Ankara Yıldırım Beyazıt University
Anabilim Dalı

Tıbbi Genetik Anabilim Dalı

Ankara Yıldırım Beyazıt University

124

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karakterize edilemeyen kalıtsal kemik iliği yetmezliklerinde genetik nedenlerin araştırılması

Kalıtsal Kemik İliği Yetmezliği Sendromları hematopoez sürecinde tek bir hücre serisinde azlık şeklinde ortaya çıkabildiği gibi ikili ya da üçlü seride yetmezlik şeklinde de ortaya çıkabilen heterojen bir hastalık grubudur. Klasik örneklerini Fanconi Anemisi, Diskeratozis Konjenita, Shwachman Diamond Sendromu gibi hastalıklar oluştururken, bilinen kemik iliği yetmezlikleri ile uyumlu olmayıp, bir ya da daha fazla hücre hattındaki kemik iliği yetmezliğine diğer sistemik bulguların eşlik ettiği heterojen hastalık grubu "Karakterize Edilemeyen Kemik İliği Yetmezlikleri" olarak tanımlanmaktadır. Bu tez çalışmasında, Türkiye genelinden karakterize edilemeyen kemik iliği yetmezliği ön tanısı ile gönderilen 17 indeks vaka öncelikle genom boyu kopya sayısı değişiklikleri açısından değerlendirilmiş ardından tüm ekzom dizileme yöntemi kullanılarak incelenmiştir. 7 hastada daha önce kemik iliği yetmezliği ile ilişkilendirilen telomer boy sürdürülmesinde, amino asit metabolizmasında, ribozom maturasyonunda, vitamin metabolizmasında ve diğer hücresel süreçlerde görevli genlerde nedensel varyantlar saptanırken 1 hastada klinik önemi bilinmeyen kopya sayısı değişikliği gözlenmiştir. Bunlara ek olarak, kemik iliği yetmezliği, gelişme geriliği ve dismorfik bulgulara sahip bir birey ile etkilenmiş kardeşinin de yer aldığı çekirdek ailesinde homozigotluk haritalaması yapılarak p53 ilişkili apoptoz yolaklarında görevli ve şu ana kadar kalıtsal kemik iliği yetmezliği fenotipi ile ilişkilendirilmemiş olan güçlü bir aday gene ulaşılmıştır. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile karakterize edilemeyen kemik iliği yetmezlikleri başlığı altında genetik ve fenotipik açıdan oldukça heterojen bir grup hasta ile karşı karşıya kalındığı, harman fenotipler ve germline mutasyona eklenen somatik değişikliklerin yüksek fenotip çeşitliliği gösteren bu grupta ayırıcı tanıyı zorlaştırdığı ortaya konmuştur.

Dizi analiziEkzom dizilemeGenetik+4
Hasibe Nesligül Gönen
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ailesel multiple skleroz hastalarında genetik etiyolojinin araştırılması

Amaç: Multiple skleroz (MS), santral sinir sisteminin (SSS) nöroinflamatuvar, nörodejeneratif kronik bir hastalığı olup en çok genç erişkinleri etkilemektedir. MS, çevresel etkenler ile etkileşim sonucunda genetik olarak yatkın bireylerde ortaya çıkmaktadır. MS ile ilişkisi gösterilen yaygın varyasyonlar, kümülatif olarak MS kalıtımsallığının yaklaşık yarısını açıklayabilmektedir. Düşük frekanslı varyasyonların MS riskini arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmada, MS patogenezinde rol oynayan gen ve yolakların ortaya çıkarılması hedeflenmektedir. Bu amaçla en az bir tanesi çocukluk çağı başlangıçlı olmak üzere 2 ya da daha fazla MS olgusu olan ailelerde tüm ekzom dizileme (WES) yöntemi ile hastalardaki MS etyopatogenezi ile ilişkili olduğu bilinen yolaklarda görev alan genlerdeki nadir varyasyonlar irdelenmiştir. Her ailede belirlenen nadir ortak varyasyonlar ile yolak analizleri yapılarak hastalık ile ilişkili olabilecek olası yolaklar tespit edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya MS tanısı ile takip edilen Çocukluk çağı başlangıçlı multiple skleroz (POMS) hastalarından birinci, ikinci veya üçüncü derece akrabalarında MS tanısı olan 5 olgu ve MS tanılı en yakın akrabası dahil edildi. Bu hastalardan alınan periferik kandan genomik DNA elde edildi. DNA örneklerinden tüm ekzom dizileme yapıldı. Dizi biyoinformatik programlarla analize uygun hale getirildi ve analizler yapıldı. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda 5 ailede bireyler arasında ortak olan ve MS ile ilişkisi olduğu düşünülen 53 farklı varyasyon saptandı. Bu varyasyonlardan genotip fenotip korelasyonu kurulanlar tartışıldı. Sonuç: WES analizi, multifaktöriyel ve poligenik bir hastalık olan MS'in tek başına yeterli bir değerlendirme yöntemi olmasa da MS ayırıcı tanısına giren nadir kalıtsal hastalıkları dışlamak ve MS ile ilişkili aday genleri belirlemek için önemli olduğu ortaya konulmuştur.

Gizem Nur İzgi
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gençlikte başlayan erişkin tip diyabet (MODY) ile ilişkilendirilmiş genlerde mutasyon saptanmayan hastalar ve ailelerinde tüm ekzom dizileme yöntemiyle yeni genetik değişikliklerin araştırılması

Amaç: Gençlerde erişkin başlangıçlı diyabet (MODY), monogenik diyabetin en yaygın tipidir. MODY, genetik olarak heterojen bir hastalıktır. Şu ana kadar 14 farklı gen ile ilişkilendirilmiş 14 farklı alt tipi tanımlanmıştır. Günümüzde moleküler tanısının konulabilmesi için son yıllarda artan şekilde yeni nesil dizileme teknolojileri kullanılmaktadır. İlk basamakta bilinen genlere yönelik hedeflenmiş paneller uygulanmakta fakat hastaların yaklaşık %20-30'unda genetik etiyoloji açıklanamamaktadır (MODY-X). Bu çalışmada, MODY-X hasta grubunda Diabetes Mellitus (DM) patogenezinde rol oynayan ilave gen ve yolakların ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 2020-2023 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik Anabilim Dalı'na MODY ön tanısıyla başvuran, bu nedenle takip edilen, en az 3 kuşak akrabasında DM tanısı bulunan ve MODY etiyolojisine yönelik yapılan hedeflenmiş panellerle genetik tanısı konulamamış olan 5 hasta ve onların etkilenmiş 1.derece bir yakınına (5 aile, n=10) periferik kandan tüm ekzom dizileme yöntemi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan 2 farklı ailede GIGYF1 geninde 2 adet novel varyant ve 2 farklı aileden 3 bireyde SLC30A8 geninde 1 adet novel varyant saptanmıştır. Ayrıca hastalarda daha önce monogenik diyabet etiyolojisinde aday gen olarak bahsedilen GCKR, SLC30A8, MAPK8IP1, ITPR3, ONECUT1 genleri ve daha önce diyabetik hastalarda gösterilmemiş olan RFX7, RAP1GAP, EXOC7 genlerinde anlamlı olabileceği düşünülen varyantlar saptanmıştır. Sonuç: Genomda kodlayan bölgeleri hedefleyen tüm ekzom dizileme yöntemi, hedeflenmiş panellerin tanı koymakta yetersiz kaldığı MODY-X hasta grubunda özellikle genetik araştırmayı derinleştirmek, hastalığa sebep olabilecek yeni genler ve varyantları belirlemek, hastalığın moleküler patogenezini daha iyi anlamak adına önemli bir katkı sunmaktadır. Daha önce DM ile ikişkilendirilmiş genlerin yanında bu çalışma ile ilk defa tespit edilmiş aday genlerin de MODY kliniğinde etkili olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, MODY, MODY-X, Tüm ekzom dizileme

Diabetes mellitusGenetikMoleküler tanı
Betül Kesriklioğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Shwachman-diamond sendromuna neden olan genetik etyolojinin belirlenmesi

Shwachman-Diamond sendromu (SDS, OMIM #260400) ekzokrin pankreas disfonksiyonu, iskelet bulguları, kemik iliği yetmezliği, miyelodisplastik sendrom ve lösemi (özellikle akut miyeloid lösemi) için artmış risk ile karakterize otozomal resesif bir hastalıktır. Ribozomopatiler içerisinde kalıtsal kemik iliği yetmezlikleri altında sınıflandırılan klinik olarak heterojen ve tanısı zor olan bu sendrom için son yıllarda yeni genlerde mutasyonlar bildirilerek hastalığın genetik heterojenliği de ortaya konmuştur. Bu çalışmada Türkiye genelinden SDS ön tanısı ile gönderilen hastaların fenotipik ve genotipik bulguları incelenmiştir. Ayrıca SDS fenotipi gösteren fakat bilinen genlerde herhangi bir mutasyon saptanmayan 8 bireye tüm ekzom dizileme (WES) analizi yapılarak etiyolojiye yönelik yeni genlerin bulunması hedeflenmiştir. Yapılan WES analizi sonucunda bir hastada TBXAS1 geninde patojen olduğu in silico olarak belirlenen bir varyant saptanmıştır ve asıl tanının Ghosal hematodiyafizyel sendrom olduğu belirlenmiştir. SDS fenotipinde görülen hemen hemen tüm bulgulara sahip bir hastada ise homozigotluk haritalamasının da yapılmasıyla güçlü bir aday gene ulaşılmıştır. Bu gen mikrotübül ilişkili protein ailesine ait bir protein kodlamakta olup günümüzde insanlarda herhangi bir fenotip ile ilişkilendirilmemiştir. Yine SDS fenotipi ile uyumlu bir hastada ekzositozda görevli olduğu bilinen bir gende nadir nonsense bir değişiklik saptanarak olası başka bir aday gene ulaşılmıştır. Kalan 5 hastada ise homozigot ve bileşik heterozigot filtrelemeler ile saptanan varyantlardan herhangi bir aday gene ulaşılamamıştır. Heterozigot varyant filtrelemesi ise devam etmektedir. Sonuç olarak çalışma hedefi olan yeni genlerin bulunmasına yönelik ilk basamak gerçekleştirilerek güçlü aday genler belirlenmiştir. Bu genlere yönelik fonksiyonel çalışmaların yapılması etiyolojinin aydınlatılmasına önemli katkı sağlayacaktır.

EtyolojiGenetikShwachman-Diamond sendromu
Sümeyra Oğuz
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olgularda genotip-fenotip ilişkisinin araştırılması

Amaç: İnfertilite, herhangi bir korunma yöntemi kullanılmadan 1 yıl içinde gebe kalınamaması durumu olarak tanımlanmaktadır. Popülasyonun yaklaşık %10-15'ini etkilemekle birlikte %35-50'si, kısmen veya tamamen erkek faktöründen kaynaklanmaktadır. Ejakülatta spermin hiç bulunmaması durumu olan azospermi, erkek infertilite vakalarının %10-20'sini oluşturur ve genel erkek popülasyonun %2'sini etkilemektedir. Genetik nedenli azospermi öncelikle kromozomal anomaliler, monogenik bozukluklar, multifaktöriyel hastalıklar ve epigenetik faktörler gibi bir dizi genetik bozukluktan kaynaklanabilir. Çalışmamızda, Türk toplumunda AZF mikrodelesyonu saptanan olguların delesyon tipi ile klinik bilgileri arasındaki ilişkinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Azospermi tanısı ile Ocak 2009 ve Mart 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji AD. ve Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık (İnfertilite) Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne başvuran olgularda karyotip analizi normal ve AZF mikrodelesyonu saptanan olguların, hormon profili, demografik özellikleri ve TESE sonuçlarını içeren dosyaları incelenerek retrospektif olarak veriler toplanarak analiz edilmiştir. Bulgular: 46,XY karyotipine sahip 42 olgunun yapılan AZF mikrodelesyon testleri sonucunda 3 olguda AZFa, 2 olguda AZFb, 31 olguda AZFc, 4 olguda AZFb+AZFc ve 2 olguda AZFa+AZFb+AZFc mikrodelesyonu saptanmıştır. Uygulanan mikro-TESE sonucunda AZFc mikrodelesyonuna sahip 16 olguda sperm elde edilmiştir. Sperm elde edilen 2 olguda gebelik sağlanmıştır. Delesyon tipi ile yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, hormon profili ve testis hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda, AZF mikrodelesyonu bulunan toplam 42 olguda mikro-TESE sonuçlarını, hormonal ve demografik verilerini bütünüyle değerlendirmiş olan Türk toplumundaki en fazla olgu sayısına ulaşılmıştır. Aynı zamanda, genotip-fenotip korelasyonu literatür ile uyumlu bulunmuş olup; özellikle AZFc delesyonu saptanan olguların gebelik elde etme şanslarının bulunduğu gösterilmiştir.

FenotipGenotipKısırlık+3
Elif Uzay
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda (DEHB), yavaş bilişsel tempo (YBT) semptomlarının dopaminerjik yolak ile ilişkisinin genetik açıdan incelenmesi

Amaç: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), yüksek kalıtsallık gösteren, multifaktöriyel, poligenik bir hastalıktır. Şimdiye kadar DEHB tanısıyla ilişkilendirilmiş varyantlar patogenezin çok küçük bir kısmını açıklayabilmektedir. Buna da en büyük sebep olarak DEHB olgularındaki fenotipik heterojenite gösterilmektedir. DEHB heterojenitesini azaltmaya yönelik çalışmalar yavaş bilişsel tempo (YBT) kavramını araştırmaya dair ilgiyi arttırmıştır. Bu çalışmadaki amacımız DEHB hastalarında saptanan genetik varyantların biyobelirteç olarak temsil gücünü arttırmak için, DEHB klinik heterojenitesini azaltmak ve bu varyantların YBT tanısı ile olan ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 26 YBT tanılı olgu, 69 YBT-DEHB tanılı olgunun verileri 147 DEHB tanılı olgu ve 92 sağlıklı kontrolün verileriyle karşılaştırıldı. YBT tanısı alan olgularda, DEHB tanısı alan olgularda ve sağlıklı kontrollerde DAT1 (3'UTR bölgesinde 40 bç tekrar bölgesi), DRD4 geni (ekzon 3' te meydana gelen 48 bç tekrar bölgesi) VNTR bölgeleri incelendi. Bunun yanı sıra, BDNF (rs6265), SNAP-25 (rs3746544-rs1051312) ve SYN3 (rs133945-rs133946) polimorfizmleri ise RFLP yöntemi ile değerlendirildi. Bulgular: DAT1, DRD4 ve BDNF genlerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (p<0,05), SNAP-25 ve SYN3 genlerinde anlamlı düzeyde farklılık bulunmamıştır (p>0,05). DAT1 geni için 10R/10R genotipi, DRD4 geni için 7R alleli ve BDNF geni için A alleli en yüksek oranda YBT olgularında saptanmıştır. Sonuç: YBT semptomları olan olguların DEHB tedavisinde kullanılan metilfenidat tedavisine yanıtsız olduğu önceki çalışmalarda belirtilmiştir. DEHB ile ilişkili farmokogenetik çalışmalarda azalmış metilfenidat yanıtıyla ilişkili genetik belirteçler DAT1 geni için 10R/10R genotipi, DRD4 geni için 7R alleli ve BDNF geni için A allelidir. Çalışmamızda metilfenidata yanıtsızlıkla ilişkili bulunan allellerin tümü YBT olgularında hem sağlıklı kontrollerden hem de DEHB olgularından yüksek saptanmıştır. Çalışmamızın sonuçları sonraki yapılacak DEHB aday gen çalışmaları ve farmakogenetik çalışmalarında, DEHB ile birlikte YBT semptomlarının da araştırılması gerekliliğini göstermektedir. YBT tanı grubuna yönelik yapılmış ilk aday gen çalışması olup bulguların farmakogenetik çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuMoleküler genetikNöropsikiyatri+2
Hilmi Bolat
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mental retardasyon ve/veya multipl konjenital anomali'li olguların yeni nesil dizileme tekniği ile genetik etiyolojisinin araştırılması

