
101
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Investigation of Blastocystis sp. frequency in immunocompramised patient
Ismael AA. Investigation of Blastocystis sp. Frequency in Immunocompramised Patients. Van Yuzuncu Yil University Institute of Health Sciences, M. Sc. Thesis in Department of Medical Parasitology, Van, 2017. The objective of the present study was to determine the prevalence of Blastocystis sp. in patients with cancer (CA), diabetes mellitus (DM) and chronical renal failure (CRF) and to demonstrate the significance of blastocystosis in these patients. The study was conducted with a group of patients who were referred to the Parasitology Laboratory from the Yuzuncu Yil University, Dursun Odabas Medical Center, Internal Medicine Outpatient Clinics between January 2nd 2017 and September 01st 2017. The patient group included a total of 150 immunocompromised patients and the control group included 75 healthy individuals. Twenty-nine individuals in the patient group were younger than 35 and 121 were older 35. This group included 68 CA patients, 42 DM patients, 40 CRF patients. Patient and control group stool samples were examined with native-Lugol method. The presence of five or more Blastocystis sp. in each microscope field at X40 magnification was positivity criterion. In the present study, intestinal parasites were found in 26% of the patient group and in 13.3% of the control group. Blastocystis sp. positivity (5 and more Blastocystis sp. in each field) was determined in 22 (14.7%) patient group samples and 3 (4%) individuals in the control group. The highest prevalence rate of the parasite was identified in patients with CRF (20%). The highest Blastocystis sp. positivity was identified in patients with liver CA (25%) among patients with CA. Vacuolar form was the most common parasite form in Blastocystis sp. positive patients. There was a statistically significant correlation based on Blastocystis sp. positivity between the immunocompramised patient group (150 patients) and the control group (75 individuals) (p= 0.004). Furthermore, there were significant differences between Blastocystis sp. positivity and DM (p= 0.040) and CRF (p= 0.015). There was no statistically significant difference between genders and age groups in the frequency of this parasitic in the patient group. When the complaints of positive and negative patients in the patient group were compared, it was found that there was a statistically significant difference between the two groups based on the presence of abdominal pain only (p= 0.017). Based on the study findings, we concluded that blastocystosis should be taken into consideration in immunocompromised patients, especially DM and CRF patients.
Van bölge eğitim ve araştırma hastanesine başvuran çocuk hastalarda intestinal parazitlerin yayılışı
Bu çalışmanın amacı, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran çocuk hastalarda bağırsak parazitlerinin sıklığını belirlemek, bu parazitlerin sıklığını etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek ve çocuklarda intestinal parazitozların önemini bir kez daha ortaya koymaktır. Bu çalışma, Kasım 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran 0-17 yaşları arasında 135'i kız, 165'i erkek olmak üzere toplam 300 hasta üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hasta ve/veya hasta yakınlarının ailenin aylık gelir düzeyi, ebeveynlerin öğrenim durumu, ebeveynlerin mesleği, çocukların oynadıkları oyun alanı, ailenin oturduğu mesken türü, kardeş sayısı, tuvalet temizliğinin ne ile yapıldığı, kanalizasyon şebekesinin olup olmaması, evde kullanılan suyun kaynağı, meskenin yakınında ahır olup olmaması gibi soruları içeren anket formlarını doldurmaları sağlandı. Dışkı örneklere önce nativ-Lugol yöntemi ile incelendi. Daha sonra bu örneklere modifiye asit-fast boyama yöntemi uygulanarak Cryptosporidium spp. ve Cyclospora cayetanensis gibi etkenler yönünden değerlendirildi. Bu çalışmada, dışkı örnekleri incelenen toplam 300 çocuk hastanın 87'sinde (%29) bir veya birden fazla parazit türü saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen kız hastaların 48'inde (%35,6), erkek hastaların 39'unda (%23,6) intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Çalışmada Giardia intestinalis %9,7, Blastocystis hominis %8, Crypytosporidium spp. %2,3, C. cayetanensis %0,7 ve Hymenolepis nana %0,7 oranında saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda %29 gibi yüksek bir oranda intestinal parazitlerle enfekte olan çocuk hastalarda G. intestinalis ve H. nana gibi parazitlerin yanı sıra Crypytosporidium ve C. cayetanensis de saptanmıştır. Bu sonuçlar hastanelere başvuran çocuk hastaların rutin parazitolojik bakılarında sadece nativ yöntemin değil aynı zamanda modifiye asit-fast gibi boyama yöntemlerinin de kullanılma gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca çalışmamızda saptadığımız yüksek intestinal parazit oranı bu etkenlerin çocuk yaş grubundaki önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anahtar sözcükler: Ġntestinal parazitler, çocuk hastalar, prevalans
Onkoloji hastalarında bağırsak parazitlerinin yayılışı
İlhan P. Onkoloji Hastalarında Bağırsak Parazitlerinin Yayılışı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde tedavi gören hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu sıklığı etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu çalışma, Şubat 2012–Temmuz 2012 tarihleri arasında Hastanenin Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde tedavi gören 66'sı bayan ve 74'ü erkek olmak üzere toplam 140 kanser hastası üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hastalara hastalıkları ve yaşam koşulları ile ilgili soruları içeren anket uygulandı. Hastalardan alınan dışkı örnekleri incelenmek üzere 30 dakika içinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma ve Uygulama Laboratuvarına getirildi. Örnekleri önce makroskobik olarak incelendi. Daha sonra nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelendi ve Cryptosporidium spp., ve Cyclospora cayetanensis yönünden değerlendirilmek için modifiye asit-fast yöntemiyle boyandı. Kanser tanısı almış 66 kadın hastanın %34,8'inde, 74 erkek hastanın %40,5'inde olmak üzere toplam 140 hastanın %37,9'unda bir veya birden fazla bağırsak paraziti saptandı. Çalışmada en yüksek oranda Blastocystis hominis (%17,9), en düşük oranda ise Iodamoeba butschlii (%1.4) ve C. cayetanensis (%1,4) saptandı. Ayrıca Cryptosporidium spp. (%13,6), Endolimax nana (5.7), Entamoeba coli (%3,6) ve Giardia intestinalis (%2,9) türlerine de rastlandı. Sonuç olarak tarafımızdan yapılan bu çalışmada, kanser hastalarında intestinal parazitlerin %37,9 oranında görülmesi, özellikle immün sistemi baskılanmış hastalarda bağırsak parazitlerinin önemli bir sağlık problemi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Elde ettiğimiz bu sonuçlara göre onkoloji hastaları gibi immün sistemi baskılanmış hastalarda intestinal parazitozların dikkate alınması ve rutin olarak sık aralıklarla dışkı incelemesi yapılmasının gerekli olduğu kanaatine varılmıştır.
Van Belediye mezbahasında kesilen ruminantlarda paramphistomum SPP.'nin moleküler identifikasyonu
Paramphistomum türlerinin morfolojik olarak teşhisi mikroskobik yöntemlerle yetersiz olduğundan, kesin teşhis için moleküler yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma Mart 2018–Eylül 2018 tarihleri arasında Van Belediye mezbahasına kesime getirilen ruminantlarda bulunan Paramphistomum spp.'nin moleküler yöntemler ile identifikasyonu amaçlandı. Çalışma materyali, toplam 100 adet enfekte ruminantdan (50 sığır ve 50 koyun) toplanan ergin Paramphistomum spp.'lerden oluşmaktadır. Paramphistomum parazitlerinin DNA izolasyonları, ticari kit ile yapıldıktan sonra rDNA ITS2 gen bölgesi PCR ile çoğaltıldı. Elde edilen PCR ürünleri agaroz jelde yürütülerek 399 bp'lik bantlar elde edildi. Amplikonlar sekanslanmış ve BLAST ile Genbank'daki referans sekanslarla karşılaştırıldı. İzolatların genotipleri tam veya en yakın benzerliklerine göre belirlendi. Ayrıca, Neighbour-Joining Tree kullanılarak MEGA 7 program ile filogenetik ağaç oluşturuldu. Çalışmamızda elde edilen 10 adet PCR ürünününden çift yönlü sekans analizi yapıldı. Sekans analizi sonucu 5 koyun ve 3 sığırdan Paramphistomum leydeni, 2 adet sığırdan ise Calicophoron daubneyi identifiye edildi. Sonuç olarak, Türkiye'de daha önce morfolojik tanı yöntemleri ile varlığı bildirilen Calicophoron daubneyi'nin Van ilinde moleküler yöntemler ile varlığı kesinlik kazanmış olup, ayrıca daha önce Türkiye'de bildirilmeyen P. leydeni ise ilk defa moleküler yöntemlerle bu çalışma ile tespit edildi.
Kistik ekinokokkoz ve fasiyoliyaz'da IL-4, IL-10, TNF-α ve INF-γ düzeylerinin araştırılması
Kistik ekinokokkoz (KE) ve fasiyoliyazda, Th1 ve Th2 immün yanıtlarında meydana gelen değişiklikler hastalıkların kliniği, patolojisi ve tanısı hakkında bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle bu hastalıklarda immün yanıtların meydana gelmesinde görev alan spesifik sitokinlerin, sitokin reseptörlerinin ve kemokinlerin araştırılması büyük önem taşımaktadır. Materyal olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvuran ve yaşları 18-95 arasında değişen, 111 hastanın serum örnekleri kullanıldı. Bu aşamadan sonra üretici firmanın protokolüne göre IL-4, IL-10, TNF α ve IFN γ parametrelerinin düzeyleri ELISA testi ile araştırıldı. Sonuçlar spektrofotometrede okundu ve hangi immünolojik parametrelere hangi enfeksiyonda yanıt verildiği görüldü. Sitokin sonuçları ayrıca hasta yaş grupları ve cinsiyetlerine göre değerlndirildi. Sitokin yanıtının hastalık, yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin incelenmesinde ki-kare ve/veya Fisher'in exact testi uygulandı. KE için 86 hastanın 34 (%39,5)'inde, seropozitif 61 hastanın 26 (%50,9)'unda, kontrol grubu 35 hastanın ise 8 (%22,8)'inde IL-4 yanıtına rastlanmıştır (P=0.032). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 32 (%36,8)'inde, seropozitif 51 hastanın 22 (%43,1)'inde, kontrol grubu 36 hastanın ise 10 (%27,8)'inde IL-4 pozitifliği görülmüştür (P=0.016). KE için toplam 89 hastanın 29 (%32,6)'sında, seropozitif 52 hastanın 23 (%44,2)'sinde, kontrol grubu 37 hastanın ise 6 (%16,2)'sinde IL-10 yanıtına rastlanmıştır (P=0.005). Fasiyoliyaz için 87 hastanın 29 (%33,3)'ünde, seropozitif 51 hastanın 20 (%39,2)'sinde, kontrol grubu 36 hastanın ise 9 (%25)'inde IL-10 yanıtı gözlenmiştir (P=0.166). Toplam 90 hastanın 29 (%32,2)'sinde, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünde, fasiyoliyaz seropozitif 32 hastanın 11 (%34,4)'ünde, kontrol grubu 28 hastanın ise beş (%17,9)'unda TNF-α yanıtına rastlanmıştır (P=0.110). Toplam 90 hastanın 33 (%36,6)'sında, KE seropozitif 30 hastanın 13 (%43,3)'ünda, fasiyoliyaz seropozitif 31 hastanın 13 (%41,9)'unda, kontrol grubu 28 hastanın ise 7 (%25)'inde IFN-γ yanıtı tespit edilmiştir (P=0.297). Sitokin yanıtları ile yaş grupları arasında bir ilişkiye rastlanmazken, TNF-α ve IFN-γ yanıtlarının erkek hastalarda anlamlı derecede fazla olduğu görülmüştür. Her iki enfeksiyonda da Th1 ve Th2 yanıtının varlığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak bu sitokin düzeylerinin ölçümü ile, hastalıkların ve nükslerin erken saptanmasında yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Mide kanserli hastalarda intestinal parazitlerin sıklığı
Bu çalışmanın amacı, mide kanser (CA)'li hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını saptamak ve bu hasta grubunda intestinal parazit enfeksiyonlarının önemini ortaya koymaktır. Çalışma 01.08.2017–01.12.2018 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Parazitoloji Laboratuarında yürütülmüştür. Hasta ve Kontrol grubu Dahiliye Polikliniklerine başvuran hastalardan oluşturulmuştur. Hasta grubu 40'ı kadın, 60'ı erkek olmak üzere 100 hastadan; kontrol grubu ise 50'si kadın, 50'si erkek olmak üzere 100 kişiden oluşturulmuştur. Hasta ve kontrol grubundan alınan dışkı örnekleri önce nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelenmiş daha sonra formol-etil asetat yöntemiyle çoklaştırılmış ve modifiye asit-fast yöntemiyle boyanmıştır. Yaptığımız bu çalışmada hasta grubunu oluşturan mide CA'lı hastalarda %14, kontrol grubundaki sağlıklı bireylerde %2 oranında intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Hasta grubunun %11'i Blastocystis. hominis (%4'ü bol B. hominis), %4'ü Cryptosporidium spp., %2'si Giardia intestinalis, %1'i Cyclospora cayetanensis yönünden pozitif bulunmuştur. Yapılan istatistik değerlendirmede intestinal parazit pozitifliği bakımından mide CA'lı hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistik olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p= 0.028). Ayrıca intestinal parazit pozitifliği (p= 0.012) ve bol B. hominis pozitifliği (p= 0.041) bakımından hasta ve kontrol gubunun 51 ve üzeri yaş grupları arasında ayrı ayrı anlamlı fark belirlenmiştir. Cinsiyete göre mide CA'lı hastalarda parazit pozitifliği istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grubundaki kadınlar arasında anlamlı fark (p= 0.004) elde edilmiştir. Hasta grubunda Cryptosporidium spp., C. cayetensis, G. intestinalis ve bol B. hominis saptananlarının genellikle ishalli olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alınarak ishalli olanları başta olmak üzere tüm mide CA hastalarının hem nativ-Lugol yöntemi hem de modifiye asit-fast gibi boyama yöntemleri ile intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: Mide kanseri, İntestinal parazitler, Prevalans
Trichomonas vaginalis sıklığının mikroskobi ve farklı kültür yöntemleri ile araştırılması
Trichomonas vaginalis, dünya da yaygın olarak görülen ve insanın ürogenital sistemini etkileyen kamçılı bir protozoon olup trichomoniasis adı verilen hastalığa sebep olmaktadır. Bu çalışmanın amacı 2019 Haziran-Ekim ayları arasında Siirt Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servis/Poliklinikleri'ne başvuran yaşları 18-65 arasında olan 150 kadın hastada T. vaginalis'i saptamak ve böylece bölgemizde enfeksiyonun görülme sıklığını belirlemektir. Çalışma, prosedürlerin özelliği tümüyle anlatıldıktan sonra gönüllü onamları alınan hastalar üzerinde yürütüldü. Pelvik muayene esnasında posterior vajinal forniksten alınan örneklerde direkt mikroskobik inceleme, Giemsa boyama, Cysteine-peptone-liver-maltose (CPLM) ve Trichomonas Broth (TB) kültür yöntemleri ile parazit araştırıldı. Herhangi bir yöntem ile trofozoit görülen örnek toplamda pozitif olarak değerlendirildi. İncelenen 150 hastanın 25'inde (%16,6) T. vaginalis enfeksiyonu tespit edildi. Pozitif saptanan 25 olgudan direkt mikroskobik bakı ile 12 (%8), giemsa boyama ile 16 (%10,6), CPLM kültür yöntemi ile 15 (%10) ve TB kültür yöntemi ile 18 (%12) hasta pozitif olarak saptandı. Farklı tanı yöntemlerinin birlikte kullanılması sayesinde, bir tanı yöntemi tarafından tespit edilmeyen vakaların atlanmasının önüne geçilmiştir. Sonuç olarak, hastanın doğru tanı ve dolayısıyla doğru tedavi alması açısından rutin tanıda direk mikroskobik yöntemlere ek olarak daha yüksek duyarlılığa sahip kültür yöntemlerinden birinin kliniğe başvuran şüpheli hastalarda uygulanması gerektiği düşünülmektedir.
Madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin görülme sıklığı
Bu çalışma madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin sıklığını araştırmak ve önemini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma Mayıs 2019–Şubat 2020 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Araştırma Laboratuarı ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yürütülmüştür. Hasta gurubu Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlıları Tedavi Merkezi)'ne başvuran bağımlı 150 hastadan, kontrol grubu ise Dahiliye Polikliniği'ne başvurup kronik herhangi bir hastalığı olmayan, sigara, alkol ya da uyuşturucu kullanmayan 75 hastadan oluşturulmuştur. Dışkı numuneleri nativ-Lugol yöntemi ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmada madde bağımlısı olan 150 hastanın %21,3'ünde ve kontrol grubundaki 75 hastanın %10,7'sinde bir ya da birden fazla bağırsak parazitine rastlanmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda Giardia intestinalis %7,3, bol Blastocystis hominis %2,7, Hymenolepis nana ise %0,7 oranında belirlenmiştir. Parazite rastlama sıklığı bakımından hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p= 0,03). Yaş gruplarına göre parazit görülme sıklığı dikkate alındığında 35 ve daha küçük yaş grubundakilerde (%23,8), 35 ve daha büyük yaş grubundakilere göre (%17,2) daha yüksek oranda intestinal parazitlere rastlanmıştır. Bağırsak paraziti pozitifliği metamfetamin kullananlarda en yüksek oranda (%23,8) saptanmıştır. Madde bağımlısı olan hasta grubunda en sık olarak kabızlık (%79,3), ardından ishal (%23) görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen madde bağımlısı kişilerden, mesleği şöför olanlarda en yüksek (%33,3), çiftçi olanlarda ise en düşük (%11,5) oranda parazit pozitifliği saptanmıştır. Uyuşturucu bağımlısı olan 150 kişi içerisinde hepatitli olan 19 kişinin ikisinde G. intestinalis'e (%10,5) rastlanmıştır. Bu çalışma ile madde bağımlısı olan kişilerde intestinal parazitlerin sıklığı belirlenerek hem literatüre katkıda bulunulmuş hem de intestinal parazit enfeksiyonlarının, madde bağımlılığının zemin hazırladığı kötü sonuçlardan biri olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular madde bağımlılarında intestinal parazitlerin dikkate alınması gerektiğini göstermiştir. Ayrıca bu kişilerde intestinal parazit enfeksiyonları hakkında bilgi edinilmesi için daha çok kişinin dahil edildiği daha ayrıntılı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İntestinal Parazitler, Madde Bağımlıları, Prevalans
Iğdır'da bazı sağlık kuruluşlarına başvuran ishalli çocuklarda bağırsak parazitlerinin sıklığı
Bu çalışma, Iğdır ilinde, ishal şikâyetiyle sağlık merkezlerine başvuran çocuklarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu parazitlerin önemini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2019–Şubat 2020 tarihleri arasında Iğdır Devlet Hastanesi ve Özel Bulut Hastanesi'ne ishal şikâyetiyle başvuran 1-16 yaş aralığında olan çocuklar üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada hasta grubu 141'i kız, 159'u erkek olan toplam 300 ishalli çocuktan; kontrol grubu, herhangi bir kronik hastalığı ve ishali olmayan 50'si kız, 50'si erkek olmak üzere toplam 100 çocuktan oluşturulmuştur. Dışkı örnekleri nativ-Lugol yöntemi ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Hasta grubundaki 300 çocuğun %35'inde, kontrol grubundaki 100 çocuğun %17'sinde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Parazit pozitifliği bakımından, ishalli çocuklar ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmiştir (p=0,001). Hasta grubunda en yüksek oranda Blastocystis hominis'e (%13), en düşük oranda Giardia intestinalis'e (%2) rastlanmış, ayrıca %3 oranında Cryptosporidium spp. belirlenmiştir. Hasta grubunda kızların %40,4'ünde, erkeklerin %30,2'sinde, kontrol grubunda ise kızların %20'sinde, erkeklerin %14'ünde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. İstatistik olarak değerlendirildiğinde, hasta grubu ve kontrol grubu cinsiyetler karşılaştırması sonucunda anlamlı bir fark (erkekler karşılaştırması: p= 0.008; kızlar karşılaştırması: p= 0.004) tespit edilmiştir. Parazite rastlama sıklığı ile hastaların bazı yaşam koşulları arasındaki ilişkide, "hayvancılık yapılıp-yapılmaması" (p= 0,004) ve "kanalizasyon şebekesinin olup-olmaması" (p=0,002) karşılaştırılmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hastalardaki parazit pozitifliği ile karın ağrısı (p= 0,008) ve mide bulantısı (p= 0,003) arasında anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; ishal, karın ağrısı ve mide bulantısı gibi klinik belirtileri olan çocukların intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesinin gerekli olduğu kanaatine varılmıştır. Ayrıca çocuk yaş grubunda intestinal parazitlerin halen önemli bir sağlık sorunu olduğu anlaşılmıştır.
Van ilinde koyunlarda Sarcocystis türlerinin morfolojik ve moleküler olarak tanımlanması
ÖZET Yiğit M, Van İlinde Koyunlarda Sarcocystis Türlerinin Morfolojik ve Moleküler Olarak Tanımlanması, Y.Y.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Parazitoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2024. Çoğu Sarcocystis türünün zorunlu iki konaklı yaşam döngüsü vardır; karnivorlar son konakçı, ruminantlar ise ara konakçıdır. Koyunlarda tanımlanmış yalnızca dört onaylanmış tür bulunmaktadır. Bunlar, kedigiller tarafından aktarılan patojenik olmayan makroskopik S. gigantea ve S. medusiformis ile köpekgiller tarafından aktarılan patojenik mikroskobik S. tenella ve S. arieticanis'tir. Yapılan bu çalışmayla koyunlarda bulunan Sarcosystis türlerinin teşhisini sağlamak için PCR-RFLP yöntemi ile parazit türlerinin genomik yapılarının ortaya çıkarılması ve özellikle 18S rDNA genini kullanılarak tür teşhisinin yapılması amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında Van ililnde kesimi yapılan 100 koyunun özefagusları materyal olarak kullanılmış, moleküler analizlerinin gerçekleştirilmesinde ise PCR analizleriyle birleştirilmiş pepsin sindirim yöntemi kullanılmıştır. Sonuçta, yapılan bu çalışmada PCR analizleriyle birleştirilmiş pepsin sindirim yönteminin diğer PCR metotlarına göre daha duyarlı olduğu, S. gigantea'nın unik ribozomal RNA gen dizilerine sahip olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, genomik DNA'lar ekstraksiyon kit kullanılarak elde edildi, agaroz jelde 975 bp'lik DNA ürünü veren ribozomal RNA geninin polimeraz zincir reaksiyon (PCR)'la amplifikasyonu sağlandı. PCR amplifikasyonu ve MspI and MboII restriksiyon enzimleri kullanılarak RFLP tekniği ile ribozomal RNA gen bölgesi belirlenmiştir. Ayrıca bu çalışma Van'da, S. gigantea izolatlarının tanımlandığı ilk moleküler çalışma niteliğindedir.
Van yöresinde ishalli hastalarda Blastocystis spp. sıklığının araştırılması ve alt tiplerinin belirlenmesi
Bu çalışmada ishalli hastalarda Blastocystis spp. sıklığının araştırılması ve sekans analizi ile alt tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvurup dışkı istemi yapılan 0-80 yaş aralığında 100 ishalli (hasta grubu) ve 100 sağlıklı birey (kontrol grubu) olmak üzere toplam 200 gönüllü dahil edildi. Örnekler mikroskopi (nativ-Lugol) ve PCR ile değerlendirildi. Hasta grubunun %20'sinde (20/100), kontrol grubunun %16'sında (16/100) Blastocystis spp. saptandı (p= 0,461). Blastocystis spp. hasta grubunda kadınlarda (11/51, %21,6), kontrol grubunda ise erkeklerde (11/53, %20,7) daha yüksek oranda saptandı. Hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda 11-18 yaş aralığındaki bireylerde sırasıyla %40 ve %21,4 oranında olmak üzere en yüksek oranda pozitifliğe rastlandı. Hasta grubu ve kontrol grubu karşılaştırılmasında, parazitin pozitifliği ile yaş grupları ve cinsiyetler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsız bulundu. Çalışmada toplam hasta sayısı (200 birey) dikkate alınarak 0-18 yaş (%23) grubu ile 19 ve üstü yaş grubu (%10,3) karşılaştırıldığında Blastocystis spp. pozitifliği bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,013). Hasta grubunda Blastocystis spp. pozitifliği ile cinsiyet ve yaş grupları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Karın ağrısı, ateş, bulantı ve kusma şikayetleri ile blastocystosis arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Çalışmada ishalli hastalara ait 14 örnekten 10'unda (%71,4) ST1, 4'ünde (%28,6) ise ST2 belirlendi. Sonuç olarak patojenitesi ve patojenite-alt tip ilişkisi hala tartışmalı olan Blastocystis spp.'nin çalışmamızda pozitifliği ile herhangi bir gastrointestinal semptom arasında ilişkisi olduğuna dair istatistiksel olarak bir anlamlılık belirlenmedi. Yapılan araştırmalarda genellikle semptomlarla ilişkili bulunan alt tipler arasında yer alan ST1 çalışmamızda ishalli hastalarda baskın alt tip oldu. Bulgularımız dikkate alındığında ST1'in ishalli hastalarda baskın alt tip olması, alt tip-patojenite ilişkisini desteklese de bu durumun netlik kazanması için çok sayıda semptomatik ve asemptomatik bireyin değerlendirildiği çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı.
Bronş lavajı uygulanan hastalardan alınan örneklerde microsporidia sıklığının araştırılması
Microsporidia türleri zorunlu hücre içi parazitlerdir. Mikrosporidiyozisin klinik seyri, enfeksiyonun yerleşim yerine ve konakçının bağışıklık durumuna bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bazı microsporidia türleri alt solunum yoluna yerleşerek pulmoner mikrosporidiyozise sebep olabilir. Bu çalışma, akciğer rahatsızlığı olan hastalarda microsporidia sıklığının araştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, 12.2024-06.2025 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma Laboratuvarında yürütüldü. Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hastanesine başvurup bronş lavajı uygulanan ve HIV negatif olduğu bilinen 65 hasta dahil edildi. Kanser, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik böbrek yetmezliği gibi immünsistemi zayıflatıcı bir hastalığı olan veya immünsistemi baskılayan herhangi bir ilaç kullanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Mikrosporidia varlığının araştırılması amacıyla, hastalardan alınan bronş lavajı örnekleri modifiye trikrom boyama ve PCR yöntemleri ile incelendi. İncelemeler sonucunda hastaların üçünde (%4,6) pulmoner mikrosporidiyozis saptandı. Ancak modifiye trikrom boyama yöntemiyle sadece bir (%1,5) hastada microsporidia sporu saptandı. Sonuç olarak, bireyin immün durumuna bakılmaksızın akciğer rahatsızlığı olan hastalarda microsporidia etkenlerinin akla getirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Siirt ili ve yöresinde insan ve buzağılardan elde edilen dışkı örneklerinde Cryptosporidium türlerinin mikroskobik ve moleküler yöntemlerle araştırılması
Bu çalışmanın amacı, Siirt yöresinde insanlarda ve buzağılarda Cryptosporidium tür ve alt türlerinin görülme oranlarını araştırmaktır. Çalışmaya başlamadan önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmaları Etik Kurulundan çalışma onayı alındı. Çalışma, Nisan 2024- Aralık 2024 tarihleri arasında 200 gönüllü hasta ve 200 adet buzağı üzerinde yürütüldü. Sindirim sistemi şikayetleri ile Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesinin çeşitli polikliniklerine başvuran 18-85 yaş aralığındaki ishalli hastalardan alınan dışkı örnekleri toplandı. Siirt merkez ve ilçelerinde buzağılardan toplanan 200 dışkı örneği buzağıların rektumundan direkt olarak alındı. Elde edilen tüm dışkı örnekleri, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma Laboratuvarına ulaştırıldı. Laboratuvarda bütün dışkı örnekleri, modifiye asit fast boyama (mAF), immünokromatografik kaset test (İKT) ve moleküler yöntemler ile incelendi. İnsanlardan alınan dışkı örneklerinin 10'unda (%5), buzağılardan alınan dışkı örneklerinin ise 22'sinde (%11) Cryptosporidium spp. saptandı. Modifiye asit-fast boyama yöntemi ile Cryptosporidium spp. görülen tüm örnekler, İKT ve nested-PCR yöntemi ile de pozitif saptandı. Ancak mAF boyama yöntemi ile parazit görülmeyen beş örnekte, İKT ve nested-PCR yöntemi ile parazit saptandı. Cowp geni PCR-RFLP sonuçlarına göre pozitif örneklerdeki tüm Cryptosporidium spp. izolatlarının C. parvum olduğu belirlendi. gp60 gen bölgesinin sekans analizi sonuçlarına göre ise buzağı izolatlarının IIa, insan izolatlarının ise IId alt tip ailesine ait olduğu belirlendi. Sonuç olarak, Siirt ili ve yöresinde insanlarda da ilk defa Cryptosporidium spp. prevalansı belirlenmiş olup hem insanlarda hem de hayvanlarda cryptosporidiosis'e sebep olan etkin türün C. parvum olduğu saptandı. Ayrıca hastanelerde Cryptosporidium spp. teşhisinde kullanılan mAF boyama yöntemine ilave olarak nested PCR veya İKT yönteminin de rutin tanıda kullanılmasının oldukça önemli olduğu kanaatine varıldı.
Van ili Tuşba ilçesinde bir ilköğretim okulunda baş biti varlığının araştırılması
Bitler zorunlu ektoparazit canlılardır. Baş biti etkenin Pediculus humanus capitis'tir., Bitler insanlardan kan emerek, salgıladıkları antikoagülan maddelere bağlı olarak alerji oluşturur.bu yanı sıra dermatit oluşturarak da zarar verirler. Bitler aynı zamanda bazı hastalık etkenlerini insanlara bulaştırabilmektedirler. Bu çalışma; Van İli Tuşba İlçesinde bazı ilkokul ğrencilerinde P. h. capitis sıklığının araştırılması amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya 208'i kız ve 206'ü erkek olmak üzere toplam 414 öğrenci dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen öğrencilerin % 14,01'i, kız öğrencilerin % 21,15'i erkek öğrencilerin %6,80'i P. h. capitis ile enfekte olduğu tespit edilmiştir. Bitlenmenin kızlar arasında daha yaygın olduğu görülmüştür. Öğrencilerin sınıflardaki pozitif durumlarına göre birinci sınıftalarda %11,43, ikinci sınıflarda % 21,05 üçüncü sınıflarda %12,50 dördüncü sınıflarda %11,76 olduğu görülmüştür. Sınıflara göre sıralandığında en yüksek enfektasyon ikinci sınıf öğrencilerinde görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin %48,56'sının (201 kişi) uzun saçlı, %8,70'inin (36 kişi) orta uzunlukta saçlı ve %42,75'inin (165 kişi) kısa saçlı olduğu belirlenmiştir. Enfestasyonun saç uzunluğu grupları içindeki yaygınlığına bakıldığında en yüksek pozitiflik %21,89 ile uzun saç uzunluğuna sahip öğrencilerde görülmüştür. Toplamda 58 bit enfestasyonlu öğrencinin %72,41'ni oluşturan 42 öğrencinin "beş, altı ve yedi kişilik" bir ailerde yaşadığı görülmüştür. Bu çalışma ile tespit edilen enfestasyon oranı daha önceki yıllarda Van ilinde yapılan çalışmalardan daha paralel çıkmıştır. Bu durum bölgemizde baş bitlenmesinin önemli bir sorun olduğunun devam ettiğini göstermektedir. Bitlenme ağır klinik tablolara yol açmamaktadır. Ancak insanlarda sosyolojik ve psikolojik sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Bu durum bir halk sağlığı sorunudur. Sonuç olarak, hastalıklardan korunmak için bireysel önlemler alınmalı, ailelerin bu konuda eğitilmesine özen gösterilmeli ve özellikle okul çağındaki çocuklar ile ebeveynler hastalıklar ve parazitler hakkında bilgilendirilip, farkındalık oluşturulmalıdır. Ayrıca P. capitis'in öğrenciler arasında yayılmasını azaltmak için okullardaki öğrencilere ve ailelerine düzenli olarak bilgi verilmesi yararlı olacağı düşünülmektedir.
