştır. Tüm deneklerin antropometrik parametreleri, klinik ve laboratuvar verileri toplanmış ve dolaşımdaki Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21 seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. Deneklerin %62,4'ü kız, %37,6'sı erkek ve yaş ortalamaları 11,78±1,3 (5-17) olarak belirlenmiştir. Buna göre özellikle adolesan çağda kız çocuklarının poliklinik başvurusunun daha fazla olduğu görülmüştür. Çocukların yaş, boy, ağırlık, ağırlık SDS, VKİ, VKİ SDS, FGF-21, Adiponektin, insülin, glukoz, HOMA-IR, TG, TKol, LDL ve ALT değerleri VKİ gruplarına istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0,05). Çocukların boy SDS, vii Nesfatin-1, HDL ve AST değerleri ise VKİ gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak elde edilen bulgular, obezite ile ilişkili insülin direncinde, Nesfatin-1, Adiponektin ve FGF21 moleküllerinin önemli bir rolü olduğunu göstermektedir. Çalışmamıza göre, sonuçlarımızın ileride yapılacak olan çalışmalarla desteklendiğinde ölçtüğümüz belirteçlerin obezitenin tanı ve tedavisinin takibinde kullanılabileceği ve ileride ilaç hedefi olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Vücut kitle İndeksi, Çocukluk çağı obezitesi, Nesfatin-1, Adiponektin, Fibroblast Growth Faktör 21

AdiponektinAdiponektinFibroblast büyüme faktörü+7
Baran Bincan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde kefir tüketiminin adipokinler üzerine etkileri

Obezite, 21'inci yüzyılın en önemli ve yaygın sağlık sorunlarından biridir. Obezitenin en önemli nedeni hareketsiz yaşam tarzı ve sağlıksız beslenmedir. Kefir obezite ile mücadelede etkili olabileceği düşünülen bir probiyotiktir. Bu çalışma, yüksek yağlı diyetle (YYD) beslenen fare modelinde kefir tüketiminin lipid profili ve adipokinler üzerindeki etkilerini inceleyerek kefirin olası terapötik etkisini araştırmayı ve bu konuya yönelik literatüre katkı sağlamayı amaçlandı. Bu çalışmada YYD beslenen farelerde kefir tüketiminin vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipid profili (Total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, Trigliserid), adipokin hormonlar (Leptin, Adiponektin, Vaspin, Resistin) ve İrisin/FNDC5 üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve YYD+Kefir (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrıldılar. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı diyet, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 15ml/kg kefir verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Lipid profili otoanalizörde ticari kitler kullanılarak ölçüldü. Adipokin hormonlar ve İrisin/FNDC5 düzeyleri düzeyleri ticari olarak temin edilen kitler kullanılarak enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. YYD ve YYD+Kefir grubu Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD+Kefir grubu ve YYD grubu arasında ise Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Trigliserid değerlerinde gruplar arası fark bulunmadı. YYD+Kefir grubunun Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri Kontrol grubu ve YYD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubu ve YYD grubu arasında Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Vaspin, Leptin, Resistin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı.

AdipokinlerDiyetDiyet yağları+6
Seren Orhan
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep bölgesinde indirekt yöntemle farklı biyokimya parametreleri için referans aralığı çalışması ve değerlerin verifikasyonu

Referans aralıkları, klinik karar verme sürecinin önemli bir parçasıdır. Laboratuvarlar tarafından rapor edilen bu aralıklar, hastaların test sonuçlarının yorumlanmasında klinisyenler tarafından esas alınır. Bu nedenle, güvenilir aralıklar oluşturulması laboratuvarlar için önemli bir görevdir. Biz de bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne 2015-2021 yılları arası ayaktan başvuran hastaların verilerini kullanarak retrospektif olarak 30 test için indirekt yöntemle referans aralığı oluşturmayı amaçladık. Ayrıca elde ettiğimiz referans aralıklarını laboratuvarımıza aktarımının uygunluğunu belirlemek için verifikasyon yapmayı planlandık. Hastanemize başvuran ayaktan hastaların belirli kriterlere göre seçilen total protein, albümin, üre, ürik asit, kreatinin, total bilirubin, direkt bilirubin, glukoz, trigliserit, HDL-K, LDL-K, total kolesterol, sodyum, potasyum, klor, kalsiyum, fosfor, magnezyum, AST, ALT, LDH, ALP, GGT, CK, amilaz, demir, insülin, TSH, fT4 ve fT3 testlerine ait veriler kullanıldı. Verifikasyon için sağlık durumu anketle belirlenen 80 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri ile referans aralığı belirlemek için Bhattacharya ve Tukey yöntemi kullanıldı. Testlerin verifikasyonu için sağlıklı gönüllülerden elde edilen referans değerlerin belirlenen referans aralıklarının içerisinde kalma yüzdesi ve hasta verilerinin bu aralıklara göre işaretleme oranları belirlendi. Elde ettiğimiz referans aralıkları değerlendirildiğinde Tukey yöntemiyle oluşturulan aralıklar Bhattacharya yöntemi ile elde edilen aralıklara göre daha geniş olduğu görüldü. Çalışmamızda verifikasyon sonuçlarına göre Bhattacharya yöntemi ile daha uyumlu ve karşılaştırılabilir referans aralıkları elde edildiği doğrulandı. İndirekt yöntem gücünü doğru seçim kriterleri ve istatistik yöntemlerin doğru uygulanmasından alır. Bu şartlar sağlandığında, indirekt yöntemle güvenlir referans aralıklarının oluşturulabilir ve verifikasyonla kullanılabilirliği değerlendirilebilinir.

BiyokimyaDoğrulamaGaziantep+1
İsmet Gamze Kutluay
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta akreata'lı hastaların serumlarında Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin 2 ve oksidatif stresin araştırılması

Amaç: Plasenta akreata spektrumu (PAS), plasenta akreata, inkreata ve perkreata olmak üzere plasentanın uterus myometriumuna patolojik yapışmasını ifade eden, sezaryen oranlarında artış ile birlikte insidansı artış gösteren maternal kanama, histerektomi ve ölüm gibi risklere sahip bir önemli bir hastalık grubudur. PAS'taki artmış anjiyogenezin oksidan ve antioksidan mekanizmalar arasındaki bir dengesizlikle ilişkili olabileceği hipotezine dayanarak plasenta akreatalı gebelerde maternal serum Nrf2-Keap-1 yolağı, sestrin-2 ve bazı oksidan/antioksidan sistem parametrelerinin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 38 plasenta perkreata, 3 plasenta inkreata ve 16 plasenta akreata hastası olmak üzere 57 PAS hastası ve 26 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum Sestrin 2, Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL, SOD ve GSH-Px değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarında yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan PAS ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklıydı. Hasta grubunda MDA-LDL değerleri yüksek tespit edilirken, Nrf2, Keap1, GSK-3ß seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri kontrol grubunda anlamlı derecede yükseklik vardı. Sestrin 2 değerleri hasta grubunun değerlerinden sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ayrıca invazyon derecesine göre gruplandırdığımızda Nrf2 seviyesinin daha düşük Keap1 seviyesinin daha yüksek olduğunu tespit ettik. Sonuç: Sonuç olarak PAS bozukluğunda oksidan/antioksidan dengenin oksidatif stres artışı yönünde bozulduğunu tespit ettik ve plasental invazyon derecesinin tayininde Nrf2 ve Keap1 parametrelerinin faydalı olabileceğini düşündük. PAS etyopatogenezinde ve invazyon derecesinin tespitinde oksidatif stresin rolünü ortaya koyacak daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Plasenta akreata spektrum, oksidatif stres, Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin2

Oksidatif stresPlasentaPlasenta akreata+3
Hafize Gökçe Gökdeniz
Gaziantep University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Biyokimyasal belirteçlerin plevral efüzyonların ayırıcı tanısındaki rolü

Bu çalışmada çeşitli biyokimyasal belirteçlerin malign ve benign plevral efüzyonun (PE) ayrıcı tanısındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamıza Göğüs cerrahisi kliniğine yatırılan, akciğer radyografisinde veya Toraks BT'de plevral efüzyon saptanan ve 20 yaşından büyük gönüllü 115 hasta dahil edilmiştir. Malign ve benign plevral efüzyonlu hastaların yaş ve cinsiyet dağılımları benzerdir. Tüm malign plevral efüzyonlu hastaların histopatolojik olarak tanısı doğrulanmıştır. PE ve serumlarda eşzamanlı glukoz, albümin, protein ve laktat dehidrojenaz (LDH), homosistein, B12 Vitamini, folat seviyeleri test edildi. Ayrıca hastaların, Beyaz Küreleri (WBC), Kırmızı Küreleri (RBC), Hemoglobin (HGB), Hemotokrit (HCT), Trombosit (PLT), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Nötrofil (NEUT) gibi hemogram parametreleri ve serum C-Reaktif Protein (CRP) düzeylerine bakılmıştır. Bunların yanı sıra sadece PE'de Extracellular matrix protein 1 (ECM1), Pentraxin 3 (PTX-3), Neuron specific enolase (NSE) seviyeleri bakılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin analizi neticesinde benign PE'li hastalarda lenfosit değerinin malign PE'li olgulara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Mevcut çalışmada benign PE'li hastalarda albumin serum, protein serum, B12 Vitamini PE ve B12 Vitamini serum, folat PE ve folat serum, PTX3 PE değerlerinin; malign PE'li hastalarda ise LDH serum, homosistein PE, homosistein serum, ECM1 PE ve NSE PE değerlerinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca yapılan ROC analizi sonucunda homosistein PE'nin sensitivite ve spesifitesi sırasıyla 0.761 ve 0.541 iken homosistein serum için 0.739 ve 0.574; ECM1 PE için 0.609 ve 0.590; NSE PE için 0.913 ve 0.918, PTX 3 için de 0.689 ve 0.711 şeklindedir. Elde edilen bu sonuçlar NSE PE değerinin diğerlerine göre malign-benign PE'yi ayırt etmede daha etkili bir biyokimyasal belirteç olduğunu göstermektedir.

BiyobelirteçlerEkstrasellüler matriksHomosistein+6
Rumeysa Duyuran
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Juvenil diyabetli çocuklarda bisfenol A düzeylerinin endokrin sistem üzerine bozucu etkileri

Tip 1 diyabetes mellitus (T1DM), insülin üreten pankreas beta hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından hedeflendiği ve yok edildiği, yetersiz insülin sekresyonu ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı yeni tanı konmuş T1DM'li çocuklarda serum BPA düzeylerinin endokrin sistem üzerine etkisinin diğer parametrelerle bir arada incelenmesi ve ayrıca apelinin sekresyonu üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya yeni T1DM tanısı konulmuş 0-18 yaş arası 74 hasta, bu hastaların 30 sağlıklı kardeşi ve 35 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 139 kişi dahil edildi. Gönüllülerden elde edilen örneklerden BPA, apelin, TSH, serbest T3, serbest T4, anti-TG, anti-TPO, total kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserit, C-peptid ve HbA1c düzeyleri ölçüldü. T1DM'li çocuklarda medyan serum BPA değerleri kardeşlerine ve sağlıklı çocuklara göre daha yüksek bulundu (p˂0,05). Hastaların medyan serum apelin değerleri ise kardeşlerine ve sağlıklı çocuklara göre daha düşük bulundu (p˂0,05). Her üç grupta da BPA ile apelin arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptandı. Tiroid fonksiyonları açısından her üç grupta serum BPA ile TSH, serbest T3 ve serbest T4 arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0,05). Tüm gruplarda BPA ile total kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserit, C-peptid ve HbA1c arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda BPA düzeyi ile anti-TG ve anti-TPO pozitif/negatif durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamız, T1DM'li çocuklarda BPA düzeylerinin daha yüksek, apelin düzeylerinin ise daha düşük olduğunu ve her ikisi arasında negatif yönde bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu da BPA ve apelinin T1DM gelişimi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca çalışmamızda, her üç grupta serum BPA düzeyi ile TSH, serbest T3 ve serbest T4 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemesi, BPA'nın T1DM'li çocukların tiroid fonksiyonları ile ilişkili olmadığını göstermektedir.

Bisfenol ADiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+2
Halit Diril
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuklarda serum D vitamini, iskemi modifiye albumin ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indekslerine göre değerlendirilmesi

Bu çalışmada çocuklarda serum D vitamini, iskemiye modifiye albumin (IMA) ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran obezite ya da başka bir şikayet ile gelen, yapılan tetkik ve fizik muayenelerinde obezite saptanan ya da vücut kitle indeksi obezite kriterleri altında olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında toplam 120 çocuk değerlendirilmiş olup bunların 77'si (%64.2) kız, 43'ü (%35.8) ise erkekti. Çalışma sonucunda insülin, glukoz, HOMA IR, trigliserid, Total kolesterol, ALT ve AST düzeyindeki farklılığın normal kilolu çocuklar ile fazla kilolu, obez ve morbid obezler arasında olduğu, LDL'deki farklılığın morbid obez olanlar ile normal kilolu olanlar arasında olduğu, HDL'deki farklılığın ise obez olanlar ile normal kilolu ve fazla kilolu olanlar arasında olduğu görüldü. Aynı zamanda obez olanlar ile morbid obez olanlar arasında Trigliserid ve LDL düzeyleri açısından farklılık olduğu, obez olanlar trigliserid düzeyinin morbid obez olanlara göre anlamlı şekilde yüksek, LDL düzeyinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Normal kilolularda TAS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu, TOS düzeyindeki farklılığın ise Morbid obez olanlar ile normal, fazla kilolu olanlar arasında olduğu ve morbid obez olanlarda TOS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. OSI ve ariltesteraz düzeylerinin de obez ve morbid obez olanlarda normal ve fazla kilolu olanlara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Çalışmamız sonucunda normal kilolu olanlarda IMA düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid obez olanlarda ve obez olanlarda D vitamini düzeyinin fazla kilolu ve normal kilolu olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü.