Mental ratardasyon (MR) zekayı etkileyen tüm yeteneklerin kaybı ve ilerlememesi sonucu oluşan, genel zihinsel fonksiyonların ortalamanın anlamlı derecede altında olması şeklinde tanımlanmaktadır. Günümüzde MR yerine zihinsel yetersizlik (intellectual disability, ID) terimi kullanılmaya başlanmıştır. ID yaklaşık olarak popülasyonun %1-3'ünü etkilemektedir. ID kadınlara göre erkeklerde daha sık görülmektedir. ID izole olabileceği gibi multipl konjenital anomaliler de (MCA) eşlik edebilir. Bu çalışmada genetik bir sebepten olduğu tahmin edilen tanısı konulamamış ID ve/veya multipl konjenital anomalisi olan 8 olgu tüm ekzom dizileme tekniği ile araştırılmıştır. Çalışmada 3 tanesi X'e bağlı kalıtım paterni, 1 tanesi otozomal resesif kalıtım paterni gösteren toplamda 4 olguda (%50) tanı konulmuştur. Olgularda bulunan mutasyonlar IQSEC2 (p.Val900Ile), PLAG2G6 (p.Leu542Phe), AGTR2 (p.Tyr189X), FRMPD4 (p.Asp1033Asn) genlerinde bulunmuştur. Tanı konulan olgularda saptanan mutasyonların hepsi ilk defa çalışmamızda saptanmıştır. Ayrıca rastlantısal olarak 2 olgu ve ebeveynlerinde ACMG (American College of Medical Genetics) tarafından bildirilmesi önerilen genlerden 2 tanesinde (PMS2 ve MSH2) mutasyon saptanmıştır. Bu mutasyonlar da ilk defa çalışmamızda saptanmıştır. Bu çalışma, ülkemizde tanısı konulamamış ID ve/veya multipl konjenital anomalisi olan olguların yeni nesil dizileme ile etiyolojilerini aydınlatmaya yönelik yapılmış ilk çalışmadır. Olgulardaki genetik etiyolojisinin aydınlatılması, gelişebilecek komplikasyonların önlenebilmesine ve etkilenen ailelere daha etkili genetik danışma verilmesine katkı sağlayacaktır.

EtyolojiGenetikMalformasyonlar+3
Hasan Taşlıdere
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemoglobin A2 değerini düşüren delta globin gen değişikliklerinin araştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Bir hemoglobinopati hastalığı olan beta talasemi, hemoglobinin beta globin sentez defekti sonucu oluşur. Beta talasemi taşıyıcılığı tanısı koymada yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) sonucu ortaya çıkan HbA2 değerinin önemi büyüktür. Beta talasemi taşıyıcılığında HbA 2 seviyesinin artmış olması beklenmektedir. Ancak bazı durumlarda HbA2 değeri artış göstermemektedir. HbA2 değerini düşüren nedenler arasında en az araştırılmış olanı delta globin gen değişikleridir. Delta globin gen değişiklikleri klinik olarak bulgu vermese de beta talasemi taşıyıcılığının tanınmasında yanlış tanıya sebep olabilmektedir. Çünkü HbA2 değeri, delta globin azalmasına bağlı olarak normal ya da normalin altında olabilmektedir. Bu sebeple talasemi taşıyıcılığının sık görüldüğü bölgelerde talasemi önleme programları için delta globin gen değişikliklerinin ortaya konması önemlidir. Bu çalışmada beta talaseminin sık görüldüğü ülkemizde dizi analizi ile HBD geni varyasyonlarını ortaya koyarak, delta globin gen varyasyon sıklığını ve bu varyasyonların tiplerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı'na alfa veya beta talasemi mutasyon analizi için başvurmuş toplam 50 olgu alınmıştır. HbA2 değeri elektroforezde %2 ve altında, mikrositoz ve hipokromisi olan 40 olgu ve HbA2 fraksiyonunda ek pik saptanan 10 olgu bulunmaktadır. Bu olgularda Sanger dizi analizi yöntemiyle HBD geni değişiklikleri araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada 8 olguda toplam 7 farklı varyasyon tespit edilmiştir. Saptanan 7 varyasyonun 5'i daha önce tanımlanmıştır. İki varyasyon (c.350 G>C ve c.-172 A>T) ise ilk defa bu çalışmada saptanmıştır. Saptanan değişiklikler; 1 olguda tanımlı c.-115 A>G mutasyonu,1 olguda tanımlı c.14 C>T mutasyonu ve 2 farklı benign varyasyon (c.294 C>T, c.316-174_316-173delAT),1 olguda varyant hemoglobin oluşturan ve ilk defa bu çalışmada tanımlanan c.350 G>C varyasyonu ve 5 olguda bir tanesi bu çalışmada tanımlanan 2 farklı varyasyondur (c.315+429 T>C, c.-172 A>T). Sonuç: Yeni bulunan 2 varyasyondan biri yeni hemoglobin varyantı HbA2-Bornova olarak dünya literatürüne kazandırılmış, diğeri ise The American College of Medical Genetics and Genomics (ACMG) kriterlerine göre benign olarak değerlendirilmiştir. Varyasyon saptanan olguların laboratuvar bulguları değerlendirilerek fenotip-genotip korelasyonuna katkı sağlanmıştır. Türkiye popülasyonundaki HBD geni varyasyon dağılımı,bilindiği kadarıyla, ilk kez değerlendirilmiştir.

Genetik varyasyonGenlerGlobin+3
Ayşe Nur Kavasoğlu
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer immün yetmezliğe sahip hastaların klinik, immünolojik ve moleküler genetik değerlendirilmesi ve yeni tanımlanan varyantlar

Amaç: Primer İmmün Yetmezlik Hastalığı (PİYH), bağışıklık sisteminde görev alan unsurların, doğumsal ya da primer gelişim ve olgunlaşma basamaklarını ilgilendiren bozukluklar nedeniyle meydana gelen, otoimmünite, immündisregülasyon ve kronik ve/veya yineleyen enfeksiyonlarla sonuçlanan bir hastalık grubudur. Moleküler tanının zorluğu ve fenotipik sınıflandırmadaki değişiklikler nedeniyle özellikle farklı popülasyonlara ait genomik veri bugüne değin sınırlı kalmıştır. Bu çalışmada merkezimizce incelenen tüm hastaların fenotipik özellikleri ve genotipik altyapıları birlikte değerlendirilerek, Türk toplumunda görülen değişimlere dair fikir edinmek, insidental verilere ulaşmak, genotip-fenotip korelasyonuna dair içgörümüzü geliştirmek ve daha önce tanımlanmamış varyantları inceleyerek klinik veri ile korrelasyonlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, 2017 ile 2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Bölümü'ne immün yetmezlik ön tanısı ve/veya ilintili şikayetleriyle başvurmuş ve ön değerlendirmeden geçirdikten sonra, DNA izole edilmiş, ve immün yetmezliklerin tanı ve takibinde yeri olduğu gösterilmiş 64 adet geni içeren bir panel, NGS (Next Generation Sequencing – Yeni Nesil Dizileme) yöntemi ile genetik açıdan analiz edilmiş, ve nihayetinde hastaların fenotipik ve genotipik verileri değerlendirilmiştir. Buna ek olarak ebeveyn çalışmaları için belirlenen bölgelere Sanger dizi analizi çalışılmış ve analiz edilmiştir. Bulgular: Bazı hastalarda birden çok gen değişimi raporlandığından, 224 hastada olası benign, önemi bilinmeyen varyant, olası patojenik ve patojenik sınıflarına dâhil olan toplam 354 varyant raporlandı. En sık raporlanan gen DOCK8 idi (36 hasta, 10,2%), bunu LRBA (25 hasta, 7.2%), ATM (24 hasta, 6.9%), TNFRSF13B (20 hasta, 5.8%) ve PRF1 (17 hasta, 4.9%) izlendi. IV Sonuç: Çalışmamızda, immün sistem bozuklukları ile ilişkili genlerdeki değişimlerin kapsamlı bir değerlendirmesi yapılmış, patojenitesi bugüne değin netleşmemiş veya literatürde daha önce hiç bildirilmemiş varyantlar tartışılarak yeni genotip fenotip ilişkilendirmeleri yapılmıştır. Elde edilen veriler, literatüre sağlayacağı katkının yanında bu alanda gelecekte planlanacak araştırmalar ve hastalara yaklaşm için yol gösterici olabilir.

FenotipGenetikGenetik varyasyon+3
Ahmet Burak Arslan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

CNTNAP2 ve SETBP1 varyantlarının gelişimsel dil bozukluğuna olası etkisinin araştırılması

Amaç: Gelişimsel dil bozukluğu (GDB), çocukların iletişim kurmalarını zorlaştıran en yaygın gelişimsel engellilik olup, normal dil gelişimindeki bozulmanın, işitme kaybı, nörolojik/psikiyatrik hastalıklar ve çevresel uyaranlardan yoksunluk ile açıklanamaması ile karakterizedir. GDB patogenezinde çevrenin yanı sıra, güçlü genetik faktörlerin de etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada SETBP1 ve CNTNAP2 genlerindeki dizi varyasyonları ve suçlanan çevresel değişkenlerin GDB etiyolojisindeki rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Eylül 2022-Mart 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (NEUTFH) Çocuk Ruh Sağlığı polikliniklerine başvuran, DSM-V ölçütlerine göre dil bozukluğu tanısı konulan, gelişim düzeyleri AGTE ile değerlendirilmiş olan, 2 - 7 yaş arasındaki otuz çocuk, etiyolojiden sorumlu olabilecek aday genler ve çevresel etmenler açısından incelenmiştir. NEUTFH Tıbbi Genetik polikliniklerine başvuran, vaka grubundakiler ile yaş ve cinsiyet bakımından benzer, altta yatan bir hastalığı olmayan otuz sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki grubun periferik kanından izole edilen DNA örneklerinde SETBP1 ve CNTNAP2 genleri yeni nesil dizileme yöntemi ile analiz edilmiştir. Saptanan varyantların klinik önemini değerlendirilmiş ve gerekli vakalarda varyant doğrulama ve segregasyon analizleri Sanger dizileme ile yapılmıştır. Elde edilen veriler uygun istatiksel yöntemlerle karşılaştırılmıştır. Bulgular: En sık varyant türü, CNTNAP2 geninde intronik (%75), SETBP1 geninde missense varyantlar (%60) olmuştur. 29 SNV vaka ve kontrol gruplarında ortak izlenirken üç SNV (rs186624619, rs17170742, rs373599564) ve iki önemi bilinmeyen (CNTNAP2: c.973C>G:p.P325A ve CNTNAP2: c.2236G>A:p.D746N) varyant yalnızca vaka grubunda izlenmiştir. Nadir varyantlardan biri novel olup, her ikisinin in siliko analizleri çelişkili sonuçlar vermiştir.Yapılan segregasyon çalışmasında etkilenmemiş ebeveynden paternal kalıtıldıkları gösterilmiştir. Polimorfizmlerin vaka ve kontrol gruplarındaki sıklıkları kıyaslanmıştır. SETBP1 rs11082414 (G/C) varyantı için homozigot CC genotip sıklığı hastalarda kontrollere kıyasla anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0,024). Nongenetik faktörler incelendiğinde ise vaka grubunda ortalama doğum kilosu daha yüksek (p=0,043), ortalama laktasyon süresi daha düşük (p=0,044) bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda aile öyküsü, erkek cinsiyet, 15 aydan az laktasyon süresi ve SETBP1 rs11082414-CC varyantının GDB için risk faktörü olabileceği sonucuna varılmıştır. Risk faktörlerini belirlemek, yüksek riskli aileler için önleyici ve tedavi stratejileri oluşturmaya yardımcı olabilir.

Anlatım diliDil bozukluklarıDizi analizi+5
Betül Turan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ektodermal gelişim bozukluğu olgularında genotip ve fenotip özelliklerinin incelenmesi

Ektodermal yapıların oluşumu ve farklılaşması sırasında meydana gelen bozukluklar, çeşitli klinik tablolar ile ilişkilendirilmektedir. Ektoderm kökenli iki veya daha fazla dokuda anormal gelişim bulguları görülen ektodermal displazilerin, 150'den fazla alt türü tanımlanmıştır. Diş, kıl folikülü ve ter bezlerinin tutulumu ile seyreden hipohidrotik ektodermal displazi (HED), bu grup içerisinde en sık bildirilen hastalıktır. Tek bir ektodermal yapının etkilendiği, sendromik olmayan klinik formlar da sıklıkla saptanmaktadır. Embriyonik gelişim sırasında epitel ve mezenşim tabakaları arasındaki sinyal iletimini düzenleyen proteinleri kodlayan genlere ait patojenik değişikliklerin, ektodermal gelişim bozukluklarına neden olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda 12'si HED, 13'ü izole ektodermal gelişim anomalisi tanılı toplamda 25 olguda, yeni nesil dizileme yöntemi kullanılarak DNA varyantlarının araştırılması amaçlanmıştır. HED olgularında, bu hastalığa yol açtığı bilinen EDA, EDAR, EDARADD, EDA2R, NEMO, TRAF6 ve WNT10A genleri incelenirken, diğer olgularda ekzom dizileme yöntemi tercih edilmiştir. Saptanan varyantlara ait özellikler ile olguların klinik bulguları karşılıklı olarak değerlendirilerek genotip-fenotip korelasyonu analizleri yapılmıştır. Olguların %76'sında ektodermal yapıların gelişimi ile ilişkilendirilen genlerde, klinik açıdan anlamlı DNA dizi değişiklikleri tespit edilmiştir. Bulunan varyantların yaklaşık %35'i novel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda, ektodermal gelişim bozukluklarında görülen fenotipik bulguların altında yatan genotipik özellikler ile ilgili önemli veriler elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Ektodermal displazi, yeni nesil dizileme, varyant analizi

Mert Coşkun
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikroarray testi için yönlendirilen olguların analiz sonuçları ve klinik özelliklerinin literatür eşliğinde tartışılması