Mersin ilinde dışkı muayenesine göre kedilerde Dipylidium caninum' un yaygınlığı
Bu çalışma Mersin ili belediye sınırları içerisinde, Mart 2024 – Temmuz 2024 tarihleri arasında, barınaklardan ve veteriner kliniklerine başvuran 104 kedi (58 erkek+46 dişi) dışkısı ile gerçekleştirilmiştir. Usulüne uygun olarak topalanan dışkıların protokol kayıtları (yaş, cinsiyet, ektoparazitli olup olmadığı, antelmentik ve insektisid kullanılıp kullanılmadığı) tutulduktan sonra laboratuvara getirilmiş makroskobik ve mikroskobik olarak incelenmişlerdir. Parazitolojik olarak yumurta paketlerini tespit etmek için çinko sülfat flotasyon ve Telemann yöntemleri uygulanmıştır. Makroskobik incelemelerde Dipylidium caninum' a ait 5 proglottid saptanmıştır. Bu halkaların parazite ait olup olmadığını doğrulamak amacıyla segmentlerden bir parça ezilerek mikroskopta paket yumurtaların varlığı açısından incelenmiştir. Telemann yöntemiyle yapılan mikroskobik analizlerde 9 numunede D. caninum' un paket yumurtaları görülmüştür. Flotasyon yöntemiyle yapılan değerlendirmelerde paket yumurtalara rastlanmazken 11 örnekte tek yumurtalar görülmüştür. Cestodun hayvanlar arasındaki dağılımına bakıldığında, enfekte olan kedilerin 2' sinin sahipli, 7'sinin ise sahipsiz olduğu belirlenmiştir. Parazitin yumurtaları 0-6 ay arasındaki hayvanlarda bulunmuştur. Enfekte kedilerin 4' ünün dişi, 5'inin erkek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak cinsiyet, sahiplilik arasındaki ilişki anlamsız (p= 0.989, p= 0.052, p>0.05) olarak hesaplanırken; yaşa göre ise sonuç anlamlı (p= 0.003,p<0.05) bulunmuştur. Sonuç olarak: D. caninum' un Mersin' de kedilerde %8.65 oranında yaygın olduğu; parazitin yumurta paketlerinin daha çok sedimentasyon yöntemiyle görüldüğü; parazitin tespit edildiği hayvanların pire enfestasyonlu olduğu dolayısıyla kedilere bu ara konakları yemek suretiyle bulaştığı ve bu nedenlerden dolayı, zoonoz olan bu türün, yaygınlığının düşürülmesi için hayvanlarda ektoparazitlerle mücadeleye öncelik verilmesi, kediler ve insan sağlığı açısından önemli olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Dipylidium caninum, kedi, dışkı, yaygınlık, teşhis, Mersin
Kesimi yapılan ruminantlardan elde edilen Fasciola türlerinin morfometrik ve moleküler yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmada, mezbahada kesimi yapılan sığır, koyun ve keçilerin karaciğer safra kanallarından elde edilen erişkin Fasciola türlerinin morfometrik ve moleküler yöntemlerle incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla, kesimi yapılan 281 sığır, 529 koyun ve 218 keçi olmak üzere toplam 1028 hayvanın karaciğeri incelendi. Elde edilen 51 Fasciola türlerine ait izolattan 50 erişkin Fasciola örneği kullanıldı. Parazitlerin morfometrik ölçümleri stero mikroskop altında X8 büyütmede yapıldı. Örneklerin tür tayini için gDNA izolasyonu sonrası ITS1 bölgesi PCR ile çoğaltıldı. Çoğaltılan ITS1 bölgesinin kesimi PCR-RFLP yöntemiyle RsaI restriksiyon enzimi kullanılarak yapıldı. İncelenen sığırların 24'ünde (%8.54), koyunların 19'unda (%3.59) ve keçilerin sekizinde (%3.67) olmak üzere 51 hayvanda Fasciola türlerine rastlandı. PCR-RFLP yöntemi ile izolatların 45'inin F. hepatica, beşinin ise ara form Fasciola olduğunu göstermiştir. Vücut uzunluğu/vücut genişliği oranından faydalanılarak elde edilen ölçüm sonuçlarının ROC analizi ile değerlendirilmesi sonucunda, Fasciola hepatica ile ara form Fasciola örneklerinin birbirinden ayrılamadığı saptandı. Fasciola'nın ara formu PCR-RFLP yöntemi ile Türkiye'de ilk defa bu çalışma ile belirlendi. Fasciola türlerin kesin teşhisleri için morfometrik analizin yeterli olmadığı ve PCR-RFLP yöntemi gibi moleküler bir yöntemin kullanılması gerektiği sonucuna varıldı.
Van yöresinde insan, koyun ve sığırlardan elde edilen kistik ekinokok izolatlarının cox1 ve cob gen bölgelerinin moleküler karakterizasyonu
Bu çalışmanın amacı, Van yöresinde insan, koyun ve sığırlardan elde edilen kistik ekinokok (KE) izolatlarını moleküler yöntemlerle inceleyerek yörede yaygın olan genotipleri belirlemektir. Çalışmaya, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde KE tanısıyla PAIR (Perkütan Aspirasyon, İnjeksiyon ve Reaspirasyon) yöntemi ile 10 hastadan alınan KE sıvısı ve Van'da hayvan kesimhanelerinde kesimi yapılan 75 koyun ve 75 sığır olmak üzere toplam 150 hayvandan alınan KE örneği dahil edildi. Hayvanlardan ve insanlardan alınan kist sıvısı örnekleri ışık mikroskobu altında protoskoleks ve çengel varlığı yönünden incelendi. Daha sonra, hayvanlardan elde edilen kistlerin germinal membran örneklerinden ve insanlardan alınan kist sıvısı örneklerinden DNA izolasyonu yapıldı. DNA izolatlarının cox1 ve cob gen bölgeleri PCR ile çoğaltıldı. Elektroforez işlemi sonrası iyi kalitede bant veren 10 adet insan, 16 adet koyun ve 16 adet sığıra ait toplam 42 adet PCR ürününe sekans analizi yaptırıldı. DNA dizileri, GenBank'taki referans genotiplerin dizi analizleri ile karşılaştırılarak (BLAST) izolatların genotipleri belirlendi. İnsan kistlerinin %100'ünün, koyun kistlerinin %48,4'ünün ve kalsifiye olmayan sığır kistlerinin %29,4'ünün fertil olduğu belirlendi. BLAST işlemi sonucunda insan, koyun ve sığırlardan elde edilen KE izolatların sırasıyla %100, %85,7 ve %81,2'sinin G1 genotipi olduğu belirlendi. Ayrıca iki (%14,3) koyun ile bir (%6,25) sığırdan elde edilen izolatın G3 ve iki (%12,5) sığırdan elde edilen izolatın ise G7 genotipine ait olduğu saptandı. Sonuç olarak, Van'da G1 ve G3 genotiplerinin baskın olduğu saptanmış olup, G7 genotipinin Van'da varlığı ise ilk kez bu çalışma ile ortaya konmuştur.
Çiriş otu (Eremurus spectabilis) ekstresinin hidatik kist protoskoleksleri üzerindeki etkisinin in vitro olarak incelenmesi
Çiriş otu, Anadolu'da hem besin olarak tüketilen hem de halk sağlığında çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan önemli bir bitkidir. Fitokimyasal açıdan zengin içeriğinde fenolik bileşikler, flavonoidler ve uçucu yağlar bulunur ve bu maddelerin antioksidan, antimikrobiyal, antiinflamatuar ve antiparaziter özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Hidatik kist hastalığı, zoonotik karakteri nedeniyle insan sağlığını tehdit eden önemli bir paraziter enfeksiyondur. Ülkemizde de oldukça yaygın olan bu enfeksiyon, özellikle karaciğer ve akciğer başta olmak üzere çeşitli doku organlarda içi sıvı dolu ve zamanla büyüyen kistler meydana getirir. Hidatik kist hastalığının günümüzde etkin bir ilaç tedavisinin bulunmaması ve tedavinin çoğunlukla cerrahi yöntemlere dayanması, alternatif terapötik yaklaşımların geliştirilmesini önemli kılmaktadır. Bu nedenle, doğal kaynaklı ve daha az yan etkiye sahip bitkisel bileşiklerin terapötik potansiyellerinin araştırılması büyük önem taşımaktadır. Protoskolekslerin etkili şekilde elimine edilmesi, hastalığın kontrolünde kritik bir adımdır. Bu çalışmada, Çiriş otu (Eremurus spectabilis) ekstrelerinin hidatik kist içindeki Echinococcus granulosus protoskolekslerine karşı in vitro etkileri araştırılmıştır. Farklı konsantrasyonlarda (150, 75, 37,5, 18,75 ve 9,375 mg/mL) hazırlanan ekstraktlar, protoskoleksler üzerinde 1., 2., 6., 12. ve 24. saatlerde değerlendirilmiştir. Negatif kontrol grubunda anlamlı mortalite gözlenmezken, pozitif kontrol grubunda (tuz) 24. saatte %98 mortalite / skolisidal etki elde edilmiştir Çiriş otu ekstraktı ise doz ve zamana bağlı bir etki göstermiştir. En yüksek inhibisyon oranı 150 mg/mL'de %82, en düşük konsantrasyon olan 9,375 mg/mL'de ise %72 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, E. spectabilis ekstresi, E. granulosus protoskoleksleri üzerinde belirgin bir skolisidal etki göstermiştir. Bu bulgular, bitkinin doğal ve alternatif bir ajan olabileceğini düşündürmekte, ancak güvenilirliğin kanıtlanabilmesi için in vivo ve toksikolojik çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Çiriş otu, Echinococcus granulosus, Eremurus spectabilis, İn vitro, Protoskoleks
Van İpekyolu ilçesindeki koyun ve keçilerde kene enfestasyonlarının prevalansı
Bu çalışma, Van ili İpekyolu ilçesinde koyun ve keçilerde görülen kene enfestasyonlarının prevalansını ve kene türlerinin dağılımını belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma, 01 Mayıs 2024 – 30 Ekim 2024 tarihleri arasında Bakraçlı, Beşçatak, Gövelek, Arıtoprak, Erçek, Sarmaç, Karakoç, Karagündüz ve Köşebaşı yerleşim birimlerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışma materyalini, belirtilen bölgelerde yetiştiriciliği yapılan koyun ve keçiler ile bu hayvanlardan toplanan kene örnekleri oluşturmuştur. Toplam 1540 koyun muayene edilmiş ve bunların %48.31'inin (n=744) kene ile enfeste olduğu belirlenmiştir. Keçilerde ise 176 hayvan incelenmiş ve bunların %27.27'sinin (n=48) kene ile enfeste olduğu saptanmıştır. Morfolojik incelemeler sonucunda koyunlardan toplanan kenelerin Dermacentor marginatus (%40.19; n=385), Rhipicephalus bursa (%19.52; n=187), Rhipicephalus turanicus (%19.31; n=185), Rhipicephalus sanguineus (%11.59; n=111), Haemaphysalis punctata (%8.66; n=83) ve Argas persicus (%0.73; n=7) türlerine ait olduğu belirlenmiştir. Keçilerden elde edilen kene türleri ise Dermacentor marginatus (%59.50; n=47), Rhipicephalus bursa (%18.95; n=18) ve Rhipicephalus sanguineus (%17.72; n=14) olarak tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular, İpekyolu ilçesinde koyun ve keçilerde kene enfestasyonunun yerleşim birimleri arasında farklılık gösterdiğini ve koyunlarda enfestasyon oranı ile kene yoğunluğunun keçilere kıyasla daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
İstanbul' da sahipsiz kedi ve köpeklerdeki ektoparazit enfestasyonlarının yaygınlığı
Bu tez, İstanbul'daki sahipsiz kedi ve köpeklerde ektoparazit enfestasyonlarının yaygınlığını, tür kompozisyonunu ve mevsimsel, bölgesel ve demografik faktörlerle ilişkisini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Kasım 2021 – Ekim 2022 arasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı hayvan bakımevlerine getirilen 600 kedi ve 600 köpek muayene edilerek, elde edilen ektoparazit örnekleri morfolojik ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Kedilerde genel enfestasyon oranı %77,5, köpeklerde ise %83 olarak belirlenmiştir. Kedilerde Ctenocephalides felis (%76,5), Ctenocephalides canis (%0,83), Ceratophyllus gallinae (%0,17), Felicola subrostratus (%1,83), Ixodes ricinus (%0,67), Rhipicephalus sanguineus (%0,33) ve Otodectes cynotis (%0,17) olmak üzere toplam yedi ektoparazit türü saptanmıştır. Köpeklerde ise Ctenocephalides canis (%59,17), Ctenocephalides felis (%20,33), Pulex irritans (%1,83), Trichodectes canis (%0,33), Linognathus setosus (%0,5), Rhipicephalus sanguineus (%24,83), Ixodes ricinus (%5,67), Haemaphysalis parva (%2,5), Rhipicephalus turanicus (%0,33), Ixodes acuminatus (%0,33), Haemaphysalis punctata (%0,17), Demodex canis (%2,83), Sarcoptes scabiei (%0,5) ve Otodectes cynotis (%0,17) olmak üzere toplam 14 farklı ektoparazit etkeni tanımlanmıştır. Buna ek olarak, kene gelişim evreleri kapsamında Rhipicephalus spp. larva (%1,5) ve nimf (%10) formları ile Haemaphysalis spp. larva ve nimf formları (%2) da izlenmiştir. Demografik değerlendirmelere göre, köpeklerde pire enfestasyonu dişi bireylerde, uyuz etkenleri ise deri lezyonu bulunanlarda anlamlı düzeyde yaygındı. Kedilerde bit enfestasyonu erkek bireylerde daha yüksek ve anlamlı bulunmuştur. Mevsimsel olarak, köpeklerde pireler sonbaharda, keneler ilkbahar-yaz döneminde artış göstermiş; uyuz etkenleri kış aylarında pik yapmıştır. Kedilerde pireler yıl boyunca benzer düzeyde izlenmiş; bitler ise ilkbahar ve kış aylarında anlamlı artış göstermiştir. Kene ve uyuz prevalansı düşük kalmış, mevsimsel fark izlenmemiştir. Bölgesel analizlerde, köpeklerde keneler Anadolu kentsel bölgede, uyuz etkenleri Avrupa yakasında daha yaygın bulunmuştur. Kedilerde yalnızca C. canis'in kırsal bölgelerde görülmesi anlamlı bulunmuştur. Enfestasyon biçimleri, köpeklerde %49,5 tekli, %31,5 çoklu; kedilerde ise %73 tekli, %2,67 çoklu olarak saptanmıştır. Elde edilen bulgular, sahipsiz kedi ve köpeklerde ektoparazit çeşitliliği ile dağılımını ortaya koyarak, veteriner halk sağlığı ve yerel yönetimlere yönelik kontrol stratejilerinin geliştirilmesine bilimsel katkı sunması beklenmektedir