AntioksidanlarOksidanlarOksidatif stres+5
Simay Akhan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı obezitesinde metabolomik profilin araştırılması

Çalışmamızda çocukluk çağı obezitesinde metabolomik profil parametrelerinden serum obestatin, humanin, kisspeptin, speksin ve asprosin düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran obezite ya da başka bir şikayet ile gelen, yapılan tetkik ve fizik muayenelerinde obezite saptanan ya da vücut kitle indeksi obezite kriterleri altında olan çocuklar dahil edilmiştir. Obestatin, Humanin, Kisspeptin, Speksin ve Asprosin ölçümleri, üreticinin talimatlarına göre ticari olarak temin edilebilen kantitatif Enzim linked immünosorbent analizi (ELISA) kitleriyle yapıldı. Çalışmamızdan elde edilen verilerin analizi sonucunda çocukların kilo düzeyine göre çocuklarda obestatin, humanin, kisspeptin, speksin ve asprosin düzeylerinde anlamlı farklılık olduğu saptandı. Çalışma sonucunda normal kilolu olanlarda obestatin ve speksin düzeyinin fazla kilolu, obez ve morbid olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu, fazla kilolu olanlarda obestatin düzeyinin obez ve morbid olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu, obez olanlarda da morbid olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid olanlarda humanin düzeyinin normal kilolu, fazla kilolu ve obez olanlara göre, obez olanlarda humanin düzeyinin fazla kilolu ve normal kilolu olanlara göre, fazla kilolu olanlarda da normal kilolu olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid olanlarda kisspeptin düzeyinin normal, obez ve fazla kilolu olanlara göre, fazla obez olanlarda kisspeptin düzeyinin normal ve fazla kilolu olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Normal kilolu olanlarda speksin düzeyinin fazla kilolu, obez ve morbid olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu, fazla kilolu olanlarda da morbid olanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Normal kilolu olanlarda asprosin düzeyinin fazla kilolu, obez ve morbid olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu, fazla kilolu olanlarda asprosin düzeyinin obez ve morbid olanlara göre, obez olanlarda da morbid olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü (p<0.001).

AsprosinHumaninKisspeptin+6
Nazmiye Er
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

21 hidroksilaz eksikliğine bağlı konjenital adrenal hiperplazide (KAH) koenzim NADPH eksikliğinin araştırılması

CYP21A2 geni tarafından eksprese edilen 21-hidroksilaz enziminin eksikliği, konjenital adrenal hiperplazi vakalarının %95'de görülmektedir. KAH'ın patofizyolojisi 21-hidroksilaz enziminin eksikliğinin derecesi ile ilişkili olduğu için aldosteron sentezinin yetersizliğinden seks steroidlerinin sentezindeki yetersizliğine kadar değişen klinik tablolar ile sonuçlanır. Sitokrom P450 oksidoredüktaz enzimi (POR, CPR; EC 1.6.2.4), endoplazmik retikulumda sitokrom P450'ler tarafından katalize edilen metabolik reaksiyonlara elektron sağlar. POR enzimi CYP21A2 için elektron vericisi olduğu için POR eksikliğinde steroid sentezinde düzensizlik oluşur. POR mutant bireyde CYP21A2 geninin eksprese ettiği 21-hidroksilaz aktivitesi azalmaktadır. Çalışmamızda KAH teşhisi almış çocuklarda POR enzimi ile 21 hidroksilaz enzimi aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı hedefledik. Ülkemizde CYP21A2 enzim aktivitesi üzerinde POR enziminin etkisini inceleyen çalışma yapılmamıştır, genetik çalışmalarda veri tabanı oluşturması açısından önemlidir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran genetik ve biyokimyasal tetkikler sonrası CYP21A2 gen mutasyonu nedeniyle konjenital 21α-hidroksilaz enzim eksikliği tanısı almış yaşları 0-18 yaş arası 37 hasta ve 17 sağlıklı toplam 54 birey çalışmamıza dahil edilmiştir. Hasta ve sağlıklı serum örneklerinde NADPH redüktaz enzim aktivitesi ELİSA (Enzyme-linked immunosorbent assay) kiti ile ölçülmüştür. Hasta ve kontrol gruplarının enzim konsantrasyonları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Hastaların enzim konsantrasyon seviyesi kontrol grubundan daha düşüktür. Enzim konsantrasyonu için kesim noktası belirlenirken ROC analizinde yararlanılmış ve kesim noktası 0,41 olarak belirlenmiştir (p<0,05; AUC=0,679; Sensitivity= 51,35% (95% CI 34,4-68,1); Specificity=93,75% (95% CI 69,8-99,8). Sitokrom P450 redüktaz enzimindeki mutasyonlar steroid sentezinde bozukluklara yol açacağı için CYP21A2 gen mutasyonu üzerinde de etkili olacaktır. CYP21A2 gen mutasyonu olan KAH hastalarında POR mutasyonunu da değerlendirmek gerekir. Hasta sayısı artırılarak yapılacak çalışmalar bu birlikteliğin klinik önemini gösterebilir.

Adrenal hiperplazi-konjenitalGenlerKarışık fonksiyonlu oksijenazlar+4
Sena Sayın
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastaların serumlarında YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein-1 ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Hidradenitis Süpürativa, apokrin ter bezlerinin vücutta lokalize olduğu perianal, inguanal, aksilla ve meme areolasında nodül, fistül ve skar oluşumu ile karakterize sistemik ve lokal inflamasyona sahip deri hastalığıdır. Bu çalışmada amacımız Hidradenitis Süpürativa hastaların serum YKL-40 seviyelerinin ve DNA oksidatif hasarın göstergesi olan 8-hidroksi-2-deoksiguanozin (8-OHdG), malondialdehit (MDA) ve peroksinitrit parametrelerinin normal popülasyona göre yüksek olup olmadığını ve inflamatuar cevapta rolünü araştırmaktır. Çalışmaya 25 Hidradenitis Süpürativa tanılı hasta ile 25 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Son zamanlarda keşfedilmiş inflamasyon belirteci olarak düşünülen YKL-40 enzimi ve oksidatif hasar ürünlerinden 8-OHdG, MDA ve peroksinitrit değerleri hasta grubunda farkın kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı olduğu tespit edildi. YKL-40 ile 8-OHdG arasında pozitif yönde orta şiddette korelasyon bulundu. Sonuçlar HS hastalarında oksidasyon ve inflamasyonun arttığını göstermiş olup hastalığın patofizyolojisinde rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Hidradenitis Süpürativa, Malondialdehit, Peroksinitrit, YKL-40/Kitinaz 3 Benzeri Protein-1, 8-hidroki-2-deoksiguanozin

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıHidradenitis süpürativa+4
Hatice Sümeyra Akatay
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Migrenli hastalarda YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein 1 ile tiyol-disülfit homeostazının araştırılması

Migren hastalığı, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen en sık rastlanan baş ağrısı türüdür. Bu klinik araştırmada, YKL-40 ve tiyol-disülfit homeostazi parametrelerini auralı ve aurasız migren hastalarının serumlarında ölçerek, hastalığın şiddeti ve seyri arasında ilişkili olup olmadığını araştırmayı hedefledik. 4 auralı, 37 aurasız migrenli hasta ve 40 gönüllü sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçülen parametrelerden YKL 40, Disülfit, Total tiyol ölçümleri kontrole göre anlamlı derecede düşük bulunurken, ölçülen Natif tiyol, Disülfit/Ntiyol, Disülfit/Total tiyol, Ntiyol/Total tiyol değerleri hasta ve kontrol grubunun karşılaştırılması sonucunda gruplar arasında herhangi bir anlamlı bir fark bulunamamıştır. Aynı zamanda her gruptaki parametreler arasında da önemli negatif ve pozitif korelasyonlar tespit edildi.

AğrıBaş ağrısıBaş ağrısı bozuklukları+5
Firdevs Emekli
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu hastalarda Nrf2/Keap1 yolağının ve antioksidanların bazı düzenleyici faktörlerinin araştırılması

Polikistik over sendromu (PKOS) dünya genelinde kadınların yaklaşık %10'unda görülen bir endokrin bozukluktur. Reaktif oksijen türlerinin (ROT) granüloza hücrelerinde neden olduğu oksidatif stres (OS) PKOS patogonezinde önemli rol oynamaktadır. Bu amaçla oksidatif stres oluşumunda ve antioksidan savunma mekanizmasında rol alan belirteçlerin düzeylerini incelendi. Çalışmamızda PKOS tanısı alan 55 hasta ile yaş uyumlu 45 sağlıklı gönüllüden kan örnekleri alınıp serumları ayrıldı. Serumlarda Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), Kelch benzeri ECH ile ilişkili protein-1 (Keap1), Glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3β), NAD(P)H kinon oksidoredüktaz (NQO1), Glutatyon-S-transferaz (GSTPi), Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), Glutatyon (GSH) ve Sestrin-2 düzeyleri enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Hasta ve sağlıklıların demografik verileri incelendiğinde yaş, boy, kilo, vücut kütle indeksi (VKİ) ve bel çevresi açısından istatistiksel olarak herhangi bir fark yoktu (p>0.05). Yapılan istatiksel analizde NQO1, GSTPi, GSH ve Sestrin 2 (Sesn2) düzeyleri PKOS ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). GSH-Px ve Nrf-2 düzeyleri PKOS grubunda kontrol grubuna göre istatiksel olarak önemli derecede yüksek bulundu. Keap1 ve GSK-3β düzeyleri PKOS grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede düşük bulundu (p<0,05). Çalışmamızda özellikle Nrf2/Keap1sinyal yolunun PKOS hastalarında etkili olduğu ve antioksidan savunma sistemini uyardığı görülmüştür. Ayrıca Sesn2 de Nrf2/Keap1 yolağını uyararak antioksidan mekanizmaya katkı sağlamaktadır. Antioksidan savunma siteminde görevli bu sinyal elemanlarının gen ekspresyonlarının ölçülmesiyle yapılacak ileri çalışmalar ile hastalık patogonezi daha iyi aydınlatılmış olacaktır.

AntioksidanlarGlikojen sentaz kinazlarKEAP1+4
Omeed Akbar Alı Alı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriatik artrit hastalarında miRNA 146A ve miRNA 21 parametrelerinin apoptozis ile ilişkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriazise eşlik edebilen eklemde destrüksiyon ve kemik rezorpsiyonu ile karakterize, genellikle romatoid faktörün (RF) negatif olduğu kronik inflamatuar otoimmün bir hastalıktır. Amacımız bu hastalıkta apoptozun serumdaki bir göstergesi olan M30'un ve total hücre ölümünün bir göstergesi olan M65'in; hastalığın patogenezi ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz mikroRNA 146a (miR146a), mikroRNA 21'in (miR21) ve interlökin 17A (IL-17A)'nın seviyelerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya PsA tanılı 51 hasta ve sağlıklı 36 kontrol dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve öyküleri alındı. IL-17A, M30 ve M65 parametrelerinin serum değerleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Serumdaki mikroRNA 146a ve mikroRNA 21 değerlerini belirlemek için de önce serumdan RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Daha sonra bu RNA'lardan komplementer DNA (cDNA) sentezi gerçekleştirilip Real-time PCR'da belirlenen primerler ile istenen mikroRNA'ların çoğaltılması sağlandı. Sonuçların değerlendirilmesinde parametrik testlerde iki grup arasındaki farkı incelemek için student-t testi, kategorik değişkenlerin analizinde de ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda IL-17A seviyesi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.002). M30 açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.424); fakat M65 seviyesi hasta grubunda anlamlı yüksekti (p=0.003). miR146a'nın hasta ve kontrollerde eksprese olduğu gözlendi, her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0.590). miR21'in ise hasta ve kontrol grubunda ekspresyonunun çok düşük olduğu gözlendi. Bu yüzden istatistiksel olarak bir değerlendirme yapılamadı. Sonuçlar: Çalışmanın sonunda IL-17A'nın PsA hastalarında yüksek bulunmasından dolayı etyopatogenezde otoimmünitenin etkili olduğu, miR146a ve miR21 ekspresyonunda gruplar arasında fark olmadığı için patogenezde rolü olmadığı düşünüldü. Ayrıca bu hastalarımızda her iki hücre ölümünün de gözlendiği, fakat nekrozun apoptoza göre daha fazla görüldüğü düşünülmektedir.

ApoptozisArtrit-psoriatikMikro RNA+3
Sıddıka Ayhan
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolon kanseri hücreleri üzerine timokinon ve 5-fluorouracilin terapotik etkisinin in vitro ve in vivo araştırılması

Kanser, dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kolon kanseri, gelişmiş ülkelerde kadınlarda ve erkeklerde sırasıyla 2 ve 3. sırada yer alan en yaygın görülen kanser türlerinden biridir. Kolon kanserinde rutin tedavi olan 5-Fluorouracil'in (5-FU) %30 başarısı alternatif tedavi yöntemleri arayışına neden olmuştur. Son yıllarda bitkisel kaynaklı doğal etken maddelerin kanser tedavisi üzerinde etkileri yanında konvansiyonel tedavilerle kombine edilmesi ile ilgili araştırmalar yoğunlaşarak sürmektedir. Bu çalışmada amacımız, rutin tedavide kullanılan 5-FU ile Nigella sativa'nın etken maddesi Timokinon'nun (TQ) kolon kanseri üzerine kombine tedavisinin sitotoksik, genotoksik, apoptotik ve anti-kanser etkilerinin in vitro ve in vivo yöntemlerle araştırılması ve olası etki mekanizmaların aydınlatılmasıdır. Kolon kanser hücrelerine (LoVo) ilk olarak transfeksiyon ile Lusiferaz geni transfekte edildikten sonra hücre kültürü ortamında farklı konsantrasyonlarda TQ, 5-FU ve kombinasyonlarına maruz bırakıldı. 24 saat inkübasyondan sonra ATP yöntemiyle luminometrik olarak sitotoksisite, comet assay yöntemi ile DNA hasarı, luminometrik yöntem ile hücre içi glutatyon düzeyi, florometrik yöntem ile mitokondriyal membran potansiyeli, akridin turuncusu/etidyum bromür boyası ile floresans mikroskopta apoptoz, annexin V-FITC boyası ile akış sitometrisinde apoptoz, pro-apoptotik ve anti- apoptotik proteinlerin ekspresyonu western blot yöntemiyle çalışıldı. Kontrol, TQ, 5- FU ve kombine olmak üzere beş grup nude fareye transfekte LoVo hücreleri zenograft yöntem ile subkutan olarak enjekte edildi. 3 hafta sonra oluşturulan tümörlerin tedavisine geçilip, yalnız TQ, yalnız 5-FU ve kombine gruplarına 3 hafta boyunca tedavi uygulandı. Tedavi sonucunda in vivo canlı hayvan görüntüleme sistemi ve kumpasla tümör boyutları ölçüldü. Ayrıca tedavi bitiminde alınan kanlarda oksidatif stres ve enflamasyon belirteçleri incelendi. Alınan doku örneklerinde de büyüme faktörleri ve vaskülerizasyon belirteçleri incelendi. In vitro ortamda LoVo hücreleri üzerinde TQ ve 5-FU ile yapılan tekli terapiye göre kombine terapilerin, tekli tedaviye göre düşük dozlarının sitotoksisiteyi, DNA hasarını, apoptozu ve hücre içi reaktif oksijen türlerinin düzeylerini arttırırken, mitokondriyal membran potansiyelini ve glutatyon düzeylerini düşürdüğü tespit edilmiştir. Ayrıca anti-apoptotik protein olan Bcl-2 ekspresyonu düşerken apoptotik proteinler Bax, Kaspaz-3, Kaspaz-9, P-53 ve P-21'in protein ekspresyonu artmıştır. Zenografik yöntemle oluşturulan in vivo kolon kanserinde ise kombine tedavinin tekli terapilere göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Tümör boyutu küçülürken, dokuda TGFβ1 düzeyi ve vaskülerizasyon belirteci VEGF düzeyleri azalmıştır. Tedavi sonrası alınan plazmalarda pozitif kontrole göre oksidatif stres düzeyleri düşmüştür. Elde ettiğimiz veriler, rutin tedavide kullanılan 5-FU yanında bitkisel kökenli TQ'nun kombine kullanımının hem in vitro hem de in vivo oluşturulan kolon kanserinde anti- tümör etkilerini arttırdığını ve tedaviye bağlı yan etkileri azalttığını göstermektedir.