Bilişsel gerilik ve/veya konjenital anomaliler, toplumda nadir görülmelerine rağmen geniş etiyolojik spektruma sahip bir hastalık grubunu oluşturmaktadır. Yapısal kromozom anomalileri, öğrenme güçlüğü, dismorfik yüz bulguları, çeşitli konjenital anomaliler ve büyüme-gelişme geriliği gibi klinik bulgulara yol açan önemli nedenler arasında yer alır. Bu anomalilerin ancak 5 Mb'dan büyük olanları konvansiyonel sitogenetik yöntemlerle tespit edilebilmektedir. Mikroarray tetkiki, intersitisyel bölgelerde bulunan küçük delesyon ve duplikasyonların saptanmasına olanak sağlamaktadır. Günümüzde array tabanlı yöntemler (array CGH, SNP array vb.) kullanılarak bu hasta grubunun %15-20'sine tanı verilebilmektedir. Bu çalışmada, retrospektif olarak tek merkeze mikroarray testi için yönlendirilen toplamda 51 olgunun analiz sonuçları ve klinik özellikleri literatür eşliğinde incelendi. Veriler, Illumina Infinium Global Screening Array platformu kullanılarak elde edildi. Analiz sonuçlarına göre, hastaların önemli bir kısmında "patojenik" ve "olasılıkla patojenik" kopya sayısı değişikliği tespit edildi. Bu değişikliklerin bazıları literatürde daha önce bildirilmiş olup, klinik bulgularla uyumlu genetik değişiklikler olarak değerlendirildi. Bununla birlikte, bazı yeni ve literatürde yer almayan kopya sayısı değişiklikleri de saptandı ve bu sayede literatüre katkıda bulunuldu. Elde edilen bulgular, SNP array testinin genetik hastalıkların tanısında ve yönetiminde önemli bir araç olduğunu bir kez daha göstermiştir. Çalışmamızda, her hastanın kırık noktalarının neredeyse eşsiz olması nedeniyle, değişime uğrayan bölgenin içerdiği genlerin haployetmezlik/triplosensitivite açısından değerlendirilmesinin ve bunun için de ClinGen gibi gen/genomik bölge kürasyonu yapan çalışma gruplarının yaygınlaştırılmasının önemi ortaya konmuştur. Ayrıca mikroarray tetkiki analizi sırasında, kopya sayısı değişikliklerinin özelliklerinin (gen sayısı ve içeriği, literatür verileri ve aile dağılımı vb.) kanıta dayalı şekilde skorlanmasının gerekliliği vurgulandı. Sonuç olarak, SNP array sonuçlarının klinik özelliklerle ilişkilendirilmesi, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve hastalara doğru genetik danışmanlık verilmesine olanak tanımaktadır. Gelecekte, kopya sayısı değişikliklerinin klinik önemini aydınlatmak amacıyla daha geniş çapta kohort ve vaka kontrol çalışmaları ile kopya sayısı değişikliklerinin kürasyonuyla ilgilenen küresel çalışma gruplarının artmasıyla SNP array testinin klinik yararlarını daha net bir şekilde ortaya koyacağı inancındayız. Anahtar Kelimeler: Kopya sayısı değişikliği, mikroarray analizi, SNP array, bilişsel gerilik

Duygu Gamze Aracı
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türkiye'de ulusal yenidoğan tarama programında bulunan fenilketonüri, konjenital hipotiroidi, biyotinidaz eksikliği ve kistik fibrozis taşıyıcılık oranlarının yeni nesil dizileme ile değerlendirilmesi

Bu çalışma, Türkiye'de ulusal yenidoğan tarama programında yer alan hastalıklardan fenilketonüri (PKU), konjenital hipotiroidi (KH), biyotinidaz eksikliği (BE) ve kistik fibrozis (KF) için taşıyıcılık oranlarını ve genetik varyant çeşitliliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya, bu hastalıklar dışında herhangi bir ön tanı ile Tıbbi Genetik Polikliniği'ne başvuran 1966 birey dahil edilmiştir. Yeni nesil dizileme (YND) teknolojisi ile elde edilen klinik ekzom verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, PKU için %7,07, KH için %8,24, BE için %8,49 ve KF için %6,25 oranında taşıyıcılık saptanmış; toplam taşıyıcılık oranı %27,26 olarak belirlenmiştir. Elde edilen taşıyıcılık oranlarına dayanarak Hardy-Weinberg denklemi ile hesaplanan tahmini insidanslar, literatürde bildirilen epidemiyolojik verilerle birlikte değerlendirilmiştir. Her bir hastalık için en sık rastlanan varyantlar belirlenmiş ve bunlar hem ulusal hem de uluslararası literatürle karşılaştırılmıştır. Elde edilen veriler, Türkiye'de toplumun genetik taşıyıcılık profiline dair önemli bilgiler sunmakta; prekonsepsiyonel tarama, eş taraması ve prenatal tanı gibi koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi açısından bilimsel dayanak oluşturmakta ve söz konusu hastalıkların ülkemizdeki insidans ve taşıyıcılık oranlarının, dünya geneline göre daha yüksek oranlarda olduğunu desteklemektedir. Bu çalışma, mevcut yenidoğan tarama stratejilerinin genetik verilerle desteklenmesinin gerekliliğini vurgulamakta ve gelecekte uygulanacak genom temelli halk sağlığı politikaları için yol gösterici nitelik taşımaktadır.

Salih Burak Erarslan
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdiopatik habituel abortus öyküsü olan kadınlarda LncRNA GAS5 polimorfizmi ve ekspresyon farkının değerlendirilmesi

Başlık: İdiopatik habituel abortus öyküsü olan kadınlarda lncRNA GAS5 polimorfizmi ve ekspresyon farkının değerlendirilmesi Amaç: Gebeliğin 20. haftasından önce ve 500 g altında olan fetusun tamamının veya bir kısmının uterus dışına atılması abortus, bu olayın iki veya daha fazla gerçeklemesi habituel abortus olarak tanımlanır. Tekrarlayan gebelik kayıplarında (TGK) kromozomal anomaliler, otoimmün hastalıklar, endokrin hastalıklar, rahim yapısal anomalileri gibi faktörler rol oynamakla birlikte yaklaşık %50'si idiopatiktir. Yapılan çalışmalarda bazı genetik faktörlerdeki (lncRNA GAS5 gibi) değişiklikler gebelik kayıpları ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda GAS5 geni rs55829688, rs6790, rs2067079 ve rs145204276 polimorfizmleri ile GAS5 ekspresyon seviyelerinin habituel abortus gelişimi üzerindeki etkisinin araştırılması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda TGK olgularında GAS5 gen polimorfizmlerinin ve ekspresyon seviyelerinin gebelik kaybı riski ile ilişkisini araştırmak için 75 hasta ve 75 kontrol grubundan alınan örneklerde DNA ve RNA izolasyonu yapılmıştır. İzolasyonu gerçekleştirilen örneklerde GAS5 rs55829688, rs6790, rs2067079 ve rs145204276 polimorfizmleri Taq Man SNP, ekspresyon seviyesi ise Real-Time PCR yöntemleri ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda gruplar arasında rs55829688 polimorfizmi için istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenirken (p=0,005), rs6790 ve rs2067079 polimorfizmlerine ait genotipleme sonuçlarında farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,241, p=0,086). rs145204276 polimorfizmine ait genotipleme çalışmasından sonuç alınamamıştır. GAS5 ekspresyonu açısından ise hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılık anlamlı idi (p= 0,008). Sonuç: Çalışma verileri araştırma ve kontrol grupları arasında GAS5 ekspresyon seviyesindeki farklılığı ortaya koymuş olup GAS5'in gebelik kayıpları ile ilişkili bir RNA olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tekrarlayan gebelik kaybı, uzun kodlama yapmayan RNA'lar, GAS5

AbortusAbortus-tekrarlayanGen ifadesi+3
Seda Gürhan
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisi

Başlık: Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisi Amaç: Parkinson hastalığı (PH) substantia nigra (SN) pars kompaktada bulunan dopaminerjik nöronların ölümü sonucu ortaya çıkan ilerleyici bir nörodejeneratif hastalığıdır. Dürtü Kontrol Bozukluğu (DKB) ve ilgili davranışlar, uzun vadeli zarara neden olacak ve kendi kendini ödüllendiren bir eylemi gerçekleştirme dürtüsüne karşı koyamama ile tanımlanır. Tedavi edilen PH hastalarının tümünde DKB gelişmez, bu da bazı nörottansmitter yolaklarında görevli genlerde genetik bir yatkınlık olabileceğini göstermektedir. Literatürde şimdiye kadar yapılan çalışmalarda Parkinson vakalarında DKB gelişiminde rolü olduğu düşünülen bazı genetik faktörler tanımlanmıştır. Çalışmamızda PH hastalarında GRIN2B geni rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmlerinin DKB gelişimi üzerinde etkisinin araşırılması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Parkinson hastalığında GRIN2B gen polimorfizmlerinin Parkinson Hastalığı gelişimi ve dürtü kontrol bozukluğu ile ilişkisini araştırmak için 140 Parkinson hastası (70 DKB olan ve 70 DKB olmayan) ve 50 kontrol bireylerden alınan kan örneklerinde DNA izolasyonu yapılmıştır. Çalışmamızda 70 DKB gözlenen, 70 DKB gözlenmeyen 140 Parkinson Hastası ve 50 kontrol olgusundan alınan periferik kan örneklerinde GRIN2B rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmleri TaqMan SNP ve RFLP yöntemleri kullanılarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmine ait genotip, allel frekans dağılımı (sırasıyla p=0.296 ve p=0.108, p=0.272 ve p=0.323) ve DKB gelişimi üzerinde hasta ve kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (sırasıyla p=0.790, p=0.456). Sonuç: Çalışmamız sonucunda, GRIN2B rs1806201 ve rs7301328 polimorfizmleri ile Parkinson hastalığı gelişimi ve DKB arasında, anlamlı bir fark saptanmamıstır. Ancak çalışma verilerimizin Türk popülasyonunda geniş hasta kohortlarında yapılacak çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Parkinson Hastalığı, Dürtü Kontrol Bozukluğu, GRIN2B

Dürtü kontrol bozukluğuDürtüsel davranışDürtüsellik+3
Ghazal Memarı
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması

Başlık: Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması Amaç: Bu çalışma ile; izole trizomi 8 anomalisi saptanan AML ve MDS tanılı olgularda, IDH1 ve IDH2 genlerindeki mutasyonlar araştırılmıştır. Buna bağlı olarak ilgili genlerin mutasyonel durumunun; görülme sıklığı trizomi 8 ile ilişkisi ve klinik heterojeniteye olan katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Konvansiyonel ve moleküler sitogenetik analizlerle izole trizomi 8 anomalisi saptanan 23'ü AML, 22'si MDS tanılı olmak üzere 45 hastada; IDH1 ve IDH2 genlerinin 4. eksonlarında IDH1 için R132, IDH2 için R140 hotspot mutasyonlarının analizi Real- time PCR yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı olgularda IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarına yönelik gerçekleştirilen Real- time PCR çalışmamızın sonucunda; çalışmaya dahil edilen 1 AML ve 1 MDS tanılı olmak üzere 2 hastada yalnızca IDH1, MDS tanılı 1 hasta da ise yalnızca IDH2 geninde heterozigot mutasyon varlığı saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi tanılı 1 hastada ise ilgili genlerin her ikisinde de heterozigot mutasyon saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı hastalarda +8 anomalisinin IDH1 ve IDH2 mutasyonlarının birlikte saptanması açısından aralarındaki ilişki, mutasyon saptanan hasta sayısının az olması sebebiyle istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. Sonuçlar: Elde edilen veriler AML ve MDS olgularında +8 ile IDH1/2 mutasyonlarının birbirine eşlik etmediğini destekler niteliktedir. Ancak mutasyon saptanan olgular klinik verileriyle birlikte değerlendirildiğinde, ilgili gen mutasyonlarının ağır seyreden prognoz ve AML'de tedavi direnci ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızın sonucunda trizomi 8 saptanan AML ve MDS olgularında IDH1/2 mutasyonlarının olumsuz prognostik etki gösterdiğine dair bilgilerin kesin olarak ortaya koyulabilmesi için daha fazla vakada ilgili gen mutasyonlarının araştırılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.

AnomalilerGenlerLösemi+6
Tuğçe Pınar Köseoğlu
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major ve/veya yapısal anomalili fetuslarda tüm ekzom analizinin (WES) tanı koyma gücünün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Prenatal WES analizi, 2016 ve sonrasında literatürde daha sık olarak yer almaya başlayan, farklı katılımcı sayıları ve farklı fenotipik bulguları olan olgular üzerinde çalışılan ve dolayısıyla tanı koyma gücü literatürde değişen oranlarda olup %15-%42 arasında değişen gelişmeye açık bir prenatal genetik tanı yöntemidir. Şuana kadar literatürde bildirilen yayınlar, akraba evliliği prevelansının düşük olduğu toplumlarda ve pozitif aile öyküsü oranı düşük olan olgularla yapılan çalışmalarken, çalışmamız popülasyon özellikleri gereği, %50'sinde ebeveynler arası akrabalığın mevcut olduğu ve %25'inde pozitif aile öyküsü bulunan 20 olgu ile oluşturulmuş ve takibinde olguların postnatal değerlendirmelerinin yapıldığı literatürdeki ilk örneklerdendir. Çalışmamızda, kliniği açıklayacak kromozomal anomalilerin ekarte edildiği 20 olgunun 9'unda tüm ekzom sekanslama ile fetal fenotipi açıklayacak genetik etiyoloji bulunarak, prenatal tüm ekzom sekanslama analizinin tanı koyma oranı %45 olarak bulunmuştur. Ebeveynler arası akrabalık ve ailelerdeki benzer etkilenimli birey oranlarnın yüksek olması nedeniyle, tanı koyma oranının literatür ortalamasından yüksek saptandığı düşünülmüştür. Farklı sistem ve organ tutulumları olan fetuslar bulgularına ve sistem tutulumlarına göre sınıflandırıldığında, WES analizinin tanı koyma gücünün en yüksek olduğu grubun, fetal akinezi, santral sinir sistemi anomalisi ve iskelet sistemi tutulumları olduğu görülmüştür. Ek olarak literatürdeki yüksek sporadik oranların aksine, çalışmamıza dahil edilen, posterior ensefaloselli olguların tümünün sendromik olduğu ve monogenik genetik etiyolojilerle oluştuğu gösterilerek, ensefaloselli olgularda prenatal tüm ekzom sekanslama çalışmalarının planlanmasının önü açılmıştır. Çalışmamız, bilindiği kadarıyla Türk toplumunda çalışılan ilk prenatal ekzom sekanslama çalışmasıdır. Sonuçlar ile, akraba evliliğinin yaygın olduğu toplumumuzda, ekzom sekanslamanın tanı gücü ortaya konulmuş ve toplulumuzdaki uygulanabilirliği sorgulanmıştır. Ek olarak yüksek novel varyant oranı ile, nadir sendromlardaki tanımlanmış varyant oranlarının arttırılması sağlanmıştır.