Aşı adayı toxoplasma gondii GRA8 proteininin oluşturduğu immun yanıt ve korunmanın araştırılması
Toxoplasma gondii insan dâhil tüm sıcakkanlı hayvanları enfekte edebilen, insan ve hayvanlarda ciddi klinik tablolara yol açan zoonotik bir protozoondur. Dünya nüfusunun ortalama %30'u T. gondii ile enfektedir. Toksoplazmozis çiftlik hayvanlarında da büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bu yüzden T. gondii'ye karşı aşı geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla daha önceki çalışmamızda kuvvetli immun yanıt uyaran GRA8 geni öncelikle biyoinformatik olarak incelenmiş, proteinin hücre içi ve transmembran kısımları atılıp, sinyal peptidi eklenmiştir. Protein pcDNA.3.3 vektörü içine klonlanarak sadece GRA8 plazmid içeren ve CpG+Escort ile takviye edilmiş GRA8 plazmid DNA aşıları geliştirilmiştir. Daha sonra Swiss Webster fareler üç hafta ara ile iki kez SC olarak aşılanmış ve uyarılan sıvısal immun yanıt Western Blot ve ELISA ile hücresel immun ise flow sitometri ve MTT testleri ile belirlenmiştir. DNA aşılarının koruyuculuğu, 7-8 tane T. gondii PRU suşuna ait doku kistlerinin oral yoldan uygulanması ile tespit edilmiştir. Dokularda oluşan kistler faz kontrast mikroskobu ile sayılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, aşılama sonrası sadece GRA8 plazmid ve Cpg+Escort+GRA8 plazmid içeren aşı grupları kontrollere göre kuvvetli IgG yanıtı uyarmıştır (P<0,001). IgG1 ve IgG2a yanıtı incelendiğinde Th1-Th2 kutuplaşmasının dengeli olduğu tespit edilmiştir. Aşı gruplarında, IFN-γ salgılayan CD4 T lenfositleri ile CD8 T lenfosit oranlarının kontrollere göre sırasıyla 1,31-1,75 ve 1,17-1,70 kat arasında arttığı saptanmıştır. Stimülasyon indeksleri aşı gruplarında kontrol gruplarına göre %7-%34 arasında yüksek olduğu tespit edilmiştir. GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde doku kisti sayısı 440,74±343,35 olup PBS ve Cpg+Escort+Boş plazmid uygulanan farelere göre belirgin olarak azalmıştır (P<0,0001, ****). Cpg+Escort+GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde ise doku kisti sayısı ise 804,76±715,87 olup PBS (P=0,0086, **) ve Cpg+Escort+Boş plazmid (P=0,0007, ***) uygulanan farelere göre belirgin şekilde düşmüştür. GRA8 plazmid aşı grubunda oluşan doku kisti sayısı Cpg+Escort+GRA8 plazmid grubuna göre belirgin bir şekilde azalmıştır (P<0,05, *). Sonuç olarak bu çalışmada protein mikroarray taraması ile seçilen aşı adayı GRA8 antijeninden geliştirilen DNA aşılarının kuvvetli sıvısal ve hücresel immun yanıtı uyarabildiği ve toksoplazmozise karşı kısmi korunma sağladığı tespit edilmiştir. Ayrıca ileride yapılacak çalışmalarda GRA8 antijeni ve diğer T. gondii antijenlerinin kullanıldığı multi-antijenik DNA aşılarının geliştirilmesiyle toksoplazmozise karşı tam bir korunmanın olasılığı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Toxoplasma gondii; GRA8 proteini; DNA aşısı; Nano-adjuvant; CpG
Türkiye'de kronik kutanöz leishmaniasis'de in vitro ve in vivo modelde miltefosin etkinliğinin değerlendirilmesi
Leishmaniasis, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) ihmal edilen hastalıklar listesinde bulunan ve Dünya'nın tropikal ve subtropikal bölgelerinde farklı kliniklerde enfeksiyonlara sebep olan vektör kaynaklı bir protozoon hastalığıdır. Dünyada milyonlarca kişide enfeksiyona neden olan leishmaniasisin üç temel klinik formu bulunmaktadır; iç organları tutarak karakterize olan formu visseral leishmaniasis (VL), deri tutulumu ile lezyonlara sebep olan kutanöz leishmaniasis (KL) ve mukoza ve deriyi beraber etkileyen muko-kutanöz leishmaniasis (MKL). Ateş veya genel semptomlara neden olmadan, genellikle bir veya birden fazla uzun süreli deri lezyonu ile seyreden KL, temelde iki büyük gruba ayrılabilir; akut KL (AKL) ve kronik KL (KKL). KL lezyonları 2 yıl içinde tedavi ile veya kendiliğinden iyileşmez ise KKL olarak adlandırılmaktadır. KL, Türkiye'de 1980'li yıllardan beri ihbarı zorunlu hastalıklar arasında yer almaktadır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2005-2014 yılları arasında 14.587 KL olgusu bildirilmiştir. Bu olgular arasında kesin KKL tanısı alanlar tam olarak bilinmemekle birlikte, bu durumda olan hastaların lezyonlarında parazit bulunduğu ve vektör kum sineklerine bulaşımı devam ettirdiği için hastalığın kontrolünde ve sürveyansında önemleri bulunmaktadır. Leishmaniasis tedavisi açısından da ihmal edilmiş hastalıklardan biridir. Halen tedavinin temelini oluşturan beş değerli antimon bileşikleri 1940'lı yıllarda geliştirilmiş olmasına karşın KKL hastalarının büyük bölümünde tedavide güçlükler yaşanmaktadır. Bu çalışmada, oral yol ile kullanılan bir alkilfosfolipid analoğu olan miltefosin'in, standart tedavide kullanılan beş değerli antimon bileşiklerine göre tedavi etkinliğinin in vitro olarak ve daha sonra fare modellerinde in vivo olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Türkiye'den beş KKL hastasının lezyonundan alınan klinik materyallerden zenginleştirilmiş besiyerinde üretilen ve kriyoprezerve edilerek sıvı azot tankında saklanan Leishmania promastigotları canlandırılmak suretiyle, yine zenginleştirilmiş besiyerinde kültürleri yapılmış ve elde edilen promastigotlardan DNA ekstraksiyonu sonrası gerçek zamanlı ITS-1 bölgesi kullanılarak tür tayini yapılmıştır. Bu beş izolata, meglumin antimoniat (MA) ve miltefosine karşı etkinliklerinin saptanması için iki ayrı yöntem ile (hemositometre lamı ve XTT testi) in vitro direnç testleri uygulanmıştır. in vitro testlerin sonucunda, tüm izolatların miltefosin ve MA'ya karşı duyarlı olduğu saptanmıştır. Genotiplendirme sonuçları, tüm suşların L. tropica türü olduğunu ortaya koymuştur. in vivo model oluşturmak amacıyla, her birinde aynı ağırlık ve yaştaki toplam 5 erkek Mus musculus (Balb/C fare) bulunan üç grup oluşturulmuştur. Bu modelde, bir KKL hastasından alınmış ve besiyerinde üretilerek sonrasında kriyoprezervasyon yapılmış promastigotlar kullanılmıştır. İnokülasyondan sonraki 12 hafta boyunca lezyon gelişimi iki haftada bir kez, düzenli olarak kontrol edilmiştir. Enfeksiyonun oluşturulduğu tarihi takip eden 13. haftadan itibaren 3 hafta süren tedavi şeması uygulanmış ve 24. haftaya kadar takip edilen fareler 24. haftada sakrifiye edilmişlerdir. Sakrifiye edilen farelerin ayak tabanlarından yapılan sürüntü ve doku süspansiyonlarına; mikroskobi, kültür ve moleküler yöntemler uygulanmıştır. Mikroskobide, miltefosin grubunda bir örnekte amastigotlar izlenirken, MA grubunda dört pozitif, kontrol grubunun ise tamamı pozitif izlenmiştir. Kültür ve moleküler yöntemlerle, miltefosin grubunda bir pozitif, MA grubunun dördünde ve kontrol grubunun tamamında pozitif sonuç alınmıştır. Bu çalışmanın sonuçları ile, tedavisinde zorluklar yaşanan KKL enfeksiyonlarında MA'a karşı olası direnç varlığı ve bu kliniğe sahip hastalarda alternatif olarak miltefosin kullanımının olası yararları hakkında değerli veriler elde edilmiştir. Ayrıca uzun süreli tedavilerde, intra-lezyoner veya parenteral verilen invaziv MA uygulamaları yerine, oral alınan miltefosinin, hasta uyumluluğunu arttırarak bu vakaların tedavisinde olumlu sonuçlar doğuracağı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Leishmaniasis, Kronik kutanöz leishmaniasis, Tedavi, Miltefosin, Meglumin antimoniat, in vivo
Diabetes mellitus tanısı ile izlenen hastaların gaita örneklerinde blastocystis subtiplerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı diabetik hastalarda Blastocystis spp. insidansını, genotiplerini, kan glukoz düzeyinin regülasyonu ve gastrointestinal semptomlardaki rolünü belirlemektir Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) tanısı almış 100 hasta ile kontrol grubu olarak 100 sağlıklı gönüllünün dışkı örnekleri incelenmiştir. Dışkı örnekleri, Lugol'ün İyodin çözeltisi ile direkt mikroskobik olarak ve PZR ile değerlendirilmiştir. Diyabet Mellitus tanılı hastalar ile kontrol grubu arasında Blastocystis spp. pozitifliği ki-kare testi ile karşılaştırılmıştır. Sınıflandırılmış veriler ki-kare testi ile değerlendirilirken analitik veriler Student-T testi ile ele alınmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 17.0 programı ile yapılmış, anlamlılık değeri p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında DM'li 100 ve kontrol 100 olmak üzere toplam 200 örnekte Blastocystis varlığı araştırılmıştır. Olguların 81'ini (%40,5) kadınlar, 119'unu (%59,5) erkekler oluşturmaktadır. Yaş ortalaması 57,1±11,2 olup yaş aralığı 21-86 olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılanlar büyük oranda şehir merkezinde 105 (% 52,5) ikamet etmekte iken, 49'u (%24,5) ilçelerde ve 46'sı (%23) köylerde yaşamaktadır. Dışkı örneklerinin direkt mikroskobik incelemesi sonucu DM'li grupta ve kontrol grubunda dokuzar kişide Blastocystis saptanmıştır. İstatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Direkt mikroskopi ile Blastocystis saptanan toplam 18 örneğin tamamı PZR ile pozitif bulunmuş ayrıca direkt mikroskopi ile negatif saptanan kontrol grubundaki iki örnek PZR ile pozitif saptanmıştır. Blastocystis pozitif ve negatif olgular yaş, cinsiyet, ikamet ve klinik bulgular açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Blastocystis alt tiplerinin analizinde dokuzunun (%45) ST3, yedisinin (%35) ST2, üçünün (%15) ST1 ve birinin (%5) ST6 olduğu görülmüş olup alt tiplerde sayı az olduğu için ayrıca bir istatistik işlemi yapılmamıştır. Sonuç: Diyabetli olgularda Blastocystis prevelansının, kan glukoz düzeyinin regülasyonu ve gastrointestinal semptomlardaki rolünün araştırıldığı çalışmamızda DM' li hastalar ve kontrol grubu arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır ve bu sonuç diğer çalışmalara benzer şekildedir. Bu durumun örneklem büyüklüğünde hedeflenen sayıya ulaşılamamış olması ve hastalardan birden çok sayıda gaita örneği elde edilememiş olması ile ilişkilendirilmiştir.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi parazitoloji laboratuvarına gelen ishalli olgularda Blastocystis spp. saptanması ve alt tiplerinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi, Parazitoloji laboratuvarına çeşitli kliniklerden gönderilen ishalli olgularda Blastocystis pozitifliğinin saptanması ve alt tiplerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 200 ishalli dışkı örneği direkt mikroskobik (DM) inceleme ve polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile Blastocystis açısından araştırılmıştır. Blastocystis alt tipleri ve allel çeşitliliği ribozomal RNA küçük alt ünite (SSU rRNA) geni kısmi sekanslarına göre belirlenmiştir. Blastocystis saptanan ve saptanmayan olgular demografik özellikleri, klinik bulguları ve Blastocystis alt tipleri açısından istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 200 ishalli dışkı örneği DM yöntemi ile incelendiğinde 31 (%15,5), PZR yöntemi ile 35'inde (%17,5) Blastocystis pozitifliği saptanmıştır. Sekans analizi ile 33 örnekte Blastocystis alt tipleri belirlenmiş olup dağılımı; ST1 (n:10, %30,3), ST2 (n:4, %12,1) ve ST3 (n:19, %57,6) olarak bulunmuştur. Alt tiplerin allel çeşitliliği ayrı ayrı belirlenmiş ve ST1'in tamamında allel 4 (10/10), ST2'de allel 11 (2/4) ve allel 12 (2/4), ST3'de allel 34 (14/19), allel 36 (4/19) ve 38 (1/19) olduğu saptanmıştır. Blastocystis saptanan olgularda dispepsi ve bulantı-kusma semptomları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,0025, p=0,0498). Ayrıca Blastocystis ST3 ile dispepsi arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0,0039). Sonuç: İshalli olgularda Blastocystis'in saptanmasında PZR yönteminin DM yöntemine nazaran daha hassas olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda Blastocystis alt tipleri ile semptomlar arasında ilişki saptanmış olup daha ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar kelimeler: Alt tip, Aydın, Blastocystis, ishal, , klinik bulgular
Kistik Ekinokokkozis olgularının irdelenmesi ve histopatolojik incelemede nekrozun tanısal önemi.