Antineoplastik ajanlarFlüorourasilKolon neoplazmları+3
Eray Metin Güler
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Tam otomatik bakır ölçüm kitinin geliştirilmesi

Klinik kimya hastalıkların tanı ve tedavisinde uygulanan tetkiklerle ilgilenir. Tıp alanında uygulanan laboratuvar testlerinin temelini otomatize analizörler oluşturmasına rağmen bir çok analitin tayini hala otomatize sistemlere uyumlu hale getirilememiştir. Bakır tayininde otomatize bir teknik olmayan atomik absorpsiyon spektrometrisi (AAS) yaygın olarak kullanılmaktadır. AAS her laboratuvarda sürekli uygulanan, kolay ulaşılabilir bir teknik değildir ve yapılacak ölçümler için örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesi gerekmektedir. Örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesiyle tetkikin sonucunun doktora ulaşması gecikmekte ve tetkik maliyetleri artmaktadır. Eser elementlerin pratik yöntemlerle ölçülebilmesi ve miktarlarında gerçekleşen değişimlerin takip edilebilmesi önemlidir. Bu elementler, çok önemli fizyolojik olaylarda görev alan enzimlerin yapı ve fonksiyonunda görevlidir. Bakır, demir metabolizması, hücresel solunum, serbest radikallerin etkisiz hale getirilmesi, bağ doku elemanlarının, nörotransmitter maddelerin sentezi ve sinir sisteminde sinyal iletimi başta olmak üzere bir çok metabolik yolakta anahtar rolü oynayan enzimlerin yapısında bulunur. Bakır metabolizmasındaki bozukluklar, eksikliğinde ve fazlalığında ciddi klinik bulguların görüldüğü bir çok hastalığa sebep olur. Bu çalışmada, AAS'ye ve piyasada kullanılan fakat verimli olmayan otomatize yöntemlere alternatif olarak doğru sonuçlar veren, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi uzun otomatize bir kolorimetrik bakır ölçüm kiti geliştirilmesi ve geliştirilen yöntemin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Amaca yönelik olarak manuel ve otomatize spektrofotometri teknikleri kullanılarak reaktifler geliştirilmiş ve bu reaktiflerin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirmesi için performans ve stabilite değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir Geliştirilen yöntemin %CV değeri 2'nin altında, hata değeri -1 ile 1 arasındadır. Yöntem karşılaştırma çalışmalarında AAS ile 0.96 oranında korelasyon gözlemlenmiştir. Yapılan regresyon analizi sonucu elde edilen r2 değeri 0.95'tir. LoB 0.178 μg/dl, LoD 0.607 μg/dl, LoQ 3.207 μg/dl, toplam analitik hata 1.89, sigma 3.62, ölçüm belirsizliği 2.87, genişletilmiş ölçüm belirsizliği 5.74 olarak tespit edilmiştir. Yöntem 4-1000 μg/dl aralığında doğrusaldır. Carry-over gözlemlenmemiştir. Çinko, magnezyum, kobalt ve demir iyonları ölçümlerde interferense sebep olmamaktadır. Raf ömrü en az 6 ay, cihaz üzerinde kullanım süresi en az 30 gün olarak tespit edilmiştir. Referans aralığı 91-185 μg/dl olarak belirlenmiştir. Kesinlik, doğruluk, yöntem karşılaştırması, tespit kabiliyeti, doğrusallık, carry-over, girişim, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi değerlendirilen yöntemin klinik kullanıma uygun olduğu, altın standart yöntemle korele sonuçlar verdiği ve benzer kitlerden daha üstün performans sergilediği gözlemlenmiştir. Ülkemiz şartlarında üretimi mümkün dünya standartlarında performans sergileyen yeni bir ölçüm yöntemi geliştirilmiştir. Anahtar kelimeler: bakır, oto-analizör, kolorimetri, performans değerlendirmeleri

BakırBiyokimyaKolorimetri+5
Hifa Gülru Çağlar
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeşil kimya yöntemiyle bakır nanopartiküllerin oluşturulması, epigallokateşin ile kombinasyonun PLGA nano-taşıyıcılarına yüklenmesi ve meme kanseri üzerinde anti-tümör etkilerinin in vitro ve in vivo araştırılması

Fitokimyasal bileşikler genelde antioksidan özelliğe sahip olmakla birlikte, serbest demir ve bakır varlığında Fenton reaksiyonu gereği pro-oksidan etki gösterdiklerinden kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Bununla birlikte, fitokimyasalların biyoyararlanımlarının düşük olması, terapötik dozlarının yüksek olması ve selektivitelerinin istenilen düzeyde olmaması kanser tedavisinde kullanımlarını zorlaştırdığından, biyoyarlanımlarını artırıcı, daha düşük dozlarda etkinliğini artırmaya ve hedefe yönelik fitokimyasal tedavi yöntemleri geliştirmeye yönelik çalışmalar önem kazanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile, metalik serbest bakır (Cu) ve demir (Fe) varlığında antioksidan fitokimyasalların, Fenton reaksiyonu olarak bilinen redoks reaksiyonu gereği pro-oksidan etki gösterdikleri, dolayısı ile kanser hücrelerini DNA hasarı yolu ile öldürme potansiyeline sahip oldukları gösterilmiştir. Özellikle Cu'ın, kanser hücrelerinde normal hücrelere göre daha yüksek konsantrasyonlarda olması, fitokimyasalların kanser hücreleri üzerinde selektivitesini de artırmaktadır. Dolayısı ile hedeflenen fitokimyasal bileşiklerin Cu ile birlikte nano teknolojik yöntemlerle hedef dokuya taşınmasıyla, hem fitokimyasal bileşiğin pro-oksidan etkinliğinin artırılması hem de sağlam dokulara zarar vermeden sadece kanser dokusunda etkili olmasının sağlanması düşünülmüştür. Amacımız, yeşil kimya yöntemi ile oluşturulan Cu nano-partiküllerini yeşil çayda fazla miktarda bulunan ve önemli bir antioksidan fitokimyasal olan epigallokateşin ile birlikte nano-taşyıcılara yükleyerek epigallokateşinin (EGC) hedef kanser dokusuna taşınması ve anti-tümor etkinliğinin artırılmasıdır. Biyo-sentezlenmiş Cu nano-konjugatlar uzun süre oldukça kararlı ve in vitro ve in vivo sistemlerde biyouyumlu olduğu bulunmuştur. Anti-oksidan fitokimyasal olarak EGC kullanılırken, Cu, yeşil kimya yöntemi ile metalik nano- partiküllere dönüştürülmüş ve her ikisi de poli (laktik-ko-glikolik asit) (PLGA) nano misellerinin içine yüklenmiştir. Bunun için, öncelikler in vitro ortamda, yeşil kimya ile üretilen nano-Cu ile EGC PLGA nano-partikülünün farklı konsantrasyonlarının meme kanser hücreleri (4T-1) üzerine genotoksik, apoptotik ve sitotoksik etkileri analiz edilecek ve sağlam meme hücreleri ile karşılaştırılaştırılmıştır. EGC 'nin IC50'si DMSO ve PLGA-EGC-Cu'da 72 saat içerisinde sırasıyla 2,89 mg ± 1,8757; 7,37 mg ± 12,129 iken, serbest nano Cu IC50'si 4,70 mg ± 0,3596 olarak bulunmuştur. PLGA'daki epigallokateşin, DMSO'daki epigallokateşine kıyasla hücrelerin % 50'sinde ölüme neden olabilmesi için daha yüksek bir konsantrasyona ihtiyaç duymuştur. Aynı zamanda PLGA-EGC-bakır formülasyonunun 24 saat içerisinde 4T-1 hücrelerini öldürdüğü, canlı hücrelerin 48 ve 72 saat içerisinde proliferasyona uğradığını göstermektedir. In vitro ortamda etkin doz tespit edilmiş, sonrasında aynı kompleks in vivo ortamda deney hayvanlarına verilerek anti-tümör etkinliği araştırılmıştır. 4T-1 tümörlü nude farelerde, serbest EGC ve serbest nano Cu göre PLGA-EGC-bakır kombine tedavi ile en iyi sonuçları vermiştir. Tümör hacmi, tedavi edilmeyen grup, nano Cu, PLGA-EGC-Cu ve PLGA-EGC tedavi grupları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 15 kat, 3,5 kat ve 2,86 kat azalmıştır. PLGA nano taşıyıcısı FITC işaretli olacağından, farelere uygulanan nanopartikülerin tümörde tutulumu IVIS görüntüleme cihazı ile takip edilebilmiştir. Böylece, hem fitokimyasalın pro-oksidan etkisi artırılarak tümör hücreleri üzerine daha düşük dozlarda etkili olması, hem de kanser dokusuna yoğunlaştığından sağlam hücrelere zarar vermesi önlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğal Antioksidanlar, Hedefli Kanser Tedavisi, Bakır, ROS, Pro-oksidan , Kombin Terapi , Yeşil Kimya

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBakır+6
Fatma Kazdal
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Tam otomatik izositrat dehidrogenaz enzim aktivitesi ölçüm kitinin geliştirilmesi ve izositrat dehidrogenaz enziminin rekombinant üretimi

İzositrat dehidrogenaz (IDH) enzimi izositratın oksidatif dekarboksilasyonunu gerçekleştirerek α-ketoglutarat (α-KG) ve karbondioksit (CO2) üetimini katalizleyen bir enzimdir. Metabolizmada birçok dokuda yoğun olarak bulunan bu enzimin nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH+H) kaynağı olarak görev yapmasının yanında glukoz, yağ asidi ve glutamin metabolizmasında rolü olduğu bilinmektedir. NADPH+H molekülü hem hücresel biyosentez reaksiyonlarında hem de indirgeyici ekivalan molekül olarak kullanılması sebebiyle antioksidanlara karşı savunmada büyük role sahiptir. IDH enziminde gerçekleşen mutasyonlar enzimde neomorfik aktiviteye yol açarak normalde ürün olarak ortaya çıkan α-KG' ı substrat olarak kullanmasına ve NADPH+H üretiminin aksine tüketimine sebep olur. Bu değişim hücresel düzeyde birçok yolağı etkileyerek kanser gelişimine yol açar. Başta gliomalar olmak üzere; lösemi, lenfoma, kolanjiokarsinoma, kondrosarkoma ve pankreas tümörlerinde de IDH mutasyonu bildirilmiştir. Serumda NADP+-bağımlı IDH aktivitesi artışının, karaciğer doku hasarının belirlenmesinde rutinde kullanılan aspartat amino transferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), γ-glutamil transferaz (GGT) enzimlerinden daha hassas sonuçlar verdiği bilinmektedir. Klinik olarak büyük öneme sahip bu enzimin ve mutant formunun aktivitesindeki değişiklikleri tespit edebilecek basit ve ucuz bir yöntem bulunmamaktadır. Mutant enzim ile ilgili yapılan çalışmalarda kullanlan yöntemler biyopsi ile alınan doku örnekleri ile çalışılan, girişim gerektiren tekniklerdir. Bu çalışma ile NADP+-bağımlı normal ve mutant IDH enzim aktivitesinin hastalardan alınan kan örnekleri ile çalışılabilecek ve tüm rutin biyokimya laboratuvarlarında bulunan otomatik kimya analizörleri ile uyumlu olarak kullanılabilecek bir kit geliştirilmesi planlanmıştır. Enzimin kofaktör olarak kullandığı molekül olan NADPH+H molekülünün 340 nm'de verdiği absorbans değişiminden yararlanılarak spektrofotometrik yöntemle enzim aktivitesi hakkında bilgi sahibi olunması amaçlanmıştır. Geliştirilecek kit çalışmalarında kullanılmak üzere kalibratör-kontrol materyali olarak kullanılabilecek mutant ve normal form NADP+-bağımlı IDH enzimilerinin rekombinant üretimi hedeflenmiştir. Çalışmanın seyri sırasında mutant enzimin aktivitesinin ölçüme uygun olmadığı tespit edilmiştir. NADP+-bağımlı IDH aktivitesi ölçüm metodunun geliştirilmesi çalışmaları ile 2 nin altında % CV değeri, LoB 0.1744 U/L performans özelliklerine sahip 0 – 1200 U/L arasında doğrusal olan bir ölçüm kiti üretilmiştir. Hem normal form hem de R132H mutant form NADP+-bağımlı IDH enzimlerinin ökaryotik bir mikroorganizma olan Pichia Pastoris maya hücrelerinde rekombinant üretimi gerçekleştirilmiştir. Rekombinant üretilen normal NADP+-bağımlı IDH enziminin izositrat için Vmax ve KM değerleri sırasıyla 4.55 μM/dk ve 108 μM olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İzositrat dehidrogenaz, enzim aktivite ölçümü, rekombinant, Pichia Pastoris.