AnomalilerEkzom dizilemeFetüs+3
Ezgi Susam
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

AML olgu örneklerinde TP53 mutasyonlarının retrospektif araştırılması

Amaç: Akut miyeloid lösemi (AML), sitotoksik tedavi sonrası, önceki bir hematolojik hastalık dönüşümüyle veya de novo olarak ortaya çıkan, neoplastik hematopoietik öncü hücrelerin klonal genişlemesinden kaynaklanan agresif bir malignitedir. Genetik anomaliler tanı ve prognozda önemlidir. Gelişen genetik yöntemlerle AML'deki genetik aberasyonların prognostik etkileri belirlenmektedir. TP53 gen mutasyonu, ELN'nin son güncellemesinde kötü risk grubu olarak sınıflandırılmıştır. Çalışmamızda, konvansiyonel ve moleküler sitogenetik analizler sonucu, kötü risk sınıflandırmasında yer almayan ve kromozomal anomalisi saptanmayan olgularda TP53 mutasyon analizi yapmayı ve elde edilen veriler doğrultusunda olguların risk sınıflandırmalarında değişiklik olup olmayacağını araştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu amaçla t(8;21), t(15;17), inv(16) saptanan veya normal karyotipe sahip 50 olguda Real-time PCR yöntemi ile literatürde en sık saptandığı belirtilen R175H, R273C, R248C ve R282 TP53 gen mutasyonlarının analizlerini gerçekleştirdik. Bulgular: AML tanılı olgularda TP53 mutasyonlarına yönelik gerçekleştirilen Real-time PCR çalışmamızda; AML tanılı 50 olguda mutasyon saptanmamıştır. Mutasyon varlığı saptanmaması sebebiyle çalışma grubumuzdaki ilgili gen mutasyonlarının AML ile ilişkisi istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. Sonuç: TP53 mutasyonları ileri yaş ve kompleks karyotip ile ilişkilidir. Vakalarımızın yaş ortalaması literatüre göre daha düşüktür ve sitogenetik bulguları kötü prognostik etkiye sahip değildir. TP53 mutasyonlarının genellikle NGS yöntemi ile tespit edilmesinin, RT-PCR analizimizde mutasyon saptayamamamızın nedenlerinden olduğu düşünülmektedir. Literatürde en sık gözlenen R175H, R273C, R248C, R282 mutasyonlarının, iyi prognostik sitogenetik anomalileri olan vakalarda risk analizlerini etkilemediği gözlenmiştir. Daha fazla vaka ve NGS yöntemi ile çalışmanın geliştirilmesiyle daha net veriler elde edileceğini ön görmekteyiz. Anahtar Kelimeler: AML, TP53, ELN, Real-time PCR, Konvansiyonel, Moleküler Sitogenetik

Başak Ocak
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Karotis endarterektomi ile aterosklerotik doku örneği elde edilen hastalarda uzun kodlamayan RNA ekspresyon profillerinin belirlenmesi

Başlık: Karotis endarterektomi ile aterosklerotik doku örneği elde edilen hastalarda uzun kodlamayan RNA ekspresyon profillerinin belirlenmesi Amaç: Bu çalışmada, H19, GAS5, ANRIL, TUG1, HOTAIR, LincRNA-p21, MEG3, STEEL, LEENE, LeXIS, MALAT1, MIAT, GATA6-AS, SENCR, APOA1-AS'nin ekspresyon seviyeleri incelenerek, hasta ve kontrol bireylerindeki ekspresyon profillerinin karşılaştırılması, semptomatik ve asemptomatik olgulardaki lncRNA durumunun saptanması, olgularda bu lncRNA'ların hastalıkla ilişkisinin değerlendirilmesi, kanın non-invaziv yaklaşım için kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Yöntem: Karotis arter darlığı tespit edilen 24 semptomatik ve 24 asemptomatik iki grup belirlenmiş ve bu iki grupta bulunan hastalardan karotis endarterektomi plak dokusu ve arteriyal katater kan elde edilmiştir. Karotis darlığı olmayan kontrol grubu 48 bireyden alınan periferik kan örnekleri incelenmiştir. Real-Time PCR yöntemi ile 15 lncRNA'nın ekspresyon seviyeleri analiz edilmiştir. Bulgular: Semptomatik ve asemptomatik hasta grubu ile kontrol grubu bireylerin kan örneklerinin karşılaştırılmasında; H19, GAS5, ANRIL, TUG1, HOTAIR, LincRNA-P21, LEENE lncRNA'larının ekspresyon seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Semptomatik hasta grubu ile asemptomatik hasta grubu karotis plağı dokuları arasında; MEG3 lncRNA'sı dışında geri kalan on dört lncRNA'larının ekspresyon seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Sonuç: Hasta grupları ve kontrol grubu kan örneklerindeki lncRNA karşılaştırmasında, 7 lncRNA'nın ekspresyon farklılığı saptanmış olup, ayırt etme güçlerinin yüksek olduğu gözlenmiştir. Çalışmada değerlendirilen lncRNA'ların, hastalığın iki farklı klinik grubundaki ekspresyon farklılığının; plak gelişimi ve rüptüründe etkili olabileceğini, bu lncRNA'ların hastalıkla ilişkili olabilecek potansiyel bir non-invaziv biyomarker olarak kullanılabileceklerini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Aterosklerozis, Karotis arter stenozu, LncRNA

Sabri Aynacı
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediyatrik başlangıçlı inflamatuar bağırsak hastalığı olgularında mikrodizin ve tüm ekzom dizileme analiz verilerinin değerlendirilmesi

İnflamatuar bağırsak hastalığı (İBH), gastrointestinal sistemin ataklar ile seyreden kronik inflamasyonu ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. İBH patogenezinde rol oynayan genetik faktörler çoğunlukla poligenik kalıtılmakla birlikte, özellikle çok erken başlangıçlı (0-6 yaş) veya atipik/agresif klinik bulgulara sahip İBH hastalarında monogenik hastalıklar tanımlanmıştır. Çalışmamızın amacı, pediyatrik başlangıçlı İBH patogenezinde rol alan monogenik nedenleri araştırmaktır. Çalışmaya, 2016-2023 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji ve Hepatoloji Bölümü'nde İBH tanısı ile takip edilen 130 hastadan, erken başlangıçlı (0-10 yaş) İBH tanılı 16 ve atipik klinik bulguları, tedavi direnci veya ailede İBH öyküsü bulunan >10 yaş başlangıçlı İBH tanılı 6 hasta olmak üzere, toplam 22 hasta [13 kadın (%59,1), 9 erkek (%40,9)] dahil edildi. İBH başlangıç yaşı ortancası 7,5 yıldı (IQR 5-11,5). Olguların %45,5'inde (10/22) ülseratif kolit, %31,8'inde (7/22) sınıflandırılamayan İBH, %22,7'sinde (5/22) Crohn hastalığı vardı. Çalışmaya dahil edilen olguların tüm ekzom dizileme (TED) ve mikrodizin verileri analiz edildi. Çalışmamızdaki olguların %27,3'ünde (6/22) TED analizi ile İBH ilişkili monogenik hastalık saptandı. Üç olgu ailesel akdeniz ateşi, bir olgu CARMIL2 eksikliği, bir olgu XIAP eksikliği, bir olgu prolidaz eksikliği ve TACI eksikliği tanısı aldı. Sekiz olguda (%36,4) İBH ilişkili/aday genlerde İBH patogenezine katkı sağlamış olabileceği düşünülen klinik önemi belirsiz varyantlar saptandı. Mikrodizin analizi ile klinik ile ilişkili olabilecek anlamlı kopya sayısı değişimi saptanmadı. Erken genetik tanı, prognoz hakkında değerli bilgiler ve kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesini sağlayarak pediatrik İBH hastalarının yönetimini iyileştirebilir. Çalışmamız, özellikle çok erken başlangıçlı veya agresif seyirli İBH hastalarında monogenik etiyolojiyi tanımlamada TED analizinin önemini göstermiştir.

Elif Saraç
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

İskemik stroke vakalarındaki diyagnostik/prognostik miRNA ekspresyon profillerinin trombüs materyalinde belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada, miR1244-2, miR-17-5p, miR-629, miR-1295b-5p, miR20a-5p, miR-21, miR-335, miR-let-7e'nin ekspresyon seviyeleri incelenerek, hasta ve kontrol bireylerindeki ekspresyon profillerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Hasta serum ve trombüs örneklerinde miRNA durumunun saptanması, olgu grubunda bu miRNA'ların prognostik/diyagnostik öneminin değerlendirilmesi, non-invaziv yaklaşım için kullanılabilecek ve literatüre katkısı olabilecek miRNA'ların tespit edilmesi hedeflenmektedir. Yöntem: Çalışmamızda 64 akut iskemik inme tanısı alan ve rutin tedavi bünyesinde mekanik trombektomi yöntemiyle alınan trombüs materyali ile eş zamanlı olarak bu olguların serum örnekleri elde edilmiştir. Kontrol grubu olarak dahil edilme kriterlerine uygun 64 sağlıklı bireyden periferik kan alınmış ve serum elde edilmiştir. Bu örneklerden RNA izolasyonu yapıldıktan sonra Real-Time PCR yöntemi ile 8 miRNA'nın gruplar arasındaki ekspresyon düzeyleri incelenmiştir. Bulgular: Hasta grubu serum örnekleri ile kontrol grubu serum örnekleri ekspresyon düzeyleri açısından karşılaştırıldığında, incelenen 8 miRNA'nın tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Bunlar miR-1244-2 (p=0,000) , miR-629 (p=0,000), miR-21 (p=0,000) , mir-1295b-5p (p=0,000) , miR-335 (p=0,000), miR-20a-5p (p=0,000), miR-let-7e'de (p=0,000), miR-17-5p (p=0,002) olmak üzere tespit edilmiştir. Ayrıca, hasta grubu serum örnekleri ile trombüs örnekleri kıyaslandığında , miR-1244-2 (p=0,000), miR-629 (p=0,000), miR-1295b-5p (p=0,000), miR-21 (p=0,000), miR-335 (p=0,033), miR-let-7e (p=0,000) olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda bulunan grupların kıyaslanmasında yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasında ekspresyon farklılığının bulunması, bu miRNA'ların akut iskemik inme hastalığının prognozunda potansiyel bir non-invaziv biyobelirteç olarak kullanılabileceklerini düşündürmektedir. Ayrıca, bu üç grubun sensitivite, spesivite ve AUC değerlerinin birlikte değerlendirilmesi ,diyagnostik açıdan literatüre katkı sağlayabilecek nitelikte sonuçlar ortaya koymuştur

Efsun Tosumoğlu
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanserinde doğal biyoaktif bileşenlerin antikanser etkilerinin karşılaştırmalı araştırılması

Meme kanseri, kadınlarda en sık gözlenen ve en öldürücü kanser türü olup, dünyada yeni tanı kanserlerinin %25,4'ünü oluşturmaktadır. Hücresel kompozisyon ve klinik sonuçlarıyla kompleks ve heterojen karakterdedir. Moleküler alt-tipleri estrojen reseptör pozitif (ER+/PR+/HER2-) ve daha saldırgan karakterde triple-negatif (ER-/PR-/HER2-) olarak sınıflandırılmaktadır. Saldırgan doğası tedavide radyoterapi ve çoklu sentetik kemoterapi ilaçlarını içeren kombine rejimler kullanılmasını gerektirmektedir. Ancak, ağır yan etkilerin bulunması, yeni hedef/ajanlara veya destek tedavilerine olan gereksinim, bilim insanlarını yan etkisi bulunmayan doğal biyoaktif bileşenleri araştırmaya yönlendirmiştir. Antioksidan, antienflamatuar ve antikanser özellikleriyle dikkat çeken, çörek otundan timokinon (TK), balarısı propolisinden kafeik asit fenetil ester (KAFE) ve kahverengi yosun Fucus vesiculosus'dan fukoidan (FK) farklı kanser araştırmalarına konu olmasına karşın, antikanser etkinlikleri henüz karşılaştırılmamıştır. Bu çalışma, adıgeçen bileşenlerinin MCF-7 (ER+/PR+/HER2-) ve triple-negatif MDA-MB-231 (ER-/PR-/HER2-) meme kanseri hücre serileri üzerindeki doz ve zamana bağlı sitotoksik aktiviteleri bileşenler ve hücreler bazında ilk kez karşılaştırmalı araştırılmıştır. Çalışmada metabolik aktivite ölçümüne dayalı XTT hücre canlılığı ve xCELLigence gerçek zamanlı hücre davranışı analizlerinden yararlanarak sitotoksik aktivite tayinleri yapılmış ve iki yöntem kıyaslanmıştır. Her iki meme kanseri modelinde TK'un diğer iki bileşenden çok daha güçlü antikanser etkiye sahip olduğu, KAFE'in ER+ MCF-7 hücrelerinde biraz sitotoksik aktivite göstermesine karşın, ER- MDA-MB-231 hücrelerinde yüksek dozlarda bile etkisiz olduğu, hatta proliferatif etkili olabileceği, FK'ın ER+ ve ER- hücrelerinin canlılığı üzerinde negatif etkisinin neredeyse olmadığı, TK ve KAFE birlikteliğinin ER+ hücreler üzerinde sinerjik etki yaratma potansiyelinin olabileceği gösterilmiştir. Bu sonuçlar, meme kanseriyle mücadelede TK'un, araştırmalarda başı çeken KAFE'den daha ümit verici fitoteröpotik bir molekül ve ilaç adayı olabileceğine, FK'ın ise sitotoksik açıdan kullanımda pek şansının olmadığına işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Antikanser etki, fukoidan, kafeik asit fenetil ester, meme kanseri, timokinon

Antineoplastik ajanlarFucoidanKafeik asit+4
Esra Eroğlu Köksal
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

IL-1β, progesteron ve HCG'nin ekstravillöz trofoblast invazyonuna etkisinin transwell invazyon yöntemiyle araştırılması

Trofoblastik hücre invazyonu başarılı bir gebelik için temel belirleyicidir ve birçok hormon, büyüme faktörü ve sitokin tarafından regüle edilen bir süreçtir. Bu çalışmanın amacı hCG, progesteron ve IL-1β'nın ekstravillöz trofoblast invazyonuna etkilerini doz bağımlı olarak araştırmak, varsa etkin dozlarını tespit etmek, nedeni açıklanamayan tekrarlayan gebelik kayıplarında gen ekspresyon düzeylerine ve gen polimorfizmine bakılabilecek potansiyel faktörleri ortaya çıkarmaktır. HTR8/SVneo hücreleri hCG (10-20-40 IU/ml), progesteron (10-20-40 μM) veya IL-1β (10-20-40 ng/ml) ile stimüle edilmiş ve Transwell invazyon analizi uygulanmıştır. hCG ve IL-1β'nın farklı dozlarda stimülasyonu HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonunu artırmıştır. Progesteron stimülasyonu HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonu üzerinde anlamlı etki oluşturmamıştır. hCG ve IL- 1β'nın HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonuna en fazla katkıda bulunduğu dozlar; hCG için 20 IU/ml, IL-1β için ise 20 ng/ml olarak bulunmuştur ve bu dozlar kendi aralarında kıyaslandığında hCG'nin HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonu üzerine etkisinin IL-1β'nın etkisinden daha belirgin olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular hCG ve IL-1β'nın trofoblast invazyonunun regülasyonunda doz bağımlı olarak etkin olduğunu, bu etkinin hCG stimülasyonunda daha belirgin olduğunu göstermektedir. Gelecek çalışmalarda, nedeni açıklanamayan tekrarlayan gebelik kayıplarında, progesteron dan ziyade hCG ve IL-1β'nın gen ekspresyon düzeylerinin incelenmesi, bu genlerin polimorfizminin araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: hCG, IL-1β, progesteron, trofoblast invazyonu

Koryonik gonadotropinlerProgesteronTrofoblastlar+2
Harun Bal
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir ailenin primer enürezis noktürnalı bireylerindeki genetik değişimlerin araştırılması

Amaç: Enürezis noktürna (EN), idrar kontrolünün kazanılması gereken yaşta, bireyin uyku esnasında istemsiz olarak idrarını yapması anlamına gelmektedir. 5 yaş ve üzerinde, gece kuru kalma dönemi olmaksızın uykuda yatak ıslatma durumunun devam etmesi primer enürezis noktürna; 6 ayın üzerinde gece kuru kalma durumu sonrasında yatak ıslatmanın olması ise sekonder enürezis noktürna olarak adlandırılmaktadır. Dünya genelinde enürezis noktürna prevelansı %3-24.4 arasında olarak bildirilmekle birlikte, ülkemizde %10,5-17,5 arasında seyretmektedir. EN %2-3 oranında ise erişkin yaşta devam etmektedir. Anne ve babanın birinde enürezis varlığında çocukta hastalık oluşma riski %43 iken, ebeveynlerin her ikisinde de enürezis öyküsü varlığında risk %77'ye yükselmektedir. EN etiyopatogenezini aydınlatmak üzere idrar volümünde artış, mesane kapasitesinde azalma, uyku problemleri olmak üzere üç ana mekanizma üzerinde yoğunlaşılmış ve bunun yanında kan basıncı artışı, hiperkalsiüri, obezite, psikolojik ve çevresel etmenler üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Genetik çalışmalar, kromozom 8q, 12q13-21, 13q13-q14.3, 22q11, 4p16.1 bölgeleri ve bu bölgeler ile ilişkili GNAZ, DRD5, D1B, DRD4, nNOS genleri üzerinde yoğunlaşmış fakat henüz net bir kanıya ulaşamamışlardır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada bir ailenin primer enürezis noktürnalı bireylerinin ailevi segregasyonu gösterilmiş 6 (altı) bireyinden (Grup 1) tüm ekzom sekanslama yöntemi ile analiz yapılmıştır. Ekzom sekanslama ile elde edilen verilerden uygun görülen genetik değişimler, segregasyonu gösterilemeyen ailenin diğer 7 (yedi) bireyinde (Grup 2) araştırılmıştır. Bulgular: Aile bireylerinin ekzom sekanslamasından elde edilen ortak veriler analiz edilmiş ve daha önceki çalışmalarda enürezis noktürna ile ilişkilendirilmiş kromozom 8q, 12q13-21, 13q13-q14.3, 22q11, 4p16.1 bölgeleri ile GNAZ, DRD5, D1B, DRD4 genlerinde hastalık nedeni olabilecek 91 herhangi bir değişim taşımadıkları saptanmıştır. Enürezis noktürna etiyopatogenezinde suçlanan idrar miktarında artış, vazopressin eksikliği, azalmış mesane kapasitesi, uyku ve uykuda solunum bozuklukları, otonom sinir sistemi disfonksiyonu, obezite, hiperkalsiüri, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu nedenlerine yol açabilecek biyolojik yolaklarda yer alan tüm genlerdeki ortak değişimler incelenmiş, bu değişimlerin tamamının benign karakterde olduğu görülmüştür. Sonuç: Enürezis noktürnanın etiyolojisinin aydınlatılabilmesi için daha fazla vaka ile tüm genom çalışmaları yapılması; patofizyoloji ve epidemiyolojiye yönelik daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Bu çalışma, enürezis noktürna genetiği ile ilgili daha önce yapılmış bağlantı çalışmalarından sonra DNA dizileme ile yapılan dünya literatüründeki ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.