Echinococcus granulosus'un larval formunun sebep oldugu kistik ekinokokkozis (KE) ülkemizde endemik olarak görülen büyük bir halk saglıgı sorunudur. Klinik olarak yerlestigi organda yer kaplayan olusum olarak karsımıza çıkmaktadır. Yerlestigi organda basıya baglı semptomlar gelisebilecegi gibi bazı vakalarda rüptür, alerjik reaksiyonlar ve enfeksiyon gelisimi de görülebilmektedir. Bu çalısmada 91 olgu yas, cinsiyet, lokalizasyon, semptomların sekli ve süresi açısından, olguların eksizyon örnekleri ise makroskobik ve mikroskobik olarak incelenmis ve konak doku reaksiyonu olarak belirtilen alanda görülen nekrozun KE'daki tanısal degeri ve serolojik bulgularla iliskisi arastırılmıstır. ntraabdominal yerlesimin diger tutulumlara göre daha fazla çoklu organ tutulumu gösterdigi, karaciger ve intraabdominal tutulumlarda daha büyük kistlerle karsılasıldıgı, semptom süresinin uzamasıyla kist büyüklügünün istatistiksel olarak anlamlı olarak arttıgı, ancak zayıf dogrusal iliski gösterdigi, histopatolojik olarak fibrozis, çevresel dokuda eozinofil varlıgı, nötrofil ve dev hücre gözlenmesinin daha sıklıkla nekrozla birlikte görüldügü (MNH, germinatif hücre membranı ve skoleks görülmesi ile karsılastırıldıgında), karaciger ve böbrekte nekrozun daha fazla, diger yerlesim yerlerinde daha az görüldügü, IHA'da yüksek titrasyonlu olguların kistlerinde daha sıklıkla nekroz görüldügü, eozinofillerin daha yüksek titre pozitif IHA sonuçlu olgularda görüldügü ortaya konmustur. Gözlemlenen nekrozun olus mekanizması ve klinik önemi daha ileri çalısmalara gerek duymaktadır. Bu konuda nekrozla ilgili ek verilere gereksinim oldugu kanaatine varılmıstır. Anahtar sözcükler: Kistik ekinokokkozis, Echinococcus granulosus, Histopatoloji, Nekroz
Malatya ili merkezinde ishalli olgularda bağırsak protozoonlarının araştırılması
F. ÖZET Malatya ili merkezimde İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezine çeşitli klinik ve polikliniklerine ishal yakınmalanyla başvuran ve Parazitoloji Anabilim Dalı'na gönderilen hastalarda bağırsak protozoonlann varlığı araştırılmış ve ayırt edici tanı yöntemleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Şekilsiz dışkıların alındığı hastalar yaş ve cinsiyet ayırımı gözetmeksizin seçilmiş ve dışkı örnekleri nativ-lugol, trichrome ve kinyoun acid-fast yöntemleriyle ayrı ayrı incelenmiştir. Yaşlan 0-60 arasında değişen 262'si (%52.4) erkek, 238'i (%47.6) kadın olmak üzere toplam 500 ishalli hastaya ait örnekler değerlendirilmiştir. 500 hastanın 82 (%16.4)'sinde bağırsak protozoon'lanna rastlanılmıştır. Saptanan protozoon'lardan 31 'i (%6.2) Giardia intestinalis, 14'ü (%2.8) Entamoeba histolytica, 11 'i (%2.2) Entamoeba coli, 10*u (%2) Trichomonas intestinalis, 8'i (%1.6) Cryptosporidium sp.A'il (%0.8) Blastocystis hominis, 2'si (%0.4) Endolimax nana,V\ (%0.2) Entamoeba hartmanni ve T i (%2) Chilomastix mesnili olarak tanı konmuştur. Bir hastada T. intestinalis + G. intestinalis + E. coli olmak üzere 3 protozoon görülmüştür. Nativ-lugol ile incelenmesi sonucunda 62 (%12.4), trichrome boyama yöntemi ile incelenmesi sonucunda 63 (%12.6) pozitif olgu saptanmıştır. G. intestinalis olgularının nativ- lugol'de 26 (%5.2) olgu saptanmasına karşın, trichrome yöntemiyle 31 (%6.2) olgu saptandığı, E. histolytica nativ-lugol yöntemi ile 1 1 (%2.2) olguya saptanmasına karşın trichrome yöntemiyle 14 (%2.8) olgu saptandığı, E. coli nativ-lugol yöntemi ile 9 (%1.8) olguya saptanmasına karşın trichrome yöntemiyle 1 1 (%2.2) olgu saptandığı, T. intestinalis yalnız nativ lugol'de 4 (%0.8) olgu saptandığı, B. hominis nativ-lugol yöntemi ile 3 (%0.6) saptanmasına karşın trichrome yöntemiyle 4 (%0.8) olgu saptandığı, E. nana nativ-lugol yöntemi ile 1 (%0.2) saptanmasına karşın trichrome yöntemiyle 2 (%0.4) olgu saptandığı, C. mesnili trichrome yönteminde görülmediği halde nativ-lugolde 1 (%0.2) oranında görülmüşlerdir. 67500 hastaya uygulanan Kinyoun asid-fast boyama yönteminde 8 kişide (%1.6) Cryptosporidium spp. saptanmıştır. Cryptosporidium görülen 4 hastada (%0.8) Cryptosporidium spp. ve G. intestinalis birlikte görülmüştür. Malatya'da sadece ishalli olgularla yapılan bir çalışma olmadığından alınan sonuçlar karşılaştınlamamıştır. Sonuç olarak, rutin parazitolojik dışkı incelemelerinde özellikle amoebiosis etkenlerinden biri düşünüldüğünde, nativ-lugol yönteminin yanında trichrome boyama yönteminin de uygulanmasının etkenin tespit edilmesinde ve tanınmasında büyük yararlar sağlayacağı, immun yetmezlikli olsun veya olmasın tüm ishalli olguların Cryptosporidium yönünden araştırılması gerektiği kanısına varılmıştır. 68
Sığır ve koyunlardan elde edilen fasciola spp izolatlarındaki genetik çeşitliliğin multipleks PCR ve sekans analizi ile araştırılması
Fasciolosis, Fasciola hepatica ve F. gigantica'nın neden olduğu oldukça yaygın bir helmint enfeksiyonudur. Bu çalışmada fosfoenol piruvat karboksikinaz (pepck) genini amplifiye ederek hibrid Fasciola türlerini tanımlamak amacıyla bir multipleks PCR yapıldı. Ayrıca Fasciola haplotiplerini belirlemek için mitokondriyal nad1 amplifiye edilerek dizi ve filogenetik analizleri yapıldı. Bu amaçla, Elazığ ilindeki mezbahanelerden kesimi takiben 51 sığır ve 51 koyundan erişkin Fasciola izolatları toplandı, genomik DNA izole edildi ve ardından pepck'i çoğaltmak için tek aşamalı multipleks PCR yapıldı. 510 bp'lik bir bant oluşturan izolatlar F. gigantica, 241 bp'lik bir bant oluşturanlar F. hepatica ve her iki bandı oluşturanlar da hibrid (aspermik) parazitler olarak tanımlandı. Multipleks PCR neticesinde, dört izolat F. gigantica ve 84 izolat da F. hepatica olarak tanımladı. On dört de hibrid izolat (beş sığır ve dokuz koyun) tanımlandı. nad1 PCR ürünlerinin tek yönlü DNA dizi analizinde, üç izolatın F. gigantica ve 99 izolatın da F. hepatica olduğu teyid edildi. Ayrıca F. hepatica nad1 sekansları ile tespit edilen 87 haplotipten dördünün daha önce rapor edildiği, geri kalan 83'ünün de bu çalışmaya özgü olduğu belirlendi. Sonuç olarak, bu çalışma ile Türkiye'de ilk kez hibrid Fasciola parazitlerinin ve F. hepatica'nın daha önce tanımlanmamış 83 haplotipinin varlığı ortaya konuldu.
Fasciola hepatica enolaz geninin klonlanması, ekspresyonu ve rekombinant proteinin koyun fasciolosisinin tanısındaki etkinliğinin belirlenmesi
İhmal edilen bir hastalık olan fasciolosis, karaciğerde iki ana patojen tür olan Fasciola hepatica ve Fasciola gigantica başta olmak üzere Fasciolidae ailesindeki diğer digenetik trematodların neden olduğu bir enfeksiyondur. Fasciola hepatica'nın neden olduğu fasciolosis, dünya çapında yaygın olarak bulunan hem insanlarda hem de çiftlik hayvanlarında ciddi problemler oluşturabilen zoonotik öneme sahip bir hastalıktır. Koyunlarda fasciolosisin doğru tanısına yönelik tanı kitlerinin geliştirilmesi verim kayıplarının önlenmesi açısından oldukça önemlidir. Fasciola hepatica'nın Ekskret/Sekret (E/S) ürünlerinden olan enolaz enzimi ile yapılan çalışmalar ile bu enzimin koyun fasciolosisine karşı parazitin tegümentinde bulunan önemli bir koruyucu bileşen olabileceği gösterilmiştir. Bu tez çalışması ile koyunlardan elde edilen erişkin F. hepatica parazitinden izole edilen enolaz geninin klonlanarak ekspresyonunun yapılması ve elde edilen rekombinant antijenin koyun fasciolosisinin tanısındaki etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, F. hepatica enolaz gen sekansından enolaz gen bölgesini çoğaltan primerler dizayn edildi. Takiben erişkin F. hepatica'dan mRNA izolasyonu yapılıp cDNA elde edildi. Dizayn edilen primerlerle ilgili gen bölgesi PCR ile çoğaltılıp, elde edilen ürün klonlanıp eksprese edildi. Daha sonra pürifiye edilen rekombinant proteinin etkinliği, pozitif ve negatif koyun serumları kullanılarak Western blot (WB) ve ELISA ile belirlendi. Bu işlemler neticesinde rekombinant FhENO'nun sensitivitesi WB ile %85, ELISA ile %90 olurken; spesifitesi WB ile %82,8 ve ELISA ile %97,14 olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda Elazığ ve Siirt şehirlerinden toplanan koyun kan serum örneklerinde ise 200 serumun 100'ü (%50) WB ile 46'sı (%23) ELISA ile pozitif olarak bulunmuştur. Rekombinant FhENO antijeninin koyunlarda fasciolosisin tanısında WB ve ELISA temelli bir testte kullanılabileceği gösterilmiştir. Ancak ELISA'daki en önemli sorun, WB'de olduğu gibi kullanılan rekombinant antijenin çapraz reaksiyon oranının yüksek olmasıydı. Çapraz reaksiyonları önlemek için yakın ailedeki parazitlerin enolaz proteinini kodlayan genlerin karşılaştırılması ve ortak epitop olmayan bölgelerin seçilmesi ve klonlanarak saflaştırılmış proteinin test edilmesi faydalı olacaktır.
Babesia aktasi N. SP.'nin saf Saanen Oğlaklar ile Akkaraman Kuzularda patojenitesinin belirlenmesi
Bu çalışma, Babesia aktasi n. sp.'nin bir yaşın altındaki Saanen oğlak ve Akkaraman kuzularındaki patojenitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, immun sistemi baskılanan (n = 3) ve baskılanmayan (n = 4) saf Saanen oğlaklar ile immun sistemi baskılanan (n = 5) Akkaraman kuzulara, parazitle enfekte taze kan damar içi enjekte edilmiştir. Enfekte taze kan kaynağı elde etmek için, önce kıl keçisine ait donör oğlaklar enfekte edilmiştir. Daha sonra donör oğlaklardan alınan %9-13,2 arasında değişen parazitemili taze kan, immun sistemi baskılanan ve baskılanmayan hayvanlara sırasıyla 15 ve 30 ml damar içi enjekte edilmiştir. Babesia aktasi n. sp. ile enfekte taze kan injeksiyonu sonrası, immun sistemi baskılanan 3 oğlakta şiddetli klinik babesiosis gelişmiş ve oğlaklar parazit inokülasyonundan sonraki 4-5. günlerde ölmüştür. Ölümden önce, %15 ile %33,5 arasında değişen oranlarda parazitemi tespit edilmiştir. Oğlaklarda, akut klinik babesiosise özgü bulgularının (yüksek ateş, anemi, ikterus, hemoglobinüri) yanında, durgunluk, iştahsızlık, dış gıcırdatma, titreme, inleme, hızlı solunum, başı yere koyarak yatma ve ayağa kalkamama bulguları da görülmüştür. Ölen oğlakların nekropsisinde babesiosise ait makroskobik lezyonlar tespit edilmiştir. İmmun sistemi baskılanan grupta olduğu gibi, spleen intact oğlaklarda da şiddetli klinik babesiosis şekillenmiş ve 4 oğlaktan 2'si ölmüştür. Bu oğlaklarda, %2,2 ile %7,6 arasında değişen oranlarda parazitemi tespit edilmiştir. Bütün oğlaklarda, yüksek ateş, anemi, ikterus, hemoglobinüri, durgunluk, iştahsızlık, dış gıcırdatma, titreme, inleme, hızlı solunum, başı yere koyarak yatma ve ayağa kalkamama gibi bulgular gözlenmiştir. Ölen 2 oğlağın nekropsisinde babesiosise ait makroskobik lezyonlar tespit edilmiştir. İmmun sistemi baskılanan Akkaraman kuzularında ise, parazit inokülasyonunu takiben 1 ay boyunca, babesiosise ait spesifik klinik bulgular gözlenmediği gibi, durgunluk, iştahsızlık gibi genel bulgular da tespit edilmemiştir. Bu süre içerisinde, parazitin piroplasm formlarına da rastlanmamıştır. Nested PZR'de, inokülasyondan sonra 2 kuzuda sadece bir gün, bir kuzuda ise 4 gün süren pozitiflik tespit edilirken, 2 kuzuda pozitif PZR ürününe rastlanmamıştır.
Elazığ ve Malatya illerinde bal arılarında görülen varroa destructor'un morfolojik ayrımı ve haplotiplerinin belirlenmesi
Varroa, balarıların kütikülasında intersegmental bölümlerini delmek suretiyle hemolenf emen ektoparazitlerdendir. Morfometrik karakterizasyonunun belirlenmesine dayalı çalışmalarda akarın aynı aileden diğer türlerin morfometrik parametreleri ile örtüşen ölçümler nedeniyle tanımlanması her zaman güvenilir değildir. Bu tez çalışması ile Elazığ'da merkez ile Karakoçan, Kovancılar, Sivrice ve Baskil ilçelerinden 10 ve Malatya'da Arguvan, Arapgir, Battalgazi, Yeşilyurt, Akçadağ ve Kale ilçelerinden 10 olmak üzere toplamda 20 arıcılık işletmesinden canlı olarak arıların üzerinden toplanan Varroa etkenlerinin morfolojik ve moleküler tür ayrımlarının yapılması amaçlanmıştır. Toplanan akarların morfolojik olarak stereo-mikroskopta Kalkan Uzunluğu (KU), Kalkan Genişliği (KG), Genital Kalkan Uzunluğu (GKU), Genital Kalkan Genişliği (GKG), Anal Kalkan Uzunluğu (AKU), Anal Kalkan Genişliği (AKG), Metapodal Kalkan Uzunluğu (MTU) ve Metapodal Kalkan Genişliği (MKG) olmak üzere sekiz farklı değişken yönünden ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Varroa destructor'un full mitokondriyal genom sekansından dizayn ettiğimiz primerler ile 448 bp uzunluğunda mitokondriyal CO1 gen bölgesi çoğaltılmış, akabinde çoğaltılan bu bölge sekans analizine tabi tutulmuştur. Çalışmada Malatya ve Elazığ illerinden toplanan 102 akar incelenerek mt-CO1 gen sekansının haplotip ve filogenetik analizleri gerçekleştirilmiştir. Malatya ve Elazığ illerinden toplanan örneklerin morfometrik özelliklerini karşılaştırmak amacıyla Normallik Analizini (Shaphiro Wilk) takiben yapılan bağımsız t testine göre GKU, AKU ve MKU yönünden ortalamalar arasında anlamlı fark bulunurken, GKU ve MKU Elazığ örneklerinde, AKU ise Malatya örneklerinde daha yüksek bulunmuştur. Morfometrik inceleme ve 102 örneğin sekans analizi neticesinde bütün örnekler V. destructor olarak belirlenmiştir. Haplotip analizi yapılan 102 sekanstan 93 tanesi V. destructor'un Kore haplotipi ile %100 uyumlu bulunmuş, kalan 9 sekansın 7'sinin ayrı haplotip olduğu tespit edilmiştir. İlk defa belirlenen 7 haplotipin, Kore haplotipinin farklı varyantları olabileceği düşünülmüştür. Tespit edilen yeni haplotiplerin morfometrik ölçüm sonuçları ve ortalamalarının Kore haplotipinin morfometrik ölçüm sınırları içerisinde olduğu belirlenmiştir. Ayrıca Kore 1 haplotipi ile %100 uyumlu sekans gösteren Haplotip 1 grubunun da üst ve alt ölçüm sınırları içerisinde olduğu görülmüş olup yeni tespit edilen haplotiplerde de morfolojik olarak Kore Haplotipi ile farklılık görülmemiştir.
Diyarbakır yöresinde koyunlarda Babesia ovis'in serolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması
Babesia ovis'in neden olduğu babesiosis, Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerinde koyunlarda yaygın olarak görülen, özellikle Rhipicephalus bursa türü kenelerin baskın olduğu bölgelerde, ateş, anemi, sarılık ve hemoglobinüri gibi semptomların yanı sıra, yüksek ölüm oranlarına neden olan mevsimsel bir hastalıktır. Türkiye'de B. ovis'in prevelansını ortaya koyan mikroskobik, serolojik ve moleküler yöntemlerin kullanıldığı çok sayıda epidemiyolojik çalışma yapılmıştır. Ancak, önceki çalışmalarda B. ovis'in moleküler ve serolojik birleşik tespiti aynı çalışmada kullanılmamıştır. Bu çalışmada, nested PCR ve indirekt ELISA kombine kullanılmasıyla Diyarbakır yöresindeki koyunlarda B. ovis'in epidemiyolojisi üzerine güncel ve kapsamlı verilerin sağlanması amaçlanmıştır. Nisan-Temmuz 2023 tarihleri arasında Diyarbakır iline bağlı Bağlar, Bismil, Çermik, Çınar ve Sur ilçelerinde rastgele seçilen 12 işletmede bulunan 414 adet koyundan EDTA'lı ve serum tüplerine kan örnekleri alınmıştır. Örnek alınan koyunların yaş, alındığı odak ve tarih bilgileri ilgili protokole kaydedilmiştir. Moleküler prevelans için örneklerde B. ovis DNA'sının varlığı 18S ribosomal RNA (rRNA) geni hedeflenerek nested PCR ile amplifiye edilmiş ve 414 koyunun 8'inde (%1,9) pozitiflik saptanmıştır. Seroloprevalansı prevalansı belirlemek için enfekte eritrositlerin sitoplazmasında bol miktarda bulunduğu bilinen B. ovis-SA1 (BoSA1) immun reaktif protein kullanılmıştır. iELISA testi ile incelenen 414 serum örneğinin 248'i (%59.9) anti-B. ovis antikorları yönünden pozitif bulunmuştur. Nested PCR ile pozitif bulunan örneklerin tamamı iELISA ile de pozitif bulunmuş ve her iki testte elde edilen pozitiflik oranları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışma ile Diyarbakır ilinde koyunlarda B. ovis'in seroprevalansı yüksek belirlenirken moleküler prevalansın düşük olduğu görülmüştür. Bu farklılık özellikle koyunlarda B. ovis bulunmasa bile, anti-B. ovis antikorlarının serumda uzun süre kalması ve serolojik olarak tespit edilmesi ile ilgili olabilir. Ayrıca, moleküler prevalansın düşük olmasının, kenelerin aktif olduğu dönemlerde babesiosis tedavisinde yaygın kullanılan imidocarb dipropionat'ın kontrolsüz uygulamalarından da kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Bu çalışma ile koyun popülasyonlarında B. ovis'in yaygınlığını değerlendirirken moleküler ve serolojik yöntemlerin bir arada kullanılmasının önemi bir kez daha gösterilmiştir.