BiyokimyaEnzim aktivitesiEnzim üretimi+7
Fatmanur Köktaşoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

K vitamini ölçüm metodunun geliştirilmesi ve referans aralığının belirlenmesi

Vitaminler, yaşam için gerekli olan fizyolojik fonksiyonlarda önemli bir role sahip besin maddeleridir. Enerji sağlamanın yanı sıra yapısal görevlerde de işlev görmektedirler ve diğer besinlerden farklıdırlar. Vitaminler suda çözünen ve yağda çözünen olmak üzere iki gruba ayrılır. Bu gruba Vitamin A, Vitamin D, Vitamin E ve Vitamin K dahildir. Vitamin K, özellikle bitkiler ve bakteriler tarafından üretilen, lipofilik bir vitamindir ve elektron taşıma ile enerji üretimi gibi temel fonksiyonlarda kullanılır. İnsanlar, protrombin üretimi, glutamik asit rezidülerinin posttranslasyonel modifikasyonu, kemik kalsifikasyonu, kalsiyum dengesi ve hücre döngüsü düzenlemesi gibi esansiyel metabolik süreçler için Vitamin K'ya ihtiyaç duyarlar. K vitamini üç ana alt tipe ayrılır: K1 (2-Methyl-3-phytyl-1,4-naphthoquinone), K2 (2-Methyl-3-multiprenyl-1,4-naphthoquinone) ve K3 (2-methyl-1,4-naphthoquinone). K1 vitamini, yeşil yapraklı bitkiler tarafından sentezlenirken, insanlarda ise kolonda bulunan gram pozitif bağırsak bakterileri tarafından üretilen K2 vitamini alt türleri olan menakinon (MK) adlı vitamin kullanılır. K2 vitamini alt türleri, izopren birimlerine göre adlandırılır ve en yaygın olarak MK6-10 arasında bulunur. K3 vitamini, menadion olarak da bilinir ve doğal olarak bulunmaz, suda çözünebilen bir takviye formudur. Vitamin K seviyesinin belirlenmesi, eksikliğine bağlı komplikasyonların tanısında büyük önem taşır. Bu doktora tez çalışmasında, standartlara uygun analitik performans özelliklerine sahip Vitamin K ve türevlerinin LC-MS/MS ölçüm yöntemi kullanılarak Türk toplumuna ait Vitamin K referans aralığının belirlenmesi amaçlanmaktadır. Aynı zamanda, katı faz ekstraksiyonu olmadan yüksek geri kazanım sağlayan yenilikçi bir ekstraksiyon yöntemi kullanılarak Vitamin K'nın ölçülmesi de hedeflenmektedir. Bu sayede, hastaların serum Vitamin K seviyelerinin belirlenmesi ve Vitamin K eksikliğine bağlı komplikasyonların tanısına katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Metot kalibrasyonu için filokinon ve Vitamin K2 (MK-4) kimyasalları kullanılarak, 500 ng/mL'den 0.06 ng/mL yoğunluğa kadar standartlar hazırlandı. Bütün standartlar, metanol içinde çözüldü ve her bir kalibrasyon standartına, son yoğunluğu 10 ng/mL olacak şekilde internal standart eklendi. Karışım, vortex ve santrifüj işlemlerinden geçirildi. Üst faz alındı ve konsantratör cihazında uçuruldu. Kalıntı, 2-propanol, asetonitril ve metanol gibi kimyasallar kullanılarak serum numunelerine ait analitlerin hazırlığı yapıldı. Hazırlanan analitler, likit kromatografi yüksek çözünürlüklü tandem kütle spektrometrisi cihazında analiz edildi. Kütle spektrometresinde atmosferik basınçlı kimyasal iyonizasyon yöntemi iyonizasyon kaynağı olarak kullanıldı. Kromatografik ayırma işlemi, 40 °C'de C18 - 100 x 2 mm - 3 µ boyutlu bir kolon kullanılarak gerçekleştirildi. Mobil faz olarak, su içinde %0.1 formik asit ve 3:1 (v/v) metanol/asetonitril karışımı kullanıldı. Geliştirilen yöntemin nihai validasyon çalışmaları, ölçüm sınırı, doğrusallık, gerçeklik, kesinlik ve sağlamlık testlerini içermektedir. Hazırlanan standartlar, 6 tekrarlı olarak analiz edildi ve kalibrasyon eğrisi oluşturuldu. Elde edilen veriler, regresyon analizi ile değerlendirildi. Türk toplumuna ait Vitamin K referans aralığını belirlemek için, içeri alma ve dışlama kriterlerini sağlayan 64 kadın ve 67 erkek sağlıklı kontrol grubu gönüllüsüne ait serum numuneleri kullanıldı. Bu numuneler, geliştirilen yöntemin nihai numune hazırlama prosedürüne uygun şekilde işlendi ve analiz edildi. Validasyon çalışmalarında istatistiksel analizler R programlama dili kullanılarak gerçekleştirildi. Spektrum analizleri ise açık kaynaklı MZmine 3 yazılımı üzerinde yapıldı. Referans aralık hesaplamaları ise Python programlama dili kullanılarak yapıldı. Vitamin K1 kalibrasyon standartı 6 kez tekrarlanarak çalışılmış ve elde edilen verilerle korelasyon katsayısı 0.9957 olarak hesaplanmıştır. Vitamin K, MK-4 ve MK-7 analitleri 10 kez tekrarlanarak çalışıldığında, yöntemin LOD (tayin sınırı) ve LOQ (ölçüm sınırı) değerleri sırasıyla 0.02 ng/mL ve 0.09 ng/mL olarak belirlenmiştir. Ortalama bağıl standart sapma ise %2.15 olarak hesaplanmıştır. Geri kazanım testleri sonuçlarına göre ise Vitamin K için %94, MK-4 için %88 ve MK-7 için %85 geri kazanım değerleri elde edilmiştir. Referans aralık çalışmaları için, dahil olma ve dışlama kriterlerine uygun olan 64 kadın ve 67 erkek sağlıklı kontrol grubu referans kitle olarak seçilmiştir. Sonuç olarak referans aralığı, 0.1-1.2 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Bu yöntem, en fazla 30 dakika içinde sonuç verebilme özelliğiyle birlikte ön hazırlık süresi ve ekstraksiyon aşamasında katı faz ekstraksiyon filtrelerine ihtiyaç duymadan diğer literatürdeki yöntemlerden pozitif şekilde ayrılmaktadır. Araştırma amacıyla laboratuvarlarda yöntem doğrulama çalışmaları yapıldıktan sonra kullanılmaya uygun hale gelir. Yöntemin karşılaştırma ve geçerli kılma çalışmaları yapıldıktan sonra rutin kullanıma geçilebilir. Vitamin K, MK-4 ve MK-7'nin referans aralığını belirlemek için Python programlama dilinde kod yazılmıştır. Bu kod, klinik laboratuvarlarda laboratuvar içi referans aralıklarını belirlemek amacıyla bütün parametreler için laboratuvar bilgi sistemlerine entegre edilebilir. Enzim destekli ekstraksiyon, diğer yağda çözünen vitaminlerin miktar tayinini yapmak için geliştirilecek yöntemlerde de kullanılabilir. Bu alanda yeni araştırma çalışmaları yapılabilir.

Kütle spektrometriReferans değerlerVitamin K+4
Metin Demirel
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı lösemi tiplerinde nükleer manyetik rezonans tabanlı metabolomik profilleme

Lösemi, çocukluk çağında %30'luk oran ile en sık görülen kanser türü olup, tüm kanserler içerisinde 3.2%' lik oranı kapsamaktadır. Lenfomalar ise orijin aldığı doku açısından lösemi ile ayrışmakla beraber ortak semptomlar gösterebilmektedir. Hastalık gelişiminde temelde beyaz kan hücrelerinin kemik iliği/ lenfoid organlardaki maturasyon bozukluğu yer almaktadır. Literatürde lösemi ve lenfomada metabolik profilleme çalışmaları mevcut olup, belirlenen biyobelirteç adayı metabolitlerin erken tanı, prognoz, tedaviye cevapta kullanılabilirliği tartışılmaktadır. Yüzlerce metaboliti kapsayan metabolomiks çalışmalarında çok yönlü istatistiksel modelleme kullanılarak bu aday belirteçlerin ilişkili olduğu yolaklar belirlenebilmekte, kişiselleştirilmiş tedaviler için değerli bilgiler sunulabilmektedir. Bunu mümkün kılan analitik kimya tekniklerinden ve metabolomiksin en önemli enstrümanlarından nükleer manyetik rezonans (NMR) ile kütle spektrometresi (MS), birbirini tamamlayıcı şekilde farklı moleküllerin ölçümünde başarılıdır ve entegre analizlerde analit spektrumun tamamına yakınını kapsamaktadır. NMR; yüksek tekrarlanabilirlik, tek internal standartla yüzlerce metabolit kantitasyonuna olanak vermesi, uzun stabilite, kalibrasyon gerektirmemesi gibi avantajlarıyla son yıllarda metabolomikste artan sıklıkta kullanılmaktadır. Öte yandan rutin kullanımı oturmuş MS ise yüksek sensitivitesi ve proteomik-lipidomik moleküllerin başarılı tespiti ile pratik kullanımda halen en ön sırada yer almaktadır. Güncel tez çalışması, sık görülen lösemi/ lenfoma tiplerini kapsayacak şekilde bütüncül yaklaşımla kantitatif NMR ve kalitatif MS metodlarını entegre eden bir çalışma düzeni içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir grupta (AML, KLL, NHL) yer alan 30 yetişkin hastaya ait serum ile lökosit izolatlarında bir ve iki boyutlu 1H NMR ile yüksek-rezolüsyonlu MS (HR-MS) analizleri tamamlandıktan sonra diferansiyel metabolitler ile ilgili metabolik yolaklar tek değişkenli-çok değişkenli istatistiksel metotlarla MetaboAnalyst ve TidyMass çevrimiçi platformlarında belirlenmiştir. 1D deneylerde kimliklendirilen metabolitler, 2D NMR analizleri ile doğrulanmıştır. Lökosit izolatları ise HRMS platformunda serum örnekleri ile eşit koşullar altında çalışılarak bu matrikste kontrollere kıyasla anlamlı eksprese edilen metabolitler belirlenmiştir (TidyMass). Serum NMR analizlerinde ortaya konan bulgulara göre; AML grubunda kontrol bireylere kıyasla artış gösteren metabolitler (VIP skoru> 1) metilguanidin, izobütirat, glisin, 2-hidroksiizobütirat, glukoz, üre, betain ve azalanlar (VIP skoru> 2) piroglutamat, 3-hidroksiizovalerat, alanin olarak kaydedilmiştir. KLL grubunda artan metabolitler içerisinde AML ile ortak bulunanlar haricinde kreatinin-kreatin fosfat, tirozin ve fosfoetanolamin molekülleri de yer almaktadır. Burada her üç grupta da artan moleküllerin protein degredasyon ürünü olmaları, hematolojik malignitelerde gözlenen hızlı protein turnoverını doğrulamaktadır. VIP skoru 2.5' ten büyük bulunan fumarat ve asetat moleküllerinin azalışı da KLL ve NHL gruplarında ortak öne çıkan farklılıklar olarak Krebs siklusu ara bileşenlerinin prolifere olan lökoblastlarda yoğun tüketimine işaret etmektedir. Ayrıca NHL grubuna özgü bir farklılık olarak düşük bulunan serum karnitin seviyesi (VIP skoru> 1), lenfoma hastalarında artan enerji ihtiyacının beta oksidasyon artışı ile kompanse edildiğini düşündürmektedir. Serum NMR sonuçlarını kapsayan alıcı özelliği (ROC) analizi ile AML için 10, KLL için 3 ve NHL için 20 en anlamlı metabolit ile eğri altı alanı> 0.98 olan tanısal biyobelirteç modelleri oluşturulmuştur. Grup bazlı değişim gösteren yolak analizlerinde glutatyon, glukojenik ile dallı zincirli amino asit metabolizması ve kolin oksidasyonu AML' de birinci sıradayken; KLL ve NHL gruplarında ise Krebs ve üre siklusu öne çıkmaktadır. Serum HRMS sonuçlarında ise yüksek sensitif metodoloji yardımıyla çeşitli polar lipitler (yağ asitleri ve fosfolipitler) tanımlanarak özellikle AML grubunda anlamlı artan doymamış yağ asitleri dokozatrienoik ve cis-13-dokozenoik asit (p=0.002 ve 0.003, sırasıyla, Tidymass) olarak kaydedilmiştir. Serum HRMS sonuçlarına göre KLL grubunda anlamlı bulunan oleamid artan ve gliserofosfokolin ile piroglutamat ise NMR sonuçlarını doğrulayan şekilde düşük seviyelerde bulunmuştur (p=0.001 ve 0.000, sırasıyla, Tidymass). Öte yandan NHL serum HRMS bulguları artan doymamış yağ asitleri açısından AML ve oleamid açısından KLL ile; azalan piroglutamat seviyeleri açısından ise KLL ile benzerlik göstermektedir. Lökosit izolatlarında gerçekleştirilen HRMS analizlerinde ise seruma göre daha az sayıda anlamlı metabolit tanımlanmış olup; spermin ve uzun zincirli yağ asitlerinin (serumda sonuçlarını destekleyen biçimde) artan, biyotin gibi koenzimlerin ise düşük seviyeleri her üç grupta da ortak olarak kaydedilmiştir. Sonuç olarak güncel çalışmada, lösemi/ lenfoma hastalarında NMR ve MS metodolojilerinin komplementer kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren serum-lökosit matriks profillemesi gerçekleştirilmiştir. Literatürde bir ilk olarak, farklı hematolojik malignitelerde serum metabonomu kantitatif yaklaşımla belirlenmiş ve HR-MS teknolojisi ile yapılan global tarama ile entegrasyon sağlanarak geniş kapsamlı parametre araştırması yapılmıştır. Bir diğer yenilik ise, global serum araştırması yanı sıra lökosit izolatlarında MS analizi ile hücresel düzeyde anlık metabolik profilleme ile bireysel etyolojilere dair önemli veriler sunulmasıdır. Grup bazlı değişiklikleri ortaya çıkaran mevcut bulgular bireysel itici güçlerin yanı sıra farklı alt sınıflarda yaygın olarak gözlemlenen patojenik mekanizmalar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte sunulan güncel sonuçların, her grup için oluşturulacak geniş kohort ve omiks teknolojilerinden gelen tamamlayıcı veriler ile doğrulanması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörFenotipHematolojik neoplazmlar+7
Ayşe Zehra Gül
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Barsak enflamasyonu oluşturulan hücre kültür modelinde, timokinonun biyolojik aktiviteleri ile metabolomik profillemesinin araştırılması