AileEnürezisGenetik+5
Aydeniz Aydın Gümüş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tinnitus ile beyin-kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) gen polimorfizmleri ve BDNF serum düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması

Patofizyolojisi hakkında halen çok az şey bilinen tinnitus işitme sisteminin yaygın bir semptomudur ve dışarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kulakta veya başının herhangi bir bölgesinde ses duyulması olarak tarif edilmektedir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), nöronların büyümesi, farklılaşması, yaşamlarını sürdürmesinde ve iç kulak duyu epitelyumu dahil gelişmekte olan işitsel yolda anahtar rol oynayan nörotrofik faktörlerden biridir. BDNF gen polimorfizmleri [rs6265 (Val66Met), rs2030324 ve rs1491850], BDNF salgılanmasının düzenlenmesindeki anormalliklerle ve işitsel uyarılmış beyin sapı potansiyel test (BAER) sonuçlarındaki değişmeler ile ilişkili olduğunu ve ayrıca BDNF düzeylerinin tinnitusta ve depresyon, stres ile ilişkili olabilecek distimik bozukluk, konversiyon bozukluğu ve yaşam krizlerine bağlı intihar girişimleri gibi psikiyatrik bozukluklar ve durumlarda azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tinnitus sıklıkla depresyon gibi duygudurum bozuklukları ile yakından ilişkilidir. Tüm bu veriler, tinnitus ile BDNF gen polimorfizmleri ve BDNF serum düzeyleri arasında bir korelasyon olabileceğini akla getirmektedir. Bu çalışmada, BDNF polimorfizmleri ve BDNF serum düzeyi değişiklikleri ile tinnitus arasındaki ilişki incelenerek, BDNF değişikliklerinin tinnitus patofizyolojisinde herhangi bir rolü olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmada, en az 3 aydır devam eden, tinnitus tanısı almış kişilerde, tinnitusa yatkınlıkta BDNF varyantlarının olası etkileri incelendi. çalışmaya CBÜ Tıp Fakültesi Kulak BurunBoğaz (KBB) polikliniğine başvuran 18-55 yaş arası 52 hasta ve herhangi bir KBB ve sistemik hastalığı saptanmayan aynı yaş grubunda 42 kişi kontrol grubu olarak seçildi. Bu özelliklere uygun seçilen olgular değerlendirmeye alınarak, klinik muayeneleri ve psikiyatri polikliniğinde uygulanacak DSM-IV eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme ölçeği (SCID-I) kullanılarak psikiyatrik tanıların ayırıcı tanısı yapıldı. Venöz kanlar kullanılarak elde edilen DNA örneklerinden BDNF polimorfizmleri genetik incelemesi ve BDNF serum düzeyi ölçümleri yapıldı. Sonuç olarak Tinnituslu hastalarda kontrol grubuna göre serum BDNF protein düzeyi daha düşük olarak saptanmış olup BDNF gen polimorfizmleri ile hastalık arasında ise anlamlı bir ilişki olmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tinnitus, BDNF gene, polimorfizm, serum BDNF

GenlerNatriüretik ajanlarPolimorfizm-genetik+1
Aysun Coşkunoğlu
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spondiloepi (meta) fizyel displazi ön tanılı hastalardaki genetik değişimin araştırılması

İskelet displazileri orantısız boy kısalığı ve çeşitli ortopedik komplikasyonlarla karakterize 436 farklı türden oluşan kompleks bir hastalık grubudur. Klinik, radyolojik ve moleküler farklılıklarına göre alt tiplere bölünmüştür. Bu alt tiplerden biri olan Spondiloepifizyel Displazi Tarda Sendromu ilerleyici spondiloepifizyel displaziye sıklıkla prematür osteoartrit bulgularının eşlik ettiği X'e bağlı resesif kalıtımlı bir iskelet displazisidir. Xp22.2 kromozomal bölgesinde lokalize, golgi aygıtından endoplazmik retikuluma vezikül transportunda rol oynayan sedlin proteininin sentezinde görevli SEDL (sedlin; OMIM*300202) genindeki mutasyonlar bu sendromdan sorumlu tutulmaktadır. İlerleyici Psödoromatoid Displazi (PPRD; Spondiloepifizyel Displazi Tarda ve ilerleyici artropati) ise elin küçük eklemlerinde genişleme ve artrit benzeri bulgularla karakterizedir. 6q21 kromozomal bölgesinde lokalize WISP3 (WNT1-İndüklenebilir Sinyal Yolağı Protein 3; OMIM*603400) genindeki mutasyonların neden olduğu otozomal resesif kalıtımlı bir iskelet displazisi alt grubudur. Tüm Ekzom Dizileme genotipi bilinmeyen hastalıkların genotipini belirleme, iskelet displazileri gibi nadir görülen alt tiplerden oluşan ve aynı fenotipe sebep olan farklı genotiplerin görüldüğü genetik heterojenite gösteren kompleks multifaktöriyel hastalıklara tanı olanağı sağlayan bir teknolojidir. Bu çalışmada ailede sadece erkek bireylerin etkilendiği, aile ağacı X' e bağlı kalıtımı ya da otozomal resesif kalıtımı düşündüren, akraba evliliği sonucu dünyaya gelmiş iskelet displazili 4 erkek kardeş tüm ekzom dizileme yöntemiyle taranmış ve WISP3 geninde NM_198239.1:c.210C>A; (p.Cys70Ter) nonsense değişimi ve NM_198239.1:c.302G>A (p.Gly101Glu) missense değişimi homozigot olarak saptanmıştır. Sonuç olarak X'e bağlı resesif kalıtım paternine benzer kalıtım sergileyen hastalara; otozomal resesif kalıtımlı İlerleyici Psödoromatoid Displazi tanısı konuldu ve genetik değişimi belirlendi. Saptanan p.Cys70Ter değişimi Türk hastalarda en sık saptanan patojenik varyant olup mevcut literatürle uyumlu olduğu görüldü. Aile öyküsü, klinik ve moleküler bulguların genetik heterojenite gösteren kompleks hastalık gruplarında yol gösterebileceği ancak kesin tanı ve ailelere preimplantasyon genetik tanı imkanı sunabilmek için moleküler çalışmalarla desteklenmesi gerektiği akılda tutulması gereken önemli bir noktadır.

ArtritDizi analizi-DNAGenetik+2
Hamide Betül Gerik Çelebi
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mitokondriyal DNA Mutasyonları

Mitokondriyal hastalıklar, genellikle çocukluk çağında başlayan ve değişken klinik özelliklere sahip bir hastalık grubudur. Mitokondri, kendi genetik materyaline sahip, hücre içinde oksidatif fosforilasyon ve hücresel enerji üretimden primer olarak sorumlu bir organeldir. Mitokondriyal fonksiyonlardan sorumlu alt ünitelerin bir kısmı mitokondriyal DNA'da, kalanı ise nükleer DNA'da kodlanmaktadır.Mitokondriyal DNA'daki nokta mutasyonlar, mitokondriyal hastalıkların büyük bir kısmından sorumludur. Mutasyonların tespitinde sekans analizi, PZR/RFLP, DHPLC gibi yöntemlerin yanı sıra son yıllarda mikroarray tabanlı yeniden sekanslama teknikleri kullanılmaktadır. Mikroarray tabanlı olarak geliştirilen Mitochip V2.0 yeniden sekanslama sistemi, kısa sürede sonuç verme, tüm mitokondriyal genomun tek analizde taranabilmesi, uygun maliyetli olması ve güvenilirlik oranının yüksekliği nedeniyle mitokondriyal hastalıkların moleküler tanısında oldukça etkin ve tercih edilebilir bir yöntemdir.Bu çalışmada, klinik bulgularıyla mitokondriyal hastalık tanısı almış 6 olgu ve annelerinin mitokondriyal genomu, mikroarray tabanlı yeniden sekanslama yöntemiyle analiz edilmiş, elde edilen sonuçlarla literatürdeki veriler karşılaştırılarak genotip fenotip ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır.

DNADNA mutasyon analiziFenotip+4
Guyem Özgen
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik myeloid lösemi ile IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyonları arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: KML hematopoetik kök hücrelerin transformasyonundan köken alan hematopoetik bir malignensidir. KML hastalarının çoğunda 9. ve 22. kromozomlar arasında bir translokasyon sonucu oluşan BCR-ABL geni saptanır. IL-3, IL-6 ve IL-11 myeloid seri hücrelerinin gelişimini etkileyen sitokinlerdir. Çalışmamızın amacı KML gelişimi ile IL-3, IL-6 ve IL-11 arasında bir ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı'na bağlı Hematoloji Polikliniği'nde takip edilen 26 ile 82 yaşlaı arasında 33 KML hastasından ve hastanemiz poliklinik bünyesinde yapılan muayene ve tetkikler sonucu sağlıklı olduğu tespit edilen, yaşları 29 ile 81 arasında değişen 34 bireyden kan alınmıştır. Bu kanlardan RNA izoleedilerek cDNA'lar sentezlendi. Bu cDNA'lar kullanılarak IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyon analizleri yapıldı. Bulgular: İlk tanı anında gelen ve BCR-ABL ekspresyonu yüksek olan KML hastalarındaki IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyonları, sağlıklı bireylere oranla önemli derecede azalmıştı. BCR-ABL ekspresyonu olmayan, majör moleküler yanıt tespit edilen KML hastalarında ise ilk tanı anına göre IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyonlarında artış söz konusuydu. Tartışma: Elde ettiğimiz sonuçlara göre KML'deki BCR-ABL ekspresyonunun artışı normal hematopoezde etkili olan IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyonuna ihtiyaç duymadan, neoplastik hücrelerin çoğalmasını sağlayabilmektedir. KML hastalarımızda BCR-ABL ekspresyonu ile IL-3, IL-6 ve IL-11 ekspresyonu arasında ters orantı mevcuttur. IL-3, IL-6 ve IL-11 gen ekspresyonlarının; BCR-ABL ekspresyon seviyesi ile ilişkisini belirlemek ve KML hastalarının takibinde kullanılmak üzere daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Gen ifadesiLösemiLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+3
Serhat Seyhan
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikrorna'ların hashimoto tiroiditi'ndeki rolü

MikroRNA (miRNA) 'lar son yıllarda ortaya çıkan, 18-24 nükleotid uzunluğunda küçük kodlama yapmayan (noncoding) ve büyük bir çoğunluğu hücre içinde bulunmakla birlikte ekstrasellüler alanda, vücut sıvılarında ve kanda bulunabilen RNA molekülleridir. miRNA'lar hücre proliferasyonu, farklılaşması, metabolik süreçler, apopitoz, inflamasyon ve immünolojik süreçlerin düzenlenmesi gibi yolaklarda düzenleyicidirler. Çeşitli çalışmalarda yapılan gözlemler, insan plazmasında bulunan miRNA'ların yüksek bir stabiliteye sahip olduğunu ve bu örneklerde yapılan miRNA ekspresyon kalıbı analizinin çeşitli hastalıkların durumları hakkında yararlı bilgiler sunabileceğini ortaya koymuştur. miRNA'ların solid dokulardan elde edilen örneklere ek olarak hasta serum/plazmasında da belirlenebilmesi, tanısında mutlaka girişimsel tekniklerin kullanılmasını gerektiren hastalıklarda oldukça kolay bir örnek eldesini sağlar. Potansiyonel olarak gen veya protein sentez bozukluğu aracılı her hastalık, hücre tipi veya doku tipi miRNA tabanlı hedefleri oluşturabilirler. miRNA'lar gelişimsel açıdan mesajcı RNA'ların protein üretmesini düzenleyici rol üstlendiğinden, terapötik açıdan önemli olmalarını sağlamaktadır. Hashimoto Tiroiditi (HT), T ve B lenfositlerin tiroid dokusunu istila ederek parçalaması sonucu Anti-TPO ve Anti-TG antikorlarının üretimi ile karakterize bir hastalıktır. En yaygın görülen otoimmun ve endokrin hastalıklardan birisidir. miRNA'ların immün sistemi kontrol etmede önemli bir yeri olduğunu son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar açıkça göstermektedir. HT'de bunu tiroid dokusuna infiltre olan lenfositleri aktive ederek yaptıkları düşünülmektedir. Bu sebeple sirkülatuar miRNA'nın tanımlanması hastalığın kliniği ve patogenezinde önemli ve yeni bilgiler sağlayabilir. Hashimoto Tiroiditi'nde yeni tanı anında ve aynı hastaların ötroid dönemdeki miRNA profili bu güne kadar henüz çalışılmamış bir konudur. Biz de bunu göz önünde bulundurarak TSH'ın yüksek olduğu tanı anında ve aynı hastaların ötroid oldukları kontrol dönemindeki miRNA ekspresyon düzeylerini belirleyip sağlıklı kontrol grubu ile aralarında ekspresyon düzeyi açısından bir fark olup olmadığını tespit etmeyi amaçladık. Çalışmamız ile HT'nin şimdiye dek tam olarak aydınlığa kavuşamamış olan patogenezine yeni bir bakış açısı sunarak hem literatüre katkı yapmayı planlıyoruz; hem de bu yeni bakış açısının HT güncel tedavisine yeni ufuklar açmasını bekliyoruz. Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı'na bağlı Endokrinoloji Polikliniği'ne gelen ve yeni tanı Hashimoto Tiroiditi olup TSH değerleri yüksek olan 34 hastadan tanı anında ve 3 ay sonra ötroid oldukları dönemdeki halleri ile endokrinoloji polikliniği'nde yapılan muayene ve tetkikler sonucu herhangi bir sağlık problemi tespit edilmeyen, hasta grubu cinsiyet ve yaşı ile uyumlu 33 gönüllü birey çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve sağlıklı bireylerden EDTA'lı kan örnekleri alınmıştır. Plazmada eksprese olduğu bilinen ve otoimmunite ile ilişkisi daha önceki çalışmalar ile ortaya konmuş 5 farklı miRNA'nın (mir-22, miR-141, miR-155, miR-375, miR-451) ekspresyon düzeyleri hasta ve kontrol grubunda çalışılmıştır. Hasta ve kontrol grupları arasındaki miRNA ekspresyon düzeylerinin kantitatif olarak belirlenmesi amacıyla RT-PCR verileri Qiagene Gene Globe Veri Analizi Merkezi portalı ΔΔCt modülü kullanılarak analiz edilmiştir. (http://www.qiagen.com/us/shop/genes-and-pathways/data-analysis-center-overview-page/). Veri normalleştirmek için yine aynı analiz merkezinde bulunan "Global CT Mean Of expressed miRNAs" kullanıldı. Gruplar arasındaki miRNA ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişkisi Student T testi ile analiz edildi (p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi). Hasta grubun ilk tanı anı ve üç ay sonraki kontrol dönemi arasındaki TSH ve miRNA ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile hesaplanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics for Windows 23.0 istatistik paket programında analiz edilmiştir. Yapmış olduğumuz bu çalışma plazmadaki sirkülatuvar miRNA'ların otoimmun bir hastalık olan HT'de hastalık aktivitesi ile ilişkili olabileceğini ortaya koymaktadır. Özellikle miR-451'in gen ekspresyonunda yeni tanı anındaki TSH'ı normal sınırın üzerinde olan hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre 1,495 kat artış (p=0,434) saptanması; bununla birlikte hastaların tedavi sonrası TSH değerlerinin normale döndüğü kontrol döneminde sağlıklı kontrollere göre aynı genlerin ekspresyonunda 0,545 kat azalma (p=0,042) gözlenmesi ve hasta grubunun kendi arasındaki karşılaştırmasında da TSH'ın yüksek olduğu dönemde normal olduğu döneme göre miR-451 gen ekspresyonları arasında 2,74 katlık artış (p= 0,00262) tespit edilmesi miR-451'in hastalık aktivitesi ile yakından ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Otoimmun bir hastalık olan HT, patogenezi hala aydınlatılamamış bir hastalıktır. miRNA'ların son yıllardaki hastalık patogenezlerindeki önemli etkilerinin ortaya konması ile birçok hastalık patogenezi aydınlatılmış, tedavi alternatifleri sunulmuştur. Bizim çalışmamız ile ortaya konulan sonuçlar ışığında HT patogenezini aydınlatmada ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinde öncülük edecektir.