Adnan Menderes Üniversitesi, Tıp Fakültesi parazitoloji laboratuvarında izole edilen blastocystis alt tiplerinin sekanslama yöntemi ile belirlenmesi
Bu çalışmanın başlıca amacı Adnan Menderes Üniversitesi, Eğitim ve Uygulama Hastanesi, Parazitoloji Laboratuvarı'nda saptanan Blastocystis izolatlarının alt tip dağılımını belirlemektir. Ayrıca Blastocystis'in laboratuvar tanısında direkt mikroskobik inceleme (DM), kültür ve polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Son olarak Blastocystis enfeksiyonu ve klinik bulgular arasında retrospektif bir analiz yapılması hedeflenmiştir. Çalışmanın başlangıcında direkt mikroskobik inceleme sonuçlarına göre toplam 200 dışkı örneği (100 pozitif ve 100 negatif) seçilmiştir. Tüm dışkı örnekleri Jones besiyerine ekilmiş ve PZR yöntemiyle çalışılmıştır. Ribozomal RNA küçük alt ünite (SSU rRNA) geni kısmi sekanslarına göre Blastocystis alt tipleri (dışkı örneklerinin tamamında ve kültür pozitif izolatların bir kısmında) belirlenmiştir. Bu şekilde alt tipi belirlenemeyen örnekler sequence tagged site-PZR (STS-PZR) ile tekrar çalışılmıştır. Son olarak Blastocystis saptanan ve saptanmayan olgular arasında demografik özellikler ve klinik bulgular karşılaştırılmıştır. Ayrıca alt tipler ve klinik bulgular değerlendirilmiştir. Çalışmamızda DM yöntemiyle pozitif 100 dışkı örneğinin 81'inde (%81) kültür yöntemiyle, 86'sında (%86) ise PZR yöntemiyle pozitiflik saptanmıştır. Aynı yöntemle negatif saptanan 100 dışkı örneğinin beşinde (%5) kültür yöntemiyle, yedisinde (%7) PZR ile pozitif sonuç elde edilmiştir. Sekans analizi ve STS-PZR sonucu toplam 95 örnekte Blastocystis alt tipi belirlenmiş olup Blastocystis alt tip dağılımı: ST3 (n=50, %52,6), ST2 (n=21, %22,1), ST1 (n=17, %17,9), ST7 (n=4, %4,2), ST2+ST3 (n=2, %2,1) ve ST1+ST3 (n=1, %1,1) şeklinde bulunmuştur. Blastocystis saptanan ve saptanmayan olgularda semptomların görülme sıklığı açısından farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde semptomlar ile alt tipler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Blastocystis rutin laboratuvar tanısında direkt mikroskopi yöntemi, hem yalancı pozitiflik hem de yanlış negatif sonuçlara neden olması nedeniyle yetersiz görülmekte olup kültür veya PZR gibi ikinci bir yönteminde tanıda kullanılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Aydın'daki alt tip dağılımı hem dünya genelindeki hem de ülkemizdeki çalışmalarla örtüşmektedir. Blastocystis ve semptomlar arasında ilişki bulunmaması Blastocystis kolonizasyonunun daha çok normal flora ile ilgili olduğu fikrini desteklemektedir
Gambiya'da kistik echinococcosis'in yaygınlığı ve ekonomik kayıpları
Kistik Echinococcosis (KE) dünya çapında yaygındır, Doğu ve Kuzey Afrika'da süper endemik bölgelerdir, çiftlik hayvanlarında önemli ekonomik kayıplara neden olur. Batı Afrika'da hastalığın yaygın olduğundan şüphe edilmektedir, fakat şimdiye kadar hastalık üzerine birkaç epidemiyolojik çalışma yapılmıştır. Bu çalışma; Gambiya'daki mezbahalarda hastalığın varlığını saptamak ve KE'un yaygınlığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Ülkede bulunan beş mezbahada Temmuz-Aralık 2017 tarihleri arasında 1968 adet kesilen sığır, koyun ve keçi varlığı KE yönünden postmortem muayeneleri yapılmış. Muayene edilen hayvanların %56,1' i keçi, %28,9'u sığır, %15'i koyundur. Kesilen hayvanların ortalama yaşı 4-6 yıldır. Muayene edilen hayvanlarda hidatik kist bulunamamıştır (%0,0). Muayene edilen koyun ve keçilerin 16/1400 (%1,1)'inde kalsifiye kist bulunmuştur. Buradan çıkarılabilecek sonuç; Gambiya mezbahalarında Kistik Echinococcosis bir problem değildir ve organ imhalarından dolayı ekonomik kayıp yoktur. KE'nin Gambiya'daki durumunu daha iyi anlayabilmek için parazitin hem ara konak hem de son konaklardaki varlığını tespit etmek amacıyla moleküler teknikler kullanılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Kistik Echinococcosis, yaygınlık, ekonomik kayıp, Gambiya, mezbaha
Adana ve çevresindeki sokak ve ev köpeklerinde taeniidae SP. ve echinococcus granulosus dağılımı
ÖZET ADANA VE ÇEVRESİNDEKİ SOKAK VE EV KÖPEKLERİNDE TAENİİDAE SP. VE ECHİNOCOCCUS GRANULOSUS DAĞHJMI Parazit hastalıkları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülmektedir. Köpekler, insanlarla birlikte yaşadıkları için, köpeklerden insanlara geçen parazitler halk sağlığı açısından oldukça önemlidir. Ayrıca köpek parazitlerinden kaynaklanan bazı hastalıklar ölüme de neden olabilmektedir. Bu hastalıklar arasında bazıları köpeklerde rastlanılan Taeniidae ailesine bağlı sestodlardan kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi olan Echinococcus granulosus da bu aile içerisinde bulunmakta; insan ve diğer memelilerde kistik ekinokokkoz'a neden olmaktadır. Bağırsak parazitleri ve özellikle Taeniidae ailesi türlerinin köpeklerde saptanması üzerine yaptığımız bu çalışmada iki ayrı grupta çeşitli sonuçlar elde ettik. Doğrudan mikroskop bakısı ve ilaç grubu olmak üzere birbirinden bağımsız iki grupta toplam 248 köpek dışkısı incelendi ve bunların 24'ünde (% 9,68) Taeniidae ailesine bağlı çeşitli türler saptandı. Çalışmamız içerisinde doğrudan mikroskop bakısı yapılan grupta 151 köpekten 6'smda (% 3,97), Praziquantel verilen grupta ise 97 köpekten 18'inde (%18,56) Taeniidae ailesine bağlı sestod türleri saptandı. İlaç uygulamasının sestod türlerinin saptanmasında Doğrudan mikroskop bakışma göre daha etkili bir yöntem olduğu görüldü (p<0,001). Ayrıca çalışmada insan sağlığı açısından önemli türler olan Dipylidium caninum, Strongyloides stercoralis, Toxocara cants' de saptandı. Köpekler bu parazitler dışında, asıl ara veya ana konaklan olmamalarına rağmen diğer bazı parazitlerle de infekte olabilmekte ve bunlar için rezervuar olabilmektedir. İnceleme yapılan köpeklerin hiçbirisinde Echinococcus granulosus'un erişkin şekli görülmedi. Anahtar söscükler: Echinococcus granulosus, Taeniidae sp, Köpek, Praziquantel, Adana VI
Çukurova bölgesinde sıtmalılarda ve sıtma riski altında olanlarda İndirek Florasan Antikor Tekniği (IFAT) ile Plasmodium Vivax'a karşı oluşan antikorların gösterilmesi
6.0ZET Yaşlan 4 ile 85 arasında değişen 441 sıtmalı ve 211 sıtmasız toplam 652 serum örneğinde indirek floresan antikor tekniği (IFAT) ile homolog ve heterolog antijenler kullanılarak sıtmaya karşı oluşan IgG ve IgM antikorları arandı. P.vivax antikorları yönünden IgG için 1/64, IgM için 1/16 ve üstündeki sulandıranlar olumlu olarak değerlendirildi. Kalın damla incelemesinde parazit bulunan 441 örneğin P.vivax homolog antijeni ile 305'inde (%69.16), P.berghei heterojog antijeni ile 19'unda (%4.30) olumlu sonuç alındı. Kalın damla incelemesinde parazit bulunmayan 211 örneğin P.vivax homolog antijeni ile 13'ünde (%6.16) olumlu sonuç elde edildi. Bu grupta, P.berghei heterolog antijeni ile olumlu sonuç elde edilemedi. Çalışmada, P.vivax homolog antijenin duyarlılığı %69.16, özgüllüğü %93.84, P.berghei heterolog antijenin duyarlılığı %4.30, özgüllüğü %1.00 olarak belirlendi. Bu nedenle, bölgemizdeki çalışmalarda P.vivax homolog antijeninin sıtma tanısı için kullanılması uygundur. İlk defa sıtmaya yakalananlardan, akut dönemde kan alınanların %59.01'inde IFAT ile olumlu sonuç alındı. Bu durum, akut sıtma tanısında da yöntemin kullanılabilir olduğunu göstermiştir. Kalın damla incelemesinde parazit bulunmayanlar içerisinde, daha önce sıtma geçirmeyenlerin %2.76'sında antikor elde edilmesi ise bölgemizdeki belirtisiz sıtmalıların varlığım gösterdi. Bu durumdakileri ortaya çıkarmak için daha geniş grupta incelemelerin yapılması faydalı olacaktır. Sonuçta, bölgemizde sıtma tanısında kalın damla ile negatif sonuç alman olgularda İFA tekniğinin de kullanılmasının yararlı olacağı kanısına varıldı. 39
Ankara ve çevresindeki kenelerde theileria türlerinin araştırılması
Dünyanın birçok yerinde kene kaynaklı hastalıklar önemli sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Tüm dünyada parazit kökenli patojenler insanları ve hayvanları enfekte etmekte olup, bu patojenler vektör keneler aracılığıyla taşınır. Bu çalışmanın amacı, Ankara ve çevresinden toplanan kenelerde hastalıklara ve ciddi ekonomik kayıplara neden olan Theileria spp. moleküler düzeyde araştırılmasıdır. Bu amaçla öncelikle Ankara ve çevresinden 191 kene örneği toplanmıştır.18S RNA geni kullanılarak toplanan kene örneklerinden konvansiyonel PCR yöntemiyle Thieleria spp. türleri incelenmiştir. Bu çalışma sonucunda 4 örnek pozitif (4/191) (%2,1) bulunmuştur. Sekans analizi sonucunda 4 örnek Theileria spp. olarak tanımlanmıştır Theileria spp. Bartın ilinde köpekten toplanan erkek Rhicephalus sanguineus kenesinde saptanmıştır. Bu çalışma sonucunda Theileria. spp. Ankara ve çevresindeki kenelerde yaygınlıkları ile ilgili güncel veriler elde edilmiştir. Ayrıca kene mücadelesi için gerekli önlemlerin alınması uygun görülmektedir.
Plasmodium vivax tanısında kalın damla ile immünokromatografik yöntemin karşılaştırılması
ÖZETPLASMOD UM V VAX TANISINDA KALIN DAMLA LEMMÜNOKROMATOGRAF K YÖNTEM N KARŞILAŞTIRILMASIDünyada sıtmalı bölgelerde üç milyardan fazla insan yaşamaktadır. Her yıl 300milyon insan sıtma enfeksiyonuna yakalanmakta ve 2,5 milyon insan sıtmadanölmektedir. nsanda sıtmaya dört tür sebep olmaktadır. Tüm sıtma olgularının % 95'ininnedeni Plasmodium vivax'tır. Sıtma paraziti insanlara dişi Anofel sivrisineklerininısırması ile geçmekte ve sıtma epidemileri gelişmektedir. Bu epidemiler gelişmekte olanülkelerde sağlık altyapısı ve yerel ekonomiler üzerinde güçlü etkiler yapmaktadır. Sıtmaparazitinin saptanmasında klasik altın standart yöntem kalın damla kan preparatlarınınincelenmesidir. Bununla birlikte sıtma tanısı için mikroskobiye alternatif yöntem olarakhızlı sıtma tanı testleri sunulmuştur.OptiMAL test, parazit laktat dehidrogenaz enzimine karşı gelişmiş antikorlarlarenk tayini olanağı sunacak şekilde düzenlenmiş, dipstik prensibine dayananimmünokromatografik hızlı bir testtir. Test tam kanda Plasmodium vivax vePlasmodium falciparum sıtmasını saptamaktadır.Çalışma Mayıs 2004-Ekim 2005 süresince Diyarbakır ilinde merkez ilçe Silvanve Bismil ilçelerinde gerçekleştirilmiştir. Kırsal ve şehir merkezlerinde sıtma benzeribelirtileri bulunan toplam 109 hastadan kalın damla kan preparatları hazırlanması veOptiMAL test için tam kan örnekleri alındı. Ayrıca her bir pozitif kalın damla kanpreparatı için parazit yoğunluğu hesaplandı. Çalışmada 83 hastaya ait kalın damla kanpreparatları incelemesi ile Plasmodium vivax pozitif bulunurken, OptiMAL test ile 84hastada Plasmodium vivax pozitif bulundu. Kalın damlası pozitif olan bir hastadaOptiMAL test negatif bulundu. ki hastanın kalın damla sonucu negatif iken, bunlarOptiMAL testte olarak saptandı.vKalın damla altın standart olarak kabul edildiğinde; OptiMAL testin duyarlılığı% 98,8, seçiciliği % 92,3 olarak bulunurken, pozitif prediktif değeri % 97,6, negatifprediktif değeri % 96 oranında bulundu.Sonuç olarak, hızlı sıtma tanı testi olan OptiMAL basit, seçici ve etkin bir testolup, saha çalışmalarında Plasmodium vivax sıtma tanısı için kolaylıkla kullanılabilir.Anahtar sözcükler: Plasmodium vivax, Tanı, OptiMAL test, Kalın damla.vi
Kutanöz leyişmanyozlu hastalarda etken türlerin PCR-RFLP ile tanımlanması
Leyişmanyoz, Leishmania cinsi zorunlu hücre içi protozoonların neden olduğu bir grup hastalıktır. Bunların üç faklı şekli vardır: Viseral Leyişmanyoz, Kutanöz Leyişmanyoz ve mukokutanöz leyişmanyozdur. Kutanöz leyişmanyoz enfekte tatarcık sineği ile bulaşan bir deri hastalığıdır. Kutanöz Leyişmanyoz tanısı sıklıkla klinik değerler ile konur ve tipik akut lezyonlar sporotrikoz gibi diğer dermatolojik problemler ile karışabilir. Kutanöz leyişmanyoz Çukurova bölgesinde Leishmania tropica ve Leishmania major'un neden olduğu önemli bir sağlık problemidir.Serolojik testler, indirekt immunflorasan antikor testi (IFAT), enzim-sıvı immun sorbent assay (ELISA), direk mikroskop tanısı ve kültür Kutanöz Leyişmanyoz tanısı için kullanılan geleneksel yöntemlerdir. Bu teknikler Kutanöz Leyişmanyoz tanısı için kesin ve hızlı değildir. Ayrıca bu teknikler Leishmania türlerinin morfolojik benzerliklerden dolayı tiplendirme yapmak için de uygun değildir. Bu yüzden son zamanlarda çeşitli hastalığın tanımı ve tür tayini yapmak için özellikle Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR)'na dayalı yöntemler geliştirilmiştir.Bu amaçla, bu çalışmada kliniği Kutanöz Leyişmanyoz'a uyan 64 smear örneği ve 50 aspirasyon sıvısı (toplam 114) PCR-RFLP yöntemi ile çalışıldı. Çalışma sonunda PCR smear örneklerinde 100% özgül, 58,8% duyarlı, aspirasyon sıvılarında 100% özgül, 68,4% duyarlı saptandı. Bu çalışmadaki en ilginç bulgu, Viseral Leyişmanyoz hikayesi olmaksızın Kutanöz Leyişmanyoz olgularında Leishmania infantum türü tespit edilmiştir.Anahtar Sözcükler: Kutanöz Leyişmanyoz, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR), Restriksiyon Fragment Length Polimorfizm (RFLP).