Gastrointestinal sistem (GIS), vücutta sindirim işlemini düzenleyen ve besin maddelerinin emilimini sağlayan anatomik ve fonksiyonel bir sistemdir. GIS boyunca hücresel bariyer hattı oluşturan barsak epiteli mukozal hemostazın korunmasında oldukça önemlidir. Barsak epiteli, besin emilimini gerçekleştirmenin yanında, mukus, antimikrobiyal peptidler ve sIgA üreterek bağışıklık üzerine de etki eder. Ancak, bazı durumlarda barsakların normal işlevleri enflamasyon adı verilen, dengeli olduğu takdirde organizmayı doku hasarından koruyan bir süreçle etkilenebilir. Enflamasyon, vücudun zararlı etkenlere veya yaralanmalara karşı savunma mekanizmasıdır. Ancak, kronik enflamasyon (uzun süreli ve aşırı enflamasyon) GIS'i olumsuz etkileyebilir. Barsaklardaki kronik enflamasyon, başta enflamatuvar barsak hastalığı (EBH) olmak üzere bir dizi kronik hastalığa sebep olabilir. EBH, gastrointestinal sistemin kronik ve tekrarlayan bir enflamasyonu olarak bilinir ve enflamasyona sebep olarak reaktif oksijen türleri/reaktif nitrojen türleri (ROT/RNT) artışı, Nf-B yolak aktivasyonu gösterilse de patogenezi tam olarak anlaşılamayan bir durumdur. Ayrıca EBH genetik yatkınlıkla da ilişkilendirilmiş, remisyon ve alevlenme dönemleri ile giden, ekstraintestinal belirti ve bulguların mevcut olduğu ve uzun vadede malignite riski taşıyan hastalıklardır. EBH patogenezi tam olarak bilinmediği gibi, tanısında kesin bir biyobelirteç bulunamamıştır. Son dönemlerde biyobelirteç çalışmalarında, doku, biyolojik sıvı veya hücre özütünün metabolitlerini, niteliksel ve niceliksel olarak karakterize etmek için proton nükleer manyetik rezonans [1H-NMR] spektroskopisi veya kütle spektrometrisi [MS] gibi analitik kimya tekniklerinin oldukça sık kullanıldığı metabolomik çalışmalardan faydalanılmaktadır. EBH moleküler patogenezi ve biyobelirteç tayininde de birçok metabolomik çalışma yapılmış, sonuçlarda enflamatuvar biyomoleküller ön planda anlamlı yüksek bulunmuş ancak net bir biyobelirteç ya da patogenez tayini saptanamamıştır. EBH tedavisinde sadece enflamasyonu kontrol altına almaya yönelik kortikosteroidler gibi ilaçlar mevcut olup bu ilaçlar da ciddi yan etkilere sahiptir. Bu ilaçlardan olan ve güncel tez çalışmasında da kullanılan budesonid barsak enflamasyonunu kontrol altına alabilmenin yanında, immünbaskılama, osteoporoz gibi ciddi yan etkilere sahiptir.İlaçların bu istenmeyen etkileri yan etki profili daha düşük olan ajanların arayışına yol açmıştır. Antioksidan, anti-enflamatuvar, immunomodülatör özellikleriyle bilinen polifenoller EBH başta olmak üzere enflamatuvar hastalıkların tedavisi için bilimsel çalışmalara çokça konu olmuştur. Bu polifenolik bileşiklerden olan timokinon (TQ) Nigella sativa (çörek otu)nın ana bileşeni olup ciddi antioksidan ve antienflamatuvar özellikleri olduğu önceki çalışmalarla gösterilmiştir. Çalışma ile amacımız, hücre kültürü ile barsak enflamasyonu modeli oluşturarak TQ'nun anti-enflamatuvar terapötik etkinliğini, yüksek çözünürlüklü NMR spektoskopisi ve LC-MS/MS kullanarak hastalık metobolomik profillemesini yaparak araştırmak ve bir anti-enflamatuvar ajan olan budenosid ile karşılaştırmaktır. Bunun için öncelikle lipopolisakkarit (LPS) verilerek Raw 264.7 makrofaj hücrelerinde enflamasyon oluşturulmuş, ardından bu enflamasyonlu besiyeri alınarak HT-29 kolon kanseri hücreleri üzerine verilmiştir. Böylece hücre kültüründe barsak enflamasyon modeli tasarlanmış, ardından bu model üzerinde TQ ve budesonidin etkileri incelenmiştir. Enflamasyon gelişiminde ana mediyatörlerden olan ROT ile RNT enflamasyon grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuş, TQ uygulanmasıyla bu türlerin seviyeleri düşmüş ancak en yüksek düşüş budesonid grubunda saptanmıştır. Yine EBH patogenezinde önemli rol oynayan sıkı bağlantı proteinleri, okludin ve klaudin-5 proteinlerinin ifade seviyeleri TQ gruplarında artmış, budesonid grubunda en yüksek artış görülmüştür. Tüm bu sonuçlar TQ'nun anti-enflamatuvar ve doku iyileştirici etkisinin olduğunu bize göstermiştir. NMR ile yapılan metabolomik analizlerde enflamasyon grubunda kontrole göre ksantin metaboliti anlamlı seviyede düşüklük göstermiş, yolak zenginleştirme analiziyle daha ayrıntılı incelendiğinde pürin metabolik yolağının etkilendiği görülmüştür. Bu sonuç enflamasyon oluşumunun ksantin oksidaz enziminin, pürin metabolik yolağındaki aktivasyonuna bağlanarak superoksit radikali üretimi üzerinden olabileceğini düşündürmektedir. HRMS ile bu sonuç doğrulanarak aynı metabolik yolağın etkilendiği bulunmuştur. Yine NMR analizinde; laktat, galaktarat fumarat ve dimetilamin düzeyleri enflamasyon grubunda kontrole göre artış göstermiş (VIP skoru > 1), glikolat, 2-hidroksiizobütirat, glisin, asetat, sitrakonat ise kontrol grubunda enflamasyon grubuna göre anlamlı artış (VIP skoru > 1) göstermiştir. Laktat artışı enflamasyon sırasında Warburg etkisine bağlı aerobik glikoliz yolağına kaymayı düşündürürken asimetrik dimetilarginin(ADMA) yıkım ürünü olan dimetilamin artışı, ADMA yıkım artışına bağlı NOS (nitrik oksit sentaz) inhibisyonunun ortadan kalktığını ve bunun enflamasyon oluşumuna katkıda bulunduğunu düşündürmüştür. Yine kontrol grubunda artan metabolitlerden olan glisinin glutatyon sentezinde rol alan aminoasitlerden olması, glikolatın serin ve glisin üzerinden antioksidan sistemi aktive eden metabolit olması, sitrakonatın ise güçlü Nrf2 aktivatörü olması bu metabolitlerin antioksidan ara metabolitleri olduğunu düşündürmektedir. TQ verilen enflamasyonlu gruplarla yapılan NMR analizinde genotoksik, apoptotik özellikleri bilinen N-nitrozodimetilamin (NDMA)'nın enflamasyon gurubuna göre anlamlı derecede düşük bulunduğu saptanmıştır. TQ verilen enflamasyonlu gruplarla yapılan NMR analizinde enflamasyon grubuna göre anlamlı metabolik yolak bulunamazken, HRMS ile nikotinat-nikotinamit metabolizmasının ve eter-lipid metabolizmasının anlamlı derecede etkilendiği görülmüştür. Yine bu iki yolağın budesonid verilen enflamasyonlu gruplarda, sadece enflamasyon oluşturulan gruba göre etkilenmiş olduğu bulunmuş ve bu sonuç TQ'nun anti-enflamatuvar etkisini bu yolaklar üzerinden gerçekleştirebileceğini düşündürmüştür. Sonuç olarak güncel çalışmada, barsak enflamasyonu oluşturulan hücre kültürü modelinde metabolitlerin analizinde NMR ve MS metotlarının birlikte kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren metabolomik profilleme gerçekleştirilmiştir. Bu yolla TQ'nun antienflamatuvar etkisini hangi olası metabolik yolakla gerçekleştirebileceği tartışılmış ve yine enflamasyon sırasında farklılık gösteren metabolitler belirlenerek hücre kültürü ile biyobelirteç çalışmalarına zemin hazırlanmıştır. Ayrıca daha önce EBH hastalarından elde edilen metabolomik çalışmalarla kıyaslanarak benzer metabolit profilleri bulunmuş bu da hücre kültürürünün metabolomik analizlerde kullanılabilirliği tezini güçlendirmiştir. Her ne kadar benzer metabolit profilleri elde edilse de hücre kültürü ile elde edilen sonuçlar tam olarak insan metabolizmasını yanıstmadığı için ileri in vivo çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: enflamasyon, timokinon, metabolomik, hücre kültürü

Öznur Yaşar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Krisinin immunmodulatör etki yoluyla meme kanseri hücreleri üzerine olan anti-tümör etkisinin araştırılması

Krisin (5,7-dihidroksiflavon), doğal olarak bitki ve arı ürünlerinde bulunan bir flavonoiddir ve önemli biyolojik aktiviteleriyle, özellikle de anti-kanser etkileriyle bilinir. Faydalı özellikleri kısmen bağışıklık hücrelerini aktive etme yeteneğine atfedilmiştir. Bu çalışmanın ilk amacı; krisinin doğal öldürücü (NK) NK-92 hücreleri, Jurkat T hücreleri ve RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin aktivitelerini ve bu hücrelerin MCF-7 ve MDA-MB-231 gibi iki farklı tipte meme kanseri hücre hattına karşı olan anti-tümöral potansiyellerini nasıl değiştirdiğini araştırmaktır. İkinci olarak krisin etken maddesinin MCF-7 ve MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerindeki immün kaçış mekanizmalarında önemli rol oynayan programlı hücre ölümü ligand-1 (PD-L1) protein ekspresyonuna ve yine kanser hücrelerinin hayatta kalım proteinlerinden olan p-akt ve p-mTOR protein ekspresyonları üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. İlk olarak, krisinin meme kanseri ve normal meme hücre hatlarındaki anti-proliferatif etkisi, reaktif oksijen türleri (ROS) üretim aktivitesi ve apoptotik etkisi sırasıyla MTT testi, DCF-DA floresan probu kullanılarak immünofloresan (IF) boyama ve akış sitometri testi, ve akridin oranj ve etidyum bromür (AO/EB) çift boyaması ile Annexin V/PI boyaması kullanılarak IF boyaması ve akış sitometri analizleri ile ölçüldü. NK-92, Jurkat T hücreleri ve RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin proliferasyonları WST-1 testi ile analiz edildi. NK-92 hücrelerinin etkinliği, IL-2 varlığında akış sitometri ile CD56+ yüzey protein ekspresyonunun analizi ve IFN-γ üretiminin enzim bağlı immünosorbent test (ELISA) ile spektrofotmetrik olarak ölçülmesiyle değerlendirildi. PHA-M ile indüklenen Jurkat T hücrelerinin aktivitesindeki değişiklik, ELISA yöntemiyle belirlendi. Makrofaj hücre hattında ise TNF-α ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin ELISA ve Griess reaktifi ile ölçülmesiyle aktivasyon analizleri yapıldı. Krisin uygulanan NK-92 hücreleri doğrudan meme kanseri hücreleri ile birlikte kültüre edildi; meme kanseri hücrelerinin canlılığı MTT testi ile ölçüldü, süpernatantlardaki sitokinler ve granzim-B miktarları ELISA ile, NO miktarı ise Griess reaktifi ile ölçüldü. Krisine maruz bırakılmış meme kanseri hücreleri, PHA-M ile stimüle edilen Jurkat T hücreleri ile doğrudan ko-kültüre edildi; süpernatantlardaki sitokin düzeyleri ELISA testi ile belirlendi. Krisin uygulanan makrofaj hücrelerinin büyüme ortamları ile meme kanseri hücre süpernatantları birlikte kültüre edildi; meme kanseri hücrelerindeki apoptoz düzeyi AO/EB çift boyaması ve Aleksa-fluor-488 bağlı kaspaz-3 ölçümü IF yöntem ile gösterildi. PD-L1 protein düzeyleri EGF ile indüklenen meme kanseri hücrelerinde IF boyama ve western-blot yöntemleri ile analiz edildi. Yine meme kanseri hücrelerindeki p-akt ve p-mTOR protein ekspresyonları western-blot yöntemi ile değerlendirildi. Krisin, MCF-7 ve MDA-MB-231 hücrelerinde artan intraselüler ROS üretimi ile sitotoksik ve apoptotik aktivite gösterdi. Ayrıca, NK-92 ve T hücrelerinin her iki meme kanseri hücre hattına karşı sitotoksisitesini önemli ölçüde artırdı ve en belirgin etki MCF-7 hücrelerinde (%20) gözlendi. Bu sitotoksik etki IL-2 ve PHA-M varlığında daha da artarken, epidermal büyüme faktörü (EGF) ile tedavi edilen meme kanseri hücrelerinde azaldı. NK-92 hücrelerinin meme kanseri hücre hatlarına karşı anti-tümöral yanıtı, granzim-B, TNF-α ve NO üretimindeki artışla ilişkili bulundu. Benzer şekilde, Jurkat T hücrelerinin meme kanseri hücre hatlarına karşı aktivasyonu, granzime-B, IL-2 ve IFN-γ üretimindeki artışla karakterize edildi. Makrofaj hücrelerinin anti-kanser yanıtı ise, meme kanseri hücrelerinde artan apoptoz ile ilişkilendirildi. Ayrıca, NK-92 hücrelerinin krisin ile uyarılması artmış IFN-γ üretimi ve CD56 ekspresyonu ile, Jurkat T hücrelerinin uyarılması IL-2 üretimi ile, RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin uyarılması ise NO üretiminin artışıyla karakterize edildi. İki farklı meme kanseri hücre hattında EGF ile artan PD-L1 ve p-akt protein düzeyleri krisin ile inhibe olurken, p-mTOR protein ekspresyonunda anlamlı ir artış gözlenmedi. Bulgular, krisinin iki farklı meme kanseri hücre hattına karşı NK-92, T ve makrofaj hücrelerinin aktivasyonuna ve fonksiyonel artışına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu, immün yanıttan kaçış mekanizmasında öneme sahip olan PD-L1 proteinini ve kanser progresyonunda rol oynayan p-akt düzeylerini azaltarak kanser tedavisinde hem terapötik hem de kanserin ilerlemesini önlemede kemo-preventif bir ajan olarak kullanılma potansiyelini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Krisin, NK hücresi, T hücresi, Makrofaj, Meme Kanseri, İmmün Kontrol Noktası Proteinleri