Hashimoto hastalığıMikro RNAOtoimmünite+5
Hale Önder Yılmaz
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk toplumunda çocukluk çağı obezitesinin MC4R geni ve bu gene komşu bölgelerde meydana gelen mutasyon ve polimorfizmlerle olan ilişkisinin araştırılması

Çocukluk çağı obezitesi, özellikle gelişmiş ülkelerde olmakla beraber bütün dünyada artan bir prevalansa sahiptir. Halk sağlığına olan önemli etkisi açısından, çocukluk çağı obezitesi yakından takip edilmelidir. Birçok araştırıcı MC4R polimorfizmlerinin ve güncel olarak da MC4R yakın bölge değişikliklerinin erişkin ve çocuklarda ve monogenik obezitenin nedeni olabileceğini gösteren çalışmalar yapmıştır.Bu tez çalışmasında Türk toplumunda çocukluk çağı obezitesinin MC4R geni ile bu gene komşu bölgede bulunan Ser58Cys, Val50Met, Ile102Ser, Val103Ile, Asn274Ser, rs17782313 ve rs17700633 polimorfizmleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Val50Met polimorfizmi, kontrol grubunda daha yüksek bulunmuş ve obeziteyle arasında negatif ilişki kurulmuştur. MC4R yakın bölge polimorfizmlerinden rs17700633 çocuk obez hastalarda insülin direnciyle ilişkili olarak bulunmuş ve yine araştırılan MC4R yakın bölge polimorfizmlerinden rs17782313 polimorfizminde ise polimorfik alleli taşıma sıklığı çocuk obez hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. Son olarak, rs17782313 polimorfizmini taşıyanların %40.4'ünün aynı anda rs17700633 polimorfizmini de taşıdığı saptanmıştır. Bu konuda yaptığımız çalışma ve gelecekte daha çok hasta üzerinde yapılacak yeni çalışmalar obezitenin genetik nedenlerini aydınlatılabilecek ve saptanan genetik bozukluklar riskli guruplarda bir test paneli şeklinde taranabilecektir.

GenlerMutasyonObezite+3
Özgür Erkal
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gelişimsel kalça displazisi ile ilişkili gen/ genlerin araştırılması

Gelişimsel Kalça Displazisi (GKD), femur başının asetabuluma yerleşmesi ile ilgili sık rastlanılan bir anomalidir. Kapsüler laksisite ile femoral başın hafif insitabilitesinden, femoral başın asetabulumdan tam çıkığına kadar değişen şiddette görülebilmektedir. Genelde bilateral olup, kadınlarda, erkeklere oranla daha sık (5:1) görülmektedir. GKD daha çok izole olarak karşımıza çıkmakla birlikte, farklı sendromların bulgusu ya da kromozomal anomalilerle birlikte de görülebilmektedir. Görülme sıklığını etkileyen önemli bir diğer faktör de, coğrafik ve ırksal dağılımlardır.Literatürde, bu hastalığının kalıtım modeli olarak sıklıkla otozomal dominant ve/veya multifaktöriyel kalıtım ifade edilmekle beraber, ortak olarak tek bir gen veya birkaç gen tanımlanmamaktadır. Bu tez çalışması ile bağlantı analizi tekniği kullanılarak GKD hastalığının etiyolojisinde sorumlu olabilecek aday gen ve/veya genlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışma kapsamına, penetrans eksikliği ile birlikte giden otozomal dominant kalıtım modeline sahip, 16 hasta ve 15 sağlıklı bireyden oluşan iki geniş aile alınmıştır. Hastalık ile ilişkili olabileceği düşünülen 3 aday bölgenin (4q32, 6q16 ve 13q23) çalışılması yapılmış ve yapılan haplotip ve iki noktalı LOD skor analizleri sonucunda, GKD ile bu bölgelerin hiçbirine bağlantı gösterilememiştir.Sonuç olarak, bu tez ile iki büyük ailede bağlantı analiz çalışması yapılarak, günümüze kadar GKD ile birlikteliği sunulan 3 aday bölgenin ilişkili olmadığı gösterilmiştir. Bu da genetik heterojen olan bu hastalıkta, başka aday genlerin sorumlu olabileceği düşüncesini doğrulamaktadır. Bu nedenle hastalıkla ilişkili olabilecek genleri belirlemek için, bağlantı analiz çalışmalarının devam edilmesinin veya tüm genomun rastgele taranması prensibine dayalı genom-boyu tarama çalışmalarının yapılmasının anlamlı olabileceği düşünülmektedir.

GenlerKalçaKalça eklemi+1
Kadri Karaer
Gazi University
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Identification of diagnostic and prognostic indicators of hypercoagulability in patients with pseudoexfoliation syndrome

Patients diagnosed with Pseudoexfoliation (PEX) syndrome are highly detected in the group of people over 50 years old. The risk of thrombotic incidents increases in the PEX patients due to the impact of abnormal intraocular vascular deposition. This study aims to clarify the fundamental mechanism of possible hypercoagulability state in the PEX patients leading to venous thrombosis and secondary disease in this study group. Eighteen ocular PEX syndrome cases (mean age 63.6 ± 6.5 years) attended as a study group and nineteen cases without PEX syndrome (mean age 69.7 ± 4.4 years) as a control group participated in this study. Blood samples were analyzed by ROTEM®, Complete Blood Count test and Flow cytometry. A one-tailed Mann-Whitney was performed for statistical assessment of the data presented in this study. The mean values of the ROTEM analysis were significantly decreased in the FIBTEM clotting time (CT) (60.3 vs 56.9; P <0.05) and increased FIBTEM alpha-angle (70.0 vs 73.3; P <0.05) when comparing the control group with PEX patients. In flow cytometric measurement, data showed a considerable difference in the expression level of CD62P (P < 0.0001) and PAC-1 (P <0.05) between the study groups. Antigen-binding capacity (ABC) analysis revealed Furthermore, a significant difference in the CD62p marker (P <0.05). Complete Blood Count parameters of the PEX group did not show any significant differences compared to the controls. The result from the study suggests the higher contribution of functional fibrinogen in clot formation and a high level of platelet activation markers that expressed in the PEX patients. These findings support the idea that PEX syndrome increase the chance of hypercoagulability in PEX patients. Further investigations are recommended to broaden our knowledge of the exact role of platelets and functional fibrinogen in the initiation or development of PEX syndrome. Keywords: Hypercoagulability, ROTEM, Pseudoexfoliation syndrome, Coagulation

Blood cell countCoagulationPrognosis+2
Ghazal Narımanfar
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimEN

Autophagy regulates sex steroid synthesis in human ovary

Autophagy is an evolutionarily conserved process that aims to maintain the energy homeostasis of the cell by recycling long-lived proteins and organelles. Emerging data indicates that autophagy also regulates lipid metabolism in a process called lipophagy. Here we describe a novel role of autophagy in steroid biosynthesis in human ovary. Pharmacological inhibition or genetic interruption of autophagic process through silencing of autophagy genes (Beclin1 and ATG5) via siRNA technology significantly compromised steroidogenesis and resulted in a dose-dependent and progressive decline in basal and gonadotropin-stimulated progesterone (P4) production of the explant cultures of corpus luteum and the primary human granulosa cells. Blockage of autophagy was also associated with a marked cytoplasmic accumulation of the lipid droplets (LDs), which strongly co-localized with autophagy substrates (LC3 and SQSTM1/p62) and lysosome. Furthermore, we found that the expression of the autophagy genes, the co-localization of the LDs with autophagosome and lysosome are defective and, autophagy-mediated steroidogenesis are compromised in the corpora luteae of the patients who had clinically documented luteal phase defect due to their inability to produce P4 in sustainable levels to maintain pregnancy and prevent miscarriage. More interestingly, pharmacological induction of autophagy with rapamycin together with luteotropic hCG administration had a synergistic effect on steroidogenesis and autophagy and drastically corrected defective P4 production in the luteal GCs of these patients in vitro. Taken collectively these findings suggest that autophagy plays a pivotal role in basal and gonadotropin-stimulated steroidogenesis by promoting the association of the LDs with lysosome to deliver the lipid cargo within the LDs to lysosomes for degradation in order to release free cholesterol required for steroid synthesis in human ovary. Given that P4 hormone is essential for preparation of endometrium for implantation and maintenance of pregnancy, our findings may have significant clinical implications and open a new avenue in the treatment of infertility, pregnancy-related complications, and miscarriages in human.

Corpus luteumFertilization-in vitroAutophagy+3
Francesko Hela
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Assessing the epigenetic modifiers of drug resistance in human astrocyte and glioblastoma co-cultures

Glioblastoma (GBM) is the most common and malignant of all primary CNS tumours. Unfortunately, GBM has very low survival. The standard treatment regimen consists of surgery, ionizing radiation, and chemotherapy. The most common chemotherapeutic used for the treatment of GBM is temozolomide, followed by carmustine, which could not change the overall survival rates in the last 25 years. Unfortunately, most drug trials fail at the initial phases. For this failure in progress, tumour-microenvironment interactions play an important role, beside others causes. Therefore, understanding the nature of therapy resistance in relation to tumour-microenvironment interactions is essential. In this thesis, a new co-culture model was established to examine temozolomide response of tumour cells in the context of astrocyte microenvironment. Contact-dependent and contact-independent co-culture models were examined with cell viability and imaging methods. Contact-dependent astrocyte-U87MG co-cultures presented temozolomide resistance. Transcriptomic differences between U87MG cells alone and in co-cultures with astrocytes were examined by cell sorting, followed by RNA sequencing. As a testament to increased cell-to-cell interaction, co-culture models were found to express high levels of several cell-extracellular matrix interaction pathway components. Specifically, increased levels of collagen (COL), matrix-metalloproteins (MMP), and tubulin (TUB) families were observed. These adaptive changes were most likely vital elements of drug resistance in co-cultures. As contact-dependent temozolomide resistance may involve genetic and epigenetic changes, epigenetic vulnerabilities of tumour cells in co-cultures were examined. Cancers show altered epigenetic regulation; global changes in DNA and histone methylation. Yet, the epigenetic regulation of temozolomide response in co-cultures is not established. We performed a small molecule epigenetic inhibitor probe library screen to examine and identify epigenetic regulators of temozolomide response in co-cultures. We identified several histone demethylase inhibitors, in combination with temozolomide, as potent agents to target U87MG cells cultured with astrocytes. We then focused on GSK-J4, a histone demethylase inhibitor, as a potent agent that could affect GBM cells that are grown in co-cultures. GSK-J4 is a known agent that inhibits KDM6A and KDM6B, whose roles have not been studied in the context of temozolomide response in GBM. To understand the mechanisms of GSK-J4 in co-cultures, cell viability assays with chemical inhibition and CRISPR/Cas9-targeted gene silencing of KDM6A or KDM6B were applied. Further CITE-single cell sequencing was performed in U87MG-astrocyte co-cultures in the presence and absence of GSK-J4. We showed that both cell compartments were differentially represented at their transcriptome levels. Hypoxia and glycolysis-related genes MT-CYB, MT-CO2, MT-ND2, and MTRNR2L10 were upregulated and apoptosis-related genes were down-regulated in both tumour cells and astrocytes in response to GSK-J4. In conclusion, by generating and characterising co-culture models of GBM, we were able to find epigenetic regulators of temozolomide response and present transcriptomic differences that may serve as potential therapeutic intervention points for GBM in the future.

AstrocytesEpigeneticEpigenesis-genetic+5
Ali Cenk Aksu
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Development of brain-mimetic hydrogels for modelling neuronal differentiation

Biomechanically and biochemically tunable brain tissue models are notably essential for tissue engineering applications and neuroscience studies. Derivation of hydrogels through decellularization of native tissues is a promising strategy to reconstitute the native brain extracellular matrix for use in in vitro human models. Due to distinct features of the brain tissue and its implications on cellular behavior, it is particularly important to characterize and modulate the biochemical and biomechanical properties of constructed hydrogels from decellularized tissues. In the present study, we investigated the use of bovine brain tissue as a biomaterial carrier for neuroscience studies, assessed whether it could be an advantageous replacement for the human brain with easy accessibility, reproducibility and microenvironmental resemblance. We established and examined different methods for decellularization of bovine brain tissue and fabrication of reconstituted hydrogels. The decellularized tissues were evaluated with histological assessments and biochemical assays to both confirm elimination of cellular material and conservation of extracellular matrix components. Afterwards, decellularized tissues were solubilized with enzymatic digestion and reconstituted under physiological conditions in order to form hydrogels with thermal crosslinking capability. Mechanical characterization of hydrogels was performed to assess their stiffness and viscoelastic properties. Hydrogels were then tested for their three-dimensional cell encapsulation efficiency and their cytocompatibility with neuroblastoma cell line (SH-SY5Y) in culture. Collectively, it was shown that each decellularization technique resulted in different biochemical and biomechanical properties and these factors affected cell growth and behavior such as the degree of neurite formation. Given that mechanical microenvironment acts as an important parameter in cancer and neurodegenerative diseases, the results of this study provide significant insights. In the second part of the study, neuronal differentiation of neuroblastoma cells was investigated under 2D and 3D cell culture conditions to assess the effect of culture dimensionality and the presence of native brain matrix ligands on cellular fate. For this purpose, neuroblastoma cells were either grown on cell culture plate or encapsulated within decellularized brain-derived hydrogels. Following a neuronal differentiation regime, cells were evaluated morphologically through brightfield microscopy to determine neurite formation. Then, the expression of neuronal markers was assessed on both protein level by immunostainings and gene level by qRT-PCR. In conclusion, it was shown that synaptogenesis was improved by differentiated cells with elongated neurite formation in both 2D and 3D cultures. The proliferation rate was reduced and the gene expression levels of neuronal markers, including TUBB3 and CHAT were increased. Besides the common trends, significant differences were also observed between 2D and 3D cultured differentiated cells, whereas in 3D culture an increase in GFAP, glial cell marker, was detected.