Investigation of the prevalence of giardiainfection in dogs in Çankiri Municipality StrayAnimals Treatments and Rehabilitation Centers
Investigation of the prevalence of giardia infection in dogs in Çankırı municipality stray animals treatments and rehabilitation centers The objective of the present study was to investigate the prevalance of infection with Giardia parasite in stray dogs in Cankırı Municipality Stray Animals Treatment and Rehabilitation Center from February to April 2021. One hundred fresh samples were collceted from dogs of different ages and of both gender. In laboratory of parasitology, Veterinary Control Central Research Institute of Minister of Agriculture and Foresty, different traditional methods were used to diagnose of the parasite. ˙In addition, Giemsa dye and Trichrome dye were also used. The prevalence of infection by traditional methods was 43% in males and 57% in females. In the examination of pigments, the study showed that the rates of infection in young ages less than a year 71% and in ages between 1-3 years ranged between 25.8%, and at older ages, it ranged between 3.2%. . Key Words: Cankırı, Stray dog, Giardia, Prevalence. 2021, 48 pages
İshalli dışkı örneklerinde Cryptosporidium sp. antijeninin ELISA yöntemi ile araştırılması
Cryptosporidium türleri gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde ishale neden olan parazitler arasında önemli bir yere sahiptir. Özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde ölümcül ishallere neden olabilmektedir. Ayrıca içme sularıyla bulaşma olduğu için halk sağlığını tehdit edebilmektedir. Bu çalışmada Cryptosporidium sp.'nin saptanması için iki yöntem kullanıldı. Mikroskobi ile elde edilen sonuçlar dışkıda özgül antijen arama yöntemi ile karşılaştırılarak ELISA yönteminin etkensel tanıya katkı sağlayıp sağlamadığı araştırılmıştırBu çalışmada, Ekim 2007 ve Temmuz 2008 tarihleri arasında Adana Numune Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne bağlı kliniklerden Parazitoloji Anabilim Dalına ishal şikayetiyle başvuran yaşları 0-86 arasında değişen toplam 154 dışkı örneklerinde ELISA yöntemi ile Cryptosporidium sp. antijeni ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile ookistlerin varlığı araştırıldıToplam 8 örnekte modifiye asit-fast ile pozitiflik saptanırken, ELISA ile 37 örnekte pozitiflik saptanmıştırSonuç olarak, dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın maliyeti yüksek olmasına rağmen etkensel tanı yöntemlerindeki zorluklara yardımcı olduğu görülmektedir.
Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi, Triage ve ELISA yöntemlerinin karşılaştırılması
Amobiyoz, gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. İnsanlar Entamoeba'nın morfolojik olarak benzer iki türü ile enfekte olmaktadır. Entamoeba histolytica (E.histolytica), amibik kolit ve karaciğer absesine neden olurken, Entamoeba dispar (E.dispar) hastalık oluşturmamaktadır. Giardia lamblia (G.lamblia) dünyada her yaş grubunda yaygın bir şekilde görülür. Giyardiyoz özellikle sanitasyon şartlarının bozuk olduğu ve temiz su kaynaklarının bulunmadığı ülkelerde ortaya çıkan çocukluk çağı ishal olgularından sorumludur. Hücre içi bir parazit olan Cryptosporidium sp. bağışıklık sistemi bozuk olan bireylerde ölümcül ishale neden olmaktadır.Bağırsak protozoonları tanısı genellikle mikroskobiye dayanmaktadır. Mikroskobik tanı ucuz olmasına karşın yoğun iş gücü ve uzmanlık gerektirmektedir. Serolojik testlerden antijen tanı yöntemleri hızlıdır. Ayrıca deneyimli ve usta mikroskopistlere ihtiyaç duyulmaz. Bu çalışmada E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi ve antijen tanı kitleri karşılaştırıldı.Çalışmada, Mayıs 2010 ve Nisan 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı laboratuvarına gelen ve ishal öyküsü bulunan toplam 94 şüpheli dışkı örneklerinde E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA ve Triage yöntemleri ile araştırıldı.Mikroskobide E. histolytica/ E. dispar için 4 (%4.3), G. lamblia için 12 (%12.8), Cryptosporodium sp. için 5 pozitiflik (%5.3) saptanırken, ELISA ile E. histolytica için 5 (%5.3), G. lamblia için 13 (%13.8), Cryptosporodium sp. için 10 (%10.6) pozitiflik saptanmıştır. Ayrıca, Triage parazit panel testi ile G. lamblia için 10 (%10.6)pozitiflik saptanmıştır.Sonuç olarak, dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın maliyeti yüksek olmasına rağmen etkensel tanı yöntemlerindeki zorluklara yardımcı olduğu görülmektedir.Anahtar sözcükler: Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA, Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia.
Leishmania türlerinin DNA dizi analizi ile tanımlanması
Leyişmanyoz etkeni olan Leishmania türlerinin tanımlanması hastalığın klinik özelliklerini belirlemek, hastalığın seyrini takip etmek ve hastalara uygun tedavi uygulamak için çok önemlidir. Leyişmanyoz'un epidemiyoloji ile ilgili klasik bilgilerde Leishmania tropica (L. tropica) ve Leishmania major (L. major)'un Kutanöz Leyişmanyoz'a, Leishmania infantum (L. infantum) ve Leishmania donovani (L. donovani)'nin ise Visseral Leyişmanyoz'a neden olduğu bildirilmektedir.Son yıllarda, Leishmania türlerinin genotiplerinin ve patojenitesinin belirlenmesinde polimeraz zincir reaksiyonuna (PCR) dayalı moleküler yöntemler geliştirilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda KL hikâyesi olmayan VL olgularında L. tropica, VL hikâyesi olmayan KL olgularında ise L. infantum türleri izole edilmiştir. Bu durum literatürde rapor edilen klasik bilgilerin doğru olmadığı, L. infantum ile L. tropica'nın her iki formdaki Leyişmanyoz'a neden olabileceği ihtimalini ortaya çıkartmıştır.Bu çalışmada Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan L. tropica (%49), L. infantum (% 36), L. major (%15), Visseral Leyişmanyoz'lu olgularda L. infantum (%56), L. donovani (%31) ve L. tropica (%13) türleri izole edildi. Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum ve L. major'un haplotip, L. tropica'nın heterotip olduğu tespit edildi. Visseral Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum, L. donovani ve L. tropica'nın haplotip olduğu tespit edildi. Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum'lar ile Visseral Leyişmanyoz'lu olgulardan izole edilen L. infantum'ların nükleotit dizileri arasında benzerlik görülmektedir. Bu durum Kutanöz Leyişmanyoz olgularından izole edilen L. infatum türlerinin Visseral Leyişmanyoza neden olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmada Kutanöz Leyişmanyoz hikayesi olmayan Visseral Leyişmanyoz olgularında ise L. tropica türü tespit edildi.Çalışmanın sonucunda Visseral Leyişmanyoz etkeni olarak bilinen L. infantum'un Kutanöz Leyişmanyoz'lu olgularda da görülebileceği, Kutanöz Leyişmanyoz etkeni olarak bilinen L. tropica'nın Visseral Leyişmanyoz'lu olgularda da görüldüğü saptandı.Anahtar Kelimeler: Leishmania, Leyişmanyoz, DNA Dizi Analizi
Entamoeba histolytica tanısında real-time PCR yönteminin kullanılması
Protozoon parazit Entamoeba histolytica dünyanın geniş bir kısmında endemiktir ve her yıl milyonlarca dizanteri ve karaciğer absesinin sorumlusu olarak kabul edilir. İnvaziv hastalık öncesinde Entamoeba histolytica belirtisiz enfeksiyon gibi aylarca hatta yıllarca insan bağırsağında bulunabilir. Dünya Sağlık Örgütü Entamoeba histolytica için mutlaka spesifik tanısının konulmasını ve eğer bulunursa mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini önermektedir. Klasik mikroskobik incelemeyle patojen Entamoeba histolytica ile patojen olmayan Entamoeba dispar ve Entamoeba moshkovskii'nin ayrımı mümkün olmamaktadır.Son yıllarda Entamoeba histolytica'nın Entamoeba dispar'dan ayrımı için protein ve DNA tanı sistemleri gibi bir dizi tanı yöntemleri geliştirilmiştir. PCR ile amip DNA parçalarının amplifikasyonu insan dışkısında Entamoeba histolytica veya Entamoeba dispar'ın ayrımında duyarlı ve özgül bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Son zamanlarda geliştirilen kapalı tüp ile RT-PCR metodu ile bazı sorunları aşmak mümkündür. Bu yöntem PCR esnasında bir ya da iki floresan işaretli probların bağlandığı amplikon spesifik algılamaya izin verir. Bu nedenle sonuçları almak için analizin sonuçlanması beklenmemektedir. Buna ek olarak kapalı reaksiyon tüpü çapraz kontaminasyon riskini en aza indirir ve kalitatif rakamsal sonuç ile uygun bir tanı istatistiği uygulanabilir.Bu çalışmada, Entamoeba histolytica ve Entamoeba dispar'ın ayrımı için dışkı örnekleri mikroskobi, antijen tanı testi, konvansiyonel PCR ve RT-PCR yöntemleri karşılaştırıldı. 74 dışkı örneğinin 13 tanesi E. histolytica spesifik antijen tanı testi ile pozitif bulunurken 61 tanesi negatif bulundu. Dışkıdan QIAGEN metoduyla DNA elde edildi ve PCR ile RT-PCR'da rRNA'nın küçük alt birimi amplifiye edildi. Toplam 74 dışkı örneğinin 19 tanesi RT-PCR ile E. histolytica pozitif bulunurken 16 örnek konvansiyonel PCR ile pozitif bulundu. RT-PCR ile karşılaştırıldığında antijen tanı testi %79 duyarlı ve %96 özgül bulundu. Konvansiyonel PCR ile RT-PCR karşılaştırıldığında konvansiyonel PCR'ın duyarlılığı %84,2 ve özgüllüğü %100 bulundu. Sonuç olarak, RT-PCR diğer yöntemlerden daha duyarlı ve özgül bulundu.Anahtar Kelimeler: Entamoeba histolytica, koproantijen ELISA, PCR, Real-Time PCR
Doğada serbest yaşayan acanthamoeba türlerinin genotiplendirilmesi
Acanthamoeba türleri doğada serbest olarak yaşayan, musluk suları, hazır sular, kontakt lens solüsyonları, toprak, hava, toz, yüzme havuzları ve kaplıcalar da bulunabilen parazitlerdir. Acanthamoeba türleri immün sistemi zayıf olan insanlarda ve hayvanlarda Granülomatoz Amebik Ensefalit (GAE) ve keratite sebep olmaktadır. Ayrıca akciğer, deri, kemik, böbrek üstü bezleri, kulak ve sinüslerde de enfeksiyon etkenidir. Acanthamoeba türlerinin morfolojik kriterleri temel alınarak 24?den fazla türü tanımlanmıştır. Bugün moleküler yöntemlerle 18S rRNA gen bölgesi kullanılarak Acanthamoeba?nın en az 16 farklı genotipi (T1- T16) izole edilmiştir, bu genotiplerden T4 çevresel kaynaklarda baskındır. Bu çalışmada Adana, Afyon, Kütahya, Niğde ve Mersin illerinden 50 su ve 50 toprak örneği toplandı. Mikroskop ve kültür incelemeleri sonrasında Acanthamoeba?nın 18S rRNA gen bölgesi hedef alınarak bütün örneklere PCR çalışıldı. PCR yöntemi ile su örneklerinin 21?i (%42) pozitif, 29?u (%58) negatif bulunurken toprak örneklerinden 23?ü (%46) pozitif ve 27?si (%54) negatif bulundu. Su ve toprak örneklerinde kültür ve PCR yönteminin duyarlılığı ve özgüllüğü %100 bulundu. Adana, Afyon, Niğde ve Mersin illerindeki su örneklerinden %100 oranında Acanthamoeba castellanii (T4) izole edilirken Kütahya?dan %10 Acanthamoeba griffini (T3) ve %90 Acanthamoeba castellanii (T4) izole edildi. Bununla birlikte Afyon, Niğde ve Mersin?deki toprak örneklerinde %100 oranında Acanthamoeba castellanii (T4), Adana?dan %67 Acanthamoeba castellanii (T4), %33 Acanthamoeba griffini, Kütahya?dan %80 Acanthamoeba castellanii (T4) ve %20 Acanthamoeba griffini izole edildi. Sonuç olarak Acanthamoeba türlerinden Acanthamoeba castellanii?nin Türkiye?de baskın olduğu görüldü. ANAHTAR KELİMELER: A. castellanii, A. griffini, Su örnekleri, Toprak örnekleri Türkiye
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde doğadan izole edilen serbest yaşayan acanthamoeba türlerin tanısında mikroskobi, kültür ve moleküler yöntemlerin karşılaştırılması
Acanthamoeba türlerinin doğal çevrede serbest halde bulunmasından dolayı, insanların bu parazitle enfekte olma riski büyüktür. Acanthamoeba türleri granülomatöz amibik ensefalit (GAE), kutanöz acanthamoebiasis, Acanthamoeba keratiti oluştururken, AIDS'li hastalarda enfeksiyonun çeşitli organlara yayılmasına bağlı olarak kronik sinüzit, otit, kutanöz lezyonlar, sinüs lezyonları, deri ülserleri gibi hastalıklar meydana getirirler. Bu çalışmada Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bulunan Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt, Bitlis ve Van illerindeki yüzme havuzlarından, kaplıca sularından, hamamlardan, sulama kanalından, park ve bahçelerden alınan toplam 65 su ve toprak örneğinin 6 tanesi mikroskobik inceleme yöntemi ile, 11 tanesi kültür yöntemi ile ve 15 tanesi konvansiyonel PCR ve real time PCR yöntemi ile Acanthamoeba spp. pozitif bulundu. Çalışmada Acanthamoeba spp. laboratuvar tanı yöntemlerinden kültür metodu; mikroskobi, konvansiyonel PCR ve real time PCR yöntemleri ile karşılaştırıldı. Kültür yönteminin mikroskobi, konvansiyonel PCR ve real time PCR yöntemlerine göre duyarlılığı sırası ile %100, %73,33, %73,33 ve özgüllüğü sırası ile %91,53, %100, %100 olarak saptandı. İncelenmesi yapılan ve Acanthamoeba spp. tanısı alan 15 örneğin kist yapılarını ve moleküler analizlerini değerlendirdiğimizde 4 (%26,67) Acanthamoeba castellanii, 3 (%20) Acanthamoeba polyphaga ve 8 tanesinin (%53,33) Acanthamoeba palestinensis olduğu belirlendi. Çalışmamız Güneydoğu Anadolu bölgesinde yapılan Acanthamoeba spp. ile ilgili ilk saha çalışması olup Acanthamoeba keratiti için doğal çevrede risk oluşturan türler tanımlandı.