Katil hücreler-lenfokin aktiveKrisinLenfoma-T hücreli+2
Ezgi Balkan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan testler için onay destek sistemi geliştirilmesi ve değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Tıbbi laboratuvarlar modern tıpta hastalara tanı konulması ve hastalık tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Yıllar geçtikçe laboratuvarlarda çalışılan testlerin sayısı artmaktadır; bu durum laboratuvar uzmanının üzerindeki iş yükünün artmasına sebep olmaktadır. Onay Destek Sistemi (ODS) belirli kurallara göre test sonuçlarını onaylayan bir yazılımsal sistemdir. Bu sistemlerin kullanımı laboratuvar uzmanının üzerindeki iş yükünü azaltabilir. Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan bazı testler için ODS geliştirilmesi ve bu sistemin performansının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmamız için seçilen testler laboratuvarımızdan sıklıkla istenilen testler arasından seçildi. ODS için ara yazılım kuruldu, Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemine (LBYS) entegre edildi. ODS kuralları ve algoritmaları belirlendi, ara yazılıma tanımlandı. Kurallar önce sanal hasta verileri üzerinde test edildi, kuralların doğru çalıştığı belirlenince gerçek hasta verileriyle validasyon yapıldı. Son olarak ODS ile kullanıcı manuel onayı arasındaki uyum değerlendirildi. Bulgular: 1 Kasım 2023 – 30 Kasım 2023 tarihleri arasındaki 724692 test sonucu çalışmamızda değerlendirildi. En fazla sonucu tam kan paneli testleri, en az sonucun ise koagülasyon testleri oluşturdu. Biyokimya testlerinde %55.6 – 94.6 arasında, immünokimya testlerinde %39.6 – 95.5, koagülasyon testlerinde %38.4 – 90.9, tam kan ve idrar panelinde sırasıyla %80.2 ve %49.6 sonuç onay yüzdesi elde edildi. Manuel onayla ODS karşılaştırmasında en yüksek uyum ODS ve asistan doktor arasında olduğu belirlendi. Tartışma: Çalışmamızda laboratuvarımızda sıklıkla çalışılan testler için ODS algoritması ve kuralları belirlendi. ODS sayesinde laboratuvar iş yükü azaltılması ve olası hataların erkenden tespit edilmesi hedeflendi. Aynı zamanda laboratuvarda onay sürecinin standart hale getirilmesi hedeflendi. Çalışmızda elde ettiğimiz onay oranlarının başlangıç aşaması için yeterli düzeyde olduğuna inanıyoruz. Bu sistemlerin veriminin artırılması adına daha fazla ve multidisipliner çalışmaların yapılması gereklidir.

Caner Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Nükleer manyetik rezonans ve kütle spektroskopisi ile biyotinidaz enzim aktivite ölçüm yönteminin geliştirilmesi

Biyotinidaz (BTD) (EC 3.5.1.12), glikoprotein yapısında yaklaşık 80 kDa ağırlığında karaciğer ve beyin başta olmak üzere birçok dokuda bulunan bir enzimdir. Biyotinidaz enzimi diyetle alınan biyotinil peptitlerden ve biyositinden biyotin vitaminini kopararak serbest bırakır. Bu sayede karboksilaz enzimlerinin kofaktörü olan serbest biyotin sağlanmış olur. Otozomal resesif geçişli bir rahatsızlık olan biyotinidaz eksikliği serbest biyotin döngüsünün bozulmasıyla karakterizedir. Şayet biyotinidaz eksikliğine bağlı olarak metabolizmada serbest biyotin sağlanamaz ise biyotin bağımlı karboksilazlarda (asetil CoA karboksilaz, propiyonil CoA karboksilaz, pirüvat karboksilaz, β-metilkrotonil CoA karboksilaz) aktivite kaybı olur. Bunun sonucunda aminoasit katabolizması, glukoneojenez ve yağ asit sentezi gibi önemli metabolik yolaklarda homeostaz bozulur ve başta nörolojik bozukluklar olmak üzere gelişme gerilikleri, deri hastalıkları gibi birçok hastalık gelişir. Doğal substratı biyositin ve biyotinilpeptidler olan biyotinidaz biyotin ile farklı moleküller arasındaki amid bağlarını parçalayabilir. Biyotinidazın bu özelliğinden faydalanarak enzim aktivitesini ölçmek için Biyotinil-p-aminobenzoat (B-PABA) ve biyotinil-6-aminokinolin gibi yapay substratlar geliştirilerek spektrofotometrik ve florometrik yöntemler ile enzim aktivitesi tespit yöntemleri geliştirilmiştir. Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde yenidoğan tarama programlarında biyotinidaz enzim eksikliği tanısı için spektrofotometrik ve florometrik yöntemler kullanılmaktadır. Fakat bu yöntemlerin dezavantajı yanlış sonuç verme oranlarının yüksek olmasıdır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte Nükleer manyetik rezonans (NMR), Sıvı kromatografisi tandem kütle spektrometresi (LC-MS/MS) gibi yüksek hassasiyetli ileri teknoloji analiz cihazlarının laboratuvarlarda kullanılma oranı artmıştır. Bu tez çalışmasında NMR ve LC-MS/MS cihazlarını kullanarak yüksek hassasiyetli, düşük hata oranına sahip, tekrarlanabilir biyotinidaz enzim aktivitesi ölçüm metodu geliştirilmiştir. Çalışma esnasında yerli üretim Biyotinil Aminoantipirin (BAA) ve en sık kullanılan ticari B-PABA molekülleri substrat olarak kullanılmıştır. Biyotinidaz enzim aktivitesi reaksiyon sonucu ortaya çıkan biyotin miktarının konsantrasyon artışının LC-MS/MS ve NMR cihazı ile tespitine dayanır. Bu bağlamda ilk olarak LC-MS/MS ile biyotine özel parmak izi niteliğinde olana ana ve fragman iyonlar belirlenmiştir. 5 dk lık bu metotta ana iyonun 245 m/z ve fragman iyonun ise 227 m/z biyotine karakterize pikler verdiği tespit edilmiştir. Optimizasyon çalışmaları neticesinde biyotinidaz enziminin 100 mM, pH 6 fosfat tamponu içerisinde, substrat varlığında 37 0C de en yüksek aktiviteyi verdiği belirlenmiştir. Oluşturulan yeni metotta BAA substratı ile istenilen seviyede aktivite alınamamıştır. Substrat olarak B-PABA nın kullanıldığı metotta önceden enzim aktivite değerlerini bildiğimiz numuneler ile korele sonuçlar elde edilmiştir. Metot validasyonu çalışması kapsamında iki farklı numunede 20 tekrarlı ölçüm çalışması sonucunda Y=0,7818 C+0,0662, ve korelasyon katsayısı R2=0.9877 sonucuna ulaşılmıştır. Bir ay süren stabilite çalışmaları neticesinde +4 0C de bekletilen numunelerde aktivite kaybının %15, ve- 20 0C de bekletilen numunelerde ise kaybın sadece %5 olduğu belirlendi. 25 numuneden 3 tekrar ile yapılan ölçüm ve raporlama değerleri çalışması sonucunda standart sapmanın 0.094, Kantitasyon sınırı (LOQ) 0.939 ve Tespit sınırı (LOD) 0.282 IU olduğu belirlenmiştir. Geliştirilen bu yeni LC-MS/MS yöntem ile halen uygulamada olan birçok biyotinidaz aktivitesi ölçüm metodundan daha hassas, daha kesin sonuçlar alınabilmiştir. Protein çöktürme işlemi gerçekleştikten sonra bu yöntem kullanılarak sadece 5 dk içinde hızlı ve güvenilir sonuç alınabilir. Talep edildiğinde, uygun saklama koşullarında muhafaza edilen örneklerin 30 gün sonra dahi tekrar hassas ölçümlerini elde etmek mümkündür.

Ufuk Sarıkaya
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glukoz 6 fosfat dehidrojenaz tanı kiti kontrol materyalinin geliştirilmesi ve stabilizasyonu

ÖZET Glukoz 6 fosfat dehidrojenaz (G6PD), eritrositlerin bütünlüğünü korumak ve oksidatif stresi önlemek için nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) üreten pentoz fosfat yolundaki hız kısıtlayıcı enzimdir. G6PD eksikliği, dünyanın birçok bölgesinde olmak üzere 400 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Ülkemiz genelinde %0,5, Çukurova bölgesinde %8.2 oranında görülmektedir. Hastalara sadece eksikliğin olduğunu söylemek yeterli değildir, çünkü semptomların şiddeti enzim aktivitesinin miktarına bağlıdır. Bu sebeple kantitatif metotlar klinik takip, tedavi ve alınacak önlemler açısından önem taşımaktadır. Üniversitemiz bünyesinde ürettiğimiz G6PD aktivite ölçüm kitinin validasyon aşamalarını tamamladıktan sonra rutin laboratuvarımızda kullanılmaya başlanıldı. Yaptığımız ön çalışmalarda kullanmış olduğumuz likit enzim kontrol materyallerinin merkezler arası transfer sırasında sıcaklık değişiminden etkilenerek aktivite kaybına uğradığı tespit edildi. Rutin laboratuvarlarda gün içinde doğru sonuç verilip verilmediğini kontrol etmek ve analitik hataları belirleyebilmek için kullanılan kontrol materyalleri önemli olduğundan bu soruna odaklanıldı. Çalışmamızda farklı yöntem ve kimyasallar kullanılarak stabilitesi uzun G6PD kontrol materyali geliştirmek hedeflendi. Likit tam kan, likit enzim ve liyofilize kontrol materyalleri üzerine çalışıldı. Likit tam kan kontrol materyali için planladığımız 45°C ve +4°C koşullarında yaptığımız deneyler sonucunda kontrol materyali olarak likit tam kanın kullanılmasının uzun süre depolama ve uzak merkezler arası transport koşullarında bir avantaj sağlamayacağı sonucuna varıldı. Stabilite takiplerinde ACD ve CPDA tüplerinin +4°C saklama koşullarında 6-8 hafta arasında stabil kaldığı görüldü. G6PD enzim aktivitesi çalışmak isteyip hemen çalışamayan ve numunelerin dış merkeze transportunu gerektiren durumlarda ACD ve CPDA içeren tüpler kullanılabilir. Likit enzim kontrol materyali için yaptığımız deneyler ve laboratuvarlar arası çalışmada Glisin ve GlisinTris tamponunda çözülen enzim kontrol materyalleri hedeflenen sürelerde stabil kaldı. Liyofilize kontrol materyalleri, rutin kullanımda uzun süreli depolama ve uzak merkezlere transfer gibi uzun süreli stabilite gerektiren durumlarda avantajlıdır. Çalışmamızda hemolizat örneklerinin liyofilizasyonu üzerine çalışıldı. CPDA solüsyonu ile farklı dilüsyon oranları oluşturularak liyofilize edilen ve CPDA ile oda sıcaklığında çözülen kontrol materyallerinde 1 haftalık stabilite elde edildi. G6PD enzim aktivitesi eksik ve normal olan bireylerden alınacak kan örnekleriyle ayrı ayrı stok hazırlamadan farklı dilüsyonlarla farklı seviyelerde kontrol materyali hazırlanabilir. Çalışmamızda hazırlanan liyofilize kontrol materyalleri deney setlerinden bazıları -20°C ve 4°C'de muhafaza edildi. 2 ay muhafaza edildikten sonra çözülen materyallerin stabilite çalışma verilerinde -20°C koşullarında saklama koşullarının faydalı olacağı görüldü. Aynı zamanda her iki sıcaklık koşullarında da albumin ve gliserol gibi liyoprotektanlar eklenerek stabilitenin arttığı gözlemlendi. Çalışmamızda, G6PD enzimi aktivitesi ölçüm kiti için stabil bir kontrol materyali geliştirilmiştir. Ayrıca tezimiz eritrositlerde çalışılan ve benzeri enzim parametrelerinin kontrol materyallerinin geliştirilmesi konusunda literatüre katkı sağlamıştır. Üniversitemizde üretilen G6PD kiti ve kontrol materyali üretimi konusunda yaptığımız tez çalışmamız yerli ve milli üretimde, laboratuvarlarda dışa bağımlılığı azaltmada önemli bir adım olacak ve ülkemize büyük katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: G6PD, tanı kiti, kontrol materyali, otoanalizör

Tuğçe Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Moleküler laboratuvarda kalite kontrol ve akreditasyona ön hazırlıkta yapılan iyileştirme çalışmaları