BrainTissue engineeringGene expression+5
Duygu Turan Sorhun
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Discovery and analysis of novel microRNAs playing a role in cancer dormancy

Recurrence after cancer treatment accounts for most cancer-related deaths. Disseminated tumor cells can settle in tissues and organs in a quiescence-like state for years or even decades. These quiescent cells are called dormant cells. Dormant cells, when reactivated, form more aggressive and treatment-resistant tumors. Therefore, study of cancer dormancy is very important from a basic science and a clinical perspective. MicroRNAs (miRNAs) are non-coding RNAs playing crucial roles in gene expression regulation. miRNAs generally interact with the 3' untranslated region (UTR) of the gene their target mRNAs, and lead to their degradation or block their translation (3,4). The role of microRNAs in dormant cancer cell behavior is not clear. In our lab, a Matrigel 3D cell culture system was optimized as an in vitro model of cancer dormancy. To discover new players in cancer dormancy using this system, miRNA Sequencing (miR-Seq), RNA Sequencing (RNA-Seq) and proteomics analyses were performed. Comparison of miRSeq results of actively dividing cancer cells with their dormant counterparts revealed a list of dormancy-associated novel miRNAs. As a result of the genetic manipulation of two novel dormancy microRNAs in cancer cell lines, we demonstrated the importance of the miRNAs for dormant cell behavior. Direct gene targets of the miRNAs playing a role in the dormant phenotype were discovered. Study of dormancy-associated miRNAs will allow a better understanding of molecular pathways of cancer dormancy and contribute to the development of new diagnosis, follow-up, and treatment strategies.

Sequence analysis-RNAGene expressionCell culture+3
Sahra Aras
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ailesel olan ve ailesel olmayan şizofreni hastalarında kromozomal yeni düzenlenimlerin konvansiyonel sitogenetik ve moleküler sitogenetik yöntemlerle incelenmesi

Aile, ikiz ve evlatlık çalışmaları, şizofreni gelişimi için en önemli risk faktörünün bireyin yakınlarında şizofeni hastalığının bulunması olduğunu göstermiştir. Bu tip çalışmalar genetik faktörlerin şizofreni etiyolojisinde ne kadar etkin olduğu göstermektedir.Özellikle idiyopatik zeka geriliği olan hastaların önemli bir kısmına (%5) tanı koydurması sebebiyle yaygınlaşan subtelomerik FISH uygulamasının başka hastalıklar açısından da önemli olabileceğini düşünmek anlamlıdır. Çünkü subtelomerik bölgeler, gen içeriği bakımından çok zengin olup santral sinir sisteminin gelişimiyle ilişkili genleri içeriyor olabilirler. Yakın zamanda yapılan, şizofreni tanısına eşlik eden subtelomerik delesyonu olan olgu bildirimleri, bu hasta grubunda subtelomerik yeniden düzenlenimleri araştırmamızı sağlamıştır. Yine FISH çalışması ile tanısı konulabilen, şizofreni ile ilişkili 22q11.2 delesyon sendromunu teşhis edebilmek için, bu sendroma özgü prob da çalışmamızda kullanılmıştır.Ailesel şizofreni olgularının katıldığı çalışmamızda, hastaların ve 1. derece akrabalarının dismorfik muayeneleri ve HRB analizleri yapılmış, ayrıca hastalara subtelomerik ve 22q11.2'ye özgü problarla FISH uygulanmıştır. FISH çalışmasına konu olan ilgili bölgelerde yeniden düzenlenimle karşılaşılmamıştır. Hastaların klinik değerlendirmesinde literatürle uyumlu olarak obezite, kulak, damak anomalilerinin nispeten sık olması dikkat çekmiştir. Bu bulgulara ek olarak hastaların bir bölümünde daha önceden bildirilmemiş olan açık/soluk ten renginin görülmesi dopamin yolakları ve pigmentasyon ilişkisi düşünüldüğünde ilgi çekicidir. Hastalarımızdan şizofreni tanısı olan bir anne ve kızında mozaik tipte Turner Sendromu ve trizomi X tespit edilmesi, ve literatürde bildirilen şizofreninin eşlik ettiği Turner Sendromu olgularının neredeyse tamamının mozaik karyotipe sahip olması dikkate değerdir.Çalışmamız şizofreni hastalarında temel genetik yaklaşımın gerekliliğini göstermiştir. Subtelomerik yeniden düzenlenim ve şizofreninin ilişkili olduğunu veya olmadığını gösterebilmek için daha geniş çaplı çalışmalara gerek vardır.

Altuğ Koç
Gazi University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk populasyonunda erkek faktörlü infertilitede kromozomal anomali ve y kromozom mikrodelesyonları insidansının belirlenmesi

?nfertilite, çiftlerin en az bir yıl süreyle, hiçbir kontrasepsiyon yöntemi kullanmaksızın, düzenli cinsel iliskide bulunmalarına rağmen, çocuk sahibi olamama durumudur ve üretken çağdaki çiftlerin %10-15'inde görülen major bir sağlık problemidir. Erkek faktörü, infertil çiftlerin yaklasık olarak %50'sinden sorumludur. ?nsan Y kromozomu, spermatogenez için gerekli olan ve gonadal farklılasmanın testis yönünde gelismesi için gerekli olan genleri içermektedir. Bu çalısmanın temel amacı, ciddi erkek faktör infertilitesi olan hastalarda ve fertil kontrol grubunda hem kromozomal anomali hem de Y kromozom mikrodelesyonlarının frekansını ve tipini belirlemektir. Çalısmada 90 infertil hasta, 75 fertil erkek kontrol grubu olarak incelendi. 90 infertil hastadan 30'u nonobstruktif azospermik, 30'u oligospermik, 30'u ise normospermik infertil hasta idi. Bunlardan 5 azospermik hastada (%16.7), 4 ciddi oligospermik hastada (%13.3), 2 de normospermik infertil hastada (%6.7) Y kromozom mikrodelesyonu saptandı. AZFc lokusu en fazla delesyona uğrayan bölge (%63.6) idi. 10 azospermik, 4 oligospermik, 3 de normospermik infertil hastada kromozomal anomali tespit edildi. 75 fertil erkek ise genetik olarak normal bulundu. Sonuç olarak çesitli kromozomal anomaliler ve Y kromozom mikrodelesyonları infertiliteye neden olabilir, bu yüzden infertil hastalara genetik inceleme mutlaka önerilmelidir. Anahtar Kelimeler: Erkek infertilitesi, Y kromozom mikrodelesyonu, kromozomal anomali.

Kromozom düzensizlikleriY kromozomu
Gülay Güleç Ceylan
Fırat University
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Optimization of epigenome-wide CRISPR-CAS9 knockout screen analysis to prioritize cancer therapeutics

Cancer target identification has been expanded by genome-wide, high-throughput CRISPR knockout screens. Using CRISPR-Cas9 knockdown screening, cancer cell survival genes are identified, and new targeted treatments are developed. Genome-scale knockout screens help with the discovery of essential genes that are needed for cancer cell growth. The examination of the screening data produced by this newly developed technology offers several difficulties. A variety of epigenetic modifiers are the focus of the epigenetic knockout library EPIKOL. Five EPIKOL screenings in two separate cell lines were employed in this study (Prostate and triple-negative breast cancer). Variations in sample size, sgRNA knockout efficiency, and the distribution of read counts make it difficult to interpret findings from CRISPR-Cas9 knockout screen data. Since off-target effects can cause drug development to progress in the wrong direction, it is particularly crucial to comprehend what the results of a genetic screen indicate. Therefore, a promising computational algorithm capable of handling various screening library types and read counts is required. There are multiple methods for genome-wide CRISPR screen analysis; however, not all of them are suitable for small-scale screening libraries. False positives appear to be widespread in small-scale library screen analysis. Our objective is to create the most efficient method for screening small-scale CRISPR libraries. To achieve this objective using EPIKOL data, we compared the outcomes of three distinct methods. The implemented algorithms are MAGeCK, CRISPRcleanR, and BAGEL2. This study illustrates that altering the method of normalization or differential expression analysis can enhance the number of hit genes in small-scale libraries. According to the results of the analysis, BAGEL2 discovers more hit genes than other approaches.

CRISPREpigeneticEpigenesis-genetic+7
Ezgi Kurt
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimEN

The role of deubiquitinating enzyme USP22 in human somatic cell reprogramming

Human somatic cells can be reprogrammed to induced pluripotent stem cells (iPSC) by overexpressing OCT4, SOX2, KLF4 and MYC (OSKM). There are cell intrinsic barriers to reprogramming. We conducted a CRISPR-Cas9-mediated knockout screen during reprogramming to reveal chromatin pathways acting as barriers to reprogramming. Other than DNMT3A and EP300 which were already known to be barriers to reprogramming, this screen revealed a barrier role for USP22 during reprogramming. In this thesis, I validated the barrier role of USP22 in reprogramming by loss-of-function assay. In addition to this, overexpression of various USP22 mutants revealed that USP22 deubiquitinase activity or its integration into the SAGA complex does not affect reprogramming. Interestingly, CRISPR-Cas9-mediated knockout of SAGA deubiquitinase members, ATXN7L3 and ENY2 had no positive impact on reprogramming efficiency. To investigate the effect of USP22 on human pluripotency, I obtained single USP22 knockout clones. These clones expressed pluripotency markers, contributed to tissues from three germ layers when subjected to teratoma formation assay and showed normal karyotyping as in control pluripotent stem cells. To understand the defects in specific lineage specifications, these clones were subjected to in vitro embryoid body formation assay. There seem problems in pluripotency exit as revealed by unsuccessful downregulation of pluripotency markers such as OCT4 and SOX2. Furthermore, mesoderm and endoderm differentiation defects were observed in one of USP22 knockout clones compared to wild-type clones as judged by the lower expression levels of marker genes. To gain more mechanistic insight on the USP22 loss-mediated enhanced reprogramming, we performed an RNA-Seq experiment. USP22 knockout and wild-type fibroblasts were reprogrammed by OSKM expression and on day 6 of reprogramming RNA-Seq was performed. Expectedly, we observed that development-related genesets were negatively enriched whereas pluripotency-related genesets were positively enriched by USP22 loss. SOX2 target geneset was among positively enriched genesets and we hypothesized that USP22 loss activates endogenous pluripotency network earlier during reprogramming to increase its efficiency. To test this hypothesis, we collected RNA at different days of reprogramming and revealed that endogenous SOX2 levels increased up to 3-fold upon USP22 loss during reprogramming. These results show that USP22 acts as a barrier to reprogramming by suppressing endogenous pluripotency network independent from its catalytic activity and SAGA incorporation.

CRISPRDeubiquitinating enzymeCell programming+1
Gülben Gürhan Sevinç
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

3B kültür modelinden içgörüler: Doku sertliği ve matris bileşiminin tümör ilerlemesi üzerindeki sinerjistik etkisini keşfetmek

Extracellular Matrix (ECM) is a highly versatile network that regulates essential cellular processes. The matrix contains a wide array of proteins and carbohydrates, the composition and organization of which determines the mechanical and chemical signature of the ECM. The architecture of the ECM is tightly modulated in physiological events, whereas the chemical and mechanical properties are altered aberrantly during malignancy. The elevated stiffening of lung tissues due to excessive production of the matrix components, increased crosslinking, as well as the deregulation of enzymes involved in matrix remodeling and degradation accompany tumor progression. The aberrant increase in stiffness of tumor tissues is received through mechano sensitive receptors whose activation is required for the transmission of mechanical inputs into biochemical signals. As tumor tissues stiffen, elevated activation of surface receptors leads to epithelial to mesenchymal transition of cancer cells as well as promotes their stem cell like characteristics. Recapitulating the biochemical and biomechanical properties of the tumor microenvironment is of utmost importance in modelling cancer progression and enhancing the efficacy of therapeutic regimes. Hence, generating an in vitro model which enables alteration of tissue stiffening independently from ligand composition and concentration is of great value for examining the sole impact of stiffening on tumor progression. In addition, mimicking in vivo characteristics of tumor cells with respect to organ-specific cues in a 3D model where tissue stiffness is decoupled from other parameters enables comprehensive disease modeling. The impact of elevating tissue stiffness on modulating the malignancy of cancer cells in different ECM compositions has not been studied in an in vitro 3D culture model. In this study, a fully defined double network of alginate and two different matrices, decellularized healthy bovine lung ECM and tumorigenic basement membrane, is generated. Utilizing this model, it has been revealed that EMT activation and stemness abilities of cancer cells are promoted through synergic interactions between the stiffness of the microenvironment and tumorigenic composition of the matrix. In addition, the absence of PI3K gene, a well-known mediator of mechanotransduction process, is compensated through elevated stiffness of the tumor microenvironment.

LungLung diseasesLung neoplasms+7
Deniz Örnek
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimEN

Achieving synergism in combination chemotherapy for gastric cancer treatment

Gastric cancer is the fifth most prevalent malignancy and the fourth-leading cause of cancer-associated deaths worldwide. Combination chemotherapy in adjunct to surgery is the mainstay of treatment in gastric cancer. However, survival rates are still very low, despite the administration of potent chemotherapeutics with different mechanisms of action in combination regimens, due to dose-limiting toxicities and chemoresistance. Endeavors in the molecular characterization of cancer enabled the incorporation of molecular-targeted agents into combination regimens and improved treatment outcomes in several cancers. However, the number of approved targeted therapies and the benefit they provide is still limited in gastric cancer. In this thesis study, we aimed to identify the molecular-targeted agent and conventional chemotherapeutic combinations with synergistic action in gastric cancer cell models and dissect the mechanisms of synergism employing powerful functional genomic approaches. Screening the dual combinations of small molecule inhibitors that target EGFR, mTOR, and cMET with five conventional chemotherapeutics with diverse mechanisms of action revealed erlotinib (EGFR inhibitor) and SN38 (topoisomerase I poison) as the most synergistic combination in all four cell models we tested. The synergism was much more robust in the gastric cancer cell model resistant to chemotherapy and stronger than that for combination regimens used in the clinic. Assessment of growth rate and cell death kinetics with FLICK assay validated that the synergism was due to increased cell death and a significant decrease in population size. With a genome-wide perturbation screen and an RNAi-based signature assay, we revealed that the synergism was mainly due to the inhibition of the ABCG2 efflux pump by erlotinib, which enhanced the action of SN38. Hence this study marks the first discovery that functional genomics methodologies identify ABCG2 as an off-target of erlotinib and a potential mechanism of drug resistance against topoisomerase I poisons in gastric cancer. Based on the insights provided by this thesis study, we propose that ABCG2 inhibition by erlotinib in the presence of topoisomerase I poisons represents a promising strategy for the treatment of both naïve and chemoresistant gastric tumors.