Timolün Türkiye'den izole edilen Leishmania tropıca üzerine antıleıshmanıal etkisi
Amaç: Kutanöz leishmaniasis (KL), Leishmania türü protozoon parazitlerin oluşturduğu, deride uzun süren nodülo-ülseratif yaralarla seyreden atrofik skarlarla iyileşen bir hastalık tablosudur. KL tedavisinde kullanılan ilaçların maliyetinin ve toksik etkisinin yüksek olması ile kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişmesi gibi nedenler tedavide kullanılabilecek etkili antileishmanial aktiviteye sahip, aynı zamanda konakçı hücrelerin adaptif bağışıklık sistemini uyaran yenilikçi terapötik ajanların araştırılması gerektiğini düşündürmüştür. Bu çalışmada, timol etken maddesinin Türkiye'den izole edilen Leishmania tropica'ya karşı in vitro ve ex vivo deneysel modellerde antileishmanial etkinliğinin ve immünomodülatör özelliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Manisa ilimizden KL'li bir hastadan izole edilen ve Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazit Bankasında saklanan Leishmania izolatı, ITS1 problu gerçek zamanlı PCR testi uygulanarak yapılan tür tayini sonucunda Leishmania tropica (MHOM/TR/2012/CBCL-LT) olarak saptanmıştır. Timol etken maddesinin sitotoksik aktivitesi (CC50) CellTiter-Glo yöntemi ile in vitro antipromastigot aktivitesi ise (IC50promastigot) CellTiter-Glo ve hemositometri yöntemleriyle saptanmıştır. Timolün ex vivo antiamastigot aktivitesi (IC50amastigot) Giemsa boyalı preparatların mikroskobik incelenmesi ve parazit kurtarma ve dönüştürme deneyi ile belirlenmiştir. Sitokin sekresyonları (IFN-γ, IL-4, IL-10 ve IL-12) ise ELISA yöntemiyle değerlendirilmiştir. Elde edilen CC50, IC50promastigot ve IC50amastigot değerleri kullanılarak seçicilik indeks (SI) değerleri hesaplanmıştır. Bulgular: Timol etken maddesinin CC50 değeri 160,7 μM/mL olup sitotoksik aktivite göstermemiştir. L. tropica promastigotları üzerine in vitro antileishmanial aktivitesi (IC50promastigot) 79,41 μM/mL, L. tropica amastigotları üzerine ex vivo antileishmanial aktivitesi (IC50amastigot) 105,2 μM/mL olarak saptanmıştır. CC50, IC50(promastigot) ve IC50(amastigot) değerleri kullanılarak hesaplanan SI değerleri; L. tropica promastigotları ve amastigotları için sırasıyla 2,02 ve 1,53 olarak belirlenmiştir. Ayrıca L. tropica ile enfekte THP-1 makrofaj hücrelerine kıyasla timol etken maddeleri uygulanan enfekte THP-1 makrofaj hücrelerinde IFN-γ ve IL-12 sitokinlerinde bir artış gözlenirken, IL-4 ve IL-10 sitokinlerinde bir azalış gözlenmiştir. Sonuçlar: Timol bileşiğinin Leishmania tropica'ya karşı antileishmanial aktivite göstermesi, timolün klinik kullanımda potansiyel bir ajan olarak daha fazla araştırılması için uygun bir aday olduğunu göstermektedir. Timolün immünomodulatör özellikleri, timolü leishmaniasis tedavisinde yeni ve etkili bir seçenek olarak öne çıkarmaktadır. Bu durum leishmaniasis tedavisinde kullanılabilecek yeni ilaçların geliştirilmesinde önemli ve umut verici bir adım olarak değerlendirilmektedir.
Enterobius vermicularis saptanan olguların dışkılarında PZR yöntemi ile dientamoeba fragilis varlığının araştırılması
Bu çalışmanın amacı Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Parazitoloji Laboratuvarı'na çeşitli kliniklerden selofan bant ve dışkı örnekleri gönderilen olgularda Enterobius vermicularis (E. vermicularis) ve Dientamoeba fragilis (D. fragilis) birlikteliğini araştırmak ve bulunan D. fragilis'lerin genotiplerini belirlemektir. Ayrıca D. fragilis tanısında kullanılan trikrom boyama ve polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla laboratuvarımıza gönderilen selofan bant örneklerinde E. vermicularis yumurtası saptanan 74 olgunun dışkı örneği ile yumurta saptanmayan 74 olguya ait toplam 148 dışkı örneği çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm örneklere trikrom boyama ve PZR yöntemleri uygulanarak D. fragilis araştırılmıştır. Dientamoeba fragilis izolatlarının alt tiplerinin belirlenmesi için 18S ribozomal RNA gen bölgesi sekanslanmıştır. Ayrıca D. fragilis saptanan olguların demografik özellikleri ve klinik bulguları değerlendirilmiştir. Çalışmamızda E. vermicularis pozitif 74 olgunun trikrom boyama yöntemi ile üçünde (%4,05), PZR yöntemiyle ise 28'inde (%37,8) D. fragilis varlığı saptanmıştır. Kontrol grubunu oluşturan E. vermicularis negatif 74 olgunun ise trikrom boyama yöntemi ile birinde (%1,35) PZR yöntemi ile ise 14'ünde (%18,91) D. fragilis saptanmıştır. Enterobius vermicularis ile D. fragilis'in birlikte görülme olasılığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sekans analizi yapılan 26 D. fragilis izolatının tamamı genotip 1 olarak belirlenmiştir. Dientamoeba fragilis varlığı ile klinik bulgular arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Cinsiyet ve yaşanan bölge ile D. fragilis görülmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Dientamoeba fragilis'in direkt mikroskopik tanısı oldukça zor olup bu nedenle rutin tanıda sıklıkla boyama yöntemleri ve kültür tercih edilmektedir. Son yıllarda moleküler yöntemlerin gelişmesiyle parazitin tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın sonucunda Enterobius vermicularis saptanan olgularda D. fragilis'in sıklıkla eşlik edebileceği görülmüş olup E. vermicularis'li olgularda D. fragilis varlığının araştırılması akla getirilmelidir. Ayrıca D. fragilis tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllük değerlerine sahip PZR gibi ikinci bir yöntemin kullanılmasının yanlış sonuçları önlemek için faydalı olabileceği düşünülmüştür. Klinik bulgular ve D. fragilis arasında anlamlı bir ilişkinin bulunamaması parazitin patojen ve apatojen alt tiplerinin olabileceği görüşünü desteklemekte olup bu konuda yapılacak yeni araştırmaların yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Aydın, Dientamoeba fragilis, Enterobius vermicularis, PZR, trikrom.
Dışkının parazitolojik incelenmesinde kullanılan çeşitli yoğunlaştırma yöntemlerinin karşılaştırılması
Paraziter enfeksiyonların görülme sıklığının yüksek olduğu Türkiye'de birçok laboratuvarda dışkının rutin parazitolojik incelemesinde sadece Doğrudan Taze Bakı Yöntemi (DTBY) kullanılmaktadır. Özellikle dışkı örneklerinde seyrek bulunabilecek organizmalara tanı koymada ve bazı protozoon trofozoitlerini ayırt etmede yetersiz kalabilen bu yöntemin yanında, bazı yoğunlaştırma yöntemleri ve trikrom gibi kalıcı boyaların kullanımı önerilmektedir. Bu çalışmada Temmuz 2012 – Temmuz 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Tıbbi Parazitoloji Laboratuvarı'na başvuran 404 hastanın dışkı örnekleri incelendi. Tüm dışkı örneklerine DTBY ile Trikrom Boyama Yöntemi (TBY) uygulandı. Laboratuvar ve saha koşulları gibi farklı koşullarda uygulanabilecek en etkili yoğunlaştırma yöntemlerini saptamak amacıyla, dışkı örneklerine ayrıca Formol Etil Asetat Çöktürme Yöntemi (FEAÇY), Modifiye Formol Etil Asetat Çöktürme Yöntemi (MFEAÇY) olarak iki ayrı çöktürme yöntemi ve Modifiye Çinko Sülfat Yüzdürme Yöntemi (MÇSYY), Doymuş Tuzlu Su Yüzdürme Yöntemi (DTSYY), Şekerli Su Yüzdürme Yöntemi (ŞSYY) ve Tuzlu Şekerli Su Yüzdürme Yöntemi (TŞSYY) olarak dört ayrı yüzdürme yöntemi uygulandı. Bu yöntemlerden en az biri ile 404 olgunun toplam 72'sinde (%17;8) bağırsak protozoonları saptandı. Bu protozoonlar ve hasta sayıları şöyleydi: Blastocystis türleri 61 (%15), Giardia intestinalis 7 (%1,7), Entamoeba coli 2 (%0,5), Dientamoeba fragilis 1 (%0,3) ve Iodamoeba butschlii 1 (%0,3). Protozoon enfeksiyonu tanısı alan 72 olgunun tümü TBY ile saptanırken, DTBY 68 olguda pozitif sonuç verdi. Çöktürme yöntemlerinden FEAÇY 72 protozoonun 66'sında, MFEAÇY ise 70'inde pozitifti. FEAÇY'den daha etkili bulunan, ayrıca daha kısa zamanda ve daha kolay uygulanabilen MFEAÇY'nin dışkı laboratuvarlarında rutin yoğunlaştırma yöntemi olarak kullanılmasının tavsiye edilebileceği düşünüldü. Yüzdürme yöntemlerinden MÇSYY ile 12, DTSYY ile 11, ŞSYY ile 10, TŞSYY ile 11 dışkı örneğinde parazit saptandı. Elde ettiğimiz veriler, MÇSYY'de kullanılan çinkonun daha pahalı olması göz önüne alındığında, bu yöntem uygulanamadığında DTSYY'nin kullanılabileceğini düşündürmüştür. Sonuç olarak çalışmamızda elde ettiğimiz veriler, dışkı örneklerinin parazitolojik incelemesinde DTBY'nin yararlı olduğunu; ancak ideal bir inceleme için her dışkı örneğine bir yoğunlaştırma yöntemi ile kalıcı bir boyanın da uygulanmasının gerektiğini göstermiştir. Yoğunlaştırma yöntemi olarak eğer santrifüj varsa bir çöktürme yöntemi tercih edilmeli; yoksa MÇSYY veya DTSYY uygulanmalıdır. TBY ise özellikle Wheatley modifikasyonu uygulandığında bağırsak protozoonların tanısında ve ayırt edilmesinde son derece başarılı olmuştur. Anahtar Kelimeler : Yoğunlaştırma yöntemleri, çöktürme yöntemleri, yüzdürme yöntemleri, dışkı incelenmesi.
Cryptosporidium spp. türlerinin real time PZR yöntemi ile tanımlanması
Cryptosporidium spp. immun sistemi baskılanmış veya sağlam bireylerde ve çocuklarda öldürücü diyareye neden olabilen zorunlu hücre içi yerleşim gösteren bir protozoondur. Kriptosporidiyozun tanısında genellikle aside dirençli boyama tekniği kullanılmaktadır. Günümüzde geliştirilen moleküler yöntemler sayesinde, epidemiyolojik verilerin elde edilmesine yönelik olarak asemptomatik taşıyıcılarda Cryptosporidium saptanması ve tür düzeyinde tanımlanması mümkün olmuştur. Bu çalışmanın amacı, küçük alt ünite (SSU) rRNA genine dayalı sekanslama ve gerçek zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (real time PZR) sonrası erime eğrisi (melting curve) analizi kullanılarak Adana'daki insanlardaki Cryptosporidium türlerini saptamaktır. Bunun için 2011 Nisan ve 2014 Şubat ayları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji bölümüne başvuran ishalli kişilerden toplam 320 dışkı örneği toplanmıştır. Bu dışkı örnekleri, doğrudan preparat inceleme, yoğunlaştırma, modifiye asit fast boyama, ELİSA (Enzyme Linked Immunoabsorbent Assay), standart PZR ve SSU rRNA genini temel alan uygun primer ve hibridizasyon problardan Fluorescence Resonance Energy Transfer (FRET) kullanılarak real-time PZR yöntemleri ile incelenmiştir. Cryptosporidium spp. saptanan pozitif örneklere real time PZR yöntemi sonrası melting curve analizi uygulayarak tiplendirme yapılmıştır. Çalışma sonucunda, boyama yöntemiyle 22, ELİSA ile 26, standart PZR ile 27 ve real-time PZR ile 31 örnekte Cryptosporidium varlığı saptanmıştır. Tür olarak Cryptosporidium hominis (12), Cryptosporidium parvum (7) Cryptosporidium meleagridis (7) ve Cryptosporidium andersoni (5) türleri tanımlanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Adana'daki enfeksiyonlardan Cryptosporidium hominis'in Cryptosporidium parvum'dan daha yaygın olduğunu ve real time PZR yönteminin Cryptosporidium türlerinin ayrımında ve tanımlanmasında kolay, hızlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermiştir.
Dientamoebiasis tanısında kültür yöntemlerinin yeri ve sğaltımında çeşitli ilaçların etkinlikleri
Dientamoebiasis, Dientamoeba fragilis adlı bagırsak protozoonunun neden oldugu vegenelde gastrointestinal sistemi tutan bir enfeksiyondur. Tanı yöntemi olarak taze dıskıörneklerinden hazırlanan kalıcı boya yöntemleri kullanıldıgında tüm dünyada sık görüldügübildirilmektedir. Bu çalısmada, D. fragilis'in tanısında farklı kültür yöntemlerinin, sagaltımındaise ornidazol ile metronidazolün etkinlikleri karsılastırılmıs, ayrıca enfeksiyonun kliniközellikleri, halk saglıgı açısından önemi ve bulasmada Enterobius vermicularis'in rolüarastırılmıstır. Dıskı örneklerinin nativ-Lugol, formol etil asetat çoklastırma ve trikrom boyamayöntemleri ile incelenmesi sonucunda D. fragilis saptanan 24'ü çocuk, toplam 100 hastaçalısmaya alınmıstır. Hastalar ile görüsme yapılarak yasadıkları ortam ve temizlikalıskanlıkları hakkında bilgi edinilmis, üç ayrı gün alınan anal bant örnegi incelenerekEnterobius vermicularis yumurtaları arastırılmıs ve hastalardaki klinik semptomlarsorgulanmıstır. Hastaların taze dıskı örnekleri Robinson besiyeri, Dobell besiyeri ve Talis'indifazik yumurtalı besiyerine (TDYB) ekilmis, besiyerleri 37oC'de saklanıp 48., 72. ve 96.saatlerde üreme olup olmadıgını saptamak amacıyla kontrol edilmislerdir. Hastalar ikisagaltım grubuna ayrılmıs, bir gruba metronidazol, toplam 5 gün, yetiskinlerde 1,5 gr/gün,çocuklarda ise 20 mg/kg/gün üç esit dozda verilirken, diger gruba ornidazol, eriskinlerde 2 gr,çocuklarda ise 30 mg/kg tek doz seklinde uygulanmıstır. Sagaltımın tamamlanmasındansonraki 7. ve 14. günlerde yapılan parazitolojik incelemelerde sagaltımın etkinligidegerlendirilmistir. Dıskı örneklerinde D. fragilis saptanan hastalara aynı dozda ikinci bir kürverilmis, yine sagaltım sonrası 7. ve 14. günlerde parazitolojik incelemeler yapılmıstır. Bir kezdaha D. fragilis'e rastlanması durumunda sagaltım basarısız kabul edilip hastalara digersagaltım protokolü uygulanmıstır. Dientamoebiasis tanısında Robinson, TDYB ve Dobellbesiyerlerinin tek baslarına etkinlikleri sırasıyla % 87,0, % 84,1 ve % 76,0 olarak bulunmus,istatistiksel analizde besiyerleri arasında anlamlı düzeyde fark bulunmamıstır (p=0,3).Bununla birlikte, sagaltımda ornidazol ile metronidazolün etkinlikleri ise sırasıyla % 94,1 ve %71,4 olarak bulunmus, iki ilaç arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmustur (p =0,015). Olguların çogunlukla düsük-orta sosyoekonomik düzeyde oldugu, en sık karında gazve siskinlik, halsizlik, karın agrısı ve istahsızlık yakınmaları görüldügü, % 32,5'inde (27/83)aynı anda E. vermicularis enfeksiyonu bulundugu belirlenmistir. Dientamoebiasis tanısındayaygın olarak kullanılan Robinson besiyeri yanında, hazırlanması daha kolay ve ucuz olanTDYB'nin de kullanılabilecegi, sagaltımda tek doz ornidazolün yeterli oldugu tespit edilmistir.Ayrıca, dientamoebiasisin insanlara geçisinde E. vermicularis'in rol oynayabilecegi,enfeksiyondan korunmada halkın hijyen konusunda bilinçlendirilmesi gerektigidüsünülmüstür.Anahtar Sözcükler: Dientamoeba fragilis, tanı, kültür, sagaltım, ornidazol