Amaç: Moleküler genetik testlerin klinik tanıyı belirlemede önemli katkıları bulunmaktadır. Bu testleri yapan moleküler genetik tanı laboratuvarlarının sayısının her geçen gün artması ve bu alandaki teknolojik gelişmeler, ilk gereksinimi ve kullanımı endüstriyel alanda ortaya çıkan, sonrasında sağlık hizmetlerinde ve bunun önemli bir parçası olan tıbbi laboratuvarlarda da uygulanması yaygınlaşan toplam kalite yönetimi ve kalite standartlarının moleküler ve genetik tanı laboratuvarlarında kullanımını gerekli hale getirmiştir. Moleküler testler klinik tanının neredeyse vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle verilen test sonuçlarında hata yapmamak ve güvenilir sonuçlar vermek moleküler genetik tanı laboratuvarlarının vazgeçilmez politikası olmalıdır. Bu politikayı gerçekleştirmek ve geçerliliği her yerde aynı olan test sonuçları verebilmek için bir takım kalite standartlarının yerine getirilmesi zorunludur. Akreditasyon da bunu gerçekleştirmede önemli bir araçtır.Bu çalışmadaki amacımız, 1992 yılından beri hizmet vermekte olan Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonumuzun akreditasyon standartları uyarınca şu anki durumunu ve eksikliklerini tespit edebilmekti. Yapılan tespit sonrasında standartların gerektirdiği şekilde belgeleri hazırlamaya yönelik bir ön çalışma yapmak ve bir moleküler genetik tanı laboratuvarının akreditasyonu konusunda ön bilgiler verebilmekti.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'na bağlı hizmet veren Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonu'nda, akreditasyona ön hazırlık kapsamında ISO 15189 ve JCI standartlarının öngördüğü şekilde, öncelikle mevcut durum tespit edilmiş, sonra belirlenen eksikliklere göre belgelendirme çalışmaları yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.Bulgular: Bu çalışmayla, iş-akış şeması hazırlanarak, işleyiş süreci belirlenmiş, anket çalışması yapılarak da hizmet süreci hakkında laboratuvar çalışanlarının ve prenatal tanı ailelerinin görüşleri alınmıştır. Sonrasında laboratuvar el kitabı hazırlanarak laboratuvarın yapısı ve çalışma süreci, prenatal tanı işleyiş kılavuzu ile prenatal tanı hizmetinin kapsamı ve örnek prosedür, talimat ve formlar aracılığıyla da laboratuvar çalışmalarının belgelendirilmesi sağlanmıştır.Sonuç: Yapılan bu ön çalışma ile moleküler tanı laboratuvarının akreditasyon süreci için eksikliklerinin tespit edilmesine ve buna yönelik bir takım düzeltici faaliyetler açısından ön hazırlıklar ve öneriler yapılmasına çalışılmıştır. İleri dönemde akreditasyon için hazırlık yapmak isteyenlere örnek olabilmesi yönünden örnek prosedür, talimat ve formlar hazırlanarak bu konuda fikir verici ve öncü olunmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler: moleküler laboratuvar, kalite kontrol, akreditasyon, belgelendirme

AkreditasyonBelgelerKalite kontrol+3
Asuman Eraslan
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hatay-Samandağ yöresindeki liselerde hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi çalışması

Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütünün yayınlarına göre, dünyada talasemi ve anormal hemoglobin sıklığı % 5,1 dir ve yaklaşık 266 milyon taşıyıcı vardır. Hemoglobin S'in Türkiye genelinde sıklığı % 0,37-0,60 arasında iken, Çukurova bölgesinin bazı yörelerinde bu sıklık % 3-44 arasındadır. Türkiye'de talasemi insidansı % 2,1 olarak bildirilmiştir. Hatay'ın Samandağ ilçesinde seçilen üç lisede öğrencilerin Hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 2008-2009 yılında görsel sunum öncesi ve sonrası öğrencilerin hemoglobinopati hakkında ilgi ve bilgi düzeyini ölçmek için anket uygulanmıştır. Alınan kan örneklerinin tam kan sayımı, hemoglobin tiplendirilmesi, HbA2 ve HbF düzeyleri belirlenmiştir. Talasemi ve Anormal Hemoglobin olgularının DNA'ları izole edilip mutasyonlar ARMS, RFLP gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra mikroarray yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Samandağ İlçesindeki seçilen üç lisede 32 olgu HbAS, 2 olgu HbSS olarak belirlenmiştir. 6 olgu Hb AE olarak belirlenmiştir. 5 olguda ß talasemi taşıyıcısı olduğu belirlenmiş bunlardan 3'ünün IVS I-110 mutasyonunu taşıdığı, 1 olgunun Cd 39 mutasyonunu taşıdığı belirlenmiş olup, bir olgunun ise mutasyonu belirlenememiştir. 34 olgu ?-talasemi açısından incelenmiş olup, 8 olgunun ?3,7 mutasyonunu taşıdığı, 2 olgunun ? ? MED I mutasyonunu taşıdığı belirlenmiştir. Görsel sunum öncesi ve sonrası anket sorularına verilen doğru cevaplar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır.Sonuç: Lise öğrencilerine konunun genel olarak iyi aktarılmış olduğu belirlenmiştir. Kalıtsal kan hastalıklarının önlenebilir olduğu iyi aktarılamadığı belirlenmiş ve bu bölüm için görsel sunum gözden geçirilmiştir. Gönüllü kişilerden alınan kan örnekleri incelenip, bireylerin hemoglobin kimliklendirilmesi sağlanmıştır. Sonuçlar bireylere tek tek teslim edilip, tüm taşıyıcılar için taşıyıcılık kavramı ve önemi konusunda ayrıca bilgilendirilme yapılmıştır.Anahtar sözcükler: Anormal Hemoglobin, Talasemi, Moleküler Analiz, Eğitim

Hatay-SamandağHemoglobinlerHemoglobinopatiler+4
Murat Tahiroğlu
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Carica papaya'nın sisplatin ile kombinasyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanseri hücre hattı (A549) üzerine antikanser etkisi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tedavisinde kullanılan sisplatinin doza bağımlı şekilde belirgin yan etkileri bulunur. Kemoterapinin yan etkilerinin azaltılması için son yıllarda tropik meyvelerin kullanımı yaygınlaşmıştır. Carica papaya (CP) tropikal bir bitki olup antikanserojen, antioksidan, antimikrobiyal, antienflamatuvar özellik gibi birçok farklı tıbbi etkisi bulunmaktadır. Aktif bileşenlerinden olan benzil izotiyosiyanat (BITC), bitkinin yaprak ve meyveleriyle ilgili yapılan antikanserojen çalışmaları incelendiğinde CP'nin KHDAK tedavisinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda A549 ve BEAS-2B hücre hatlarında BITC, CP yaprak ve meyve ekstraktlarının ve sisplatin ile kombinasyonlarının antikanserojen etkilerini araştırdık. Bu çalışma ile CP'nin yaprak ve meyve ekstraktları, BITC' nin etkileri ve aynı zamanda tedavide kullanılan sisplatinle kombinasyonlar yapılarak olası etkileri araştırıldı. CP'nin etken maddeleri BITC ile yaprak, meyve ekstraktları ve sisplatin farklı konsantrasyonlarda hazırlanıp A549 ve BEAS-2B hücre hatlarına 24 ve 48 saatlik inkübasyon sürelerinde uygulandı ve IC50 değerleri hesaplandı. Sisplatin ve BITC, CP'nin yaprakları ve meyvesi için bulunan IC50 değerleri kullanılarak kombinasyonlar hazırlanıp, MTT işlemi uygulandı. Bu sayede sisplatinin aynı etkiyi daha düşük konsantrasyonlarda göstermesi sağlandı. Kombinasyonlar için % canlılık değerleri hesaplandı. BITC'nin sisplatinle kombinasyonlarında düşük sisplatin konsantrasyonlarında bile canlılığın %30'lara kadar düşürdüğü görüldü. ME ve YE'nin sisplatin kombinasyonlarında da canlılıkta düşüş gözlenmesine rağmen BITC'de olduğu gibi ciddi bir düşüş gözlemlenmedi. Özellikle BITC'nin kombinasyon halindeyken sisplatin toksisitesini iki kat arttırması CP'nin veya etken bileşiğinin tedavide tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılması için imkan sağlayacaktır. Ayrıca çalışmamızda Bcl-2, Survivin, p53, p21, kaspaz 8 ve kaspaz 9'un ve kontrol geni olarak Beta aktin geninin ekspresyonları incelendi. Apoptotik genlerin aktivasyonunun arttığı ve anti-apoptotik genlerin aktivitesinin azaldığı görülmüştür.

Carica papaya L.
Mehmet Emin Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Erişkinlerde putresin ve galanin seviyelerinin obez ve diyabetik obez gruplara bağlı değişiminin saptanması

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlanan obezite çeşitli sağlık risklerine sebep olan bir sağlık durumudur. Dünya genelinde obezite görülme sıklığının 1900'lü yıllardan itibaren hızla artması sonucuyla DSÖ, obeziteyi evrensel bir salgın olarak tanımıştır. Obezitenin fizyolojik ve psikolojik olarak vücutta pek çok etkisi olmaktadır. Ayrıca kardiyovasküler hastalıklar, kas-iskelet sistemi hastalıkları, kanser türleri gibi pek çok hastalıkla birlikte diyabet görülme riskini de arttırmaktadır. Diyabet de obezite gibi pek çok sağlık problemlerine yol açan, vücutta yeterince insülin üretilememesi veya üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucu ortaya çıkan bir kronik hastalıktır. Obezite ve diyabetin vücut biyokimyası üzerinde de önemli etkileri olmakta, biyokimyasal yolakların işleyişinde farklılıklara neden olabilmektedir. Vücutta sentezlenebilen biyomoleküllerden olan galanin adlı nöropeptid ve putresin adlı poliaminin, özellikle enerji metabolizması olmak üzere vücutta pek çok önemli görevi olduğu bilinmektedir. Yine bu biyomoleküllerin obezite ve diyabetle de ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar yapılmıştır. Biz de bu çalışmamızda obez, diyabetik obez ve sağlıklı gruplarda serum putresin ve galanin düzeylerini karşılaştırmayı ve rutin biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmada 25 obez, 25 diyabet tanısı almış obez ve 25 sağlıklı kontrol grubunda serum putresin ve galanin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışma sonucunda serum putresin düzeyleri kontrol grubuna kıyasla obez ve diyabetli obez gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Serum galanin düzeyleri obez, diyabetli obez ve kontrol grupları için karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmuş ancak gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Sonuç olarak putresin ve galanin parametrelerinin obezite ve tip 2 diyabet gelişimiyle ilişkisi olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ilişkinin daha detaylı incelenebilmesi ve ileride obezite tanı ve tedavisine katkı sağlayabilecek bir yöntem geliştirilebilmesi için bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyokimya
Hanife Döne Çiman
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne kanında fetal nükleik asitlerle prenatal tanı uygulamas

Maternal dolaşımda serbest fetal DNA'nın bulunması ile geçtiğimiz on yılda girişimsel olmayan prenatal tanıda gelişmeler kaydedilmiştir. Fetüste paternal alellerin serbest fetal DNA'da tanımlanmasına yönelik çalışmalar artık kullanılmaya başlanmıştır. Maternal plazmada fetal DNA analizinde HRM eğrisi analizi girişimsel olmayan prenatal tanı için büyük bir potansiyel oluşturmaktadır.Elli ikisi orak hücre, 32'si beta talasemi taşıyıcısı ve 15'i sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 104 primigravidanın maternal plazma örneğini çalıştık. Fetal DNA, 1 mL plazma örneğinden elde edildi; erkek fetüsleri saptamak için Y kromozomuna özgül SRY ve DYS14 belirteçleri ?nested? PCR ve RT-PCR ile analiz edildi. Fetal ve total DNA kantitasyonu sırasıyla DYS14 ve beta globin genleriyle yapıldı. Girişimsel prenatal tanıdaki geleneksel yöntemlere seçenek olarak hemoglobinopatilerde HRM analizi ile fetal DNA genotiplendirilmesi yapıldı.Maternal plazmada gebeliğin erken döneminde fetal DNA (DYS14), RT-PCR ile % 100 oranında erkek taşıyan gebede saptandı; SRY dizisi kullanarak ?nested? PCR ile bu oran % 93,7 olarak bulundu. Maternal plazma total (beta globin) ve fetal DNA düzeyleri gebelik haftası ile artış gösterdi. Orak hücre taşıyıcısı gebelerde fetal DNA düzeyi, kontrol ve talasemi grubuna göre artan MoM değerleri gösterdi. Talasemi taşıyıcısı gebelerde total DNA miktarında, kontrol ve orak hücre taşıyıcısı gruba göre azalan MoM değeri gözlendi (p<0,001). Gebeliğin geç döneminde, orak hücre taşıyıcısı, talasemi taşıyıcısı ve kontrol grupları arasında beta globin düzeylerinin anlamlı olarak arttığını saptadık. Fetal DNA'nın HRM ile genotiplemesi paternal alellerin maternal DNA'dan ayrımı ile yapıldı. Fetüsün anneyle aynı genotipi taşıdığı durumlarda kısmen de olsa sorunlar yaşandı.Sonuçlarımız hemoglobinopatili gebeliklerin erken döneminde, fetal ve total DNA düzeylerine bakmanın anlamlı olmadığını gösterdi. Hemoglobinopatilerin prenatal tanısında girişimsel yöntemlere seçenek olarak fetal DNA'nın genotiplendirilmesinde fetüsün anneden farklı paternal aleller taşıdığı durumlarda HRM analizinin kullanışlı olabileceğini göstermektedir.

AnnelerDNAFetal kan+5
Ebru Dündar Yenilmez
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsülin direnci gelişmiş obez ratlarda krom pikolinat takviyesinin serum apelin,rezistin ve Fetüin-A düzeylerine etkisinin klinik önemi

Bu çalışmada; yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenerek obez yapılan ve insülin direnci oluşan obez sıçanlarda bir eser element olan Krom Pikolinat'ın (CrPic) insülin direncine etkisini ve YYD 'ye eklenen kromun serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A gibi biyomoleküller üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız 12 hafta obezite ve insülin direnci gelişimi 8 hafta tedavi aşamasından oluşmaktadır. 5 deney grubu ve her deney grubu 6 sıçandan oluşturuldu. Kontrol grubu çalışma süresince standart pelet yem ile beslendi. YYD, YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 grupları çalışma süresince YYD ile beslendi. Her hafta tartım yapıldı.12 hafta sonunda tüm gruplar HOMA-IR değerlendirmesi için, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak kan alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 gruplarına 8 hafta boyunca 50 μg/kg,100 μg/kg,150 μg/kg miktarlarında gavajla CrPic verildi. 8 hafta sonunda tüm gruptaki sıçanlar, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak intrakardiyak kan örnekleri alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. Serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A için alınan kan örnekleri rat assay ELISA yöntemi ile ölçüldü. CrPic'in HOMA-IR düzeyini, Apelin, Rezistin ve Fetüin-A düzeylerini istatiksel olarak anlamlı düzeyde azaltığını (p<0.05) CrPic miktarı arttıkça iyileşmenin daha iyi olduğunu gözlemledik. Bu çalışma yeni yapılacak olan diyabet ile ilgili çalışmalara diğer çalışmalara öncülük edecektir. Anahtar kelimeler: Apelin, Fetuin-A, İnsülin Direnci, Krom Pikolinat, Rezistin.