Antineoplastic agentsDose-response relationship-drugStomach diseases+5
Özen Leylek
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Identification of the transcriptional regulators of ATB7B gene by genomic locus proteomics and their effect on cisplatin resistance

ATP7B is a copper pump that plays a vital part in cellular homeostasis. It removes the excess metal from the cells to prevent the toxic results of copper accumulation. Insufficient ATP7B activity results in copper gathering in the body, culminating in Wilson's disease. Upregulation of ATP7B conversely causes the removal of platinum-based drugs along with copper, leading to drug resistance. Understanding the transcriptional regulation of ATP7B may shed light on the mechanisms of disease progression. Metal Regulatory Transcription Factor 1 (MTF1) is a well-studied regulator of ATP7B; however, its expression does not always correlate with ATP7B expression in cancers. The expression of a transcription factor does not always have to be correlated with the expression of the target gene. But the probability that ATP7B is regulated by a single transcription factor is also very low, thus indicating the necessity to identify novel regulators of ATP7B. An in-silico analysis using TRANSFAC/PROMO software was performed to find these additional factors. It was found that several transcription factors may bind to the ATP7B promoter, which was focused around -3000 to +1, indicating that the regulatory sequences are most likely located in this region. A novel proximity labeling methodology called "Genomic Locus Proteomics" was used in this thesis to identify the transcription factors that regulate ATP7B expression. In this technique, the deadCas9 (dCas9) protein is fused to the APEX2 enzyme, and the protein is guided to the ATP7B promoter via specific gRNAs. The efficient gRNAs spanning the -3000 to +1 region were determined by T7E assay and ChIP-qPCR experiments. The proteins near the dCas9-targeted regions of the ATP7B promoter were subsequently biotinylated with the APEX2 enzyme and pulled down with streptavidin-magnetic beads. The marked proteins were then identified with mass spectrometry, and several proteins were selected based on their enrichment scores and their associations with cancer progression and drug resistance in cancers. The target gene PINX1 (Pin2/TRF1-Interacting Protein) was analyzed to illuminate its relationship with ATP7B activity, and it was shown that overexpression of this gene leads to an increase in ATP7B expression. Furthermore, PINX1 overexpression in the HEK293T and Huh7 cells increased the cell viability against cisplatin treatment. This resistance to cisplatin is attributed to the heightened ATP7B activity in the cells. Our findings indicate a transcriptional connection between PINX1 and ATP7B. This relationship may play a role in the progression of the disease and could potentially be utilized to develop more effective therapies.

CopperGenesHepatolenticular degeneration+2
Ayça Açar
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

The quest for better cancer therapies:Identification of transcription factor involvement in ATP7B regulation via dCas9-Apex2 (Caspex), TOX4 as a potential regulator of Cisplatin resistance

The identification of specific transcription factors and epigenetic modifications that regulate the ATP7B gene could provide new insights into the development of therapeutic strategies targeting cancer drug resistance mechanisms. Here, we used genomic locus proteomics dCas9-Apex2 (CASPEX) to identify proteins that interact with the promoter of ATP7B which can provide a deeper understanding of the role of transcription factors and chromatin modifiers in the regulation of the ATP7B, and ultimately, contribute to the development of new therapies for diseases associated with ATP7B dysfunction and cancer drug resistance. To explore the transcriptional regulators responsible for controlling the expression of the ATP7B gene, we dissected the -3000 bp to +1 bp region at the ATP7B promoter into seven distinct regions, which was carried out to comprehensively cover the proteins that bind to the promoter, using the CASPEX labeling system. The targeting efficiency of the gRNAs on ATP7B promoter was confirmed via chromatin immunoprecipitation (ChIP). Following mass spectrometry, we identified over 150 transcription factors that were enriched at the ATP7B promoter. We selected specific candidates to examine their impact on ATP7B expression through overexpression or knock-out experiments. Additionally, we investigated their ability to bind to the ATP7B promoter using ChIP-qPCR analysis. Our screening suggested that TOX4 acts as a novel regulator of ATP7B in HEK293T and HUH7 cell lines. The activity of TOX4 at the ATP7B promoter was confirmed via both luciferase reporter assays and ChIP-qPCR experiments. Furthermore, while TOX4 Ox conferred cisplatin resistance, its downregulation lead to sensitization by out hypothesis. In conclusion, our discoveries offer new perspectives on the regulatory mechanisms governing the ATP7B gene, which could have significant implications for comprehending and addressing cancer drug resistance involving TOX4. The recognition of these transcription factors, particularly TOX4, as crucial regulators of the ATP7B gene, opens up possibilities for potential targeting in future cancer therapeutic approaches. Keywords: ATP7B, Cisplatin Resistance, TOX4, Proteomics, Molecular Biology

EpigeneticGenesMolecular biology+3
Batuhan Altay
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimEN

Identification of chromatin modifiers regulating vincristine resistance in medulloblastoma

Medulloblastoma (MB) is the most prevalent brain cancer in children, typically occurring between the ages of six and eight. While primary MB treatments have a success rate of over 50%, relapse affects more than 30% of the patients, resulting in a poor prognosis with survival rates dropping below 25%. Furthermore, acquired-drug resistance is widely observed in patients with relapse, posing a significant challenge for the treatment of MB. Recent cohorts revealed mutations and differential regulation of chromatin modifiers in distinct subgroups of MB, emphasizing the importance of epigenetic regulations in MB tumorigenesis. In this study, we aimed to identify the epigenetic vulnerabilities of MB by employing loss-of-function screening approaches. Using paired parental and vincristine-resistant MB cells previously generated in our lab, we first conducted a chemical screen with an epigenetic probe library. Second, we performed genetic perturbation screens using our CRISPR/Cas9-based epigenome-wide knockout library (EPIKOL). The ultimate goal was to discover new epigenetic mechanisms of drug response in MB. The established vincristine-resistant MB cells showed up to 100-fold resistance to vincristine, displaying Multi-Drug Resistance (MDR) characteristics primarily attributed to a significant upregulation of ABCB1. With chemical screens, we demonstrated that inhibition of the bromodomain of CBP/p300 histone acetyltransferases leads to sensitization of vincristine-resistant MB by regulating the expression of ABC and SLC transporters. With genetic screens using EPIKOL, we further validated the sensitizing effect of CBP inhibition on drug resistance. Additionally, we identified KEAP1, the regulator of NRF2, as a novel target. Accordingly, KEAP1 was identified from 3 different screens on vincristine-resistant MB, where the negative selection was applied with increasing doses of vincristine, but not on parental MB cells. KEAP1 loss by CRISPR/Cas9 using multiple sgRNAs also confirmed the sensitizing effect through viability assays. Moreover, upon exposure to vincristine, a significant increase in apoptosis was also observed in KEAP1-KO vincristine-resistant cells. Additionally, the transcriptomic analysis revealed the downregulation of ABCB1, the main efflux pump of vincristine, on KEAP1-KO vincristine-resistant cells, further supporting the sensitizing effect of KEAP1 loss. This thesis identified two major regulators of acquired vincristine resistance in MB, which have the potential to serve as therapeutic intervention points in the future.

Brain diseasesBrain neoplasmsChromatin+4
Göktuğ Karabıyık
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Functional genetic screens to uncover the roles of chromatin modifiers in IDH-mutant glioma

Gliomas, a malignant group of central nervous system tumors, pose a significant health threat, particularly grade IV glioblastoma, which is the most aggressive type. Among gliomas, IDH-mutant gliomas exhibit a more favorable response to therapies, making them an intriguing target for precision treatments. This thesis delves into the investigation of essential epigenetic modifiers that may underlie vulnerabilities in IDH-mutant gliomas using a custom designed CRISPR-Cas9 epigenetic library called EPIKOL. In the first part of the thesis, IDH-wildtype and IDH-mutant cells were generated from the A172 glioma cell line. Subsequently, CRISPR-Cas9 mediated screening with the EPIKOL library was performed on these cell lines to identify epigenetic modifiers that are essential for IDH-wildtype and/or IDH-mutant glioma cells. The candidates were then validated through functional in vitro assays, focusing on cell viability and colony formation ability. Among the validated genes, RBBP7, which plays a role in complexes involved in histone modification and gene expression regulation, emerged as a potential essential regulator of IDH-mutant glioma cells. Overall, the findings from this study lay the foundation for identifying novel therapeutic targets for IDH-mutant glioma through further experiments and analyses. Future work will dissect out the gene regulatory function of RBBP7 in IDH-mutant cells using RNA sequencing. The investigation of essential epigenetic modifiers offers promising avenues for precision treatments in combating this challenging form of brain tumor.

CRISPREpigeneticGlioma+5
Fulya Mina Küçüktaş
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Evaluation of a cell migration- and autophagy-related kinase as a novel drug target in pediatric glioma

Pediatric gliomas are aggressive brain tumors that pose serious difficulties in terms of prognosis and treatment options. The purpose of this thesis is to assess a novel therapeutic target for pediatric glioma, a cell migration- and autophagy-related kinase. This kinase was discovered as a prospective therapeutic target by a thorough study of proteomic datasets due to its altered expression and interaction with important pathways involved in cell migration and autophagy in glioblastoma. This thesis examines the functional importance and expression of the discovered kinase in pediatric glioma cell lines and patient tumour samples. We observed that migration and drug resistance of pediatric glioma cells are more sensitive to changes in autophagic flux. Also, its expression and localization in patient samples is evaluated using quantitative PCR, Western blotting, and immunohistochemistry. To determine the influence of targeting this kinase on glioma cell migration and autophagy, functional tests such as cell migration assays, autophagy flux analysis, and cell viability assays were carried out. The findings from this study could aid in facilitating the improvement of pediatric glioma-targeted treatments. Understanding the functions of this kinase protein will help researchers develop novel pharmaceutical candidates that selectively limit the growth of gliomas while minimizing side effects. The interaction between the interested kinase protein and one of the main autophagy proteins, ATG5, was displayed. The changes in the autophagic degradation with wild-type, kinase overexpressing and CRISPR-Cas9 mediated knockout cell lines were revealed. Moreover, cellular migration was significantly influenced upon depletion of the protein. Besides, drug resistance against various commonly used chemotherapeutic agents was not changed with gene deletion and kinase inhibition. To summarize, this research on the interested kinase protein as a druggable target may pave the door for individualized treatment plans that develop the prognosis and quality of life for children with gliomas.

Gamze Deveci
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Reversion of taxane resistance through PRMT5 inhibition in castration-resistant prostate cancer

The most common cancer in men is prostate cancer (PCa), and the first-line treatment for PCa is the surgical intervention of the tumor and/or chemical castration and radiotherapy. Despite the initial efficacy of this treatment, a stage known as castration-resistant prostate cancer (CRPCa) is eventually reached by a majority of patients within 2 to 3 years. At this stage, chemotherapeutic drugs like taxanes (such as Docetaxel and Cabazitaxel) are considered as treatment options. However, a significant clinical challenge emerges withathe development of drug resistance over time. Epigenetic regulation in cancer has a significant impact on tumor development and progression, as well as chemotherapy resistance. Therefore, targeting epigenetic mechanisms emerges as a promising strategy to prevent drug resistance. Previously, CRPCa cell lines resistant to Dtx and Cbz were generated to identify potential epigenetic targets that could overcome resistance. The Epigenetic Drug Library screen was conducted to uncover the reversing effects of epigenetic modifiers on resistance mechanism. In this thesis, the screen revealed Protein Arginine Methyltransferase 5 (PRMT5) as a re-sensitizer to taxane treatment. RNA sequencing analyses revealed that PRMT5 silencing led to the negative enrichment of four signaling pathways, including MYC, E2F, and G2/M. Indeed, MYC inhibition led to a stronger suppression of growth in resistant cells contrast to parental cells. Furthermore, the treatment of resistant cell lines with PRMT5 inhibitors induced cell cycle arrest in the G2/M phase, suggesting the restoration of taxane susceptibility. This effect was accompanied by an increase in apoptotic markers (Caspase 3/7 activation and Annexin-V staining). Pharmacological inhibition of PRMT5 reduced ABCB1 activity, as determined by the Calcein efflux assay, indicating that PRMT5 may be involved in an efflux-related mechanism. These results offered valuable insights into potential avenues for addressing taxane resistance in CRPCa treatment, paving the way for the development of more effective therapeutic strategies.

EpigeneticNeoplasmsProstatic diseases+3
Naz Uzunalioğlu
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Turboid reveals NEK2a's semi-dynamic cell cycle interactions and Nusap1 as a novel partner

Nek2A is a cell cycle regulated kinase, which is involved in several cellular processes and overexpressed in numerous cancer types. It has been associated with chromosome instability, increased cell proliferation and drug resistance in cancers. Our study primarily aims to identify the specific partners that interact with Nek2A during the cell cycle, deepening our understanding of Nek2's role in cancer. To meet this objective, we employed the TurboID proximity labeling technique on synchronized cell groups, exploring the dynamic interactions of Nek2A as the cell cycle advances. We synchronized the cells using a double thymidine block and harvested them at designated release time points, focusing on G1/S, late S, and G2/M cell cycle phases. Through mass spectrometry, we identified biotinylated proteins, which we further analyzed using MaxQuant, Cassiopeia, and Amica tools. Our experiments reliably identified previously recognized Nek2A partners like the Anaphase Promoting Complex (APC) and Kif24. We confirmed proteins closely interacting with Nek2A during the G1/S, late S, and G2/M stages using western blotting. Co-immunoprecipitation unveiled direct interactions of Nek2A with proteins such as Nusap1, Kif2c, Mapre3, and Mpg. We also confirmed the colocalization of these proteins with Nek2A using fluorescence microscopy. We took a special interest in Nusap1 due to its unique role, distinct from other Nek2A partners. Nusap1 acts as a stabilizer for DNA damage proteins, and its depletion can lead to DNA strand breaks, negatively impacting cell survival. Our analysis highlighted a prevalent occurrence of ubiquitin-driven proteolysis during the cell cycle's progression. We initially studied Nusap1's expression in cells with either diminished or amplified Nek2A activity. Remarkably, there was an increase in Nusap1 levels post-siRNA treatment and in two distinct Nek2 null (KO) cell variants. Conversely, overexpression of Nek2A led to a short-lived reduction in Nusap1 amounts, lasting just 6 hours, before other cell mechanisms presumably balanced it. Using the well- known proteasome inhibitor, MG132, we were able to counteract this reduction. Moreover, we observed a notable reduction in Nusap1 ubiquitination in Nek2A KO cells, pointing to the possible role of proteasomal breakdown processes. A broad protein analysis in Nek2A deficient cells confirmed many proteins, including Nusap1, showed decreased expression. In essence, our findings indicate Nusap1 as a new Nek2A partner, with Nek2A possibly affecting Nusap1's degradation through ubiquitination. The exact nature of this interaction and the clinical significance require further exploration.

Gene expressionCell cycleNUSAP1+1
Enes Çiçek
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
10
DoktoraAçık ErişimEN

Sentrozom kümesi üzerine odakli Nek2a kinaz hedeflerinin incelenmesi

Cancer cells, unlike normal cells, usually have extra centrosomes, which form multipolar spindles (MPS) and cause cell death. Nonetheless, they divide successfully and avoid the lethal implications of uneven genetic material segregation by clustering their extra centrosomes into two poles. Nek2A is a mitotic kinase that regulates a variety of mitotic events. In this study, we demonstrate that while reduction of Nek2A activity via knock-out, silencing or using specific inhibitors favours centrosome clustering, its overexpression unclusters extra centrosomes making cancer cells vulnerable to cell death. Interestingly, none of the centrosomal targets of Nek2 (C-Nap1, Rootletin or Gas2L1) or its targets that can induce genomic instability (TRF1 or HEC1) appeared to responsible for its action on clustering, suggesting that other targets may be involved in this process. To investigate whether the effect of Nek2A on MPS is a novel pathway or acted in concert with other known unclustering factors, we tested HSET and NuMA. Our findings revealed that HSET's unclustering activity was complementary to NEK2A, implying an independent process, whereas the suppression of NuMA could reverse this effect. We also performed TurboID proximity labelling analysis, uncovering several potential Nek2A targets that were either situated at the centrosome or along microtubules, including NuMA. Although NuMA was in proximity, it did not co-IP with Nek2A. Intriguingly, we identified KIF2C as a new interaction partner of Nek2A and our subsequent analysis indicated that silencing it attenuated Nek2A activity on centrosome clustering. In conclusion, Nek2A's role in centrosome clustering and the identification of new interaction partners like KIF2C provides a deeper comprehension of cancer cell biology and may offer innovative avenues for targeted cancer therapy.

PhosphotransferasesGeneticsNek2A+4
Batuhan Mert Kalkan
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
10