ApelinFetuin AGenetik-biyokimyasal+3
Ahmet Nedim Kadifeci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü

Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2

ErgokalsiferolHücrelerKaraciğer+6
Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında Leptin ve hs CRP düzeyleri

Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH) ülkemizde ve tüm dünyada mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenidir. Vücuttaki inflamatuvar yanıtın erken bir göstergesi olarak düzeyleri yükselen C-reaktif protein (CRP) ile obezite etyolojisinde önemli yeri olan leptin ile KAH arasındaki ilişkiyi gösteren kısıtlı sayıda çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma ile vücut enerji dengesi düzenleyicisi olan ve obezite patogenezinde rol oynadığı düşünülen leptin ve hs-CRP ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında, koroner arter hastalığı (KAH) düşünülüp koroner anjiyografi sonucu pozitif olan 83 kişi hasta grubunu (1. grup), anjiyo sonucu negatif olan 17 kişi kontrol grubunu (2. grup) ve kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğu düşünülen 40 kişi ise diğer kontrol grubunu (3. grup) oluşturdu. Hs-CRP nefelometrik yöntemle, leptin ise Eliza yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Anjiyografi sonucuna göre hasta olan grup (1. grup) ile anjiyografiye girmeyen kontrol grubu (3. grup) arasında hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldığında, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak 1. grupta anlamlı derecede yüksek bulundu ( p=0,005). 2. grupta leptin ile hs-CRP düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon gözlendi (p= 0,034). Leptin düzeyi ise koroner arter hastası olan grupta, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yine anjiyo normal grupta kontrol grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,012).Sonuç: Bu çalışma sonucunda hs-CRP' nin koroner arter hastalarında değerli bir belirteç olduğu gözlendi. Leptin düzeyleri ise anjiyografi sonucundan bağımsız olarak kardiyovasküler risk faktörleri olan ve herhangi bir sebeple kardiyoloji bölümüne başvurmuş bireylerde, kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bireylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak leptinin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi, obezite ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu konuyla ilgili olarak daha fazla sayıdaki hasta gruplarıyla daha geniş çaplı çalışmalar yapılması gerekmektedir.

C reaktif proteinKoroner hastalıkLeptin
Sezen Özavcı Aygün
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Erektil disfonksiyon ve homosistein ilişkisi

Amaç: Homosistein seviyesinin erektil disfonksiyon (ED) hastalığında önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda ED tanısı konmuş hastalardan alınan serum örneklerinde glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin ölçülmesi ve ED ile ilişkisinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya 25-65 yaş arası gönüllü 80 erkek katılması planlanmıştır. Gönüllü prospektif olarak; ED'si olmayan Kontrol (Grup-1), ED tanısı konmuş (Grup-2), olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. Grupların ED sınıflaması Uluslararası Cinsel İşlev İndeks (International Index of Erectile Function –IIEF) sorgulama formu ile yapılmıştır. ED ile ilgili komorbiditesi olan ya da ED nedeni olabilecek cerrahi girişim öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm gönüllülerde serum glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron, homosistein ve ED ile ilişkili olabilecek diğer parametrelerin ölçümü yapılmıştır. Sonuçlar SPSS 23,0 programı ile karşılaştırırken iki grup arasında ölçülen parametreler düzeyleri arasındaki istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunup bulunmadığına bakılmıştır. Gruplar arasındaki istatiksel karşılaştırmalar SPSS 23,0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda grup-1 ve grup-2 arasındaki glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeyleri karşılaştırılmıştır. ED grubunda vitamin B12, folik asit, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p< 0.05). Sonuç: Homosistein ve erektil disfonksiyon arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Fakat yapılan bu çalışma daha geniş bir grup ile daha kapsamlı olarak tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Erektil Disfonksiyon, Homosistein, Folik asit, Vitamin B12, Estradiol.

Erektil disfonksiyonFolik asitHomosistin+3
Hami Ertaş
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tarama testleri ile gebelikte anöploidi riskinin belirlenmesi ve kantitatif floresan polimeraz zincir reaksiyonu ile prenatal tanısı

İnsan plasental laktojeni (hPL), plasenta tarafından sentezlenen ve maternal serumda bulunan bir polipeptiddir. Down sendromlu plasentalarda sentezinin azaldığı gösterilmiştir. Kantitatif Floresan Polimeraz Zincir Reaksiyonu (QF-PCR), son yıllarda anöploidilerin hızlı tanısında kullanılan yöntemlerdendir. Bu çalışmanın amacı fetal anöploidiler için hPL'nin maternal serum belirteci olarak potansiyelinin ve QF-PCR'ın tanıdaki etkinliğinin araştırılmasıdır.Merkez Laboratuvarına başvuran birinci trimester için 85 düşük ve 23 yüksek riskli, ikinci trimester için 84 düşük ve 51 yüksek riskli gebenin serum hPL düzeyleri ölçüldü. Düşük riskli gebelerin hPL düzeyleri ile her gebelik günü için medyan değerleri belirlenerek gebelik yaşına uygun MoM değerleri hesaplandı. Prenatal Tanı Ünitesi'ne hemoglobinopatiler yönünden prenatal tanı amacıyla başvuran 26 gebe ile yüksek riskli olgulardan invaziv prenatal işlem yapılan 2 gebeye QF-PCR analizi yapıldı.Birinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 0,77, ikinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 1,50 olarak belirlendi. Bu iki olguya yapılan QF-PCR analizi ile karyotipleri 47,XX+21 olarak belirlendi. Normal karyotipe sahip olduğu belirlenen 26 örneğin birinde ise QF-PCR sonucu 46,XX olarak belirlenmesine rağmen olgunun yapılan sitogenetik analizinde fetusun karyotipinin 46,XX-92,XXXX mozaik tetraploidi olduğu saptandı. QF-PCR yönteminin duyarlılığı % 66,6, özgüllüğü % 100, pozitif prediktif değeri % 100 ve negatif prediktif değeri % 96 olarak hesaplandı.Sonuç olarak; hPL birinci trimesterde anöploidi taramasında mevcut testlere ek olarak kullanılabilir, ancak potansiyelinin değerlendirmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber QF-PCR, yüksek duyarlılık ve özgüllük oranları ile anöploidilerin hızlı tanısı için güvenilir bir yöntemdir.

AnöploidiGebelikPlasental laktojen+3
Zeliha Özen Güçlütürk
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde D vitamini, vücut kitle indeksi, lipid profili ve insülin direnci arasındaki ilişki

Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar obezite ve diyabet arasındaki karmaşık ilişkileri daha iyi anlamamıza katkı sağlamıştır. Obez bireylerde yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), artan düşük (LDL) kolesterol seviyeleri ve azalan (HDL) kolesterol seviyeleri ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu bulgular, obezitenin kardiyovasküler hastalık riskini artıran temel etmenlerden biri olduğunu desteklemektedir. Çalışmamızda, obez bireylerde VKİ, lipid profili, insülin direnci ve D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Obezite ve metabolik sağlık üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için bu parametreler arasındaki etkileşimlerin incelenmesinin diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve tedavi süreçlerine katkı sağlayacağını düşündük. Çalışmamızda, D vitamini seviyelerinin obezite ve insülin direnci ile olan ilişkisini değerlendirerek, obez bireylerde metabolik bozuklukların yönetimi için yeni stratejilerin geliştirilmesine ışık tutmayı hedefledik. Bu retrospektif çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Obezite Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya VKİ değeri 25'in üzeri olan 18-65 yaş arası bireyler dahil edildi. Katılımcıların serum D vitamini düzeyleri, lipid profilleri (LDL, HDL, trigliserid) ve insülin direnci değerleri laboratuvar bilgi yönetimi sisteminden çekildi; metabolik parametrelerle olan ilişkileri analiz edildi. Çalışma sonucunda, D vitamini takviyesinin obez bireylerde metabolik sağlık yönetiminde destekleyici bir unsur olarak değerlendirilebileceği öngörüldü.

Naıma Manla
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda pozitif hava yolu basınç tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi

Obstrüktif uyku apnesi (Obstructive Sleep Apnea: OSA), uyku sırasında meydana gelen tam veya kısmi üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize hipoksi, reoksijenizasyon ve arousallar ile sonuçlanan bir sendromdur. Bu yüksek lisans tezinin amacı OSA sendromu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum TOS ve TAS parametreleri üzerinden değerlendirmek, TOS ve TAS parametreleri ile hastalığın şiddetini belirten uyku parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve OSA sendromlu hastalara uygulanan bir aylık pozitif hava yolu basıncı (Positive Airway pressure: PAP) tedavisi sonrasında TOS ve TAS parametrelerindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 70 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın kontrol grubunu uykuda solunum bozukluğu şüphesi ile başvuran ve PSG kaydı yapılarak AHİ< 5 bulunan olgular teşkil etti. AHİ değeri 15'in üzerinde belirlenen OSA olguları ise tedavi grubunu oluşturdu. Tedavi grubundaki hastalara bir aylık PAP tedavisi uygulandı. Hem kontrol grubundan hem de bir aylık PAP tedavisi uygulanan gruptan açlık kan örnekleri alınarak serum TOS ve TAS değerleri ölçüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular OSA tanısı konan tedavi grubunda hastalığın şiddetinin artmasıyla oksidatif stres belirteçleri olan TOS seviyesinin de istatistiksel olarak yükseldiğini (p<0,05), TAS seviyesinin ise azaldığını (p<0,05) göstermiştir. PAP uygulanan tedavi grubunda ise AHİ, ort. spO2 ve min. spO2 değerlerinde iyileşme, TOS değerlerinde azalma, TAS değerlerinde yükselme belirlendi. Kontrol ve tedavi grupları arasında istatiksel bir korelasyon gözlenmedi (p<0,05). Sonuç olarak, bu yüksek lisans tez çalışması OSA'lı hastalarda oksidatif stresin daha yüksek olduğunu, PAP tedavisi uygulanmasının oksidatif stresi azalttığını ve hastalığın şiddetini belirten uyku parametrelerinde düzelmelere yol açtığını göstermiştir.

AntioksidanlarOksidanlarOksidatif stres+3
Mustafa Murat Öztürk
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile HbA1c arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Diyabetes mellitus insülinin yokluğu ya da insülin direnci ile meydana gelen hiperglisemi ile ortaya çıkan metabolizma bozukluğu ile karakterize olan bir hastalıktır. Tüm dünyada ve ülkemizde komplikasyonları ile beraber salgın seviyelerine ulaşmaktadır. D vitamini steroid hormonu ile yakından ilişkili sekosteroiddir. Eksikliği dünyada sıkça görülmektedir. Birçok çalışma D vitaminin diyabet ve glisemik kontrolde rol oynadığını desteklemektedir. Çalışmada amacımız D vitamini ile Hba1c arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 31.12.2018 - 31.01.2020 tarihleri arasında Yozgat Boğazlıyan Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğe başvuran 150 diyabet hastasının laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızdaki kadınların sayısı 70 (%46,7) ve erkeklerin sayısı 80 (%53,3) idi. Hastaların yaş ortalaması 55,6±8,3 yaş olarak bulundu. D vitamin değerleri ile gruplandırılmış HbA1c değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktaydı. Glukoz ile HbA1c arasında da anlamlı kolerasyon bulunmuştur. On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile glisemik kontrol arasında ilişkinin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, D vitamini, HbA1c

Diabetes mellitusHemoglobin A-glikolizeVitamin D
Fatih Elönü
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yozgat ilinde kan grup dağılımı ve kan grup antijen sıklığının incelenmesi

Yozgat ilinde gönüllü kan bağışçılarından alınan kanların ABO, Rh Subgrup (C,c,D,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımının antijen sıklığını belirleyerek, kan güvenliği ve transfüzyon tıbbında doğru bilgiye sahip olmak, bireylerin ihtiyaçları ve kan bankası işlemlerinde bu bilgilerin hem pratikte hem de bilimsel olarak veri tabanı oluşturulması amaçlanmıştır. Araştırma Retrospektif (geriye dönük) olarak yapılmıştır. Nisan 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında Türk Kızılay Yozgat Kan Bağışı Merkez‟inde ilk defa kan bağışı yapan 15.868 kan bağışçısının ABO ve Rh(D) kan grubu dağılım oranını belirlemek. Mayıs 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında 1.442 kan bağışçısının Rh Subgrup (C,c,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımlarının antijen sıklığını belirlemek. Bölge Kan Merkezlerimiz bünyesindeki immünohematoloji laboratuvarında ABO, Rh alt grup ve Kell gruplama testleri jel santrifügasyon yöntemi tam otomatik cihazlar (Grifols Erytra) ile yapılmaktadır. Test sonuçların Kızılay KHGM‟ne ait veri sistemine işlendikten sonra verilerin toplanmasında kan bağışçısı kayıt formu kullanılmıştır. Araştırmada alınan kanlarda kan grup dağılımı sırasıyla % 42,76 A kan grubu; % O kan grubu 33,63; % 16,16 B kan grubu ve % 7,45 AB kan grubu bulunmuştur. Rh(D) kan grubu ise % 88,41 Rh(D) pozitif ve % 11,59 Rh(D) negatif bulunmuştur. Rh Subgrup antijenlerinin pozitif sıklığı sırasıyla; % 73,43 ile C, % 74,54 ile c, % 29,75 ile E ve % 97 ile e olduğu görülmüştür, ayrıca Cw- antijeninin sıklığı ise % 99,22 bulunmuştur. Kell (K-) kan grup antijeninin sıklığı ise % 93,5 olarak bulunmuştur. 2021 Anahtar Kelimeler: Yozgat, kan grup, ABO, Rh, Kell, Subgrup

ABO kan grup sistemiKan grup antijenleriKan grupları+2
Emre Sarıgöl
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2021
00